Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
Yâni, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim, onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise o diriltecek.”
Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatının Üçüncü Temsilinde tasvir edildiği gibi: Bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese, “Şu zât, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar; tabur nizamı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam”; ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi, hiçlikten, yeniden ordumisal bütün hayvânat ve sâir zîhayatın, taburmisal cesedlerini kemâl-i intizamla ve mîzan-i hikmetle o bedenlerin zerratını ve letâifini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 2 ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hatta her baharda rûy-i zeminde yüz binler ordu-misâl zevi’l-hayatın envâlarını ve tâifelerini îcad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esasiye ve eczâ-yı asliyeyi bir sayha ile sûr-u İsrafil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib’ad sûretinde denilir mi? Denilse, eblehcesine bir divâneliktir.
3Hem, Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’âllerini kal-be kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için
Dipnot-1
Yâsin Sûresi, 36:78-79.
Dipnot-2
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-3
Buradan itibaren Zeylin Beşinci Parçasına kadarki kısım; Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şûlesinin Sekizinci Meziyet-i Cezâletidir ve orada ayrıca yer almaktadır.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) bidayeten: başlangıçta divane: akılsız, deli eblehce: aptalca, ahmakça eczâ-yı asliye: asıl parçalar (bk. c-z-e) ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) efrad: fertler (bk. f-r-d) envâ: çeşitler, türler hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihzariye: hazırlık (bk. ḥ-ḍ-r) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) istib’ad: akıldan uzak görme istirahat: dinlenme, rahatlama
kâh: bazan karn: asır, çağ kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) letâif: duygular (bk. l-ṭ-f) mîzan-ı hikmet: hikmetin ölçüsü (bk. v-z-n; ḥ-k-m) müheyyâ etmek: hazırlamak nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) ordumisal: ordu gibi (bk. m-s̱-l) rû-yi zemin: yeryüzü sâir: diğer, başka sayha: sesleniş Sûr-u İsrâfil: Allah’ın emri ile Hz. İsrafil’in kıyamet kopacağı zaman üfleyeceği boru (bk. bilgiler) sûret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabur: bir askerî birlik taburmisal: tabur gibi (bk. m-s̱-l)
tâife: topluluk tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme; analoji (bk. m-s̱-l) teşkil: bir araya getirme Zât-ı Kadîr-i Alîm: herşeyi hakkıyla bilen ve sonsuz güç ve kudret sahibi Zât, Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m) zerrat: zerreler, atomlar zerrât-ı esasiye: esas parçalar zevi’l-hayat: hayat sahipleri, canlılar (bk. ḥ-y-y) zeyl: ilâve, ek zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ, اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ 1 tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.
Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.
Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا 2 kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.
Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.
Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?
Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zâttır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i كُنْ فَيَكُونُ 3’a karşı kemâl-i inkıyadla serfurû eder.
Dipnot-1
“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.
Dipnot-2
“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.
Dipnot-3
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
abes: anlamsız, faydasız acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l) âciz: güçsüz, zavallı (bk. a-c-z) âhir: son (bk. e-ḫ-r) alâka: kan pıhtısı, embriyo arz: yer bahis: konu beyhude: boşuna ecza: parçalar (bk. c-z-e) ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h) ehven: kolay emirber nefer: emre hazır asker evvelâ: ilk önce halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) idadiye: hazırlık ihsânât-ı azîme: çok büyük ihsanlar, ikramlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m) ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) istib’ad: akıldan uzak görme istikbalî: geleceğe ait kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kanaat: razı olma, inanma kemâl-i inkıyad: tam itaat (bk. k-m-l) kıyas: karşılaştırma Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) memât: ölümler (bk. m-v-t) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) misl: benzer (bk. m-s̱-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et muhtelif: çeşitli nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r) neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı (bk. n-ş-e) neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. n-ş-e; e-ḫ-r) neş’et: doğma, ortaya çıkma (bk. n-ş-e) nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni remzen: işareten semâvat: gökler (bk. s-m-v) serfurû etmek: boyun eğmek suret: şekil (bk. ṣ-v-r) uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zikretmek: anmak, hatırlatmak
Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ 1 deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.
Sonra, فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 2 tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitabın sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.
Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 3 yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.
İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.
Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın.
İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.
Dipnot-1
“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.
Dipnot-2
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-3
“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) delâil: deliller, işaretler dünyevî: dünyaya ait ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r) ehven: kolay güz: sonbahar halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihsas etmek: hissettirmek ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inkılâbât: büyük değişimler inkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m) istib’âd: akıldan uzak görme Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kâh: bazan kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l) menzil: ev, mekan (bk. n-z-l) müheyyâ: hazırlama nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r) nezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r) nümune: örnek tabir: ifade tâciz: rahatsız etme tarz: şekil, biçim tasarrufât-ı rububiyet: Allah’ın her şeyi dilediği gibi kullanması ve yönetmesi (bk. ṣ-r-f; r-b-b) zikretmek: anmak, belirtmek
Meselâ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 1 kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 2 şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.
Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura
a’mâl: davranışlar, işler adem: yokluk, hiçlik amel: davranış, iş Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) esir: kâinatı kapladığına inanılan madde esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ) hafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ) hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) ima: işaret istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mânâ ve hüküm çıkarma kelâm: söz (bk. k-l-m) kıyas: karşılaştırma lâfız: söz, kelime lâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f) metâ: kıymetli eşya meyvedar: meyveli, meyve veren müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r) münavebeten: nöbetleşerek mürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b) muvazzaf: görevli nazir: benzer (bk. n-ẓ-r) nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r) neşr-i suhuf: hesapların görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi
neşredilmek: yayılmak pırlanta-misal: pırlanta gibi (bk. m-s̱-l) sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifeler semâ: gök (bk. s-m-v) suret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r) tarih-i hayat: hayatın tarihi (bk. ḥ-y-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün zâhir: açık (bk. ẓ-h-r) zemin: yer ziya: ışık zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1 fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.
Kur’ân’da mükerreren اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً 2 hem وَمَۤا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ 3 fermanları gösteriyor ki, haşr-i âzam bir anda, zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece harika ve emsalsiz olan meseleyi iz’an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misal ister.
Elcevap: Haşirde ruhların cesetlere gelmesi var; hem cesetlerin ihyası var; hem cesetlerin inşası var. Üç meseledir.
BİRİNCİ MESELE
Ruhların cesetlerine gelmesine misâl ise, gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmışken, yüksek sadalı bir boru sesiyle toplanmalarıdır.
Evet, İsrafil’in borusu olan sûru,4 ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken, ezel cânibinden gelen, اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ 5 hitabını işiten ve قَالُوا بَلٰى 6 ile cevap veren ervahlar, elbette ordunun neferatından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutîdirler. Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi bir ordu-yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu kat’î burhanlarla Otuzuncu Söz ispat etmiş.
Dipnot-1
Buraya Zeylin Üçüncü Parçası olarak giren bu kısım, ayrıca Şualar’dan İkinci Şua’nın Hâtime’sinde “Uzunca Bir Hâşiye” başlığı adı altında da yer almaktadır.
Dipnot-2
“Kıyamet işi, tek bir sayha ile olacak!” Yâsin Sûresi, 36:29.
Dipnot-3
“Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadardır…” Nahl Sûresi, 16:77.
burhan: kesin delil cânip: taraf ebed: sonu olmayan, sonsuzluk; sonsuz gelecek zaman (bk. e-b-d) efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) emirber nefer: emre hazır asker emsal: benzer (bk. m-s̱-l) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l) ferman: buyruk hadsiz: sınırsız haşir/haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m)
ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) İsrafil: (bk. bilgiler) istirahat: rahatlama, dinlenme iz’an: şüphesiz, kesin şekilde inanma kat’î: kesin medar: sebep, vesile meşhud: görünen (bk. ş-h-d) misâl: örnek (bk. m-s̱-l) mükerreren: tekrarla, defalarca münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: emre uyan, boyun eğen
mutî: itaat eden neferat: askerler, erler ordu-yu Sübhânî: her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Cenab-ı Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği yaratıklar (bk. s-b-ḥ) sada: ses sûr: kıyamet günü Hz. İsrafil’in (a.s.) üfleyeceği boru vücud: varlık (bk.i) zerre: atom, maddenin en küçük parçası zeyl: ek, ilâve
İKİNCİ MESELE
Cesedlerin ihyasına misâl ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden yüz bin elektrik lâmbaları âdeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür. Madem Cenâb-ı Hakkın elektrik gibi bir mahlûku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette, elektrik gibi, binler nuranî hizmetkârlarının temsil ettikleri hikmet-i İlâhiyenin muntazam kanunları dairesinde, haşr-i âzam tarfetü’l-aynda vücuda gelebilir.
ÜÇÜNCÜ MESELE
Ecsâdın def’aten inşasının misâli ise:
Bahar mevsiminde, birkaç gün zarfında, nev-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların, bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi, birden mükemmel bir surette inşaları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür’atle icadları…
Hem o baharın mebde’leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin birden, beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları, hem kemiklerden ibaret olarak, ayakta duran emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emirle def’aten “ba’sü bâde’l-mevt”e mazhariyetleri ve neşirleri, hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efratlarının gayet derecede san’atlı bir surette ihyaları, hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan, göz önündeki kabilenin bir senede neşr olan efradı, benî Âdemin Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabilelerle beraber birkaç gün zarfında inşaları ve ihyaları, haşirleri, elbette kıyamette ecsâd-ı insaniyenin inşasına bir misâl değil belki binler misâldirler.
