ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ İSLAM TARİHİ Okuma Parçası Hz. Ali (R.A.) Dönemi – Emeviler – Hilafetin Saltanata Dönüşmesi – Hz. Hüseyin (R.A.) ve Kerbelâ Olayı

ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ İSLAM TARİHİ Okuma Parçası Hz. Ali (R.A.) Dönemi - Emeviler - Hilafetin Saltanata Dönüşmesi - Hz. Hüseyin (R.A.) ve Kerbelâ Olayı
ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ İSLAM TARİHİ Okuma Parçası Hz. Ali (R.A.) Dönemi – Emeviler – Hilafetin Saltanata Dönüşmesi – Hz. Hüseyin (R.A.) ve Kerbelâ Olayı


KAZANIMLAR

5. Hz. Ali Dönemi’nin dinî, sosyal ve siyasi olaylarını tartışır.

5 inci kazanım işlenirken Cemel ve Sıffin olaylarının sebep ve sonuçları üzerinde de durulacaktır. Söz konusu olaylar işlenirken asıl amacın bunları anlamak ve bunlardan ders çıkarmak olduğu, bu olaylar etrafında geçmişte yaşanan bölünme ve kamplaşmaları günümüze taşımanın yanlışlığı vurgulanmalıdır

2. Hilafetin saltanata dönüşmesine yönelik gösterilen tepkileri ve bu tepkilerin sebeplerini yorumlar.

3. Kerbela Olayı’nı ve sebeplerini açıklar.

İslam tarihinde derin etkileri olan Kerbela ve Harre gibi olaylar işlenirken asıl amacın bunları anlamak ve bunlardan ders çıkarmak olduğu, bu olaylar etrafında geçmişte yaşanan bölünme ve kamplaşmaları günümüze taşımanın yanlışlığı vurgulanmalıdır.  


ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ

İSLAM TARİHİ

Hz. Ali (R.A.) Dönemi 

Emeviler

Hilafetin Saltanata Dönüşmesi

Hz. Hüseyin (R.A.) ve Kerbelâ Olayı

OKUMA PARÇASI

ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ İSLAM TARİHİ Dersinde;

1- Hz. Ali Dönemi – Emeviler – Hilafetin Saltanata Dönüşmesi – Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Olayı
konuları işlenirken aşağıdaki metinleri altlarında verilen kelime anlamları ile birlikte okuyunuz.

2- Metinleri okuduktan sonra sizde oluşan duygu ve düşünceleri metinlerin sonunda verilen boş satırlara veya boş bir sayfa ya da defterinize yazınız.

3- Duygu ve düşüncelerinizi sınıfta arkadaşlarınızla paylaşınız.

Dördüncü Lem’a

Minhâcü’s-Sünne” bu risaleye lâyık görülmüştür.

 Mesele-i İmamet bir mesele-i fer’iye olduğu halde, ziyade ehemmiyet verildiğinden, bir mesâil-i imaniye sırasına girip, ilm-i kelâmda ve usulüddinde medar-ı nazar olduğu (1) cihetle Kur’ân’a ve imana ait hizmet-i esasiyemize münasebeti bulunduğundan, cüz’î bahsedildi.

لَقَدْ جَۤاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ   

 فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ      2

قُلْ لاَ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى      3

Şu âyet-i azîmenin çok hakaik-i azîmesinden bir iki hakikatine İki Makam ile işaret edeceğiz.


Dipnot-1

el-İcî, Kitabü’l-Mevakıf: 3:331; Ahmed bin Muhammed, Kitabü Usûli’d-Dîn: 269, 279.

Dipnot-2

“Size, kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir. Ey Peygamber, eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:128-129.

Dipnot-3

“De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” Şûrâ Sûresi, 42:23.

âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet
cüz’î: ferdî, az, sınırlı
ehemmiyet: önem
hakaik-i azîme: büyük gerçekler
hakikat: asıl, esas, gerçek ve doğru mahiyet
hizmet-i esasiye: asıl hizmet
ilm-i kelâm: kelâm ilmi; iman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan bilim dalı
lem’a: parıltı
medar-ı nazar: tartışma alanı, konusu
mesâil-i imaniye: imanla ilgili meseleler
mesele-i fer’iye: asılla, esasla ilgili olmayıp ayrıntılarla ilgili mesele
mesele-i imamet: ümmete imamlık meselesi, halifelik meselesi
Minhâcü’s Sünne: sünnet yolu
münasebet: bağlantı, ilgi
risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri
usulüddin: din usulü, kelâm
ziyade: çok

Birinci Makam

Dört Nüktedir.

BİRİNCİ NÜKTE

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve merhametini ifade ediyor.

Evet, rivayet-i sahiha ile, mahşerin dehşetinden herkes, hattâ enbiya dahi “nefsî, nefsî” dedikleri zaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “ümmetî, ümmetî” diye (1) refet ve şefkatini göstereceği gibi, (2) yeni dünyaya geldiği zaman, ehl-i keşfin tasdikiyle, validesi onun münâcâtından “ümmetî, ümmetî” (3) işitmiş. Hem bütün tarih-i hayatı ve neşrettiği şefkatkârâne mekârim-i ahlâk, kemâl-i şefkat ve refetini gösterdiği gibi, ümmetinin hadsiz salâvatına hadsiz ihtiyaç göstermekle, (4) ümmetinin bütün saadetleriyle kemâl-i şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş.

İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i seniyyesine müraat etmemek ne derece nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyas eyle.

İKİNCİ NÜKTE

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umumî vazife-i nübüvvet içinde bazı hususî, cüz’î maddelere karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zâhir hale göre o azîm şefkati o hususî, cüz’î maddelere sarf etmesi, vazife-i nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatte o cüz’î madde, küllî, umumî bir vazife-i nübüvvetin medarı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile-i azîmenin hesabına, onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş.


Dipnot-1

Buharî, Tevhid: 36, Tefsir: 17, Sûre 5, Fiten: 1; Müslim, Îmân: 326, 327; Tirmizî, Kıyâmet: 10; Dârimî, Mukaddime: 8.

Dipnot-2

bk. Buhârî, Tevhid: 32; Müslim, Îman: 326.

Dipnot-3

bk. Suyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ: 1:80, 85, 91; en-Nebhânî, Hüccetullâhi ale’l-Âlemîn: 224, 227-228.

Dipnot-4

bk. Ahzap Sûresi, 33:56; Ayrıca bk.: Tirmizî, Kıyamet: 24.

alâkadar: alâkalı, ilgili
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
azîm: büyük, yüce
cüz’î: ferdî, küçük, az
dehşet: korku, ürkme
ehl-i keşif: mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar
enbiya: nebiler, peygamberler
fevkalâde: olağanüstü
hadsiz: sayısız
hakikat: doğru gerçek
kemâl-i şefkat: tam ve mükemmel şefkat
kıyas etmek: karşılaştırmak
küllî: kapsamlı, genel
mahşer: haşir meydanı
makam: derece, yer
medar: dayanak noktası, sebep
mekârim-i ahlâk: ahlâkın en güzel ve üstün olanı
merhamet: acıma, şefkat
mümessil: temsilci
münâcât: Allah’a yalvarış, dua
müraat etmek: riayet etmek, uymak
nefsî, nefsî: nefsim, nefsim
neşretmek: yaymak
nükte: ince ve derin anlamlı söz
refet: esirgeme, koruma, acıma
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
rivayet-i sahiha: sağlam ve doğru olarak aktarılan haber
saadet: mutluluk
salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası
sarf etme: kullanma, harcama
şefkatkârâne: şefkat dolu
silsile: zincir
silsile-i azîme: büyük zincir
sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
tarih-i hayat: hayat boyu yaşanan olaylar; özgeçmiş
ümmetî, ümmetî: ümmetim, ümmetim
umumî: özel
valide: anne
vazife-i nübüvvet: peygamberlik vazifesi
zâhir: açık, âşikar

Meselâ, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme, (1) yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı nuranîsinin bir ucu ve verâset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir.

Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan’ı (r.a.) kemâl-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle,(2) Hazret-i Hasan’dan (r.a.) teselsül eden nuranî nesl-i mübarekinden, Gavs-ı Âzam olan Şah-ı Geylânî gibi çok mehdi-misal verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (a.s.m.) olan zatların hesabına Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmüş. Ve o zatların istikbalde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak, Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmüş.

Hem Hazret-i Hüseyin’e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin’in (r.a.) silsile-i nuraniyesinden gelen Zeynelabidin, Cafer-i Sadık gibi eimme-i âlişan ve hakikî verese-i Nebeviye gibi pek çok mehdi-misal zevât-ı nuraniyenin namına ve din-i İslâm ve vazife-i risalet hesabına boynunu öpmüş, (3) kemâl-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir.

Evet, zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) gayb-âşinâ kalbiyle, dünyada Asr-ı Saadetten ebed tarafında olan meydan-ı haşri temâşâ eden ve yerden Cenneti gören ve zeminden gökteki melâikeleri müşahede eden ve zaman-ı Âdem’den beri mazi zulümatının perdeleri içinde gizlenmiş hâdisâtı gören, hattâ Zât-ı Zülcelâlin rüyetine mazhar olan nazar-ı nuranîsi, çeşm-i istikbal-bînisi, elbette Hazret-i Hasan


Dipnot-1

bk. Buhârî, Fazailü Ashâb: 22; Müslim, Fazailü’s-Sahâbe: 56:60.

Dipnot-2

bk. Müsned: 5:47; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr: 3:32, 22:274.

Dipnot-3

bk. İbni Mâce, Mukaddime: 11; Müsned: 4:172.

alâmet: belirti, işaret
Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı
Cafer-i Sadık: (bk. bilgiler)
çeşm-i istikbal-bîni: geleceği gören gözü
cibillî: soy ve ırk gibi yaratılıştan gelen topluluğa ve kavme ait
cihet: taraf, yön
din-i İslâm: İslâm dini
ebed: sonu olmayan, sonsuz
ehemmiyet-i azîme: büyük önem verme
eimme-i âlişan: çok yüksek şan sahibi imamlar
fevkalâde: olağanüstü
fihriste: özet, içerik
Gavs-ı Azam Şah-ı Geylânî: [bk. bilgiler – Abdulkàdir-i Geylânî (k.s.)]
gayb-âşinâ: gaybi bilen, görünmeyenden haberi olan
hâdisât: hadiseler, olaylar
hamele-i şeriat-ı Ahmediye: Peygamberimizin getirmiş olduğu dini nesilden nesile taşıyanlar
hayt-ı nuranî: nurlu bağlantı, ip
Hazret-i Hasan: [bk. bilgiler – Hasan (r.a.)]
Hazret-i Hüseyin: [bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.)]
hiss-i karâbet: akrabalık hissi
hizmet-i kudsiye: kutsal hizmet
istihsan etme: güzel görerek beğenme
istikbal: gelecek zaman
kemâl-i şefkat: tam bir şefkat
mazhar olan: erişen, nail olan
mazi: geçmiş
mehdî-misal: mehdî gibi
melâike: melekler
menşe: kaynak
meydan-ı haşir: haşir meydanı, öldükten sonra tekrar diriltildikten sonra insanların toplanacakları meydan
mümessil: temsilci
müşahede eden: gözlemleyen
nazar-ı nübüvvet: Peygamberlik bakışı
nazar-ı nuranî: nurlu, aydınlık bakış
nesl-i mübarek: mübârek nesil
nuranî: nurlu, nur saçan
rüyet: görme
silsile-i nuraniye: nurlu zincir, nurlu nesil
temâşâ etmek: bakmak, seyretmek
teselsül: zincirleme devam etme
vazife-i nübüvvet: peygamberlik vazifesi
vazife-i risalet: peygamberlik vazifesi
verâset-i Nebevî: Peygamberliğe varis olma
verese-i nübüvvet/verese-i nebeviye: Peygamberlik vârisleri
zaman-ı Âdem: Hz. Âdem zamanı
zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin zâtı, kendisi
Zât-ı Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah
zemin: yeryüzü
zevât-ı nuraniye: nurlu kimseler
Zeynelâbidin: (bk. bilgiler)
zulümat: karanlıklar

ve Hüseyin’in arkalarında teselsül eden aktab ve eimme-i verese ve mehdileri görmüş ve onların umumu namına başlarını öpmüş. Evet, Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmesinden, Şah-ı Geylânî’nin hisse-i azîmesi var.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى 

âyetinin bir kavle göre mânâsı: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin icrasına mukabil ücret istemez; yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor.”

Eğer denilse: “Bu mânâya göre, karâbet-i nesliye cihetinden gelen bir fayda gözetilmiş görünüyor. Halbuki,

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ اَتْقٰيكُمْ  (1)

sırrına binaen, karâbet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye noktasında vazife-i risalet cereyan ediyor.”

Elcevap: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında, kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile, Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin âl hakkındaki duası ki,

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰۤى اِبْرَاهِيمَ وَعَلٰۤى اٰلِ اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ      2

dir, makbul olacağını keşfetmiş.

Yani, nasıl ki millet-i İbrahimiyede ekseriyet-i mutlaka ile nuranî rehberler Hazret-i İbrahim’in (a.s.) âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; (3) ümmet-i Muhammediyede


Dipnot-1

“Allah katında en şerefliniz, en ziyade takvâ sahibi olanınızdır.” Hucurat Sûresi, 49:13.

Dipnot-2

Allah’ım! Tıpkı İbrahim’e ve İbrahim’in âline salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline de salât et. Muhakkak ki Sen her türlü hamd ve övgüye nihayetsiz derecede lâyıksın ve şan ve şerefin herşeyden nihayetsiz derecede yüksektir. bk. Buhârî, Enbiya 10; Müslim, Salât: 65-66.

Dipnot-3

bk. İbni Hacer, Fethü’l-Bârî: 11:162.

aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler
âl: Peygamber Efendimizin sülalesi, mübarek soyu
Âl-i Beyt: Hz. Peygamberin (a.s.m.) ev halkı
âlem-i İslâm: İslâm dünyası
âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
binaen: dayanarak
cereyan etmek: meydana gelmek
eimme-i verese: peygamberlik varisi olan imamlar
ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk
enbiya: nebiler, peygamberler
gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenlerden haberi olan
Hazret-i Hasan: [bk. bilgiler – Hasan (r.a.)]
Hazret-i Hüseyin: [bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.)]
Hazret-i İbrahim: [bk. bilgiler – İbrahim (a.s.)]
hisse-i azîme: büyük pay
icra etme: yerine getirme
karâbet-i nesliye: soy yakınlığı
kavl: söz, rivayet
kemâlât-ı insaniye: insana ait mükemmellikler
kurbiyet-i İlâhiye: Allah’a yakınlık
makbul: kabul edilen
mehdî: insanları hidayete sevk eden
meveddet: sevgi
millet-i İbrahimiye: İbrahim milleti; Hz. İbrahim’in dinini kabul edenler
mukabil: karşılık
mürşid: doğru yol gösteren
nazar: bakış
nükte: ince ve derin anlamlı söz
nuranî: nurlu
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
Şah-ı Geylânî: [bk. bilgiler – Abdülkàdir-i Geylânî (k.s.)]
şecere-i nuraniye: nurlu ağaç, nurlu soy
tabakat: tabakalar, dereceler
teşehhüd: namazda her iki rekâtın sonunda oturulan bölüm
teselsül eden: zincirleme devam eden, peşpeşe gelen
ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler
ümmet-i Muhammediye: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler
umum: bütün, genel
vazife-i risalet: peygamberlik görevi

de (a.s.m.), vezâif-i azîme-i İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde, enbiya-yı Benî İsrail gibi, (1) aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (a.s.m.) görmüş.

Onun için,

 قُلْ لاَ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى  (2)

demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini istemiş.

Bu hakikati teyid eden mükerrer rivayetlerde ferman etmiş:

“Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz necat bulursunuz: biri Kitabullah, biri Âl-i Beytim.” (3) Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir.

İşte bu sırra binaendir ki, Kitap ve Sünnete ittibâ ünvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyeye ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz. (4)

Hem ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun (5) sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O halde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i İslâmın terakkiyât-ı mâneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyti etrafına toplamasını arzu etmiş.

Evet, Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri


Dipnot-1

bk. el-Münâvî, Feyzü’l-Kâdîr: 4:384; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 2:83.

Dipnot-2

“De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” Şûrâ Sûresi, 42:23.

Dipnot-3

Tirmizî, Menâkıb: 31; Müsned, 3:14, 17, 26.

Dipnot-4

bk. et-Taberânî, Mu’cemü’l-Evsâd: 3:338; Ebu Davud, Fiten: 2; Müsned: 2:133.

Dipnot-5

bk. el-Bezzâr, el-Müsned: 9:343; el-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr: 3:45-46, 12:34.

aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) neslinden gelen ve bulunduğu yerde veya memleketteki evliyanın başı hükmünde olan büyük veliler
Âl-i Beyt: Hz. Peygamberin (a.s.m.) ev halkı
âlem-i İslâm: İslâm dünyası
binaen: dayanarak
cemaat-i mütesânide: dayanışma içindeki topluluk
cibilliyet: yaratılıştan kaynaklanan hal ve durum
cihet: taraf, yön
efrad: fertler
ekser: çoğunluk
enbiya-yı Benî İsrail: İsrailoğullarına gönderilen peygamberler
ferman etmek: buyurmak
fıtraten: yaratılış itibariyle
hakikat: gerçek, esas
hakikat-i hadîsiye: hadis-i şerifle vurgulanan hakikat
hakikî: asıl, gerçek, doğru olan
hususunda: konusunda
iltizam: sıkıca sarılma
itikad: inanç
ittibâ: uyma
izn-i İlâhî: Allah’ın izni
kesretli: çok sayıda
Kitap/Kitabullah: Allah’ın kitabı; Kur’ân-ı Kerim
medar: dayanak, sebep
menba: kaynak
mesâlik: meslekler, tutulan yollar
meveddet: sevgi
muhafız: koruyan, saklayan
mükellef: yükümlü
mükerrer: tekrarlanan
murad: kast edilen
necat bulma: kurtulma
neslen: soy olarak
rivayet: Peygamberimizden duyulan ve görülen şeylerin nakledilmesi
silsile-i ecdad: atalar silsilesi, soy defteri
Sünnet-i Seniyye/Sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
tarafgirlik: taraftarlık
tekessür etmek: çoğalmak
temessük etme: sarılma, tutunma
terakkiyât-ı mâneviye: manevî ilerlemeler
teyid eden: doğrulayan
turuk: yollar
ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler
vazife-i âzîme-i İslâmiyet: İslâmın büyük görevi
vazife-i risalet: peygamberlik vazifesi

bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir burhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir burhan ile sonra iltizam eder.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE

Üçüncü Nükte münasebetiyle, Şîalarla Ehl-i Sünnet ve Cemaatin medar-ı nizâı, hattâ akaid-i imaniye kitaplarına ve esasat-ı imaniye sırasına girecek derecede (1) büyütülmüş bir meseleye kısaca bir işaret edeceğiz. Mesele şudur:

Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: “Hazret-i Ali Hulefâ-i Erbaanın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti.” (2)

Şîalar derler ki: “Hak Hazret-i Ali’nin (r.a.) idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali’dir (r.a.).” Dâvâlarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki, Hazret-i Ali (r.a.) hakkında vârid ehâdis-i Nebeviye (3) ve Hazret-i Ali’nin (r.a.) “Şah-ı Velâyet” ünvanıyla, ekseriyet-i mutlaka ile evliyanın ve tariklerin mercii ve ilim ve şecaat ve ibadette harikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyte karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki, en efdal odur. Daima hilâfet onun hakkı idi, ondan gasp edildi.

