Kâinattaki kusursuz nizam bize ne anlatıyor? Her şeyin bir hikmeti ve gayesi varsa, insanın hayatı ölümle birlikte tamamen sona mı eriyor?
Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Maksat, İkinci Esas bölümünden hareketle hazırlanan bu videoda, kâinatın nizamı ile ebedî saadet arasındaki ilişkiyi ele alıyoruz.
Varlıklar arasındaki uyum, olaylardaki hikmet ve kâinatın her tarafında görülen anlamlı ilişkiler bizi önemli bir soruya yöneltiyor: Ebedî saadet olmadan bu muhteşem nizamın nihai gayesi tamamlanmış olur mu?
Bu belgesel anlatımında kâinatın nizamını, yaratılıştaki hikmeti ve ebedî saadet fikrini birlikte düşünmeye davet ediyoruz.
Sizce kâinattaki nizam, insanı ebedî bir hayat düşüncesine yönlendiriyor mu? Görüşlerinizi yorumlarda paylaşabilirsiniz.
DERS DÜNYASI NET — İlim, düşünce ve hakikat yolculuğu.
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ
İKİNCİ MAKSAT
İKİNCİ ESAS NOKTA
Birinci Delil: Kâinatın Nizamı
Kâinata dikkatle bakın.
Çevrenizdeki dünyayı gözlemleyin.
Her yerde bir nizam vardır.
Kusursuz bir nizam.
Bilinçli bir uyum.
Hiçbir şey amaçsız görünmez.
Her yönde bir seçimin işaretleri görülür.
Her yerde bir niyetin izleri vardır.
Her nesnede bir gayenin ışığı bulunur.
Her olayda iradenin bir yansıması vardır.
Her harekette bir seçimin belirtisi görülür.
Ve varlıkların her türlü birleşiminde bir hikmet kıvılcımı vardır.
Ortaya çıkan sonuçlara bakın.
Meydana getirdikleri sayısız meyveyi gözlemleyin.
Hepsi aynı hakikate işaret eder.
Bu kâinat, rastgele olayların bir araya gelmesinden ibaret değildir.
Onun nizamı, bir anlamın varlığını dile getirir.
Uyumu, bir gayeyi ortaya koyar.
Varlıklar arasındaki ilişkiler, her şeyi daha büyük bir bütünün parçaları hâline getirir.
Fakat şimdi şu soruyu düşünün:
Ya ebedî saadet olmasaydı?
Ya insanın varlığı, bütünüyle yok olup gitmekle sona erseydi?
O zaman bu derin ve anlamlı nizamın akıbeti ne olurdu?
Böyle bir nizam, gelip geçici ve kırılgan bir şeyden ibaret kalmaz mıydı?
Geçici bir şeyden…
Kalıcı bir temelden yoksun bir şeyden…
Anlamlı görünen, fakat hiçbir yere ulaşmayan bir nizamdan…
Varlıklar arasındaki derin bağlantılar, nihai anlamlarını kaybederdi.
Manevî anlamları silinip giderdi.
Aralarındaki ilişkiler, rüzgârın savurduğu toz zerreleri gibi dağılırdı.
Yaratılışın her tarafında yansıyan hikmet ise son gayesine ulaşamadan kalırdı.
Oysa gerçek nizam, anlamdan ayrı düşünülemez.
Anlam ise bu kısa dünya hayatının sınırlarını aşan bir hakikate işaret eder.
Ebedî saadet olmadan, bu muhteşem nizamın daha büyük gayesi tamamlanmamış kalırdı.
Bu sebeple kâinatın nizamı sessiz değildir.
O konuşur.
Kendisinin ötesindeki bir hakikate işaret eder.
Dikkatimizi ebedî saadete yöneltir.
Ve bizi bu geçici dünyanın ötesine bakmaya davet eder.
Hikmetin kemale erdiği bir hakikate…
Adaletin tamamlandığı bir âleme…
Ve varoluşun en derin gayelerinin nihayet ortaya çıktığı bir hayata…
Kâinat, bütün ihtişamlı nizamıyla ebedî saadete işaret eder.
KAYNAKLAR
Bediüzzaman Said Nursî, Sözler — Yirmi Dokuzuncu Söz: İnsanın Ruhunun Bekaası, Melekler ve Haşrin Hakikati Hakkında.
İngilizce tercüme: Şükran Vahide, Sözler Neşriyat tarafından yayımlanmıştır.
Orijinal metin: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Words 2021, s. 552.
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
İkinci Maksad
…
İkinci Esas
…
Birinci Medâr:
Dikkat edilse, şu kâinâtın umumunda bir nizâm‑ı ekmel, bir intizam‑ı kasdî vardır. Her cihette reşehât‑ı ihtiyar ve lemeât-ı kasıt görünür. Hattâ her şeyde bir nur-u kast, her şe’nde bir ziyâ‑yı irâde, her harekette bir lem’a‑i ihtiyar, her terkipte bir şûle-i hikmet, semerâtının şehâdetiyle nazar‑ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet‑i ebediye olmazsa, şu esâslı nizâm, bir sûret‑i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esâssız bir nizâm olur. Nizâm ve intizamın rûhu olan maneviyat ve revâbıt ve niseb, hebâ olup gider. Demek, nizâmı nizâm eden, saâdet‑i ebediyedir. Öyle ise; nizâm‑ı âlem, saâdet‑i ebediyeye işâret ediyor.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 519, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – İkinci Maksad – İkinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu metin ve video, Risale-i Nur Külliyatı’nın Yirmi Dokuzuncu Söz eserinden alınan bir kesite dayanmakta olup ruhun ebediyeti (bekası) ve âlem-i emir ile olan münasebetini ele almaktadır.
Metnin ana düşünceleri ve öne çıkan hususlar şunlardır:
Ruhun Mahiyeti ve Kaynağı: Ruh, İsrâ Sûresi 85. âyetinde (“De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir”) ifade edildiği üzere âlem-i emir ve ilahi iradeden gelen, kudret-i ezeliyenin harici bir vücut giydirdiği zîşuur (bilinçli) ve zîhayat (canlı) bir kanundur.
Doğa Kanunları ile Karşılaştırma: Tabiatta hüküm süren ve görünürde harici bir vücudu bulunmayan kanunlar (örneğin bir incir ağacı öldüğünde çekirdeğinde sabit kalan şekillenme kanunu / kanun-u teşekkülat) da âlem-i emirden gelir. Bu şuursuz kanunlar, fiziksel yapılar dağılsa dahi bozulmadan ve değişmeden bâki kalır.
Ruhun Ebediyete Mazhar Olması: En zayıf ve şuursuz emrî kanunlar bile varlığını ve devamlılığını koruyabiliyorken; onlardan daha kuvvetli, ulvî, canlı ve bilinçli olan insani ruhun ebediyete mazhar olması çok daha kat’i ve elzemdir.
Gemini Notebook
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ
İKİNCİ MAKSAT
BİRİNCİ ESAS NOKTA
DÖRDÜNCÜ MENBA
Hayatı yöneten kanunlara dikkatle bakın.
Onlar her yerde karşımıza çıkar.
Sessizdirler.
Sabit ve süreklidirler.
Ve şaşırtıcı derecede kalıcıdırlar.
Canlılar dünyasını şekillendirirler.
Sayısız varlığın gelişimine yön verirler.
Ve yaratılışın temel kalıplarını muhafaza ederler.
Belli bir açıdan bakıldığında, bu kanunlar insan ruhuna benzer.
Onlar, Emir ve İrade-i İlâhiye âleminden gelirler.
Mahiyetleri ruha uygundur.
Ancak bir şeyden yoksundurlar.
Görünür, haricî bir varoluştan.
Bir an için bu kanunlara böyle bir varoluş verildiğini düşünün.
Ne olurdu?
Her bir kanun, âdeta bir türün ruhu hâline gelirdi.
İşte burada dikkat çekici bir hakikatle karşılaşıyoruz.
Bu kanunlar varlıklarını sürdürürler.
Sabit kalırlar.
Birliklerini muhafaza ederler.
Değişim ve dönüşümle yok olmazlar.
Bir incir ağacını düşünün.
Bir gün o ağaç kuruyabilir.
Dalları dökülebilir.
Maddî şekli ortadan kaybolabilir.
Fakat geriye bir şey kalır.
Onun oluşumunu yöneten kanun, küçücük tohumlarının içinde varlığını sürdürür.
Ağacın kendisi artık mevcut olmayabilir.
Fakat onu şekillendiren ilke yaşamaya devam eder.
Yok olup gitmemiştir.
Şimdi bunun ne anlama geldiğini düşünün.
Basit ve önemsiz gibi görünen kanunlar bile böylesine bir sürekliliğe sahip olabilir.
Şuursuz kanunlar dahi yönettikleri şekillerden daha uzun süre varlıklarını sürdürebilirler.
Öyleyse insan ruhu için ne söylenebilir?
Onun daha aşağı bir akıbete mahkûm olması düşünülebilir mi?
Sadece bir süre varlığını devam ettirmesi mi beklenir?
Yoksa mahiyeti, çok daha büyük bir hakikate mi işaret eder?
Kur’an bu konuda derin bir hakikati ortaya koyar.
Şöyle buyurur:
“De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.”
Kur’an, İsrâ Suresi, 17:85.
Öyleyse ruh, yalnızca maddî varlığın bir ürünü değildir.
O, farklı bir varlık mertebesine aittir.
Canlı ve şuurlu bir kanundur.
Emir Âlemi’nden gelir.
Ve Ezelî ve Ebedî Yaratıcı’nın kudretiyle haricî bir varlık kazanmıştır.
Burada mesele daha derin bir boyut kazanır.
İlâhî iradeden kaynaklanan şuursuz kanunlar değişim içinde varlıklarını sürdürebiliyorsa…
İnsan ruhunun ebedîliğe layık olduğuna dair delil çok daha kuvvetli değil midir?
Çünkü ruh, bu kanunlarla aynı kaynağı paylaşır.
O da Emir Âlemi’nden gelir.
Ve aynı İlâhî iradeye bağlıdır.