Âdem: (bk. bilgiler) ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltme (bk. m-v-t) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar berk: şimşek bilhassa: özellikle Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) defâten: hemen, birden bire ecsâd: cesetler ecsâd-ı insaniye: insan cesetleri efrat: fertler (bk. f-r-d) emvât: ölüler (bk. m-v-t) evvelki: önceki hadsiz: sayısız Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşr-i âzam/haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
hizmetkâr: hizmetçi icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihtar eden: hatırlatan ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inkişaf: gelişme, açılma (bk. k-ş-f) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) intibah: uyanma intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) kabile: topluluk, koloni keyfiyet: durum, özellik, nitelik kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) küre-i arz: yerküre, dünya mahlûk: yaratılmış (bk. ḫ-l-ḳ) mahsulât: ürünler mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)
mazhariyet: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mebde’: başlangıç misâl: örnek (bk. m-s̱-l) mumdar: ışık veren muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) neşir: yayılma nev-i beşer: insanlar nezafet: temizlik (bk. n-z-f) nur: ışık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r) sair: diğer sür’at: hız suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk tarfetü’l-ayn: göz açıp kapayıncaya kadar umum: bütün vücud: varlık (bk. v-c-d) zarfında: içinde ziyade: çok, fazla
Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedrici ve zamanla olması, hikmet-i Rabbâniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için, maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan وَمَۤا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ أَقْرَبُ 1 ferman eder.
Eğer haşrin gelmesini gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir sûrette anlamak istersen, haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söze dikkatle bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmazsan, gel, parmağını gözüme sok!
DÖRDÜNCÜ MES’ELE olan mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise:
Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize, misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harap edebilir: On senede yapılan bir sarayın bir dakikada harap olması gibi.
Dipnot-1
“Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) dârü’l-hikmet: hikmet yeri; işlerin bir sebebe ve zamana bağlı olarak yapıldığı yer olan dünya (bk. ḥ-k-m) dârü’l-kudret: kudret yeri; herbir şeyin maddeye, zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakılmadan, birden yaratıldığı âhiret yurdu (bk. ḳ-d-r) emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b) ferman: emir, buyruk Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) hane: ev harap: yıkıp yok etme haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hikmet-i Rabbâniye/hikmet: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; r-b-b) icad-ı eşya: varlıkların yaratılması (bk. v-c-d) iktiza: gerektirme inşa: yapma, vücuda getirme, yaratma (bk. n-ş-e) kat’î: kesin kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) kudret: güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan, mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
küre: dünya lemha: bir göz atış mevt-i dünya: dünyanın ölümü (bk. m-v-t) müddet: zaman Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) mukteza: gereklilik Mürebbî: herşeyi terbiye eden, eğiten, yetiştiren Allah (bk. r-b-b) Mürettib: herşeyi tertip ve düzene sokan Allah rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) seyyare: gezegen sûret: şekil (bk. ṣ-v-r) tedrici: yavaş yavaş, derece derece tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) ziyade: çok, fazla
olan fıkradaki ferman-ı haşre dair buradaki gösterdiği bürhan-ı bâhiri ve hüccet-i kàtıası beyan ve izah edilecek inşaallah. HAŞİYE-1
OTUZUNCU LEM’ANIN BEŞİNCİ NÜKTESİNİN DÖRDÜNCÜ REMZİ HAŞİYE-2
Hayatın yirmi sekizinci hassasında beyan edilmiştir ki: Hayat, imanın altı erkânına bakıp ispat ediyor, onların tahakkukuna işaretler ediyor.
Evet, madem bu kâinatın en mühim neticesi ve meyvesi ve hikmet-i hilkati hayattır; elbette o hakikat-i âliye, bu fâni, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın yirmi dokuz hassasıyla mahiyetinin azameti anlaşılan şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi, hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir, taşıyla ve ağacıyla,
Dipnot-1
“Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine erişince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın. Ölüden diriyi, diriden ölüyü O çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü O diriltir. Siz de kabirlerinizden böyle çıkarılacaksınız.” Rum Sûresi, 30:17-19.
Haşiye-1
O makam daha yazılmamış.
Haşiye-2
Hayat meselesi haşre münasebeti için buraya girmiş. Fakat hayatın âhirinde kader rüknüne işareti pek ince ve derindir.
âhirinde: sonunda (bk. e-ḫ-r) azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) berahin-i haşriye: haşre ait deliller (bk. ḥ-ş-r) beyan: açıklama (bk. b-y-n) bürhan-ı bâhir: çok açık delil elemli: sıkıntılı, acı verici erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) ferman-ı haşr: haşirle ilgili ferman, buyruk (bk. ḥ-ş-r) fıkra: bölüm hakikat-i âliye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not hassa: özellik hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) hikmet-i hilkat: yaratılış gayesi (bk. ḥ-k-m; ḫ-l-ḳ) hüccet-i kàtıa: kesin delil inşaallah: Allah’ın izniyle izah: açıklama kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lem’a: parıltı mahiyet: özellik, esas, içyüz mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) münhasır: ait nükte: ince anlamlı söz remz: işaret rükn: esas, şart (bk. r-k-n) şecere: ağaç şecere-i hayat: hayat ağacı (bk. ḥ-y-y) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) zeyl: ilâve, ek
toprağıyla hayattar olan dâr-ı saadetteki hayattır. Yoksa, bu hadsiz cihazat-ı mühimme ile teçhiz edilen hayat şeceresi, zîşuur hakkında, hususan insan hakkında meyvesiz, faidesiz, hakikatsiz olmak lâzım gelecek. Ve sermayece ve cihazatça serçe kuşundan meselâ yirmi derece ziyade ve bu kâinatın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan, serçe kuşundan, saadet-i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp en bedbaht, en zelîl bir biçare olacak. Hem en kıymettar bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb-i insanı mütemadiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musibetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat-ı dünyeviye, âhirete iman rüknünü kat’î ispat ediyor ve her baharda haşrin üç yüz binden ziyade nümunelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin vatanında senin hayatına lâzım ve münasip bütün levazımatı ve cihazatı hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren, hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz’î olan rızık duasını bilen ve işiten ve hadsiz leziz taamlarla o duanın kabulünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf-ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki, seni bilmesin ve görmesin? Ve nev-i insanın en büyük gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım esbabı ihzar etmesin? Ve nev-i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duasını, hayat-ı uhreviyenin inşasıyla ve Cennetin icadıyla kabul etmesin? Ve kâinatın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev-i insanın Arş ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duasını işitmeyip, küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin, kemâl-i hikmetini ve nihayet rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiç kabil midir ki, hayatın en cüz’îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin, derman versin ve nazını çeksin ve kemâl-i itinâ ve ihtimamla beslesin
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Arş: en yüksek gök tabakası (bk. a-r-ş) bâtıl: gerçek dışı, yalan bedbaht: talihsiz bekà: süreklilik ve kalıcılık (bk. b-ḳ-y) biçare: çaresiz, zavallı cihazat: cihazlar, donanım cihazat-ı mühimme: önemli cihazlar cihazatça: donanımca cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) dâr-ı saadet: mutluluk yurdu elem: acı, sıkıntı, keder esbap: sebepler (bk. s-b-b) ferş: yer hadsiz: sayısız hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas, (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ: asla öyle değil hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hususan: özellikle hususî: özel icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) inayet: yardım, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inşa: yaratma (bk. n-ş-e) kabil: mümkün, olabilir kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalb-i insan: insanın kalbi kat’î: kesin kemâl-i hikmet: hikmetin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i itinâ ve ihtimam: son derece dikkat ve özen (bk. k-m-l)
kıymettar: kıymetli, değerli levazımat: gerekli şeyler leziz: lezzetli mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) münasip: uygun (bk. n-s-b) Mutasarrıf-ı Kadîr: herşeyde istediği gibi tasarruf eden ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ṣ-r-f; ḳ-d-r) mütemadiyen: sürekli olarak nev-i insan: insanlık, insan türü nümune: örnek rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) saadet-i hayat: hayattan alınan mutluluk (bk. ḥ-y-y) şecere: ağaç taam: yiyecek teçhiz edilen: cihazlanan, donanan umumî: genel zelîl: alçak, aşağılık zemin: yeryüzü zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) ziyade: çok, fazla
ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın; ve sonra en büyük ve kıymettar ve bâki ve nazdar bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duasını ve nazını ve niyazını nazara almasın? Adeta bir neferin kemâl-i itinâ ile teçhiz ve idaresini yapsın ve mutî ve muhteşem orduya hiç bakmasın? Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin? Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiçbir cihetle akıl kabul eder mi ki, hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihayet derecede şefkatli ve kendi san’atını çok sever ve kendini sevdirir ve kendini sevenleri ziyade sever bir Zât-ı Kadîr-i Hakîm, en ziyade kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâniini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan ruhu, mevt-i ebedî ile idam edip, kendinden o sevgili muhibbini ve habibini ebedî bir surette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencide ederek sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Bu kâinatı cilvesiyle süslendiren bir cemâl-i mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir rahmet-i mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette nihayetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Madem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimal etmeyenler, dâr-ı bekàda ve Cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ.