Elcevap: Hazret-i Ali (r.a.) mükerreren, kendi ikrarı (4) ve yirmi seneden ziyade o hulefâ-i selâseye ittibâ ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu dâvâlarını cerh ediyor. Hem hulefâ-i selâsenin zaman-ı hilâfetlerinde fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a’dâ hadiseleri ve Hazret-i Ali’nin zamanındaki


Dipnot-1

bk. et-Teftazânî, Şerhü’l-Akâid (Terc: Süleyman Uludağ) s.321.

Dipnot-2

bk. Ahmed İbni Hanbel, el-Âkîde: 1:123; İbni Ebi’l-İzz, Şerhu Akîdeti’t-Tahâviyye: 1:545, 548.

Dipnot-3

Tirmizî, Menâkıb: 19; İbni Mâce, Mukaddime: 11; Müsned: 1:84, 118, 4:281.

Dipnot-4

bk. Buhârî, Fezâilü Ashâb: 5; Ebu Davud, Sünne: 7; Müsned: 1:106.

akaid-i imaniye: iman esasları
Âl-i Beyt/Ehl-i Beyt: Hz. Peygamberin (a.s.m.) ev halkı
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
bilbedâhe: açık bir şekilde
burhan: sağlam ve güçlü delil
cerh etmek: çürütmek
cihet: taraf, yön
dâvâ: iddia
din-i İslâm: İslâm dini
ednâ: en basit, en küçük
efdal: üstün, faziletli
ehâdis-i Nebeviye: Hz. Peygamber tarafından söylenen sözler, hadisler
Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler)
ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk
emâre: işaret, belirti
esasat-ı imaniye: imanın esasları
evliya: Allah dostları
evvel: önce
fıtrî: doğal
fütuhat-ı İslâmiye: İslâm adına yapılan fetihler
gasp edilmek: zorla alınmak
hakikat: gerçek, esas
Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
Hazret-i Sıddık: [bk. bilgiler – Ebû Bekir (r.a.)]
hilâfet: halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik
hülâsa: özet, öz
Hulefâ-i Erbaa: dört büyük halife; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali
hulefâ-i selâse: Hz. Ali’den önceki üç büyük halife; Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman
ikrar: doğrulama
iltizam: sıkıca sarılma
ittibâ etmek: tabi olmak, uymak
medar-ı nizâ: kavga, çekişme sebebi
merci: başvurulacak yer
mücahede-i a’dâ: düşmanla savaş
mükerreren: defalarca, tekrar ile
münasebet: ilişki, bağlantı
müstehak: hak etmiş, layık
nükte: ince ve derin anlamlı söz
Şah-ı Velâyet: velilerin şahı; Hz. Ali
şecaat: yiğitlik, cesurluk
şeyhülislâm: halifeyi veya devlet başkanını temsilen devletin ilim, eğitim ve şer’î mahkemelerinden sorumlu en yüksek makamdaki kişi
Şîa: Hz. Ali’nin (r.a.) taraftarlığını esas alan topluluk
şiddet-i alâka: aşırı ilgi
şiddet-i iltizam: çok sıkı bağlılık
tarik: yol
teselsül: peşpeşe gelme, birbirini takip etme
umum: bütün
vârid: söylenen
zaman-ı hilâfet: halifelik dönemi
zât: kişi
ziyade: çok

vakıalar, yine hilâfet-i İslâmiye noktasında Şîaların dâvâlarını cerh ediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve Cemaatin dâvâsı haktır.

Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri Şîa-i Velâyettir, diğeri Şîa-i Hilâfettir. Haydi, bu ikinci kısım, garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Halbuki Şîa-i Velâyet, Şîa-i Hilâfete iltihak etmiş. Yani, ehl-i turuktaki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali’yi efdal görüyorlar, siyaset cihetinde olan Şîa-i Hilâfetin dâvâlarını tasdik ediyorlar.

Elcevap: Hazret-i Ali’ye (r.a.) iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti şahsî kemâlât ve mertebesi noktasından, ikinci cihet Âl-i Beytin şahs-ı mânevîsini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beytin şahs-ı mânevîsi ise Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir nevi mahiyetini gösteriyor.

İşte, birinci nokta itibarıyla, Hazret-i Ali (r.a.) başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’i (r.a.) takdim ediyorlar. (1) Hizmet-i İslâmiyette ve kurbiyet-i İlâhiyede makamlarını daha yüksek görmüşler.

İkinci nokta cihetinde, Hazret-i Ali (r.a.) şahs-ı mânevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt bir hakikat-i Muhammediyeyi (a.s.m.) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez. İşte, Hazret-i Ali hakkında fevkalâde senâkârâne ehâdis-i Nebeviye (2) bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyid eden bir rivayet-i sahiha var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: “Her nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin (r.a.) neslidir.” (3)

Hazret-i Ali’nin (r.a.) şahsı hakkında sair hulefâdan ziyade senâkârâne ehâdisin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ve Haricîler ona haksız hücum ve


Dipnot-1

bk. el-Gazâlî, Kavâidü’l-Akâid: 1:228; el-Kelâbâzî, et-Taarruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf: 1:57.

Dipnot-2

Tirmizî, Menâkıb: 19; İbni Mâce, Mukaddime: 11; Müsned: 1:84, 118, 4:281.

Dipnot-3

Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, no: 2630; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 10:333; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, c.2, s. 223, no: 1717.

Âl-i Beyt: Hz. Peygamberin (a.s.m.) ev halkı
cerh etmek: çürütmek
cihet: taraf, yön
efdal: en faziletli, en üstün
ehâdis/ehâdis-i Nebeviye: Hz. Peygamber tarafından söylenen sözler, hadisler
ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olan kimseler
ehl-i şirk ve dalâlet: Allah’a ortak koşanlar ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler
Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler)
ehl-i turuk: tarikatlere mensup olanlar
Emevîler: (bk. bilgiler)
evliya: Allah dostları
ferman etmek: buyurmak
fevkalâde: olağanüstü
garaz: kötü niyet, art niyet
hak: doğru gerçek
hakikat: gerçek mahiyet
hakikat-i Muhammediye: Hz. Peygamberin mânevî şahsiyeti, İslâmiyet’in aslı ve esası
Haricîler: (bk. bilgiler)
Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
Hazret-i Ebu Bekir: [bk. bilgiler – Ebû Bekir (r.a.)]
Hazret-i Ömer: [bk. bilgiler – Ömer (r.a.)]
hilâfet-i İslâmiye: İslâm halifeliği
hizmet-i İslâmiyet: İslâm hizmeti
hulefâ: halifeler
iltihak etmek: katılmak
intişar: yayılma
itibarıyla: bakımından
kemâlât: mükemmel özellikler, üstünlükler
kesret: çokluk
kurbiyet-i İlâhiye: Allah’a yakınlık
mahiyet: nitelik, özellik
makam: yer, derece
mertebe: derece, makam
mümessil: temsilci
muvazene: karşılaştırma, kıyaslama
nebî: peygamber
nesil: soy
nevi: çeşit, tür
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
rivayet-i sahiha: Peygamberimizden doğru olarak nakledilmiş hadis
şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen manevî kişilik
şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt: Hz. Peygamberin (a.s.m.) neslinden gelenlerin oluşturduğu manevî şahsiyet [bk. a-n-y; bilgiler – Âl-i Beyt]
sair: diğer, başka
senâkârâne: senâ ederek, överek
Şîa: Hz. Ali’nin (r.a.) taraftarlığını esas alan topluluk
Şîa-i Hilâfet: (bk. bilgiler – Şîa)
Şîa-i Velâyet: (bk. bilgiler – Şîa)
takdim etmek: öne çıkarmak
tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak
teyid eden: doğrulayan
vakıa: olay
ziyade: çok

tenkis ettiklerine mukabil, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında rivâyâtı çok neşrettiler.

Sair Hulefâ-i Râşidîn ise öyle tenkit ve tenkise çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehâdisin intişarına ihtiyaç görülmedi.

Hem istikbalde Hazret-i Ali (r.a.) elîm hâdisâta ve dahilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali’yi (r.a.) meyusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan kurtarmak için,

gibi mühim hadislerle Ali’yi (r.a.) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.

 مَنْ كُنْتُ مَوْلاَهُ فَعَلِىٌّ مَوْلاَهُ  (1)  

Hazret-i Ali’ye (r.a.) karşı Şîa-i Velâyetin ifratkârâne muhabbetleri ve tarikat cihetinden gelen tafdilleri, kendilerini Şîa-i Hilâfet derecesinde mes’ul etmez. Çünkü, ehl-i velâyet, meslek itibarıyla, muhabbetle mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe’ni ifrattır. (2) Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor. Ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal mâzur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, Hulefâ-i Râşidînin zemmine ve adâvetine gitmemek şartıyla ve usul-ü İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mâzur olabilirler.

Şîa-i Hilâfet ise, ağrâz-ı siyaset, içine girdiği için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar hakkını kaybediyorlar. Hattâ,

لاَ لِحُبِّ عَلِىٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ  (3)

cümlesine mâsadak olarak, Hazret-i Ömer’in (r.a.) eliyle İran milliyeti ceriha aldığı için, (4) intikamlarını hubb-u Ali suretinde gösterdikleri gibi, Amr ibnü’l-Âs’ın Hazret-i Ali’ye (r.a.) karşı hurucu ve Ömer ibni Sa’d’ın Hazret-i Hüseyin’e (r.a.)


Dipnot-1

“Ben kimin efendisiysem, Ali de onun efendisidir.”

Tirmizî, Menâkıb: 19; İbni Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 1:84, 118, 119, 152, 331, 4:281, 368, 370, 382, 5:347, 366, 419; el-Kettânî, Nazmu’l-Mütenâsir fi’l-Ehâdîsi’l-Mütevâtir, s. 24; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:218; İbni Hibbân, Sahih, 9:42; Hâkim, el-Müstedrek, 2:130, 3:134.

Dipnot-2

Ebu Davud, Edeb: 113; Müsned: 5:194, 6:450.

Dipnot-3

Sebep, Hz. Ali’ye duyulan sevgi değil; Hz. Ömer’e duyulan kindir.

Dipnot-4

bk. İbni Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ: 6:12, 21; et-Taberî, Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk: 3:283, 289.

adâvet: düşmanlık
ağrâz-ı siyaset: siyasi taraftarlığın doğurduğu kin ve düşmanlık
Amr ibnü’l-Âs: (bk. bilgiler)
ceriha: yara
ehâdis: hadisler, Peygamber Efendimizin söz, fiil ve davranışları
ehl-i hak: hak ve doğru yolda olan kimseler
ehl-i hal: İlâhî aşka bağlanmış, çoşkunluk ve vecd sahibi
Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler)
ehl-i velâyet: veli kullar, Allah dostları
elîm: acı veren, üzücü
fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
garaz: kötü kasıt
hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hâdisât: hadiseler, olaylar
Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
Hazret-i Hüseyin: [bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.)]
Hazret-i Ömer: [bk. bilgiler – Ömer (r.a.)]
hubb-u Ali: Hz. Ali sevgisi
Hulefâ-i Râşidîn: dört büyük halife; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali
huruç: isyan
ifrat: aşırılık
ifratkârâne: aşırıya giderek
intişar: yayılma
İran: (bk. bilgiler)
irşad etme: doğru yolu gösterme
istikbal: gelecek zaman
itizar: mazur görünme, özrün kabul edilebilir olması
mahbub: sevgili
mâsadak olmak: uygun, muvafık
mâzur: mazeretli, özür sahibi
meslek: gidilen yol, usül
meyusiyet: ümitsizlik
mukabil: karşılık
mürşid: doğru yolu gösteren
nazar-ı nübüvvet: Peygamberlik bakışı
neşretmek: yaymak
Ömer ibni Sa’d: (bk. bilgiler – Ömer ibni Sa’d bin Ebî Vakkas)
rivâyât: Hz. Peygamber’den (a.s.m.) aktarılan sözler
sair: diğer
şe’n: nitelik, bir şeyin gereği
Şîa-i Hilâfet: (bk. bilgiler – Şîa)
Şîa-i Velâyet: (bk. bilgiler – Şîa)
sû-i zan: kötü zan, şüphe
suret: görünüş, şekil
tafdil: üstün tutma
tarikat: yol
tecavüz: haddi aşma, saldırma
tenkis: eksik ve kusurlu görme, ve gösterme
ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler
usul-ü İslâmiye: İslâm esasları
zemm: kınama, ayıplama

karşı feci muharebesi, (1) Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve adâveti Şîalara vermiş.

Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı Şîa-i Velâyetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkit etsin. Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali’yi (r.a.) tenkis etmedikleri gibi, ciddî severler. Fakat hadisçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten (2) çekiniyorlar. Hadisçe Hazret-i Ali’nin (r.a.) şîası hakkındaki senâ-yı Nebevî, (3) Ehl-i Sünnete aittir. Çünkü istikametli muhabbetle Hazret-i Ali’nin (r.a.) şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir. Hazret-i İsâ aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet Nesârâ için tehlikeli olduğu gibi, Hazret-i Ali (r.a.) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadis-i sahihte, tehlikeli olduğu tasrih edilmiş. (4)

Şîa-i Velâyet eğer dese ki: “Hazret-i Ali’nin (r.a.) kemâlât-ı fevkalâdesi kabul olunduktan sonra Hazret-i Sıddık’ı (r.a.) ona tercih etmek kabil olmuyor.”

Elcevap: Hazret-i Sıddık-ı Ekberin ve Fâruk-u Âzamın (r.a.) şahsî kemâlâtıyla ve veraset-i nübüvvet vazifesiyle zaman-ı hilâfetteki kemâlâtıyla beraber bir mizanın kefesine; Hazret-i Ali’nin (r.a.) şahsî kemâlât-ı harikasıyla, hilâfet zamanındaki dahilî, bilmecburiye girdiği elîm vakıalardan gelen ve sû-i zanlara mâruz olan hilâfet mücahedeleri beraber mizanın diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddık’ın (r.a.) veyahut Fâruk’un (r.a.) veyahut Zinnureyn’in (r.a.) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş.

Hem, On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözlerde ispat edildiği gibi, nübüvvet, velâyete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki, nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velâyetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta-i nazardan,


Dipnot-1

bk. et-Taberî, Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk: 3:298; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye: 8:193.

Dipnot-2

Müsned: 1:160; Nesâi, es-Sünenü’l-Kübrâ: 5:137; el-Hâkim, el-Müstedrek: 3:132.

Dipnot-3

et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsad: 6:354, 355, 7:343.

Dipnot-4

Buharî, Tarihü’l-Kebîr, 2:1:257; Ahmed ibni Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe, no: 1087, 1221, 1222; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9:133; İbnü’l-Cevzî, el-İleli’l-Mütenâhiye, 1:223.

adâvet: düşmanlık
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun
batman: yaklaşık 8 kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü
bilmecburiye: zorunlu olarak
cilve: görünme, yansıma
dirhem: yaklaşık üç grama denk olan bir ağırlık ölçüsü
ehl-i hak: hak ve doğru yolda olan kimseler
ehl-i şirk ve dalâlet: Allah’a ortak koşanlar ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler
Ehl-i Sünnet/Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler)
elîm: acı ve sıkıntı veren
Fâruk-u Âzam: [bk. bilgiler – Ömer (r.a.)]
feci: kötü
gayz: hiddet, öfke
hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hadis-i sahih: hakkında şüphe edilmeyen ve doğruluğu kesin olarak bilinen Peygamberimizin sözü
Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
Hazret-i İsâ: [bk. bilgiler – İsâ (a.s.)]
Hazret-i Sıddık-ı Ekber: [bk. bilgiler – Ebu Bekir (r.a.)]
hilâfet: halifelik, Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik
ifrat-ı muhabbet: aşırı sevgi
istikamet: doğru
kabil: mümkün, olabilir
kefe: terazi gözü
kemâlât: mükemmel ve üstün özellikler
kemâlât-ı fevkalâde: olağanüstü, mükemmel özellikler
kemâlât-ı harika: olağanüstü üstün ve mükemmel özellikler
mâruz olma: uğrama, hedef olma
mizan: terazi
mücahede: cihad etme, mücadele muhabbet: sevgi
muharebe: savaş
müreccah: tercih edilen, üstün olan
Nasârâ: (bk. bilgiler – Hıristiyanlık)
nisbeten: oranla
nokta-i nazar: bakış noktası
nübüvvet: peygamberlik
senâ-yı Nebevî: Peygambere ait övgü
Şîa: (bk. bilgiler)
Şîa-i Velâyet: (bk. bilgiler – Şîa)
sû-i zan: kötü zan
tasrih etme: açıkça ifade etme
tenkis etmek: değerini düşürme, eksik görme, gösterme
vakıa: olay
velâyet: velilik
veraset-i nübüvvet: peygamberin vârisliği makamı
zaman-ı hilâfet: halifelik zamanı
Zinnureyn: [bk. bilgiler – Osman (r.a.)]

Hazret-i Sıddık-ı Ekberin (r.a.) ve Fâruk-u Âzamın (r.a.) veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risalet noktasında (1) hisseleri taraf-ı İlâhîden ziyade verildiğine, hilâfetleri zamanlarındaki muvaffakiyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaate delil olmuş. Hazret-i Ali’nin (r.a.) kemâlât-ı şahsiyesi, o veraset-i nübüvvetten gelen o ziyade hisseyi hükümden iskat edemediği için, Hazret-i Ali (r.a.), Şeyheyn-i Mükerremeynin zaman-ı hilâfetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali’yi (r.a.) seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazret-i Ali’nin (r.a.) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?

Bu hakikati bir misalle izah edelim: Meselâ, gayet zengin bir zâtın irsiyetinden, evlâtlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altın verilse, elbette âhirdeki ikisi çendan kemiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyade alıyorlar. İşte, bu misal gibi, Şeyheynin veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risaletinde tecellî eden hakikat-i akrebiyet-i İlâhiye altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kemâlât-ı şahsiye ve velâyet cevherinden neş’et eden kurbiyet-i İlâhiyenin ve kemâlât-ı velâyetin ve kurbiyetin çoğuna galip gelir. Muvazenede bu noktaları nazara almak gerektir. (2) Yoksa, şahsî şecaati ve ilmi ve velâyeti noktasında birbiriyle muvazene edilse, hakikatin sureti değişir.

Hem Hazret-i Ali’nin (r.a.) zâtında temessül eden şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i mâneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) noktasında muvazene edilmez. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın sırr-ı azîmi var.


Dipnot-1

bk. Buhârî, Fezâilü Ashâb: 6; Müslim, Fazâilü’s-Sahâbe: 15-16; Tirmizî, Rüya: 9.

Dipnot-2

bk. Tirmizî, Rüya: 10; Ebu Davud, Sünnet: 8; Müsned: 5:44, 50.