Fakat ruh, bu kanunlarda bulunmayan bazı özelliklere sahiptir.
Gerçek ve haricî bir varlığı vardır.
Şuurludur.
Ve canlıdır.
Bir an için bunu düşünün.
Bir kanun, bir şekli muhafaza edebilir.
Fakat insan ruhu idrak sahibidir.
Bir kanun, var olduğunu bilmeden varlığını sürdürebilir.
Fakat ruh, hayatı tecrübe eder.
Bilir.
Algılar.
Düşünür.
Ve bu özellikler, insan ruhuna yaratılışın hakikatleri arasında özel bir yer kazandırır.
Şuursuz kanunlar bile varlıklarını sürdürebiliyorsa…
Şuurlu insan ruhunun da ebedîlikle daha güçlü bir bağı olması gerekmez mi?
Mesele yalnızca hayatta kalmak değildir.
Yalnızca varlığını sürdürmek de değildir.
Mesele, bu dünyanın sınırlarını aşan bir akıbete sahip olmaktır.
Belki de asıl mesele tam olarak budur.
İnsan ruhu, yalnızca bir an için var olup sonra kaybolan bir şey değildir.
Onun kaynağı, geçici olanın ötesine işaret eder.
Mahiyeti, sürekliliği gösterir.
Şuuru ise ebediyetin daha derin bir şekilde anlaşılmasına kapı açar.
Çünkü ruhu var eden Yaratıcı ise…
Ve onun devamlılığını dileyen de Yaratıcı ise…
Öyleyse onu yok olmaya kim zorlayabilir?
Artık soru, yalnızca insan ruhunun varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği değildir.
Asıl ve daha derin soru şudur:
Böylesine bir mahiyetle yaratılan ruh neden yok olmaya mahkûm olsun?
Belki de ebediyetin işaretleri, daha şimdiden varoluşumuzun özüne işlenmiştir.
Bize düşen, onları nasıl göreceğimizi öğrenmektir.
ChatGPT
Orijinal VideoveMetin
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
İkinci Maksad
…
Birinci Esas
…
DÖRDÜNCÜ MENBA’:
Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavanine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emrî, vücud-u haricî giyse idi, o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bâkidir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılabat, o kanunların vahdetine tesir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülatı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâki kalır. İşte madem en âdi ve zaîf emrî kanunlar dahi böyle beka ile, devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insanî, değil yalnız beka ile, belki ebedü’l-âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki ruh dahi Kur’anın nassı ile,
قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي
De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. (Âyet – İsrâ Sûresi, 17:85)
ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zîşuur ve bir namus-u zîhayattır ki; kudret-i ezeliye, ona vücud-u haricî giydirmiş. Demek nasılki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin, daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekaya mazhar olmak daha ziyade kat’îdir, lâyıktır. Çünki zîvücuddur, hakikat-i hariciye sahibidir. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Çünki zîşuurdur. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymetdardır. Çünki zîhayattır.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 518, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – İkinci Maksad – Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu videolar ve metin, Bediüzzaman Said Nursi’nin Yirmi Dokuzuncu Söz adlı eserinin İkinci Maksad / Birinci Esas / Üçüncü Menba bölümünden alınan ve ruhun mahiyeti ile ölümsüzlüğünü (bekâ-i ruh) temellendiren temel bir pasajdır.
Öne çıkan ana düşünceler ve kavramsal çerçeve şunlardır:
Ruhun Tanımı (Kanun-u Emrî): Ruh; canlı, şuurlu, nurani, kendisine dış dünyada varlık (vücud-u haricî) giydirilmiş, kapsamlı ve evrensellik kazanmaya yatkın bir “emir kanunu” olarak tanımlanır. Fiziksel doğa kanunları (örneğin yerçekimi) soyut ilkelere dayanırken, ruh bu ilahi kanunların canlı ve şuurlu bir beden giymiş halidir.
Değişim İçinde Sabit Hakikat: Maddede ve canlı türlerinde sürekli bir değişim ve dönüşüm yaşansa da türlerin özünde değişmeyen sabit bir hakikat vardır. Bireyler doğup ölse de o türün geçerli olan kanunu yaşamaya devam eder.
İnsanın Tür (Nev’) Hükmünde Olması: İnsan ferdi; geniş mahiyeti, külli bilinci ve evrensel tasavvur kabiliyeti sayesinde tek bir birey iken adeta tek başına bütün bir tür (nev’) derecesine geçmiştir. Bu nedenle bütün bir türe yönelik olan süreklilik ve kalıcılık kanunu, doğrudan insan ruhu için de geçerli olur.
Beka-i Ruh (Ruhun Ölümsüzlüğü): İnsan ruhu yüz binlerce durum ve biçim değiştirse veya beden ölse bile, Allah’ın emri, izni ve baki kılmasıyla (ibkasıyla) varlığını sürdürür; geldiği gibi ebediyete doğru devam eder.
Gemini Notebook
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ
İKİNCİ MAKSAD
BİRİNCİ ESAS
ÜÇÜNCÜ MENBA
İnsan ruhunun ölümsüzlüğünü anlamanın başka bir yolu daha vardır.
Hayata dikkatle bakın.
Her şey değişir.
Şekiller ortaya çıkar.
Gelişirler.
Dönüşürler.
Ve sonunda ortadan kaybolurlar.
Fakat geriye bir şey kalır.
Sabit kalan bir şey.
Değişen şekille birlikte yok olmayan bir şey.
Bu, canlılar âleminin her yerinde böyledir.
Hayatın değişen şekillerinin arkasında, varlığını sürdüren kanunlar vardır.
Onlar işlemeye devam eder.
Kararlılıklarını korurlar.
Her dönüşümle birlikte yok olmazlar.
Tabiatın en basit kanunu bile belirli bir süreklilik gösterir.
Ve bu, bize önemli bir ipucu verir.
İnsan sadece bir fert değildir.
Dikkate değer bir anlamda, kendi içinde adeta bir tür gibidir.
Neden?
Çünkü insanın mahiyeti kapsamlıdır.
İnsan şuuru evrenseldir.
Ve insanın hayal gücü sayısız şeyi kuşatabilir.
İnsan geçmişi düşünebilir.
Geleceği hayal edebilir.
Uzak dünyaları anlayabilir.
Varlığın kendisi üzerine düşünebilir.
Onun iç dünyası geniştir.
Bu sebeple, bir tür içinde işleyen kanunlar, tek bir insanın içinde de görülebilir.
Şimdi insan ruhunu düşünelim.
Ruh, insanın şuurlu unsurudur.
Onun içindeki canlı özdür.
Beden değişir.
Büyür.
Zayıflar.
Yenilenir.
Ve bir ömür boyunca bedenin fizikî şekli tekrar tekrar değişebilir.
Yine de şöyle deriz:
“Ben aynı insanım.”
Bir şey kalır.
Kimliğimizi koruyan bir şey.
Bütün bu değişimler boyunca devam eden bir şey.
İşte o şey ruhtur.
Yaratıcı, insana kapsamlı bir mahiyet vermiştir.
İnsanı, kâinatın işaretlerini yansıtabilecek bir ayna hâline getirmiştir.
İnsana, bütün varlığı kuşatan bir kulluk ve ibadet kabiliyeti vermiştir.
Ve ruha, sürekliliğe uygun bir mahiyet vermiştir.
Bu yüzden insanın dış görünüşü yüz binlerce defa değişse bile, ruh onunla birlikte yok olmak zorunda değildir.
Rabbinin izniyle, varlığını sürdürür.
Devam eder.
Ve bu dünyadaki zamanı tamamlandığında, ayrılır.
Tıpkı geldiği gibi.
Demek ki insan ruhu, bedenin geçici şekli gibi değildir.
Beden değişir.
Ruh kalır.
Beden, dönüşüm ve değişim dünyasına aittir.
Ruh ise daha derin bir hakikate aittir.
Eğer Yaratıcı onun devamlılığını dilerse, onu hiçbir şey yok edemez.
İnsan ruhu şuurludur.
Hayattadır.
İnsanın özünü oluşturan canlı unsurdur.
Ve Allah’ın emriyle, O’nun izniyle, ebedîdir.
İşte bu, üçüncü menbadır.
Hayatın değişen şekillerinin ardında bulunan süreklilikten çıkarılan bir tefekkürdür.
Ve bizi derin bir hakikate işaret eder:
Beden değişir.
Ruh devam eder.
Ve insan, dış görünüşünün ortadan kalkmasıyla sona ermez.
ChatGPT
Orijinal VideoveMetin
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
İkinci Maksad
…
Birinci Esas
…
ÜÇÜNCÜ MENBA’:
Ruh zîhayat, zîşuur, nuranî, vücud-u haricî giydirilmiş, câmi’, hakikatdar, külliyet kesbetmeğe müstaid bir kanun-u emrîdir. Halbuki en zaîf olan kavanin-i emriye, sebat ve bekaya mazhardırlar. Çünki dikkat edilse, maruz-u tagayyür olan bütün nevilerde birer hakikat-i sabite vardır ki, bütün tagayyürat ve inkılabat ve etvar-ı hayat içinde yuvarlanarak suretler değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâki kalıyor. İşte herbir şahs-ı insanî, mahiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuuruyla ve umumî tasavvuratıyla bir şahıs iken, bir nev’ hükmüne geçmiştir. Bir nev’e gelen ve cari olan kanun, o şahs-ı insanîde dahi caridir. Madem Fâtır-ı Zülcelal, insanı câmi’ bir âyine ve küllî bir ubudiyetle ve ulvî bir mahiyetle yaratmıştır. Her ferddeki hakikat-i ruhiye, yüzbinler suret değiştirse, izn-i Rabbanî ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise o şahs-ı insanînin hakikat-i zîşuuru ve unsur-u zîhayatı olan ruhu dahi, Allah’ın emriyle, izniyle ve ibkasıyla daima bâkidir.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 517, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – İkinci Maksad – Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Sunulan metin ve video, insan ruhunun ölümsüzlüğünü ve ölümden sonraki varlığını rasyonel ve felsefi temellerle açıklamaktadır.
