29. Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir: Şu nihâyetsiz fezâ‑yı âlem ve şu muhteşem semâvât; burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuûr, zîhayat, zîrûhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimâttan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât‑ı latîfeden halk olunan …

Ruhun Canlılığı ve Meleklerin Varlığı

Bu metin ve videolar, varlığın temel direği olan hayatın mahiyetini ve bu hayat enerjisinin kaçınılmaz bir sonucu olarak meleklerin mevcudiyetini mantıksal bir çerçevede ele almaktadır.

Müellif, hayatın maddeye bağımlı olmadığını, aksine maddenin hayat ve ruh ile anlam kazanan geçici bir kabuk hükmünde olduğunu savunur.

En küçük canlılarda bile görülen harika şuur ve ilişkiler ağı, kainatın genelinde çok daha kapsamlı bir manevi yaşamın var olması gerektiğini ispatlar.

Yazara göre, cansız görünen devasa gök cisimleri ve uzay boşluğu, kendi doğalarına uygun zîşuur sakinlerle yani melekler ve ruhanilerle doludur.

Görme duyumuzun sınırlı olması, bu nurani varlıkların yokluğuna delil olamayacağı gibi, evrendeki mükemmel nizam da bu manevi varlıkların kabulünü zorunlu kılar.

Özetle eser, hayatın madde üzerindeki üstünlüğünü vurgulayarak meleklerin varlığını akli ve nakli delillerle temellendirmektedir.

Notebook Gemini


Semavî Âlemler ve Canlı Kâinat

Yirmi Dokuzuncu Söz’den İlham Alan Bir Belgesel Anlatımı

Etrafınıza bakın.

Nereye dönerseniz dönün…

Hayat var.

Toprağın altında gizlenen en küçük tohumdan…

Okyanusları aşan en büyük canlılara kadar…

Hayat, dokunduğu her şeyi dönüştürür.

Hayat olmasaydı,

kâinat, sessiz maddeden ibaret bir yerden çok daha fazlası olmazdı.

Hayat anlam verir.

Hayat amaç kazandırır.

Hayat, varlığın kendisini uyandırır.

Bir dağ milyonlarca yıl boyunca dimdik durabilir;

heybetli ve görkemli…

Fakat hayat olmadan,

tek başına kalır…

habersiz…

yaratılışın geri kalanından kopuk.

Şimdi neredeyse görünmez bir şeyi düşünün.

Küçücük bir arıyı…

Canlandığı anda,

dünya ile olağanüstü bir ilişkiye girer.

Çiçekler onun dostları olur.

Yeryüzü onun bahçesine dönüşür.

Mevsimler onun yolculuğunun bir parçası hâline gelir.

Boyutu küçük olsa da,

hayatın hayranlık verici büyük ağına aittir.

İşte hayatın mucizesi budur.

Bağlar.

Birleştirir.

Ortaya çıkarır.

Ve eğer hayat en küçük bir canlıda bile böylesine büyük işler yapabiliyorsa…

Bilinç sahibi bir insanda neler gerçekleştirebilir?

İnsan bilinci, bedenin sınırlarının çok ötesine ulaşır.

Düşünceyle,

hafızayla,

hayal gücüyle

ve ruhuyla…

Ayaklarımızın hiç basmadığı yerlere yolculuk ederiz.

Uzak galaksiler üzerine düşünürüz.

Sonsuzluğu sorgularız.

Gözlerimizin göremediği şeylerin ötesinde anlam ararız.

Belki de bu yetenek,

daha büyük bir hakikate işaret etmektedir…

Öyle bir hakikate ki;

bilinç bir tesadüf değil,

bir işarettir.

Varlığın kendisinin canlı olduğuna dair bir işaret…

Şimdi gözlerinizi gökyüzüne kaldırın.

Yüzyıllar boyunca,

insanlar gece göğüne baktılar

ve orada sonsuz bir boşluk hayal ettiler.

Fakat gerçekten gördüğümüz şey boşluk mudur?

Sayısız âlem içinde küçük bir gezegen olan dünyamız,

canlılarla dolup taşmaktadır.

Yeryüzünün her köşesi,

en derin okyanuslardan

çıplak gözle görülemeyen mikroskobik dünyalara kadar,

hayatla kaynamaktadır.

Eğer bu küçük gezegen,

böylesine olağanüstü bir zenginlikle doldurulmuşsa…

Sonsuz gibi görünen gökler tamamen boş olabilir mi?

Akıl bunun aksini düşündürür.

Nasıl ki balıklar deniz için,

kuşlar gökyüzü için yaratılmışsa…

Yıldızlara uygun yaratılmış varlıklar da olabilir mi?

Dünyaya değil,

ışık âlemlerine uygun varlıklar…

Görünen kâinat,

çok daha büyük bir yaratılışın yalnızca bir bölümü olabilir.

Hayatın,

bugünkü anlayışımızın ötesinde şekillerde var olduğu bir yaratılış…

Tarih boyunca,

vahye dayanan kutsal metinler böyle varlıklardan söz etmiştir.

Melekler…

Manevî varlıklar…

Sıradan insan algısının ötesindeki boyutlara ait elçiler…

Bunlar akla aykırı oldukları için değil…

Çünkü gerçeklik,

yalnızca gözün ölçebildiğinden çok daha geniş olduğu için…

Sonuçta,

görmemek,

yokluğun hiçbir zaman kanıtı değildir.

İnsanlık mikroskobik hayatı keşfetmeden çok önce,

o zaten vardı.

Görünmeyen,

her zaman oradaydı.

Keşfedilmeyi bekliyordu.

Belki de görünmeyen âlemler için de aynı durum geçerlidir.

Belki kâinat,

hayal ettiğimizden çok daha zengin,

çok daha kalabalık

ve çok daha canlıdır.

Maddî âlem,

varlığın temeli olmayabilir…

Belki sadece onun dış yüzüdür.

Onun altında daha derin bir gerçeklik vardır.

Hayat.

Ruh.

Bilinç.

Bunlar yalnızca maddenin ürünleri değildir.

Onlar,

maddeye anlam kazandıran güçlerdir.

Yaratılışı daha derin inceledikçe,

düzen,

hikmet

ve hayranlık uyandıran bir uyum keşfederiz.

Hiçbir şey terk edilmiş görünmez.

Hiçbir şey tesadüfî değildir.

Varlığın her seviyesi,

bir hikmete işaret eder.

Eğer hikmet görünen dünyayı dolduruyorsa…

Neden gökyüzünün sınırında sona ersin?

Belki de gökler aslında sessiz değildir.

Belki onlar canlıdır…

Kendilerine uygun yaratılmış,

semavî yurtlarında bulunan varlıklarla doludur.

Hayatsız bir kâinat,

eksik kalırdı.

Fakat görünen ve görünmeyen hayatlarla dolu bir kâinat…

çok daha büyük bir sanat eseri hâline gelir.

Bizi yıldızların ötesine bakmaya davet eden…

ve gözlerimizden hâlâ gizli kalan

ne büyük hakikatlerin,

ne yüce gerçekliklerin

var olduğunu düşünmeye çağıran bir eser…

ChatGPT


ORİJİNAL METİN VE VİDEOLAR

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmidokuzuncu Söz

  Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.

Birinci Maksad

   Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esasiye vardır.

   Birinci Esas

   Vücudun kemali, hayat iledir. Belki vücudun hakikî vücudu, hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, herşeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, herşeyi herbir zîhayat olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hanemdir. Kâinat, mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasılki ziya ecsamın görülmesine sebebdir ve renklerin -bir kavle göre- sebeb-i vücududur. Öyle de: Hayat dahi, mevcudatın keşşafıdır. Keyfiyatın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüz’e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz eşyayı, iştirak ve ittihad ettirip bir vahdete medar, bir ruha mazhar yapmak gibi, kemalât-ı vücudun umumuna sebebdir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecelli-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir âyinesidir. Bak hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa, o dağa nisbeten madumdur. Çünki ne hayatı var ki, hayat ile alâkadar olsun; ne şuuru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki, bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatlarıyla öyle bir ticaret akdeder ki, diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir.”

   İşte zîhayattaki meşhur havâss-ı zahire ve bâtına duygularından başka, gayr-ı meş’ur saika ve şaika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser enva’ıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahib olur. İşte en küçük zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse, elbette hayat tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; hayatın ziyası olan şuur ile, akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avalim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat manen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuurun mir’at-ı ruhuna misafir olup, irtisam ve temessül ile geliyorlar.    Hayat, Zât-ı Zülcelal’in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve en büyük bir maden-i nimeti ve en latîf bir tecelli-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i san’atıdır. Evet, hafî ve dakiktir. Çünki enva’-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebatın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nema bulması, o derece zahir ve kesrette ve mebzuliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikatı, hakikî olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.

   Hem hayat, o kadar nezih ve temizdir ki; iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’etmeyerek, doğrudan doğruya mübaşeret ediyor. Fakat, sair şeylerdeki umûr-u hasiseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyat-ı zahiriyeye menşe’ olmak için esbab-ı zahiriyeyi perde etmiştir.

   Elhasıl:

   Denilebilir ki; hayat olmazsa vücud vücud değildir, ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur.

   Mademki hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Madem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakîn ile hükmolunur ki; şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasib zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nâr nuru yakmaz, belki ateş ışığa meded verir.