âhir: son
batman: yaklaşık 8 kg ağırlığında bir ağırlık ölçüsü
çendan: gerçi, her ne kadar
cevher: öz, temel
cihet: yön, taraf
ehl-i hak: doğru yolda olan kimseler
ehl-i şirk ve dalâlet: Allah’a ortak koşanlar ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler
Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler)
Fâruk-u Âzam: [bk. bilgiler – Ömer (r.a.)]
hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas
hakikat-i akrebiyet-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın insana yakın oluşunun hakikati
hakikat-i Muhammediye: Hz. Peygamber’in mânevî şahsiyeti
hazret: saygıdeğer; saygı maksadıyla kullanılan bir ifadedir
Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
Hazret-i Sıddık-ı Ekber: [bk. bilgiler – Ebû Bekir (r.a.)]
hilâfet: halifelik
hisse: pay
hürmet etmek: saygı göstermek
irsiyet: soydan gelen, veraset
iskat etme: düşürme
kemâlât-ı şahsiye: kişisel üstünlüğü sağlayan özellikler
kemâlât-ı velâyet: velilik vasıfları
kemiyet: sayıca çokluk, nicelik
keyfiyet: özellik, nitelik
kurbiyet: Allah’a yakınlık
kurbiyet-i İlâhiye: Allah’a yakınlık
makam: konum, yer
misal: örnek
muvaffakiyet: başarı
muvazene etme: karşılaştırma
nazar: bakış, görüş
neş’et eden: kaynaklanan
şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt: Hz. Peygamberin (a.s.m.) ev halkından meydana gelen manevî kişilik
şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet
şecaat: yiğitlik, cesurluk
Şeyheyn/Şeyheyn-i Mükerremeyn: üstün şeref sahibi olan iki zat; Hz. Ebubekir (a.s.) ile Hz. Ömer (r.a.)
şeyhülislâm: halifeyi veya devlet başkanını temsilen devletin ilim, eğitim ve şer’î mahkemelerinden sorumlu en yüksek makamdaki kişi
sırr-ı azîm: büyük sır
suret: görünüş, şekil
taraf-ı İlâhî: Allah’ın tarafı
tecellî eden: yansıyan, görünen
temessül eden: görünen
tesis-i ahkâm-ı risalet: Peygamberlik makâmının hükümlerinin tesisi, uygulamaya konulması
velâyet: velilik
veraset-i mutlaka: her yönüyle varislik
veraset-i nübüvvet: peygamberlik makâmının vârisliği
zaman-ı hilâfet: halifelik dönemi
ziyade: çok, fazla

Amma Şîa-i Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali’yi (r.a.) fevkalâde sevmek dâvâsında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki, “Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (r.a.) haksız oldukları halde, Hazret-i Ali (r.a.) onlara mümâşât etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş, yani onlardan korkmuş, riyâkârlık etmiş.” (1) Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve “Esedullah” ünvanını kazanan (2) ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı riyâkâr ve korkaklıkla ve sevmediği zatlara tasannukârâne muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümâşât etmekle, haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (r.a.) teberrî eder.

İşte, ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali’yi (r.a.) tenkis etmez, sû-i ahlâk ile itham etmez, öyle bir harika-i şecaate korkaklık isnad etmez ve derler ki: “Hazret-i Ali (r.a.) Hulefâ-i Râşidîni hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki, onları haklı ve râcih gördüğü için, gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş.” (3)

Elhasıl: Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, (4) Ehl-i Sünnet ve Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat, maatteessüf, Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vahhâbîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi (r.a.) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilâfete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ithamlarından, Alevîler Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar. Halbuki, Ehl-i Sünnetin düsturları ve esas-ı mezhepleri, bu fikirleri iktiza etmiyor, belki aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin


Dipnot-1

bk. er-Râzî, İ’tikâdâtü Firâki’l-Müslimîn ve’l-Müşrikîn: 1:60, 61: İbni Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne: 6:320.

Dipnot-2

bk. Ahmed bin Abdullah et-Taberî, er-Riyadu’n-Nâdıra: 1:245, Zehâiru’l-Ukbâ: 1:92.

Dipnot-3

bk. İbni Ebi’l-Hadîd, Şerhu Nehci’l-Belâğa, 1:130-132.

Dipnot-4

bk. el-Beyhâkî, Şuabü’l-Îmân: 3:402, 5:261; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 1:470.

Alevî: (bk. bilgiler – Alevîlik)
cihet: yön, taraf
düstur: kural
ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler
Ehl-i Sünnet/Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler)
elhasıl: kısaca, özetle
esas-ı mezhep: mezhebin temeli
Esedullah: Allah’ın arslanı; Hz. Ali’nin (r.a.) bir lâkabı
fevkalâde: olağanüstü
hadd-i vasat: orta çizgi, orta yol
hakperestlik: sadece doğruyu savunma
Haricî: (bk. bilgiler – Haricîler)
harika-i şecaat: yiğitlik ve yüreklilikte benzersiz olma
hâşâ: asla
havf: korku
hazret: saygıdeğer (saygı maksadıyla kullanılan bir ifadedir)
Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
Hazret-i Ömer: [bk. bilgiler – Ömer (r.a.)]
Hazret-i Sıddık: [bk. bilgiler – Ebû Bekir (r.a.)]
hilâfet: halifelik, Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinden sorumlu olan makam
Hulefâ-i Râşidîn: ilk dört halife [bk. bilgiler; ḫ-l-f; r-ş-d)]
ifrat: bir şeyde aşırıya gitme
iktiza etme: gerektirme
isnad etmek: dayandırmak
istikamet: doğruluk
itham etme: suçlama
ıstılah: tabir, terim, kavram kahraman-ı İslâm: İslâm kahramanı
liyakat: lâyık olma
maatteessüf: ne yazık ki
meftun: düşkün
mezhep: dinde tutulan yol
mülhid: dinsiz
mümâşât etme: bir kimsenin fikrine katılıyormuş gibi görünme
muttasıf: belirgin bir özelliğe sahip
râcih: üstün olan, tercih edilen
riyâkâr: iki yüzlü
riyâkârlık: iki yüzlülük
şecaat: yiğitlik, cesurluk
Şîa: (bk. bilgiler)
Şîa-i Hilâfet: (bk. bilgiler – Şia)
sıddık: çok doğru, çok bağlı
sû-i ahlâk: kötü ahlâk
takiyye etme: birinin mensup olduğu mezhep ve inancını gizlemesi
tasannukârâne: yapmacık bir şekilde davranma
tebaiyet: tabi olma, uyma
teberrî etme: uzaklaşma, sakınma
tefrit: bir şeye aşırı seviyede ilgisiz kalma
tenkis etme: değerini indirme
Vahhâbî: (bk. bilgiler – Vehhâbîlik)
zât: şahıs
ziyade: çok, fazla

tarafından gelen böyle fikirlerle Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali’nin (r.a.) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali’yi (r.a.) lâyık olduğu senâ ile zikrediyorlar. Hususan, ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid ve Şah-ı Velâyet biliyorlar. (1) Alevîler, hem Alevîlerin, hem Ehl-i Sünnetin adâvetine istihkak kesb eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terk ediyorlar. Her ne ise, bu meselede fazla söyledik; çünkü ulemanın beyninde ziyade medar-ı bahs olmuştur.

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.

adâvet: düşmanlık
Âl-i Beyt: Hz. Peygamberin (a.s.m.) ev halkı
âlet: araç, vasıta
Alevî: (bk. bilgiler – Alevîlik)
aleyhinde: karşısında
asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve takvâ sahibi büyük zâtlar
âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
cereyan: akım
cüz’î: ferdî, küçük
ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler
Ehl-i Sünnet/Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler)
ehl-i tevhid: Allah’ın birliğine inanan kimseler
ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk
elzem: çok gerekli
evliya: Allah dostları
hakikat: doğru gerçek
haşiye: dipnot
Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
hususan: özellikle
hutbe: İlâhi emirleri hatırlatan konuşma ve dualar
iftirak: ayrılık
iktiza eden: gerektiren
istihkak: hak etme
istimal etme: kullanma
ittihad: birlik, birleşme
ittihaz etme: kabullenme, edinme
kesb eden: kazanan
mâbeyn: iki şeyin arası
mağlûp etme: yenme
makam: derece, yer
medar-ı bahs: söz konusu
mezhep: dinde tutulan yol
mülhid: dinsiz, inkâr eden
mürşid: doğru yol gösteren
nizâ: anlaşmazlık, çekişme
rabıta-i kudsiye: mukaddes bağ
Şah-ı Velâyet: velilerin şahı; Hz. Ali
senâ: övgü
sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
suret: şekil
uhuvvet: kardeşlik
ulema: âlimler
zikir: anmak, hatırlatmak
zındık: dinsiz

On Beşinci Mektup

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ  1

  وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ      2

AZİZ kardeşim,

SENİN BİRİNCİ SUALİN ki,

“Sahabeler nazar-ı velâyetle müfsitleri neden keşfedemediler? Tâ, Hulefâ-yı Râşidînin üçünün şehadetini netice verdi. Halbuki, küçük Sahabelere, büyük velîlerden daha büyük deniliyor.”

Elcevap: Bunda iki makam var.

Birinci Makam

Dakik bir sırr-ı velâyetin beyanıyla sual halledilir. Şöyle ki:

Sahabelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve keramet orada az görünür.

Hem evliyanın kerametleri ise, ekserisi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlâhî olarak bir harika ondan zuhur eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de, seyr ü sülûk zamanında tarikat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar.


Dipnot-1

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

Dipnot-2

“Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.

âdi: sıradan, basit
akrebiyet-i İlâhiye: Allah’ın kula olan yakınlığı (bk. ḳ-r-b; e-l-h)
aziz: izzetli, çok değerli, saygın (bk. a-z-z)
berzah: geçit, aralık, perde
berzah tariki: tarikat berzahı; tarikat geçidi, aralığı (bk. ṭ-r-ḳ)
beşeriyet: insanlık
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
dakik: ince, derin
ekser: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
evliya: velîler, Allah dostları (bk. v-l-y)
hakikat: gerçek, asıl, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâlât: haller, durumlar
hilâf-ı âdet: âdete aykırı, kural dışı
Hulefâ-yı Râşidîn: dört büyük halife; Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (bk. ḫ-l-f; r-ş-d)
ihtiyarî: kendi isteğiyle tercih etme (bk. ḫ-y-r)
ikram-ı İlâhî: Allah’ın ikramı, bağışı (bk. k-r-m; e-l-h)
inkişaf: ortaya çıkma, açılma (bk. k-ş-f)
keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görülen olağanüstü hal ve hareketler (bk. k-r-m)
keşif: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri kalp gözüyle görme (bk. k-ş-f)
makam: derece, mevki mazhar: nail olma, kavuşma (bk. ẓ-h-r)
meziyât: meziyetler, üstün özellikler
müfsit: fesatçı, bozguncu
nazar-ı velâyet: velîlik bakışı (bk. n-ẓ-r; v-l-y)
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
şehadet: şehitlik, Allah yolunda hayatını feda etme (bk. ş-h-d)
seyr ü sülûk: İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk
sırr-ı velâyet: velîlik sırrı (bk. v-l-y)
tarîkat: mânevî ilerlemeye götüren yol (bk. ṭ-r-ḳ)
tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma
velâyet: velîlik (bk. v-l-y)
velâyet-i kübrâ: en büyük velîlik (bk. v-l-y; k-b-r)
velî: Allah dostu (bk. v-l-y)
veraset-i nübüvvet: peygamberin vârisliği (bk. v-r-s̱; n-b-e)
zâhir: dış görünüş (bk. ẓ-h-r)
zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)

Sahabeler ise, sohbet-i nübüvvetin in’ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksiriyle, tarikatteki seyr ü sülûk daire-i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakikate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadre ulaşmak için iki yol var:

Biri, bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarikatin çoğu bununla gider.

İkincisi, zamanla mukayyet olan cism-i maddî gılâfından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadri öbür gün leyle-i îyd ile beraber, bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü ruh zamanla mukayyet değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir; başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.

İşte bu temsile göre, dün geceki Leyle-i Kadre geçmek için, mertebe-i ruha çıkıp maziyi hazır derecesinde görmektir. Şu sırr-ı gàmızın esası, akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafıdır. Meselâ, güneş bize yakındır; çünkü ziyası, harareti ve misali âyinemizde ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz nuraniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, âyinemizdeki misalî olan timsaline münasebetimizi anlasak, o vasıtayla onu tanısak; ziyası, harareti, heyeti ne olduğunu bilsek, onun akrebiyeti bize inkişaf eder ve yakınımızda onu tanıyıp münasebettar oluruz. Eğer biz bu’diyetimiz nokta-i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr-i fikrîye ve sülûk-u aklîye mecbur oluruz ki, kavânin-i fenniye ile fikren semâvâta çıkıp semâdaki güneşi tasavvur ederek, sonra mahiyetindeki ziya ve harareti ve ziyasındaki elvân-ı seb’ayı uzun uzadıya tetkikat-ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi âyinesinde az bir tefekkürle elde ettiği kurbiyet-i mâneviyeyi ancak elde edebiliriz.

akrebiyet: pek yakınlık, Allah’ın varlıklara olan yakınlığı (bk. ḳ-r-b)
akrebiyet-i İlâhiye: İlâhî yakınlık, Allah’ın kula olan yakınlığı (bk. ḳ-r-b; e-l-h)
âyine: ayna
bu’diyet: uzaklık
cism-i maddî: maddî cisim, beden
daire-i azîm: geniş ve büyük daire (bk. a-ẓ-m)
ehl-i sülûk: İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehber öncülüğünde mânevî yolculuğa çıkanlar
ehl-i tarîkat: tarikata mensup olanlar (bk. ṭ-r-ḳ)
elvân-ı seb’a: yedi renk
gılâf: kılıf, örtü
hakikat: gerçek, asıl, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hararet: ısı, sıcaklık
heyet: yapı, şekil
hissiyat-ı insaniye: insanın hisleri, duyguları
iksir: tesirli ilaç
in’ikâs: yansıma
incizap: çekim, çekicilik
inkişaf: ortaya çıkma, açılma (bk. k-ş-f)
kadem: adım (bk. ḳ-d-m)
kavânin-i fenniye: bilimsel kanunlar (bk. ḳ-n-n)
kurbiyet: yakınlık; kulun Allah’a yakınlığı (bk. ḳ-r-b)
kurbiyet-i mâneviye: mânevî yakınlık; kulun Allah’a yakınlığı (bk. ḳ-r-b; a-n-y)
leyle-i îd: bayram gecesi
Leyle-i Kadir: Kadir Gecesi; Ramazan ayı içinde bulunan mübarek gece (bk. ḳ-d-r)
mahiyet: esas, iç yapı, öz nitelik
mazi: geçmiş
mertebe-i ruh: ruh mertebesi (bk. r-v-ḥ)
meslek: yol, usûl, metod
misal: görüntü (bk. m-s̱-l)
misalî: görüntüden ibaret (bk. m-s̱-l)
mukayyet: kayıtlı, sınırlı münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
müstakbel: gelecek
nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
nokta-i nazar: bakış noktası, görüş açısı (bk. n-ẓ-r)
nuraniyet: nur özelliği, parlaklık (bk. n-v-r)
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
semâ: gök (bk. s-m-v)
semâvât: gökler (bk. s-m-v)
seyr ü sülûk: İlâhî hakikatlara ulaşmak için bir rehber öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk
seyr-i fikrî: fikren dolaşma (bk. f-k-r)
sırr-ı gàmız: anlaşılması zor sır
sohbet-i nübüvvet: Peygamberimizin (a.s.m.) sohbeti (bk. n-b-e)
sülûk-u aklî: aklın bir yol tutması
tarîkat: mânevî ilerlemeye götüren yol (bk. ṭ-r-ḳ)
tasavvur: düşünme, zihinde şekillendirme (bk. ṣ-v-r)
tayy: atlama, aşma, geçme
tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma
tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, anoloji (bk. m-s̱-l)
tetkikat-ı fenniye: bilimsel araştırma ve incelemeler
timsal: görüntü (bk. m-s̱-l)
zâhir: dış görünüş (bk. ẓ-h-r)
ziya: ışık

İşte şu temsil gibi, nübüvvet ve veraset-i nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velâyet-i saire ise, ekseri kurbiyet esası üzerine gider, birçok merâtipte seyr ü sülûke mecbur olur.

İkinci Makam

O hâdisâta sebebiyet veren ve fesadı çeviren birkaç Yahudiden ibaret değildir ki, onları keşfetmekle fesadın önü alınsın. Çünkü, pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyete girmeleriyle, birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bahusus, bazıların gurur-u millîleri Hazret-i Ömer’in (r.a.) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü, onların hem eski dini iptal edilmiş, hem medar-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrip edilmiş. İntikamını, bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış. Onun için, Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o hâlet-i içtimaiyeden istifade ettiler denilmiş. Demek, o hâdisâtın önünü almak, o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa, bir iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.

Eğer denilse: “Hazret-i Ömer’in (r.a.) minber üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye namındaki bir kumandanına, 

يَاسَارِيَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ  (1)

deyip, Sâriye’ye işittirip, sevkülceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki kàtili Firuz’u o keskin nazar-ı velâyetiyle görmedi?”

Elcevap: Hazret-i Yakup aleyhisselâmın verdiği cevapla cevap veririz. HAŞİYE-1


Dipnot-1

“Ey Sâriye, dağa dikkat et, dağa!”

Taberî, Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk, 2:380; Ebu Nuaym, ed-Delâil, 3:210,211; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve: 6:370; Süyûtî, Târihü’l-Hulefâ, s.128; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 7:131.

Haşiye-1

زِ مِصْرَشْ بُوىِ پِرَاهَنْ شِنِيدِىچِرَا دَرْ چاهِ كَنْعَانَشْ نَدِيدِىبَگُفْتْ: اَحْوَالِ مَا بَرْقِ جِهَانَ اسْتْدَمِى پيْدَاوُ دِيگرْدَمْ نِهَا نَسْتْگَهِى بَرْ طَارُمِ أَعْـﱱﲄ نَشِينَمْ…. گهِى بَرْ پُشْتِ پَاىِ خُودْ نَبِينَمْ

Sâdi-i Şirâzî’nin Gülistan’ından alınmış bir şiirdir. Mânâsı HAŞİYE’den sonra verilmiştir.

bahusus: hususan, özellikle
beyit: aynı vezinle yazılmış mânâ bakımından birbirine bağlı iki mısradan oluşan şiir
cereyan: hareket, akım
dessas: hileci, aldatıcı
efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r)
ekser: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
fesad: bozma, bozgunculuk
Firuz: (bk. bilgiler)
gurur-u millî: millî gurur
hâdisât: hâdiseler, olaylar (bk. ḥ-d-s̱)
hâkimiyet-i İslâmiye: İslâmiyetin hâkimiyeti (bk. ḥ-k-m; s-l-m)
hâlet-i içtimaiye: sosyal durum, hal (bk. c-m-a)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hâyat-ı içtimaiye: toplumsal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
Hazret-i Ömer: (bk. bilgiler – Ömer (r.a.))
Hazret-i Yâkup: (bk. bilgiler – Yakup (a.s.))
inkişaf: ortaya çıkma, açılma (bk. k-ş-f)
kerâmetkârâne: kerâmetli bir şekilde (bk. k-r-m)
keşf: ortaya çıkarma (bk. k-ş-f)
kurbiyet: yakınlık; kulun Allah’a yakınlığı (bk. ḳ-r-b)
medar-ı şeref: şeref kaynağı, vesilesi
merâtip: mertebeler, dereceler
minber: hutbe okunan yer
müfsit: fesatçı, bozguncu
münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kişi
nazar: görüş (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı velâyet: velîlik bakışı, velâyet gözü (bk. n-ẓ-r; v-l-y)
nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)
Sâdi-i Şirâzî: (bk. bilgiler)
Sâriye: (bk. bilgiler)
seciyeten: yaratılış ve karakter itibariyle
sevkülceyş: ordunun sevk ve idaresi
seyr ü sülûk: İlâhî hakikatlara ulaşmak için bir rehber öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk
sırr-ı akrebiyet: Cenâb-ı Hakkın varlıklara olan yakınlığının sırrı (bk. ḳ-r-b)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tahrip edilmek: yıkılmak, yok edilmek
velâyet: velîlik (bk. v-l-y)
velâyet-i saire: diğer velîlik usulleri (bk. v-l-y)
veraset-i nübüvvet: peygamberin vârisliği (bk. v-r-s̱; n-b-e)

Yani, Hazret-i Yakup’tan sorulmuş ki, “Niçin Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan Kuyusundaki Yusuf’u görmedin?” Cevaben demiş ki:

“Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”

Elhasıl, insan her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat  

وَمَا تَشَۤاؤُنَ اِلاَّۤ اَنْ يَشَۤاءَ اللهُ  (1)

sırrınca, meşiet-i İlâhiye asıldır, kader hâkimdir. Meşiet-i İlâhiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir,

 اِذَا جَۤاءَ الْقَدَرُ عَمِىَ الْبَصَرُ  (2)

hükmünü icra eder. Kader söylese, iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz’î susar.