Yazar, ruhun basit ve birleşik olmayan yapısı sayesinde parçalanıp yok olmasının imkansız olduğunu, dolayısıyla fiziksel bedenin aksine ebediyete mahsus bir fıtrata sahip olduğunu savunur.
Mantıksal bir tümdengelim yöntemi kullanılarak, tek bir ruhun bekasının tüm insanlık için geçerli bir kanun olduğu ve manevi alemlerle aramızdaki bağın kopmadığı vurgulanır.
Ayrıca, Yaradan’ın sonsuz merhametinin, varlık nimetine en çok ihtiyaç duyan insan ruhunu hiçliğe terk etmeyeceği ifade edilir.
Bu eser, Risale-i Nur külliyatının bir parçası olarak, ölümün bir son değil, ruhun asli vatanına dönmek üzere geçtiği bir kapı olduğunu ortaya koymaktadır.
Gemini Notebook
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ
İnsanın Ruhunun Ölümsüzlüğü
Melekler ve Ölülerin Dirilişi
⸻
İKİNCİ MAKSAT
BİRİNCİ TEMEL NOKTA
İKİNCİ KAYNAK
Bunu anlamanın başka bir yolu daha vardır.
Bu, objektiftir.
Gözleme dayanır.
Tecrübeye dayanır.
Ve insanlık tarihi boyunca tekrar tekrar yaşanan olaylara dayanır.
Şunu düşünün.
Eğer tek bir ruh bile ölümden sonra varlığını sürdürüyorsa…
o hâlde ruhların varlığı bütünüyle reddedilemez.
Neden?
Çünkü bir özellik, bir şeyin kendi mahiyetinden kaynaklanıyorsa…
o özellik yalnızca tek bir kişiye mahsus değildir.
Bütün kategoriye aittir.
Eğer ölümsüzlük tek bir insan ruhunda mevcutsa…
o hâlde ölümsüzlük ihtimali insan ruhlarının kendisine de aittir.
Ve dahası var.
Bu delil yalnızca tek bir gözleme dayanmıyor.
Tek bir hikâyeye dayanmıyor.
Ya da tek bir sıra dışı olaya…
Sayısız işaret vardır.
Sayısız tecrübe vardır.
Ruhun varlığını sürdürdüğüne işaret eden sayısız belirti vardır.
O kadar çoktur ki…
bunların tamamını inkâr etmek artık kolayca savunulabilecek bir tutum değildir.
Yeni Dünya’yı düşünün.
Amerika’yı.
Belki onu kendi gözlerimizle hiç görmedik.
Ama var olduğundan şüphe etmiyoruz.
Orada insanların yaşadığından da şüphe etmiyoruz.
Neden?
Çünkü deliller çok güçlüdür.
Buna benzer şekilde…
ölmüş insanların ruhlarının…
varlıklarını sürdürdüklerine inanmak için de sebepler vardır.
Onlar varlığın başka bir boyutuna aittir.
Gözlerimizin göremediği bir dünyaya.
Manevî bir âleme.
Ve belki…
o dünya ile bizim dünyamız arasında hâlâ bir ilişki vardır.
Maddî olmayan hediyelerimiz onlara ulaşabilir.
Ve onların nuranî tesirleri de bize ulaşabilir.
Bir başka işaret daha vardır.
Dışarıdan gelmeyen bir işaret.
İçeriden gelir.
İnsan vicdanının derinliklerinde…
sezgisel bir kesinlik vardır.
İnsandaki esas bir hakikat ölümden sonra da devam eder.
İşte o esas hakikat…
ruhtur.
Beden değişir.
Beden yaşlanır.
Beden sonunda toprağa döner.
Fakat ruh farklıdır.
O, basitçe parçalara ayrılabilecek bir şey değildir.
Çözülemez.
Dağılamaz.
Neden?
Çünkü ruh basittir.
Bileşik bir yapı değildir.
Birliğe sahiptir.
Parçalanarak yok olmak ise parçalardan meydana gelen şeylere mahsustur.
Ayrılabilen şeylere.
Parçalara bölünebilen şeylere.
Fakat ruh böyle değildir.
Hayatın kendisi bize bu sırrın bir işaretini gösterir.
Bedenin sayısız değişimleri içinde…
bir birlik devam eder.
Bir süreklilik.
Bir kalıcılık hissi.
Beden değişir.
Fakat insan aynı insan olarak kalır.
Yıllar geçer.
Fakat bir şey değişmeden kalır.
İşte o şey ruha aittir.
Birlik ruha aittir.
Ve kalıcılık bu birlikten doğar.
Öyleyse ruh nasıl ölümlü olabilir?
Görünüşe göre yalnızca iki ihtimal vardır.
Ya ruh yok edilebilir.
Ya da varlığı tamamen sona erebilir.
Fakat böyle bir birlik ve basitliğe sahip olan bir şey için parçalanma ve çözülmenin uygun bir yeri yoktur.
Ruh, maddî bir madde gibi parçalara ayrılamaz.
Yok oluş ise başka bir problem ortaya çıkarır.
Çünkü Yaratıcı, Mutlak Kerem Sahibi olarak tarif edilir.
O’nun rahmeti sınırsızdır.
Cömertliği sonsuzdur.
Böylesine sınırsız bir cömertlik…
insan ruhuna varlık nimetini verir de…
sonra bu nimeti tamamen geri alır mı?
İnsan ruhu var olmayı arzular.
Kalıcılığı ister.
Ebediyete yönelir.
Ve bu arzuyu taşıyabilecek bir mahiyete sahiptir.
Öyleyse soru hâlâ ortadadır.
Varlık veren Zât…
neden onu mutlak bir yoklukla geri alsın?
Belki de daha derin hakikat şudur:
İnsan ruhu, varlık içinde yalnızca geçici bir misafir değildir.
Kendi içinde…
kalıcılığa yönelik bir özlem taşır.
Bu özlem, bedenin sınırlarının ötesine işaret eder.
Ve bu dünyanın sınırlarının da ötesine…
Bedenin bir başlangıcı vardır.
Bedenin bir sonu vardır.
Fakat ruh…
başka bir varlık düzenine ait olabilir.
Ölümün son söz olmadığı…
ve varlığın…
öylece kaybolup gitmediği…
bir varlık düzenine.
Varlık devam eder.
ChatGPT
Orijinal VideoveMetin
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
İkinci Maksad
…
Birinci Esas
…
İKİNCİ MENBA’:
Âfâkîdir. Yani, mükerrer müşahedat ve müteaddid vakıat ve kerrat ile münasebattan neş’et eden bir nevi hükm-ü tecrübîdir. Evet tek bir ruhun ba’de’l-memat bekası anlaşılsa, şu ruh nev’inin külliyetle bekasını istilzam eder. Zira fenn-i mantıkça kat’îdir ki: Zâtî bir hâssa, bir tek ferdde görünse; bütün efradda dahi o hâssanın vücuduna hükmedilir. Çünki zâtîdir. Zâtî olsa, her ferdde bulunur. Halbuki değil bir ferd, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba, hasra gelmez müşahedata istinad eden âsâr ve beka-i ervaha delalet eden emarat, o derece kat’îdir ki; bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur; o insanların vücudlarına hiç vehim hatıra gelmez. Öyle de şübhe kabul etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervahta; ölmüş, vefat etmiş insanların ervahı pekçok kesretle vardır ve bizimle münasebettardırlar. Manevî hedayamız onlara gidiyor, onların nurani feyizleri de bizlere geliyor. Hem hads-i kat’î ile vicdanen hissedilebilir ki; insan öldükten sonra esaslı bir ciheti bâkidir. O esas ise ruhtur. Ruh ise, tahrib ve inhilale maruz değil. Çünki basittir, vahdeti var. Tahrib ve inhilal ve bozulmak ise; kesret ve terkib edilmiş şeylerin şe’nidir. Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi; hayat, kesrette bir tarz-ı vahdeti temin eder, bir nevi bekaya sebebiyet verir. Demek vahdet ve beka, ruhta esastır ki, ondan kesrete sirayet eder. Ruhun fenası, ya tahrib ve inhilal iledir. O tahrib ve inhilal ise, vahdet yol vermez ki girsin, besatet bırakmaz ki bozsun. Veyahut i’dam iledir. İ’dam ise Cevvad-ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsaade etmez ve nihayetsiz cûdu bırakmaz ki, verdiği nimet-i vücudu o nimet-i vücuda pek müştak ve lâyık olan ruh-u insanîden geri alsın.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 517, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – İkinci Maksad – Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu metin ve video, Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur külliyatından bir bölüm olup ruhun ölümsüzlüğü ve insanın manevi yapısı üzerine odaklanmaktadır.
Yazar, bedenin zamanla değişen ve sonunda yok olan geçici bir elbise veya yuva hükmünde olduğunu savunur.
Buna karşın insan ruhu, bedene bağımlı kalmaksızın varlığını sürdüren, kendi başına kaim ve müstakil bir cevher olarak tasvir edilir.
Ölüm hadisesi ruhun yok oluşu değil, aksine ağır dünya bedeninden sıyrılıp kendisine uygun nurani bir kılıfa bürünerek yoluna devam etmesidir.
Dolayısıyla kaynak, bireyin kendi iç dünyasına bakarak ebediyet arzusunu ve ruhun bekasını akli delillerle fark edebileceğini anlatmaktadır.
Bu kısa inceleme, fiziksel maddelerin dağılmasının ruhun asli mahiyetine ve sürekliliğine asla zarar veremeyeceği gerçeğini vurgular.
Gemini Notebook
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ
İnsan Ruhunun Ölümsüzlüğü
Melekler ve Ölülerin Dirilişi
İKİNCİ MAKSAT
BİRİNCİ ESASLI NOKTA
BİRİNCİ KAYNAK
Bunu anlamanın bir yolu vardır.
Ve bu yol, bize çok yakın olan bir şeyle başlar.
Kendimizle.
Kendi hayatına dikkatle bak.
Ve dikkate değer bir şey fark edebilirsin.
Bedenin değişir.
Yıldan yıla.
Hücre hücre.
Görünüşten görünüşe.