   Madem kudret-i ezeliye bilmüşahede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halkeder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesifeyi, hayat vasıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı herşeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyasıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münasib olan sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halkeder ki; hayvanatın pekçok muhtelif ecnasları gibi pekçok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latîfe maddelerinden halkeder. Onların bir kısmı melaike, bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır.

   Melaikelerin ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu ve Kur’anın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir divanelik olduğunu şu temsile bak, gör:    İki adam; biri bedevi, vahşi; biri medenî, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medenî muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rastgeliyorlar. Görüyorlar ki, o hane; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü ve hususî şerait-i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki, uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zaîfliğiyle veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevi, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur, zîruh içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht, şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki, zîruh ile, amelelerle doldurulmuş ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki: Şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu san’atlı sarayların onlara münasib âlî sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.

Adem-i rü’yet, adem-i vücuda delalet etmez. Görünmemek, olmamağa hüccet olamaz.

   İşte şu temsil gibi, ecram-ı ulviye ve ecsam-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafeti ile beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüz’leri dahi, birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve bilbedahe ve bittarîkı’l-evlâ ve bilhadsi’s-sadık ve bilyakîni’l-kat’î delalet eder, şehadet eyler, ilân eder ki:

Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat, burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sair seyyalat-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, Şeriat-ı Garra-yı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, “Melaike ve cânn ve ruhaniyattır” der, tesmiye eder. Melaikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pekçok ecnas-ı muhtelifeleri vardır.

   Şu nükte-i esasiyenin hâtimesi:

   Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona müsahhar kalsın ve tâbi’ olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur. Hem bilmüşahede madde, mahdum değil ki herşey ona irca’ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatın tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatın esası da ruhtur.

Bilbedahe madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.

Hem bizzarure madde lüb değil, esas değil, müstekar değil ki, işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.

Görülmüyor mu ki: Gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.

   İşte hiç mümkün müdür ki: Bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki: Şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki mananın ve ruhun ve hayatın ve hakikatın şu hadsiz tereşşuhatı ve lemaat ve semeratının menabii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine irca’ edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat’â ve aslâ! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise, âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.

KAYNAKLAR

Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 506, email: syesilova72@gmail.com

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Birinci Maksad – Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmidokuzuncu-soz-birinci-maksad#4110

https://erisale.com/#content.tr.1.681

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dokuzuncu-soz/681


29. Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir: Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Öyle ise; şu nihâyetsiz hüsn-ü sanat içinde gıdâ‑yı ervâh ve kût‑u kulûb, elbette melâike ve rûhânilere bakar, gösterir.

29. Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir: Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Öyle ise; şu nihâyetsiz hüsn-ü sanat içinde gıdâ‑yı ervâh ve kût‑u kulûb, elbette melâike ve rûhânilere bakar, gösterir.
29. Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir: Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Öyle ise; şu nihâyetsiz hüsn-ü sanat içinde gıdâ‑yı ervâh ve kût‑u kulûb, elbette melâike ve rûhânilere bakar, gösterir.
29. Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir: Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Öyle ise; şu nihâyetsiz hüsn-ü sanat içinde gıdâ‑yı ervâh ve kût‑u kulûb, elbette melâike ve rûhânilere bakar, gösterir.

Ruhun Ölümsüzlüğü ve Meleklerin Alemleri

Bu metinler ve videolar, meleklerin ve ruhani varlıkların mevcudiyetini akli ve nakli delillerle açıklayarak kâinatın manevi derinliğini ortaya koymaktadır.

Yazara göre, hayatla dolup taşan yeryüzü nasıl boş değilse, muhteşem gökyüzü de kendisine uygun şuurlu sakinlerle donatılmıştır.

Kâinattaki eşsiz sanat ve süslemeler, bu güzellikleri takdir edecek manevi seyircilerin varlığını zorunlu kılar; çünkü insan ve cinlerin sınırlı ibadeti bu geniş faaliyetleri karşılamaya yetmez.

Maddi unsurlardan hayat halk eden ilahi hikmetin, nur ve hava gibi latif maddelerden de canlı varlıklar yaratması aklen kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Dolayısıyla melekler, yıldızlardan yağmur damlalarına kadar her alanda görev yaparak yaratıcının mutlak saltanatını temsil ve ilan ederler.

Metin sonuç olarak, ruhun bekası ile bu görünmez varlıkların hakikatini sarsılmaz bir mantık örgüsüyle ispatlamayı amaçlar.

NotebookLM




Semavi Âlemler ve Ruhun Ölümsüzlüğü

Bediüzzaman Said Nursî’nin Yirmi Dokuzuncu Söz eserinden ilham alan belgesel anlatımı.

Başınızı gökyüzüne kaldırın.

Gece göğüne bakın.

İlk bakışta sessiz görünür.

Boş…

Sonsuz…

Peki ya aslında bunların hiçbiri değilse?

Ya gökler, görebildiğimizin çok ötesinde bir hayatla doluysa?

Bediüzzaman Said Nursî’nin Yirmi Dokuzuncu Söz‘üne göre kâinat, yalnızca yıldızlardan ve galaksilerden oluşan devasa bir boşluk değildir.

O, yaşayan bir saltanattır.

Şuur sahibi varlıklarla meskûn bir âlemdir.

Nasıl ki yeryüzü hayatla dolup taşıyorsa, gökler de boş bırakılmış değildir.

Akıl bizi bu sonuca ulaştırır.

Vahiy ise bunu tasdik eder.

Dünya, uçsuz bucaksız kâinatın yanında küçücük bir gezegendir.

Fakat sayısız canlıyla doludur.

Nesilden nesile hayat yeniden ortaya çıkar.

Eğer bu kadar küçük bir dünya bile hayatla doluysa…

Ölçülemeyecek kadar büyük gökler nasıl bomboş kalabilir?

Kâinat baş döndürücü bir güzellikle yaratılmıştır.

Her yıldız…

Her galaksi…

Tabiatın her kanunu…

Ve her ayrıntı…

Eşsiz bir hikmeti yansıtır.

Fakat güzellik görülmek ister.

Sanat, kendisini takdir edecek bir nazır arar.

Bir şaheser, seyredilmek ve anlaşılmak için var edilir.

İnsanlık ise yaratılışın ancak çok küçük bir bölümünü görebilir.

İbadetimiz…

Tefekkürümüz…

Anlayışımız…

Hepsi kıymetlidir.

Ama sınırlıdır.

Kâinatın ihtişamı, sayısız şahitleri gerekli kılar.

Gören…

Düşünen…

Ve Yaratan’ı tesbih eden varlıkları…

İşte onlar meleklerdir.

Bu bakış açısına göre melekler, yalnızca sembolik varlıklar değildir.

Onlar yaratılışın aktif görevlileridir.

Her biri kendine özgü bir vazife üstlenmiştir.

En büyük yıldızlardan…

En küçük yağmur damlasına kadar…

Her âlemin kendisine tayin edilmiş hizmetkârları vardır.

Onlar, Yaratıcı’nın sonsuz yüceliğini ilan eder.

O’nun hâkimiyetine şahitlik ederler.

İlâhî hikmet bize başka bir işaret daha sunar.

Hayat topraktan çıkar.

Sudan doğar.

Hatta maddeden meydana gelir.

Eğer Yaratıcı, yoğun maddelerden canlı varlıklar yaratıyorsa…

Neden nurdan da canlılar yaratmasın?

Havadan…

Ve duyularımızın ötesindeki latif hakikatlerden…

Bize imkânsız görünen şeyler…

Belki de yalnızca başka bir varlık düzenine aittir.

Gayb âlemi akıl dışı değildir.

Sadece gözle görülmez.

Gözle gördüğümüz evren, hakikatin yalnızca bir katmanı olabilir.

Onun ötesinde…

Maksatla dolu…

Şuurla dolu…

İbadetle dolu bir âlem uzanır.

Ve eğer ruh o yüce âleme aitse…

O hâlde ölüm onun sonu olamaz.

Beden toprağa döner.

Fakat ruh yolculuğuna devam eder.

Meleklerin varlığı…

Ve ruhun ölümsüzlüğü…

Aynı muhteşem tablonun iki parçası hâline gelir.

Hiçbir anlamlı şeyin gerçekten kaybolmadığı bir kâinat…

Hayatın gözün görebildiğinin ötesine uzandığı bir âlem…

Ve yaratılışın görünen de görünmeyen de her köşesinin…

Yaratıcısı’nın sonsuz azametini ilan ettiği bir hakikat…

ChatGPT


Orijinal Metin ve Videolar

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi dokuzuncu Söz

Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım. (hadis – Buhârî, Bed’ü’l-halk 11, Edeb 44, 76; Müslim, Birr 109).

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (ayet – Fâtiha Sûresi, 1:1)

تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ

Melekler ve Cebrâil o gecede Rablerinin izniyle yeryüzüne iner. (ayet – Kadir Sûresi, 97:4)

قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي

De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. (ayet – İsrâ Sûresi,17:85)

Şu makam, iki maksad‑ı esâs ile bir mukaddimeden ibarettir.

Mukaddime

Melâike ve rûhâniyâtın vücûdu, insan ve hayvanların vücûdu kadar kat’îdir, denilebilir. Evet, Onbeşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyân edildiği gibi: Hakikat kat’iyyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki; zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuûr sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münâsip bulunsun. Şerîatın lisânında, pek çok muhtelifü’l‑cins olan o sekenelere “Melâike” ve “Rûhâniyât” tesmiye edilir.

Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zîra şu zeminimiz, semâya nispeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîşuûr mahlûklarla doldurulması, arasıra boşaltıp yeniden yeni zîşuûrlarla şenlendirilmesi işâret eder, belki tasrîh eder ki; şu muhteşem burçlar sâhibi olan müzeyyen kasırlar misâli olan semâvât dahi, nur‑u vücûdun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyâsı olan zîşuûr ve zevi’l‑idrak mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi, ins ve cin gibi, şu saray‑ı âlemin seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu Saltanat‑ı Rubûbiyet’in dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubûdiyetleri ile kâinâtın, büyük ve küllî mevcûdâtın, tesbihâtlarını temsîl ediyorlar.

Evet, şu kâinâtın keyfiyâtı, onların vücûdlarını gösteriyor. Çünkü; kâinâtı hadd ü hesaba gelmeyen dakîk sanatlı tezyînât ve o mânidâr mehâsin ile ve hikmettar nukùş ile süslendirip tezyîn etmesi; bilbedâhe ona göre mütefekkir istihsân edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister, vücûdlarını talep eder.

Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Öyle ise; şu nihâyetsiz hüsn-ü sanat içinde gıdâ‑yı ervâh ve kût‑u kulûb, elbette melâike ve rûhânilere bakar, gösterir. Mâdem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazife‑i tefekkür ve ubûdiyet ister. Hâlbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazifeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs’atli ubûdiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir.

Demek, bu nihâyetsiz ve çok mütenevvî olan şu vezâif ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâları ve rûhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid‑i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.

Evet, şu kâinâtın herbir cihetinde, herbir dâiresinde, rûhâniyât ve melâikelerden birer tâife, birer vazife‑i ubûdiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivâyât‑ı ehâdîsiyenin işârâtıyla ve şu intizam‑ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki; bir kısım ecsâm‑ı câmide-i seyyâre, yıldızlar seyyârâtından tut, tâ yağmur katarâtına kadar bir kısım melâikenin sefîne ve merâkibidirler. O melâikeler, bu seyyârelere İzn‑i İlâhî ile binerler, âlem‑i şehâdeti seyredip gezerler ve o merkeblerinin tesbihâtını temsîl ederler.

Hem denilebilir; bir kısım hayattar ecsâm, bir Hadîs‑i Şerîfte “Ehl‑i Cennet rûhları, Berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve Cennet’te gezerler.” diye işâret ettiği “Tuyûrun Hùdrun” tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyareleridir. Onlar, bunların içine emr‑i Hak’la girerler; âlem‑i cismâniyâtı seyredip, o hayattar cesetlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile, âlem‑i cismânîdeki mûcizât-ı fıtratı temâşâ ediyorlar, tesbihât‑ı mahsûsalarını edâ ediyorlar.

İşte, nasıl hakikat böyle iktiza ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktiza eyliyor. Çünkü; şu kesâfetli ve rûha münâsebeti az olan topraktan ve şu küdûretli ve nur‑u hayata münâsebeti pek cüz’î olan sudan, mütemâdiyen hummâlı bir faâliyetle, letâfetli hayatı ve nurâniyetli zevi’l‑idraki halkeden Fâtır‑ı Hakîm, elbette, rûha çok lâyık ve hayata çok münâsip şu nur denizinden ve hattâ şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu elektrik gibi sâir madde‑i latîfeden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır.

KAYNAKLAR

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Mukaddime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmidokuzuncu-soz#4092

https://erisale.com/#content.tr.1.678

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dokuzuncu-soz/678


28. Söz – Cehennem’e Dairdir: Kâfir, Cehennem’i inkâr ile, nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi ve gayet büyük ve nihâyetsiz Kadîr bir Zâtı tekzip ve isnâd‑ı acz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor  izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor.

28. Söz – Cehennem’e Dairdir: Kâfir, Cehennem’i inkâr ile, nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi ve gayet büyük ve nihâyetsiz Kadîr bir Zâtı tekzip ve isnâd‑ı acz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor  izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor.
28. Söz – Cehennem’e Dairdir: Kâfir, Cehennem’i inkâr ile, nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi ve gayet büyük ve nihâyetsiz Kadîr bir Zâtı tekzip ve isnâd‑ı acz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor  izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor.
28. Söz – Cehennem’e Dairdir: Kâfir, Cehennem’i inkâr ile, nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi ve gayet büyük ve nihâyetsiz Kadîr bir Zâtı tekzip ve isnâd‑ı acz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor  izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor.

Cennetin Tohumları ve Cehennemin Adaleti

Bu metin ve videolar, Bediüzzaman Said Nursi tarafından kaleme alınan Risale-i Nur külliyatından bir bölüm olup, iman ve küfür kavramlarının ahiretteki yansımalarını ele almaktadır.

Müellif, her bir inancın veya inançsızlığın bir tohum gibi insanın içinde saklı olduğunu, bu çekirdeklerin ise gelecekte Cennet veya Cehennem olarak meyve vereceğini savunur.

Özellikle inkâr düşüncesinin, Yaratıcı’nın sonsuz izzet ve celâline karşı bir meydan okuma niteliği taşıdığı vurgulanarak, bu durumun cezalandırılmasının İlahî adalet gereği olduğu açıklanır.

Cehennem’in varlığı, yalnızca bir ceza mekanı olmasının ötesinde, Allah’ın kudret ve haysiyetini hiçe sayanlara karşı zorunlu bir karşılık olarak takdim edilir.

Sonuç olarak eser, insanın dünyadaki manevi hâlinin ebedî hayattaki fiziksel gerçekliği nasıl inşa ettiğini zarif bir mantık örgüsüyle ortaya koyar.

NotebookLM


PowerPoint


Yirmi Sekizinci Söz – Cehennem Neden Vardır?

Adaletin olmadığı bir dünya hayal edin.

Zulmedenlerin hiçbir karşılık görmediği bir dünya.

Yalan ile gerçeğin aynı değerde sayıldığı bir dünya.

Kibrin ve inkârın cezasız kaldığı bir dünya.

Böyle bir dünya gerçekten adil olabilir mi?

İşte bu soru, Bediüzzaman Said Nursi’nin Yirmi Sekizinci Söz adlı eserindeki en derin meselelerden birinin merkezinde yer alır.

Yazarın amacı korku uyandırmak değildir.

Asıl konusu adalettir.

İman, küfür ve Cehennemin varlığı arasındaki ilişkiyi açıklamaktır.

Yazar, dikkat çekici bir tespitle söze başlar.

Risale-i Nur’un önceki bölümlerinde açıklandığı gibi, iman insanın içinde manevî bir Cennetin çekirdeğini taşır.

Küfür ise manevî bir Cehennemin tohumunu gizler.

Bunlar yalnızca gelecekte yaşanacak yerler değildir.

İnsan daha bu dünyadayken kalbinde filizlenmeye başlar.

Çünkü her inanç insanı içten şekillendirir.

Her inkâr da ruh üzerinde kendi izini bırakır.

Nasıl küçücük bir çekirdeğin içinde koca bir ağacın planı saklıysa, iman da ebedî mutluluğun başlangıcını içinde taşır.

Küfür ise ayrılığın, karanlığın ve kaybın başlangıcını içinde barındırır.

Sonuç, ekilen tohumun doğal meyvesidir.

Cennet, imanın meyvesidir.

Cehennem ise küfrün meyvesidir.

Fakat yazar bunun da ötesine geçer.

Ona göre küfür yalnızca insanın Cehenneme gitmesine sebep olmaz.

Aynı zamanda Cehennemin varlık sebeplerinden biridir.

İlk bakışta bu düşünce şaşırtıcı gelebilir.

Bunu açıklamak için basit ama etkileyici bir örnek verir.

Küçük bir hükümdar düşünün.

Yetkisi sınırlıdır.

Gücü de sınırlıdır.

Bir gün biri çıkıp ona açıkça hakaret eder.

Küstahça şöyle der:

“Sen beni cezalandıramazsın.”

“Hem zaten beni hapsedecek bir zindanın da yok.”

Farz edelim ki gerçekten orada bir hapishane bulunmuyor.

Peki ne olur?

Yazara göre o hükümdar büyük ihtimalle bir hapishane yaptırır.

Bunu cezalandırmaktan hoşlandığı için değil…

Adalet bunu gerektirdiği için yapar.

Çünkü makamının hiçe sayılmasına sessiz kalamaz.

Sınırlı güce sahip sıradan bir hükümdar bile kendi otoritesini korumak ister.

Şimdi bu örneği çok daha büyük bir ölçekte düşünelim.

İnsanların sahip olduğu güç son derece sınırlıdır.

Onurlarının da, makamlarının da bir sınırı vardır.

Üstelik hepsi geçicidir.

Fakat Allah’ın izzeti sonsuzdur.

Azameti sonsuzdur.

Kudreti sonsuzdur.

Hikmeti sonsuzdur.

Bir insan O’nun varlığını inkâr ettiğinde…

Adaletini reddettiğinde…

Ahirette hesap olmayacağını iddia ettiğinde…

Yazar bunun sıradan bir fikir ayrılığı olmadığını söyler.