İKİNCİ SUÂLİNİZİN MEÂLİ: 

Hazret-i Ali (r.a.) zamanında başlayan muharebelerin mahiyeti nedir?

Muhariplere ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz?

Elcevap:

Cemel Vak’ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddîka (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) arasında olan muharebe, adalet-i mahzâ ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:

Hazret-i Ali, adalet-i mahzâyı esas edip Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muârızları ise, Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye adalet-i mahzâya müsait idi; fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri zayıf muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adalet-i mahzânın tatbikatı çok müşkül olduğundan, “ehvenüşşerri ihtiyar” denilen adalet-i nisbiye


Dipnot-1

“Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi dileyemezsiniz.” İnsan Sûresi, 76:30.

Dipnot-2

“Kader gelince göz kör olur.”

Beyhakî, Şuabü’l-Îman, 1:233; Ayrıca bk. Müsned, 5:234; el-Heysemî, Mecmu’z-Zevâîd, 10:146; İbni Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, 3:234; el-Hâkim, Müstedrek, 2:405, 406.

adâlet-i izafiye: zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören adalet (bk. a-d-l; ḍ-y-f)
adalet-i mahzâ: tam ve mükemmel adalet; “ferdin hukuku asla fedâ edilemez” görüşündeki adalet (bk. a-d-l)
adâlet-i nisbiye: zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören göreceli adalet (bk. a-d-l)
Âişe-i Sıddîka: (bk. bilgiler – Âişe (r.a.))
akvâm: kavimler, milletler
Cemel Vak’ası: (bk. bilgiler)
ehvenüşşerri ihtiyar: iki şerden daha az zararlı olanının tercih edilmesi (bk. ḫ-y-r)
elhasıl: özetle, sonuç olarak
fâil-i muhtar: kendi istek ve iradesi ile iş gören (bk. f-a-l; ḫ-y-r)
hâkim: hükmeden (bk. ḥ-k-m)
hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye: İslâmın sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a; s-l-m)
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Hazret-i Talha: (bk. bilgiler – Talha b. Ubeydullah (r.a.))
Hazret-i Yâkup: (bk. bilgiler – Yakup (a.s.))
Hazret-i Zübeyr: (bk. bilgiler – Zübeyir b. Avam (r.a.))
icra: yerine getirme
içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadîsten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)
ihtiyar-ı cüz’î: cüz’î irade, insana ait sınırlı seçme ve dileme özgürlüğü (bk. ḫ-y-r; c-z-e)
iktidar-ı beşer: insanın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r)
kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması (bk. ḳ-d-r)
Kenan Kuyusu: (bk. bilgiler)
mahiyet: iç yüz, asıl, esas
meşiet-i İlâhiye: Allah’ın dilemesi, iradesi (bk. e-l-h)
meşiet-i insaniye: insanın dilemesi, iradesi
Mısır: (bk. bilgiler)
muârız: karşı çıkan, muhalif
muharebe: harp, savaş
muharip: harp eden, savaşçı
muhtelif: çeşitli, farklı
mürur-u zaman: zamanın geçmesi
müşkül: zor, sıkıntılı
nam: ad
rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn: Allah onların hepsinden razı olsun (bk. e-l-h; c-m-a)
safvet-i İslâmiye: İslâmiyetin saflığı, temizliği (bk. ṣ-f-y; s-l-m)
Şeyheyn: iki şeyh; Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’e verilen ünvan
tatbikat: uygulamalar
Yusuf: (bk. bilgiler – Yusuf (a.s.))

esası üzerine içtihad ettiler. Münakaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için muharebeyi intac etmiştir.

Madem sırf lillâh için ve İslâmiyetin menâfii için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüt etmiş; elbette hem katil, hem maktul, ikisi de ehl-i Cennettir, ikisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Ali’nin içtihadı musîb ve mukàbilindekilerin hata ise de, yine azâba müstehak değiller. Çünkü, içtihad eden, hakkı bulsa iki sevap var; bulmazsa, bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevap alır, hatasından mazurdur. Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zât-ı muhakkik, Kürtçe demiş ki:

ژِى شَرِّ صَحَابَانْ مَكَه قَالُ وقِيلْ

 لَوْرَا جَنَّتِينَه قَاتِلُ وهَمْ قَتِيلْ

Yani: “Sahabelerin muharebesinde kıyl ü kàl etme. Çünkü hem kàtil ve hem maktul, ikisi de ehl-i Cennettirler.”

Adalet-i mahzâ ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki

مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى اْلاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا  1

Âyetin mânâ-yı işarîsiyle, bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına, rızasıyla olsa, o başka meseledir.

Adalet-i izafiye ise, küllün selâmeti için cüz’ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahzâ kàbil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür.

İşte, İmam-ı Ali radıyallahü anh, adalet-i mahzâyı Şeyheyn zamanındaki gibi


Dipnot-1

“Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” Mâide Sûresi, 5:32.

adâlet-i izafiye: zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören adalet (bk. a-d-l; ḍ-y-f)
adalet-i mahzâ: tam ve mükemmel adalet; “ferdin hukuku asla fedâ edilemez” görüşündeki adalet (bk. a-d-l)
azâb: ceza
cemaat: topluluk (bk. c-m-a)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cüz’: ferd, bütünün parçası (bk. c-z-e)
ehl-i Cennet: Cennet ehli, Cennetlik
ehl-i sevap: Allah tarafından mükâfata lâyık görülenler
ehvenüşşer: iki şerden daha az zararlı olanı
hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
hüccet: delil, kanıt
içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadîsten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)
İmâm-ı Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
intaç: netice verme
izah: açıklama
kàbil-i tatbik: uygulanabilir
kıyl ü kàl: dedikodu
küll: bütün, genel (bk. k-l-l)
lillâh: Allah için (bk. e-l-h)
maktul: katledilen, öldürülen
mânâ-yı işârî: işaret edilen mânâ (bk. a-n-y)
mâsum: suçsuz, günahsız
mazur: mazeretli, özürlü
menâfi: faydalar, yararlar
muharebe: harp, savaş
mukàbil: karşı
münakaşa-i içtihadiye: içtihatla ilgili tartışma (bk. c-h-d)
musîb: isabet eden, isabetli
müstehak: hak eden (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
nam: ad
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı merhamet: merhamet bakışı (bk. n-ẓ-r; r-ḥ-m)
nevi: tür, çeşit
Radıyallahu Anh: “Allah ondan razı olsun”
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
selâmet: esenlik, güven (bk. s-l-m)
Şeyheyn: iki şeyh; Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’e verilen ünvan
tevellüt: doğma, meydana gelme
umum: bütün, genel
zât-ı muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim zât (bk. ḥ-ḳ-ḳ)

kàbil-i tatbiktir deyip, hilâfet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukàbilleri ve muarızları ise, “Kàbil-i tatbik değil; çok müşkülâtı var’ diye, adalet-i izafiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair esbab ise, hakikî sebep değiller, bahanelerdir.

Eğer desen: “Hilâfet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali’nin fevkalâde iktidarı, harikulâde zekâsı ve yüksek liyakatiyle beraber, seleflerine nisbeten muvaffakiyetsizliği nedendir?”

Elcevap: O mübarek zât, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyıktı. Eğer tam muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, Şâh-ı Velâyet ünvan-ı mânidârını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki, zâhirî ve siyasî hilâfetin pek çok fevkinde mânevî bir saltanat kazandı ve üstad-ı küll hükmüne geçti, hattâ kıyamete kadar saltanat-ı mânevîsi bâki kaldı.

Amma Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffin’de Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilâfet ve saltanatın muharebesidir. Yani, Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.

Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani, Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip, rabıta-i İslâmiyeti rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler.

Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.

adâlet-i izafiye: zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören adalet (bk. a-d-l; ḍ-y-f)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat (bk. e-ḫ-r)
ahkâm-ı din: dinin hükümleri, esasları (bk. ḥ-k-m)
azimet: Allah’ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmaya çalışma (bk. a-ẓ-m)
bâkî: devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y)
bihakkın: hakkıyla (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
devlet-i İslâmiye: İslâm devleti (bk. s-l-m)
Emevîler: (bk. bilgiler)
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
fevkalâde: olağanüstü
fevkinde: üstünde
hakaik-i İslâmiye: İslâmın hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)
hakikî: asıl, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici
hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye: İslâmın sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a; s-l-m)
Hazret-i Hasan: (bk. bilgiler – Hasan (r.a.))
Hazret-i Hüseyin: (bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.))
Hazret-i Muaviye: (bk. bilgiler – Muaviye (r.a.))
hilâfet: halifelik (bk. ḫ-l-f)
hilâfet-i İslâmiye: İslâm halifeliği (bk. ḫ-l-f; s-l-m)
içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadîsten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)
iktidar: güç, kudret, idare (bk. ḳ-d-r)
iltizam: kabul etme, taraftarlık
İmâm-ı Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
istinad: dayandırma (bk. s-n-d)
kàbil-i tatbik: uygulanabilir
liyakat: lâyık olma, ehliyet
milel-i sâire: diğer milletler
muarız: karşı gelen
mübarek: İlâhî hayra erişmiş (bk. b-r-k) muharebe: harp, savaş
mukàbil: karşı taraf
mukteziyât: gereklilikler
müşkülat: zorluklar, güçlükler
muvaffakiyet: başarı
muvaffakiyet-i siyasiye: siyasî başarı
nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
rabıta-i İslâmiye: İslâm bağı (bk. s-l-m)
râbıta-i milliye: milliyet bağı
rencide: incitme
ruhsat: izin, müsaade (bk. a-ẓ-m)
Şâh-ı Velâyet: velîlik makamının şâhı, başı (bk. v-l-y)
sair: diğer, başka
saltanat: sultanlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
saltanat-ı mânevî: mânevî saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ; a-n-y)
selef: öncekiler, kendinden önceki halifeler
takviye: kuvvetlendirme, güçlendirme tevhiş: ürkütüp kaçırma
ünvân-ı mânidâr: önemli makam ve isim (bk. a-n-y)
üstad-ı küll: bütün zamanlarda herkesin üstadı (bk. k-l-l)
Vak’a-i Sıffin: Sıffin Savaşı (bk. bilgiler – Sıffîn)
zahirî: görünüşte (bk. ẓ-h-r)
ziyade: çok

Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden, zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü, unsuriyetperver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.

اَلْاِسْلاَمِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ لاَ فَرْقَ بَيْنَ عَبْدٍ حَبَشِىٍّ وَسَيِّدٍ قُرَيْشِىٍّ اِذَۤا اَسْلَمَا   1

ferman-ı kat’îsiyle, rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez. Edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider.

İşte, Hazret-i Hüseyin, rabıta-i diniyeyi esas tutup, muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş.

Eğer denilse: “Bu kadar haklı ve hakikatli olduğu halde neden muvaffak olmadı? Hem neden kader-i İlâhî ve rahmet-i İlâhiye onların feci bir âkıbete uğramasına müsaade etmiş?”

Elcevap: Hazret-i Hüseyin’in yakın taraftarları değil, fakat cemaatine iltihak eden sair milletlerde, yaralanmış gurur-u milliyeleri cihetiyle, Arap milletine karşı bir fikr-i intikam bulunması, Hazret-i Hüseyin ve taraftarlarının sâfi ve parlak mesleklerine halel verip mağlûbiyetlerine sebep olmuş.

Amma kader nokta-i nazarında feci âkıbetin hikmeti ise:

Hasan ve Hüseyin (r.a.) ve onların hanedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem’i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi—tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı mâneviyeye tayin edildiler. Âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.


Dipnot-1

“İslâm, Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır. Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark yoktur. “

Bu ibare, İslâmiyet öncesi câhiliye âdetlerine dönmekten men eden hadislerden iktibas edilmiştir. Bu mevzuda bir çok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir:

اَلْاِسْلاَمُ يَجُبُّ مَاقَبْلَهُ..

“İslâm dini, kendinden önceki bâtıl olan fiil, hareket, âdet ve inanışları keser, kaldırır.” Buharî, Ahkâm: 4, İmâra: 36, 37; Ebu Davud, Sünnet: 5; Tirmizî, Cihâd: 28, İlim: 16, Nesâî, Bey’a: 26; İbni Mâce, Cihad: 39; Müsned, 4:69, 70, 199, 204, 205, 5:381, 6:402, 403.

âdi: basit, sıradan
âkıbet: netice, son
aktab: kutuplar, büyük velîlerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler
cem’: bir araya gelme (bk. c-m-a)
cihet: yön, taraf
evliya: velîler, Allah’ın sevgili kulları (bk. v-l-y)
ferman-ı kat’i: kesin emir, buyruk
fikr-i intikam: intikam düşüncesi (bk. f-k-r)
gurur-u milliye: millî gurur
hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: zarar
hanedan: büyük aile
Hasan: (bk. bilgiler – Hasan (r.a.))
Hazret-i Hüseyin: (bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.))
hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m)
ihraz: kazanma, elde etme
ikame: yerleştirme
iltihak: katılma
kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması (bk. ḳ-d-r)
kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
mağlûbiyet: yenilgi
makam-ı şehâdet: şehitlik makamı (bk. ş-h-d)
merci: kaynak
muhik: haklı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
müşkül: zor
muvaffak: başarılı
muvakkat: geçici
namzet: aday
nokta-i nazar: bakış noktası (bk. n-ẓ-r)
rabıta-i diniye: din bağı
rabıta-i milliye: milliyet bağı
rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti, şefkat ve merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
sâfi: saf, hâlis, temiz (bk. ṣ-f-y)
sair: diğer, başka
saltanat: sultanlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
saltanat-ı mânevî: mânevî saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ; a-n-y)
surî: dış görünüşe ait (bk. ṣ-v-r)
unsuriyet: ırkçılık
unsuriyetperver: ırkçı

ÜÇÜNCÜ SUALİNİZ: “

O mübarek zâtların başına gelen o feci, gaddârâne muamelenin hikmeti nedir?” diyorsunuz.

Elcevap: Sabıkan beyan ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin’in muarızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı:

Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan, “Hükûmetin selâmeti ve âsâyişin devamı için eşhas feda edilir.”

İkincisi: Onların saltanatı unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için, milliyetin gaddârâne bir düsturu olan, “Milletin selâmeti için herşey feda edilir.”

Üçüncüsü: Emevîlerin Hâşimîlere karşı an’anesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarında bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kàbiliyet göstermişti.

Dördüncü bir sebep de, Hazret-i Hüseyin’in (r.a.) taraftarlarında bulunuyordu ki, Emevîlerin, Arap milliyetini esas tutup sair milletlerin efradına “memalik” tabir ederek köle nazarıyla bakmaları ve gurur-u milliyelerini kırmaları yüzünden, milel-i saire Hazret-i Hüseyin’in (r.a.) cemaatine intikamkârâne ve müşevveş bir niyetle iltihak ettiklerinden, Emevîlerin asabiyet-i milliyelerine fazla dokunmuş, gayet gaddârâne ve merhametsizcesine, meşhur faciaya sebebiyet vermişlerdir.

Mezkûr dört esbab, zâhirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit, Hazret-i Hüseyin (r.a.) ve akrabasına, o facia sebebiyle hasıl olan netâic-i uhreviye ve saltanat-ı ruhaniye ve terakkiyât-ı mâneviye o kadar kıymettardır ki, o facia ile çektikleri zahmet gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehid edilse, öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehid olduktan sonra ona sorulabilse, “Az birşeyle pek çok şeyler kazandım” diyecektir.

âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r)
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)
an’ane: gelenek
asabiyet-i milliye: ırçılık damarı
asayiş: güvenlik
beyan: açıklama, anlatım (bk. b-y-n)
Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya çalışan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse
din-i hak: hak din, İslâm (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
düstur: prensip
efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d)
ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
Emevîler: (bk. bilgiler)
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
eşhâs: şahıslar, fertler
gaddârâne: acımasızca, zâlimâne
gadr: zulüm, acımasızlık
gurur-u milliye: millî gurur
Hâşimîler: Peygamberimizin mensup olduğu kabile
Hazret-i Hüseyin: (bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.))
Hazret-i İsâ: (bk. bilgiler – İsâ (a.s.))
hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m)
iltihak: katılma
intikamkârâne: intikam alır bir şekilde
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
kàbiliyet gösterme: yönelme, gelişme gösterme
kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması (bk. ḳ-d-r)
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
meâl: kısaca anlam
memâlik: mülk hâline getirilen yerler ve köleler (bk. m-l-k)
mezkûr: anılan, sözü geçen
milel-i sâire: diğer milletler
muarız: itiraz eden, karşı gelen
mübarek: İlâhî hayra erişmiş (bk. b-r-k)
müşevveş: düzensiz, karma karışık
nazar: bakış, görüş (bk. n-ẓ-r)
nefer: asker, er
netâic-i uhreviye: âhiretteki neticeler (bk. e-ḫ-r)
rivayet: Peygamberimizden duyulan sözlerin nakledilmesi
sabıkan: bundan önce
sair: diğer, başka
saltanat: sultanlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
saltanat-ı ruhaniye: ruhanî, mânevî olarak devam eden saltanat (bk. s-l-ṭ; r-v-ḥ)
selâmet: güven, esenlik (bk. s-l-m)
tabir: adlandırma (bk. a-b-r)
terakkiyat-ı mâneviye: mânevî ilerlemeler, yükselmeler (bk. a-n-y)
unsuriyet: ırkçılık
Yezid: (bk. bilgiler)
zahirî: görünürde, dış görünüşte (bk. ẓ-h-r)

On Dokuzuncu Mektup

BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET

Umur-u gaybiyeye dair hadîslerin birkaç misalini zikrederiz.

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, nakl-i sahihle ve mütevatir bir derecede bize vasıl olmuş ki, minber üstünde, cemaat-i Sahabe içinde ferman etmiş ki:

اِبْنِى حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظِيمَتَيْنِ   1

İşte, kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan radıyallahü anh, Hazret-i Muaviye (r.a.) ile musalâha edip, cedd-i emcedinin mu’cize-i gaybiyesini tasdik etmiştir.

İkincisi: Nakl-i sahihle, Hazret-i Ali’ye demiş:

سَتُقَاتِلُ النَّاكِثِينَ وَالْقَاسِطِينَ وَالْمَارِقِينَ  2

Hem Vak’a-i Cemel, hem Vak’a-i Sıffin, hem Vak’a-i Havâriç hâdiselerini haber vermiş.

Hem Hazret-i Ali (r.a.) Hazret-i Zübeyir ile seviştiği bir zaman dedi: “Bu sana karşı muharebe edecek. Fakat haksızdır.” (3)

Hem Ezvâc-ı Tâhirâtına demiş: “İçinizden birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek.” (4)  

وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلاَبُ الْحَوْأَبِ  (5)

İşte şu sahih, kat’î hadîsler, otuz sene sonra Hazret-i Ali’nin Hazret-i Aişe ve


Dipnot-1

“Şu benim oğlum Hasan, seyyiddir. Allah onun vasıtasıyla Müslümanların iki büyük ordusunu barıştıracaktır.”