Bugün sahip olduğun beden, yıllar önce sahip olduğun bedenle aynı değildir.
Ve yine de…
içinde bir şey aynı kalır.
Sana,
“Ben hâlâ benim.”
diyen bir şey.
Bedenin değişir.
Ama benlik duygun değişmez.
Hatıraların kalır.
Şuurun kalır.
İç kimliğin kalır.
Bu, daha derin bir şeye işaret eder.
Değişen bedenin ötesinde olan bir şeye.
Kalıcı olan bir şeye.
İnsan ruhuna.
Ruh, uzun yıllar boyunca bedende bulunur.
Ve bu yıllar boyunca beden sürekli bir değişim geçirir.
Büyür.
Yaşlanır.
Yenilenir.
Dönüşür.
Fakat ruh aynı kalır.
Beden değişir.
Ama ruh, kendi kimliğini kaybetmez.
Beden geçicidir.
Fakat ruh, varlığını sürdürmek için bedene bağlı değildir.
Bedeni bir mesken gibi düşün.
Bir ev.
Bir yuva.
Ruh onun içinde yaşar.
Fakat ruh, evin kendisi değildir.
Ve ev değiştiğinde,
içinde yaşayan varlık varlığını sürdürür.
İşte temel ayrım budur.
Beden, ruha varlık kazandırmaz.
Aksine, ruh bedene yön verir.
Beden onun aracıdır.
Onun meskenidir.
Onun görünür refakatçisidir.
Bu nedenle bedenin geçici oluşu, ruhun kalıcılığını ortadan kaldırmaz.
Öyleyse ölüm, ruhun yok oluşu olmak zorunda değildir.
O bir ayrılıktır.
Ruh bedenden ayrılır.
Fakat var olmaktan çıkmaz.
Burada daha ince bir nokta daha vardır.
Beden, aslında ruhun gerçek anlamda elbisesi değildir.
Ruh, daha latif bir şeye sahiptir.
İnce ve maddeden uzak bir surete.
Bedene benzeyen bir yapıya.
Ruhla birlikte, belirli bir ölçüde varlığını sürdüren bir başka şekle.
Bu yüzden ölüm geldiğinde…
ruh, öylece biçimsiz ve sahipsiz kalmaz.
Dünya üzerindeki yuvasını terk ederken, kendi latif suretiyle yoluna devam eder.
Ev geride kalır.
Ruh ise devam eder.
Ve bu bizi derin bir soruya götürür.
Eğer beden bütünüyle değişebiliyor, fakat ruh yine kendisi olarak kalıyorsa…
beden ortadan kalktığında ruh neden ortadan kalksın?
Belki de ölüm, yolculuğun sonu değildir.
Belki sadece yolcunun bir evden ayrılıp yoluna devam ettiği andır.
Beden değişir.
Ruh kalır.
Ev geçicidir.
Fakat içindeki sakin kalıcıdır.
Ve işte bu ayrımın içinde…
insan ruhunun ölümsüzlüğünü anlamanın
ilk kaynağı
yer alır.
ChatGPT
Orijinal VideoveMetin
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
İkinci Maksad
…
Birinci Esas
…
BİRİNCİ MENBA’:
Enfüsîdir. Yani, herkes hayatına ve nefsine dikkat etse, bir ruh-u bâkiyi anlar. Evet herbir ruh, kaç sene yaşamış ise o kadar beden değiştirdiği halde, bilbedahe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise; madem cesed gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekasına tesir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız müddet-i hayatta tedricî cesed libasını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur. Gayet kat’î bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki, cesed ruh ile kaimdir. Öyle ise ruh, onun ile kaim değildir. Belki ruh, binefsihi kaim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine halel vermez. Belki cesed, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası bir derece sabit ve letafetçe ruha münasib bir gılaf-ı latîfi ve bir beden-i misalîsi vardır. Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misalîsini giyer.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 516, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – İkinci Maksad – Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur külliyatından alınan bu metin, insan ruhunun ölümsüzlüğünü ve varlığın beka bulması gerektiğini rasyonel bir çerçevede ele almaktadır.
Yazar, kainattaki sonsuz güzellik, sanatsal mükemmellik ve merhametin, bu vasıfları takdir edecek olan insanın ebedi olmasını zorunlu kıldığını savunur.
Doğadaki en basit çiçeklerin ve ağaç tohumlarının bile hafıza ve genetik kodlar aracılığıyla bir tür devamlılığa mazhar olduğu örneği verilerek, şuurlu bir varlık olan insanın yokluğa mahkum edilemeyeceği vurgulanır.
İlahi hikmetin en küçük çekirdeklerde koca bir ağacın programını saklaması, insan ruhunun ve kimliğinin ölümden sonra da muhafaza edileceğinin bir kanıtı olarak sunulur.
Sonuç olarak eser, evrendeki düzenin ve yaratıcının vasıflarının, ruhun bekasını ve ahiretin varlığını kesin bir şekilde gerektirdiğini açıklar.
Gemini Notebook
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ
İnsan Ruhunun Ölümsüzlüğü, Melekler ve Ölülerin Dirilişi
İKİNCİ MAKSAT
BİRİNCİ ESAS
GİRİŞ
Hiç solmayan bir güzellik düşünün.
Sonsuz bir güzellik.
Şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir şeye benzemeyen bir güzellik.
Böylesine bir güzellik, daha fazlasını gerektirir.
Hiç yok olmayacak hayranlar ister.
Onu görmeye ve tanıklık etmeye devam edecek kalpler ister.
Sonsuza dek.
Kusursuz bir sanat eseri de aynı ihtiyaca sahiptir.
Tanıklara ihtiyaç duyar.
Düşünen gözlemcilere.
Onun kusursuzluğunu fark edebilecek habercilere.
Ve sınırsız rahmetin de başka bir gereği vardır.
O, nimetlerini kabul edecek kimseleri ister.
İhtiyaç duyanları.
Şükür hissedebilenleri.
“Teşekkür ederim.” diyebilenleri.
Ve bütün bu varlıklar arasında…
Diğerlerinden farklı bir varlık vardır.
İnsan ruhu.
Güzelliği tanıyabilir.
Kusursuzluğu anlayabilir.
Rahmeti kabul edebilir.
Ve şükürle karşılık verebilir.
Eğer güzellik sonsuzsa…
Eğer kusursuzluk sonsuzsa…
Eğer rahmetin sonu yoksa…
O hâlde bunlar üzerinde düşünen ruh, öylece yok olup gidemez.
Devam etmelidir.
Onlara eşlik etmelidir.
Sonsuzluğun bitmeyen yolunda.
İnsan ruhu, bu nedenle…
Ölümsüzdür.
Fakat başka bir işaret daha vardır.
Çevremizdeki en küçük şeylere bile yazılmış bir işaret.
Varlığın en basit biçimleri bile öylece yok olup gitmez.
Bir çiçeği düşünün.
Açar.
Kısa bir süre için gözlerimizin önünde yaşar.
Sonra solar.
Görünen şekli ortadan kalkar.
Ama gerçekten her şey kaybolur mu?
Hayır.
Onun görüntüsü kalır.
Hatıralarda yaşamaya devam eder.
Sayısız fotoğrafta yeniden ortaya çıkar.
İnsan zihninde bir iz bırakır.
Ve sonra…
Onun tohumları vardır.
Yüzlerce.
Bazen binlerce.
Her küçük tohumun içinde bir düzen bulunur.
Bir program.
Bir oluşum kanunu.
Başka bir çiçek için gizli bir talimat.
Çiçek sanki yok olur.
Fakat onun tasarımı devam eder.
Biçimi geleceğe taşınır.
Özündeki düzen korunur.
Ve bütün bunlar, neredeyse görülemeyecek kadar küçük bir şeyin içinde gerçekleşir.
Ufacık bir tohum.
Sessiz bir taşıyıcı.
Fakat onun içinde…
Gelecek çoktan yazılmıştır.
Değişim içinde biçim korunur.
Kanun nesiller boyunca devam eder.
Ve bütün süreç, hayranlık uyandıran bir düzen içinde ilerler.
Şimdi insan ruhunu düşünün.
O, çok daha kapsamlıdır.
Çok daha yücedir.
Şuur sahibidir.
Hayattardır.
Nurânîdir.
İnsanı içeriden yönlendirir.
O, yalnızca maddî bir şekilden ibaret değildir.
Çok daha derin bir hakikattir.
Eğer bir çiçek bile kalıcılığa dair izler bırakıyorsa…
Eğer küçücük bir tohum bile koca bir ağacın biçimini ve düzenini muhafaza ediyorsa…
O hâlde insan ruhu hakkında ne düşünmeliyiz?
Düşünebilen bir ruh.
Sevebilen bir ruh.
Bilgi sahibi olabilen bir ruh.
Hatta bizzat kâinatı tanıyıp anlayabilen bir ruh.
Böyle bir ruh gerçekten yok olup gidebilir mi?
Bu düşünce bizi başka bir yöne götürür.
Kalıcılığa.
Ebediyete.
Ölümsüzlüğe.
Tohumu tekrar düşünün.
Ufacık bir noktanın içinde…
Koca bir ağacın programı korunabilir.
Yapısı.
Potansiyeli.
Gelecekteki biçimi.
Bütün bunlar, inanılmaz derecede küçük bir şeyin içinde saklıdır.
Öyleyse kendinize sorun…
Büyük bir ağacın kanununu küçücük bir tohumun içinde muhafaza eden Zât…
O ağacın ruhu andıran düzenini de koruyabiliyorsa…
İnsanların ruhlarını koruması neden imkânsız olsun?
Ölüm neden mutlak bir yok oluş anlamına gelsin?
Belki ölüm, kaybolmak değildir.
Belki bir geçiştir.
Bir biçim değişikliğidir.
Varlığın bir aşamasından başka bir aşamasına geçiştir.
Anlamlı hiçbir şeyin öylece çöpe atılmadığını gösteren işaretlerle.
Ve bütün bu işaretler arasında…
İnsan ruhu, en büyük işaretlerden biri olarak karşımızda durur.
Şuurlu.