Bu, sonsuz hakikatin inkârıdır.

İlâhî adaletin reddidir.

Kâinatın sahibi olan Allah’ın mutlak otoritesine karşı bir meydan okumadır.

Bu bakış açısına göre küfür, yalnızca inanmamak değildir.

Aynı zamanda Yaratıcının kurduğu hakikati reddetmektir.

Metin bunu oldukça güçlü ifadelerle anlatır.

Küfür, Allah’ı güçsüz göstermek ister.

Vaadini yalan sayar.

Adaletini reddeder.

Hâkimiyetini inkâr eder.

Böylesine büyük bir inkârın elbette sonuçları olacaktır.

İşte bu yüzden yazar, Cehennemin yaratılışını gereksiz bir unsur olarak görmez.

Aksine onu ilâhî adalet düzeninin vazgeçilmez bir parçası olarak değerlendirir.

Çünkü adalet olmadan kâinatın ahlâkî düzeni tamamlanmış olmaz.

Yazar daha da dikkat çekici bir ifade kullanır.

Şöyle der:

Varsayalım ki Cehennemin yaratılması için başka hiçbir sebep bulunmasın.

Yalnızca küfür bile onun varlığını gerekli kılar.

Çünkü mesele cezalandırmak değildir.

Asıl mesele adaletin eksiksiz gerçekleşmesidir.

Mükemmel hikmetle yaratılmış bir kâinat, mükemmel bir hesaplaşmayı da gerektirir.

Burada önemli bir soru ortaya çıkar.

İman neden bu kadar önemlidir?

Bu anlayışa göre iman, sadece bazı düşünceleri kabul etmek değildir.

Gerçeği tanımaktır.

Varlığın gerçek sahibini kabul etmektir.

Hayattaki her nimet…

Doğadaki her düzen…

Aldığımız her nefes…

Gökyüzündeki her yıldız…

Hepsi insanı Yaratıcısını tanımaya davet eder.

Bu hakikati inkâr etmek ise, varlığın en temel gerçeğini reddetmek anlamına gelir.

Ve her reddin bir sonucu vardır.

Bu, Allah’ın insanların kabulüne ihtiyaç duymasından kaynaklanmaz.

İnsan, yaptığı tercihlerle kendi geleceğini şekillendirir.

İman ruhu dönüştürür.

Küfür de ruhu dönüştürür.

Her ikisi de bu dünyada ekilen tohumlar gibidir.

Asıl hasat ise ebedî hayatta ortaya çıkar.

Bu bakış açısı bize ilâhî adalet ile ilâhî rahmetin birbirinden ayrılmadığını da hatırlatır.

Kur’ân boyunca Allah’ın rahmetinin sonsuz olduğu vurgulanır.

İnsan sürekli olarak imana çağrılır.

Düşünmeye davet edilir.

Tevbeye çağrılır.

Hakikate yönelmeye davet edilir.

İlk davet hiçbir zaman azap değildir.

İlk davet rahmettir.

İlk davet hidayettir.

İlk davet fırsattır.

Ancak bu çağrıya sürekli sırt çevirmek, sonunda insanı ilâhî adaletle yüz yüze bırakır.

Bu nedenle bu metin yalnızca Cehennem hakkında değildir.

Aynı zamanda insanın sahip olduğu özgürlüğün ciddiyetini anlatır.

Her insan seçme hakkına sahiptir.

İman etmeyi de seçebilir.

İnkâr etmeyi de.

Hakikati arayabilir.

Ya da ondan yüz çevirebilir.

Hiçbir tercih önemsiz değildir.

Çünkü her tercih hem bu dünyayı hem de sonsuz hayatı şekillendirir.

Yazar, sözlerini Kur’ân’dan bir dua ile tamamlar:

“Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Bizi ateş azabından koru.”

Bu dua, metnin özünü özetler.

Bu kâinat boşuna yaratılmamıştır.

Adaletin bir anlamı vardır.

İnsan iradesinin bir anlamı vardır.

Hayattaki hiçbir şey amaçsız değildir.

Yirmi Sekizinci Söz‘e göre Cehennem, yalnızca bir azap yeri değildir.

O, ilâhî adalet düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır.

Öyle bir adalet ki…

Her tercih önemlidir.

Her davranışın bir karşılığı vardır.

Ve her insan, ebedî yolculuğunun sonu belirlenmeden önce hakikati seçmeye davet edilmektedir.

ChatGPT

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi sekizinci Söz

Cennet’e Dairdir

Cennet Sözüne Küçük Bir Zeyil

Cehennem’e Dairdir

İkinci ve Sekizinci Söz’lerde ispat edildiği gibi îmân, manevî bir Cennet’in çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi, manevî bir Cehennem’in tohumunu saklıyor. Nasıl ki küfür, Cehennem’in bir çekirdeğidir; öyle de, Cehennem onun bir meyvesidir. Nasıl küfür, Cehennem’e duhûlüne sebeptir; öyle de, Cehennem’in vücûduna ve icâdına dahi sebeptir. Zîra küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edepsiz ona serkeşâne dese: “Beni te’dib etmezsin ve edemezsin!” Herhalde, o yerde hapishâne yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishâne teşkil edecek, onu içine atacaktır.

Hâlbuki kâfir, Cehennem’i inkâr ile, nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi ve gayet büyük ve nihâyetsiz Kadîr bir Zâtı tekzip ve isnâd‑ı acz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor. Elbette, farz‑ı muhâl olarak, Cehennem’in hiçbir sebeb‑i vücûdu bulunmazsa da şu derece tekzip ve isnâd‑ı aczi tazammun eden küfür için bir Cehennem halkedilecek, o kâfir içine atılacaktır.

رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Bunları boş yere yaratmadın, ey Rabbimiz. Seni bütün noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi Cehennem ateşinin azabından koru.

ayet – Âl-i İmrân Sûresi, 3:191

KAYNAKLAR

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet Sözüne Küçük Bir Zeyil – Cehennem’e Dairdir, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmisekizinci-soz-cennet-sozune-kucuk-bir-zeyl#4088

https://erisale.com/#content.tr.1.677

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-sekizinci-soz/677


28. Söz – Cennet’e Dairdir – 5. Suâl: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır, yüz binler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?

28. Söz – Cennet’e Dairdir – 5. Suâl: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır, yüz binler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
28. Söz – Cennet’e Dairdir – 5. Suâl: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır, yüz binler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
28. Söz – Cennet’e Dairdir – 5. Suâl: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır, yüz binler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?

Cennette İnsan Ruhunun Sonsuz Kapasitesi

Bu metin ve videolar, Bediüzzaman Said Nursi‘nin Yirmi Sekizinci Söz adlı eserinden bir bölüm olup, Cennet hayatındaki genişlik ve nimetlerin mahiyetini açıklamaktadır.

Yazara göre insan, sadece maddi bir bedenden ibaret olmayıp sonsuz arzularla donatıldığı için, kendisine sunulan muazzam ilahi ihsanlar onun karmaşık ve zengin fıtratına tamamen uygundur.

Dünyadaki kısıtlı imkanlara rağmen bir kuşun veya insanın tüm yeryüzünü kendi hanesi gibi hissetmesi örneğiyle, ahiretteki çok daha geniş mülkiyet haklarının mantıklı olduğu vurgulanır.

Ayrıca nuraniyet sırrı sayesinde, Cennet ehlinin aynı anda pek çok mekanda bulunup farklı lezzetleri tadabileceği ifade edilmektedir.

Sonuç olarak metin, ebedi mutluluk diyarındaki bu büyük lütufların Allah’ın sonsuz rahmetinin bir gereği olduğunu savunur.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi sekizinci Söz 

Cennet’e Dairdir 

Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.

5. Suâl: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, … Ne demektir?

Suâl:

Ehâdîs‑i şerîfede denilmiştir ki: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır, yüz binler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?

Elcevap:

Eğer insan, yalnız câmid bir vücûd olsaydı veyâhut yalnız mideden ibaret nebâtî bir mahlûk olsaydı veyâhut yalnız mukayyet, ağır ve muvakkat ve basit bir zât‑ı cismâniye ve bir cism‑i hayvanîden ibaret olsaydı; öyle çok kasırlara, çok hûrilere lâyık ve mâlik olmazdı.

Fakat insan öyle câmi’ bir mûcize-i kudrettir ki; hattâ şu dünya‑yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse belki hırsı tok olmayacaktır.

Hâlbuki ebedî bir dâr‑ı saâdette, nihâyetsiz istîdâda mâlik, nihâyetsiz ihtiyaçlar lisânıyla nihâyetsiz arzular eliyle, nihâyetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdîste beyân olunan ihsânat‑ı İlâhiye’ye mazhariyeti mâkuldür ve haktır ve hakikattir. Ve şu hakikat‑i ulviyeye bir temsîl dürbünüyle rasat edeceğiz.

Şöyle ki:

Bu dere bahçesi gibi,

(Hâşiye – Sekiz sene kemâl‑i sadâkatle bu fakire hizmet eden Süleyman’ın bahçesidir ki, bir veya iki saat zarfında şu Söz orada yazıldı.)

şu Barla bağ ve bahçelerinin her birinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu hâlde, Barla’da gıdâsı itibariyle ancak bir avuç yeme mâlik olan herbir kuş, herbir serçe, herbir arı; “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları, benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır.” diyebilir. Barla’yı zaptedip dâire‑i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştirâki onun bu hükmünü bozmaz.