Buharî, Fiten: 20; Sulh: 9; Fedâilu Ashâbi’n-Nebî: 22; Menâkıb: 25; Dârîmî, Sünnet: 12; Tirmizî, Menâkıb: 25; Nesâî, Cum’a: 27; Müsned, 5:38, 44, 49, 51.

Dipnot-2

“Sen, biatını bozan, hak ve adaletten sapan ve dinden çıkan kimselerle savaşacaksın.”

el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:139, 140; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:138; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve: 6:414.

Dipnot-3

İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 6:213; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:366, 367; Ali el-Kari, Şerhü’ş-Şifâ, 1:686, 687.

Dipnot-4

el-Askalânî, Fethü’l-Bârî, 13:45.

Dipnot-5

“Ona Hav’eb köpekleri havlayacak.” Müsned, 6:52, 97; İbni Hibban, Sahih, 8:258, no: 6697; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:120.

cedd-i emced: en şerefli ced, dede, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)
cemâat-i Sahabe: Sahabe topluluğu (bk. c-m-a)
Ezvâc-ı Tâhirât: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) iffetli, pâk ve temiz hanımları
ferman etmek: buyurmak
fitne: fesad, bozgunculuk
hadîs: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış (bk. ḥ-d-s̱)
Hazret-i Aişe: (bk. bilgiler – Âişe (r.a.))
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Hazret-i Hasan: (bk. bilgiler – Hasan (r.a.))
Hazret-i Muaviye: (bk. bilgiler – Muaviye (r.a.))
Hazret-i Zübeyir: (bk. bilgiler – Zübeyir b. Avam (r.a.))
kat’î: kesin, şüphesiz
katletmek: öldürmek
misal: örnek (bk. m-s̱-l)
mu’cize-i gaybiye: gaybî olarak haber verilen ve zamanı gelince ortaya çıkan mu’cize (bk. a-c-z; ğ-y-b)
muharebe: harp, savaş
musalâha etmek: barışmak (bk. ṣ-l-ḥ)
mütevatir: yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden ve ilk topluluğun da Peygamber Efendimizden (a.s.m.) aktardığı haber (bk. ḥ-d-s̱)
nakl-i sahih: bir hadîs-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
Radıyallahü Anh: “Allah ondan razı olsun”
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
sahih (hadîs): Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin olarak bilinen hadîs (bk. ḥ-d-s̱)
umur-u gaybiye: gaybî, bilinmeyen şeyler (bk. ğ-y-b)
Vak’a-i Cemel: Cemel olayı (bk. bilgiler – Cemel Vak’ası)
Vak’a-i Havâriç: Haricîler olayı, savaşı (bk. bilgiler – Hâricîler)
Vak’a-i Sıffin: Sıffin olayı, savaşı (bk. bilgiler – Sıffîn)
vasıl olma: ulaşma

Zübeyir ve Talha’ya karşı Vak’a-i Cemel’de; ve Muaviye’ye karşı Sıffin’de; ve Havârice karşı Harevra’da ve Nehruvan’da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin bir tasdik-i fiilîsidir.

Hem Hazret-i Ali’ye, “senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı” (1) ihbar etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman ibni Mülcemü’l-Hâricî’dir.

Hem Hâricîlerin içinde “Züssedye” denilen bir adamı, garip bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki, Havâriçlerin maktulleri içinde o adam bulunmuş, Hazret-i Ali onu hakkaniyetine hüccet göstermiş, hem mu’cize-i Nebeviyeyi ilân etmiş. (2)

Hem Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Ümmü Seleme’nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihiyle haber vermiş ki, “Hazret-i Hüseyin, Taff, (3) yani Kerbelâ’da katledilecektir.” Elli sene sonra, aynı vak’a-i ciğersûz vukua gelip o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş.

Hem mükerreren ihbar etmiş ki: “Benim Âl-i Beytim, benden sonra 

يَلْقَوْنَ قَتْلاً وَتَشْرِيدًا 

yani katle ve belâya ve nefye maruz kalacaklar.” (4) Ve bir derece izah etmiş, aynen öyle çıkmıştır.

Şu makamda bir mühim sual vardır ki, denilir ki: “Hazret-i Ali, o derece hilâfete liyakati olduğu ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma karabeti ve harikulâde cesaret ve ilmiyle beraber, neden hilâfette tekaddüm ettirilmedi? Ve neden onun hilâfeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?”

Elcevap: Âl-i Beytten bir kutb-u âzam demiş ki: “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm,


Dipnot-1

el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:113; Müsned, 1:102, 103, 148, 156.

Dipnot-2

Buharî, Menâkıb: 25; Edeb: 95; İstitâbe: 7; Müslim, Zekât: 148, 156, 157; Ebu Davud, Sünnet: 28; Müsned, 3:56, 65.

Dipnot-3

el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9:188; Müsned, 6:294.

Dipnot-4

İbni Mâce, Fiten: 34.

Abdurrahman ibni Mülcemü’l-Hâricî: (bk. bilgiler)
Âl-i Beyt: Peygamber Efendimizin ailesi ve onun neslinden gelenler
alâmet: işaret
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Harevra: (bk. bilgiler)
Hâricîler: (bk. bilgiler)
harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici
Havâric: (bk. bilgiler – Hâricîler)
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Hazret-i Hüseyin: (bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.))
hilâfet: halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik (bk. ḫ-l-f)
hüccet: delil, kanıt
ihbar: haber verme, bildirme
ihbar-ı gaybî: bilinmeyen gayb âleminden ve gelecekten haber verme (bk. ğ-y-b)
karabet: akrabalık, yakınlık (bk. ḳ-r-b)
katl: öldürme
Kerbelâ: (bk. bilgiler)
keşmekeş: karışıklık
kutb-u âzam: en büyük kutup; Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük evliyalardan zamanın en büyük mürşidi (bk. a-ẓ-m)
liyakat: lâyık olma
maktul: öldürülen
maruz kalmak: uğrama; başına gelmek
mazhar: görünme yeri (bk. ẓ-h-r)
mu’cize-i Nebeviye: Peygamberimizin mu’cizesi (bk. a-c-z; n-b-e)
Muaviye: (bk. bilgiler)
muharebe: harp, savaş
mükerreren: tekrarla, defalarca
nefy: sürgün
Nehruvan: (bk. bilgiler)
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
rivayet-i sahiha: sahih olan rivayet; Peygamberimizden doğru olarak, sahih olarak nakledilmiş hadîs
Sıffin: (bk. bilgiler)
Talha: (bk. bilgiler – Talha b. Ubeydullah)
tasdik: doğrulama, onay (bk. ṣ-d-ḳ)
tasdik-ı fiilî: fiilen tasdik edilmesi, doğrulanması (bk. ṣ-d-ḳ)
tekaddüm: öne geçme, ileride olma (bk. ḳ-d-m)
Ümmü Seleme: (bk. bilgiler)
Vak’a-i Cemel: Cemel hadisesi (bk. bilgiler – Cemel Vak’ası)
vak’a-i cîğersûz: ciğer yakan vak’a, olay
vukua gelme: gerçekleşme, meydana gelme
Zübeyir: (bk. bilgiler – Zübeyr b. Avvâm)
Züssedye: (bk. bilgiler)

Hazret-i Ali’nin (r.a.) hilâfetini arzu etmiş. Fakat gaipten ona bildirilmiş ki, murad-ı İlâhî başkadır. O da arzusunu bırakıp murad-ı İlâhîye tâbi olmuş.” 1

Murad-ı İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:

Vefat-ı Nebevîden sonra, en ziyade ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan Sahabeler, eğer Hazret-i Ali başa geçseydi, Hazret-i Ali’nin hilâfeti zamanında zuhura gelen hâdisâtın şehadetiyle ve Hazret-i Ali’nin mümâşatsız, pervâsız, zâhidâne, kahramanâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgir-i âlem şecaati itibarıyla, çok zâtlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip tefrikaya sebep olmak kaviyyen muhtemeldi.

Hem Hazret-i Ali’nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvâmın birbirine karışmasıyla, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın haber verdiği gibi sonra inkişaf eden yetmiş üç fırka (2)  efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisâtın zuhuru zamanında, Hazret-i Ali gibi harikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzımdı ki dayanabilsin. Evet, dayandı. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın haber verdiği gibi, “Ben Kur’ân’ın tenzili için harb ettim. Sen de tevili için harb edeceksin.” (3)

Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Halbuki, karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyti gördükleri için, onlara karşı muvazeneye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevkilerini muhafaza etmek için, ister istemez, Emeviye devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvipleriyle, etbâları ve


Dipnot-1

Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, 5/316; Suyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 64.

Dipnot-2

Tirmizî, Îmân, 18; Ebu Davud, Sünnet, 1; İbni Mâce, Fiten, 17; Dârimî, Siyer, 75.

Dipnot-3

el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:244; Müsned, 3:31, 33, 82; İbni Hibban, Sahih, 9:46, no. 6898.

akvâm: kavimler, milletler
Âl-i Beyt: Peygamber Efendimizin ailesi ve onun neslinden gelenler
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r)
ehl-i İslâm: Müslümanlar, İslâm toplumu (bk. s-l-m)
Emeviye: (bk. bilgiler – Emevîler)
etbâ: tabi olanlar, uyanlar
ferâset: çabuk sezme ve anlama kabiliyeti, ileri görüşlülük
fitne-engiz: fitne verici, fitneye yol açıcı
fırka: grup (bk. f-r-ḳ)
gaip: görünmeyen âlem (bk. ğ-y-b)
hâdisât: hadiseler, olaylar (bk. ḥ-d-s̱)
harb: savaş, mücadele
harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici
Hâşimî: Peygamberimizin mensup olduğu kabileden gelen
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
hikmet: sebep, maksat, gaye (bk. ḥ-k-m)
hilâfet: halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik (bk. ḫ-l-f)
inkişaf: ortaya çıkma (bk. k-ş-f)
itibarıyla: özelliğiyle (bk. a-b-r) ittifak: düşünce ve fikir birliği, söz birliği
ittihad: birleşme, birlik (bk. v-ḥ-d)
kahramanâne: kahramanca
kaviyyen: kuvvetle
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhtelif: çeşitli, değişik (bk. ḫ-l-f)
mülûk-u Emeviye: Emevî hükümdarları, devlet başkanları
mümâşatsız: beraber hareket etmeksizin, uysallık göstermeksizin
murâd-ı İlâhî: Cenâb-ı Hakkın isteği, dilemesi (bk. r-v-d; e-l-h)
müstağniyâne: tok gönüllülükle, kanaatkar bir şekilde (bk. ğ-n-y)
muvazene: denge (bk. v-z-n) nazar: görüş (bk. n-ẓ-r) pervâsız: korkmadan, çekinmeden
reis: başkan
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
şecaat: yiğitlik, cesurluk
şehadet: şahidlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
şöhretgîr-i âlem: dünyaya nâm ve şöhret salmış
tâbi olmak: uymak
tasvip: uygun bulma
teahhur: sonraya kalma, gecikme (bk. e-ḫ-r)
tefrika: ayrılık, bölünme (bk. f-r-ḳ)
tenzil: indirme (bk. n-z-l)
tevil: yorum, açıklama
umum: bütün, genel
vefat-ı nebevî: Peygamberimizin vefatı (bk. n-b-e)
zâhidâne: tam bir zühd ve takva içinde olarak
ziyade: çok, fazla
zuhura gelme: meydana gelme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)

taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi ve hakaik-i imaniyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhafazaya ve neşre çalıştılar. Yüz binlerle müçtehidîn-i muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beytin gayet kuvvetli velâyet ve diyanet ve kemâlâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak muhtemeldi.

Eğer denilse: “Neden hilâfet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevîde takarrur etmedi? Halbuki en ziyâde lâyık ve müstehak onlardı.”

Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Halbuki, Mısır’da Âl-i Beyt namına teşekkül eden devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika’da Muvahhidîn hükûmeti ve İran’da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur’ân’a hizmet etmişler.

İşte, bak: Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelabidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdi hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp

Abbasî: (bk. bilgiler – Abbasîler)
Afrika: (bk. bilgiler)
âhir: son dönem (bk. e-ḫ-r)
ahkâm-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hükümleri, esasları (bk. ḥ-k-m)
aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler
aktâb-ı erbaa: dört büyük kutub zât (Seyyid Abdülkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmed-i Rufâî ve Seyyid İbrahim Desukî)
Âl-i Beyt: Peygamber Efendimizin ailesi ve onun neslinden gelenler
asfiya: Hz. Peygamber yolundan giden ilim ve takvâ sahibi velî kullar (bk. ṣ-f-y)
bilhassa: özellikle
Cafer-i Sadık: (bk. bilgiler)
devlet-i Fâtımiye: (bk. bilgiler – Fâtımî Devleti)
diyanet: dindarlık
Emevî: (bk. bilgiler – Emevîler)
evliya: velîler, Allah’ın sevgili kulları (bk. v-l-y)
Gavs-ı Âzam: (bk. bilgiler – Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.))
hakaik-i imâniye: imanî hakikatler, esaslar (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n)
hakaik-i İslâmiye: İslâmî hakikatler, esaslar (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)
harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici
Hazret-i Hasan: (bk. bilgiler – Hasan (r.a.))
Hazret-i Hüseyin: (bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.))
hilâfet: halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik (bk. ḫ-l-f)
hilâfet-i İslâmiye: İslâm halifeliği (bk. s-l-m; ḫ-l-f)
hizmet-i İslâmiyet: İslâm dinine hizmet (bk. s-l-m)
hıfz-ı din: dinin korunması (bk. ḥ-f-ẓ)
Hulefâ-i Râşidîn: dört büyük halife; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (bk. ḫ-l-f; r-ş-d)
hususan: bilhassa, özellikle
İran: (bk. bilgiler – Fars)
kemâlât: faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri (bk. k-m-l)
Mehdî: (bk. bilgiler)
Mehdî-i Abbâsî: (bk. bilgiler)
memur: görevli
Mısır: (bk. bilgiler)
müçtehidîn-i muhakkikîn: muhakkik müçtehidler; bir meseleyi derinlemesine bilen Kur’ân ve Sünnet ışığında hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimleri (bk. c-h-d; ḥ-ḳ-ḳ)
muhaddisîn-i kâmilin: hadis ilmini çok ileri derecede bilen, çok sayıda hadîs ezberleyen, yazan veya aktaran olgun hadis âlimleri (bk. ḥ-d-s̱)
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
müstehak: lâyık, hak etmiş (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Muvahhidîn Hükümeti: (bk. bilgiler)
nam: ad nebî: peygamber (bk. n-b-e)
neşir: yayma
Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî: (bk. bilgiler – Ömer ibni Abdi’l-Azîz)
Safevîler: (bk. bilgiler)
saltanat-ı dünyeviye: dünya saltanatı (bk. s-l-ṭ)
Şeyh Abdülkadir-i Geylânî: (bk. bilgiler – Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.))
suret: biçim, şekil (bk. ṣ-v-r)
takarrur: yerleşme, sabitleşme
teşekkül etme: oluşma, kurulma
vazife-i asliye: asıl vazife
velâyet: velîlik (bk. v-l-y)
Zeynelâbidin: (bk. bilgiler)
ziyade: çok, fazla
zühd-ü kalb: nefsî ve dünyevî arzuları terk etme, kalbin dünya alâkalarından kesilmesi
zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.

Eğer denilse: “Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.”

Elcevap: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de, Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına göre, câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı îmâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur’ân’ın muhafazasına çalıştı, ve hâkezâ, herbir taife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa’y ettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf, o güller ve gülistan içinde, ehl-i bid’a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.

Güya dest-i kudret, celâlle o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile, pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hafızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan

aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler
aktâr: dört bir taraf
âlem-i İslâmiyet: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m)
asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden yüksek ilim ve takvâ sahibi zâtlar (bk. ṣ-f-y)
Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı
câmia-i İslâmiyet: İslâm topluluğu (bk. c-m-a; s-l-m)
cedd-i emced: en şerefli, dede, Peygamber Efendimiz
celâl: haşmet, heybet (bk. c-l-l)
dest-i kudret: Allah’ın kudret eli (bk. ḳ-d-r)
ehl-i bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan adet ve uygulamaların peşinden gidenler (bk. b-d-a)
ehl-i himmet: himmet ve gayret sahipleri
envâr-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın nurları (bk. n-v-r)
fitne: bozgunculuk
fırka: grup, mezhep
fıtrî: yaratılıştan gelen, doğal (bk. f-ṭ-r)
gülistan: gül bahçesi
güya: sanki
hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış (bk. ḥ-d-s̱)
hafız: Kur’ân-ı Kerim’i ezberleyen kişi (bk. ḥ-f-ẓ)
hakaik-i imâniye: iman hakikatleri, esasları (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n)
hâkezâ: bunun gibi, böylece
hicret: göç
hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m)
hıfz: koruma, muhafaza etme (bk. ḥ-f-ẓ)
hummâlı: hararetli ve hareketli
inkişaf ettirmek: geliştirmek (bk. k-ş-f)
istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
kahr: ezilme, mahvolma (bk. ḳ-h-r)
kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet (bk. k-m-l)
kesretli: pek çok (bk. k-s̱-r)
kudsî: kutsal, kusursuz ve yüce (bk. ḳ-d-s)
kuvve-i anilmerkeziye: merkezden gelen kuvvet, güç; merkezkaç kuvveti
maattessüf: ne yazık ki
müçtehid: Kur’ân ve sünnetten yola çıkarak hüküm ortaya koyan İslâm âlimleri (bk. c-h-d)
muhaddis: hadis ilmini bilen, çok sayıda hadîs ezberleyen, yazan veya aktaran hadis âlimi (bk. ḥ-d-s̱)
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhtelif: farklı, çeşitli (bk. ḫ-l-f)
münevver: aydın, aydınlanmış (bk. n-v-r)
neşr: yayma
nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r)
sa’y etmek: çalışmak
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
şark: doğu
şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler, İslâmiyet (bk. ş-r-a)
suret: biçim, şekil (bk. ṣ-v-r)
Tâbiîn: Sahabeleri gören mü’minler
tahrik: harekete geçirme
taife: topluluk, grup
taife-i nebâtât: bitkiler taifesi, topluluğu
vâris: mirasçı
vech-i rahmet: rahmet yönü (bk. r-ḥ-m)
vezâif-i İslâmiyet: İslâmiyetle ilgili görevler (bk. s-l-m)

garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur’ân’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı. Şimdi sadede geliyoruz.

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın umur-u gaybiyeden haber verdiği gibi doğru vukua gelen işler binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz’î birkaç misaline işaret edeceğiz.

İşte, başta Buharî ve Müslim, sıhhatle meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye sahipleri, beyan edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu mânen mütevatir ve bir kısmı dahi, ehl-i tahkik onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat’î denilebilir.

İşte, nakl-i sahih-i kat’î ile, Ashabına haber vermiş ki: “Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz. Hem feth-i Mekke, (1) hem feth-i Hayber, (2) hem feth-i Şam, hem feth-i Irak, (3) hem feth-i İran, hem feth-i Beytü’l-Makdise (4) muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz.” (5) Haber vermiş. Hem “Tahminim böyle” veya “Zannederim” dememiş. Belki, görür gibi kat’î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş, Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, çok defa ferman etmiş:

عَلَيْكُمْ بِسِيرَةِ الَّذَيْنِ مِنْ بَعْدِى اَبِى بَكْرٍ وَعُمَرَ  (6)

 deyip, Ebu Bekir ve Ömer


Dipnot-1

Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ 1:678, 679.

Dipnot-2

Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:679.

Dipnot-3

Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:678.

Dipnot-4

Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:678, 679.

Dipnot-5

Buharî, Cihad: 157, Menâkıb:25, İman: 3; Müslim, Fiten: 75, 76; Tirmizî, Fiten: 41.