Hayattar.
Farkında.
Anlam arayan.
Ebediyet arayan.
Belki de bu özlem bir tesadüf değildir.
Belki nereye gittiğimizi gösterir.
Gözlerimizin göremediği bir hakikate doğru.
Bir hayata doğru…
Sona ermeyen.
Ebediyete doğru.
ChatGPT
Orijinal Metin ve Videolar
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
İkinci Maksad
…
Birinci Esas
…
MUKADDİME
Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikatında isbat edildiği gibi; ebedî, sermedî, misilsiz bir cemal, elbette âyinedar müştakının ebediyetini ve bekasını ister. Hem kusursuz, ebedî bir kemal-i san’at, mütefekkir dellâlının devamını taleb eder. Hem nihayetsiz bir rahmet ve ihsan, muhtaç müteşekkirlerinin devam-ı tena’umlarını iktiza eder. İşte o âyinedar müştak, o dellâl mütefekkir, o muhtaç müteşekkir; en başta ruh-u insanîdir. Öyle ise, ebedü’l-âbâd yolunda; o cemal, o kemal, o rahmete refakat edecek, bâki kalacaktır.
Yine Onuncu Söz’ün Altıncı Hakikatında isbat edildiği gibi; değil ruh-u beşer, hattâ en basit tabakat-ı mevcudat dahi, fena için yaratılmamışlar; bir nevi bekaya mazhardırlar. Hattâ ruhsuz, ehemmiyetsiz bir çiçek dahi, vücud-u zahirîden gitse, bin vecihle bir nevi bekaya mazhardır. Çünki sureti, hadsiz hâfızalarda bâki kalır. Kanun-u teşekkülatı, yüzer tohumcuklarında beka bulup devam eder. Madem bir parçacık ruha benzeyen o çiçeğin kanun-u teşekkülü, timsal-i sureti, bir Hafîz-i Hakîm tarafından ibka ediliyor. Dağdağalı inkılablar içinde kemal-i intizam ile, zerrecikler gibi tohumlarında muhafaza ediliyor, bâki kalır. Elbette gayet cem’iyetli ve gayet yüksek bir mahiyete mâlik ve haricî vücud giydirilmiş ve zîşuur ve zîhayat ve nurani kanun-u emrî olan ruh-u beşer, ne derece kat’iyyetle bekaya mazhar ve ebediyetle merbut ve sermediyetle alâkadar olduğunu anlamazsan, nasıl “Zîşuur bir insanım” diyebilirsin? Evet, koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve kanun-u teşekkülatını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte dercedip muhafaza eden bir Zât-ı Hakîm-i Zülcelal, bir Zât-ı Hafîz-i Bîzeval hakkında “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder” denilir mi?
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 516, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – İkinci Maksad – Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu metin ve videolar, meleklerin ve ruhani varlıkların mevcudiyetini akli ve nakli delillerle ispat eden klasik bir İslam düşünce eserinden alınmıştır.
Yazar, bu varlıkların varlığını kabul etmenin imanın temel bir rüknü olduğunu vurgulayarak, tarih boyunca süregelen insanlık ittifakını ve din adamlarının ortak kanaatini temel dayanak olarak sunmaktadır.
Tek bir ruhani varlığın dahi görülmesinin, tüm bu türün varlığını ispatlamak için yeterli olduğu fikri üzerinden mantıksal bir çıkarım yapılmaktadır.
Metinde, peygamberlerin ve evliyaların bu konudaki şahitliklerinin, inkar edenlerin fikirlerine kıyasla çok daha üstün ve kesin olduğu belirtilmektedir.
Sonuç olarak, meleklerin varlık biçiminin en doğru şekilde ancak Kur’an ve Hz. Peygamber’in bildirdiği hakikatler çerçevesinde anlaşılabileceği ifade edilmektedir.
Gemini Notebook
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ — MELEKLER VE GAYB ÂLEMİ
İnsan gözünün görebildiğinin ötesine uzanan sorular vardır.
Görünmeyen hakkında sorular.
Melekler hakkında.
Manevî varlıklar hakkında.
Ve insan ruhunun hayatı hakkında.
Binlerce yıldır insanlık aynı soruları soruyor.
Gerçekten yalnız mıyız?
Görünen dünyanın ötesinde başka bir âlem var mı?
Ve eğer onu göremiyorsak…
bu, onun var olmadığı anlamına mı gelir?
Yirmi Dokuzuncu Söz, bu sorulara farklı bir bakış açısıyla yaklaşır.
Her şey basit bir ilkeyle başlar.
Bazen bir bütünün varlığı, onun tek bir örneği üzerinden anlaşılabilir.
Eğer bir türün tek bir üyesinin var olduğu biliniyorsa…
artık o türün varlığı inkâr edilemez.
Ve bu ilke bizi dikkat çekici bir noktaya götürür.
Çağlar boyunca vahiy ehli insanlar meleklerden söz etmiştir.
Manevî varlıklardan söz etmişlerdir.
Ve onlarla karşılaştıklarını anlatmışlardır.
Tek bir yerde değil.
Tek bir nesilde değil.
Medeniyetler boyunca.
Yüzyıllar boyunca.
İnsanlık tarihinin uzun seyri boyunca.
Âdem’den itibaren…
günümüze kadar.
Vahye dayalı dinlerin büyük âlimleri onların varlığını kabul etmişlerdir.
Birçoğu da onları gördüğünü ileri sürmüştür.
Bazıları onlarla konuştuklarını anlatmıştır.
Bazıları ise onların varlığına işaret eden alametleri kaydetmiştir.
Farklı insanlar.
Farklı diller.
Farklı kültürler.
Ve buna rağmen…
şaşırtıcı derecede ortak bir inanç.
Peki böyle bir inanç yoktan ortaya çıkmış olabilir mi?
Hiçbir temeli olmasaydı…
binlerce yıl boyunca varlığını sürdürebilir miydi?
Savaşların içinden…
devrimlerin içinden…
medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü boyunca…
ayakta kalabilir miydi?
Kanıta dayanmayan bir düşünce…
insanlık tarihinin en kalıcı inançlarından biri hâline gelebilir miydi?
Burada ortaya konan yaklaşım basittir.
Belki de bu evrensel inanç hayal gücüne dayanmıyordur.
Belki sayısız gözlemden kaynaklanıyordur.
Sayısız tanıklıktan.
Sayısız işaretten.
Tek bir tanıklık sorgulanabilir.
İkinci bir tanıklıktan şüphe edilebilir.
Peki sayı çok büyük bir hâle geldiğinde ne olur?
Nesiller boyunca benzer tecrübeler aktarılıyorsa?
Bu anlatılar güvenilir ve manevî açıdan yetkin kabul edilen insanlardan geliyorsa?
O zaman soru değişir.
Artık…
“İnsanlar neden inanıyor?”
diye sormayız.
Şunu sormaya başlarız:
“Bu inancın arkasında ne var?”
Ve burada başka önemli bir nokta daha vardır.
İnsanlık tarihi boyunca peygamberler ve veliler görünmeyen âlemden söz etmişlerdir.
Melekleri anlatmışlardır.
Manevî varlıklardan söz etmişlerdir.
Ve onlarla karşılaştıklarını ifade etmişlerdir.
Bu insanlar yalnızca gözlemci değillerdi.
Hayatlarını hakikate adamış insanlardı.
Büyük sorumluluklar üstlenmişlerdi.
İnsanlara, sıradan tecrübenin ötesindeki gerçekliklerden söz etmişlerdi.
Bir insan belirli bir konu hakkında konuşmaya ehilse…
onun tanıklığı önem taşır.
Bu konuda ise delil daha da güçlenir.
Çünkü peygamberler ve veliler yalnız değildi.
Onların tanıklıkları, kendilerinden sonraki nesiller tarafından desteklendi.
Geleneklerle.
Gözlemlerle.
İşaretlerle.
Ve vahiyle.
Kur’an bu düşüncenin merkezinde yer alır.
İnananlar için Kur’an yalnızca eski bir kitap değildir.
O, vahyin kaynağıdır.
Hakikat dünyasında bir nurdur.
Mesajı, görünür âlemin ötesindeki gerçekliklere tekrar tekrar işaret eder.
Ve bu mesajın merkezinde Hz. Muhammed vardır.
Allah’ın Resulü.
Hayatı, gayb âlemine dair bir şahitliğe dönüşen insan.
Onun peygamberlik yolculuğu, sıradan insan tecrübesinin ötesine uzanır.
Fiziksel dünyanın sınırlarının ötesine.
Ve yalnızca duyularla ölçülemeyen gerçekliklere doğru.
İşte burada düşünce en derin noktasına ulaşır.
Varsayalım…
sadece bir kez…
tek bir manevî varlığın varlığı kesin olarak ortaya konulsun.
O zaman olağanüstü bir sonuç ortaya çıkar.
Tek bir ferdin varlığı…
bütün bir türün mümkün olduğunu…
hatta gerçekten var olduğunu gösterir.
Tıpkı tek bir canlıyı görmekle…
o canlı türünün varlığını kanıtlayabilmemiz gibi…
doğrulanmış tek bir manevî varlık…
manevî varlıkların yalnızca hayal ürünü olmadığını ortaya koyacaktır.
Artık soru onların var olup olmadığı olmayacaktır.
Soru şu hâle gelecektir:
Onlar nedir?
Ve evrendeki yerleri nedir?
Kur’an’ın ortaya koyduğu bakış açısına göre…
onlar, bizim normalde algıladığımız dünyadan çok daha büyük bir gerçekliğe aittir.
Nurdan varlıklarla dolu bir gerçekliğe.
Görünen evrenin, varlığın yalnızca bir katmanı olduğu bir gerçekliğe.
Belki de asıl ders budur.
İnsan, her zaman iki âlemin arasında yaşamıştır.
Görebildiğimiz bir âlem.
Ve göremediğimiz bir âlem.
Yıldızları görüyoruz.
Ama onların arasında var olan her şeyi göremiyoruz.
Maddeyi görüyoruz.
Ama ona etki eden her kuvveti göremiyoruz.