Ve hem nasıl ki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyanın lem’alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar gidenler gibi yine hayalî güneşçiklere âyinelik etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki, o lem’alar, yüksek birtek güneşin
âmennâ: “iman ettik” (bk. e-m-n) âyine: ayna bâki: devamlı ve kalıcı (bk. b-ḳ-y) bekà: devamlılık, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) bilbedâhe: ap açık şekilde cemâl-i mutlak: sınırsız güzellik (bk. c-m-l; ṭ-l-ḳ) Cennet-i bâkiye: devamlı ve sonsuz Cennet hayatı (bk. b-ḳ-y) cevher: asıl, temel, öz cihet: yön cilve: parıltı, yansıma (bk. c-l-y) dâr-ı bekà: daimî ve kalıcı yer (bk. b-ḳ-y) dehşetli: korkunç ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) fıtraten: yaratılış gereği (bk. f-ṭ-r) habib: sevgili (bk. ḥ-b-b) hadsiz: sınırsız haşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil hayat-ı bâkiye: devamlı, sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) hizmetkâr: hizmetçi idam etmek: yok etmek inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kemâl-i itinâ: son derece dikkat (bk. k-m-l) kıymettar: kıymetli, değerli kubh-u mutlak: tam ve sınırsız çirkinlik (bk. ṭ-l-ḳ) lem’a: parıltı mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mazhar: nail olma, erişme (bk. ẓ-h-r) mevt-i ebedî: sonsuz bir ölüm (bk. m-v-t; e-b-d) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhib: seven (bk. ḥ-b-b) muhteşem: ihtişamlı, gösterişli mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) münezzeh: her türlü kusur ve noksandan arınmış, temiz (bk. n-z-h) mutî: itaat eden, emre uyan nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazdar: nazlı nefer: asker, er netice: sonuç nihayet: son niyaz: dua, yalvarış nur-u muhabbet: sevgi nuru (bk. n-v-r; ḥ-b-b)
perestiş: kulluk, ibadet rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rahmet-i mutlaka: tam ve kesin rahmet (bk. r-ḥ-m; ṭ-l-ḳ) rencide etmek: incitmek sadâ: ses Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) sır: gizem, gizli gerçek sırr-ı rahmet: rahmet sırrı (bk. r-ḥ-m) sû-i istimal: kötü kullanma suret: şekil (bk. ṣ-v-r) teçhiz: cihazlandırma, donatma umum: bütün zât: kendi, öz Zât-ı Kadîr-i Hakîm: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Zât, Allah (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m) zerre: atom, en küçük madde parçası ziya: ışık ziyade: çok, fazla zulm-ü mutlak: tam ve sınırsız zulüm (bk. ẓ-l-m; ṭ-l-ḳ)
cilve-i in’ikâsıdırlar ve güneşin vücudunu muhtelif dillerle yad ediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işaret ediyorlar. Aynen öyle de, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun Muhyî isminin cilve-i âzamıyla berrin yüzünde ve bahrin içindeki zîhayatların kudret-i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “Yâ Hayy” deyip perde-i gaybda gizlenmeleri, bir hayat-ı sermediye sahibi olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına ve vücub-u vücuduna şehadetler, işaretler ettikleri gibi; umum mevcudatın tanziminde eseri görünen ilm-i İlâhîye şehadet eden bütün deliller ve kâinata tasarruf eden kudreti ispat eden bütün burhanlar ve tanzim ve idare-i kâinatta hükümfermâ olan irade ve meşieti ispat eden bütün hüccetler ve kelâm-ı Rabbânî ve vahy-i İlâhiyenin medarı olan risaletleri ispat eden bütün alâmetler, mucizeler ve hâkezâ yedi sıfât-ı İlâhiyeye şehadet eden bütün delâil, bil’ittifak Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına delâlet, şehadet, işaret ediyorlar. Çünkü, nasıl bir şeyde görmek varsa hayatı da vardır; işitmek varsa hayatın alâmetidir; söylemek varsa hayatın vücuduna işaret eder; ihtiyar, irade varsa hayatı gösterir. Aynen öyle de, bu kâinatta âsârıyla vücutları muhakkak ve bedihî olan kudret-i mutlaka ve irade-i şâmile ve ilm-i muhit gibi sıfatlar, bütün delâilleriyle, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına ve vücub-u vücuduna şehadet ederler ve bütün kâinatı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat-ı sermediyesine şehadet ederler.
Hem hayat, melâikeye iman rüknüne dahi bakar, remzen ispat eder. Çünkü, madem kâinatta en mühim netice hayattır ve en ziyade intişar eden ve kıymettarlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misafirhanesini gelip geçen kafilelerle
alâmet: işaret, belirti âsâr: eserler bahr: deniz bedihî: ap açık berr: yer, kara bil’ittifak: ittifakla, birleşerek burhan: delil cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) cilve-i âzam: en büyük görüntü (bk. c-l-y; a-ẓ-m) cilve-i in’ikâs: yansımadan ileri gelen görüntü (bk. c-l-y) dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) delâil: deliller delâlet: delil olma, işaret etme hâkeza: böylece hayat-ı sermediye: devamlı, sürekli hayat (bk. ḥ-y-y) hüccet: delil hükümfermâ: hüküm süren (bk. ḥ-k-m) idare-i kâinat: evrenin idaresi (bk. k-v-n) ihtiyar: irade, seçme gücü, tercih (bk. ḫ-y-r) ilm-i İlâhî: Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi (bk. a-l-m; e-l-h) ilm-i muhit: herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) iman: inanma (bk. e-m-n) intişar etmek: yayılmak irade: dileme, tercih, isteme (bk. r-v-d) irade-i şâmile: herşeyi kuşatan irade (bk. r-v-d) kafile: topluluk, grup
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kelâm-ı Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın kelamı (bk. k-l-m; r-b-b) kıymettarlık: kıymetlilik, değerlilik kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudret (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kudret-i mutlaka: sınırsız güç, kuvvet ve iktidar (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) medar: eksen, dayanak melâike: melekler (bk. m-l-k) meşiet: irade, istek, arzu mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) muhakkak: gerçekliği kesin olarak bilinen (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) nüsha: kopya perde-i gayb: mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde (bk. ğ-y-b) remzen: işareten risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri (bk. v-ṣ-f; e-l-h) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tasarruf eden: herşeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten (bk. ṣ-r-f) teksir edilmek: çoğaltılmak (bk. k-s̱-r) umum: bütün vahy-i İlâhiye: Allah tarafından vahiyle gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y; e-l-h) vücub-u vücud: varlığının gerekli oluşu ve var olmak için bir nedene ihtiyacının olmayışı (bk. v-c-b; v-c-d) vücut: varlık (bk. v-c-d) yâ Hayy: ey gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) yad etmek: anmak Zât-ı Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Zât, Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m) zemin: yer zerrât: zerreler, atomlar zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) ziyade: çok, fazla
şenlendiren zîhayatlardır. Ve madem küre-i arz bu kadar zîhayatın envâıyla dolmuş ve mütemadiyen zîhayat envâlarını tecdit ve teksir etmek hikmetiyle, her vakit dolar boşalır ve en hasis ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halk edilerek bir mahşer-i huveynat oluyor. Ve madem hayatın süzülmüş en sâfi hülâsası olan şuur ve akıl ve en lâtif ve sabit cevheri olan ruh, bu küre-i arzda gayet kesretli bir surette halk olunuyorlar; adeta küre-i arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervah ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş. Elbette küre-i arzdan daha lâtif, daha nuranî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm-ı semâviye, ölü, câmid, hayatsız, şuursuz kalması imkân haricindedir. Demek gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayattar vaziyetini verecek ve netice-i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve hitâbât-ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuur, zîhayat ve semâvâta münasip sekeneler, herhalde sırr-ı hayatla bulunuyorlar ki, onlar da melâikelerdir.