Dipnot-6

“Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer’in yolu üzere gidin.”

Tirmizî, Menâkıb: 16, 37; İbni Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 5:382, 385, 399, 402.

Ashab: Sahabeler; Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
beyan: açıklama, izah (bk. b-y-n)
beyninizde: aranızda
Buharî: (bk. bilgiler)
cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e)
Ebu Bekir: (bk. bilgiler –Ebu Bekir (r.a.))
ehl-i İslâm: Müslümanlar (bk. s-l-m)
ehl-i tahkik: gerçeği ilmen derinlemesine araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ferman etmek: buyurmak
feth-i Beytü’l-Makdis: Kudüs’ün fethi
feth-i Hayber: Hayber’in fethi
feth-i Irak: Irak’ın fethi
feth-i İran: İran’ın fethi
feth-i Mekke: Mekke’nin fethi
feth-i Şam: Şam’ın fethi
galebe: üstün gelme, galip gelme
garb: batı
hicret: göç
ihbar: haber verme
İran: (bk. bilgiler – Fars)
istifâde: faydalanma, yararlanma
ittifak: birleşme, söz birliği
kat’î: kesin, şüphesiz
Kütüb-ü Sitte-i hadîsiye: altı büyük hadis kitabı; Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebû Davud, Tirmizî ve Neseî (bk. k-t-b; ḥ-d-s̱)
mânen mütevatir/mânevî tevatür: yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken doğruluğunu susmak suretiyle tasdik etmesi (bk. ḥ-d-s̱)
Müslim: (bk. bilgiler)
mütevatir: yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden ve ilk topluluğun da Peygamber Efendimizden (a.s.m.) aktardığı haber (bk. ḥ-d-s̱)
müttefik: ittifak etmiş, birleşmiş
muvaffak: başarılı olma
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
Ömer: (bk. bilgiler – Hz. Ömer)
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
saded: asıl konu, esas mânâ
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
sıhhat: sâhihlik, doğruluk
taksim: bölüştürme, paylaştırma
umum: bütün
umur-u gaybiye: gaybî, bilinmeyen şeyler (bk. ğ-y-b)
vukua gelme: meydana gelme, ortaya çıkma

kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette ve rıza-i İlâhî ve marzî-i Nebevî dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat yapacak.

Hem ferman etmiş ki:

زُوِيَتْ لِىَ اْلاَرْضُ فَاُرِيتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّتِى مَا زُوِىَ لِى مِنْهَا   1

deyip, “Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiçbir ümmet o kadar mülk zaptetmemiş.” Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, Gazâ-i Bedir’den evvel ferman etmiş:

هٰذَا مَصْرَعُ اَبِى جَهْلٍ هٰذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ هٰذَا مَصْرَعُ اُمَيَّةَ هٰذَا مَصْرَعُ فُلاَنٍ وَفُلاَنٍ   2

deyip, müşrik-i Kureyş’in reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: “Ben kendi elimle Übeyy ibni Halef’i öldüreceğim.” (3) Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, bir ay uzak mesafede, Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede muharebe eden Sahabelerini görür gibi ferman etmiş:

اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُصِيبَ ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُصِيبَ ثُمَّ اَخَذَهَا اِبْنُ رَوَاحَةَ فَاُصِيبَ ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللهِ   4

deyip, birer birer hâdisâtı Ashabına haber vermiş. İki üç hafta sonra


Dipnot-1

“Yeryüzü benim için büzülüp katlandı. Bana onun doğuları ve batıları gösterildi ve ümmetimin mülkü benim için katlanan yerlere kadar ulaşacaktır. (Yani şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiçbir ümmet o kadar mülk zaptetmemiş).”

Müslim, Fiten: 19, 20; Ebu Davud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 14; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 4:123, 278, 284.

Dipnot-2

Hadis-i bilmânâdır. Meâli: “Burası Ebu Cehil’in katledileceği yer, burası Utbe’nin katledileceği yer, burası Ümeyye’nin katledileceği yer ve burası da falan ve falanın katledileceği yerlerdir.” Müslim, Cihad: 83, Cennet: 76; Ebu Davud, Cihad: 115; Nesâi, Cenâiz: 117; Müsned, 1:26, 3:219, 258.

Dipnot-3

El-Hâkim, el-Müstedrek, 2:327.

Dipnot-4

“Sancağı Zeyd aldı ve vuruldu. Sonra Câfer aldı, o da vuruldu. Sonra İbni Revâha aldı, o da vuruldu. Ve sonra onu, Allah’ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı…”

Buharî, Mağâzî: 44; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:298.

Ashab: Sahabeler
Ebu Bekir: (bk. bilgiler – Ebu Bekir (r.a.))
ferman etmek: buyurmak
fütûhât: fetihler, zaferler
garb: batı
Gazâ-i Bedir: (bk. bilgiler – bilgiler Gazve-i Bedir)
gazve-i meşhur: meşhur savaş
hâdisât: hadiseler, olaylar (bk. ḥ-d-s̱)
halife: Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reis (bk. ḫ-l-f)
katledilmek: öldürülmek
marzî-i Nebevî: Peygamberin (a.s.m.) arzusu, isteği (bk. n-b-e)
muharebe: harp, savaş
müşrik-i Kureyş: Allah’a ortak koşan Kureyşli müşrikler, kâfirler
Mûte: (bk. bilgiler – Gazve-i Mûte)
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
nam mevki: adıyla anılan yer
Ömer: (bk. bilgiler)
reisler: ileri gelenler, başkanlar
rıza-i İlâhî: Allah’ın rızası (bk. e-l-h)
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
Şam: (bk. bilgiler)
şark: doğu
Übeyy ibni Halef: (bk. bilgiler)
ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler

Ya’le ibni Münebbih meydan-ı harpten geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (a.s.m.) harbin tafsilâtını beyan etti. Ya’le kasem etti: “Dediğin gibi, aynen öyle oldu.” (1)

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş:

 اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلٰثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ﴾

 ﴿ وَاِنَّ هٰذَا اْلاَمْرَ﴾

 بَدَاَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً ثُمَّ يَكُونُ رَحْمَةً وَخِلاَفَةً ثُمَّ يَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ثُمَّ يَكُونُ عُتُوًّا وَجَبَرُوتًا  ﴿ 2

deyip, Hazret-i Hasan’ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş:

يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَاُ الْمُصْحَفَ ﴾

﴿ وَاَنَّ اللهَ عَسٰۤى اَنْ يُلْبِسَهُ قَمِيصًا﴾

وَاِنَّهُمْ يُرِيدُونَ خَلْعَهُ  ﴿ 3

deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal’i istenileceğini ve mazlum olarak, Kur’ân okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, hacamat edip, mübarek kanını Abdullah ibni Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş:

وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَوَيْلٌ لَكَ مِنَ النَّاسِ  (4)

deyip, harika bir şecaatle ümmetin


Dipnot-1

el-Hafacî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:210; İbnü’l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü’l-Meâd (tahkik: Arnavûd), 3:385.

Dipnot-2

“Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır.” Müsned, 5:220, 221.

“Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra ısırıcı saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet azgınlık meydan alacak.”

Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340;Müsned, 4:273.

Dipnot-3

“Osman Mushaf okurken şehid edilecek.” el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:103.

“Muhakkak ki Cenâb-ı Hak Osman’a halife gömleğini giydirecektir; fakat onlar bu gömleği çıkartmak isteyecekler.” bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:100.

Dipnot-4

“Senin yüzünden insanların, insanlar yüzünden de senin vay haline!” el-Askalânî, el-Metâlibü’l-Âliye, 4:21; el-Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, 2708; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:554.

Abdullah ibni Zübeyr: (bk. bilgiler)
beyan: açıklama, izah (bk. b-y-n)
ceberut: cebr, baskı, zorlama (bk. c-b-r)
Ciharyâr-ı Güzîn: seçkin dört dost; dört halife; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.a.)
ferman etmek: buyurmak
fesad-ı ümmet: ümmetin fesadı; ümmetin fesâda girmesi, bozgunculuğa düşmesi
hacamat: kan aldırma, kan verme
hal’i: azli, görevine son verilmesi
halife: Fahr-i Kâinat (a.s.m.) Efendimizin vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zât (bk. ḫ-l-f)
Hazret-i Hasan: (bk. bilgiler – Hasan (r.a.))
Hazret-i Osman: (bk. bilgiler – Osman (r.a.))
hilâfet: halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik (bk. ḫ-l-f)
Hulefâ-i Râşidîn: dört büyük halife; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (bk. ḫ-l-f)
kasem: yemin
maruz: uğrama
mazlum: zulme uğramış (bk. ẓ-l-m)
meydan-ı harp: savaş meydanı
mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k)
Muhbir-i Sadık: doğru sözlü haber verici, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) (bk. ṣ-d-ḳ)
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
saltanat: hükümdarlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
şecaat: yiğitlik, cesurluk
tafsilât: ayrıntılar
teberrüken: bereket vesilesi olarak (bk. b-r-k)
ümmet: Hz.Peygambere inanıp onun yolundan gidenler, mü’minler
Ya’le ibni Münebbih: (bk. bilgiler)
zaman-ı hilâfet: halifelik zamanı (bk. ḫ-l-f)

başına geçeceğini ve müthiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hâdiselere giriftar olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullah ibni Zübeyr, Emevîler zamanında, hilâfeti Mekke’de ilân ederek kahramanâne çok müsademe etmiş. Nihayet Haccac-ı Zalim büyük bir orduyla üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden sonra o kahraman-ı âlişan şehid edilmiş.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, Emeviye devletinin zuhurunu (1) ve onların padişahlarının çoğu zalim olacağını ve içlerinde Yezid (2) ve Velid bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına geçeceğini,

وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ  (3)

fermanıyla rıfk ve adaleti tavsiye etmiş. Ve Emeviyeden sonra

يَخْرُجُ وَلَدُ الْعَبَّاسِ بِالرَّايَاتِ السُّودِ وَيَمْلِكُونَ اَضْعَافَ مَا مَلَكُوا   4

deyip, devlet-i Abbasiyenin zuhurunu ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş:

وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِنْ شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ  (5)

 deyip, Cengiz ve Hülâgû’nun dehşetli fitnelerini ve Arap devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, Sa’d ibni Ebî Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman etmiş:

لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتّٰى يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ اٰخَرُونَ   6


Dipnot-1

Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:338; Ali el-Karî, 1:683; el-Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 1:179.

Dipnot-2

bk. el-Askalânî, el-Metâlibü’l-Âliye, no. 4528; el-Albânî, Sahihu’l-Câmi’i’s-Sağîr, no. 2579; el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, no. 1749.

Dipnot-3

“Başa geçtiğin zaman affedici ol ve âdil davran.”

el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 5:186; İbni Hacer, el-Metâlibü’l-Â’liye (tahkik: Abdurrahman el-A’zamî), no. 4085.

Dipnot-4

“Abbasoğulları siyah bayraklarla çıkarlar ve öncekilerden çok uzun müddet saltanat sürerler.”

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:338; Müsned, 3:216-218; Beyhakî, Delâili’n-Nübüvve: 6:517.

Dipnot-5

“Yaklaşmakta olan bir şerden vay Arapların haline!”

Buharî, Fiten: 4, 28; Müslim, Fiten: 1; Ebu Davud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 23; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 2:390, 39; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:108, 4:439, 483.

Dipnot-6

Sen daha çok yaşayacaksın ve ordunun başına geçeceksin. Sonunda; tâ ki, bir kısım milletler senden fayda görecekler, bir kısmı da zarar görecekler…”

Buharî, Cenâiz: 36, Menâkıbü’l-Ensâr: 49, Ferâiz: 6; el-Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:209; A’liyyü’l-Karî, Şerhu’ş-Şifâ, 1:699; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 1:94.

Abdullah ibni Zübeyr: (bk. bilgiler)
Cengiz: (bk. bilgiler)
devlet-i Abbasiye: (bk. bilgiler – Abbasîler)
Emevîler: (bk. bilgiler)
ferman: emir, buyruk fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
giriftar olma: tutulma, yakalanma
Haccac-ı Zalim: (bk. bilgiler)
Hazret-i Muaviye: (bk. bilgiler – Muaviye (r.a.))
hilâfet: halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik (bk. ḫ-l-f)
Hülâgû: (bk. bilgiler)
kahraman-ı âlişan: şanlı kahraman
kahramanâne: kahramanca
maruz: uğrama, tesirinde kalma
Mekke: (bk. bilgiler)
müsademe: çarpışma
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
rıfk: yumuşak ve hoşgörülü davranma
Sa’d ibni Ebî Vakkas: (bk. bilgiler) ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden, mü’minler
Velid: (bk. bilgiler)
Yezid: (bk. bilgiler)
zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)

deyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütuhat yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harap olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa’d ordu-yu İslâm başına geçti, devlet-i İraniyeyi zirüzeber etti, çok kavimlerin daire-i İslâma ve hidayete girmelerine sebep oldu.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, imana gelen Habeş Meliki olan Necâşî hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün Ashabına haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış. (1) Bir hafta sonra cevap geldi ki, aynı günde vefat etmiş.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, Ciharyâr-ı Güzîn ile beraber Uhud veya Hira Dağının başında iken dağ titredi, zelzelelendi. Dağa ferman etti ki:

اُثْبُتْ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَصِدِّيقٌ وَشَهِيدٌ  (2)

deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali’nin şehid olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Şimdi, ey bedbaht, kalbsiz, biçare adam! “Muhammed-i Arabî akıllı bir adamdı” diye o şems-i hakikate karşı gözünü yuman biçare insan! On beş envâ-ı külliye-i mu’cizâtından birtek nev’i olan umur-u gaybiyeden, on beş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Mânevî tevatür derecesinde kat’î bir kısmını duydun. Şu ihbar-ı gayb kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta “dâhi-i âzam” denilir ki, ferasetiyle istikbali keşfediyor. Binaenaleyh, senin gibi haydi dehâ desek, yüz dâhi-i âzam derecesinde bir dehâ-yı kudsiyeyi taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir dehâ-yı âzam sahibinin saadet-i dâreyne dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin alâmetidir.


Dipnot-1

Buharî, Cenâiz: 57, Menâkıbü’l-Ensâr: 38; Müslim, Ferâiz: 14; Ebu Davud, Cihad: 133; Büyû’: 9; Tirmizî, Cenâiz: 69; Nesâî, Cenâiz: 66, 67; İbni Mâce, Sadakat: 9, 13.

Dipnot-2

“Sâkin ol! Zira senin üstünde bir peygamber, bir sıddık ve şehid vardır.”

Buharî, Fedailü’s-Sahâbe:5,7; Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Menakıb: 17, 18; Müsned, 3:112, 5:331; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:450, 451 (verilen bu kaynaklarda “iki şehid” tabiri geçmektedir).

alâmet: işaret
Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Ashab: Sahabeler; Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
bedbaht: talihsiz, kötü bahtlı
biçare: çaresiz binaenaleyh: bundan dolayı
Ciharyâr-ı Güzîn: seçkin dört dost; dört halife; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.a.)
dâhi-i âzam: en büyük dâhi, en zeki kişi (bk. a-ẓ-m)
daire-i İslâm: İslâm dairesi (bk. s-l-m)
dehâ: olağanüstü zekâ sahibi
dehâ-yı âzam: büyük dehâ (bk. a-ẓ-m)
dehâ-yı kudsiye: kudsî dehâ (bk. ḳ-d-s)
devlet-i İraniye: (bk. bilgiler – Fars)
divanelik: delilik, akılsızlık
envâ-ı külliye-i mu’cizât: çeşitli ve çok yönlü mu’cizeler (bk. k-l-l; a-c-z)
ferâset: çabuk sezme ve anlama kabiliyeti; ileri görüşlülük
ferman: emir, buyruk
fütuhat: fetihler, zaferler
Hazret-i Ömer: (bk. bilgiler – Ömer (r.a.))
Hazret-i Sa’d: (bk. bilgiler – Sa’d İbni Ebî Vakkas)
hicret: göç; Peygamber Efendimizin Mekke’den Medine’ye göçü
hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet (bk. h-d-y)
Hira Dağı: (bk. bilgiler)
ihbar-ı gaybî: gayb âleminden gelen haberler (bk. ğ-y-b)
istikbal: gelecek zaman
mânevî tevatür: yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak suretiyle doğruluğunu tasdik etmesi (bk. ḥ-d-s̱)
Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Hz. Muhammed (bk. ḥ-m-d)
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
Necâşî: (bk. bilgiler)
nev’: çeşit, tür
ordu-yu İslâm: İslâm ordusu (bk. s-l-m)
Osman: (bk. bilgiler – Osman (r.a.))
saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu
şems-i hakikat: hakikat güneşi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tenezzül etmek: inmek, alçalmak (bk. n-z-l)
Uhud Dağı: (bk. bilgiler)
umur-u gaybiye: gaybî, bilinmeyen şeyler (bk. ğ-y-b)
zîrüzeber: alt üst, darma dağınık

ALTINCI NÜKTELİ İŞARET

Nakl-i sahih-i kat’î ile, Hazret-i Fatıma’ya (r.anha)ferman etmiş ki:

اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْتِى لُحُوقًابىِ  (1)

deyip, “Âl-i Beytimden, herkesten evvel vefat edip bana iltihak edeceksin” diye söylemiş. Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.

Hem Ebu Zer’e ferman etmiş:

سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتعِيشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ   2

deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra, haber verdiği gibi çıkmış.

Hem Enes ibni Malik’in halası olan Ümmü Haram’ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş:

رَاَيْتُ اُمَّتِى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ   3

Ümmü Haram niyaz etmiş: “Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Ferman etmiş: “Beraber olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde ibni Sâmit refakatiyle Kıbrıs’ın fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş ki:

يَخْرُجُ مِنْ ثَقِيفٍ كَذَّابٌ وَمُبِيرٌ   4

Yani, “Sakif kabilesinden biri dâvâ-yı nübüvvet edecek ve biri hunhar zalim zuhur edecek” deyip, nübüvvet dâvâ eden meşhur Muhtar’ı ve yüz bin adam öldüren Haccac-ı Zalim’i haber vermiş.


Dipnot-1

Buharî, Menâkıb: 25, Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 101; İbni Mâce, Cenâiz: 64; Müsned, 6:240, 282, 283; Kadî İyâz, eş-Şifâ, 1:340.

Dipnot-2

“Buradan çıkarılacak, tek başına yaşayacak ve tek başına öleceksin.”

el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:345; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Aliyyü’l-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:700; el-Askalânî, el-Metâlibü’l-Â’liye, 4:116, no. 4109; İbni Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 5:8-9; el-Askalânî, el-İsabe: 4:64.

Dipnot-3

“Rüyâmda ümmetimin gazilerini gördüm. Tahtlarına oturmuş padişahlar gibi denizde savaşarak yollarına devam ediyorlardı.”

Buharî, Ta’bîr: 12; Cihad: 3, 8, 63, 75; İsti’zân, 41; Müslim, İmâret: 160, 161; Ebu Davud, Cihad: 9; Tirmizî, Fedâilü’l-Cihad: 15; Nesâî, Cihad: 40; İbni Mâce, Cihad: 10; Dârîmî, Cihad: 28; Muvatta’, Cihad: 39; Müsned, 3:240, 264 …; el-Elbânî, Sahîhu’l-Câmi’i’s-Sağîr, 6:24, no: 6620; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:556.

Dipnot-4

Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 229, Tirmizî, Fiten: 44, Menâkıb: 73; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:450, 4:254.