Hayatın yüzeyini görüyoruz.
Fakat bu yüzeyin altında gizli süreçlerle dolu bir evren bulunuyor.
Öyleyse görünmeyen bir şeyi…
sırf görünmüyor diye reddetmemeliyiz.
Çünkü sonuçta…
evren her zaman duyularımızdan daha büyük olmuştur.
Bir zamanlar insanlık bakterileri göremiyordu.
Ama onlar oradaydı.
Biz sadece onları algılayacak araçlara sahip değildik.
Bir zamanlar uzak galaksileri göremiyorduk.
Onlar da oradaydı.
Sınırları olan bizim görüşümüzdü.
Gerçekliğin kendisi değil.
Ve belki de…
Yirmi Dokuzuncu Söz’ün merkezindeki soru tam olarak budur.
Varlığın ne kadarı insan algısının sınırlarının ötesinde bulunuyor?
Belki gayb âlemi akla aykırı bir şey değildir.
Belki de aklın sınırlarını bize hatırlatan bir gerçektir.
Ve eğer o sınırın ötesinden gelecek tek bir bakış bile doğrulanabilirse…
o zaman evren, hayal ettiğimizden çok daha büyük hâle gelir.
Görünen dünya artık bütün hikâye değildir.
Sadece başlangıçtır.
Bir kapıdır…
çok daha büyük bir gerçekliğe açılan.
Meleklerin var olduğu bir gerçekliğe.
Manevî varlıkların var olduğu bir gerçekliğe.
Ve insan ruhunun ölümün ötesinde bir kader taşıyabileceği bir gerçekliğe.
Çünkü belki de…
bizim “son” dediğimiz şey…
yalnızca görebildiğimiz şeylerin sonudur.
Varlığın sonu değil.
Yolculuğun sonu değil.
Ve kesinlikle…
insan ruhunun sonu değil.
ChatGPT
ORİJİNAL METİN VE VİDEOLAR
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
Birinci Maksad
Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esasiye vardır.
…
Üçüncü Esas
Mes’ele-i melaike ve ruhaniyat, o mesaildendir ki: Tek bir cüz’ün vücudu ile, bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü’yeti ile umum nev’in vücudu malûm olur. Çünki kim inkâr ederse, külliyyen inkâr eder. Bir tekini kabul eden, o nev’in umumunu kabul etmeye mecburdur. Madem öyledir, işte bak: Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki; bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin tahakkukuna ittifak etmişler ve insanın taifeleri, birbirinden bahsi ve muhaveresi ve rivayeti gibi melaikelerle muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet etmesine icma’ etmişlerdir. Acaba hiçbir ferd melaikelerden bilbedahe görünmezse, hem bilmüşahede bir şahsın veya müteaddid eşhasın vücudu kat’î bilinmezse, hem onların bilbedahe, bilmüşahede vücudları hissedilmezse, hiç mümkün müdür ki: Böyle bir icma’ ve ittifak devam etsin ve böyle müsbet ve vücudî bir emirde ve şuhuda istinad eden bir halde müstemirren ve tevatüren o ittifak devam etsin.
Hem hiç mümkün müdür ki: Şu itikad-ı umumînin menşe’i, mebadi-i zaruriye ve bedihî emirler olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki: Hakikatsız bir vehim; bütün inkılabat-ı beşeriyede, bütün akaid-i insaniyede istimrar etsin, beka bulsun. Hem hiç mümkün müdür ki: Şu ehl-i edyanın, bu icma’-ı azîmin senedi; bir hads-i kat’î olmasın, bir yakîn-i şuhudî olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki: O hads-i kat’î, o yakîn-i şuhudî, hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müşahedat vakıalarından ve o müşahedat vakıaları, şeksiz ve şübhesiz mebadi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise, şu ehl-i edyandaki bu itikadat-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü manevî kuvvetini ifade eden pekçok kerrat ile melaike müşahedelerinden ve ruhanîlerin rü’yetlerinden hasıl olan mebadi-i zaruriyedir, esasat-ı kat’iyyedir.
Hem hiç mümkün müdür, hiç makul mudur, hiç kabil midir ki: Hayat-ı içtimaiye-i beşeriye semasının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve evliya, tevatür suretiyle ve icma’-ı manevî kuvvetiyle ihbar ettikleri ve şehadet ettikleri melaike ve ruhaniyatın vücudları ve müşahedeleri, bir şübhe kabul etsin, bir şekke medar olsun. Bâhusus onlar şu mes’elede ehl-i ihtisastırlar. Malûmdur ki; iki ehl-i ihtisas, binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu mes’elede ehl-i isbattırlar. Malûmdur ki; iki ehl-i isbat, binler ehl-i nefy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhâssa kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit gurub etmeyen, âlem-i hakikatın Şemsüşşümus’u olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ihbaratı ve risalet güneşi olan Zât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) şehadatı ve müşahedatı, hiç kabil midir ki, bir şübhe kabul etsin.
Madem tek bir ruhaniyatın vücudu, bir zamanda tahakkuk etse, şu nev’in umumen tahakkukunu gösteriyor. Ve madem şu nev’in vücudu tahakkuk ediyor. Elbette onların suret-i tahakkukunun en ahseni, en makulü, en makbulü; Şeriatın şerhettiği gibidir, Kur’anın gösterdiği gibidir, Sahib-i Mi’rac’ın gördüğü gibidir.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 511, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Birinci Maksad – Üçüncü Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu metin ve videolar, Bediüzzaman Said Nursi’nin Yirmi Dokuzuncu Söz adlı eserinden bir bölüm olup meleklerin varlığını ve mahiyetini akli ve nakli delillerle açıklamaktadır.
Yazar, sadece din bilginlerinin değil, farklı felsefi ekollerin ve hatta maddecilerin bile farklı isimler altında ruhani varlıkların hakikatini kabul etmek zorunda kaldıklarını belirtir.
Melekler, ilahi iradeden gelen yaratılış kanunlarını temsil eden ve bu kanunların dizginlerini ellerinde tutan nurani ibadet ehli olarak tanımlanır.
Kâinatın sadece görünen maddî alemden ibaret olmadığı, aksine gayb aleminin de hayata uygun varlıklarla dolu olduğu vurgulanır.
Metne göre melekler, Allah’ın emirlerine tam itaat eden, şeriat-ı tekviniyenin temsilcisi olan muazzam bir ümmettir.
Sonuç olarak, evrendeki hassas nizamın arkasında bu latif varlıkların bulunduğu gerçeği mantıksal bir çerçevede sunulur.
Gemini Notebook
Evrenin Yaşayan Elçileri
Yirmi Dokuzuncu Söz‘den İlham Alan Belgesel Anlatımı
Gece gökyüzüne bakın.
Sessiz görünüyor.
Boş.
Durgun.
Ama gerçekten öyle mi?
Binlerce yıldır…
filozoflar…
bilim insanları…
ve inananlar…
aynı soruyu sordu.
Bu evren gerçekten ıssız mı?
Yoksa…
gözlerimizin göremediği…
gizli bir düzen mi var?
Medeniyetler boyunca…
kültürler boyunca…
ve yüzyıllar boyunca…
şaşırtıcı derecede benzer cevaplar ortaya çıktı.
Farklı kelimeler.
Farklı diller.
Ama tek bir ortak hakikat.
Yaratılışın her âleminin…
kendine ait görünmeyen görevlileri vardır.
Bazı filozoflar…
onlara Akıllar dedi.
Bazıları…
Yaratılışın Efendileri adını verdi.
İlâhî vahye dayanan dinler ise…
onlara melekler dedi.
Farklı isimler.
Aynı derin hakikat.
Vahyi reddedenler bile…
bu gerçeği bütünüyle inkâr edemedi.
Tabiattaki kusursuz uyumu açıklayamayınca…
yeni isimler ortaya attılar.
Görünmez kuvvetler.
Tabiat kanunları.
Gizli enerjiler.
Ama bir ismi değiştirmek…
hakikati değiştirmez.
Çünkü kanunlar…
kendi başlarına iş göremez.
Bir kanun göremez.
Bir kanun seçim yapamaz.
Bir kanun itaat edemez.
Onun şuuru yoktur.
Niyeti yoktur.
Hayatı yoktur.
Bir trafik kanunu…
arabaları yönlendirmez.
Onu uygulayacak biri gerekir.
Onu fiile dökecek biri gerekir.
Aynı gerçek…
kozmik ölçekte de geçerlidir.
Evren…
hayranlık uyandıran bir hassasiyetle işler.
Her yıldız…
kendi yörüngesini takip eder.
Her bulut…
kusursuz bir ölçüyle hareket eder.
Her yağmur damlası…
ulaşacağı yere ulaşır.
Her tohum…
uyanacağı zamanı bilir.
Şuursuz kanunlar…
gerçekten yaşayan bir evreni yönetebilir mi?
Yoksa…
İlâhî emri yerine getiren…
şuurlu görevliler mi vardır?
Kur’ân…
bu soruya açık bir cevap verir.
Melekler…
şerefli kullardır.
Asla isyan etmezler.
Asla tereddüt etmezler.
Kendilerine emanet edilen her emri…
eksiksiz yerine getirirler.
Onlar…
nurdan yaratılmış varlıklardır.
Bizim gözümüze görünmezler.
Ama…
yaratılış düzeninin içinde…
derin bir şekilde görev alırlar.
Kendi dünyamıza bakın.
Yeryüzü…
hayatla dolup taşmaktadır.
Her orman.
Her okyanus.
Her dağ.
Toprağın her avucu.
Hayat…
ulaşabildiği her yeri doldurur.
Bu küçücük gezegen…
sayısız canlıyla doluyken…
ölçülemeyecek kadar büyük gökler…
neden bomboş olsun?
En büyük âlemler…
en az hayatı mı barındırsın?
Yoksa…
hayat…
hayal ettiğimizden çok daha geniş bir hakikat mi?
Gördüğümüz evren…
belki de sadece dış yüzüdür.
Özenle dokunmuş…
güzel bir perde.
Onun arkasında…
başka boyutlar vardır.
Gözle görülmeyen âlemler.