Hem hayatın sırr-ı mahiyeti, peygamberlere iman rüknüne bakıp remzen ispat eder. Evet, madem kâinat, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyûm-u Ezelînin bir cilve-i âzamıdır, bir nakş-ı ekmelidir, bir san’at-ı ecmelidir. Madem hayat-ı sermediye, resullerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. (Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmazsa, o hayat-ı ezeliye bilinmez. Nasıl ki bir adamın söylemesiyle diri ve hayattar olduğu anlaşılır; öyle de, bu kâinatın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitap eden bir Zâtın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler ve nâzil olan kitaplardır.) Elbette kâinattaki hayat, kat’î bir surette Hayy-ı Ezelînin vücûb-u vücud una kat’î şehadet ettiği gibi; o hayat-ı Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “irsâl-i rusül” ve “inzâl-i kütüb” rükünlerine bakar,
âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) câmid: cansız celevât: cilveler, yansımalar (bk. c-l-y) cevher: asıl, temel, öz cilve-i âzam: en büyük görünüm (bk. c-l-y; a-ẓ-m) ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri (bk. s-m-v) envâ: çeşitler, türler ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) halk edilmek: yaratılmak (bk. ḫ-l-ḳ) hariç: dışında hasis: değersiz hayat-ı ezeliye: başlangıcı olmayan sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-z-l) hayat-ı sermediye: sürekli, devamlı hayat (bk. ḥ-y-y) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) Hayy-ı Ezelî: başlangıcı olmaksızın devamlı hayat sahibi olan Allah (bk. ḥ-y-y; e-z-l) Hayy-ı Kayyûm-u Ezelî: varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m; e-z-l) hikmet: gaye, maksat (bk. ḥ-k-m)
hitâbât: hitâplar (bk. ḫ-ṭ-b) hitâbât-ı Sübhâniye: her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Allah’ın kendine has hitap ve konuşmaları (bk. ḫ-ṭ-b; s-b-ḥ) hülâsa: esas, öz ihyâ: hayat verme (bk. ḥ-y-y) inzâl-i kütüb: kitapların indirilmesi (bk. n-z-l; k-t-b) irsâl-i rusül: peygamberlerin gönderilmesi (bk. r-s-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kesretle: çoklukla (bk. k-s̱-r) kesretli: çok (bk. k-s̱-r) küre-i arz: yerküre, dünya lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) mahşer-i huveynat: küçük canlıların toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) mazhar: nail olma, erişme (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) münâsebât: bağlantılar, ilişkiler (bk. n-s-b) münasip: uygun (bk. n-s-b) mütemadiyen: sürekli olarak nakş-ı ekmel: en mükemmel nakış (bk. n-ḳ-ş; k-m-l) nâzil olmak: inmek (bk. n-z-l)
nehyetmek: yasaklamak netice-i hilkat-i semâvât: göklerin yaratılış neticesi, gayesi (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) remzen: işareten resul: peygamber (bk. r-s-l) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) sâfi: saf, temiz (bk. ṣ-f-y) san’at-ı ecmel: en güzel sanat (bk. ṣ-n-a; c-m-l) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) sekene: sakinler (bk. s-k-n) semâvât: gökler (bk. s-m-v) sırr-ı hayat: hayat sırrı (bk. ḥ-y-y) sırr-ı mahiyet: mahiyetinin, içyüzünün sırrı şuâât: ışınlar, parıltılar suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuur: bilinç, idrak (bk.ş-a-r) tecdit: yenileme teksir: çoğaltma (bk. k-s̱-r) vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir nedene ihtiyacının olmaması (bk. v-c-b; v-c-d) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
remzen ispat eder. Ve bilhassa risalet-i Muhammediye (a.s.m.) ve vahy-i Kur’ânî hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi hakkaniyetleri kat’îdir denilebilir.
Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Ve akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayattan ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü’l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.) dahi, kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur’ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.
Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse,1 kâinat divâne olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.
Hem hayat, iman-ı bilkader rüknüne bakıyor, remzen ispat eder. Çünkü madem hayat âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve gayesidir; ve Hâlık-ı Kâinatın en câmi’ âyinesidir; ve faaliyet-i Rabbâniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb, yani mazi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve mâlûmiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor.
Dipnot-1
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), kıyamete yakın bir dönemde, Kur’ân’ın yeryüzünden çekilip alınacağını ifade buyurmaktadır: İbni Mâce, Fiten 26; İbni Hibbân, es-Sahîh 15:267; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:520, 587.
âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) âsâr: eserler âyine: ayna câmi’: kapsamlı cevher: asıl, temel, öz divane: akılsız, deli enmuzec: örnek, model evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait işler (bk. k-v-n) faaliyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın faaliyeti (bk. f-a-l; r-b-b) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlis: temiz, katıksız (bk. ḫ-l-ṣ) Hâlık-ı Kâinat: evreni ve herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) hayat-ı kâinat: evrenin hayatı (bk. ḥ-y-y; k-v-n)
hayat-ı mâneviye: mânevî hayat (bk. ḥ-y-y; a-n-y) hayat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in hayatı (bk. ḥ-y-y; ḥ-m-d) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) his: duygu hülâsa: öz, özet hülâsatü’l-hülâsa: özün özü iktiza: gerektirme iman-ı bilkader: kadere iman (bk. e-m-n; ḳ-d-r) imtisal: uyma, yerine getirme intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istilâ: işgal, kaplama kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) küre-i arz: yerküre, dünya mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mâlûmiyet: bilinme, belli olma (bk. a-l-m) mazi: geçmiş meşhudiyet: şahit olunma hali (bk. ş-h-d) müheyyâ: hazır
Nasıl ki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nevi hayata mazhardırlar, belki ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra gelecek baharlarda bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler. Aynen öyle de, şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mazisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz’ünün ilm-i İlâhiyede muhtelif tavırlarla müteaddit vücutları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u hâricî gibi, o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem-i gaybın bir nev’i olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mazi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev’i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayata mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem bir şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve mânidar vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nevi hayat-ı mâneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet, hayat-ı ezeliye güneşinin ziyası olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hazıra ve bu vücud-u hâricîye münhasır olamaz. Belki herbir âlem, kabiliyetine göre, o ziyanın cilvesine mazhardır. Ve kâinat, bütün âlemleriyle o cilve ile hayattar ve ziyadardır. Yoksa, nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müthiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı.
İşte, kadere ve kazâya iman rüknünün dahi, geniş bir vecihte sırr-ı hayatla
âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) ayn-ı hayat: hayatın kendisi (bk. ḥ-y-y) çekirdek-i aslî: asıl çekirdek, tohum cevher: öz, esas cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) cilve-i hayat: hayat görüntüsü, yansıması (bk. c-l-y; ḥ-y-y) cüz: parça (bk. c-z-e) elvâh-ı kaderiye: kader çizgilerini içeren levhalar (bk. ḳ-d-r) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) güz: sonbahar hayat-ı ezeliye: başlangıcı olmayan devamlı hayat (bk. ḥ-y-y; e-z-l) hayat-ı mâneviye: maddî olmayan hayat (bk. ḥ-y-y; a-n-y) hayat-ı umumiye: umuma ait, genel hayat (bk. ḥ-y-y)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) ilm-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sınırsız ilmi (bk. a-l-m; e-l-h) intizam-ı ekmel: çok mükemmel düzen (bk. n-ẓ-m; k-m-l) istilzam: gerektirme kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kavânin-i hayatiye: hayat kanunları (bk. ḳ-n-n; ḥ-y-y) kazâ: olacağı Cenab-ı Hak tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y) madde-i hayat: hayat maddesi (bk. ḥ-y-y) mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) mazhar: sahip (bk. ẓ-h-r) mazhariyet: sahip olma (bk. ẓ-h-r) mazi: geçmiş zaman muhtelif: çeşitli mukadderât-ı hayatiye: kader kalemiyle yazılmış hayat programı (bk. ḳ-d-r; ḥ-y-y) münhasır: ait, sınırlı
müntehâ: uç, son nokta müstakbel: gelecek zaman müteaddit: birçok, çeşitli müteşekkil: oluşmuş muvakkat: geçici nazar-ı dalâlet: inançsızlık ve sapkınlık bakışı (bk. n-ẓ-r; ḍ-l-l) nev: çeşit, tür nevi: çeşit rükün: esas, şart (bk. r-k-n) şecere-i kâinat: kâinat ağacı (bk. k-v-n) silsile: zincir silsile-i vücud-u ilmî: ilim halinde olan varlıklar zinciri (bk. v-c-d; a-l-m) sırr-ı hayat: hayatın sırrı (bk. ḥ-y-y) tâbi: ait, uyan teşkil etme: oluşturma, meydana getirme vecih: tarz, şekil virane: harap vücud-u haricî: ortaya çıkan, görünen varlık (bk. v-c-d) vücud-u ilmî: ilim halinde olan varlık (bk. v-c-d; a-l-m) vücut: varlık (bk. v-c-d) zâhirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zaman-ı hazır: şimdiki zaman ziya: ışık ziyadar: ışıklı
anlaşılıyor ve sabit oluyor. Yani, nasıl ki âlem-i şehadet ve mevcut hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayattarlıkları görünüyor; öyle de, âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi mânen hayattar bir vücud-u mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, Levh-i Kazâ ve Kader vasıtasıyla o mânevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder.
âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) eşya: varlıklar hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
Levh-i Kazâ ve Kader: olmuş ve olacak şeylerin Allah’ın ilmindeki varlıkları (bk. ḳ-ḍ-y; ḳ-d-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) mevcut: var olan (bk. v-c-d) mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar (bk. ḳ-d-r)
Onuncu Sözün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası
Mukaddime
İKİNCİ NOKTA
Hakikat-ı haşriyenin hadsiz burhanlarından, sair erkân-ı imaniyeden gelen şehadetlerin hülâsasından çıkan bir burhanı, gayet muhtasar bir surette beyan eder. Şöyle ki:
Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın risaletine delâlet eden bütün mucizeleri ve bütün delâil-i nübüvveti ve hakkaniyetinin bütün burhanları, birden hakikat-ı haşriyenin tahakkukuna şehadet ederek ispat ederler. Çünkü; bu zâtın bütün hayatında bütün dâvaları, vahdâniyetten sonra haşirde temerküz ediyor.
ahlâkiyyun: ahlâk bilimciler (bk. ḫ-l-ḳ) alâkadar: alâkalı, ilgili Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) beşer: insan beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) burhan: delil cihet: yön delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e) delâlet: delil olma, işaret etme ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) erkân-ı imaniye: iman rükünleri, temel esasları (bk. r-k-n; e-m-n) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i haşriye: haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayat-ı içtimaiye-i insaniye: insanlığın toplumsal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hülâsa: özet huri: Cennet kızı hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) içtimaiyat: sosyal hayat (bk. c-m-a) içtimaiyyun: sosyologlar (bk. c-m-a) iman-ı haşrî: haşre iman (bk. e-m-n; ḥ-ş-r) kat’î: kesin küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) lâşe: leş mahiyet: özellik, esas mecazî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) mezkûr: sözü geçen mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mufârakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhtasar: kısa, özet mukabele etmek: karşılık vermek
Hem, umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mucizeleri ve hüccetleri aynı hakikate şehadet eder. Hem وَبِرُسُلِهِ 1 kelimesinden gelen şehadeti bedahet derecesine çıkaran وَبِكُتُبِهِ 2 şehadeti de aynı hakikate şehadet eder. Şöyle ki:
Başta Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın hakkaniyetini ispat eden bütün mucizeleri, hüccetleri ve hakikatleri birden hakikat-i haşriyenin tahakkukuna ve vukuuna şehadet edip ispat ederler. Çünkü, Kur’ân’ın hemen üçten birisi haşirdir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât-ı haşriyedir. Sarîhan ve işareten binler âyâtıyla aynı hakikati haber verir, ispat eder, gösterir.
gibi, otuz kırk surelerin başlarında bütün kat’iyetle hakikat-ı haşriyeyi kâinatın en ehemmiyetli ve vâcip bir hakikati olduğunu göstermekle beraber, sair âyetler dahi o hakikatin çeşit çeşit delillerini beyan edip ikna eder.
Acaba birtek âyetin birtek işareti gözümüz önünde ulûm-u İslâmiyede müteaddit ilmî ve kevnî hakikatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehadetleriyle ve dâvâları ile, güneş gibi zuhur eden iman-ı haşrî hakikatsiz olması, güneşin
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’iyet: kesinlik kevnî: yaratılışla ilgili (bk. k-v-n) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müteaddit: çeşitli, birçok
sair: diğer sarîhan: açıklıkla şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) ulûm-u İslâmiye: İslâm ilimleri (bk. a-l-m; s-l-m) umum: bütün vâcip: zorunlu (bk. v-c-b) vuku: meydana gelme zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek (bk. ẓ-h-r)
inkârı belki kâinatın ademi gibi hiçbir cihet-i imkânı var mı? Ve yüz derece muhal ve bâtıl olmaz mı? Acaba, bir sultanın birtek işareti yalan olmamak için bazan bir ordu hareket edip çarpıştığı halde, o pek ciddî ve izzetli sultanın binler sözleri ve vaadleri ve tehditlerini yalan çıkarmak hiçbir cihette kabil midir? Ve hakikatsız olmak mümkün müdür?
Acaba, on üç asırda fasılasız olarak hadsiz ruhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dairesinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu mânevî Sultan-ı Zîşânın birtek işareti böyle bir hakikati ispat etmeye kâfi iken, binler tasrihat ile bu hakikat-ı haşriyeyi gösterip ispat ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azabı lâzım gelmez mi? Ve ayn-ı adâlet olmaz mı?
Hem, birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semavî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbale ve umum zamanlara hükümran olan Kur’ân’ın tafsilâtla, izahatla, tekrarla beyan ve ispat ettiği hakikat-i haşriyeyi asırlarına ve zamanlarına göre o hakikatı kat’î kabul ile beraber, tafsilâtsız ve perdeli ve muhtasar birer surette beyan, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve ispatları, Kur’ân’ın dâvâsını binler imza ile tasdik ederler.
Bu bahsin münasebetiyle Risale-i Münâcâtın âhirinde: İmânûn bi’l-yevmi’l-âhir rüknüne sair rükünlerin, hususan rusül ve kütübün şehadetini, münacat suretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhamları izale eden bir hüccet-i haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki, münacâtta demiş:
Ey Rabb-i Rahîmim!
Resûl-i Ekreminin tâlimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ki: Başta Kur’ân ve Resûl-i Ekremin olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler bu dünyada ve her tarafta nümuneleri görülen celâllî ve cemâllî isimlerinin tecellileri daha parlak bir sûrette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde rahîmâne
adem: yokluk âhir: son (bk. e-ḫ-r) ahmak: aptal ayn-ı adâlet: adâletin tâ kendisi (bk. a-d-l) bâtıl: sahte, yalan, geçersiz beyan: açıklama (bk. b-y-n) celâllî: haşmet, heybet ve yücelik vb. ile ilgili (bk. c-l-l) cemâllî: güzellik, merhamet, ihsan ve nimet vb. ile ilgili (bk. c-m-l) cihet: yön cihet-i imkan: mümkün olma yönü (bk. m-k-n) ebedü’l-âbâd: sonsuzlukların sonsuzluğu, âhiret hayatı (bk. e-b-d) echel: çok cahil evham: vehimler, zanlar, kuşkular fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fasıla: ara hadsiz: sayısız hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i haşriye: haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r) hüccet-i haşriye: haşrin delili (bk. ḥ-ş-r) hülâsalı: kısa, özetlenmiş
hususan: özellikle imânûn bi’l-yevmi’l-âhir: “âhiret gününe iman” (bk. e-m-n; e-ḫ-r) istikbal: gelecek izahat: açıklamalar izale eden: gideren izzetli: şerefli, değerli, yüce (bk. a-z-z) kabil: mümkün, olabilir kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinden sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) kütüb: kitaplar (bk. k-t-b) muhal: imkansız muhtasar: kısa, özetlenmiş mukaddes kitaplar: dört büyük kitap münacât: dua, yakarış (bk. n-c-v) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) nümune: örnek Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m)
rahîmâne: şefkatle, merhametle (bk. r-ḥ-m) Resûl-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) Risale-i Münâcât: Münâcât Risalesi (Üçüncü Şuâ) (bk. r-s-l; n-c-v) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) rusül: resuller, peygamberler (bk. r-s-l) sair: diğer semâvî suhuflar: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar (bk. s-m-v) Sultan-ı Zîşan: şan ve şeref sahibi sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; ẕî) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tafsilât: ayrıntılar tâlim: öğretme (bk. a-l-m) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tasrihat: açık açık anlatmalar tecelli: yansıma (bk. c-l-y) umum: bütün vaad: söz verme (bk. v-a-d)
cilveleri, nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şa’şaalı bir tarzda dar-ı saadette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refakat eden müştakların, ebedde dahi refakatlerine ve beraber bulunmalarına icma’ ve ittifak ile şehadet ve delâlet ve işaret ederler.
Hem, yüzer mu’cizat-ı bâhirelerine ve âyât-ı kàtıalarına istinaden, başta Resûl-i Ekrem ve Kur’ân-ı Hakîmin olarak bütün nuranî ruhların sahipleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutupları olan veliler ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler, bütün suhuf-u Semâviyede ve kütüb-ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler vaadlerine ve tehditlerine istinaden, hem senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine itimaden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhatını bildiren hadsiz keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan itikadlarına ve imanlarına binaen saadet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalâlet için cehennem ve ehl-i hidâyet için cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli iman edip şehadet ediyorlar.
Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku’l-Vâ’dil Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sahibi Kahhâr-ı Zülcelâl!
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âyât-ı kàtıa: kesin deliller aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) binaen: –dayanarak celâl: haşmet, görkem, heybet (bk. c-l-l) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y) dar-ı saadet: mutluluk yurdu delâlet: delil olma, işaret etme ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman nimetine ermiş olanlar (bk. h-d-y) hadsiz: sayısız hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) icma: fikir birliği (bk. c-m-a) ihsanat: iyilikler, bağışlar, lütuflar (bk. ḥ-s-n) iktiza: gerektirme ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) inayet: yardım, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) istimrar: devam etme
istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) itikad: inanç itimaden: güvenerek ittifak: birleşme, birlik izzet: şeref, yücelik, üstünlük (bk. a-z-z) izzet-i celâl: haşmet ve görkemin izzeti (bk. a-z-z; c-l-l) Kadîr-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kuvvet sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m) Kahhâr-ı Zülcelâl: sınırsız haşmet sahibi ve herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-h-r; ẕü; c-l-l) keşfiyat: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudsî: her türlü kusur ve noksandan yüce (bk. ḳ-d-s) Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) kütüb-ü mukaddese: mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; ḳ-d-s) kutup: önder, rehber mâden: kaynak mu’cizat-ı bâhire: ap açık mu’cizeler (bk. a-c-z) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) münevver: nurlu, aydınlanmış (bk. n-v-r) müşahede: gözlemler (bk. ş-h-d) müştak: arzulu, çok istekli, aşık nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) Rahmân-ı Rahîm: dünya ve âhirette, yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah (bk. r-ḥ-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) refakat: arkadaşlık (bk. r-f-ḳ) Resûl-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) şa’şaalı: gösterişli, göz alıcı saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) Sâdıku’l-Vâ’di’l-Kerîm: kullarına vaad ettiği şeylere sadık ve onlara karşı cömert olan Allah (bk. ṣ-d-ḳ; v-a-d; k-r-m) saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) şe’n: özellik, durum, hal (bk. ş-e-n) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) suhuf-u Semâviye: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar (bk. s-m-v) tereşşuhat: sızıntılar, izler vaad: söz verme (bk. v-a-d) veli: Allah dostu (bk. v-l-y)
Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzib etmek ve saltanat-ı rubûbiyetinin kat’î muktaziyatını tekzib edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itaat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibâdının âhirete bakan hadsiz dualarını ve dâvâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve Seni vaadinde tekzib etmekle, Senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü haşrin inkârında, onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlisin. Böyle nihayetsiz bir zulümden ve nihayetsiz bir çirkinlikten senin o nihayetsiz adâletini ve nihayetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini hadsiz derece takdis ediyoruz. Ve bütün kuvvetimizle iman ederiz ki; o yüzbinler sâdık elçilerin1 ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiya, asfiya evliyalar hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekàdaki ihsanatının definelerine ve dar-ı saadette tamamiyle zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehadetleri hak ve hakikattır. Ve işaretleri doğru ve mutabıktır. Ve beşaretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar bütün hakikatlerin mercii ve güneşi ve hâmîsi olan Hak isminin en büyük bir şuâı; bu hakikat-ı ekber-i haşriye olduğunu iman ederek senin emrin ile senin ibâdına hak dairesinde ders veriyorlar. Ve ayn-ı hakikat olarak tâlim ediyorlar.
