CUMARTESİ DERSLERİ

25. Söz – İkinci Zeyl: Ve bilhassa çok tekrar ile "Zulmedenler.. Zâlimler.." deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azaplarla baktırıyor. 
25. Söz – İkinci Zeyl: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
25. Söz – İkinci Zeyl: Kur’ân‑ı Mu’cizü’l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

13. 3. On Üçüncü Söz – Birkaç biçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır

13. 2. On Üçüncü Sözün İkinci Makamı

13.1. On Üçüncü Söz Ders – i İbret

12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas

12. 2. On İkinci Söz – İkinci ve Üçüncü Esas

12. 1. On İkinci Söz – Birinci Esas

11. 3. Onbirinci Söz Hakikatin Yüzü 2

10.16. Onuncu Söz Hatime

10.15. Onuncu Söz Onikinci Hakikat

10.14. Onuncu Söz Onbirinci Hakikat

10.13. Onuncu Söz Onuncu Hakikat

10.12. Onuncu Söz Dokuzuncu Hakikat

10.11. Onuncu Söz Sekizinci Hakikat

10.10. Onuncu Söz Yedinci Hakikat

10.9. Onuncu Söz Altıncı Hakikat

10.8. Onuncu Söz Beşinci Hakikat

10.7. Onuncu Söz Dördüncü Hakikat

10.6. Onuncu Söz Üçüncü Hakikat

10.5. Onuncu Söz İkinci Hakikat

10.4. Onuncu Söz 3. ve 4. İşaret ile 1. Hakikat

10.3. Onuncu Söz Mukaddime İkinci İşaret .

10.2. Onuncu Söz Mukaddime Birinci İşaret

10.1. Onuncu Söz Temsili Hikayecik 1-12. Suretler

9.2. Dokuzuncu Söz Beşinci Nükte

9. 1. Dokuzuncu Söz 1.-4. Nükteler

8. Sekizinci Söz

7. Yedinci Söz

6. Altıncı Söz

5. Beşinci Söz

4. Dördüncü Söz

3. Üçüncü Söz

2. İkinci Söz

1. Birinci Söz


12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas – Cumartesi Dersleri 12. 3.

12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas – Cumartesi Dersleri 12. 3.
12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas – Cumartesi Dersleri 12. 3.

On İkinci Söz

DÖRDÜNCÜ ESAS

Kur’ân’ın bütün kelimât-ı İlâhiye içinde cihet-i ulviyetini ve bütün kelâmlar üstünde cihet-i tefevvukunu anlamak istersen, şu iki temsîle bak.


beşer: insan
cemaat: topluluk, grup (bk. c-m-a)
cidal: mücadele, kavga
cihet-i tefevvuk: üstünlük yönü
cihet-i ulviyet: yücelik yönü
düstur-u cidâl: mücadele ve kavga prensibi
düstur-u hayat: hayat prensibi (bk. ḥ-y-y)
düstur-u teavün: yardımlaşma prensibi
fazilet: manevi değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l)
gayât: gayeler, amaçlar
hâcât-ı beşeriye: insanî ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici olan arzu ve istekleri (bk. n-f-s)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i felsefe: felsefenin hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’ân: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hissiyat-ı ulviye: yüksek hisler, yüce duygular
incizap: kendine çekme
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
ittifak: birlik, birleşme
kâfi: yeterli
kavî: kuvvetli, güçlü
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h)
kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)
kemâlât-ı insaniye: insana ait mükemmellikler (bk. k-m-l)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
livechillâh: Allah için
maâliyât: yüksek ve yüce fikirler
menfî milliyet: zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d)
rabıta: bağ
rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî: din, sınıf ve vatan bağı
rıza-i İlâhî: Allah rızası (bk. e-l-h)
saadet: mutluluk
saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n)
sed çekmek: engel olmak
selb olmak: ortadan kalkmak
semerât: meyveler, neticeler
tecavüz: saldırma, sataşma
temsîl: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d)
tezyid: arttırma
tilmiz: talebe, öğrenci
uhuvvet: kardeşlik
unsuriyet: ırkçılık

Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitabı vardır. Birisi, âdi bir raiyet ile cüz’î bir iş için, hususî bir hacete dair, has bir telefonla konuşmaktır. Diğeri, saltanat-ı uzmâ ünvanıyla ve hilâfet-i kübrâ namıyla ve hâkimiyet-i amme haysiyetiyle evâmirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla, bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhar eden ulvî bir fermanla mükâlemedir.

İkinci temsil: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar, o âyine miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi’ bir ziya alır. O nisbetle güneşle münasebettar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hanesine veya dam altındaki bağına tevcih etse, güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. Diğeri ise, hanesinden veya bağının damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakikî güneşin daimî ziyasıyla sohbet eder, konuşur ve lisan-ı hâl ile böyle minnettârâne bir sohbet eder, der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nazdârı olan nazenin güneş! Onlar gibi benim haneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın.” Halbuki âyine sahibi böyle diyemez. O kayıt altındaki güneşin aksi ise, âsârı mahduttur, o kayda göredir.

İşte, bu iki temsîlin dürbünüyle Kur’ân’a bak, ta ki i’câzını göresin ve kudsiyetini anlayasın.

Evet, Kur’ân der ki: “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup denizler mürekkep olsa, Cenâb-ı Hakkın kelimâtını yazsalar, bitiremezler.”1 Şimdi, şu nihayetsiz kelimat içinde en büyük makam Kur’ân’a verilmesinin sebebi şudur ki:

Kur’ân, İsm-i Âzamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın ilâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem semâvât ve arzın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitaptır. Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye


Dipnot-1

bk. Lokman Sûresi, 31:27.


âdi: normal, sıradan
arz: yer
âsâr: eserler
âyine: ayna
cami’: kapsayan (bk. c-m-a)
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
evâmir: emirler
ferman: buyruk
hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkimiyet-i amme: genel hâkimiyet, egemenlik (bk. ḥ-k-m)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hane: evhas: özel
haşmet: heybet, görkem
haysiyet: itibar, özellik
hilâfet-i kübrâ: insanın yeryüzünde temsil ettiği mânevî görev (bk. ḫ-l-f; k-b-r)
hitap: konuşma (bk. ḫ-ṭ-b)
hususî: özel
i’câz: mu’cizelik özelliği (bk. a-c-z)
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
izhar: açığa çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r)
kayıt: sınır
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)
kudsiyet: kusur ve noksandan yücelik, kutsallık (bk. ḳ-d-s)
lisan-ı hâl: hal ve beden dili
mahdut: sınırlanmış
mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d)
minnettârâne: minnetli bir şekilde
mükâleme: konuşma (bk. k-l-m)
münasebettar: ilişkili, bağlantılı (bk. n-s-b)
nam: ad, ünvan
nazdâr: nazlı
nazenin: ince, nazik
neşir: yayma
nihayetsiz: sonsuz
nisbet: oran (bk. n-s-b)
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
raiyet: halk, vatandaş
Rububiyet-i mutlaka: Rablık, Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b; ṭ-l-ḳ)
saltanat-ı âmme-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Allah’ın herşeye hükmeden, herşeyi kuşatan saltanatı, egemenliği (bk. s-l-ṭ; s-b-ḥ)
saltanat-ı uzmâ: çok büyük saltanat (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m)
semavat: gökler (bk. s-m-v)
tarz: şekil
temsil: örnek, benzetme (bk. m-s̱-l)
teşhir: ilan etme, duyurma
tevcih etme: yöneltme
ulvî: yüce, yüksek
ziya: ışık

hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta noktasında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir. Hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir. İşte bu sırdandır ki, “Kelâmullah” ünvanı kemâl-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş.

Amma sair kelimât-ı İlâhiye ise, bir kısmı has bir itibar ile ve cüz’î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz’î tecellîsiyle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir.1 Ekser ilhamat bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir. Meselâ, en cüz’îsi ve basiti, hayvanatın ilhamatıdır. Sonra avâm-ı nâsın ilhamatıdır.2 Sonra avâm-ı melâikenin ilhamatıdır. Sonra evliya ilhamatıdır. Sonra melâike-i izam ilhamatıdır. İşte, şu sırdandır ki, kalbin telefonuyla vasıtasız münacat eden bir veli der:

 حَدَّثَنِى قَلْبِى عَنْ رَبِّى 

Yani, “Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.”

Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînden haber veriyor.”

Hem der: “Kalbim Rabbimin âyinesidir, arşıdır.”

Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînin arşıdır.”

Çünkü, kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicapların4 nisbet-i ref’i derecesinde mazhar-ı hitap olabilir.


Dipnot-1

bk. Tâhâ Sûresi, 20:38-39.

Dipnot-2

bk. Nahl Sûresi, 16:68.

Dipnot-3

bk. İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs s.217, 390, 450, 451; İbni Kayyım, İğasetü’l-Lehefân 1:123; İbni Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn 1:40, 3:412; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî 11:345; İbni Hacer, el-İsâbe, 2:528.

Dipnot-4

bk. Ebû Ya’lâ, el-Müsned 13:520; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 6:278, 8:382; er-Rûyânî, el-Müsned 2:212; İbni Ebî Âsım, es-Sünne 2:367; et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân 16:95.


arş: taht (bk. a-r-ş)
Arş-ı Âzam: Cenab-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m)
avâm-ı melâike: meleklerden dereceleri düşük olanlar (bk. m-l-k)
avâm-ı nas: sıradan halk tabakası
âyine: ayna
azamet-i haşmet: haşmetin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m)
cihet: yön
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
defter-i iltifâtât-ı Rahmâniye: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah’ın iltifatlarını içeren defter (bk. r-ḥ-m)
derecat: dereceler
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
has: özel
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hicap: perde, örtü
hikmetfeşan: hikmet yayan (bk. ḥ-k-m)
hususiyet: özel olma, hususîlik
hutbe-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan Allah’ın konuşması (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l)
ilhamat: ilhamlar, Allah tarafından kalbe gelen mânâlar
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
Kelâmullah: Allah’ın kelamı (bk. k-l-m)
kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h)
kemâl-i liyakat: tam layık oluş (bk. k-m-l)
kitab-ı mukaddes: kutsal kitap (bk. k-t-b; ḳ-d-s)
külliyet: genellik, umumilik (bk. k-l-l)
mahsus: özel
mazhar-ı hitap: muhatap alınma, muhatap kabul edilme (bk. ẓ-h-r; ḫ-ṭ-b)
mecmua: kitap (bk. c-m-a)
melâike-i izam: büyük melekler (bk. m-l-k; a-ẓ-m)
muhabere: haberleşme
muhât: kapsama alanı
muhit: çevre, taraf
muhtelif: çeşitli
münacat: dua, yakarış (bk. n-c-v)
mütefavit: farklı farklı, çeşitli
nisbet-i ref’: ortadan kalkma oranı (bk. n-s-b)
nüzul: inme (bk. n-z-l)
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
Rabbü’l-Âlemin: âlemlerin Rabbi Allah (bk. r-b-b; a-l-m)
rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m)
rahmet-i vâsia-i muhîta: Allah’ın herşeyi kuşatan geniş rahmeti, merhamet ve şefkati (bk. r-ḥ-m)
rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
sair: diğer
saltanat: hâkimiyet, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
tecellî: belirme, görünme (bk. c-l-y)
teftiş: kontrol
Ulûhiyet: İlâhlık (bk. e-l-h)
zahir olan: görünen, ortaya çıkan (bk. ẓ-h-r)

İşte, bir padişahın saltanat-ı uzmâsı haysiyetiyle çıkan fermanı, âdi bir adamla cüz’î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve âli ise; ve gökteki güneşin feyzinden istifade, âyinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve fâik ise; Kur’ân-ı Azîmüşşan dahi, o nisbette bütün kelâmların ve hep kitapların fevkindedir.

Kur’ân’dan sonra, ikinci derecede kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin, dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır; o sırr-ı tefevvuktan hissedardırlar. Eğer bütün cin ve insanın Kur’ân’dan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa, yine Kur’ân’ın mertebe-i kudsiyesine yetişip tanzir edemez. Eğer Kur’ân’ın İsm-i Âzamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek istersen, Âyetü’l-Kürsî ve âyet-i

 وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ 1

ve âyet-i

 قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ 2

ve âyet-i

 يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ 3

ve âyet-i

 يَۤا اَرْضُ ابْلَعِى مَۤاءَكِ وَيَا سَمَۤاءُ اَقْلِعِى 4

ve âyet-i

 تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ 5

ve âyet-i

 مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ 6

ve âyet-i

 اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَالْجِبَالِ 7

ve âyet-i

 8 يَوْمَ نَطْوِى السَّمَۤاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ


Dipnot-1

“Gaybın anahtarları Allah katındadır.” En’âm Sûresi, 6:59.

Dipnot-2

“De ki: Ey mülkün hakikî sahibi olan Allahım!” Âl-i İmran Sûresi, 3:26.

Dipnot-3

“O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter. O, güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yarattı.” A’râf Sûresi, 7:54.

Dipnot-4

“Ey yer, vazifen bitti suyunu yut. Ey gök, hacet kalmadı, yağmuru kes.” Hûd Sûresi, 11:44.

Dipnot-5

“Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.

Dipnot-6

“Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.

Dipnot-7

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.” Ahzâb Sûresi, 33:72.

Dipnot-8

“O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.