Maddenin ötesindeki dünyalar.
Ruhun…
tıpkı balık için suyun doğal olması gibi…
tabii olduğu mekânlar.
Nasıl okyanuslar…
balıklar için yaratılmışsa…
görünmeyen âlemler de…
ruhânî varlıklar için yaratılmıştır.
Bu…
boş bir evren değildir.
Bu…
yaşayan bir evrendir.
İnsanlık da…
İlâhî hidayeti takip eder.
Vahiy aracılığıyla.
Ahlâk kanunları aracılığıyla.
Aynı şekilde…
melekler de…
başka bir kutsal görevi yerine getirir.
Onlar…
yaratılışın İlâhî kanunlarını taşırlar.
Bağımsız güçler olarak değil…
sadık kullar olarak.
Her yıldız…
bir ibadet mekânına dönüşür.
Her galaksi…
itaatin bir işareti olur.
Her hareket…
teslimiyetin bir ifadesidir.
Hiçbir şey…
tek başına hareket etmez.
Hiçbir şey…
gayesiz var olmaz.
Görünen ya da görünmeyen…
her şey…
tek ve muhteşem bir düzenin parçasıdır.
Belki de…
evren hiçbir zaman sessiz değildi.
Belki de…
biz…
onun sonsuz senfonisinin…
yalnızca…
çok küçük bir bölümünü duyabiliyoruz.
ChatGPT
ORİJİNAL METİN VE VİDEOLAR
SHORTS
KISA VIDEO
UZUN VİDEO
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
Birinci Maksad
Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esasiye vardır.
İkinci Esas
…
Melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin sübutuna ve hakikatlerinin vücuduna bir icma’-ı manevî ile -tabirde ihtilaflarıyla beraber- bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil, bilerek bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir. Hattâ maddiyatta çok ileri giden hükemanın Meşaiyyun kısmı, melaikenin manasını inkâr etmeyerek “Her bir nev’in bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri vardır” derler. Melaikeyi öyle tabir ediyorlar. Eski hükemanın İşrakiyyun kısmı dahi melaikenin manasında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak “Ukûl-ü Aşere ve Erbabü’l-Enva'” diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyan “melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar” gibi her nev’e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşadı ile bulunduğunu kabul ederek o namlarla tesmiye ediyorlar. Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemadat derecesine manen sukut etmiş olan Maddiyyun ve Tabiiyyun dahi, melaikenin manasını inkâr edemeyerek {(Haşiye): Melaike manasını ve ruhaniyatın hakikatını inkâra mecal bulamamışlar, belki fıtratın namuslarından “Kuva-yı Sâriye” diye, “cereyan eden kuvvetler” namını vererek yanlış bir surette tasvir ile, bir cihetten tasdikine mecbur kalmışlar. (Ey kendini akıllı zanneden!..)} “Kuva-yı Sâriye” namıyla bir cihette kabule mecbur olmuşlar. Ey melaike ve ruhaniyatın kabulünde tereddüd gösteren bîçare adam! Neye istinad ediyorsun? Hangi hakikata güveniyorsun ki; bütün ehl-i akıl, bilerek bilmeyerek melaikenin manasının sübutuna ve tahakkukuna ve ruhanîlerin tahakkukları hakkında ittifaklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’ta isbat edildiği gibi; hayat mevcudatın keşşafıdır, belki neticesidir, zübdesidir. Bütün ehl-i akıl, mana-yı melaikenin kabulünde manen müttefiktirler ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîruhlarla şenlendirilmiştir. Şu halde hiç mümkün olur mu ki: Şu feza-yı vesîa sekenelerden, şu semavat-ı latîfe mutavattinînden hâlî kalsın?
Hiç hatırına gelmesin ki: Şu hilkatte cari olan namuslar, kanunlar kâinatın hayatdar olmasına kâfi gelir. Çünki o cereyan eden namuslar, şu hükmeden kanunlar; itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır, ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melaike denilen ibadullah olmazsa; o namuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-i hariciye olamaz. Halbuki hayat, bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez. Elhasıl: Madem ehl-i hikmetle ehl-i din ve ashab-ı akıl ve nakil manen ittifak etmişler ki: Mevcudat, şu âlem-i şehadete münhasır değildir. Hem madem zahir olan âlem-i şehadet, camid ve teşekkül-ü ervaha nâmuvafık olduğu halde bu kadar zîruhlarla tezyin edilmiş. Elbette, vücud ona münhasır değildir. Belki daha çok tabakat-ı vücud vardır ki, âlem-i şehadet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem madem denizin balığa nisbeti gibi, ervaha muvafık olan âlem-i gayb ve âlem-i mana, ervahlar ile dolu olmak iktiza eder. Hem madem bütün emirler, mana-yı melaikenin vücuduna şehadet ederler. Elbette bilâ-şek velâ-şübhe, melaike vücudlarının ve ruhanî hakikatlarının en güzel sureti ve ukûl-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek en makul keyfiyeti odur ki; Kur’an, şerh ve beyan etmiştir. O Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan der ki: “Melaike, ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melaike, ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Muhtelif nevilere münkasımdırlar.” Evet nasılki beşer bir ümmettir, “Kelâm” sıfatından gelen Şeriat-ı İlahiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de: Melaike dahi muazzam bir ümmettir ki, onların amele kısmı “İrade” sıfatından gelen Şeriat-ı Tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakikî olan Kudret-i Fâtıranın ve İrade-i Ezeliyenin emirlerine tâbi’ bir nevi ibadullahtırlar ki; ecram-ı ulviyenin herbiri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedirler.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 510, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Birinci Maksad – ikinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
29. Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir: Şu nihâyetsiz fezâ‑yı âlem ve şu muhteşem semâvât; burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuûr, zîhayat, zîrûhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimâttan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât‑ı latîfeden halk olunan …
Ruhun Canlılığı ve Meleklerin Varlığı
Bu metin ve videolar, varlığın temel direği olan hayatın mahiyetini ve bu hayat enerjisinin kaçınılmaz bir sonucu olarak meleklerin mevcudiyetini mantıksal bir çerçevede ele almaktadır.
Müellif, hayatın maddeye bağımlı olmadığını, aksine maddenin hayat ve ruh ile anlam kazanan geçici bir kabuk hükmünde olduğunu savunur.
En küçük canlılarda bile görülen harika şuur ve ilişkiler ağı, kainatın genelinde çok daha kapsamlı bir manevi yaşamın var olması gerektiğini ispatlar.
Yazara göre, cansız görünen devasa gök cisimleri ve uzay boşluğu, kendi doğalarına uygun zîşuur sakinlerle yani melekler ve ruhanilerle doludur.
Görme duyumuzun sınırlı olması, bu nurani varlıkların yokluğuna delil olamayacağı gibi, evrendeki mükemmel nizam da bu manevi varlıkların kabulünü zorunlu kılar.
Özetle eser, hayatın madde üzerindeki üstünlüğünü vurgulayarak meleklerin varlığını akli ve nakli delillerle temellendirmektedir.
Varlığın kendisinin canlı olduğuna dair bir işaret…
Şimdi gözlerinizi gökyüzüne kaldırın.
Yüzyıllar boyunca,
insanlar gece göğüne baktılar
ve orada sonsuz bir boşluk hayal ettiler.
Fakat gerçekten gördüğümüz şey boşluk mudur?
Sayısız âlem içinde küçük bir gezegen olan dünyamız,
canlılarla dolup taşmaktadır.
Yeryüzünün her köşesi,
en derin okyanuslardan
çıplak gözle görülemeyen mikroskobik dünyalara kadar,
hayatla kaynamaktadır.
Eğer bu küçük gezegen,
böylesine olağanüstü bir zenginlikle doldurulmuşsa…
Sonsuz gibi görünen gökler tamamen boş olabilir mi?
Akıl bunun aksini düşündürür.
Nasıl ki balıklar deniz için,
kuşlar gökyüzü için yaratılmışsa…
Yıldızlara uygun yaratılmış varlıklar da olabilir mi?
Dünyaya değil,
ışık âlemlerine uygun varlıklar…
Görünen kâinat,
çok daha büyük bir yaratılışın yalnızca bir bölümü olabilir.
Hayatın,
bugünkü anlayışımızın ötesinde şekillerde var olduğu bir yaratılış…
Tarih boyunca,
vahye dayanan kutsal metinler böyle varlıklardan söz etmiştir.
Melekler…
Manevî varlıklar…
Sıradan insan algısının ötesindeki boyutlara ait elçiler…
Bunlar akla aykırı oldukları için değil…
Çünkü gerçeklik,
yalnızca gözün ölçebildiğinden çok daha geniş olduğu için…
Sonuçta,
görmemek,
yokluğun hiçbir zaman kanıtı değildir.
İnsanlık mikroskobik hayatı keşfetmeden çok önce,
o zaten vardı.
Görünmeyen,
her zaman oradaydı.
Keşfedilmeyi bekliyordu.
Belki de görünmeyen âlemler için de aynı durum geçerlidir.
Belki kâinat,
hayal ettiğimizden çok daha zengin,
çok daha kalabalık
ve çok daha canlıdır.
Maddî âlem,
varlığın temeli olmayabilir…
Belki sadece onun dış yüzüdür.
Onun altında daha derin bir gerçeklik vardır.
Hayat.
Ruh.
Bilinç.
Bunlar yalnızca maddenin ürünleri değildir.
Onlar,
maddeye anlam kazandıran güçlerdir.
Yaratılışı daha derin inceledikçe,
düzen,
hikmet
ve hayranlık uyandıran bir uyum keşfederiz.
Hiçbir şey terk edilmiş görünmez.
Hiçbir şey tesadüfî değildir.
Varlığın her seviyesi,
bir hikmete işaret eder.
Eğer hikmet görünen dünyayı dolduruyorsa…
Neden gökyüzünün sınırında sona ersin?
Belki de gökler aslında sessiz değildir.
Belki onlar canlıdır…
Kendilerine uygun yaratılmış,
semavî yurtlarında bulunan varlıklarla doludur.
Hayatsız bir kâinat,
eksik kalırdı.