Dipnot-1
Yüz yirmi dört bin nebî, üç yüz on beş (veya üç yüz on üç) resûl olduğuna dair bk. Müsned 5:265; İbn Hibbân, es-Sahîh 2:77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 8:217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2:652; İbni Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, 1:32, 54.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âli: yüce asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) ayn-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) beşaret: müjdeleme cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) dar-ı saadet: mutluluk yurdu dellâl-ı saltanat: saltanatın ilancısı (bk. s-l-ṭ) dua: yalvarma, yakarma (bk. d-a-v) ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i küfür: inkârcılar, inanmayanlar (bk. k-f-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hadsiz: sayısız, sınırsız hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-ı ekber-i haşriye: haşrin en büyük gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-b-r; ḥ-ş-r)
hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) hâmî: koruyucu haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haysiyet: itibar, şeref, değer ibâd: kullar (bk. a-b-d) ihsanat: iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n) ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) inkâr: inanmama (bk. n-k-r) itaat: emre uyma izzet-i celâl: haşmet ve yüceliğin izzeti (bk. a-z-z; c-l-l) kat’î: kesin kibriyâ: azamet, büyüklük (bk. k-b-r) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) makbul: kabul gören merci: kaynak mukaddes: her türlü kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s) muktaziyat: gerektirici sebepler münezzeh: her türlü çirkinlik ve noksanlıktan arınmış (bk. n-z-h) mutabık: uygun müteessir etme: üzüntüye sevketme rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sâdık: doğru sözlü (bk. ṣ-d-ḳ) saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
şefkat-i rubûbiyet: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın şefkati (bk. ş-f-ḳ; r-b-b) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sıfât: vasıflar, nitelikler, özellikler (bk. v-ṣ-f) şuâ: ışık, parıltı sûret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n) takdis etmek: kutsamak, her türlü eksiklik ve çirkinlikten pâk ve yüce olduğunu dile getirmek (bk. ḳ-d-s) tâlim: öğretme (bk. a-l-m) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tekzib: yalanlama uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) vaad: söz verme (bk. v-a-d) vâki: olmuş, meydana gelmiş zuhur: ortaya çıkma, görünme (bk. ẓ-h-r)
Yâ Rab! Bunların ders ve talimlerinin hakkı ve hürmeti için bize ve Risale-i Nur talebelerine iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle. Âmin.
Hem nasıl ki Kur’ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkaniyetini ispat eden umum deliller ve hüccetler ve Habibullahın, belki bütün enbiyanın nübüvvetlerini ispat eden umum mucizeler ve burhanlar, dolayısıyla, en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de, Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine şehadet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla rububiyetin ve ulûhiyetin en büyük medarı ve mazharı olan dâr-ı saadetin ve âlem-i bekànın vücuduna, açılmasına şehadet ederler. Çünkü, gelecek makamatta beyan ve ispat edileceği gibi, Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun hem mevcudiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem rububiyet, ulûhiyet, rahmet, inâyet, hikmet, adalet gibi vasıfları, şe’nleri, lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücub derecesinde bâki bir âlemi istilzam ve zaruret derecesinde mükâfat ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.
Evet, madem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı ulûhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır.
Ve madem bu kâinatta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rubûbiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o rububiyetin haşmetini sukuttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saadet bulunacak ve girilecek.
abesiyet: faydasızlık, gayesizlik âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âmin: Allahım kabul eyle (bk. e-m-n) bâki: devamlı ve kalıcı (bk. b-ḳ-y) beyan: açıklama (bk. b-y-n) burhan: delil dâr-ı saadet: mutluluk yurdu, âhiret delâlet: delil olma, işaret etme ebedî: varlığının sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) ezelî: varlığının başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) gadir: zulüm, acımasızlık Habibullah: Allah’ın sevgili kulu Hz. Muhammed (bk. ḥ-b-b) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haşmet: büyüklük, heybet, görkem hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüccet: delil, kanıt hüsn-ü hâtime: güzel son, imanlı bir şekilde ölme (bk. ḥ-s-n)
iktiza: gerektirme iman-ı ekmel: en mükemmel iman (bk. e-m-n; k-m-l) inayet: yardım, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) istilzam: gerektirme kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) makamat: makamlar, konuyla ilgili yerler mazhar: erişmiş, sahip olmuş (bk. ẓ-h-r) medar: sebep, dayanak mevcudiyet: var olma hali (bk. v-c-d) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mücâzât: ceza müddeâ: iddia edilen mükâfat: ödül neşr: yayma; kıyametten sonra bir yerde toplanmış olan insanların yayılmaları nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet/rubûbiyet-i mutlaka: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b; ṭ-l-ḳ) saltanat-ı ulûhiyet: ilâhlık saltanatı (bk. s-l-ṭ; e-l-h)
şe’n: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n) şefaat: günahlarımızın bağışlanması için aracılık etme (bk. ş-f-a) semâvî: vahiyle gelen (bk. s-m-v) sermedî: devamlı, sürekli sukut: düşüş, alçalış tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tâlim: öğretme (bk. a-l-m) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) umum: bütün Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vasıf: özellik, nitelik (bk. v-ṣ-f) vücub: zorunluluk, gereklilik (bk. v-c-b) vücud: varlık (bk. v-c-d) Yâ Rab: ey herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) zaruret: zorunluluk zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
Hem madem, gözle görünen bu hadsiz in’âmlar, ihsanlar, lütuflar, keremler, inâyetler, rahmetler, perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahmân-ı Rahîmin bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in’âmı istihzadan ve ihsanı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azaptan ve lütuf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsanı ihsan eden ve nimeti nimet eden bir âlem-i bâkide bir hayat-ı bâkiye var ve olacaktır.
Hem madem bahar faslında, zeminin dar sahifesinde hatasız yüz bin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem-i kudret gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sahibi yüz bin defa ahd ve vaad etmiş ki, “Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak, geniş bir yerde güzel ve lâyemut bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım” diye bütün fermanlarda o kitaptan bahsediyor. Elbette ve herhalde, o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile hâşiyeleri de yazılacak ve umumun defter-i a’mâlleri onda kaydedilecek.
Hem madem bu arz, kesret-i mahlûkat cihetiyle ve mütemadiyen değişen yüz binler çeşit çeşit envâ-ı zevi’l-hayat ve zevi’l-ervâhın meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle bu kâinatın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkati olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki, küçüklüğüyle beraber koca semâvâta karşı denk tutulmuş. Semavî fermanlarda daima رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 1 deniliyor.
Ve madem, bu mahiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcudatını teshir edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnuatını kendi hevesatının hendesesiyle ve ihtiyacatının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhir ve tezyin ve çok antika nevilerini liste gibi birer
adâvet: düşmanlık ahd ve vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d) âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) arz: yer, dünya cihet: yön defter-i a’mâl: iyi ve kötü işlerin kaydedildiği defter düstur: prensip, kural ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) envâ-ı zevi’l-hayat: hayat sahibi olan canlıların türleri (bk. ḥ-y-y) fasl: mevsim ferman: buyruk hadsiz: sayısız halâs: kurtarma (bk. ḫ-l-ṣ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hâşiye: dipnot, açıklayıcı not hayat-ı bâkiye: sürekli ve devamlı hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) haysiyet: özellik hendese: plan, çizgi hevesat: heves ve arzular hülâsa: özet ihsan: iyilik, bağış, lütuf (bk. ḥ-s-n) ihtiyacat: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
in’âm: nimetlendirme (bk. n-a-m) inayet: lütuf, iyilik, yardım (bk. a-n-y) istihza: alay etme kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r) kerem: cömertlik, ikram (bk. k-r-m) kesret-i mahlûkat: yaratılmışların çokluğu (bk. k-s̱-r; ḫ-l-ḳ) lâyemut: ölümsüz (bk. mâ-lâ; m-v-t) lütuf: iyilik, ikram, yardım (bk. l-ṭ-f) mahiyet: özellik, nitelik, içyüzü mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) menşe: kaynak, esas meşher: sergi yeri mesken: ev, mekan (bk. s-k-n) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mütemadiyen: sürekli neşir: yayma; kıyametten sonra toplanmış olan insanların dağılıp yayılmaları
nevi: çeşit, tür perde-i gayb: mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde (bk. ğ-y-b) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sebeb-i hilkat: yaratılış sebebi (bk. s-b-b; ḫ-l-ḳ) semâvât: gökler (bk. s-m-v) semâvî fermanlar: vahiyle gelen emir ve buyruklar (bk. s-m-v) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tasarruf eden: dilediği gibi kullanan ve yöneten (bk. ṣ-r-f) teshir: boyun eğdirme teşhir: sergileme tezyin: süsleme (bk. z-y-n) umum: herkes Zât-ı Rahmân-ı Rahîm: kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Zât, Allah (bk. r-ḥ-m) zemin: yer zevi’l-ervâh: ruh sahipleri (bk. r-v-ḥ) zîhayat: canlı (bk. zî; ḥ-y-y)
yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki, değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semâvât ehlinin ve kâinatın nazar-ı dikkatlerini ve takdirlerini ve Kâinatın Sahibinin nazar-ı istihsanını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinatın hikmet-i hilkati ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu fenleriyle, san’atlarıyla gösteren ve dünya cihetinde Sâni-i Âlemin mucizeli san’atlarını gayet güzelce teşhir ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azabı tehir edilen ve bu hizmeti için imhal edilip muvaffakiyet gören nev-i beni Âdem var.
Ve madem, bu mâhiyetteki nev-i benî Âdem, mizaç ve hilkat itibarıyla gayet zayıf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacâtı ve teellümâtı olduğu halde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkinde olarak, koca küre-i arzı, o nev-i insana lüzumu bulunan her nevi madenlere mahzen ve her nevi taamlara ambar ve nev-i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân suretine getiren gayet kuvvetli ve hikmetli ve şefkatli bir mutasarrıf var ki, böyle nev-i insana bakıyor, besliyor, istediğini veriyor.
Ve madem, bu hakikatteki bir Rab; hem insanı sever, hem kendini insana sevdirir. Hem bâkidir, hem bâki âlemleri var, hem adâletle her işi görür. Ve hikmetle herşeyi yapıyor.
Hem, bu kısa hayat-ı dünyeviyede ve bu kısacık ömr-ü beşerde ve bu muvakkat ve fâni zeminde o Hâkim-i Ezelînin haşmet-i saltanatı ve sermediyet-i hâkimiyeti yerleşemiyor. Ve nev-i insanda vuku bulan ve kâinatın intizamına ve adalet ve muvazenelerine ve hüsn-ü cemâline münâfi ve muhalif çok büyük zulümleri ve isyanları ve velinimetine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri, inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp, gaddar, zâlim rahatla hayatını ve
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) acz: güçsüzlük (bk. a-c-z) âlem: dünya (bk. a-l-m) arz: yerbâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) celbetmek: çekmek cihet: yön fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) fâni: ölümlü, gelip geçici (bk. f-n-y) fen: bilim fevkinde: üstünde gaddar: acımasız hadsiz: sınırsız Hâkim-i Ezelî: egemenliği zaman öncesinden beri devam eden Allah (bk. ḥ-k-m; e-z-l) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f) haşmet-i saltanat: saltanatın ihtişamı ve görkemi (bk. s-l-ṭ) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) haysiyet: özellik hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i hilkat: yaratılış gayesi (bk. ḥ-k-m; ḫ-l-ḳ) hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ) hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
ihtiyacât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) ihtiyar: tercih, seçim yapma gücü (bk. ḫ-y-r) imhal edilme: süre verilme inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) ins ve cin: insanlar ve cinler intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) Kâinatın Sahibi: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah (bk. k-v-n) küfür: inanmama, nankörlük (bk. k-f-r) küre-i arz: yerküre, dünya mahiyet: özellik, nitelik mahzen: depo mizaç: yaratılış, tabiat mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) münâfi: zıt, aykırı mutasarrıf: herşeyi dilediği gibi kullanan ve idare eden (bk. ṣ-r-f) muvaffakiyet: başarı muvakkat: geçici muvazene: denge (bk. v-z-n) nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nazar-ı dikkat: dikkat içeren bakış (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı istihsan: güzel bulan ve beğenen bakış (bk. n-ẓ-r; ḥ-s-n) nev-i beni Âdem: Âdemoğulları, insanlar nev-i insan: insanlar nevi: çeşit, tür ömr-ü beşer: insan ömrü Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Sâni-i Âlem: bütün evreni sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; a-l-m) semavat ehli: yüce âlemlerde yaşayanlar; melekler, ruhaniler vb. (bk. s-m-v) sermediyet-i hâkimiyet: egemenliğin devamlılığı (bk. ḥ-k-m) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taam: yiyecek tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) teellümât: elemler, acılar tehir edilme: ertelenme teşhir: sergileme velinimet: nimeti veren (bk. n-a-m) vuku bulmak: meydana gelmek
biçare mazlum meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinatta eserleri görünen şu adalet-i mutlakanın mâhiyeti ise, dirilmemek suretiyle o gaddar zâlimlerin ve meyus mazlumların vefat içindeki müsâvatlarına bütün bütün zıttır, kaldırmaz, müsaade etmez.
Ve madem, nasıl ki Kâinatın Sahibi, kâinattan zemini ve zeminden nev-i insanı intihap edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş. Öyle de, nev-i insandan dahi makàsıd-ı rububiyetine tevafuk eden ve kendilerini iman ve teslim ile Ona sevdiren hakikî insanlar olan enbiya ve evliya ve asfiyayı intihap edip kendine dost ve muhatap ederek onları mucizeler ve tevfiklerle ikram ve düşmanlarını semavî tokatlarla tazip ediyor. Ve bu kıymetli ve sevimli dostlarından dahi, onların imamı ve mefhari olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâmı intihap ederek, ehemmiyetli küre-i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev-i insanın beşten birisini uzun asırlarda onun nuruyla tenvir ediyor. Âdetâ bu kâinat onun için yaratılmış gibi, bütün gayeleri onunla ve Onun diniyle ve Kur’ân’ı ile tezahür ediyor. Ve o pek çok kıymettar ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini hadsiz bir zamanda almaya müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücahedeler içinde, altmış üç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kabiliyeti var mı ki, o zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin? Ve şimdi de ruhen diri ve hayy olmasın, idam-ı ebedî ile mahvolsunlar? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Evet, bütün kâinat ve hakikat-i âlem onun dirilmesini dâvâ eder ve hayatını Sahib-i Kâinattan talep ediyor.
Ve madem, Yedinci Şuâ olan Âyetü’l-Kübrâ’da herbiri bir dağ kuvvetinde otuz üç adet icmâ-ı azîm ispat etmişler ki, bu kâinat bir elden çıkmış ve bir tek Zâtın mülküdür. Ve kemâlât-ı İlâhiyenin medarı olan vahdetini ve ehadiyetini
adalet-i mutlaka: sınırsız, tam ve yerinde adalet (bk. a-d-l; ṭ-l-ḳ) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine ol-sun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) biçare: çaresiz, zavallı cihet: yön ehadiyet: Allah’ın herbir şeyde kendi varlığına ve sıfatlarına işaret eden birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d) emsâl: benzerler (bk. m-s̱-l) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) gaddar: acımasız hadsiz: sayısız, sınırsız hakikat-i âlem: âlemin gerçek mahiyeti, esası, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-l-m) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil hayy: diri, canlı (bk. ḥ-y-y)
icmâ-ı azîm: çok büyük fikir birliği (bk. c-m-a; a-ẓ-m) idam-ı ebedî: sonsuz yokoluş (bk. e-b-d) intihap etmek: seçmek kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) Kâinatın Sahibi: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi Allah (bk. k-v-n) kemâlât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın bütün noksanlıklardan yüce olan mükemmel isim ve sıfatları (bk. k-m-l; e-l-h) kıymettar: kıymetli, değerli küre-i arz: yerküre, dünya mâhiyet: özellik, nitelik, esas mahvolmak: yok olmak makàsıd-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutmasındaki maksat ve gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; r-b-b) mazlum: zulme, haksızlığa uğrayan (bk. ẓ-l-m) medar: eksen, dayanak, vesile mefhar: övünme sebebi, övünç kaynağı
meşakkat: güçlük, sıkıntı meyus: ümitsiz mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mücahede: cihad, savaş (bk. c-h-d) mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k) müsaade etmek: izin vermek müsâvat: eşitlik, denklik müstehak: layık, hak etmiş (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nev-i insan: insanlık, insan türü nur: ışık (bk. n-v-r) Sahib-i Kâinat: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi Allah (bk. k-v-n) semâvî: gökten gelen (bk. s-m-v) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tazip etmek: azap vermek tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r) tevafuk: denk gelme, uygunluk tevfik: yardım tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) umum: bütün vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) zemin: yer
bedahetle göstermişler. Ve vahdet ve ehadiyet ile, bütün kâinat o Zât-ı Vâhidin emirber neferleri ve musahhar memurları hükmüne geçiyor. Ve âhiretin gelmesiyle, kemâlâtı sukuttan ve adalet-i mutlakası müstehziyâne gadr-ı mutlaktan ve hikmet-i âmmesi sefahetkârâne abesiyetten ve rahmet-i vâsiası lâhiyâne tâzipten ve izzet-i kudreti zelilâne aczden kurtulurlar, takaddüs ederler.
Elbette ve elbette ve herhalde iman-ı billâhın yüzer nüktesinden, bu sekiz “madem”lerdeki hakikatlerin muktezasıyla kıyamet kopacak, haşir ve neşir olacak, dar-ı mücazat ve mükâfat açılacak—tâ ki arzın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin. Ve arz ve insanın Hâlıkı ve Rabbi olan Mutasarrıf-ı Hakîmin mezkûr adaleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrur edebilsin. Ve o bâki Rabbin mezkûr hakiki dostları ve müştakları idam-ı ebedîden kurtulsun. Ve o dostların en büyüğü ve en kıymettarı, bütün kâinatı memnun ve minnettar eden kudsî hizmetlerinin mükâfatını görsün. Ve Sultan-ı Sermedînin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti aczden ve hikmeti sefahetten ve adaleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberri etsin.
Elhâsıl madem Allah var, elbette âhiret vardır.
Hem nasıl ki mezkûr üç erkân-ı imaniye, onları ispat eden bütün delilleriyle haşre şehadet ve delâlet ederler. Öyle de,
abesiyet: faydasızlık, gayesizlik acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) adalet-i mutlaka: tam ve yerinde adalet (bk. a-d-l; ṭ-l-ḳ) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) arz: yer, dünya bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) bedahet: açıklık dar-ı mücazat ve mükâfat: ceza ve mükafat yeri, âhiret delâlet: delil olma, işaret etme ehadiyet: Allah’ın herbir şeyde kendi varlığına ve sıfatlarına işaret eden birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d) elhâsıl: özetle, sonuç olarak emirber nefer: emre hazır asker erkân-ı imaniye: imanın temel esasları, şartları (bk. r-k-n; e-m-n) gadr-ı mutlak: tam zulüm ve merhametsizlik (bk. ṭ-l-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakiki: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşir ve neşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i âmme: herşeyi kuşatan hikmet (bk. ḥ-k-m) idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d) iman-ı billâh: Allah’a inanmak (bk. e-m-n) izzet-i kudret: kudretin izzet ve şerefi (bk. a-z-z; ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kemâlât: mükemmellikler, üstünlükler (bk. k-m-l) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kıymet: değer kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudsî: kutsal, kusursuz ve yüce (bk. ḳ-d-s) lâhiyâne: eğlenircesine, oynarcasına mezkûr: sözü geçen mükâfat: ödül mukteza: gerektirici sebepler musahhar: emre uyan, boyun eğen müştak: aşık, çok arzulu ve istekli müstehziyâne: alay edercesine Mutasarrıf-ı Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve dilediği gibi kullanan sonsuz tasarruf ve yetki sahibi Allah (bk. ṣ-r-f ; ḥ-k-m) naks: noksanlık, eksiklik nükte: ince ve derin mânâ Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rahmet-i vâsia: herşeyi kuşatan geniş rahmet (bk. r-ḥ-m) rükn-ü imanî: imanın şartı, temel esası (bk. r-k-n; e-m-n) saltanat: egemenlik (bk. s-l-ṭ) sefahet: yasak zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizlik, budalalık sefahetkârâne: yasak zevk ve eğlenceye düşkün olarak, beyinsizce şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sukut: düşüş, alçalış Sultan-ı Sermedî: egemenliğinin sonu olmayan, devamlı ve sürekli olan Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) takaddüs: kutsal olma, yüce ve temiz olma (bk. ḳ-d-s) takarrur: karar bulma, sağlamca yerleşme tâzip: azap verme teberri: uzak olma tenezzüh: kusur ve noksandan temiz olma (bk. n-z-h) vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) Zât-ı Vâhid: bir ve tek olan Zât, Allah (bk. v-ḥ-d) zelilâne: zayıflık içinde, alçakça
istilzam edip kuvvetli bir surette âlem-i bekàya şehadet ve delâlet ederler. Şöyle ki:
Melâikenin vücudunu ve vazife-i ubûdiyetlerini ispat eden bütün deliller ve hadsiz müşahedeler mükâlemeler, dolayısıyla âlem-i ervahın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekànın ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saadetin ve Cennet ve Cehennemin vücutlarına delâlet ederler. Çünkü melekler bu âlemleri izn-i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret-i Cebrail gibi, insanlarla görüşen umum melâike-i mukarrebîn, mezkûr âlemlerin vücutlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıtasının vücudunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedihî bildiğimiz gibi, yüz tevatür kuvvetinde bulunan melâike ihbaratıyla âlem-i bekànın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennemin vücutlarına o kat’iyette iman etmek gerektir. Ve öyle de iman ederiz.
Hem, Yirmi Altıncı Söz olan Risale-i Kaderde iman-ı bil-kader rüknünü ispat eden bütün deliller, dolayısıyla haşre ve neşr-i suhufa ve mizan-ı ekberdeki muvazene-i a’mâle delâlet ederler. Çünkü, herşeyin mukadderatını gözümüz önünde nizam ve mizan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt-i hayatiyelerini kuvve-i hafızalarında ve çekirdeklerinde ve sair elvâh-ı misâliyede yazmak ve her zîruhun, hususan insanların defter-i a’mâllerini elvâh-ı mahfuzada tesbit etmek, geçirmek, elbette öyle muhit bir kader ve hakîmâne bir takdir ve müdakkikane bir kayıt ve hafîzâne bir kitabet, ancak mahkeme-i kübrâda umumî
a’mâl: ameller, işler ve davranışlar âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i ervâh: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) Amerika: (bk. bilgiler) bedihî: açıkça dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) dâr-ı saadet: mutluluk yurdu defter-i amel: insanın iyi ve kötü işlerinin kaydedildiği defter delâlet: delil olma, işaret etme elvâh-ı mahfuza: herşeyin kaderinin muhafaza edildiği mânevî levhalar (bk. ḥ-f-ẓ) elvâh-ı misâliye: benzer tablolar (bk. m-s̱-l) hadsiz: sayısız hafîzâne: koruyup gözeten, saklayan (bk. ḥ-f-ẓ) hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
Hazret-i Cebrail: (bk. bilgiler) hususan: özellikle ihbar: haber verme ihbarat: haber vermeler iman etmek: inanmak (bk. e-m-n) iman-ı bil-kader: kadere iman (bk. e-m-n; ḳ-d-r) istilzam etme: gerektirme izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kat’iyet: kesinlik kitabet: yazım (bk. k-t-b) kuvve-i hafıza: hafıza duygusu, bellek (bk. ḥ-f-ẓ) mahkeme-i kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) melâike-i mukarrebîn: makam itibariyle Allah’a yakın olan melekler (bk. m-l-k) mezkur: sözü geçen mizan: ölçü, denge (bk. v-z-n) mizan-ı ekber: mahşer günü amellerin ölçüleceği büyük terazi (bk. v-z-n; k-b-r) müdakkikane: dikkatlice, araştırıp inceleyerek muhit: herşeyi kuşatan, kapsamlı mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar (bk. ḳ-d-r)
mükâleme: karşılıklı konuşma (bk. k-l-m) müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) müttefikan: ittifakla, fikir birliğiyle muvazene-i a’mâl: yapılan işlerin, amellerin tartılıp hesaplanması (bk. v-z-n) neşr-i suhuf: haşir zamanı amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) Risale-i Kader: Kader Risalesi (Yirmi Altıncı Söz) (bk. r-s-l; ḳ-d-r) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) sair: diğer, başka şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sergüzeşt-i hayatiye: hayat serüveni (bk. ḥ-y-y) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber umum: bütün umumî: genel vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)
bir muhakeme neticesinde daimî bir mükâfat ve mücazat için olabilir. Yoksa, o ihatalı ve inceden ince olan kayıt ve muhafaza, bütün bütün mânâsız, faidesiz kalır, hikmete ve hakikate münâfi olur.
Hem, haşir gelmezse, kader kalemiyle yazılan bu kitab-ı kâinatın bütün muhakkak mânâları bozulur ki, hiçbir cihet-i imkânı olamaz. Ve o ihtimal, bu kâinatın vücudunu inkâr gibi bir muhal, belki bir hezeyan olur.
Elhâsıl, imanın beş rüknü bütün delilleriyle haşir ve neşrin vukuuna ve vücuduna ve dâr-ı âhiretin vücuduna ve açılmasına delâlet edip isterler ve şehadet edip talep ederler.
İşte, hakikat-i haşriyenin azametine tam muvafık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve burhanları bulunduğu içindir ki, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın hemen hemen üçten birisi haşir ve âhireti teşkil ediyor. Ve onu, bütün hakaikine temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. Ve herşeyi onun üstüne bina ediyor.