âdi: normal, basit, sıradan
akis: yansıma
âli: yüce, yüksek
Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti
âyine: ayna
cilve: görünme (bk. c-l-y)
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
fâik: üstün
fehmetmek: anlamak
ferman: buyruk
fevkinde: üstünde
feyz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ)
haysiyet: itibar, özellik
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
istifade: faydalanma, yararlanma
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân (bk. a-ẓ-m)
kütüb-ü mukaddese: mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; ḳ-d-s)
mertebe-i kudsiye: mukaddes mertebe, yüce derece (bk. ḳ-d-s)
mükâleme: konuşma (bk. k-l-m)
nisbet: ölçü, oran (bk. n-s-b)
saltanat-ı uzmâ: çok büyük saltanat (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m)
sırr-ı tefevvuk: üstünlük sırrı
suhuf-u semâviye: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar (bk. s-m-v)
tanzir etmek: benzerini yapmak (bk. n-ẓ-r)
tefevvuk: üstünlük
tereşşuh etmek: sızmak

ve âyet-i

 وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ 

ve âyet-i

 لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ 

gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvî ifadelerine bak. Hem başlarında

 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ 

veyahut

 سَبَّحَ 

ve

 يُسَبِّحُ 

bulunan sûrelerin başlarına dikkat et. Ta bu sırr-ı azîmin şuâını göresin. Hem

 الۤمۤ 

lerin ve

 الۤرٰ 

ların ve

 حٰمۤ 

lerin fâtihalarına bak, Kur’ân’ın, Cenâb-ı Hakkın yanında ehemmiyetini bilesin.

Eğer şu Dördüncü Esasın kıymettar sırrını fehmettinse, enbiyaya gelen vahyin ekseri melek vasıtasıyla olduğunu ve ilhamın ekseri vasıtasız olduğunu anlarsın. Hem en büyük bir velî, hiçbir nebînin derecesine yetişmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur’ân’ın azametini ve izzet-i kudsiyetini ve ulviyet-i i’câzının sırrını anlarsın. Hem Miracın sırr-ı lüzumunu, yani ta semâvâta, ta Sidretü’l-Müntehâya, ta Kab-ı Kavseyne gidip,

 اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 

olan Zât-ı Zülcelâl ile münacat edip, tarfetü’l-aynda yerine gelmek sırrını anlarsın. Evet, şakk-ı kamer nasıl ki bir mucize-i risaletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi. Öyle de, Mirac dahi bir mucize-i ubûdiyetidir; habibiyetini ervah ve melâikeye gösterdi.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ اٰمِينَ     10


Dipnot-1

“Onlar Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla bilemediler. Halbuki kıyamet gününde yeryüzü bütünüyle Onun tasarrufundadır.” Zümer Sûresi, 39:67.

Dipnot-2

“Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, elbette görürdün ki…” Haşir Sûresi, 59:21.

Dipnot-3

Fâtiha Sûresi, 1:2; Enâm Sûresi, 6:1; Kehf Sûresi, 18:1; Sebe Sûresi, 34:1; Fâtır Sûresi, 35:1.

Dipnot-4

Hadîd, Sûresi, 57:1, Haşir Sûresi, 59:1; Saf Sûresi, 61:1; A’lâ Sûresi, 87:1.

Dipnot-5

Cum’a Sûresi, 62:1; Teğâbün Sûresi, 64:1.

Dipnot-6

Bakara Sûresi, 2:1; Âl-i İmran Sûresi, 3:1; Ankebût Sûresi, 29:1; Rûm Sûresi, 30:1; Lokman Sûresi, 31:1; Secde Sûresi, 32:1.

Dipnot-7

Yunus Sûresi, 10:1; Hûd Sûresi, 11:1; Yusuf Sûresi, 12:1; İbrahim Sûresi, 14:1; Hicr Sûresi, 15:1.

Dipnot-8

Mü’min Sûresi, 40:1; Fussilet Sûresi, 41:1; Şûrâ Sûresi, 42:1; Zuhruf Sûresi, 43:1; Duhân Sûresi, 44:1; Câsiye Sûresi; 45:1; Ahkaf Sûresi, 46:1.

Dipnot-9

“(Allah) ona şahdamarından daha yakın.” Kaf Sûresi, 50:16.

Dipnot-10

Allah’ım! Senin rahmetine ve onun hürmetine nasıl yaraşırsa, ona ve âline öylece salât ve selâm olsun. Âmin.


azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
cin ve ins: cinler ve insanlar
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ)
fâtiha: başlangıç
fehmetmek: anlamak
habibiyet: sevgililik (bk. ḥ-b-b)
ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ
izzet-i kudsiyet: mukaddesliğinin izzeti, yüceliği (bk. a-z-z; ḳ-d-s)
Kab-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Allah’la görüşmüştür (bk. ḳ-v-b)
küllî: kapsamlı (bk. k-l-l)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)
mu’cize-i risalet: peygamberlik mu’cizesi (bk. a-c-z; r-s-l)
mu’cize-i ubûdiyet: kulluk mu’cizesi (bk. a-c-z; a-b-d)
münacat: dua, yakarış (bk. n-c-v)
nebî: peygamber (bk. n-b-e)
nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)
şakk-ı kamer: Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi
semavat: gökler (bk. s-m-v)
Sidretü’l-Müntehâ: yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Cebrail’in (a.s.) çıkabildiği en son makam
sırr-ı âzim: büyük sır (bk. a-ẓ-m)
sırr-ı lüzum: gerekliliğin sırrı
şuâ: ışın, güçlü ışık hüzmesi
tarfetü’l-ayn: bir göz açıp kapayıncaya kadar olan an
ulvî: yüce, yüksek
ulviyet-i i’câz: mu’cizeliğin yüceliği (bk. a-c-z)
vahy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y)
velî: Allah dostu (bk. v-l-y)
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)

KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.195

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/taha-suresi-20/ayet-38/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/nahl-suresi-16/ayet-68/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/bakara-suresi-2/ayet-255/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1


12. 2. On İkinci Söz – İkinci ve Üçüncü Esas – Cumartesi Dersleri 12. 2.


On İkinci Söz

İKİNCİ ESAS

Kur’ân-ı Hakîmin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi:

Felsefenin halis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem o dinsiz şâkirt, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şakirt, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinat bulmadığı için, zatında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur. Hem o şakirt, menfaatperest hod-endiştir ki, gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessas bir hodgâmdır.

Amma hikmet-i Kur’ân’ın halis tilmizi ise, bir abddir. Fakat âzam-ı mahlûkata da ibadete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi âzam-ı menfaat olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem hakiki tilmizi mütevazidir, selim, halimdir. Fakat Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zayıftır, fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona iddihar ettiği uhrevî servetle müstağnîdir ve Seyyidinin nihayetsiz


abd: kul (bk. a-b-d)
abd-i aziz: izzetli kul, Allah’tan başkasına müracaat etmeyen ve minnet duymayan kul (bk. a-b-d; a-z-z)
âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z)
âzam-ı mahlûkat: yaratılmışların en büyüğü (bk. a-ẓ-m; ḫ-l-ḳ)
âzam-ı menfaat: menfaatin en büyüğü (bk. a-ẓ-m)
batn: mide, karın
cebbar: zorba, zalim (bk. c-b-r)
cebbâr-ı hodfuruş: kendini beğenen zorba
daire-i izni haricinde: izin verdiği daire dışında
denî: alçak
dessas: hilekâr, aldatıcı
fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r)
Fâtır: benzeri bulunmayan şeyi harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r)
ferc: üreme organı, avret
firavun-u zelil: alçak bir firavun
gaye-i himmet: gayret ve çabanın gayesi
gaye-i ibadet: ibadetin gayesi (bk. a-b-d)
gayr: başkası
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halim: yumuşak huylu, uysal
halis: samimi, temiz, saf (bk. ḫ-l-ṣ)
hasis: âdi, değersiz
hayat-ı şahsiye: kişisel hayat (bk. ḥ-y-y)
hevesat: hevesler, arzu ve istekler
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i felsefe: felsefe ilmi (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’ân: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hod-endiş: kendini düşünen
hodgâm: kendi keyfini düşünen, bencil
iddihar: biriktirmek, saklamak
ihtiyar: irade, tercih gücü, istek (bk. ḫ-y-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mağrur: gururlu, kendini beğenmiş
Mâlik-i Kerîm: bol ihsan ve ikram sahibi olan, herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; k-r-m)
menfaat-i hasise: âdi, değersiz çıkar
menfaat-i kavmiye: milletin çıkarı
menfaat-i şahsiye: kişisel çıkar
menfaatperest: çıkarına tapan
miskin: uyuşuk, tembel
muannid: inatçı, direnen
müstağnî: zengin, minnetsiz, tok gönüllü (bk. ğ-n-y)
müştekî: şikayetçi
mütemerrid: inatçı, dikkafalı
mütevazi: alçakgönüllü
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nefis: kişinin kendisi; insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nihayetsiz: sonsuz
nokta-i istinat: dayanak noktası (bk. s-n-d)
safsata: yalan, uydurma
şâkirt: talebe, öğrenci
selim: sağlam, doğru (bk. s-l-m)
Seyyid: efendi, sahip
tahkir: hakaret etme, küçümseme
tenezzül etmek: inmek, alçalmak (bk. n-z-l)
terbiye-i ahlâkiye: ahlâk terbiyesi (bk. r-b-b; ḫ-l-ḳ)
tezellül: aşağılanma
tilmiz: talebe, öğrenci
uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
zaaf: zayıflık
zillet: alçaklık, aşağılık

kudretine istinad ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rıza-i İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.

İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvazenesiyle anlaşılır.

ÜÇÜNCÜ ESAS

Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:

Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı “kuvvet” kabul eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı “cidal” tanır. Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet, menfi milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir.”

Halbuki, kuvvetin şe’ni tecavüzdür. Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidâlin şe’ni çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur.

Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı” kabul eder. Gayede menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine “düstur-u teâvünü” esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayâtı, hevesat-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder.

Hakkın şe’ni ittifaktır. Faziletin şe’ni tesanüddür. Düstur-u teâvünün şe’ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir, incizaptır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dâreyndir.


beşer: insan
cemaat: topluluk, grup (bk. c-m-a)
cidal: mücadele, kavga
cihet-i tefevvuk: üstünlük yönü
cihet-i ulviyet: yücelik yönü
düstur-u cidâl: mücadele ve kavga prensibi
düstur-u hayat: hayat prensibi (bk. ḥ-y-y)
düstur-u teavün: yardımlaşma prensibi
fazilet: manevi değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l)
gayât: gayeler, amaçlar
hâcât-ı beşeriye: insanî ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici olan arzu ve istekleri (bk. n-f-s)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i felsefe: felsefenin hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’ân: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hissiyat-ı ulviye: yüksek hisler, yüce duygular
incizap: kendine çekme
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
ittifak: birlik, birleşme
kâfi: yeterli
kavî: kuvvetli, güçlü
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h)
kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)
kemâlât-ı insaniye: insana ait mükemmellikler (bk. k-m-l)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
livechillâh: Allah için
maâliyât: yüksek ve yüce fikirler
menfî milliyet: zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d)
rabıta: bağ
rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî: din, sınıf ve vatan bağı
rıza-i İlâhî: Allah rızası (bk. e-l-h)
saadet: mutluluk
saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n)
sed çekmek: engel olmak
selb olmak: ortadan kalkmak
semerât: meyveler, neticeler
tecavüz: saldırma, sataşma
temsîl: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d)
tezyid: arttırma
tilmiz: talebe, öğrenci
uhuvvet: kardeşlik
unsuriyet: ırkçılık

KAYNAK

http://www.erisale.com/#content.tr.1.194

12. 1. On İkinci Söz – Birinci Esas – Cumartesi Dersleri 12. 1.


On İkinci Söz

 وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا     1

 Kur’ân-ı Hakîmin hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvazenesi; hem hikmet-i Kur’âniyenin, insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur’ân’ın sair kelimât-ı İlâhiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir. İşte bu Sözde Dört Esas vardır.

BİRİNCİ ESAS

Hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak.

Bir zaman hem dindar, hem gayet san’atkâr bir hâkim-i namdar istedi ki, Kur’ân-ı Hakîmi, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şayeste bir yazı ile yazsın, o muciznümâ kamete harika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’ân’ı pek acip bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri yazısında istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için, bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrütle ve bir kısmını lü’lü’ ve akikle ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev’ini altın ve gümüşle yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş


Dipnot-1

“Kime hikmet verilmişse, işte ona pek çok hayır verilmiştir.” Bakara Sûresi, 2:269.


acip: ilginç, hayret vericiakik: çoğunlukla kırmızı renkte olan bir süs taşıcevher: kıymetli taşcihet-i rüçhaniyet: üstünlük yönü, tercih sebebiders-i terbiye: terbiye dersi (bk. r-b-b)fezleke: özet, neticehakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâkim-i namdar: ün sahibi meşhur padişah, hâkim (bk. ḥ-k-m)hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)hayat-ı şahsiye: kişisel hayat (bk. ḥ-y-y)hikâye-i temsiliye: analojik, kıyaslamaya dayanan benzetme şeklinde hikâye (bk. m-s̱-l)hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)hikmet-i fenniye: fen ve felsefe ilmi (bk. ḥ-k-m)hikmet-i kudsiye: mukaddes, kusursuz ve eksiksiz hikmet (bk. ḥ-k-m; ḳ-d-s)hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)hurufat: harfleri’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)icmâlen: kısaca (bk. c-m-l)istimal etmek: kullanmakkamet: manevi biçim ve şekil; endamkelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h)kıymettar: kıymetli, değerlikudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık (bk. ḳ-d-s)Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)libas: elbiselü’lü’: incimaânî: mânâlar (bk. a-n-y)mu’ciznümâ: mu’cizeli (bk. a-c-z)mücessem: cisimleşmiş, maddîmünakkaş etme: nakışlarla süsleme (bk. n-ḳ-ş)muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)nakkaş: nakışlayan, süsleme yapan sanatkâr (bk. n-ḳ-ş)nev’: çeşitsair: diğerşayeste: layık, yaraşırtaife: topluluk, gruptenevvü: çeşitlilik

etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsan ederdi. Bahusus ehl-i hakikatin nazarına, o surî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işârâtı olduğundan, pek kıymettar bir antika olmuştur.

Sonra o hâkim, şu musannâ ve murassâ Kur’ân’ı, bir ecnebî feylesofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfat için emretti ki, “Herbiriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.”

Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, ona dair birer kitap telif ettiler. Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur’ân’ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu san’atlara göre eserini yazdı.

Amma Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, o, Kitâb-ı Mübîndir, Kur’ân-ı Hakîmdir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahirisine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle birşeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âli, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha cami’… Çünkü, nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı.

Sonra, ikisi eserlerini götürüp o hâkim-i zîşâna takdim ettiler. O hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı. Baktı, gördü ki, o hodpesend ve tabiatperest adam, çok çalışmış, fakat hiç hakikî hikmetini yazmamış, hiçbir mânâsını anlamamış. Belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü, o menba-ı hakaik


âli: yüksek, yüceArabî hat: Arapça yazıbahusus: özelliklecami’: kapsamlı (bk. c-m-a)çendan: gerçicevher: kıymetli taşecnebî: yabancıedepsizlik: görgüsüzlükehl-i hakikat: gerçeği ve doğruyu bulan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)envâr-ı esrar: sırların nurları; bilinmeyen gizli şeylerin ışıkları (bk. n-v-r)evvelâ: öncefeylesof: filozof, felsefecigalî: pahalı, kıymetlihakaik-ı kudsiye: mukaddes, yüce hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḳ-d-s)hâkim: hükmeden, padişah (bk. ḥ-k-m)hâkim-i zîşân: şan ve şeref sahibi idareci (bk. ḥ-k-m; ẕî)hakperest: hakkı üstün tutan, hak taraftarı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâsiyet: özellik, hususiyethikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)hodpesend: kendini beğenenhürmetsizlik: saygısızlık (bk. ḥ-r-m)huruf: harflerişârât: işaretleriştigal etme: meşgul olma, ilgilenmeistihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)kimyager: kimyacıKitâb-ı Mübîn: herşeyi açıkça beyan eden kitap, Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; b-y-n)kıymettar: kıymetli, değerliKur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)lâkin: ama, fakatlâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)mahir: maharetli, beceriklimânâ: anlam (bk. a-n-y)menba-ı hakaik: hakikatlerin kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)mükafat: ödülmünakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş)münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)murassâ: kıymetli taşlarla süslenmişmusannâ: sanatlı bir şekilde yapılan (bk. ṣ-n-a)müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n)nâfi: faydalınazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)nazarıyla: gözüyle, bakışıylanukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)sarraf: anlayan, değerini bilenşerif: şereflisurî: dış görünüşe aittabiatperest: herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia eden, tabiatçı (bk. ṭ-b-a)takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m)tarifat: tarifler, anlatımlar (bk. a-r-f)tasvirci: ressamtefsir-i şerif: şerefli ve değerli tefsir (bk. f-s-r)telif etmek: yazmaktemâşâ: seyir, hoşlanarak bakmatezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)tezyinat-ı zahiriye: görünüşteki süslemeler (bk. z-y-n; ẓ-h-r)

olan Kur’ân’ı, mânâsız nukuş zannederek mânâ cihetinde kıymetsizlikle tahkir etmiş olduğundan, o hâkim-i hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.

Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı. Gördü ki, gayet güzel ve nâfi bir tefsir ve gayet hakîmâne, mürşidâne bir teliftir. “Aferin, bârekâllah,” dedi. “İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise haddinden tecavüz etmiş bir san’atkârdır.” Sonra, onun eserine bir mükâfat olarak, herbir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden on altın verilsin irade etti.

Eğer temsili fehmettinse, bak, hakikatin yüzünü de gör:

Amma o müzeyyen Kur’ân ise, şu musannâ kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelîdir. Ve o iki adam ise, birisi, yani ecnebîsi, ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri Kur’ân ve şakirtleridir.

Evet, Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı Azîm-i Kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri birer harf-i mânidar olan mevcudata “mânâ-yı harfî” nazarıyla, yani onlara Sâni hesabına bakar. “Ne kadar güzel yapılmış; ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemâline delâlet ediyor” der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.

Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına “mânâ-yı harfî” ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle etmeyip “mânâ-yı ismî” ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.


âli: yüksek, yüceâyât-ı tekvîniye: kâinatta Allah’ın varlığına ve birliğine delil olan varlıklar (bk. k-v-n)bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k)beliğ: maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ)cemâl: güzellik (bk. c-m-l)cihet: yöncin ve ins: cinler ve insanlardelâlet: işaret etme, delil olmaecnebî: yabancıfehmetmek: anlamakFurkan: doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur’ân (bk. f-r-ḳ)haddi tecavüz: sınırı aşma, ileri gitmehakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâkim: hükümdar, hükmedici (bk. ḥ-k-m)Hakîm-i Ezelî: her işini hikmetle yapan ve varlığının başlangıcı olmayıp zamanla kayıtlı olmayan Allah (bk. ḥ-k-m; e-z-l)hâkim-i hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve herşeye hükmeden (bk. ḥ-k-m)hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)hakperest: doğruluktan ayrılmayan, hakkı tutan (bk. ḥ-ḳ-ḳ)harf-i mânidar: mânâlı harf (bk. a-n-y)hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)hükemâ: filozof, felsefeci (bk. ḥ-k-m)huruf-u mevcudat: büyük bir kitap olan kâinatın harfleri hükmündeki varlıklar (bk. v-c-d)ilm-i felsefe: felsefe ilmi (bk. a-l-m)ilm-i hikmet: hikmet ilmi (bk. ḥ-k-m)irade etmek: dilemek, istemek (bk. r-v-d)kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)kitab-ı kebirin hurufatı: büyük bir kitap olan kâinatın harfleri hükmündeki varlıklar (bk. k-t-b; k-b-r)Kur’ân-ı Azîm-i Kâinat: büyük bir Kur’ân gibi derin mânâlar ifade eden kâinat (bk. a-ẓ-m; k-v-n)Kur’ân-ı Hakîm: hikmetli Kur’ân (bk. ḥ-k-m)mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mâna (bk. a-n-y)mânâ-yı ismî: bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı (bk. a-n-y; s-m-v)mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)müdakkik: inceden inceye araştıranmüfessir: yorumlayıcı (bk. f-s-r)mukabil: karşılıkmükafat: ödülmünasebat: ilişkiler, bağlantılar (bk. n-s-b)mürşidâne: hak ve doğru yolu göstererek, irşad edici (bk. r-ş-d)musannâ: sanatlı bir şekilde yapılmış (bk. ṣ-n-a)
müştekî: şikayetçi
müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n)nâfi: faydalınazarıyla: gözüyle, bakışıylanukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)şakirt: talebe, öğrenciSâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
safsata: yalan, uydurma
suret: şekil, tarz (bk. ṣ-v-r)tahkir: hakaret etme, aşağılamatefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-s-r)telif: yazılmış esertemsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)


KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On İkinci Söz, Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.191

11. 3. Onbirinci Söz Hakikatin Yüzü 2 – Cumartesi Dersleri 11. 3.


Onbirinci Söz

Hakikatin Yüzü 2

Cumartesi Dersleri 11. 3.

Amma, füccar ve eşrar olan diğer güruh ise, hadd-i bulûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukabele edip ve bütün nimetlere karşı küfran ile mukabele ederek ve bütün mevcudatı kıymetsizlikle kâfirâne bir itham ile tahkir ettiler. Ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukabele ettiklerinden, az bir vakitte nihayetsiz bir cinayet işlediler, nihayetsiz bir azaba müstehak oldular.


ahsen-i takvim: insanın yaratılışının en güzel şekilde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n)
âkıbet: son, netice
âlem: dünya (bk. a-l-m)
âmin: “Allahım kabul eyle” (bk. e-m-n)
âyinedar: ayna olan, yansıtan
bâki kalmak: kalıcı ve sürekli olmak (bk. b-ḳ-y)
bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y)
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
dar-ı dünya: dünya yurdu
dârüsselâm: esenlik yurdu, Cennet (bk. s-l-m)
destgâh-ı imtihan: sınav tezgahı
ebed/ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d)
eda etmek: yerine getirmek
emin: güvenilir (bk. e-m-n)
emn ü emanet: emanetin güvenliği (bk. e-m-n)
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
eşrar: şerli ve kötü kimseler
fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
farîze-i ömür: ömür borcu
füccar: günahkârlar, açıktan günah işleyenler
gûnâgûn: türlü türlü, renk renk
güruh: grup, topluluk
hadd-i bulûğ: ergenlik çağı
halife-i arz: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan (bk. ḫ-l-f)
hülâsa: özet, öz
hutur etmek: hatıra gelmek
inkâr: inanmama, reddetme (bk. n-k-r)
itham: suçlama
kâfirâne: kâfirce, inkâr ederek (bk. k-f-r)
kalb-i beşer: insan kalbi
küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r)
küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r)
mertebe: derece
mescid-i kebir: büyük mescid (bk. k-b-r)mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)meydan-ı tecrübe: deneme alanımücehhez: cihazlanmış, donanmış
mukabele etmek: karşılık vermek
mükâfat: ödül
müştâk: düşkün, aşık
müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
nihayetsiz: sonsuz
Rabb-i Kerim: sonsuz ikram, ihsan ve iyilik sahibi, herşeyi idare ve terbiye eden Allah (bk. r-b-b; k-r-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
şakirt: öğrenci, talebe
sermedî: sürekli, devamlı
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahkir etmek: hakaret etmek, aşağılamak
tecelliyât: görünümler, yansımalar, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi (bk. c-l-y)
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
vahdâniyet: Allah’ın bir ve tek oluşu (bk. v-ḥ-d)
vazife-i hayat: hayat görevi (bk. ḥ-y-y)
yümn-ü iman: inanmanın getirdiği bereket ve uğur (bk. e-m-n)


Evet, insana sermaye-i ömür ve cihazat-ı insaniye, mezkûr vezâif için verilmiştir. Ey sersem nefsim ve ey pürheves arkadaşım! Âyâ, zannediyor musunuz ki, vazife-i hayatınız yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhafaza-i nefis etmek, ayıp olmasın, batın ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yahut, zannediyor musunuz ki, hayatınızın makinesinde derc edilen şu nazik letâif ve mâneviyat ve şu hassas âzâ ve âlât ve şu muntazam cevarih ve cihazat ve şu mütecessis havas ve hissiyatın gaye-i yegânesi, şu hayat-ı fâniyede nefs-i rezilenin, hevesât-ı süfliyenin tatmini için istimaline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki, vücudunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye-i idhali, iki esastır:

Biri: Cenâb-ı Mün’im-i Hakikînin bütün nimetlerinin herbir çeşitlerini size ihsas ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibadetini etmelisiniz.

İkincisi: Âleme tecellî eden esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin bütün tecelliyâtının aksamını, birer birer, size o cihazat vasıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak iman getirmelisiniz.

İşte, bu iki esas üzerine kemâlât-ı insaniye neşvünemâ bulur. Bununla insan, insan olur.

İnsaniyetin cihazatı, hayvan gibi hayat-ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsil sırrıyla bak:

Meselâ, bir zat bir hizmetçisine yirmi altın verdi, ta mahsus bir kumaştan kendisine bir kat libas alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın âlâsından mükemmel bir libas aldı, giydi.

Sonra gördü ki, o zat, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticarete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki, o sermaye, bir kat libas almak için değil. Çünkü evvelki hizmetkâr yirmi altınla en âlâ kumaştan bir kat libas almış olduğundan, elbette


aksam: kısımlar
âlâ: üstün, kıymetli
âlât: aletler
âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
âyâ: acaba
âzâ: âzalar, organlar
batın: mide, karın
Cenâb-ı Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m; ḥ-ḳ-ḳ)
cevarih: organlar
cihazat: cihazlar, organ ve duyular
cihazat-ı insaniye: insanın duyu ve organları
derc edilen: yerleştirilen
esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
ferc: üreme organı, avret
fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r)
gaye-i idhal: yerleştirilme gayesi
gaye-i yegâne: tek gaye
hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil
havas: duygular
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı fâniye: geçici hayat (bk. ḥ-y-y; f-n-y)
hevesât-ı süfliye: aşağılık arzular
hissiyat: hisler, duygular
hizmetkâr: hizmetçi
ihsas ettirmek: hissettirmek
istimal: kullanma
kemâlât-ı insaniye: insanın mükemmel özellikleri, üstün yetenekleri (bk. k-m-l)
letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f)
libas: elbise
mahsus: özel
mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler (bk. a-n-y)
mezkur: sözü geçen
muhafaza-i nefis: kişinin kendisini ve canını koruması (bk. ḥ-f-ẓ; n-f-s)
münhasır: bağlı, sınırlı
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
mütecessis: araştıran, gizli şeyleri öğrenmeye çalışan
nazik: zarif, ince
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nefs-i rezile: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden alçak ve âdi duygu (bk. n-f-s)
neşvünemâ: gelişme
pürheves: heveslerinin peşinde koşan
sermaye-i ömür: ömür sermayesi
şükür: nimetlere karşı memnunluk gösterme, Allah’a teşekkür etme (bk. ş-k-r)
tecelli: yansıma (bk. c-l-y)
tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
terbiye-i medeniye: medeniyetin verdiği eğitim (bk. r-b-b)
vazife-i hayat: hayat vazifesi (bk. ḥ-y-y)
vezâif: vazifeler, görevler

bu bin altın bir kat libasa sarf edilmez. Şayet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libas için verip, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libasından elli derece aşağı bir libas alsa, elbette o hâdim nihayet derecede ahmaklık etmiş olacağı için, şiddetle tazip ve hiddetle te’dip edilecektir.

Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı, hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa, sermayece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz.

Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir.

Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.

İkincisi: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile tanımaktır.

Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san’atlarını ve lâtif cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir.

Dördüncüsü: Lisan-ı hâl ve kalinle Hâlıkının dergâh-ı rububiyetine ubûdiyetini ilân etmektir.

Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla


ahmaklık: aptallık, akılsızlık
âlâ: üstün, kıymetli
cihazat: organlar ve duygular
cilve: görünüş, akis (bk. c-l-y)
define: hazine
dergâh-ı rububiyet: yarattığı bütün varlıkları terbiye edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın yüce katı (bk. r-b-b)
ednâ: basit, aşağı
emir: iş
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
evvelki: önceki
fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r)
gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l)
hâdim: hizmetçi
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hayat-ı fâniye: geçici dünya hayatı (bk. ḥ-y-y; f-n-y)
hizmetkâr: hizmetçi
icmâl: özet (bk. c-m-l)
iddihar edilen: biriktirilen, depolanan
iltifâtât-ı âsâr: eserlerin iltifatları
istidad-ı hayat: hayat kabiliyeti (bk. a-d-d; ḥ-y-y)
izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak (bk. ẓ-h-r)
kemâl-i saadet: tam ve mükemmel mutluluk (bk. k-m-l)
küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)
lâtif: ince, hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
letâif-i insaniye: insandaki mânevî duygular (bk. l-ṭ-f)
lezzet-i maddiye: maddî lezzet
libas: elbise
lisan-ı hâl ve kal: hal ve konuşma dili
mahiyet: esas, nitelik, içyüzmahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)murassaât: süslenmiş şeyler
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)
nihayet: son
nişan: madalya
rahmet-i İlâhiye: Allah’ın şefkat ve merhameti, ikram ve bağışı (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
sarf etmek: harcamak
sermaye-i ömür: ömür sermayesi
sırr-ı hakikat: gerçeğin sırrı, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
suret: biçim, görünüş (bk. ṣ-v-r)
tazip: cezalandırma
te’dip: edeplendirme, haddini bildirme
teşhir: sergileme
teşhirgâh-ı dünya: dünya sergisi
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
vaz edilen: konulan
Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)

bilerek süslenip o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.

Altıncısı: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermektir.

Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle bilmektir. Meselâ, sen cüz’î iktidarın ve cüz’î ilminve cüz’î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.

Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini fehmetmektir.

Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını fehmetmelisin.

İşte, senin hayatının gayeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir. Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mahiyetinin icmâli şudur:


acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)
arz-ı ubûdiyet: kulluğun sunulması (bk. a-b-d)
cüz’î: az, küçük, sınırlı (bk. c-z-e)
derecat: dereceler
derecât-ı tecelliyât: görünüm ve yansıma dereceleri (bk. c-l-y)
emir: iş
envâ: çeşitler, türler
fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r)
fehmetmek: anlamak
gınâ-yı İlâhiye: Allah’ın sınırsız zenginliği (bk. ğ-n-y; e-l-h)
gınâ-yı Rabbâniye: herşeyi terbiye eden ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sonsuz zenginliği (bk. ğ-n-y; r-b-b)
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hane: ev
icmâl: özet (bk. c-m-l)
iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r)
irade: istek, dileme, seçim yapma gücü (bk. r-v-d)
ittihaz: kabullenme, edinme
Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
kasr-ı âlem: âlem sarayı (bk. a-l-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
mahiyet: esas, öz nitelik, içyüz
mahsus: özel
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m)
müşahede etmek: görmek, gözlemlemek (bk. ş-h-d)
nazar-ı şuhud ve işhad: görme ve gösterme bakışı (bk. n-ẓ-r; ş-h-d)
nihayetsiz: sonsuz
nisbet: ölçü, oran (bk. n-s-b)
rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
rumûzât-ı hayatiye: hayatın belirtileri, işaretleri (bk. ḥ-y-y)
Şâhid-i Ezelî: Ezelden beri bütün zamanları ve herşeyi gören ve herşeye şahid olan Allah (bk. ş-h-d; e-z-l)
Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
semerat ve gayât-ı hayatiye: hayatın gayeleri ve meyveleri (bk. ḥ-y-y)
sıfât-ı mutlaka: sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler (bk. v-ṣ-f; ṭ-l-ḳ)
şuûn-u mukaddese: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n; ḳ-d-s)
taam: yemek
tahiyyat: selâmlar ve tebrikler (bk. ḫ-y-y)
tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)
tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ)
tezahürât-ı hayatiye: hayat belirtileri ve görüntüleri (bk. ẓ-h-r; ḥ-y-y)
vahdâniyet: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı (bk. v-ḥ-d)
Vâhibü’l-Hayat: hayatı veren Allah (bk. ḥ-y-y)
vahid-i kıyasî: ölçü birimi (bk. v-ḥ-d)
zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar (bk. ḥ-y-y)

· Esmâ-i İlâhiyeye ait garâibin fihristesi,

· hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiye nin bir mikyası,

· hem kâinattaki âlemlerin bir mizanı,

· hem bu âlem-i kebirin bir listesi,

· hem şu kâinatın bir haritası,

· hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi,

· hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi,

· hem mevcudata serpilen ve evkata takılan kemâlâtının bir ahsen-i takvimidir.

İşte, mahiyet-i hayatın bunlar gibi emirlerdir.

Şimdi senin hayatının sureti ve tarz-ı vazifesi şudur ki: Hayatın bir kelime-i mektubedir. Kalem-i kudretle yazılmış hikmetnümâ bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esmâ-i Hüsnâya delâlet eder. İşte, hayatının sureti bu gibi emirlerdir.

Şimdi, hayatının sırr-ı hakikati şudur ki: Tecellî-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir. Yani, bütün âleme tecellî eden esmânın nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir camiiyetle Zât-ı Ehad-i Samede âyineliktir.

Şimdi, hayatının saadet içindeki kemâli ise, senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin gözbebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni âlâ-yı illiyyîne çıkaran bir hadis-i kudsînin1 meâl-i şerifi olan


Dipnot-1

Hadis-i kudsînin metni şöyledir: مَا وَسِعَن۪ى سَمَٓائ۪ى وَلَٓا اَرْض۪ى وَلٰكِنَّ وَسِعَن۪ى قَلْبُ عَبْدِىَ الْمُؤْمِنِ “Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.” El-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:165; İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn, 3:14.


ahsen-i takvim: insanın yaratılışça en güzel biçimde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n)
aks-i nur: ışığın yansıması (bk. n-v-r)
âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
âlem: dünya; evren, kâinat (bk. a-l-m)
âlem-i kebir: büyük âlem, kâinat (bk. a-l-m; k-b-r)
âyine: ayna
camiiyet: kapsayıcılık (bk. c-m-a)
cilve-i Samediyet: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın isim ve sıfatlarının varlıklar üzerindeki yansımasının görünümü (bk. c-l-y; ṣ-m-d)
define: hazine
delâlet: delil olma, işaret etme
envâr: nurlar (bk. n-v-r)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
evkat: vakitler
fezleke: netice, özet
garâib: hayranlık uyandırıcı ve şaşırtıcı şeyler
hadis-i kudsî: Peygamber Efendimizin Cenab-ı Haktan rivayet ettiği Kur’ân dışındaki ilâhî sözler (bk. ḥ-d-s̱; ḳ-d-s)
hikmetnümâ: hikmetli, anlamlı (bk. ḥ-k-m)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
kelime-i mektube: yazılmış kelime (bk. k-l-m; k-t-b)
kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)
kemâlât: mükemmellikler, üstünlükler, faziletler (bk. k-m-l)
kitab-ı ekber: en büyük kitap, kâinat (bk. k-t-b; k-b-r)
kudret: güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r)
mahiyet-i hayat: hayatın mahiyeti, esası, içyüzü (bk. ḥ-y-y)
meâl-i şerif: yüce anlam
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mikyas: ölçek
mizan: terazi, ölçü (bk. v-z-n)
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
nokta-i mihrakiye: odak noktası
saadet: mutluluk
Şems-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve herşeyi nurlandıran Allah (bk. e-z-l)
şevk: çok arzu, şiddetli istek
sıfat-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, vasıfları, nitelikler (bk. v-ṣ-f; e-l-h)
sırr-ı hakikat: gerçeğin sırrı, iç yüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
şuûn: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)
tarz-ı vazife: görev şekli
tecelli eden: yansıyan (bk. c-l-y)
tecellî-i Ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir yaratıkta görünmesi (bk. c-l-y; v-ḥ-d)
temessül etme: görüntünün belirmesi (bk. m-s̱-l)
Zât-ı Ehad-i Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, bir ve benzersiz olup ortağı olmayan Zât, Allah (bk. v-ḥ-d; ṣ-m-d)
zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)

  مَنْ نَگُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَاتُ وَزَمِينْ     اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بِقَلْبِ مُؤْمِنِينْ

denilmiştir.

İşte, ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gayâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri cami’ olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hiç ender hiç olan muvakkat huzûzât-ı nefsaniyeye, geçici lezâiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin? Eğer zayi etmemek istersen, geçen temsil ve hakikate remzeden

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا     وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا     وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا     وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا     وَالسَّمَۤاءِ وَمَا بَنٰيهَا     وَاْلاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا     وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا     فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا     قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا     وَقَدْخَابَ مَنْ دَسّٰيهَا     1

sûresindeki kasem ve cevab-ı kasemi düşünüp amel et.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَۤاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰمِينْ اٰمِينْ اٰمِينْ     2


Dipnot-1

“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden aya ve onu gösteren güne ve onu örten geceye ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve insana ve onu intizamla yaratana; sonra da ona kötülüğü bildirip ondan sakınmayı ilham edene. Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran da hüsrana düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:1-10.

Dipnot-2

Allahım! Risalet semâsının güneşi ve nübüvvet burcunun ayına, hidayet yıldızları olan âl ve ashâbına salât ve selâm olsun. Bize ve erkek-kadın bütün mü’minlere rahmet et. Âmin, âmin, âmin


cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a)
cevab-ı kasem: yemine cevap
gayât: gayeler
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hiç ender hiç: hiç içinde hiç
huzûzât-ı nefsaniye: nefsin hoşlandığı şeyler, zevkler ve hazlar (bk. n-f-s)
kasem: yemin
lezâiz-i dünyeviye: dünyaya ait lezzetler
müteveccih: yönelik
muvakkat: geçici
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
remz: işaret
sarf etmek: harcamak
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
ulvî: yüce
zayi etmek: kaybetmek


KAYNAK

http://www.erisale.com/#content.tr.1.185

11. 2. On Birinci Söz Hakikatin Yüzü 1 – Cumartesi Dersleri 11. 2.


On Birinci Söz Hakikatin Yüzleri 1

Ey arkadaş, hikâye burada bitti.

Eğer şu temsilin sırrını anladınsa, bak, hakikatin yüzünü de gör.

İşte o saray şu âlemdir ki, tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba gûnâgûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise, ezel-ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddestir ki, yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisanlarla o Zâtı takdis


ahali: halk
âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
arz: yer
bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y)
beyhude: sonuçsuz, boşuna
bina etmek: yapmak, inşa etmek
dâi: var olmasına sebep olan
daimi: sürekli
düstur: kural, prensip
ezel-ebed sultanı: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı sürekli devam eden sultan (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)
garb: batı
gûnâgûn: türlü türlü, renk renk
güruh: grup
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkim-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. ḥ-k-m; ẕi)
husul: meydana gelme
ihzar edilen: hazırlanan (bk. ḥ-ḍ-r)
ikazât: uyarılar
iksir: ilaç
iltifat: yönelme, değer verme
irşâdât: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler (bk. r-ş-d)
istimâ: dinleme
kasr: saray, köşk
lisan: dil
mağlup olmak: yenilmek
mahsus: özel
maksat: gaye, istenilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)
mânâ: anlam (bk. a-n-y)
mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)
melik: hükümdar, sultan (bk. m-l-k)
melik-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. m-l-k; ẕi)
mezkûr: adı geçen
muallim: öğretmen (bk. a-l-m)
münasip: uygun (bk. n-s-b)
mütevakkıf: bağlı
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nutuk: konuşma
saadet: mutluluk
şakirt: öğrenci
sâni-i zîşan: şanı yüce san’atkâr (bk. ṣ-n-a; ẕi)
şark: doğu
şayan: layık, yaraşır
semavat: gökler (bk. s-m-v)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taam: yiyecek
takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma (bk. ḳ-d-s)
talimat: emirler (bk. a-l-m)
tebdil ve tahvil: değiştirme ve başka hale dönüştürme
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenvir edilmek: ışıklandırılmak, aydınlatılmak (bk. n-v-r)
üstad: hoca, öğretmen
vücud: varlık (bk. v-c-d)
vücud-u kasr: köşkün, sarayın varlığı (bk. v-c-d)
vücud-u üstad: öğretmenin varlığı (bk. v-c-d)
Zât-ı Mukaddes: her türlü noksanlık ve çirkinlikten yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)

edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semâvât ve arzı altı günde yaratarak, Arş-ı Rububiyetinde durup, gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp kâinat sahifesinde âyâtını yazan ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar, zîhaşmet ve zîkudret sahibidir.

O sarayın menzilleri ise, şu on sekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarzla tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte, o sarayda gördüğün sanayi-i garibe ise, şu âlemde görünen kudret-i İlâhiyenin mucizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlâhiyenin semerât-ı harikalarına işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır. Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerine misaldir. Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki, Kadîr-i Zülcelâlin esmâsına delâlet ederler. Ve o üstad ise, Seyyidimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Avânesi ise, enbiya aleyhimüsselâmdır. Ve şakirtleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise, şu âlemde melâike aleyhimüsselâma işarettir. Temsilde seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise, şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir. Ve o iki fırka ise: Burada birisi ehl-i imandır ki, kitab-ı kâinatın âyâtının müfessiri olan Kur’ân-ı Hakîmin şakirtleridir. Diğer güruh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki, nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi, belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur.1


Dipnot-1

bk. Et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân 1:63; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 2:219.


âlem: dünya (bk. a-l-m)
aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b)
arz: yer, dünya
asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y)
avâne: yardımcılar
âyât: âyetler, deliller
Barla: (bk. bilgiler)
cevher: kıymetli taş
cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y)
cin ve ins: cinler ve insanlar
dâllîn: doğru yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)
delâlet: delil olma, işaret etme
ehl-i iman: iman etmiş, inanmış kimseler (bk. e-m-n)
ehl-i küfür ve tuğyan: inkârcılar, inanmayanlar ve azgınlık ve taşkınlıkta çok ileri gidenler (bk. k-f-r; ṭ-ğ-y)
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve noksandan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
fırka: grup
güruh: grup, topluluk
hâkim: hükmeden, idareci (bk. ḥ-k-m)
hat: çizgi
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n)
kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. s-n-a)
matbah: mutfak
melâike: melekler (bk. m-l-k)
Melik-i Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ḳ-d-r)
menzil: ev, oda (bk. n-z-l)
mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
misal: örnek (bk. m-s̱-l)
mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
müfessir: tefsir edici, açıklayıcı, yorumlayıcı (bk. f-s-r)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
musahhar: boyun eğen
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nukuş-u kalem-i kudret: Allah’ın kudret kaleminin işlemeleri (bk. n-ḳ-ş; ḳ-d-r)
rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti, şefkati, merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
remiz: işaret
şakirt: öğrenci, talebe
sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a)
sath-ı arz: yeryüzü
semavat: gökler (bk. s-m-v)
semerât-ı harika: harika meyveler
seyyid: efendi
taam: yiyecek
tabi olmak: uymak
tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
tezyin: süsleme (bk. z-y-n)
üstad: hoca, öğretmen
zîhaşmet: haşmetli, görkemli, heybetli (bk. ẕi)
zîkudret: kudretli, güçlü, kuvvetli (bk. ẕi; ḳ-d-r)

Birinci kafile olan süedâ ve ebrar ise, zülcenâheyn olan Üstadı dinlediler. O üstad hem abddir; ubûdiyet noktasında Rabbini tavsif ve tarif eder ki, Cenâb-ı Hakkın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur’ân vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.

Şu bahtiyar cemaat, o Resulü dinleyip Kur’ân’a kulak verdiler. Kendilerini, envâ-ı ibâdâtın fihristesi olan namaz ile, birçok makamat-ı âliye içinde çok lâtif vazifelerle telebbüs etmiş gördüler. Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezâifi, makamatı mufassalan gördüler. Şöyle ki:

Evvelen: Âsâra bakıp, gaibâne muamele suretinde, saltanat-ı Rububiyetin mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih vazifesini eda edip Allahu ekber dediler.

Saniyen: Esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilveleri olan bedâyiine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle, Sübhanallah Velhamdülillâh diyerek takdis ve tahmid vazifesini ifa ettiler.

Salisen: Rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında şükür ve senâ vazifesini edaya başladılar.

Rabian: Esmâ-i İlâhiyenin definelerindeki cevherleri, mânevî cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında tenzih ve medih vazifesine başladılar.


abd: kul (bk. a-b-d)
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r)
âsâr: eserler
bahtiyar: talihli
bedâyi: harika özellikler (bk. b-d-a)
cemaat: topluluk (bk. c-m-a)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cevher: değerli şey
cihazat: duyular, donanımlar
cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y)
cin ve ins: cinler ve insanlar
dellâl: ilan edici, duyurucu
dergâh: huzur, makam
ebrar: iyi insanlar
eda etmek: yerine getirmek
envâ-i ibâdât: çeşit çeşit ibadetler (bk. a-b-d)
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
evvelen: ilk olarak
ezkâr: zikirler
fihriste: özet
gaibâne muamele: yüz yüze olmadan, üçüncü şahıs olarak anmak
harekât: hareketler
iddihar edilen: depolanan, toplanan
ifa etmek: yerine getirmek
kafile: grup, topluluk
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
makamat: makamlar
makamat-ı âliye: yüce makamlar
medih: övme
mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)
mizan: ölçü, terazi (bk. v-z-n)
mufassalan: ayrıntılı olarak
mütenevvi: çeşitli
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
rabian: dördüncü olarak
rahmet-i İlâhiyenin hazineleri: Allah’ın rahmet hazineleri (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
resul: elçi, peygamber (bk. r-s-l)
Resul: Peygamber (bk. r-s-l)
risalet: elçilik, peygamberlik (bk. r-s-l)
salisen: üçüncü olarak
saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
saniyen: ikinci olarak
senâ: övme ve yüceltme
Sübhanallah Velhamdülillah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir; teşekkür ve övgü de Allah’a mahsustur” (bk. s-b-ḥ; ḥ-m-d)
süedâ: seyyidler, efendiler
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahmid: Allah’ı övme ve Ona teşekkürlerini sunma (bk. ḥ-m-d)
takdis: kutsama, Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma (bk. ḳ-d-s)
tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f)
tavsif: vasıflandırma, özelliklerini anlatma (bk. v-ṣ-f)
tebliğ: bildirme, ulaştırma (bk. b-l-ğ)
tekbir: Allah’ın herşeyden büyük olduğunu ifade etmek (bk. k-b-r)
telebbüs: giyinme
temâşâger: seyirci, gözlemci
tenzih: her türlü noksan ve çirkinliklerden arınmış tutma (bk. n-z-h)
tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
ubûdiyet: kulluk, ibadet (bk. a-b-d)
ümmet: peygambere inanıp onun yolundan gidenler, mü’minler
vezâif: vazifeler, görevler
zâhir ve bâtın duygular: insanın maddî ve mânevî duyuları (bk. ẓ-h-r)
zülcenâheyn: iki kanatlı (burada Peygamberimizin hem halktan Hakka, hem de Haktan halka olan iki yönlü elçiliği kastedilmiştir)

Hamisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubât-ı Rabbâniyeyi mütalâa makamında tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.

Sadisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın san’atındaki lâtif incelik ve nazenin güzellikleri temâşâ ile tenzih makamında, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâllerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.

Demek, kâinata ve âsâra bakıp, gaibâne muamele-i ubûdiyetle mezkûr makamatta mezkûr vezâifi eda ettikten sonra, Sâni-i Hakîmin dahi muamelesine ve ef’âline bakmak derecesine çıktılar ki, hazırâne bir muamele suretinde evvelâ Hâlık-ı Zülcelâlin kendi san’atının mucizeleriyle kendini zîşuura tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet ile mukabele ederek سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ 1 dediler. “Senin tarif edicilerin, bütün masnuatındaki mu’cizelerindir.”

Sonra, o Rahmân’ın, kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 2 dediler.

Sonra, o Mün’im-i Hakikînin, tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı, şükür ve hamd ile mukabele ettiler, dediler:

سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ 3 “Senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki, bütün kâinata serilmiş bütün ihsânâtın açık lisan-ı hâlleri,


Dipnot-1

“Ey Rabbimiz! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Seni hakkıyla tanıyamadık.” El-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2:410; Mer’î b. Yûsuf; Ekâvîlü’s-Sikât s. 45.

Dipnot-2

“Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.

Dipnot-3

Bu ifade pekçok hadiste geçmektedir: Müslim, salât 218; EbûDâvud, edeb 98; Nesâî, iftitâh 17; Müsned 6:77,151.


âsâr: eserler
eda etmek: yerine getirmek
ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)
eşya: varlıklar
evvelâ: ilk olarak
Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
gaibâne: yüzyüze olmadan, gaybî olarak (bk. ğ-y-b)
hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hamd: övgü ve teşekkür (bk. ḥ-m-d)
hamisen: beşinci olarak
hazırâne muamele: yüz yüze, karşılıklı muamele
ihsânât: ihsanlar, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n)
istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)
iştiyak: şiddetli arzu ve istek
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
lâtif: ince, güzel (bk. l-ṭ-f)
lisan-ı hâl: hal ve beden dili
makamat: makamlar, yerler
marifet: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f)
masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
mektubât-ı Rabbâniye: şuur sahiplerine hitap eden birer mektup gibi anlamlı şekilde yaratılmış varlıklar (bk. k-t-b; r-b-b)
meşkûr: kendisine şükredilen (bk. ş-k-r)
mezkûr: sözü geçen
mistar-ı kader: kader şablonu (bk. ḳ-d-r)
mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
muamele-i ubûdiyet: kulluğa ait davranışlar (bk. a-b-d)
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
mukabele etmek: karşılık vermek
Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m; ḥ-ḳ-ḳ)
mütalâa: inceleme
nazenin: pek ince ve değerli
Rahmân: rahmet ve şefkati sınırsız olan Allah (bk. r-ḥ-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
sadisen: altıncı olarak
Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m)
Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tarif edici: tanıtıcı (bk. a-r-f)
tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)
temâşâ: seyretme
tenzih: eksik ve çirkinliklerden arınmış tutma (bk. n-z-h)
terahhum: şefkat ve merhamet gösterme (bk. r-ḥ-m)
vezâif: görevler
zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)

şükür ve senânızı okuyorlar. Hem, âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilânâtıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem, rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, Senin cûd ve keremine şehadet etmekle, Senin şükrünü enzâr-ı mahlûkat önünde ifa ederler.”

Sonra, şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudat âyinelerinde cemâl ve celâl ve kemâl ve kibriyâsının izharına karşı Allahu ekber deyip, tazim içinde bir aczle rükûa gidip, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip mukabele ettiler.

Sonra, o Ganiyy-i Mutlakın, servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı, fakr ve hacetlerini izhar edip, dua edip, istemekle mukabele edip وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 1 dediler.

Sonra, o Sâni-i Zülcelâlin, kendi san’atının lâtiflerini, harikalarını, antikalarını sergilerle teşhirgâh-ı enamda neşrine karşı, Maşaallah2 deyip takdir ederek, “Ne güzel yapılmış” deyip istihsan ederek, Bârekallah deyip müşahede etmek, Âmennâ deyip şehadet etmek, “Geliniz, bakınız,” hayran olarak Hayye ale’l-felâh deyip herkesi şahit tutmakla mukabele ettiler.

Hem o Sultan-ı Ezel ve Ebed, kâinatın aktârında kendi rububiyetinin saltanatını ilânına ve vahdâniyetinin izharına karşı, tevhid ve tasdik edip Semi’nâ ve eta’nâ3 diyerek itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.

Sonra, o Rabbü’l-Âlemînin ulûhiyetinin izharına karşı, zaaf içinde aczlerini,


Dipnot-1

“Yalnız senden yardım dileriz.” Fatiha Sûresi, 1:5.

Dipnot-2

bk. En’âm Sûresi, 6:128; A’râf Sûresi, 7:188.

Dipnot-3

bk. Mâide Sûresi, 5:7; Nûr Sûresi, 24:51.


acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
aktâr: bölgeler, taraflar
âlem: dünya (bk. a-l-m)
Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r)
Âmennâ: “İman ettik” (bk. e-m-n)
âyine: ayna
Bârekallah: Allah mübarek etsin (bk. b-r-k)
celâl: haşmet (bk. c-l-l)
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
cûd: cömertlik (bk. c-v-d)
enzâr-ı mahlûkat önünde: bütün varlıkların gözü önünde (bk. n-ẓ-r; ḫ-l-ḳ)
fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r)
Ganiyy-i Mutlak: sınırsız zenginliğe sahip olan Allah (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ)
hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
hamd: teşekkür ve övgü (bk. ḥ-m-d)
Hayye ale’l-felâh: “Haydi kurtuluşa!”
ifa etmek: yerine getirmek
ilânât: duyurular
inkıyad: boyun eğme
istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)
izhar: ortaya çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kâinatın aktârı: kâinatın dört bir tarafı (bk. k-v-n)
kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
kerem: lütuf, cömertlik, iyilik (bk. k-r-m)
kibriyâ: büyüklük (bk. k-b-r)
lâtif: ince, hoş (bk. l-ṭ-f)
mahviyet: alçakgönüllülük
manzum: düzenli (bk. n-ẓ-m)
Maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yaratmış
medih: övgü, şükür
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
mukabele: karşılık verme
müşahede etmek: gözlemlemek (bk. ş-h-d)
neşr: yayma
Rabbü’l-Âlemîn: bütün âlemlerin rabbi olan Allah (bk. r-b-b; a-l-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
rububiyet: Allah’ın bütün varlıklar üzerindeki malikiyet ve egemenliği, her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran terbiyesi (bk. r-b-b)
rükûa gitmek: namazda eğilmek
saltanat: egemenlik (bk. s-l-ṭ)
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
secde etmek: namazda yere kapanmak
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
Semi’nâ ve eta’nâ: “İşittik ve itaat ettik!” (bk. s-m-a)
senâ: övme, yüceltme
Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l; e-b-d)
tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tâzim: Allah’ın büyüklüğünü dile getirme (bk. a-ẓ-m)
teşhirgâh-ı enam: yaratılmışların sergi yeri
tevhid: Allah’ın birliğini kabul etme (bk. v-ḥ-d)
ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, ilâhlık (bk. e-l-h)
vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
zaaf: zayıflık
zemin: yer

ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibaret olan ubûdiyet ile ve ubûdiyetin hülâsası olan namaz ile mukabele ettiler.

Daha bunlar gibi gûnâgûn ubûdiyet vazifeleriyle şu dar-ı dünya denilen mescid-i kebîrinde farîze-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim suretini aldılar.1 Bütün mahlûkat üstünde bir mertebeye çıktılar ki, yümn-ü iman ile emn ü emanet2 ile mücehhez, emin bir halife-i arz3 oldular. Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra, onların Rabb-i Kerîmi, onları, imanlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak dârüsselâma davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki, hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutur etmemiş derecede4 parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve bekà verdi.

Çünkü ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir. İşte Kur’ân şakirtlerinin akıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak bizleri onlardan eylesin. Âmin!

Amma, füccar ve eşrar olan diğer güruh ise, hadd-i bulûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukabele edip ve bütün nimetlere karşı küfran ile mukabele ederek ve bütün mevcudatı kıymetsizlikle kâfirâne bir itham ile tahkir ettiler. Ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukabele ettiklerinden, az bir vakitte nihayetsiz bir cinayet işlediler, nihayetsiz bir azaba müstehak oldular.


Dipnot-1

bk. Tîn Sûresi, 95:4.

Dipnot-2

bk. Ahzâb Sûresi, 33:72.

Dipnot-3

bk. Bakara Sûresi, 2:30; Enâm Sûresi, 6:165; Yunus Sûresi, 10:14.

Dipnot-4

bk. Secde Sûresi, 32:17; Zuhruf Sûresi, 43:71; Buharî, Bed’ü’l-Halk 8; Tefsîru Sûre (32) 1, Tevhid35; Müslim, İmân 312, Cennet 2-5; Tirmizî, Cennet 15, Tefsîru Sûre (32) 2, (56) 1; İbni Mâce, Zühd 39; Dârimî, Rikak 98, 105; Müsned 2:313, 370, 407, 416, 438, 462, 466, 495, 506, 5:334.


ahsen-i takvim: insanın yaratılışının en güzel şekilde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n)
âkıbet: son, netice
âlem: dünya (bk. a-l-m)
âmin: “Allahım kabul eyle” (bk. e-m-n)
âyinedar: ayna olan, yansıtan
bâki kalmak: kalıcı ve sürekli olmak (bk. b-ḳ-y)
bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y)
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
dar-ı dünya: dünya yurdu
dârüsselâm: esenlik yurdu, Cennet (bk. s-l-m)
destgâh-ı imtihan: sınav tezgahı
ebed/ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d)
eda etmek: yerine getirmek
emin: güvenilir (bk. e-m-n)
emn ü emanet: emanetin güvenliği (bk. e-m-n)
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
eşrar: şerli ve kötü kimseler
fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
farîze-i ömür: ömür borcu
füccar: günahkârlar, açıktan günah işleyenler
gûnâgûn: türlü türlü, renk renk
güruh: grup, topluluk
hadd-i bulûğ: ergenlik çağı
halife-i arz: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan (bk. ḫ-l-f)
hülâsa: özet, öz
hutur etmek: hatıra gelmek
inkâr: inanmama, reddetme (bk. n-k-r)
itham: suçlama
kâfirâne: kâfirce, inkâr ederek (bk. k-f-r)
kalb-i beşer: insan kalbi
küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r)
küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r)
mertebe: derece
mescid-i kebir: büyük mescid (bk. k-b-r)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
meydan-ı tecrübe: deneme alanı
mücehhez: cihazlanmış, donanmış
mukabele etmek: karşılık vermek
mükâfat: ödül
müştâk: düşkün, aşık
müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
nihayetsiz: sonsuz
Rabb-i Kerim: sonsuz ikram, ihsan ve iyilik sahibi, herşeyi idare ve terbiye eden Allah (bk. r-b-b; k-r-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
şakirt: öğrenci, talebe
sermedî: sürekli, devamlı
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahkir etmek: hakaret etmek, aşağılamak
tecelliyât: görünümler, yansımalar, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi (bk. c-l-y)
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
vahdâniyet: Allah’ın bir ve tek oluşu (bk. v-ḥ-d)
vazife-i hayat: hayat görevi (bk. ḥ-y-y)
yümn-ü iman: inanmanın getirdiği bereket ve uğur (bk. e-m-n)

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Sözler, On Birinci Söz, Söz Matbaacılık Yayıncılık Rek. Org. Hiz. San. ve Tic. Ltd. Şti. İSTANBUL

www.erisale.com internet sitesindeki Türkçe Risaleler Söz Basım Yayın’ın Mart 2012 tarihli birebir matbu basılmış halidir.

Yayın amacı Risale-i Nur Külliyatının web üzerinden yayınlanması olup sitenin herhangi bir ticari amacı yoktur.

Genel dağıtım: Nesil Basım Yayın

http://www.erisale.com/#content.tr.1.180

On Birinci Söz Hakikatin Yüzü 1 – Cumartesi Dersleri 11. 2.
On Birinci Söz Hakikatin Yüzü 1 – Cumartesi Dersleri 11. 2.

On Birinci Söz Temsili Hikayecik – Cumartesi Dersleri 11. 1.


On Birinci Söz

 وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا     وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا     وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا     وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا     وَالسَّمَۤاءِ وَمَا بَنٰيهَا     وَاْلاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا     وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا .. الخ     1

EY KARDEŞ! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:

Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış.

İşte her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemâl ve kemâl-i mânevî sini iki vech ile müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.


Dipnot-1

“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden aya ve onu gösteren güne ve onu örten geceye; ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve nefse (kişiye) ve onu intizamla yaratana.” Şems Sûresi, 91:1-7.


acaip: şaşırtıcı, hayret verici
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
cemâl ve kemâl-i mânevî: madde ile sınırlı olmayan mânevî güzellik ve üstünlük (bk. c-m-l; k-m-l; a-n-y)
cevahir: cevherler, değerli şeyler
define: hazine
enzar: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r)
fehmetmek: anlamak
fünun-u acibe: şaşırtıcı fen ve ilimler
garibe: benzersiz, garip şey
gayrın nazarı: başkasının bakışı (bk. n-ẓ-r)
hakikat-i salât: namazın hakikati, anlam ve niteliği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṣ-l-v)
haşmet: büyüklük, heybet, görkem
hikmet-i âlem: âlemin hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; a-l-m)
hilkat-i insan: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
ihata: kapsama, kuşatıcılık
izhar: ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r)
ıttıla: bilgi sahibi olma
kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)
kemâlat: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)
maharet: beceri
marifet: geniş bilgi ve beceri (bk. a-r-f)
meşher: sergi
muammâ: anlaşılması zor sır, gizem
müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
nâs: insanlar
nazar-ı dekaik-âşinâ: inceliklere nüfuz eden bakış (bk. n-ẓ-r)
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
nihayetsiz: sonsuz
rümuz: ince işaretler
saltanat: hükümranlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a)
şaşaa: gösteriş
sultan-ı zîşan: şan ve şeref sahibi sultan (bk. s-l-ṭ; ẕi)
temsilî: analojik, kıyaslamalı benzetme şeklinde (bk. m-s̱-l)
tılsım: sır, şifre
ulûm-u bedia: güzel san’atlar, estetik bilimleri (bk. a-l-m; b-d-a)
vecih: yön, tarz

Bu hikmete binaen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest-i san’atının en lâtif, en güzel eserleriyle ziynetlendirip, fünun-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr-ı mucizekârâneleriyle donatarak tekmil ettikten sonra, herbir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini cami’ sofralar, o sarayda kurdu. Herbir taifeye lâyık bir sofra tayin etti. Öyle sehâvetkârâne ve san’atperverâne bir ziyafet-i amme ihzar etti ki, güya herbir sofra yüz sanayi-i lâtifenin eserleriyle vücut bulmuş gibi, kıymetli hadsiz nimetleri serdi. Sonra, aktâr-ı memleketindeki ahali ve raiyetini seyre ve tenezzühe ve ziyafete davet etti.

Sonra, bir yaver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının mânâlarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin etti. Ta ki, sarayın sâniini, sarayın müştemilâtıyla ahaliye tarif etsin; ve sarayın nakışlarının rümuzlarını bildirip, içindeki san’atlarının işaretlerini öğretip, derunundaki manzum murassâlar ve mevzun nukuş nedir, ve ne vech ile saray sahibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin; ve girmenin âdâbını ve seyrin merasimini bildirip, o görünmeyen sultana karşı marziyâtı dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.

İşte, o muarrif üstadın herbir dairede birer avenesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dairede, şakirtleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor. Diyor ki:

“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız.

“Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz.


âdâb: edep ve görgü kuralları
ahali: halk
aktâr-ı memleket: memleketin dört bir yanı (bk. m-l-k)
âsâr-ı mu’cizekârâne: mu’cize eserleri (bk. a-c-z)
avene: yardımcı
binaen: –dayanarak
cami’: içinde toplayan (bk. c-m-a)
cesîm: çok büyük
delâlet: delil olma, işaret etme
derun: içyüz, içyapı
dest-i san’at: san’at eli (bk. ṣ-n-a)
fünun-u hikmet: varlıklardaki hikmeti ve ince sırları ortaya çıkaran fenler, ilimler (bk. ḥ-k-m)
güya: sanki
hadsiz: sayısız
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)
izhar: ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r)
kasr: saray, köşk, büyük ve süslü konak
kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)
lâtif: ince, güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
leziz: lezzetli
mânâ: anlam (bk. a-n-y)
manzum: düzenli (bk. n-ẓ-m)
marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler
melik: sahip (bk. m-l-k)
menzil: oda, ev (bk. n-z-l)
merasim: tören
mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
muarrif: tarif edici, tanıtıcı (bk. a-r-f)
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
murassâ: değerli mücevherlerle süslenmiş şey
müştemilât: içindekiler
nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)
raiyet: halk, vatandaşlar
rümuz: işaretler, semboller
şakirt: öğrenci
san’atperverâne: san’ata düşkün bir şekilde (bk. ṣ-n-a)
sanayi-i lâtife: güzel, ince san’atlar (bk. ṣ-n-a; l-ṭ-f)
sâni: sanatkâr (bk. ṣ-n-a)
sehâvetkârâne: cömertçe (bk. c-v-d)
seyyid: efendi
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
taam: yiyecek
taife: topluluk
taksim etmek: kısımlara ayırmak
tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
tarif: tanıtma (bk. a-r-f)
tayin etme: vazifelendirme
tebligat: bildiri (bk. b-l-ğ)
tekmil: tamamlama (bk. k-m-l)
tenezzüh: gezinti, seyir (bk. n-z-h)
teşrifat: kabul töreni, protokol
tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)
ulûm: ilimler (bk. a-l-m)
üstad: hoca, öğretmen
vecih: yön, tarz
vücut bulmak: var olmak (bk. v-c-d)
yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m)
ziyafet-i âmme: genel ziyafet
ziynetlendirmek: süslemek (bk. z-y-n)

“Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.

“Hem şu görünen in’âm ve ikramlarla size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.

“Hem şu kemâlâtının âsârıyla mânevî cemâlini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz.

“Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yektâ, istiklâl ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yektâ ve misilsiz, nazirsiz, bîhemtâ tanıyınız ve kabul ediniz.”

Daha bunun gibi, ona ve o makama münasip sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahali iki güruha ayrıldılar:

Birinci güruhu: Kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acaiplere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki, beyhude değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir? İçinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif üstadın beyan ettiği nutkunu işittiler. Anladılar ki, bütün esrarın anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler:

“Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”

Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyâtı dairesinde amel ettiler.

Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden, onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir cevvâd-ı melike lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli


acaip: hayret verici ve şaşırtıcı şeyler
âdi: basit, sıradan
ahali: halk
amel etmek: iş görmek, davranmak
âsâr: eserler
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
beyhude: boşu boşuna, gayesiz
bîhemtâ: eşsiz, benzersiz
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
cevâd-ı melik: çok cömert hükümdar (bk. c-v-d; m-l-k)
edep: terbiye, güzel ahlâk
eser-i dest: el yapımı
esrar: sırlar, gizemler
esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad: sana selâm olsun, ey üstad (bk. s-l-m)
evvel: önce
güruh: bölük, grup
hakkan: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
has: özel
hâtem: mühür, damga
hürmet etmek: saygı göstermek (bk. ḥ-r-m)
hususî: özel
ihsan: iyilik, ikram, bağış (bk. ḥ-s-n)
ihsanat: ihsanlar, iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n)
in’am: nimet verme (bk. n-a-m)
infirad: tek başına olma (bk. f-r-d)
istifade: faydalanma, yararlanma
istiklâl: bağımsızlık
iştiyak: şiddetli arzu ve istek
itaat etme: emre uyma
kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)
mahsus: özel
marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler
masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
misilsiz: benzersiz, eşsiz (bk. m-s̱-l)
muamele: davranış, iş
muarrif: tarif edici, tanıtıcı (bk. a-r-f)
müdakkik: inceden inceye araştıran
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
münasip: uygun (bk. n-s-b)
müteveccihen: yönelerek
mutî: itaatkar
müzeyyenat: süsler (bk. z-y-n)
nazirsiz: benzersiz (bk. n-ẓ-r)
nutuk: konuşma
sadık: doğru sözlü (bk. ṣ-d-ḳ)
şayeste: lâyık, yakışır
şefkat: karşılıksız merhamet ve sevgi (bk. ş-f-ḳ)
seyyid: efendi
sikke: mühür, işaret
tavsif edilmez: özellikleri anlatılmakla bitmez (bk. v-ṣ-f)
teveccüh: ilgi
tılsım: sır, şifre
turra: mühür, nişan
üstad: hoca, öğretmen
vaziyet: durum
yektâ: tek, benzersiz
zikri: geçen anılan, sözü geçen

misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şayan bir surette ikram etti. Daimî onları saadetlendirdi.

İkinci güruh ise, akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit nefislerine mağlûp olup lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar ve o üstadın irşâdâtından ve şakirtlerinin ikazâtından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar, seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni-i Zîşânın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.

Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki, o hâkim-i zîşan, bu kasrı şu mezkûr maksatlar için bina etmiştir. Şu maksatların husulü ise iki şeye mütevakkıftır:

Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur. Çünkü, o bulunmazsa, bütün maksatlar beyhude olur. Çünkü, anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa, mânâsız bir kâğıttan ibaret kalır.

İkincisi: Ahali, o üstadın sözünü kabul edip dinlemesidir.

Demek, vücud-u üstad, vücud-u kasrın dâisidir. Ve ahalinin istimâı, kasrın bekàsına sebeptir. Öyle ise, denilebilir ki, eğer şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki, o üstadın talimatını ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasr tebdil ve tahvil edilecek.

Ey arkadaş, hikâye burada bitti. Eğer şu temsilin sırrını anladınsa, bak, hakikatin yüzünü de gör.

İşte o saray şu âlemdir ki, tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba gûnâgûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise, ezel-ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddestir ki, yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisanlarla o Zâtı takdis


ahali: halk
âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
arz: yer
bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y)
beyhude: sonuçsuz, boşuna
bina etmek: yapmak, inşa etmek
dâi: var olmasına sebep olan
daimi: sürekli
düstur: kural, prensip
ezel-ebed sultanı: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı sürekli devam eden sultan (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)
garb: batı
gûnâgûn: türlü türlü, renk renk
güruh: grup
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkim-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. ḥ-k-m; ẕi)
husul: meydana gelme
ihzar edilen: hazırlanan (bk. ḥ-ḍ-r)
ikazât: uyarılar
iksir: ilaç
iltifat: yönelme, değer verme
irşâdât: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler (bk. r-ş-d)
istimâ: dinleme
kasr: saray, köşk
lisan: dil
mağlup olmak: yenilmek
mahsus: özel
maksat: gaye, istenilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)
mânâ: anlam (bk. a-n-y)
mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)
melik: hükümdar, sultan (bk. m-l-k)
melik-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. m-l-k; ẕi)
mezkûr: adı geçen
muallim: öğretmen (bk. a-l-m)
münasip: uygun (bk. n-s-b)
mütevakkıf: bağlı
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nutuk: konuşma
saadet: mutluluk
şakirt: öğrenci
sâni-i zîşan: şanı yüce san’atkâr (bk. ṣ-n-a; ẕi)
şark: doğu
şayan: layık, yaraşır
semavat: gökler (bk. s-m-v)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taam: yiyecek
takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma (bk. ḳ-d-s)
talimat: emirler (bk. a-l-m)
tebdil ve tahvil: değiştirme ve başka hale dönüştürme
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenvir edilmek: ışıklandırılmak, aydınlatılmak (bk. n-v-r)
üstad: hoca, öğretmen
vücud: varlık (bk. v-c-d)
vücud-u kasr: köşkün, sarayın varlığı (bk. v-c-d)
vücud-u üstad: öğretmenin varlığı (bk. v-c-d)
Zât-ı Mukaddes: her türlü noksanlık ve çirkinlikten yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)

edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semâvât ve arzı altı günde yaratarak, Arş-ı Rububiyetinde durup, gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp kâinat sahifesinde âyâtını yazan ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar, zîhaşmet ve zîkudret sahibidir.

O sarayın menzilleri ise, şu on sekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarzla tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte, o sarayda gördüğün sanayi-i garibe ise, şu âlemde görünen kudret-i İlâhiyenin mucizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlâhiyenin semerât-ı harikalarına işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır. Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerine misaldir. Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki, Kadîr-i Zülcelâlin esmâsına delâlet ederler. Ve o üstad ise, Seyyidimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Avânesi ise, enbiya aleyhimüsselâmdır. Ve şakirtleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise, şu âlemde melâike aleyhimüsselâma işarettir. Temsilde seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise, şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir. Ve o iki fırka ise: Burada birisi ehl-i imandır ki, kitab-ı kâinatın âyâtının müfessiri olan Kur’ân-ı Hakîmin şakirtleridir. Diğer güruh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki, nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi, belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur.1


Dipnot-1

bk. Et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân 1:63; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 2:219.


âlem: dünya (bk. a-l-m)
aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b)
arz: yer, dünya
asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y)
avâne: yardımcılar
âyât: âyetler, deliller
Barla: (bk. bilgiler)
cevher: kıymetli taş
cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y)
cin ve ins: cinler ve insanlar
dâllîn: doğru yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)
delâlet: delil olma, işaret etme
ehl-i iman: iman etmiş, inanmış kimseler (bk. e-m-n)
ehl-i küfür ve tuğyan: inkârcılar, inanmayanlar ve azgınlık ve taşkınlıkta çok ileri gidenler (bk. k-f-r; ṭ-ğ-y)
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve noksandan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
fırka: grup
güruh: grup, topluluk
hâkim: hükmeden, idareci (bk. ḥ-k-m)
hat: çizgi
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n)
kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. s-n-a)
matbah: mutfak
melâike: melekler (bk. m-l-k)
Melik-i Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ḳ-d-r)
menzil: ev, oda (bk. n-z-l)
mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
misal: örnek (bk. m-s̱-l)
mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
müfessir: tefsir edici, açıklayıcı, yorumlayıcı (bk. f-s-r)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
musahhar: boyun eğen
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nukuş-u kalem-i kudret: Allah’ın kudret kaleminin işlemeleri (bk. n-ḳ-ş; ḳ-d-r)
rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti, şefkati, merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
remiz: işaret
şakirt: öğrenci, talebe
sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a)
sath-ı arz: yeryüzü
semavat: gökler (bk. s-m-v)
semerât-ı harika: harika meyveler
seyyid: efendi
taam: yiyecek
tabi olmak: uymak
tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
tezyin: süsleme (bk. z-y-n)
üstad: hoca, öğretmen
zîhaşmet: haşmetli, görkemli, heybetli (bk. ẕi)
zîkudret: kudretli, güçlü, kuvvetli (bk. ẕi; ḳ-d-r)

KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.177


Onuncu Söz Zeylin Beşinci Parçası – Cumartesi Dersleri 10. 22.


Zeylin Beşinci Parçası1

Evet, nass-ı hadisle, nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyanın2 icmâ ve tevatürle, kısmen şuhuda ve kısmen hakkalyakîne istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinat Hâlıkının kat’î vaad ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şuhud ile, ilmelyakîn suretinde tasdik eden yüz yirmi dört milyon evliyanın o âhiretin vücuduna şehadetleriyle ve bu kâinatın Sâni-i Hakîminin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin vücuduna delâletiyle; ve her sene, baharda, rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 3 ile ihyâ edip ba’sü ba’delmevt’e mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler nümunesi olarak nebâtat taifelerinden ve hayvânat milletlerinden üç yüz bin nevileri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye ve hesapsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka muhtaç bütün zîruhları kemâl-i şefkatle gayet harika bir tarzda iâşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ-ı ziynet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiye


Dipnot-1

Bu kısım, aynı zamanda Yirmi Altıncı Lem’a’nın Beşinci Ricâsının haşirle ilgili bir parçasıdır.

Dipnot-2

bk. Müsned, 5:266; Veliyyüddin Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, 3:122; İbnü’l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü’l-Meâd, (Tahkik: el-Arnavud), 1:43-44.

Dipnot-3

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.


KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.175


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âlem-i bekà: sonsuz ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltilme (bk. m-v-t)
bilbedâhe: ap açık bir şekilde
cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y)
delâlet: delil olma, işaret etme
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
envâ-ı ziynet ve mehâsin: süs ve güzelliklerin çeşitleri (bk. z-y-n; ḥ-s-n)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
hadsiz: sınırsız
hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
haşir ve neşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r)
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hikmet-i ebediye: Allah’ın sonsuz hikmeti; herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-b-d)
iaşe ettiren: besleyen (bk. a-y-ş)
icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)
ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
iktiza: gerektirme
ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n)
istinaden: dayanarak (bk. s-n-d)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kat’î: kesin
kemâl-i şefkat: tam bir şefkat (bk. k-m-l; ş-f-ḳ)
keşif: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f)
kudret-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah’ın kudreti (bk. ḳ-d-r; e-z-l)
mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r)
mümtaz: seçkin, üstün
müttefikan: ittifakla, birleşerek
nass-ı hadis: hadisin metni ve kesin hükmü (bk. h-d-s̱)
nebâtat: bitkiler
nev: çeşit, tür
nev-i beşer: insanlık
rahmet-i bâkiye: devamlı olan şefkat ve merhamet (bk. r-ḥ-m; b-ḳ-y)
rû-yi zemin: yeryüzü
Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m)
sevk edilmek: gönderilmek
şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taife: topluluk
tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tevatür: doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber
vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d)
vücud: varlık (bk. v-c-d)
zeyl: ilâve, ek
zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)

ve bir inâyet-i daime bilbedâhe âhiretin vücudunu istilzam ile ve şu kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın en sevdiği masnuu ve kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedit, sarsılmaz, daimi olan aşk-ı bekà ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedâhe işaret ve delâletiyle, bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat’î bir surette ispat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedâhe âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler. HAŞİYE-1

Madem Kur’ân-ı Hakîmin bize verdiği en mühim bir ders, iman-ı bil’âhirettir; ve o iman da bu derece kuvvetlidir; ve o imanda öyle bir rica ve bir teselli var ki, yüz bin ihtiyarlık birtek şahsa gelse, bu imandan gelen teselli mukabil gelebilir. Biz ihtiyarlar “Elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân” deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.


Haşiye-1

Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görünür. Şöyle ki: Biri dese, “Meyveleri süt konserveleri olan gayet harika bir bahçe küre-i arz üzerinde vardır”; diğeri dese, “Yoktur.” ispat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle, kolayca dâvâsını ispat eder. İnkâr eden adam, nefyini ispat etmek için bütün küre-i arzı görmek ve göstermekle dâvâsını ispat edebilir. Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat’-ı nazar, iki şahid-i sadıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı, hadsiz ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını ispat edebilir, ademini gösterebilir. İşte, ey ihtiyar kardeşler, iman-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.


KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.176


adem: yokluk
alâkadar: ilgili
âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
âlem-i fâni: gelip geçici, ölümlü âlem (bk. a-l-m; f-n-y)
âmâl-i sermediyet: daimî emeller ve arzular
âsâr: eserler
aşk-ı bekà: sonsuza kadar devam edebilme aşkı (bk. b-ḳ-y)
bilbedâhe: ap açık bir şekilde
dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r)
dâr-ı saadet: mutluluk yurdu
delâlet: delil olma, işaret etme
ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân: mükemmel imandan dolayı Allah’a hamdolsun (bk. ḥ-m-d; e-l-h; k-m-l; e-m-n)
hadsiz: sınırsız
Hâlık-ı Kâinat: evreni, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
ihbar etme: haber verme
iman-ı âhiret: âhirete iman (bk. e-m-n; e-ḫ-r)
inâyet-i daime: devamlı yardım, iyilik ve bağış (bk. a-n-y)
inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r)
istilzam: gerektirme
kâfi: yeterli
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kat-ı nazar: görmezden gelme (bk. n-ẓ-r)
kat’î: kesin
Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
küre-i arz: yerküre, dünya
masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mühim: önemli
mukabil: karşılık
müşkül: zor
nefyetmek: reddetmek, inanmamak
rica(reca): ümit
şahid-i sadık: doğru sözlü şahit (bk. ş-h-d; ṣ-d-ḳ)
şedit: şiddetli
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
şevk-i ebediyet: sonsuzluğa şiddetli istek (bk. e-b-d)
sübut: varlığı kesin ve gerçek olması
sübutî: gerçek ve kesin
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
temâşâ etmek: seyretmek
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tereşşuhât: sızıntılar, izler
ziyade: çok, fazla

Onuncu Söz Zeylin Dördüncü Parçası Cumartesi Dersleri 10. 21.

Zeylin Dördüncü Parçası

قَالَ مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَهِىَ رَمِيمٌ     قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِۤى اَنْشَاَهَۤا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ     1

Yâni, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim, onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise o diriltecek.”

Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatının Üçüncü Temsilinde tasvir edildiği gibi: Bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese, “Şu zât, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar; tabur nizamı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam”; ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi, hiçlikten, yeniden ordumisal bütün hayvânat ve sâir zîhayatın, taburmisal cesedlerini kemâl-i intizamla ve mîzan-i hikmetle o bedenlerin zerratını ve letâifini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 2 ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hatta her baharda rûy-i zeminde yüz binler ordu-misâl zevi’l-hayatın envâlarını ve tâifelerini îcad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esasiye ve eczâ-yı asliyeyi bir sayha ile sûr-u İsrafil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib’ad sûretinde denilir mi? Denilse, eblehcesine bir divâneliktir.

3Hem, Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’âllerini kal-be kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için


Dipnot-1

Yâsin Sûresi, 36:78-79.

Dipnot-2

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-3

Buradan itibaren Zeylin Beşinci Parçasına kadarki kısım; Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şûlesinin Sekizinci Meziyet-i Cezâletidir ve orada ayrıca yer almaktadır.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.170


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
bidayeten: başlangıçta
divane: akılsız, deli
eblehce: aptalca, ahmakça
eczâ-yı asliye: asıl parçalar (bk. c-z-e)
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
efrad: fertler (bk. f-r-d)
envâ: çeşitler, türler
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihzariye: hazırlık (bk. ḥ-ḍ-r)
inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r)
inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e)
istib’ad: akıldan uzak görme
istirahat: dinlenme, rahatlama
kâh: bazan
karn: asır, çağ
kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
letâif: duygular (bk. l-ṭ-f)
mîzan-ı hikmet: hikmetin ölçüsü (bk. v-z-n; ḥ-k-m)
müheyyâ etmek: hazırlamak
nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
ordumisal: ordu gibi (bk. m-s̱-l)
rû-yi zemin: yeryüzü
sâir: diğer, başka
sayha: sesleniş
Sûr-u İsrâfil: Allah’ın emri ile Hz. İsrafil’in kıyamet kopacağı zaman üfleyeceği boru (bk. bilgiler)
sûret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tabur: bir askerî birlik
taburmisal: tabur gibi (bk. m-s̱-l)
tâife: topluluk
tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme; analoji (bk. m-s̱-l)
teşkil: bir araya getirme
Zât-ı Kadîr-i Alîm: herşeyi hakkıyla bilen ve sonsuz güç ve kudret sahibi Zât, Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m)
zerrat: zerreler, atomlar
zerrât-ı esasiye: esas parçalar
zevi’l-hayat: hayat sahipleri, canlılar (bk. ḥ-y-y)
zeyl: ilâve, ek
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)

bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ, اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ 1 tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.

Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.

Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا 2 kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.

Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.

Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?

Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zâttır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i كُنْ فَيَكُونُ 3’a karşı kemâl-i inkıyadla serfurû eder.


Dipnot-1

“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.

Dipnot-2

“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.

Dipnot-3

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.171


abes: anlamsız, faydasız
acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l)
âciz: güçsüz, zavallı (bk. a-c-z)
âhir: son (bk. e-ḫ-r)
alâka: kan pıhtısı, embriyo
arz: yer
bahis: konu
beyhude: boşuna
ecza: parçalar (bk. c-z-e)
ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h)
ehven: kolay
emirber nefer: emre hazır asker
evvelâ: ilk önce
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlık
ihsânât-ı azîme: çok büyük ihsanlar, ikramlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m)
ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
istib’ad: akıldan uzak görme
istikbalî: geleceğe ait
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kanaat: razı olma, inanma
kemâl-i inkıyad: tam itaat (bk. k-m-l)
kıyas: karşılaştırma
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
memât: ölümler (bk. m-v-t)
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
misl: benzer (bk. m-s̱-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et
muhtelif: çeşitli
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r)
neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı (bk. n-ş-e)
neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. n-ş-e; e-ḫ-r)
neş’et: doğma, ortaya çıkma (bk. n-ş-e)
nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni
remzen: işareten
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
serfurû etmek: boyun eğmek
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
zikretmek: anmak, hatırlatmak

Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ 1 deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.

Sonra, فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 2 tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitabın sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.

Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 3 yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.

İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.

Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın.

Meselâ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 4 ilâ ahir, ve اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ 5 ilâ ahir, ve اِذَا السَّمَۤاءُ انْشَقَّتْ 6 ilâ ahir.

İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.


Dipnot-1

“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.

Dipnot-2

“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.

Dipnot-3

“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.

Dipnot-4

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.

Dipnot-5

“Gök yarıldığında.” İnfitar Sûresi, 82:1.

Dipnot-6

“Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.172


âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
delâil: deliller, işaretler
dünyevî: dünyaya ait
ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)
ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r)
ehven: kolay
güz: sonbahar
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r)
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihsas etmek: hissettirmek
ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r)
inkılâbât: büyük değişimler
inkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m)
istib’âd: akıldan uzak görme
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kâh: bazan
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l)
menzil: ev, mekan (bk. n-z-l)
müheyyâ: hazırlama
nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)
nezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r)
nümune: örnek
tabir: ifade
tâciz: rahatsız etme
tarz: şekil, biçim
tasarrufât-ı rububiyet: Allah’ın her şeyi dilediği gibi kullanması ve yönetmesi (bk. ṣ-r-f; r-b-b)
zikretmek: anmak, belirtmek

Meselâ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 1 kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ

Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 2 şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.

Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura


Dipnot-1

“Defterler açıldığında.” Tekvir Sûresi, 81:10.

Dipnot-2

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.173


a’mâl: davranışlar, işler
adem: yokluk, hiçlik
amel: davranış, iş
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
esir: kâinatı kapladığına inanılan madde
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ)
hafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ)
hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)
ima: işaret
istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mânâ ve hüküm çıkarma
kelâm: söz (bk. k-l-m)
kıyas: karşılaştırma
lâfız: söz, kelime
lâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f)
metâ: kıymetli eşya
meyvedar: meyveli, meyve veren
müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r)
münavebeten: nöbetleşerek
mürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b)
muvazzaf: görevli
nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)
nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)
neşr-i suhuf: hesapların görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi
neşredilmek: yayılmak
pırlanta-misal: pırlanta gibi (bk. m-s̱-l)
sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifeler
semâ: gök (bk. s-m-v)
suret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r)
tarih-i hayat: hayatın tarihi (bk. ḥ-y-y)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ)
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
umum: bütün
zâhir: açık (bk. ẓ-h-r)
zemin: yer
ziya: ışık
zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)

metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1 fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.


Dipnot-1

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.174


emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b)
ferman: emir, buyruk
infisal etmek: görevinden ayrılmak
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
kâh: bazan
memur-u musahhar: emre itaat eden memur
metâ: kıymetli eşya
muamelât: işler
muamele: davranış, iş
sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ)
sebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebi
tahkir: hakaret, aşağılama

Onuncu Söz Zeylin Üçüncü Parçası – Cumartesi Dersleri 10. 20.


Onuncu Söz

Zeylin Üçüncü Parçası 1

Haşir münasebetiyle bir suâl:

Kur’ân’da mükerreren اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً 2 hem وَمَۤا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ 3 fermanları gösteriyor ki, haşr-i âzam bir anda, zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece harika ve emsalsiz olan meseleyi iz’an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misal ister.

Elcevap: Haşirde ruhların cesetlere gelmesi var; hem cesetlerin ihyası var; hem cesetlerin inşası var. Üç meseledir.

BİRİNCİ MESELE

Ruhların cesetlerine gelmesine misâl ise, gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmışken, yüksek sadalı bir boru sesiyle toplanmalarıdır.

Evet, İsrafil’in borusu olan sûru,4 ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken, ezel cânibinden gelen, اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ 5 hitabını işiten ve قَالُوا بَلٰى 6 ile cevap veren ervahlar, elbette ordunun neferatından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutîdirler. Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi bir ordu-yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu kat’î burhanlarla Otuzuncu Söz ispat etmiş.


Dipnot-1

Buraya Zeylin Üçüncü Parçası olarak giren bu kısım, ayrıca Şualar’dan İkinci Şua’nın Hâtime’sinde “Uzunca Bir Hâşiye” başlığı adı altında da yer almaktadır.

Dipnot-2

“Kıyamet işi, tek bir sayha ile olacak!” Yâsin Sûresi, 36:29.

Dipnot-3

“Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadardır…” Nahl Sûresi, 16:77.

Dipnot-4

bk. En’âm Sûresi, 6:73; Kehf Sûresi, 18:99; Tâhâ Sûresi, 20:102; Mü’minûn Sûresi, 23:101; Neml Sûresi, 27:87; Yâsîn Sûresi, 36:49, 51, 53; Sâffât Sûresi, 37:19; Sâd Sûresi, 38:15; Zümer Sûresi, 39:68; Kaf Sûresi, 50:20, 42; Hâkka Sûresi, 69:13; Nebe Sûresi, 78:19, Nâziât Sûresi, 79:6-7, 13.

Dipnot-5

“Ben Sizin Rabbiniz değil miyim?” A’raf Sûresi,7:172.

Dipnot-6

“Onlar da ‘Evet!” diye ikrar etmişlerdi.” A’râf Sûresi, 7:172.


http://www.erisale.com/index.jsp?locale=tr#content.tr.1.167


burhan: kesin delil
cânip: taraf
ebed: sonu olmayan, sonsuzluk; sonsuz gelecek zaman (bk. e-b-d)
efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d)
emirber nefer: emre hazır asker
emsal: benzer (bk. m-s̱-l)
ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ)
ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l)
ferman: buyruk
hadsiz: sınırsız
haşir/haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m)
ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e)
İsrafil: (bk. bilgiler)
istirahat: rahatlama, dinlenme
iz’an: şüphesiz, kesin şekilde inanma
kat’î: kesin
medar: sebep, vesile
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
misâl: örnek (bk. m-s̱-l)
mükerreren: tekrarla, defalarca
münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
musahhar: emre uyan, boyun eğen
mutî: itaat eden
neferat: askerler, erler
ordu-yu Sübhânî: her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Cenab-ı Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği yaratıklar (bk. s-b-ḥ)
sada: ses
sûr: kıyamet günü Hz. İsrafil’in (a.s.) üfleyeceği boru
vücud: varlık (bk.i)
zerre: atom, maddenin en küçük parçası
zeyl: ek, ilâve

İKİNCİ MESELE

Cesedlerin ihyasına misâl ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden yüz bin elektrik lâmbaları âdeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür. Madem Cenâb-ı Hakkın elektrik gibi bir mahlûku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette, elektrik gibi, binler nuranî hizmetkârlarının temsil ettikleri hikmet-i İlâhiyenin muntazam kanunları dairesinde, haşr-i âzam tarfetü’l-aynda vücuda gelebilir.

ÜÇÜNCÜ MESELE

Ecsâdın def’aten inşasının misâli ise:

Bahar mevsiminde, birkaç gün zarfında, nev-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların, bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi, birden mükemmel bir surette inşaları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür’atle icadları…

Hem o baharın mebde’leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin birden, beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları, hem kemiklerden ibaret olarak, ayakta duran emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emirle def’aten “ba’sü bâde’l-mevt”e mazhariyetleri ve neşirleri, hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efratlarının gayet derecede san’atlı bir surette ihyaları, hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan, göz önündeki kabilenin bir senede neşr olan efradı, benî Âdemin Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabilelerle beraber birkaç gün zarfında inşaları ve ihyaları, haşirleri, elbette kıyamette ecsâd-ı insaniyenin inşasına bir misâl değil belki binler misâldirler.


http://www.erisale.com/index.jsp?locale=tr#content.tr.1.168


Âdem: (bk. bilgiler)
ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltme (bk. m-v-t)
benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
berk: şimşek
bilhassa: özellikle
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
defâten: hemen, birden bire
ecsâd: cesetler
ecsâd-ı insaniye: insan cesetleri
efrat: fertler (bk. f-r-d)
emvât: ölüler (bk. m-v-t)
evvelki: önceki
hadsiz: sayısız
Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
haşr-i âzam/haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m)
hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
hizmetkâr: hizmetçi
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihtar eden: hatırlatan
ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
inkişaf: gelişme, açılma (bk. k-ş-f)
inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e)
intibah: uyanma
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
kabile: topluluk, koloni
keyfiyet: durum, özellik, nitelik
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m)
küre-i arz: yerküre, dünya
mahlûk: yaratılmış (bk. ḫ-l-ḳ)
mahsulât: ürünler
mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)
mazhariyet: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)
mebde’: başlangıç
misâl: örnek (bk. m-s̱-l)
mumdar: ışık veren
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
neşir: yayılma
nev-i beşer: insanlar
nezafet: temizlik (bk. n-z-f)
nur: ışık (bk. n-v-r)
nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r)
sair: diğer
sür’at: hız
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
taife: topluluk
tarfetü’l-ayn: göz açıp kapayıncaya kadar
umum: bütün
vücud: varlık (bk. v-c-d)
zarfında: içinde
ziyade: çok, fazla

Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedrici ve zamanla olması, hikmet-i Rabbâniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için, maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan وَمَۤا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ أَقْرَبُ 1 ferman eder.

Eğer haşrin gelmesini gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir sûrette anlamak istersen, haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söze dikkatle bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmazsan, gel, parmağını gözüme sok!

DÖRDÜNCÜ MES’ELE olan mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise:

Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize, misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harap edebilir: On senede yapılan bir sarayın bir dakikada harap olması gibi.


Dipnot-1

“Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.


http://www.erisale.com/index.jsp?locale=tr#content.tr.1.169


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
dârü’l-hikmet: hikmet yeri; işlerin bir sebebe ve zamana bağlı olarak yapıldığı yer olan dünya (bk. ḥ-k-m)
dârü’l-kudret: kudret yeri; herbir şeyin maddeye, zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakılmadan, birden yaratıldığı âhiret yurdu (bk. ḳ-d-r)
emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b)
ferman: emir, buyruk
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
hane: ev
harap: yıkıp yok etme
haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hikmet-i Rabbâniye/hikmet: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; r-b-b)
icad-ı eşya: varlıkların yaratılması (bk. v-c-d)
iktiza: gerektirme
inşa: yapma, vücuda getirme, yaratma (bk. n-ş-e)
kat’î: kesin
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan, mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
küre: dünya
lemha: bir göz atış
mevt-i dünya: dünyanın ölümü (bk. m-v-t)
müddet: zaman
Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
mukteza: gereklilik
Mürebbî: herşeyi terbiye eden, eğiten, yetiştiren Allah (bk. r-b-b)
Mürettib: herşeyi tertip ve düzene sokan Allah
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
seyyare: gezegen
sûret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tedrici: yavaş yavaş, derece derece
tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
ziyade: çok, fazla