Hem, insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hàlık’ım, bu dünyayı bana hâne yapmış; güneş benim bir lambamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir; yeryüzü çiçekli‑miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir.” der, Allah’a şükreder. Sâir mahlûkatın iştirâki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bilakis, mahlûkat onun hânesini tezyîn eder, hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar.

Acaba bu daracık dünyada insan, insaniyet itibariyle, hattâ bir kuş dahi, böyle bir dâire‑i azîmede, bir nev’i tasarruf dâvâ etse, cesîm bir nîmete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr‑ı saâdette, ona beş yüz senelik bir mesâfede bir mülk ihsân etmek, nasıl istib’âd edilebilir?

Hem nasıl ki şu kesâfetli, karanlıklı dar dünyada, güneşin pek çok âyinelerde bir ânda aynen bulunması gibi; öyle de, nurânî bir zât, bir ânda çok yerlerde aynen bulunması – Onaltıncı Söz’de ispat edildiği gibi – meselâ: Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, bin yıldızda bir ânda, hem Arş’ta, hem huzur‑u Nebevî’de, hem huzur‑u İlâhî’de bir vakitte bulunması; hem Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, haşirde bir ânda ekser etkıyâ‑ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir ânda tezâhür etmesi ve evliyânın bir nev’i garîbi olan ebdâllerin, bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avâmın, rüyada, bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşâhede etmesi ve herkesin kalp, rûh, hayâl cihetiyle bir ânda pek çok yerlerle temâs edip alâkadarâne bulunması, mâlûm ve meşhûd olduğundan:

Elbette nurânî, kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennet’te, cisimleri rûh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayâl süratinde olan ehl‑i Cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hûrilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak, o ebedî Cennet’e, o nihâyetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir‑i Sâdıkın (Asm.) haber verdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.

İdrak‑i maâlî bu küçük akla gerekmez. Zîra bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. ayet – Bakara Sûresi, 2:32

رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا

Ey Rabbimiz! Unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek, bizi onunla hesaba çekme. ayet – Bakara Sûresi, 2:286

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى حَب۪يبِكَ الَّذ۪ي فَتَحَ اَبْوَابَ الْجَنَّةِ بِحَب۪يبِيَّتِهِ وَبِصَلَاتِهِ وَاَيَّدَتْهُ اُمَّتُهُ عَلٰى فَتْحِهَا بِصَلَوَاتِهِمْ عَلَيْهِ، عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ ❋ اَللّٰهُمَّ ادْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ حَب۪يبِكَ الْمُخْتَارِ اٰم۪ينَ

Allahım! Habibiyeti ve salâtıyla Cennetin kapılarını açan ve ona getirdikleri salâvatlarla ümmeti de onu teyid eden, Habibin Aleyhissalâtü Vesselâma rahmet et. Allahım! Bizi, ebrâr ile beraber, seçkin Habibinin şefaatiyle Cennete idhal et. Âmin.

KAYNAK 

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 5. Suâl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmisekizinci-soz-5-sual-bazi-ehl-i-cennete-dunya-kadar-bir-yer-veriliyor-ne-demektir#4070

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-sekizinci-soz/675


28. Söz – Cennet’e Dairdir – 4. Suâl: “Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir, ne mânâsı var, nasıl güzelliktir?

Huriler Neden Yetmiş Hülle Giyer? Bediüzzaman'dan Hadisin Derin Anlamı
Huriler Neden Yetmiş Hülle Giyer? Bediüzzaman'dan Hadisin Derin Anlamı
28. Söz – Cennet’e Dairdir – 4. Suâl: “Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir, ne mânâsı var, nasıl güzelliktir?

Güzelliğin Örtüleri ve Cennetin Doğası

Bu metin, Bediüzzaman Said Nursi’nin eserinden alınmış olup Cennet hayatındaki estetik güzellikleri ve kutsal metinlerdeki tasvirlerin derin anlamlarını ele almaktadır.

Kaynakta, hurilerin şeffaflığına dair hadislerde geçen ifadelerin, insanın tüm duygu ve duyularına hitap eden kapsamlı bir zevk anlayışını temsil ettiği vurgulanır.

Dünya hayatındaki maddi kısıtlamaların aksine, ahiretteki güzelliğin en dış tabakadan en içteki öze kadar kesintisiz bir seyir sunduğu ifade edilir.

Yazar, bu benzetmelerle Cennet ehlinin her türlü manevi latife ve hissinin ayrı ayrı tatmin edileceğini açıklar.

Ayrıca, ebedi alemde lüzumsuz maddelerin bulunmadığına dikkat çekilerek oradaki hayatın kusursuz ve saf niteliği üzerinde durulur.

Sonuç olarak eser, ilahi vaatlerin görünen yüzünün ötesindeki ruhsal ve bedensel bütünlüğü temsil eden hikmetleri açıklar.

NotebookLM


PowerPoint



SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi sekizinci Söz 

Cennet’e Dairdir 

Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.

4. Suâl: Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor. Bu ne demektir?

Suâl: 

Ehâdîste denilmiş: “Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir, ne mânâsı var, nasıl güzelliktir?

Elcevap: 

Mânâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada; hüsün ve cemâl, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni olmazsa yeter. Hâlbuki, güzel, hayattar, revnâkdâr, bütün kışırsız lübb ve kabuksuz iç olan Cennet’te; göz gibi bütün insanın duyguları, latîfeleri, cins‑i latîf olan hûrilerden ve hûriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet’teki nisâ‑i dünyeviyeden ayrı ayrı hisse‑i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar birer hissin, birer latîfenin medâr‑ı zevki olduğunu hadîs işâret ediyor.

Evet, “Hûrilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi” tâbiriyle Hadîs‑i Şerîf işâret ediyor ki: İnsanın ne kadar hüsün‑perver ve zevk‑perest ve ziynete meftûn ve cemâle müştâk duyguları ve hâsseleri ve kuvâları ve latîfeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesûd edecek, maddî ve manevî her nev’i ziynet ve hüsn‑ü cemâle hûriler câmi’dirler. Demek hûriler, Cennet’in aksâm‑ı zînetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi; kendi vücûdlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyâde ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksâmını gösteriyorlar;

وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ

Orada canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı herşey vardır. ayet – Zuhruf Sûresi, 43:71

işâretinin hakikatini gösteriyorlar.

Hem, Cennet’te lüzumsuz, kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından ehl‑i Cennet’in ekl ve şürbünden sonra kazûratı olmadığını Hadîs‑i Şerîf beyân ediyor. Mâdem şu süflî dünyada, en âdi zîhayat olan ağaçlar, çok teğaddî ettikleri hâlde kazûratsız oluyorlar; en yüksek tabaka‑i hayat olan Cennet ehli, neden kazûratsız olmasın?

KAYNAK 

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 4. Suâl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmisekizinci-soz-4-sual-huriler-yetmis-hulleyi-giydikleri-halde-bacaklarinin-kemiklerindeki-ilikleri-gorunuyor-bu-ne-demektir#4068

https://erisale.com/#content.tr.1.673

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-sekizinci-soz/674


28. Söz – Cennet’e Dairdir – 3. Suâl: Cennet’te Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Feyzi, Bir Basit Bedevî Feyziyle Nasıl Birleşir?

Cennet’te Dostların Beraberliği: Farklı Makamlar Ebedi Saadette Buluşmaya Mani mi?
Cennet’te Dostların Beraberliği: Farklı Makamlar Ebedi Saadette Buluşmaya Mani mi?
28. Söz – Cennet’e Dairdir – 3. Suâl: Cennet’te Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Feyzi, Bir Basit Bedevî Feyziyle Nasıl Birleşir?

Cennet’te Dostların Beraberliği: Farklı Makamlar Ebedi Saadette Buluşmaya Mani mi?

Bu metin, Cennet hayatının mahiyetine dair derinlikli bir soruyu, sevilenlerle bir arada olma hakikati üzerinden açıklamaktadır.

Yazar, manevi kapasiteleri birbirinden çok farklı olan bireylerin aynı mekanda nasıl olup da farklı seviyelerde feyiz alabileceğini etkileyici bir benzetmeyle izah eder.

Görkemli bir ziyafette yanyana oturan iki kişinin, duyularının gelişim düzeyine göre o sofradan farklı lezzetler alması gibi, ahirette de herkesin kendi istidadı ölçüsünde mutluluğu tadacağı vurgulanır. 

Cennet tabakalarının mimari yapısı ve hiyerarşisi, en yüksek mertebedeki bir zat ile sıradan bir müminin bir arada bulunmasına engel teşkil etmeyen bir genişlikte tasvir edilir.

Sonuç olarak, farklı manevi derecelere sahip dostların ebedi saadette beraber olmalarının mantıksal ve hikmetli zemini net bir şekilde ortaya konur.

NotebookLM & Google Gemini


PowerPoint



SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi sekizinci Söz

Cennet’e Dairdir

Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.

3. Suâl: Cennet’te Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Feyzi, Bir Basit Bedevî Feyziyle Nasıl Birleşir?

Suâl:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

Kişi sevdiğiyle beraberdir.

hadis – Buhari, Edeb: 96; Müslim, Birr: 165; Tirmizi, Zühd: 50, Daavât: 98; Dârimî, Rikak: 71; Müsned, 1:392, 3:104, 110, 159, 165, 167, 168, 172

sırrınca: “Dost, dostuyla beraber Cennet’te bulunacaktır.” Hâlbuki basit bir bedevî, bir dakikada Sohbet‑i Nebeviye’de Lillâh için bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennet’te Peygamber’in yanında bulunması lâzım gelir. Hâlbuki gayr‑ı mütenâhî feyze mazhar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?

Elcevap:

Bir temsîl ile şu ulvî hakikate şöyle bir işâret ederiz ki: Meselâ; gayet güzel ve şâşaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyâfet, gayet müzeyyen bir seyrangâh, öyle bir sûrette ihzar etmiş ki; kuvve‑i zâikanın hissedecek bütün lezâiz‑i mat’ûmâtı câmi’, kuvve‑i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve‑i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkezâ‥ bütün havâss‑ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyâfete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve‑i zâikası pek az olduğundan cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve‑i şâmmesi yok. Sanâyi‑i garîbeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kâbiliyeti nispetinde ancak zevkederek istifade eder. Diğeri ise; bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalp ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki; o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garâibi, ayrı ayrı hissedip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı hâlde o dost ile omuz omuzadır.

Mâdem, bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyâ’ya kadar fark oluyor. Elbette dâr‑ı saâdet ve ebediyet olan Cennet’te, bittarîki’l‑evlâ, dost, dostu ile beraber iken; her birisi istîdâdına göre sofra‑i Rahmânürrahîm’den, istîdatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennet’ler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü; Cennet’in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları hâlde, umumun damı Arş-ı Âzamdır.

Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar sûrlu dâireler bulunsa‥ o dâireler birbirinin üstündedir; fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de; Cennet’ler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdîsin mütenevvî rivâyâtı işâret ediyor.

KAYNAK

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmisekizinci-soz-3-sual-cennette-resul-i-ekrem-aleyhissalatu-vesselamin-feyzi-bir-basit-bedevi-feyziyle-nasil-birlesir#4060

https://erisale.com/#content.tr.1.672

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-sekizinci-soz/673


28. Söz – Cennet’e Dairdir – Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?

28. Söz – Cennet’e Dairdir - Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
28. Söz – Cennet’e Dairdir - Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
28. Söz – Cennet’e Dairdir – Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?

Ebedi Zevkler: Cennetin Bedensel ve Ruhsal Doğası

Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler isimli eserinden alınan bu metin, Cennet hayatının mahiyetini ve özellikle cismani lezzetlerin ebediyetle olan bağını izah etmektedir.

Yazar, ahiretteki ödüllerin sadece ruhani olmadığını, insan bedeninin ilahi isimleri tartıp tanıyacak en kapsamlı cihazlarla donatıldığını ve bu yüzden haşr-i cismaninin bir gereklilik olduğunu savunur.

Dünyadaki yemek, içmek ve evlilik gibi faaliyetlerin Cennet’te ihtiyaçtan ziyade yüksek birer mükâfat ve lezzet kaynağına dönüşeceği belirtilir.

Metne göre ebedi alemde maddiyat, bu dünyadakinin aksine hayattar ve şuurlu bir yapıya bürünerek kusurlardan arınacaktır.

Sonuç olarak eser, ilahi adaletin ve rahmetin bir tecellisi olarak insanın hem ruhen hem de bedenen sonsuz bir saadete ulaştırılacağını vurgular.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi sekizinci Söz

Cennet’e Dairdir

Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, Cennet’in bazı letâifine işâret eder. Fakat, Onuncu Söz’de on iki hakikat-i kâtıa ile, gayet kat’î bir sûrette ve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, Onuncu Söz’ün hülâsası ve esâsı, müteselsil gayet metîn Arabî bir bürhân‑ı kat’î ile gayet parlak bir tarzda vücûdu ispat olunan Cennet’in, ispat-ı vücûdundan bahis değil, belki şu makamda yalnız suâl ve cevaba ve tenkide medâr olan birkaç ahvâl‑i Cennet’ten bahseder. Eğer tevfik‑i İlâhî refîk olsa sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır, İnşâallâh.

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُو وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

İman eden ve güzel işler yapanları müjdele: Altlarından ırmaklar akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden rızık olarak bir meyve yediklerinde, ‘Bu daha önce yediğimiz rızıktandır’ derler. Rızıkları, dünyadakine benzer şekilde kendilerine sunulur. Orada onlar için ter temiz eşler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.

ayet – Bakara Sûresi, 2:25

Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.

Cennet’e dair, Cennet’ten daha güzel, hûrilerinden daha latîf, selsebilinden daha tatlı olan beyânât‑ı Âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları; hem o Cennet‑i Kur’âniye’den nümûne için, bazı çiçeklerin nümûnesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu suâl ve cevapla işâret edeceğiz. Evet, Cennet bütün lezâiz‑i maneviyeye medâr olduğu gibi, bütün lezâiz‑i cismâniyeye de medârdır.

Suâl: Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?

Elcevap: Çünkü, nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nispeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat, masnûât‑ı İlâhiye’nin bütün envâına menşe ve medâr olduğundan bütün anâsır‑ı sâirenin mânen fevkıne çıktığı gibi‥ hem kesâfetli olan nefs‑i insaniye; sırr‑ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif‑i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet; en câmi’, en muhît, en zengin bir âyine‑i tecelliyât-ı Esmâ-i İlâhiye’dir. Bütün hazâin‑i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzana çekecek âletler, cismâniyettedir.

Meselâ; dildeki kuvve‑i zâika, rızık zevkinde envâ-ı mat’ûmât adedince mîzanlara menşe olmasaydı her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem, gayet mütenevvî ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istîdatlar, yine cismâniyettedir.

Mâdem şu kâinâtın Sâni’i, şu kâinâtla bütün hazâin‑i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât‑ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, Onbirinci Söz’de ispat edildiği gibi kat’î anlaşılıyor.

Elbette şu seyl‑i kâinâtın bir havz‑ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraa‑i dünyanın bir mahzen‑i ebedîsi olan dâr‑ı saâdet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhâni bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.

Ve O Sâni’‑i Hakîm ve O Âdil‑i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfât olarak ve ibâdât‑ı mahsûsalarına sevap olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle O’nun cemâl‑i rahmetine ve kemâl‑i adâletine uygun değildir, kâbil-i tevfik olamaz.

Suâl: Cisim, eğer hayatî olsa; eczâ‑yı bedenî, dâim terkip ve tahlildedir, inkırâza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, bekâ-yı şahsî ve muâmele‑i zevciye ise, bekâ-yı nev’î içindir ki, şu âlemde birer esâs olmuşlar. Âlem‑i ebediyette ve âlem‑i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?

Elcevap: Evvelâ, şu âlemde cism‑i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârifin muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn‑i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârif ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem‑i ebediyette ise; zerrât‑ı cisim sâbit kalıp terkip ve tahlile mârûz değil. Veyâhut muvâzene sâbit kalır

(Hâşiye – Şu dünyada cism‑i insanî ve hayvanî, zerrât için güyâ bir misâfirhâne, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, hayattar olan âlem-i bekâya zerrât olmak için liyâkat kesbederler, çıkarlar.

Âhirette ise

اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ

Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64

sırrınca, nur‑u hayat orada âmmdır. Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o tâlimat ve tâlime lüzum yoktur. Zerreler demirbaş olarak sâbit kalabilirler.)

; vâridât ile masârif muvâzenettedir. Devr‑i dâimî gibi, cism‑i zîhayat; telezzüzat için, hayat‑ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.

Ekl ve şürb ve muâmele‑i zevciye; gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider; fakat o vazifeye bir ücret‑i muaccele olarak öyle mütenevvî lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccuh ediyor. Mâdem bu dâr‑ı elemde, bu kadar acip ve ayrı ayrı lezzetlere medâr, ekl ve nikâhtır; elbette, dâr‑ı lezzet ve saâdet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir sûret alıp ve vazife‑i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi, uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münâsip, en câmi’ hayattar bir mâden‑i lezzet olur.

Evet,

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ

Ve bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64

sırrınca, şu dâr‑ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu hayattardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar, emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: “Filân meyveyi bana getir.” getirir. Filân taşa desen: “Gel” gelir. Mâdem taş, ağaç, bu derece ulvî bir sûret alırlar.

Elbette ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat‑i cismâniyelerini muhâfaza etmekle beraber, Cennet’in dünya fevkındeki derecesi nispetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları iktiza eder.

KAYNAK

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmisekizinci-soz#4035

https://erisale.com/#content.tr.1.669

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-sekizinci-soz/670


27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl – Suâller – Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?

27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl - Suâller - Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl - Suâller - Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl – Suâller – Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?

Sahabelerin Üstünlüğü ve Manevi Rütbesi

Bu metin, Sahâbelerin manevî makamını ve onların neden diğer tüm velîlerden üstün olduğunu izah eden bir risaledir.

Yazara göre sahâbeler, İslam’ın en zor dönemlerinde sergiledikleri sarsılmaz iman ve yüksek takvâ sayesinde ulaşılamaz bir dereceye sahip olmuşlardır.

Eser, sahâbelerin dünyayı terk etmek yerine, onu İlahî isimlerin bir aynası ve ahiretin tarlası olarak görerek kutsal bir amaçla kullandıklarını vurgular.

Ayrıca, insanın sadece kalpten ibaret olmadığını, tüm duygularını kulluk yolunda çalıştıran sahâbe mesleğinin en kuşatıcı yol olduğu savunulur.

Son olarak metin, kendi kuralsızlıklarını meşrulaştırmak için dini önderlerle kendilerini bir tutanların iddialarını kesin delillerle çürütmektedir.

NotebookLM


PowerPoint –


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahâbeler Hakkındadır

Suâller

Suâl

Deniliyor ki: “Sahâbeler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise, görmeden îmân ettik. Öyle ise, îmânımız daha kavîdir. Hem, kuvvet‑i îmânımıza delâlet eden rivâyet var?”

Elcevap: Sahâbeler, o zamanda efkâr‑ı âmme-i âlem, hakâik-ı İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken – sahâbeler – yalnız sûret‑i insaniyede Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mûcizesiz olarak, öyle bir îmân getirmişler ki; bütün efkâr‑ı âmme-i âlem, onların îmânlarını sarsmıyordu. Şübhe değil, bazısına vesvese de vermezdi.

Sizler iseniz, kendi îmânınızı, sahâbelerin îmânlarıyla muvâzene ediyorsunuz. Bütün efkâr‑ı âmme-i İslâmiye, îmânınıza kuvvet ve senet olduğu hâlde; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şecere‑i tûbâ-i Nübüvvet’inin çekirdeği olan beşeriyeti ve sûret‑i cismâniyesini değil, belki umum envâr‑ı İslâmiye ve hakâik-ı Kur’âniye ile nurânî, muhteşem şahs‑ı manevîsini, bin mûcizât ile muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz hâlde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen îmânınız nerede! Bütün âlem‑i küfrün ve Nasâra ve Yehûd’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahâbelerin îmânları nerede!‥ Hem, sahâbelerin kuvvet‑i îmânlarını gösteren ve îmânlarının tereşşuhâtı olan şiddet‑i takvâları ve kemâl‑i salâhatleri nerede! Ey müddeî! Senin şiddet-i zaafından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük îmânın nerede!‥

Amma hadîste vârid olan ki; “Âhirzamanda beni görmeyen ve îmân getiren, daha ziyâde makbûldür.” meâlindeki rivâyet, hususî fazilete dairdir. Hâs bazı eşhâs hakkındadır. Bahsimiz ise, fazilet‑i külliye ve ekseriyet itibariyledir.

İkinci Suâl

Diyorlar ki: Ehl‑i velâyet ve ashâb‑ı kemâlât, dünyayı terketmişler. Hattâ hadîste var ki: “Dünya muhabbeti bütün hatâların başıdır.” Hâlbuki, sahâbeler dünyaya pek çok girmişler. Terk‑i dünya değil, belki bir kısım sahâbe, o zamanın ehl‑i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle sahâbelerin en ednâsına, “En büyük bir velî kadar kıymeti var” diyorsunuz?

Elcevap: Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında, gayet kat’î ispat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, Esmâ‑i İlâhiye’ye mukâbil olan yüzünü sevmek, sebeb‑i noksaniyet değil, belki medâr‑ı kemâldir ve o iki yüzde, ne kadar ileri gitse daha ziyâde ibâdet ve mârifetullâhta ileri gider. Sahâbelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcûdâtı, Esmâ‑i İlâhiye’nin âyinesi görüp, müştâkâne temâşâ edip bakmışlar. Fenâ‑i dünya ise, fânî yüzüdür ki, insanın hevesâtına bakar.

Üçüncü Suâl

Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhûr ve en yüksek ve cadde‑i kübrâ iddia olunan Tarîk‑ı Nakşibendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imâmlarından bazıları esâsını böyle târif etmişler, demişler ki:

دَرْ طَرِيقِ نَقْشبَنْدِى لَازِمْ اٰمَدْ چَارِ تَرْك: تَرْكِ دُنْيَا، تَرْكِ عُقْبَى، تَرْكِ هَسْتِى، تَرْكِ تَرْكْ

Yani, Tarîk‑ı Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksûd‑u hakîki yapmamak; hem vücûdunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakîki mârifetullâh ve kemâlât‑ı insaniye terk‑i mâsivâ ile olur?

Elcevap: Eğer, insan yalnız bir kalpten ibaret olsaydı bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına rabt-ı kalp etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, rûh, sır, nefis gibi pek çok vazifedâr letâifi ve hâssaları vardır.

İnsan‑ı kâmil odur ki; bütün o letâifi, kendilerine mahsûs ayrı ayrı tarîk‑ı ubûdiyette, hakikat cânibine sevketmek ile, sahâbe gibi geniş bir dâirede, zengin bir sûrette, kalp bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr‑ı iftihar değil, belki netice‑i ıztırardır.

Dördüncü Suâl

Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?

Elcevap: Şu meseleyi söyleyen iki kısımdır.

Bir kısmı, sâfî ehl‑i diyânet ve ehl‑i ilimdir ki; bazı ehâdîsi görmüşler, şu zamanda ehl‑i takvâ ve salâhati teşvik ve terğîb için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zâten onlar azdırlar, çabuk da intibâha gelirler.

Diğer kısım ise, gayet müdhiş mağrûr insanlardır ki; mezhepsizliklerini, Müçtehidîn‑i İzâm’a müsâvât dâvâsı altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahâbeye karşı müsâvât dâvâsı altında icra etmek istiyorlar.

Çünkü,

Evvelen; o ehl‑i dalâlet sefâhete girmiş, sefâhette tiryâki olmuş, sefâhete mâni olan tekâlif‑i Şer’iye’yi yapamıyor. Kendine bir bahâne bulmak için der ki: “Şu mesâil, içtihâdiyedirler. O mesâilde mezhepler birbirine muhâlif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hatâ edebilirler. Öyle ise; biz de onlar gibi içtihat ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi yaparız. Onlara tâbi olmağa ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar, bu desîse‑i şeytaniye ile, başlarını mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu dâvâları ne kadar çürük, ne kadar esâssız olduğu Yirmiyedinci Söz’de kat’î bir sûrette gösterildiğinden ona havâle ederiz.

Sâniyen; o kısım ehl‑i dalâlet baktılar ki, müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyât‑ı diniyedir. Hâlbuki bu kısım ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyeyi terk ve tağyîr etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz.” deseler meseleleri tamam olmuyor. Çünkü; müçtehidîn, nazariyâta ve kat’î olmayan teferruâta karışabilirler.

Hâlbuki bu mezhepsiz ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kâbil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat’î erkân‑ı İslâmiye’ye karşı gelmek istediklerinden, elbette zarûriyât‑ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan sahâbelere ilişecekler.

Heyhât! Değil bunlar gibi insan sûretindeki hayvanlar, belki hakîki insanlar ve hakîki insanların en kâmilleri olan evliyânın büyükleri, sahâbenin küçüklerine karşı müsâvât dâvâsını kazanamadıkları, gayet kat’î bir sûrette Yirmiyedinci Söz’de ispat edilmiştir.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الَّذ۪ي قَالَ: لَا تَسُبُّوا اَصْحَاب۪ي، لَوْ اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَبًا مَا بَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ مِنْ اَصْحَاب۪ي صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ

Allahım! “Ashabıma sövmeyin; sizden birisi Uhud Dağı kadar altın bağışlasa, Ashabımdan birinin yarım müdd (bir avuçluk) bağışının yerini tutmaz” buyuran Resulüne salât ve selâm et. Allahın Rasulü elbette doğru söyledi.

arabi – Metindeki Hadisin kaynağı: (Buhari, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî: 5; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 221, 222; Ebû Dâvud, Sünnet: 10; Tirmizi, Menâkıb: 58; İbn-i Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 3:11.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.

ayet – Bakara Sûresi, 2:32

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#4005

https://erisale.com/#content.tr.1.665

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/yirmi-yedinci-sozun-zeyli/665


27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.

27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur'âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur'âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.

Sahabenin Elde Edilemeyecek Konumu

Bu metin, sahabelerin manevi makamına hiçbir velinin yetişemeyeceğini üç temel gerekçeyle açıklayan bir risaledir.

İlk olarak, sahabelerin ilahi muradı anlama ve hüküm çıkarma konusundaki kabiliyetlerinin, o dönemin yüksek manevi atmosferi sayesinde benzersiz olduğu vurgulanır.

İkinci olarak, Allah’a yakınlıkta nübüvvet mirası yoluyla ulaştıkları mertebenin, sonradan gelenlerin çabalarından çok daha kestirme ve saf bir yol olduğu belirtilir.

Üçüncü gerekçe ise, İslam’ın kuruluşunda sergiledikleri fedakârlıkların ve öncülüklerin, az bir amelle bile kıyaslanamaz sevaplar kazandırdığını anlatır.

Sonuç olarak, sahabeler İslam ağacının kökleri ve hidayet yıldızları olarak nitelendirilerek, onların ulaştığı kurbiyet ve fazilet makamının erişilmezliği temellendirilir.

NotebookLM



SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahâbeler Hakkındadır

Üçüncü Sebep

On ikinci ve Yirmi dördüncü ve Yirmibeşinci Söz’lerde ispat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nispeti, güneşin ayn‑ı zâtıyla, âyinelerde görülen güneşin misâli gibidir. İşte dâire‑i nübüvvet, dâire‑i velâyetten ne kadar yüksek ise, dâire‑i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahâbeler dahi dâire‑i velâyetteki sulehâya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâyet‑i kübrâ olan veraset‑i Nübüvvet ve sıddıkıyet – ki, sahâbelerin velâyetidir – bir velî kazansa yine saff‑ı evvel olan sahâbelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü Sebeb’in müteaddit vücûhundan üç vechini beyân ederiz.

Birinci Vecih:

İçtihatta, yani istinbat‑ı ahkâmda, yani Cenâb‑ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlamakta, sahâbelere yetişilmez.

Çünkü; o zamandaki o büyük inkılâb‑ı İlâhî, marziyât‑ı Rabbâniye’yi ve ahkâm‑ı İlâhiye’yi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhân, istinbat‑ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalpler, “Rabbimizin bizden istediği nedir!” diye merak ederdi. Ahvâl‑i zaman, bu hâli işmâm ve ihsâs edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhâverât, bu mânâları tazammun ederek vukû buluyordu. İşte bunun için her şey ve her hâl ve muhâvereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden; sahâbenin istîdâdını tekmîl ve fikirlerini tenvir ettiğinden; içtihat ve istinbatta istîdâdı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihâdı, o sahâbenin derece-i zekâvetinde ve istîdâdında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır.

Çünkü; şimdi saâdet‑i ebediyeye bedel, saâdet‑i dünyeviye medâr‑ı nazardır. Beşerin nazar‑ı dikkati, başka maksatlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd‑i maîşet, rûha sersemlik ve felsefe‑i tabîiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i içtimâîsi, o şahsın zihnine ve istîdâdına, içtihat hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi yedinci Sözün içtihat bahsinde, Süfyân İbn‑i Uyeyne ile, onun zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde ispat etmişiz ki; Süfyân’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.

İkinci Vecih:

Sahâbelerin Kurbiyet‑i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez.

Çünkü; Cenâb‑ı Hak, bize akrebdir ve her şeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise, O’ndan nihâyetsiz uzağız. O’nun kurbiyetini kazanmak iki sûretle olur.

Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahâbeler o sırra mazhardırlar.

İkinci Sûret: Bu’diyetimiz noktasında kat’‑ı merâtib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk‑i velâyet ona göre ve seyr‑i enfüsî ve seyr‑i âfâkî bu sûretle cereyan ediyor.

İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizaptır, cezb‑i Rahmânî’dir ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâip hârikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.

Meselâ; nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var:

Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet‑i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir.

İkincisi, bir sene kat’‑ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir; fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor…

Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir.

Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp tarîkat berzahına girmeden, hakikati, ayn‑ı zâhir içinde bulmaktır.

İkincisi, çok merâtibden seyr ü sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl‑i velâyet, çendan fenâ‑i nefse muvaffak olurlar, nefs‑i emmâreyi öldürürler; yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden; nefsin mâhiyetindeki cihâzât‑ı kesîre ile, ubûdiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ‑i nefisten sonra ubûdiyet‑i evliyâ besâtet peydâ eder.

Üçüncü Vecih:

Fazilet‑i a’mâl ve sevâb‑ı ef’âl ve fazilet‑i uhreviye cihetinde sahâbelere yetişilmez.

Çünkü; nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahùf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor.

Öyle de, sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki, bütün dakikaları – o hizmet‑i kudsiyede – o şehit olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.

Evet, sahâbeler mâdem İslâmiyet’in tesisinde ve envâr‑ı Kur’âniye’nin neşrinde, saff‑ı evvel teşkil ediyorlar;

اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ

Bir şeye sebep olan onu işleyen gibidir.

(hadis – Hadis-i bilma’na. Sahih-i İbn-i Hibban 5/131; Şerh-üs Sünne 6/159; Ed-Dürer-ül Müntesire – Suyuti sh: 83; Cem’-ül Fevaid 1/299; El-Feth-ül Kebir 2/144, 3/190 ve 200; Tirmizi bab: 14, hadis no: 29; Ez-Zühd – İbn-ül Mübarek 1/513; Ramuz-ül Ehadis sh: 207; Muhtar-ul Ehadis sh: 77, 111 ve 144)

sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ

Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve âl ve Ashabına rahmet et.

demesiyle; sahâbelerin, bütün ümmetin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebde’de küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasıl ki nokta‑i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyâdelik, dâire‑i muhîtada, bazen bir metre kadar ziyâdeye mukâbil geliyor.

Aynen şu dört misâl gibi; sahâbeler İslâmiyet’in şecere‑i nurâniyesinin köklerinden, esâslarından oldukları; hem bina‑yı İslâmiyet’in hutût‑u nurâniyesinin mebde’inde, hem Cemâat‑i İslâmiye’nin imâmlarından ve adetlerinin evvellerinde, hem Şems‑i Nübüvvet ve Sirâc‑ı Hakikat’in merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakîki sahâbe olmak lâzım geliyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلَّذ۪ي قَالَ اَصْحَاب۪ي كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ وَخَيْرُ الْقُرُونِ قَرْن۪ي وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

Allahım! “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz” buyuran Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salât ve selâm olsun.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.

ayet- Bakara Sûresi, 2:32

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Üçüncü Sebep, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#3976

https://erisale.com/#content.tr.1.661

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/yirmi-yedinci-sozun-zeyli/661


27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 2. Sebep – Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?

27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 2. Sebep – Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 2. Sebep – Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 2. Sebep – Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin

Yoldaşların Eşsiz Erdemi

Bu metin, sahabelerin manevi makamlarının neden ulaşılamaz olduğunu ve onların fazilet yönünden neden diğer tüm velilerden üstün sayıldığını açıklamaktadır.

İslam’ın ilk dönemindeki büyük devrim sayesinde hak ile batıl arasındaki keskin ayrım, sahabelerin doğruluğa ve imana en saf haliyle sarılmalarını sağlamıştır.

O dönemde her bir zikir ve ibadet, tüm insani duyguları uyandıran taze ve derin bir mana taşırken, zamanla bu hakikatler üzerindeki ünsiyet perdesi kalınlaşmıştır.

Yazara göre, sahabelerin kısa bir sürede elde ettiği manevi terakki, sonraki asırlarda ancak çok uzun süreli çabalarla yakalanabilmektedir.

Sonuç olarak eser, Asr-ı Saadet’teki benzersiz atmosferin insan ruhunda bıraktığı derin tesiri ve bu etkinin taklit edilemez olduğunu vurgulamaktadır.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahâbeler Hakkındadır

İkinci Sebep

Yirmiyedinci Söz’deki içtihat bahsinde beyân ve ispat edildiği gibi; sahâbeler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, kemâlât‑ı insaniyenin en âlâ derecesindedirler. Çünkü; o zamanda, o inkılâb‑ı azîm-i İslâmî’de hayır ve hak, bütün güzelliğiyle; şer ve bâtıl, bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı.

Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümûnesi olan Müseylime‑i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat‑ı ulviye sâhibi ve maâlî‑i ahlâka meftûn ve izzet ve mübâhâta meyyâl olan sahâbeler, elbette ihtiyarlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler.

Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümûnesi olan Habîbullâh’ın (Asm.) âlâ-yı illiyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak muktezâ‑yı seciyeleridir.

Meselâ; nasıl ki, zaman oluyor; medeniyet‑i beşeriye çarşısında ve hayat-ı içtimâiye-i insaniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i kâtil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve manevî metâların verdikleri güzel neticeler ve kıymettar eserler, bir tiryâk‑ı nâfi’ ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar‑ı rağbetini kendine celbeder. Herkes, elinden geldiği kadar onları satın almağa çalışır.

Öyle de; Asr‑ı Saâdet’te hayat-ı içtimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekâvet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime‑i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlit ettiğinden, secâya‑yı àliye ve hubb‑u maâlîye meftûn olan sahâbelerin, zehr-i kâtilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saâdet‑i ebediye gibi netice veren ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi’ bir tiryâk, en kıymettar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letâifleriyle onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir.

Hâlbuki o zamandan sonra, gitgide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı içtimâiye bozuldu. Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?

Geçen meseleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum. Şöyle ki:

Bir zaman kalbime geldi; niçin Muhyiddin‑i Arabî gibi hârika zâtlar sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde

سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰى

Büyük ve yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim.

arabi – Sahih-i Tirmizi (1/83)

derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki; o hatıra ve o hâl, sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşattır.

Evet Kur’ân‑ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb-ı azîm-i içtimâîde, ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbi’iyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla ve hayır ve kemâlât, bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyic bir zamanda; her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakâtını turfanda ve tarâvetli ve taze ve genç bir sûrette ifâde ettiği gibi; o inkılâb‑ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letâif‑i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyâr ve müteyakkız bir sûrette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte, şu hikmete binâen bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyâr olan sahâbeler, envâr‑ı îmâniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimât‑ı mübârekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.

Hâlbuki o infilâk ve inkılâptan sonra, gitgide letâif uykuya ve havâs o hakâik noktasında gaflete düşüp, o kelimât‑ı mübâreke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letâfetini ve tarâvetini kaybeder. Âdeta, sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyâtla, ancak evvelki hâli iâde edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahâbenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – İkinci Sebep, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#3963

https://erisale.com/#content.tr.1.659

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/yirmi-yedinci-sozun-zeyli/659