Âl-i Beyt: Peygamber Efendimizin ailesi ve onun neslinden gelenler
dâvâ: iddia (bk. d-a-v)
dâvâ-yı nübüvvet: peygamberlik dâvâsı, iddiası (bk. r-s-l)
Ebû Zer: (bk. bilgiler – Ebu Zerr-i Gifârî)
Enes ibni Mâlik: (bk. bilgiler)
ferman: etmek, buyurmak
Haccac-ı Zalim: (bk. bilgiler)
hane: ev Hazret-i Fatıma: (bk. bilgiler – Fatıma (r.a.))
hunhar: kan döken
iltihak etmek: katılmak
Kıbrıs: (bk. bilgiler)
Medine: (bk. bilgiler)
Muhtar: (bk. bilgiler)
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
nefyedilme: sürgün edilme, gönderilme
niyaz: yalvarma, yakarma
nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)
refakat: arkadaşlık, beraberlik (bk. r-f-ḳ)
sahrâ: çöl
Sakif kabilesi: (bk. bilgiler)
Ubâde ibni Sâmit: (bk. bilgiler)
Ümm-ü Haram: (bk. bilgiler)
zevc: eş, koca
ziyaretgâh: ziyaret yeri
zuhur: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile,

سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَنِعْمَ اْلاَمِيرُ اَمِيرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا  1

deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş ki:

اِنَّ الدِّينَ لَوْكَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَالَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَۤاءِ فَارِسَ   2

deyip, başta Ebu Hanife olarak, İran’ın emsalsiz bir surette yetiştirdiği ulema ve evliyaya işaret ediyor, haber veriyor.

Hem ferman etmiş ki:

عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلاَُ طِبَاقَ اْلاَرْضِ عِلْمًا  3

deyip, İmam-ı Şâfiî’ye işaret edip haber veriyor.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş ki:

سَتَفْتَرِقُ اُمَّتِى ثَلاَثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا، قِيلَ: مَنْ هُمْ قَالَ: مَا اَنَا عَلَيْهِ وَاَصْحَابىِ   4

deyip, ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i nâciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.

Hem ferman etmiş ki:

اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هٰذِهِ اْلاُمَّةِ  (5)

deyip, çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini haber vermiş. Hem çok şubelere inkısam eden Râfızîleri haber vermiş.


Dipnot-1

“İstanbul fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur.”

el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:422; Buharî, Târihü’s-Sağîr, no. 139; Müsned, 4:335; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:218.

Dipnot-2

“Eğer din, Ülker Takımyıldızında bile olsaydı, Fars’tan bazı kimseler ona ulaşıp alabileceklerdi.” Buharî, Tefsir: 62; Tirmizî, 47. sûrenin tefsiri: 3.

Dipnot-3

“Kureyş’in âlimi yeryüzünün tabakalarını ilimle dolduracaktır.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:53, 54.

Dipnot-4

“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinden birisi fırka-i nâciyedir. ‘Onlar kimdir?’ dediler. Buyurdu ki: Bana ve Ashabıma tâbi olanlardır.”

Ebu Davud, Sünnet: 1; İbni Mâce, Fiten: 17; Tirmizî, Îmân: 18; Müsned, 2:232, 3:120, 148; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:679.

Dipnot-5

“Kaderiye fırkası, bu ümmetin mecûsîleridir.” 4:150; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:85; Ebu Davud, Sünnet: 5; Süyûti, el-Fethu’l-Kebîr, 3:23; Müsned, 2:86, 125, 5:406.

Ebu Hanife: (bk. bilgiler – İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe)
Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler
emsalsiz: benzersiz, eşsiz (bk. m-s̱-l)
evliya: velîler, Allah’ın sevgili kulları (bk. v-l-y)
ferman etmek: buyurmak
fırka: grup (bk. f-r-ḳ)
fırka-i nâciye-i kâmile: kurtuluşa eren kâmil cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat (bk. f-r-ḳ; n-c-v; k-m-l)
Hazret-i Sultan Mehmed Fatih: (bk. bilgiler – Fatih Sultan Mehmet)
İmam-ı Şâfiî: (bk. bilgiler)
inkısam: bölünme, kısımlara ayrılma
İran: (bk. bilgiler – Fars)
kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması (bk. ḳ-d-r)
Kaderiye: (bk. bilgiler)
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
Râfızî: (bk. bilgiler – Rafızîlik)
suret: biçim, şekil (bk. ṣ-v-r)
taife: grup, topluluk
ulema: âlimler (bk. a-l-m)
zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, İmam-ı Ali’ye (r.a.) demiş: “Sende, Hazret-i İsâ (a.s.) gibi, iki kısım insan helâkete gider: Birisi ifrat-ı muhabbet, diğeri ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ’ya, Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i meşrudan tecavüzle—hâşâ—’ibnullah’ dediler. (1) Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da, bir kısım, hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir.”

  لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضَةُ  (2)

demiş. “Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler. Onlar da Havâriçtir ve Emevîlerin müfrit bir kısım taraftarlarıdır ki, onlara ‘Nâsibe’ denilir.”

Eğer denilse: “Âl-i Beyte muhabbeti Kur’ân emrediyor. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Niçin Şialar, hususan Râfızîler o muhabbetten istifade etmiyorlar, belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbete mahkûmdurlar?”

Elcevap: Muhabbet iki kısımdır.

Biri: Mânâ-yı harfiyle, yani Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyti sevmektir. Şu muhabbet, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.

İkincisi: Mânâ-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı düşünmeden, Hazret-i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah’ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da, yine onları sever. Bu


Dipnot-1

Müsned, 1:160; Mecmeu’z-Zevâid, 9:133; Müstedrek, 3:123.

Dipnot-2

“Onların bir lâkabı vardır ki, onlara Râfizî denir.” Müsned, 1:103.

adâvet: düşmanlık
Âl-i Beyt: Peygamber Efendimizin ailesi ve onun neslinden gelenler
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ehl-i muhabbet: muhabbet edenler, sevgi besleyenler (bk. ḥ-b-b)
ehl-i sekir: İlâhî bir tecelli ile kendinden geçme hâli
Emevîler: (bk. bilgiler)
fart-ı muhabbet: aşırı sevgi, ifrat derecesinde sevme (bk. ḥ-b-b)
fazilet: üstünlük, güzel ahlâk, erdem (bk. f-ḍ-l)
hadd-i meşru: meşrû sınır, helâl daire
hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil
Havâric: (bk. bilgiler – Hâricîler)
Hazret-i İsâ: (bk. bilgiler – İsâ (a.s.))
helâket: mahvolma, yok olma
hususan: özellikle
Hz. Hasan: (bk. bilgiler – Hasan (r.a.))
Hz. Hüseyin: (bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.))
ibnullah: Allah’ın oğlu
ifrat: aşırılık
ifrât-ı adavet: aşırı derecede düşmanlık besleme
ifrât-ı muhabbet: aşırı derecede sevgi besleme (bk. ḥ-b-b)
iktiza etmek: gerektirmek (bk. ḳ-ḍ-y)
İmam-ı Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
inkâr etmek: kabul etmemek, reddetmek (bk. n-k-r)
işaret-i Nebeviye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber vermesi, işaret etmesi (bk. n-b-e)
kemâl: mükemmellik, fazilet, erdem (bk. k-m-l)
mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mâna (bk. a-n-y)
mânâ-yı ismî: bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı (bk. a-n-y; s-m-v)
meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a)
müfrit: ifrat eden, aşırıya giden
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
nam: ad
Nâsibe: Hâricîler
Nasrânî: Hıristiyan
nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)
Râfızî: (bk. bilgiler – Rafızîlik)
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
Şîa: (bk. bilgiler)
tecavüz: sınırı aşmak, ileri gitmek (bk. c-v-z)
zemm: kötüleme, kınama
ziyadeleştirmek: fazlalaştırmak, artırmak

sevmek, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakkın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.

İşte, işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekri’s-Sıddık ile Hazret-i Ömer’den teberri ettiklerinden, hasârete düşmüşler. Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş ki:

اِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَۤاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ رَدَّ اللهُ بَاْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلٰى خِيَارِهِمْ     1

deyip, “Ne vakit (2) size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar” haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş ki:

  وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلٰى يَدَىْ عَلِىٍّ  (3)

deyip, “Hayber Kal’asının fethi Ali’nin eliyle olacak.” Me’mulün pek fevkinde, ikinci gün bir mu’cize-i Nebeviye olarak, Hayber Kal’asının kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış. Sekiz kuvvetli adam o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivayette, kırk adam kaldıramamış. (4)

Hem ferman etmiş ki:

لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا واَحِدَةٌ  (5)  

diye, Sıffin’de Hazret-i Ali ile Muaviye’nin harbini haber vermiş.


Dipnot-1

Tirmizî (tahkik: Ahmed Şâkir), no. 2262; el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, 954; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 10:232, 237.

Dipnot-2

“Ne vakit gururla yürümeler başladı ve size Fars…”

Dipnot-3

Buharî, Cihad: 102,143, el-Mağâzî: 38; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 34, 35; Müsned, 2:484, 5:333; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve: 4:205.

Dipnot-4

Süyûti, ed-Dürerü’l-Müntesira, 118; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4:189-190; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:365.

Dipnot-5

“Müslümanlardan aynı dâvâya sahip iki büyük topluluk birbiriyle savaşmadıkça kıyamet kopmaz.” Müslim, Fiten: 4; İbni Hibban, Sahih, 8:259; Ali el-Karî, Şerhu’ş-Şifâ, 1:704; el-Elbânî, Sahihü’l-Câmî, 6:174, no. 7294.

adâvet: düşmanlık
Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
dahilî: içe dönük
Fars: (bk. bilgiler)
ferman etmek: buyurmak
fethetmek: açmak
fevkinde: üstünde
fitne: bozgunculuk, ara bozma
hasâret: zarar, ziyan
Hayber Kal’ası: Hayber Kalesi (bk. bilgiler – Hayber)
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Hazret-i Ebu
Bekri’s-Sıddık: (bk. bilgiler – Ebu Bekir (r.a.))
Hazret-i Ömer: (bk. bilgiler – Ömer (r.a.))
ifrat: aşırılık
iktiza etme: gerektirme (bk. ḳ-ḍ-y)
işaret-i Nebeviye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber vermesi, işaret etmesi (bk. n-b-e)
istimal: kullanma
me’mul: umulan, ümit edilen
menfi: olumsuz
mu’cize-i Nebeviye: Peygamberimizin mu’cizesi (bk. a-c-z; n-b-e)
Muaviye: (bk. bilgiler)
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) musallat: sataşma
muvaffak olmak: başarılı olmak
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
sebeb-i hasâret: zarar verme, kaybettirme sebebi (bk. s-b-b)
şerir: şerliler, kötüler
Sıffin: (bk. bilgiler)
teberrî etmek: uzaklaşmak
zemm: kötüleme, kınama
ziyade: çok, fazla

Hem ferman etmiş ki: 

اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْباَغِيَةُ  (1)

 diye, “Bâği bir taife Ammâr’ı katledecek.” Sonra, Sıffin harbinde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye’nin taraftarları bâği olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr ibnü’l-Âs dedi: “Bâği yalnız onun katilleridir; umumumuz değiliz.”

Hem ferman etmiş ki: 

اِنَّ الْفِتَنَ لاَ تَظْهَرُ مَادَامَ عُمَرُ حَيًّا  (2)

diye, “Hazret-i Ömer sağ

kaldıkça içinizde fitneler zuhur etmez.” Haber vermiş; öyle de olmuş.

Hem Süheyl ibni Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma demiş ki: “İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o fesahatiyle küffâr-ı Kureyş’i harbimize teşvik ediyordu.” Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş ki:

  وَعَسٰى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَاعُمَرُ  (3)

diye, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın

vefatı hengâmında olan dehşet-engiz ve sabır-sûz hâdisede, Hazret-i Ebu Bekri’s-Sıddık nasıl ki Medine-i Münevverede kemâl-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile Sahabeleri teskin etmiş; aynen onun gibi, şu Süheyl, o hengâmda, Mekke-i Mükerremede, aynı Ebu Bekri’s-Sıddık gibi Sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatiyle Ebu Bekri’s-Sıddık’ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.

Hem Sürâka’ya ferman etmiş ki:

  كَيْفَ بِكَ اِذَا اُلْبِسْتَ سُوَارَىْ كِسْرٰى  (4)

diye, “Kisrânın iki bileziğini giyeceksin.” Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi; ziynetleri ve şahane bilezikleri geldi, Hazret-i Ömer Sürâka’ya giydirdi. Dedi:


Dipnot-1

Buharî, Salât, 63; Müslim, Fiten: 70, 72, 73; Tirmizî, Menâkıb: 34; Müsned, 2:161, 164, 206, 3:5, 22, 28, 91, 4:197, 199, 5:215, 306, 307, 6:289, 300, 311, 315; Kettânî, Nazmü’l-Mütenâsir, 126; İbni Hibban, Sahih, 8:260; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:155, 3:191, 397; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:339; es-Sâ’âtî, el-Fethü’r-Rabbânî, 23:142.

Dipnot-2

Buharî, Mevâkît, 4; Menâkıb: 25, Fiten: 22; Müslim, Îmân: 231, Fiten: 27; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 5:401, 405.

Dipnot-3

“Yâ Ömer! Gün gelir, bu adam seni sevindirecek bir duruma gelir.”

Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:704; el-Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:218; el-Askalânî, el-İsâbe, 2:93-94; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:282.

Dipnot-4

Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115.

Ammâr: (bk. bilgiler – Ammar (r.a.))
Amr ibnü’l-Âs: (bk. bilgiler)
bâği: âsi, zâlim
dehşet-engiz: dehşetli, korkunç
Ebu Bekri’s-Sıddık: (bk. bilgiler – Ebu Bekir (r.a.))
ferman etmek: buyurmak
fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ)
fitne: bozgunculuk, ara bozma
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Hazret-i Ömer: (bk. bilgiler – Ömer (r.a.))
hengâm: zaman, ân
hüccet: delil, kanıt
kemâl-i metanet: tam bir sabır ve dayanıklılık, sarsılmazlık
Kisrâ: (bk. bilgiler)
küffâr-ı Kureyş: Kureyş kâfirleri, müşrikleri (bk. k-f-r)
malûm: bilinen (bk. a-l-m)
Medine-i Münevvere: (bk. bilgiler – Medine)
Mekke-i Mükerreme: (bk. bilgiler – Mekke)
Muaviye: (bk. bilgiler) nutuk: konuşma
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
sabır-sûz: sabır taşıran (bk. ṣ-b-r)
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
Sıffîn: (bk. bilgiler)
Süheyl ibni Amr: (bk. bilgiler)
Sürâka: (bk. bilgiler)
taife: grup, topluluk
teskin: yatıştırma, sakinleştirme (bk. s-k-n)
tevil: yorum
umum: bütün, hepsi
ziynet: süs (bk. z-y-n)
zuhur: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى سَلَبَهُمَا كِسْرٰى وَاَلْبَسَهُمَا سُرَاقَةَ  (1)

ihbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi.

Hem ferman etmiş ki:

  اِذَا ذَهَبَ كِسْرٰى فَلاَ كِسْرٰى بَعْدَهُ  (2)

diye, “Kisrâ-yı Fars gittikten sonra daha kisrâ çıkmayacak.” Haber vermiş; hem öyle olmuş.

Hem Kisrâ elçisine demiş: “Şimdi Kisrânın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâyı öldürdü.” (3) O elçi tahkik etmiş; aynı vakitte öyle olmuş. O da İslâm olmuş. Bazı ehâdiste o elçinin adı Firuz’dur.

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, Hâtıb ibni Ebî Beltea’nın, gizli Kureyş’e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad’ı göndermiş, “Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektup var; alınız, getiriniz.” Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb’ı celb etti. “Neden yaptın?” demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş. 4

Hem, nakl-i sahih ile, Utbe ibni Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki:

يَاْكُلُهُ كَلْبُ اللهِ  (5)

diye, Utbe’nin âkıbet-i feciasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş.

Hem, nakl-i sahih ile, feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî Kâbe damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş’ten Ebu Süfyan, Attab ibni Esid ve Hâris ibni Hişam oturup konuştular. Attab dedi: “Pederim Esid bahtiyardı ki bugünü görmedi.” Hâris dedi ki: “Muhammed bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?” Hazret-i Bilâl-i Habeşîyi tezyif etti. Ebu Süfyan


Dipnot-1

“Bu iki bileziği Kisrâ’dan alıp Sürâka’ya giydiren Allah’a hamd olsun.”

Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344.

Dipnot-2

Buharî, İmân: 31; Müslim, Fiten: 76; Tirmizî, Fiten: 41; Müsned, 2:233, 240, 5:92, 99; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1:337; el-Mubârekforî, Tuhfetü’l-Ahvezî, 6:462, 663.

Dipnot-3

Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:211; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:700; el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, 1427.

Dipnot-4

Buharî, Cihad: 141, Tefsir: 60:1, Meğâzî: 46; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 161; Ebu Davud, Cihad: 98; Tirmizî, 60:1; Müsned, 1:79; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:301; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342.

Dipnot-5

“Allah’ın bir iti onu yiyecek.” el-Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:139; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:664.

âkıbet-i fecia: feci son, kötü son
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
Attab ibni Esid: (bk. bilgiler)
bahtiyar: talihli, mutlu
beddua: kötü dua
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
celb etme: çekme
Ebu Süfyan: (bk. bilgiler)
ehâdîs: hadisler; Peygamber Efendimizin mübarek söz, fiil ve hareketleri veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
ferman etmek: buyurmak
feth-i Mekke: Mekke’nin fethi
Firuz: (bk. bilgiler)
Hâris ibni Hişam: (bk. bilgiler)
Hâtıb ibni Ebî Beltea: (bk. bilgiler)
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Hazret-i Bilâl-i Habeşî: (bk. bilgiler – Bilâl-i Habeşî (r.a.))
ihbâr-ı Nebevi: Peygamberimizin haber vermesi (bk. n-b-e)
Kâbe: (bk. bilgiler)
kisrâ: eskiden İran hükümdarlarına verilen isim
Kisrâ-yı Fars: (bk. bilgiler – Kisrâ)
Mikdad: (bk. bilgiler – Mikdad bin Esed)
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
rüesa-yı Kureyş: Kureyş reisleri, Kureyş’in önde gelenleri
Şirviye Perviz: (bk. bilgiler)
tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tasdik: doğrulamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tezyif: küçük düşürme, alaya alma
Utbe ibni Ebî Leheb: (bk. bilgiler)
Yemen: (bk. bilgiler)

dedi: “Ben korkarım, birşey demeyeceğim. Kimse olmasa da, şu Batha’nın taşları ona haber verecek, o bilecek.” Hakikaten, bir parça sonra Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehadet getirdiler, Müslüman oldular. 1

İşte, ey biçare mülhid! Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş’in iki muannid büyükleri, birtek ihbar-ı gaybî ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki, mânevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mu’cizâtı işitiyorsun, yine kanaat-i tammen gelmiyor. Her ne ise, sadede dönüyoruz.

Hem, nakl-i sahih ile, Gazve-i Bedir’de, Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat istenilmiş. O da demiş: “Param yok.” Hazret-i Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş ki: “Zevcen Ümmü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın. “Hazret-i Abbas tasdik edip, “İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi.” O vakit kemâl-i imanı kazanıp İslâm olmuş. (2)

Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudi, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı rencide etmek için acip ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Hazret-i Ali’ye ve Sahabelere ferman etmiş: “Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz.” Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu. (3)

Hem, nakl-i sahih ile, Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulunduğu bir heyette Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş ki:


Dipnot-1

el-Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:219, 220; el-Askâlânî, el-Metâlibü’l-Âliye, no. 4366; İbnü’l-Kayyım, Zâdü’l-Meâd, (tahkik: el-Arnavud), 3:409-410; İbni Hişâm, Sîretü’n-Nebî, 2:413.