Fakat görünen ve görünmeyen hayatlarla dolu bir kâinat…
çok daha büyük bir sanat eseri hâline gelir.
Bizi yıldızların ötesine bakmaya davet eden…
ve gözlerimizden hâlâ gizli kalan
ne büyük hakikatlerin,
ne yüce gerçekliklerin
var olduğunu düşünmeye çağıran bir eser…
ChatGPT
ORİJİNAL METİN VE VİDEOLAR
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
Birinci Maksad
Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esasiye vardır.
Birinci Esas
Vücudun kemali, hayat iledir. Belki vücudun hakikî vücudu, hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, herşeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, herşeyi herbir zîhayat olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hanemdir. Kâinat, mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasılki ziya ecsamın görülmesine sebebdir ve renklerin -bir kavle göre- sebeb-i vücududur. Öyle de: Hayat dahi, mevcudatın keşşafıdır. Keyfiyatın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüz’e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz eşyayı, iştirak ve ittihad ettirip bir vahdete medar, bir ruha mazhar yapmak gibi, kemalât-ı vücudun umumuna sebebdir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecelli-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir âyinesidir. Bak hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa, o dağa nisbeten madumdur. Çünki ne hayatı var ki, hayat ile alâkadar olsun; ne şuuru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki, bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatlarıyla öyle bir ticaret akdeder ki, diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir.”
İşte zîhayattaki meşhur havâss-ı zahire ve bâtına duygularından başka, gayr-ı meş’ur saika ve şaika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser enva’ıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahib olur. İşte en küçük zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse, elbette hayat tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; hayatın ziyası olan şuur ile, akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avalim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat manen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuurun mir’at-ı ruhuna misafir olup, irtisam ve temessül ile geliyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelal’in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve en büyük bir maden-i nimeti ve en latîf bir tecelli-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i san’atıdır. Evet, hafî ve dakiktir. Çünki enva’-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebatın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nema bulması, o derece zahir ve kesrette ve mebzuliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikatı, hakikî olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.
Hem hayat, o kadar nezih ve temizdir ki; iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’etmeyerek, doğrudan doğruya mübaşeret ediyor. Fakat, sair şeylerdeki umûr-u hasiseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyat-ı zahiriyeye menşe’ olmak için esbab-ı zahiriyeyi perde etmiştir.
Elhasıl:
Denilebilir ki; hayat olmazsa vücud vücud değildir, ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur.
Mademki hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Madem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakîn ile hükmolunur ki; şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasib zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nâr nuru yakmaz, belki ateş ışığa meded verir.
Madem kudret-i ezeliye bilmüşahede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halkeder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesifeyi, hayat vasıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı herşeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyasıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münasib olan sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halkeder ki; hayvanatın pekçok muhtelif ecnasları gibi pekçok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latîfe maddelerinden halkeder. Onların bir kısmı melaike, bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır.
Melaikelerin ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu ve Kur’anın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir divanelik olduğunu şu temsile bak, gör: İki adam; biri bedevi, vahşi; biri medenî, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medenî muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rastgeliyorlar. Görüyorlar ki, o hane; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü ve hususî şerait-i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki, uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zaîfliğiyle veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevi, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur, zîruh içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht, şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki, zîruh ile, amelelerle doldurulmuş ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki: Şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu san’atlı sarayların onlara münasib âlî sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.
İşte şu temsil gibi, ecram-ı ulviye ve ecsam-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafeti ile beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüz’leri dahi, birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve bilbedahe ve bittarîkı’l-evlâ ve bilhadsi’s-sadık ve bilyakîni’l-kat’î delalet eder, şehadet eyler, ilân eder ki:
Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat, burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sair seyyalat-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, Şeriat-ı Garra-yı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, “Melaike ve cânn ve ruhaniyattır” der, tesmiye eder. Melaikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pekçok ecnas-ı muhtelifeleri vardır.
Şu nükte-i esasiyenin hâtimesi:
Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona müsahhar kalsın ve tâbi’ olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur. Hem bilmüşahede madde, mahdum değil ki herşey ona irca’ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatın tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatın esası da ruhtur.
Bilbedahe madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.
Hem bizzarure madde lüb değil, esas değil, müstekar değil ki, işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.
Görülmüyor mu ki: Gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.
İşte hiç mümkün müdür ki: Bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki: Şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki mananın ve ruhun ve hayatın ve hakikatın şu hadsiz tereşşuhatı ve lemaat ve semeratının menabii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine irca’ edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat’â ve aslâ! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise, âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 506, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Birinci Maksad – Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
29. Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir: Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Öyle ise; şu nihâyetsiz hüsn-ü sanat içinde gıdâ‑yı ervâh ve kût‑u kulûb, elbette melâike ve rûhânilere bakar, gösterir.
Ruhun Ölümsüzlüğü ve Meleklerin Alemleri
Bu metinler ve videolar, meleklerin ve ruhani varlıkların mevcudiyetini akli ve nakli delillerle açıklayarak kâinatın manevi derinliğini ortaya koymaktadır.
Yazara göre, hayatla dolup taşan yeryüzü nasıl boş değilse, muhteşem gökyüzü de kendisine uygun şuurlu sakinlerle donatılmıştır.
Kâinattaki eşsiz sanat ve süslemeler, bu güzellikleri takdir edecek manevi seyircilerin varlığını zorunlu kılar; çünkü insan ve cinlerin sınırlı ibadeti bu geniş faaliyetleri karşılamaya yetmez.
Maddi unsurlardan hayat halk eden ilahi hikmetin, nur ve hava gibi latif maddelerden de canlı varlıklar yaratması aklen kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Dolayısıyla melekler, yıldızlardan yağmur damlalarına kadar her alanda görev yaparak yaratıcının mutlak saltanatını temsil ve ilan ederler.
Metin sonuç olarak, ruhun bekası ile bu görünmez varlıkların hakikatini sarsılmaz bir mantık örgüsüyle ispatlamayı amaçlar.
Melekler ve Cebrâil o gecede Rablerinin izniyle yeryüzüne iner. (ayet – Kadir Sûresi, 97:4)
قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي
De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. (ayet – İsrâ Sûresi,17:85)
Şu makam, iki maksad‑ı esâs ile bir mukaddimeden ibarettir.
Mukaddime
Melâike ve rûhâniyâtın vücûdu, insan ve hayvanların vücûdu kadar kat’îdir, denilebilir. Evet, Onbeşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyân edildiği gibi: Hakikat kat’iyyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki; zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuûr sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münâsip bulunsun. Şerîatın lisânında, pek çok muhtelifü’l‑cins olan o sekenelere “Melâike” ve “Rûhâniyât” tesmiye edilir.
Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zîra şu zeminimiz, semâya nispeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîşuûr mahlûklarla doldurulması, arasıra boşaltıp yeniden yeni zîşuûrlarla şenlendirilmesi işâret eder, belki tasrîh eder ki; şu muhteşem burçlar sâhibi olan müzeyyen kasırlar misâli olan semâvât dahi, nur‑u vücûdun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyâsı olan zîşuûr ve zevi’l‑idrak mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi, ins ve cin gibi, şu saray‑ı âlemin seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu Saltanat‑ı Rubûbiyet’in dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubûdiyetleri ile kâinâtın, büyük ve küllî mevcûdâtın, tesbihâtlarını temsîl ediyorlar.
Evet, şu kâinâtın keyfiyâtı, onların vücûdlarını gösteriyor. Çünkü; kâinâtı hadd ü hesaba gelmeyen dakîk sanatlı tezyînât ve o mânidâr mehâsin ile ve hikmettar nukùş ile süslendirip tezyîn etmesi; bilbedâhe ona göre mütefekkir istihsân edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister, vücûdlarını talep eder.
Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Öyle ise; şu nihâyetsiz hüsn-ü sanat içinde gıdâ‑yı ervâh ve kût‑u kulûb, elbette melâike ve rûhânilere bakar, gösterir. Mâdem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazife‑i tefekkür ve ubûdiyet ister. Hâlbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazifeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs’atli ubûdiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir.
Demek, bu nihâyetsiz ve çok mütenevvî olan şu vezâif ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâları ve rûhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid‑i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.
Evet, şu kâinâtın herbir cihetinde, herbir dâiresinde, rûhâniyât ve melâikelerden birer tâife, birer vazife‑i ubûdiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivâyât‑ı ehâdîsiyenin işârâtıyla ve şu intizam‑ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki; bir kısım ecsâm‑ı câmide-i seyyâre, yıldızlar seyyârâtından tut, tâ yağmur katarâtına kadar bir kısım melâikenin sefîne ve merâkibidirler. O melâikeler, bu seyyârelere İzn‑i İlâhî ile binerler, âlem‑i şehâdeti seyredip gezerler ve o merkeblerinin tesbihâtını temsîl ederler.
Hem denilebilir; bir kısım hayattar ecsâm, bir Hadîs‑i Şerîfte “Ehl‑i Cennet rûhları, Berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve Cennet’te gezerler.” diye işâret ettiği “Tuyûrun Hùdrun” tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyareleridir. Onlar, bunların içine emr‑i Hak’la girerler; âlem‑i cismâniyâtı seyredip, o hayattar cesetlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile, âlem‑i cismânîdeki mûcizât-ı fıtratı temâşâ ediyorlar, tesbihât‑ı mahsûsalarını edâ ediyorlar.
İşte, nasıl hakikat böyle iktiza ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktiza eyliyor. Çünkü; şu kesâfetli ve rûha münâsebeti az olan topraktan ve şu küdûretli ve nur‑u hayata münâsebeti pek cüz’î olan sudan, mütemâdiyen hummâlı bir faâliyetle, letâfetli hayatı ve nurâniyetli zevi’l‑idraki halkeden Fâtır‑ı Hakîm, elbette, rûha çok lâyık ve hayata çok münâsip şu nur denizinden ve hattâ şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu elektrik gibi sâir madde‑i latîfeden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır.
KAYNAKLAR
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Mukaddime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.