Dipnot-2

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343, Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:699; Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:206, 207; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:85.

Dipnot-3

Buharî, Tıb: 47, 49, 50; Edeb: 56; Daavât: 57; Bedü’l-Halk: 11; Müslim, Selâm: 43; İbni Mâce, Tıb: 45; Müsned, 6:57, 63, 96; Ali el-Kari, Şerü’ş-Şifâ, 1:706; Tebrîzî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, (tahkik: el-Elbânî), 3:174, no. 5893.

acip: hayrette bırakan
Attab: (bk. bilgiler – Attab ibni Esid)
Batha: Mekke-i Mükerreme’de iki dağ arasında bulunan bir dere
biçare: çaresiz
Ebu Hüreyre: (bk. bilgiler)
ferman: emir, buyruk
fidye-i necat: kurtuluş fidyesi (bk. n-c-v)
Gazve-i Bedir: (bk. bilgiler)
harfiyen: aynen, hiçbir değişiklik yapmadan
Hâris: (bk. bilgiler – Hâris ibni Hişam)
Hazret-i Abbas: (bk. bilgiler – Abbas (r.a.))
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Heyet: topluluk
hiffet: hafiflik, rahatlık
Huzeyfe: (bk. bilgiler – Huzeyfe (r.a.))
ihbar-ı gaybî: gayb âleminden, bilinmeyenden haber verme (bk. ğ-y-b)
kanaat-i tamme: tam ve kesin kanaat, inanma
kemâl-i iman: tam ve mükemmel bir iman (bk. k-m-l; e-m-n)
Kureyş: (bk. bilgiler)
Lebid-i Yahudi: (bk. bilgiler)
mânevî tevatür: yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak suretiyle doğruluğunu tasdik etmesi (bk. ḥ-d-s̱)
mu’cizât: mu’cizeler; Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve hareketler (bk. a-c-z)
muannid: inatçı, inanmamakta ısrar eden
müessir: tesirli, etkili
mülhid: dinsiz, inkârcı
muzır: zararlı
nakl-i sahih-i: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
rencide etmek: incitmek, kırmak
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
saded: asıl konu, esas mânâ
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
sâhir: sihirbaz
şehadet getirme: Kelime-i Şehadet getirip İslâm dinine girme (bk. ş-h-d)
tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
Ümmü Fadl: (bk. bilgiler)
zevce: eş, hanım

ضِرْسُ اَحَدِكُمْ فِى النَّارِ اَعْظَمُ مِنْ اُحُدٍ  (1)  

diye, birinin irtidadıyla müthiş âkıbetini haber vermiş. Ebu Hüreyre dedi: “O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık. Ben korktum. Sonra öteki adam Yemâme Harbinde Müseylime tarafında bulunup mürted olarak katledildi.” (2) İhbar-ı Nebevînin hakikati çıktı.

Hem, nakl-i sahih ile, Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukàbil, Peygamberin (a.s.m.) katline karar verip, Umeyr ise Peygamberin (a.s.m.) katlini niyet ederek Medine’ye gelmiş. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Umeyr’i gördü, yanına çağırdı, dedi: “Safvan ile maceranız budur.” Elini Umeyr’in göğsüne koydu; Umeyr “Evet” dedi, Müslüman oldu. (3)

Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbârât-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur kütüb-ü sitte-i sahiha-i hadîsiyede zikredilmiştir ve senetleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri, tevatür-ü mânevî hükmünde kat’îdir, yakinîdirler. Başta Buharî ve Müslim—ki, Kur’ân’dan sonra en sahih kitap olduklarını ehl-i tahkik kabul etmiş—ve sair Sahih-i Tirmizî, Neseî ve Ebu Davud ve Müstedrekü’l-Hâkim ve Müsned-i Ahmed ibni Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda an’anesiyle beyan edilmiştir.

Şimdi, ey mülhid-i bîhuş! “Muhammed-i Arabî (a.s.m.) akıllı bir adamdı” deyip geçme. Çünkü şu umur-u gaybiyeye dair ihbârât-ı sadıka-i Ahmediye (a.s.m.) iki şıktan hâli değil: Ya diyeceksin ki, o zât-ı kudsîde öyle keskin bir


Dipnot-1

“Birinizin dişi, Cehennemde Uhud Dağından daha büyük olacaktır.”

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 4:342, el-Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:203; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8:289-290, 8:290; Tebrîzî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, 3:103.

Dipnot-2

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:298.

Dipnot-3

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342, 343; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8:286-287, 8:284-286; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 3:313.

an’ane: hadis aktarımında Peygamber Efendimize (a.s.m.) varıncaya kadar “filandan, o da filandan” şeklinde oluşan isim listesi
beyan: açıklama, izah (bk. b-y-n)
Buharî: (bk. bilgiler)
Delâil-i Beyhakî: (bk. bilgiler – Beyhakî)
Ebu Davud: (bk. bilgiler)
Ebu Hüreyre: (bk. bilgiler)
ehl-i tahkik: gerçeği delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ekser: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâli: uzak
heyet: topluluk
ihbâr-ı Nebevi: Peygamberimizin haber vermesi (bk. n-b-e)
ihbârât-ı gaybiye: gayb âleminden, bilinmeyenden haber vermeler (bk. ğ-y-b)
ihbarât-ı sâdıka-i Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) dosdoğru haber vermeleri (bk. r-s-l; s-d-ḳ)
irtidad: dinden dönme, dinden çıkma
kütüb-ü sitte-i sahiha-i hadîsiye: altı büyük güvenilir ve sağlam hadis kitabı; Sahih-i Buhari, Sahîh-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebû Davud, Tirmizî ve Neseî (bk. k-t-b; ḥ-d-s̱)
Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Hz. Muhammed (bk. ḥ-m-d)
mülhid-i bîhuş: sersem mülhid, akılsız inkârcı
mürted: Müslüman olduğu halde dinden dönen, dinden çıkan
Müseylime: (bk. bilgiler – Müseylimetü’l-Kezzâb)
Müslim: (bk. bilgiler)
Müsned-i Ahmed ibni Hanbel: (bk. bilgiler – İmam-ı Ahmed ibni Hanbel)
Müstedrekü’l-Hâkim: (bk. bilgiler – Hâkim)
nakl-i sahih: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
Neseî: (bk. bilgiler – Nesâî)
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l)
Safvan: (bk. bilgiler – Safvan bin Ümeyye)
sahih: doğru, güvenilir (bk. ḥ-d-s̱)
Sahih-i Tirmizî: (bk. bilgiler – Tirmizî)
senet: Peygamber Efendimizden (a.s.m.) bir hadisi aktaranlardan oluşan isim listesi (bk. s-n-d)
tevatür-ü mânevî/mânevî tevatür: yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak suretiyle doğruluğunu tasdik etmesi (bk. ḥ-d-s̱)
Umeyr: (bk. bilgiler – Umeyr bin Vehb)
umur-u gaybiye: gayb âlemine ait, bilinmeyen şeyler (bk. ğ-y-b)
vakıât: olaylar
vuku: gerçekleşme, meydana gelme
yakinî: şüphe edilmeyecek derece kesinlik (bk. y-ḳ-n)
Yemâme Harbi: (bk. bilgiler – Yemame Savaşı)
zât-ı kudsî: mukaddes zât; Hz. Muhammed (bk. ḳ-ḍ-s)
zikredilmek: belirtilmek, anlatılmak

nazar ve geniş bir dehâ var ki, mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hal ise beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı Âlem tarafından verilmiş bir harika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mu’cize-i âzamdır. Veyahut inanacaksın ki, o zât-ı mübarek, öyle bir Zâtın memuru ve şakirdidir ki, herşey Onun nazarında ve tasarrufundadır. Ve bütün envâ-ı kâinat ve bütün zamanlar Onun taht-ı emrindedir. Defter-i kebirinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm, Üstâd-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir.

Hem, nakl-i sahih ile, Hazret-i Halid’i, harp için Düvmetü’l-Cendel reisi olan Ükeydir’e gönderdiği vakit ferman etmiş ki:

  اِنَّكَ تَجِدُهُ يَصِيدُ الْبَقَرَ  (1)

diye, bakar-ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Halid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş, getirmiş.

Hem, nakl-i sahih ile, Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbenin sakfına astıkları sahife hakkında ferman etmiş ki: “Kurtlar yazılarınızı yemiş; yalnız sahifedeki esmâ-i İlâhiyeye ilişmemişler.” Haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar; aynen öyle olmuş. (2)

Hem, nakl-i sahih ile, “Beytü’l-Makdisin fethinde büyük bir tâun çıkacak” ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beytü’l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyat oldu. (3)

Hem, nakl-i sahih ile, o zamanda vücudu olmayan Basra (4) ve Bağdat’ın vücuda


Dipnot-1

“Onu yabânî öküz avlarken bulacaksın.”

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:218; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:704; İbnü’l-Kayyım, Zâdü’l-Meâd, 5:538-539; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4:30.

Dipnot-2

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:345; Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:720; Aliyyü’l-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:706; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 3:96-97; İbni Hişâm, Sîretü’n-Nebî, 1:371.

Dipnot-3

Buharî, Tıb: 30, Hıyel: 13; Müslim, Selâm: 98, 100; Muvatta’, Medine: 22, 24; Müsned, 4:195-196; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve: 6:383; Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, 2:477-478.

Dipnot-4

el-Elbânî, Sahîhu’l-Câmi’i’s-Sağîr, 6:268, no. 7736; Tebrîzî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, no. 5433.

Bağdat: (bk. bilgiler)
bakar-ı vahşî: vahşî, yabanî öküz
Basra: (bk. bilgiler)
Benî Hâşimî: Haşimoğulları (bk. bilgiler)
beşer: insan
Beytü’l-Makdis: Mescid-i Aksa, Kudüs’teki meşhur mukaddes mâbed (bk. ḳ-d-s)
defter-i kebir: büyük defter (bk. k-b-r)
dehâ: olağanüstü zekâ
Düvmetü’l-Cendel: (bk. bilgiler)
envâ-ı kâinat: var olan şeylerin türleri, varlıkların çeşitleri (bk. k-v-n)
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
etraf-ı âlem: âlemin her tarafı (bk. a-l-m)
ferman etmek: buyurmak
feth: açma garb: batı
Hâlık-ı Âlem: âlemin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m)
Hazret-i Hâlid: (bk. bilgiler – Halid ibni Velid (r.a.))
Hazret-i Ömer: (bk. bilgiler – Ömer (r.a.))
ihbar: haber verme
Kâbe: (bk. bilgiler)
Kureyş: kökü Hz. İbrahim’e dayanan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in mensup olduğu meşhur arap kabilesi (bk. bilgiler)
mâzi: geçmiş
mevhibe: ihsan, hediye (bk. v-h-b)
mu’cize-i âzam: büyük mu’cize (bk. a-c-z; a-ẓ-m)
Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)
müstakbel: gelecek
nakl-i sahih: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
nazar: bakış, görüş (bk. n-ẓ-r)
sakf: çatı, tavan
şakirt: talebe, öğrenci
şark: doğu
taht-ı emrinde: emri altında (bk. e-m-r)
tasarruf: kullanım (bk. ṣ-r-f)
tâun: veba, bulaşıcı ve ölümcül hastalık
temâşâ etme: seyretme
Ükeydir: (bk. bilgiler – Ükeydir b. Abdülmelik)
umum: bütün
Üstad-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün ilimlerin öğreticisi olan Allah (bk. e-z-l)
vefiyat: vefatlar, ölümler
vücûd: varlık (bk. v-c-d)
zât-ı mübarek: mübarek, hayırlı, zât; Hz. Muhammed (bk. b-r-k)

geleceklerini ve Bağdad’a dünya hazinelerinin gireceğini (1) ve Türkler (2) ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletlerle Araplar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Araplara, Araplar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:

يُوشِكُ اَنْ يَكْثُرَ فِيكُمُ الْعَجَمُ يَاْكُلُونَ فَيْئَكُمْ وَيَضْرِبُونَ رِقَابَكُمْ   3

Hem ferman etmiş ki:

هَلاَكُ اُمَّتِى عَلٰى يَدِ اُغَيْلِمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍ  (4)

diye, Emeviyenin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesadını haber vermiş.

Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde irtidat vuku bulacağını haber vermiş. (5)

Hem gazve-i meşhure-i Hendek’te ferman etmiş ki:

اِنَّ قُرَيْشًا وَاْلاَحْزَابَ لاَ يَغْزُونِى اَبَدًا وَاَنَا اَغْزُوهُمْ  (6)

diye, “Bundan sonra onlar (7) bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim.” Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.

Hem, nakl-i sahih ile, vefatından bir iki ay evvel ferman etmiş ki:

اِنَّ عَبْدًا خُيِّرَ فَاخْتَارَ مَا عِنْدَ اللهِ  (8)

diye vefatını haber vermiş.

Hem Zeyd ibni Sûhan hakkında ferman etmiş ki:

يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ  (9)

Zeyd’den evvel bir uzvu şehid edileceğini haber


Dipnot-1

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Aliyyü’l-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:703; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 10:102; Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, no. 5433.

Dipnot-2

Buharî, Cihad:95 Müslim, Fiten: 64-66, Tirmizî, Fiten:37 ve İbni Mâce, Fiten: 36.

Dipnot-3

“İçinizde Arap olmayan milletlerin çoğalacağı günler yakındır. Onlar sizin gelirlerinizi ve herşeyinizi gözünüz önünde yiyecekler ve ensenize vuracaklar.”

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:341; Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:194; Aliyyü’l-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:692; el-Heysemî, Mecme’u’z-Zevâid, 7:310; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; Müsned, 2:288, 296, 304, 324, 377, 520, 4:66, 5:38.

Dipnot-4

“Ümmetimin helâki, Kureyş’in birkaç küçük gencinin elleriyle olacak.”

Buharî, Menâkıb: 25; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:479, 527, 572; Müsned, 2:288, 296, 301, 304, 324, 377, 520, 536, 4:66, 5:38; İbni Hibban, Sahih, 8:215, 252.

Dipnot-5

Buharî, Menâkıb: 25, Meğâzi: 70, Ta’bîr: 40; Müslim, Rüyâ: 21, 22; Tirmizî, Rüyâ: 10; Müsned, 2:319; Beyhakî, Delâliü’n-Nübüvve, 5:334-3366:358, 360, 524.

Dipnot-6

Buharî, Meğâzî: 29; Müsned, 4:262, 6:394; İbni Hibban, Sahih, 6:272.

Dipnot-7

Kureyş ve diğer kabileler.

Dipnot-8

“Allah bir kulunu serbest bıraktı. O da, Allah katındakini seçti.” Buharî, Menâkıbu’l-Ensâr: 45; Salât: 80, Fedâilü’s-Sahâbe: 3; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 2; Tirmizî, Menâkıb: 15; Ebu Davud, Mukaddime: 14; Müsned, 3:18, 478, 4:211, 5:139; İbni Hibban, Sahih, 8:200, 9:58.

Dipnot-9

“Onun bir uzvu kendisinden önce Cennete gider.”

Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:702; Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:214; el-Heysemî, Mecme’u’z-Zevâid, 9:398; Askâlânî, el-Metâlibü’l-Âliye, 4:91, no. 4047.

Bağdat: (bk. bilgiler)
Bahr-i Hazar: (bk. bilgiler – Hazar Denizi)
Emeviye: (bk. bilgiler – Emevîler)
ferman etmek: buyurmak
fesad: bozgunculuk
gazve-i meşhure-i
Hendek: meşhur Hendek Savaşı (bk. bilgiler – Gazve-i Hendek)
hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan (bk. ḥ-k-m)
irtidat: dinden dönme
muharebe: savaş, harp
nakl-i sahih: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
şerir: şer işleyen, kötülük yapan, fesatçı
Velid: (bk. bilgiler)
vuku bulmak: meydana gelmek
Yemâme: (bk. bilgiler)
Yezid: (bk. bilgiler)
Zeyd ibni Sûhan: (bk. bilgiler)

vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend harbinde bir eli kesilmiş. Demek, en evvel o el şehid olup mânen Cennete gitmiş.

İşte, bütün bahsettiğimiz umur-u gaybiye, on kısım envâ-ı mu’cizâtından birtek nevidir. O nev’in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber, i’câz-ı Kur’ân’a dair Yirmi Beşinci Sözde, gayet geniş ihbar-ı gayb nev’inin, dört nev’ini icmâlen beyan etmişiz. İşte buradaki nev’i ile beraber, Kur’ân’ın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev’i beraber düşün. Gör ki, ne kadar kat’î, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir burhan-ı risalettir ki, bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette iman edecek ki, zât-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm, Hâlık-ı Külli Şey ve Allâmü’l-Guyûb olan bir Zât-ı Zülcelâlin resulüdür ve Ondan haber alıyor.

Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri bilen Allah (bk. a-l-m; ğ-y-b)
asr-ı sıdk: doğruluk asrı, sadakat dönemi (bk. ṣ-d-ḳ)
bereket-i taam: yemekteki bereket (bk. b-r-k)
beyan: açıklama, izah (bk. b-y-n)
burhan-ı risalet: elçilik, peygamberlik delili (bk. r-s-l)
cemaat-i kesire: büyük ve kalabalık topluluk (bk. c-m-a; k-s̱-r)
ekser: pekçok (bk. ṣ-f-y)
envâ-ı mu’cizât: mu’cizelerin türleri (bk. a-c-z)
gayb: bilinmeyen ve görünmeyen âlem (bk. ğ-y-b)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakperest: doğruluktan ayrılmayan, hakkı tutan (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) i’câz-ı
Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z)
icmâlen: kısaca, özet olarak (bk. c-m-l)
ihbar-ı gayb: gayb âleminden gelen haberler (bk. ğ-y-b)
kat’î: kesin
kavî: kuvvetli, güçlü
lisan: dil
mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
mu’cizât: mu’cizeler; Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve hareketler (bk. a-c-z)
mu’cizât-ı Nebeviye: Peygamberimizin mu’cizeleri (bk. a-c-z; n-b-e)
mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
müteaddit: çeşitli, birçok (bk. a-d-d)
muteber: itibar edilen, geçerli (bk. a-b-r)
mütevatir: yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden ve ilk topluluğun da Peygamber Efendimizden (a.s.m.) aktardığı haber (bk. ḥ-d-s̱)
nevi: çeşit, tür
Nihavend harbi: (bk. bilgiler – Nihavend Savaşı)
nükte: ince ve derin mânâ
resul: elçi, peygamber (bk. r-s-l)
sâ’: genelde tahıl ve yiyeceklerde kullanılan yaklaşık olarak 3 kg ağırlığında ölçü birimi
sadık: doğru sözlü (bk. ṣ-d-ḳ)
Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
sahih: sağlam ve doğru
sükût: susmak, sessiz kalmak
suret: biçim, şekil (bk. ṣ-v-r)
taam: gıda, yiyecek
tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ)
tasdik: doğrulama, onay (bk. ṣ-d-ḳ)
tekzip: yalanlama
umur-u gaybiye: gaybî, bilinmeyen şeyler (bk. ğ-y-b)
vuku bulmak: olmak, meydana gelmek
zât-ı Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in zâtı, kişiliği (bk. ḥ-m-d)
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve azamet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)

KAYNAKÇA

Risale-i Nur Külliyatından, Mektubat, Bediüzzaman Said Nursi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2016.

Risale-i Nur Külliyatından, Lemalar, Bediüzzaman Said Nursi, Söz Basım Yayın Ltd. Şti, 2012.

http://www.erisale.com/#content.tr.3.47

http://www.erisale.com/#content.tr.2.82

http://www.erisale.com/#content.tr.2.145

%d blogcu bunu beğendi: