Bu metin, kader ve musibetlerin hikmetini ele alarak, hayattaki zorlukların aslında ilahi birer güzellik taşıdığını açıklamaktadır.
Yazara göre varlık mutlak hayır, yokluk ise mutlak şerdir; bu yüzden hayatın farklı hallerle sarsılması, onu durağanlıktan kurtararak yokluk karanlığından uzaklaştırır.
Sıkıntılar ve değişimler, insanın üzerindeki ilahi isimlerin tecellilerini açığa çıkaran ve ruhu saflaştıran birer araç olarak nitelendirilir.
Metinde kullanılan terzi ve model örneği, yaratıcının insan üzerindeki tasarruflarının bir sanat icrası olduğunu ve bu sebeple şikayete yer olmadığını vurgular.
Sonuç olarak, tekdüzelik bir nevi yokluk sayıldığı için, hayatın başındaki her türlü hadise Allah’ın güzel isimlerini yansıtması bakımından hayırlı kabul edilir.
Eğer Desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki; kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?”
Elcevap: Ey şiddet‑i şefkatten şedîd bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücûd, hayr‑ı mahz; adem, şerr‑i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemâlâtın vücûda rücûu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekâisin esâsı, adem olduğu, delildir. Mâdem adem şerr‑i mahzdır; ademe müncer olan veya ademi işmâm eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için, vücûdun en parlak nuru olan hayat, ahvâl‑i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffî ediyor ve müteaddit keyfiyâtı alıp matlup semerâtı veriyor ve müteaddit tavırlara girip, Vâhib‑i Hayat’ın nukùş‑u esmâsını güzelce gösterir.
İşte şu hakikattendir ki; zîhayatlara, âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyât sûretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr‑ı vücûd teceddüt edip zulümât‑ı adem tebâüd ederek hayatları tasaffî ediyor. Zîra tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık, keyfiyâtta ve ahvâlde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
Elhâsıl: Mâdem hayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın nukùşunu gösterir; hayatın başına gelen her şey hasendir.
Meselâ: Gayet zengin, nihâyet derecede sanatkâr ve çok sanatlarda mâhir bir zât, âsâr-ı sanatını, hem kıymettar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukâbil, bir saatte, murassâ, musannâ yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nev’i sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeğe hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte onun gibi Sâni’‑i Zülcelâl, Fâtır‑ı Bî-misâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalp gibi havâs ve letâif ile murassâ olarak giydirdiği vücûd gömleğini Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nev’inde olan keyfiyât, bazı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât‑ı hikmet içinde bazı şuâât‑ı rahmet ve o şuâât‑ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Dördüncü Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu metin, kadere iman esasının kâinattaki delillerini ve bu inancın insan ruhuna sağladığı manevi huzuru açıklamaktadır.
Yazar, tohumlardan meyvelere kadar her canlının hayat programının önceden belirlendiğini, bu ilahi nizamın varlıkların ölçülü ve sanatlı yapılarında gözlemlenebildiğini vurgular.
Her şeyin yaratılmadan önce ve sonra kayıt altına alındığı gerçeği, kainatın tesadüf değil, bir hikmet ve intizam eseri olduğunu kanıtlar.
İnsanın her olayı kendi omuzlarında taşıma yükünden kurtaran bu inanç, kişiye hürriyet ve saadet dolu bir nefes aldırır.
Sonuç olarak, ilahi takdire teslim olan bir bireyin, dünyanın ağır yükleri altında ezilmekten kurtulup tam bir güven içinde yaşayacağı ifade edilir.
Kadere îmân, îmânın erkânındandır. Yani: “Her şey, Cenâb‑ı Hakk’ın takdiriyledir.” Kadere delâil‑i kat’iyye o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez. Biz, basit ve zâhir bir tarz ile şu rükn‑ü îmâniyeyi, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir “Mukaddime” ile göstereceğiz.
Mukaddime
Her şey, vücûdundan evvel ve vücûdundan sonra yazıldığını
Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.
ayet
En’âm Sûresi, 6:59
gibi pek çok Âyât‑ı Kur’âniye tasrîh ediyor. Ve şu kâinât denilen, Kudret’in Kur’ân‑ı kebîrinin âyâtı dahi şu hükm‑ü Kur’ânî’yi, nizâm ve mîzan ve intizam ve tasvir ve tezyîn ve imtiyaz gibi âyât‑ı tekvîniyesiyle tasdik ediyor. Evet, şu kâinât kitabının manzûm mektûbatı ve mevzûn âyâtı şehâdet eder ki, her şey yazılıdır.
Amma, vücûdundan evvel her şey mukadder ve yazılı olduğuna delil; bütün mebâdî ve çekirdekler ve mekâdîr ve sûretler, birer şâhittir. Zîra, herbir tohum ve çekirdekler “kâf‑nûn” tezgâhından çıkan birer latîf sandukçadır ki, kaderle tersîm edilen bir fihristecik, ona tevdî edilmiştir ki; Kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mûcizât-ı kudreti bina ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek, bütün vâkıâtı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zîra tohumlar, maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.
Hem, her şeyin miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve sanatlı bir kalıptan çıkmış gibi, bir miktar, bir şekil var ki; o miktarı, o sûreti, o şekli almak; ya hârika ve nihâyet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı veyâhut kaderden gelen mevzûn, ilmî bir kalıb‑ı manevî ile Kudret‑i Ezeliye, o sûreti, o şekli biçip giydiriyor.
Meselâ: Sen, şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki; câmid, sağır, kör, şuûrsuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemâsında hareket eder. Bazı eğri büğrü hudutlarda, meyve ve fâidelerin yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takip eder gibi yolunu değiştirir. Demek, kaderden gelen miktar-ı manevînin ve o miktarın emr‑i manevîsiyle zerreler hareket ederler.
Mâdem maddî ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyâtı var; elbette eşyanın mürûr‑u zamanla giydikleri sûretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam‑ı kadere tâbidir. Evet bir çekirdekte, hem bedîhî olarak, irâde ve evâmir‑i tekvîniyenin ünvânı olan “Kitab‑ı Mübîn”den haber veren ve işâret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm‑i İlâhî’nin bir ünvânı olan “İmâm‑ı Mübîn”den haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var.
Bedîhî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyât ve vaziyetleri ve heyetleridir ki, sonra göz ile görünecek.
Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet‑i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihâtlardır ki; tarihçe‑i hayat nâmıyla tâbir edilen vakit be‑vakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller, o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır.
Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellîsi var; elbette umum eşyanın vücûdundan evvel yazılı olduğunu ifâde eder ve az bir dikkatle anlaşılır.
Şimdi, vücûdundan sonra her şeyin sergüzeşt‑i hayatı yazıldığına delil ise; âlemde “Kitab‑ı Mübîn” ve “İmâm‑ı Mübîn”den haber veren bütün meyveler ve “Levh‑i Mahfûz”dan haber veren ve işâret eden insandaki bütün kuvve‑i hâfızalar birer şâhittir, birer emâredir. Evet, herbir meyve, bütün ağacın mukadderât‑ı hayatı, onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt‑i hayatıyla beraber kısmen âlemin hâdisât‑ı mâziyesi, kuvve‑i hâfızasında öyle bir sûrette yazılıyor ki, güyâ hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest‑i Kudret, kalem‑i kaderiyle insanın sahife‑i a’mâlinden küçük bir senet istinsah ederek insanın eline verip, dimağının cebine koymuş; tâ, muhâsebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki, bu fenâ ve zevâl herc ü mercinde, bekâ için pek çok âyineler var ki; Kadîr‑i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersîm edip ibkâ ediyor. Hem, bekâ için pek çok levhalar var ki; Hafîz‑i Alîm, fânîlerin mânâlarını onlarda yazıyor…
Elhâsıl:
Mâdem en basit ve en aşağı derece‑i hayat olan nebâtât hayatı, bu derece kaderin nizâmına tâbidir; elbette en yüksek derece‑i hayat olan hayat‑ı insaniye, bütün teferruâtıyla kaderin mikyâsıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet, nasıl katreler buluttan haber verir; reşhalar su menbâını gösterir; senetler, cüzdanlar, bir defter‑i kebîrin vücûduna işâret ederler… Öyle de; şu meşhûdumuz olan zîhayatlardaki intizam‑ı maddî olan bedîhî kader ve intizam‑ı manevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senetleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, sûretler, şekiller, bilbedâhe “Kitab‑ı Mübîn” denilen irâde ve evâmir‑i tekvîniyenin defterini ve “İmâm‑ı Mübîn” denilen ilm‑i İlâhî’nin bir dîvânı olan “Levh‑i Mahfûz”u gösterir.
Netice‑i Merâm
Mâdem bilmüşâhede görüyoruz ki; herbir zîhayatın – neşv ü nemâ zamanında – zerreleri, eğri büğrü hudutlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hudutların nihâyetlerinde birer hikmet, birer fayda, birer maslahatı semere verirler. Bilbedâhe, o şeyin miktar-ı sûrîsi, bir kader kalemiyle tersîm edilmiştir. İşte, meşhûd, bedîhî kader, o zîhayatın manevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedâr hudutları, nihâyetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret, o maânî kitabını, o mistar üstünde yazar.
Mâdem maddî ve manevî kader kalemiyle tersîm edilmiş müsmir hudutlar, hikmetli nihâyetler olduğunu kat’iyyen anlıyoruz; elbette herbir zîhayatın müddet‑i hayatında geçireceği ahvâl ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersîm edilmiş. Çünkü; sergüzeşt‑i hayatı, bir intizam ve mîzan ile cereyan ediyor. Sûretler değiştiriyor, şekiller alıyor.
Mâdem böyle umum zîhayatta kalem‑i kader hükümrândır; elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emânet‑i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt‑i hayatiyesi, her şeyden ziyâde kaderin kanununa tâbidir.
Eğer Desen:
“Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştâk olan kalp ve rûh için, kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevap:
Kat’a ve asla!‥ Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hıffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emânı temin eden bir sürûr, bir nur veriyor. Çünkü; insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz’î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü; insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makâsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti, milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır.
İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl‑i rahat ile, rûh ve kalbin kemâl‑i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydân veriyor. Yalnız nefs‑i emmârenin cüz’î hürriyetini selbeder ve firavuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.
Kadere îmân o kadar lezzetli, saâdetlidir ki, târif edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir pâdişahın pâyitahtına giderler. O pâdişahın mahall‑i garâib olan hâs sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gâsıbâne, sârıkâne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garip hayvanatın erzâkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırap çeker. O Cennet gibi bahçe, başına bir Cehennem gibi oluyor. Her şeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edepsiz adam, te’dib sûretiyle hapse atılır. İkinci adam pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm‑ı kanunla cereyan ettiğini, her şey bir programla, kemâl‑i sühûletle işlediğini îtikat eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp, kemâl‑i safâ ile o Cennet‑misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden her şeyi hoş görür, kemâl‑i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir.
İşte,
مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ
Kadere iman eden, kederden emin olur.
arabi
ed-Deylemî, el-Müsned 1:113; el-Münavî, Feyzu’l-Kadîr 3:187; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl 1:106
sırrını anla.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Üçüncü Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
26. Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.
İlahi Kader ve İnsan Özgür İradesinin Uyumu
Bu metin, İslam düşüncesindeki en karmaşık meselelerden biri olan kader ve cüz’i ihtiyarî arasındaki dengeyi yedi temel kanıt üzerinden ele almaktadır.
İnsanın sınırlı iradesinin ilahi takdirle nasıl uyuştuğunu açıklarken, ezel kavramının zamanın üstünde bir bakış açısı olduğunu vurgulayarak kaderin özgürlüğü yok etmediğini savunur.
Yazar, sebep ve sonuç ilişkisinin bir bütün olarak takdir edildiğini belirterek, kişinin tercihlerinden dolayı ahlaki sorumluluk taşıdığını rasyonel delillerle izah eder.
İnsan iradesinin yaratma gücü olmasa da ilahi iradenin tecellisi için bir şart-ı adi kabul edildiği ve bu sayede kulun kendi fiillerinden mesul olduğu ifade edilir.
Sonuç olarak, kişinin dua ve istiğfar aracılığıyla hayra yönelip şerden kaçınması gerektiği, bu küçük iradenin ebedi saadeti kazanmada anahtar bir rol oynadığı anlatılır.
(Bu İkinci Mebhas, en derin ve en müşkül bir sırr‑ı kader meselesidir. Bütün ulemâ-i muhakkikînce en ehemmiyetli ve münâzaralı bir mesele-i akâid-i kelâmiyedir. Risale‑i Nur tam halletmiş.)
, ince bir tedkik‑i ilmîdir.
Eğer Desen:
“Kader ile cüz’‑i ihtiyarî, nasıl tevfik edilebilir?”
Elcevap:
Yedi vecihle…
Birincisi:
Elbette kâinâtın intizam ve mîzan lisânıyla hikmet ve adâletine şehâdet ettiği bir Âdil‑i Hakîm, insan için medâr-ı sevap ve ikâb olacak, mâhiyeti mechûl bir cüz’‑i ihtiyarî vermiştir. O Âdil‑i Hakîm’in pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi, şu cüz’‑i ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez.
İkincisi:
Bizzarûre herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder. O ihtiyarın vücûdunu vicdânen bilir. Mevcûdâtın mâhiyetini bilmek ayrıdır, vücûdunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var; vücûdu bizce bedîhî olduğu hâlde, mâhiyeti bizce mechûl… İşte şu cüz’‑i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Her şey mâlûmâtımıza münhasır değildir. Adem‑i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.
Üçüncüsü:
Cüz’‑i ihtiyarî, kadere münâfî değil. Belki kader ihtiyarı teyit eder. Çünkü; kader, ilm‑i İlâhî’nin bir nev’idir. İlm‑i İlâhî, ihtiyarımıza taalluk etmiş. Öyle ise; ihtiyarı teyit ediyor, iptal etmiyor.
Dördüncüsü:
Kader, ilim nev’indendir. İlim, mâlûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taalluk ediyor. Yoksa mâlûm, ilme tâbi değil. Yani, ilim desâtiri; mâlûmu, haricî vücûd noktasında idare etmek için esâs değil. Çünkü; mâlûmun zâtı ve vücûd‑u haricîsi, irâdeye bakar ve kudrete istinat eder.
Hem ezel, mâzi silsilesinin bir ucu değil ki; eşyanın vücûdunda esâs tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel; mâzi ve hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine‑misâldir. Öyle ise, dâire‑i mümkinât içinde uzanıp giden zamanın mâzi tarafında bir uç tahayyül edip, ona ezel deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertip ile girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhâkeme etmek, hakikat değildir.
Şu sırrın keşfi için şu misâle bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesâfe, mâzi; sol tarafındaki mesâfe, müstakbel farzedilse, o âyine yalnız mukâbilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertip ile tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukâbil dâiresi genişlenir. Gitgide, bütün iki taraf mesâfeyi birden bir ânda tutar. İşte şu âyine şu vaziyette onun irtisamında, o mesâfelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvâfık, muhâlif denilmez.
İşte kader, ilm‑i ezelîden olduğu için; ilm‑i ezelî, hadîsin tâbiriyle: Manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihâta eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhâkemâtımız, onun haricinde olamaz ki, mâzi mesâfesinde bir âyine tarzında olsun.
Beşincisi:
Kader, sebeple müsebbebe bir taalluku var. Yani şu müsebbep, şu sebeple vukûa gelecek. Öyle ise, denilmesin ki: “Mâdem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz’‑i ihtiyarıyla tüfek atan adamın ne kabahati var, atmasaydı yine ölecekti?”
Suâl: Niçin denilmesin?
Elcevap: Çünkü; kader, onun ölmesini onun tüfeğiyle tâyin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farzetsen, o vakit kaderin adem‑i taallukunu farzediyorsun. O vakit ölmesini ne ile hükmedeceksin! Ya Cebrî gibi; sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyâhut Mûtezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’i bırakıp fırka‑i dâlleye girersin. Öyle ise, biz ehl‑i hak deriz ki: “Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce mechûl.” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mûtezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”
Altıncısı: (Hâşiye)
(Gayet müdakkik âlimlere mahsûs bir hakikattir.)
Cüz’‑i ihtiyarînin üssü’l‑esâsı olan meyelân, Mâturidî’ce bir emr‑i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş’arî, ona mevcut nazarıyla baktığı için abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş’ariye’ce bir emr‑i itibarîdir. Öyle ise; o meyelân, o tasarruf, bir emr‑i nisbîdir. Muhakkak bir vücûd‑u haricîsi yoktur. Emr‑i itibarî ise, illet‑i tâmme istemez ki; illet‑i tâmme vücûdu için lüzum ve zarûret ve vücûb ortaya girip ihtiyarı ref’etsin‥ Belki o emr‑i itibarînin illeti, bir rüchâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr‑i itibarî sübût bulabilir. Öyle ise, o ânda onu terkedebilir. Kur’ân ona o ânda diyebilir ki: “Şu şerdir, yapma.”
Evet eğer abd, hàlık‑ı ef’âli bulunsaydı ve icâda iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref’ olurdu. Çünkü; ilm‑i usûl ve hikmette مَا لَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki: “Bir şey vâcib olmazsa, vücûda gelmez.” Yani illet‑i tâmme bulunacak, sonra vücûda gelebilir. İllet‑i tâmme ise, mâlûlu, bizzarûre ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.
Eğer Desen: “Tercih bilâ‑müreccih muhâldir. Hâlbuki, o emr‑i itibarî dediğimiz kisb‑i insanî, bazen yapmak ve bazen yapmamak; eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa, tercih bilâ‑müreccih lâzım gelir. Şu ise; usûl‑ü kelâmiyenin en mühim bir esâsını hedmeder?‥”
Yani müreccihsiz, sebepsiz rüchâniyet muhâldir. Yoksa, tercih bilâ‑müreccih câizdir ve vâkidir. İrâde bir sıfattır, onun şe’ni, böyle bir işi görmektir.
Eğer Desen: “Mâdem katli halkeden Hak’tır. Niçin bana kâtil denilir?”
Elcevap: Çünkü: İlm‑i sarf kaidesince ism‑i fâil, bir emr‑i nisbî olan masdardan müştâktır. Yoksa, bir emr‑i sâbit olan hâsıl‑ı bilmasdardan inşikak etmez. Masdar kisbimizdir, kâtil ünvânını da biz alırız. Hâsıl‑ı bilmasdar, Hakk’ın mahlûkudur. Mesûliyeti işmâm eden bir şey, hâsıl‑ı bilmasdardan müştâk kılınmaz.
Yedincisi:
İrâde‑i cüz’iye-i insaniye ve cüz’‑i ihtiyariyesi çendan zayıftır, bir emr‑i itibarîdir; fakat Cenâb‑ı Hak ve Hakîm‑i Mutlak, o zayıf, cüz’î irâdeyi, irâde‑i külliyesinin taallukuna bir şart‑ı âdi yapmıştır. Yani mânen der: “Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise, mesûliyet sana aittir!” Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. Onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.” desen‥ O çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yâhut düştü. Elbette “Sen istedin!” diyerek itâb edip üstünde bir tokat vuracaksın.
İşte Cenâb‑ı Hak, Ahkemü’l‑Hâkimîn, nihâyet zaafta olan abdin irâdesini, bir şart‑ı âdi yapıp, irâde‑i külliyesi ona nazar eder.
Elhâsıl:
Ey insan! Senin elinde gayet zayıf, fakat seyyiâtta ve tahribâtta eli gayet uzun ve hasenâtta eli gayet kısa, cüz’‑i ihtiyarî nâmında bir irâden var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki; silsile‑i hasenâtın bir meyvesi olan Cennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet‑i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki; onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i melûnenin bir meyvesi olan zakkum‑u Cehennem’e yetişmesin.
Demek; duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.
İlahi Takdir ve Özgür İrade
Bu metin, İslam inancındaki kader ve cüz-i ihtiyarî (insan iradesi) kavramlarının mahiyetini ve bu iki derin meselenin kulun manevi yolculuğundaki işlevini açıklamaktadır.
Yazara göre kader, insanın elde ettiği başarılarda gurura kapılmasını engelleyen bir şükür vesilesiyken; hür irade, işlenen hatalarda sorumluluğu üstlenmek ve bahanelere sığınmamak için bir temel teşkil eder.
İnsanın kötülüklerden tamamen mesul olduğu, çünkü tahribatın az bir müdahale ile büyük zararlar doğurabileceği, iyiliklerin ise ancak İlahi rahmet ve kudretle vücut bulduğu vurgulanmaktadır.
Metin, kaderin başa gelen musibetlerde bir teselli kaynağı olarak görülmesi gerektiğini, ancak gelecekteki günahlar için bir mazeret olarak kullanılmaması gerektiğini savunur.
Nihayetinde bu kavramlar, müminin nefsini terbiye ederek her türlü hayrı Allah’tan bilmesini ve hatalarını kendi nefsine atfetmesini sağlayan manevi birer denge unsuru olarak sunulmaktadır.
Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz belirli bir miktar ile indiririz.
ayet
Hicr Sûresi, 15:21
وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ
Ve (olmuş, olacak) herşeyi apaçık beyân eden bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) kaydetmişizdir.
ayet
Yâsîn Sûresi, 36:12
Kader ile cüz’‑i ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair “Dört Mebhas” içinde birkaç sırlarını açmağa çalışacağız.
Birinci Mebhas
Kader ve cüz’‑i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü’min, her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb‑ı Hakk’a vere vere, tâ nihâyette teklif ve mesûliyetten kurtulmamak için “cüz’‑i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona: “Mesûl ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrûr olmamak için “Kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”
Evet, kader, cüz’‑i ihtiyarî; îmân ve İslâmiyet’in nihâyet merâtibinde‥ Kader, nefsi gururdan ve cüz’‑i ihtiyarî, adem-i mesûliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil‑i îmâniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrit nüfûs‑u emmârenin işledikleri seyyiâtının mesûliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in’âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz’‑i ihtiyarîye istinat etmek; bütün bütün sırr‑ı kadere ve hikmet‑i cüz’-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.
Evet, mânen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây-i istîmâli var. Fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, ye’sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsî ve istikbâliyatta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebep olsun.
Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.
Evet, Kur’ân’ın dediği gibi: İnsan, seyyiâtından tamamen mesûldür. Çünkü; seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât tahribât nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribât yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb‑i istihkak eder. – Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi – Fakat, hasenâtta iftihara hakkı yoktur.
Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü; hasenâtı isteyen, iktiza eden, Rahmet‑i İlâhiye ve icâd eden, kudret‑i Rabbâniye’dir. Suâl ve cevap, dâî ve sebep, ikisi de Hak’tandır. İnsan, yalnız duâ ile, îmân ile, şuûr ile, rızâ ile onlara sâhip olur.
Fakat seyyiâtı isteyen, nefs‑i insaniyedir. – Ya istîdat ile, ya ihtiyar ile – Nasıl ki beyaz, güzel Güneş’in ziyâsından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istîdâdına aittir.
Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun‑u İlâhî ile icâd eden yine Hak’tır. Demek sebebiyet ve suâl, nefistendir ki; mesûliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve icâd ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.
İşte şu sırdandır ki: Kisb‑i şer, şerdir; halk‑ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Evet halk ve icâdda bir şerr‑i cüz’î ile beraber hayr‑ı kesîr vardır. Bir şerr‑i cüz’î için hayr‑ı kesîri terketmek, şerr‑i kesîr olur. Onun için o şerr‑i cüz’î, hayır hükmüne geçer. İcâd‑ı İlâhî’de şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kisbine ve istîdâdına aittir.
Hem nasıl kader‑i İlâhî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir, öyle de: İllet ve sebep itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü; kader, hakîki illetlere bakar, adâlet eder. İnsanlar, zâhirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adâletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim, seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Hâlbuki sen sârık değilsin. Fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader‑i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adâlet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masûm olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey‑i vâhidde, iki cihetle kader ve icâd‑ı İlâhî’nin adâleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyâs et. Demek kader ve icâd‑ı İlâhî; mebde’ ve müntehâ, asıl ve fer’, illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.
Eğer Denilse:
“Mâdem cüz’‑i ihtiyarînin icâda kâbiliyeti yok; bir emr‑i itibarî hükmünde olan kisbden başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’da, Hàlık‑ı semâvât ve arza karşı, insana, âsî ve düşman vaziyeti verilmiş, Hàlık‑ı arz ve semâvât, ondan azîm şikâyetler ediyor‥ o âsî insana karşı abd‑i mü’mine yardım için, kendini ve melâikesini tahşid ediyor. Ona azîm bir ehemmiyet veriyor?”
Elcevap:
Çünkü; küfür ve isyan ve seyyie, tahriptir, ademdir. Hâlbuki, azîm tahribât ve hadsiz ademler, bir tek emr‑i itibarîye ve ademîye terettüp edebilir. Nasıl ki, bir azîm sefînenin dümencisi, vazifesinin adem‑i îfâsıyla, sefîne gark olup bütün hademelerin netice‑i sa’yleri iptal olur. Bütün o tahribât, bir ademe terettüp ediyor. Öyle de: Küfür ve mâsiyet, adem ve tahrip nev’inden olduğu için, cüz’‑i ihtiyarî, bir emr‑i itibarî ile onları tahrîk edip müdhiş netâice sebebiyet verebilir. Zîra küfür, çendan bir seyyiedir; fakat bütün kâinâtı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkîr ve delâil‑i Vahdâniyet’i gösteren bütün mevcûdâtı tekzip ve bütün tecelliyât‑ı esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinât ve mevcûdât ve Esmâ‑i İlâhiye nâmına Cenâb‑ı Hak, kâfirden şedîd şikâyet ve dehşetli tehdidât etmek, ayn‑ı hikmettir ve ebedî azap vermek, ayn‑ı adâlettir.
Mâdem insan küfür ve isyanla tahribât tarafına gidiyor, az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl‑i îmân, onlara karşı Cenâb‑ı Hakk’ın inâyet‑i azîmine muhtaçtır. Çünkü; on kuvvetli adam, bir evin muhâfazasını ve tamiratını deruhte etse, haylaz bir çocuğun, o hâneye ateş vermeğe çalışmasına karşı, o çocuğun velîsine, belki pâdişahına müracaata, yalvarmağa mecbur olması gibi; mü’minlerin de, böyle edepsiz ehl‑i isyana karşı dayanmak için Cenâb‑ı Hakk’ın çok inâyâtına muhtaçtırlar.
Elhâsıl:
Eğer kader ve cüz’‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i huzur ve kemâl‑i îmân sâhibi ise; kâinâtı ve nefsini Cenâb‑ı Hakk’a verir, O’nun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var kaderden, cüz’‑i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü; mâdem nefsini ve her şeyi Cenâb‑ı Hak’tan bilir, o vakit cüz’‑i ihtiyarîye istinat ederek mesûliyeti deruhte eder. Seyyiâta merciiyeti kabûl edip, Rabbini takdis eder. Dâire‑i ubûdiyette kalıp, teklif‑i İlâhiye’yi zimmetine alır. Hem kendinden sudûr eden kemâlât ve hasenât ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder. Başına gelen musîbetlerde kaderi görür, sabreder.
Eğer kader ve cüz’‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i gaflet ise, o vakit kaderden ve cüz’‑i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü; nefs‑i emmâresi, gaflet veya dalâlet sâikasıyla kâinâtı esbâba verip, Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve esbâba verir. Mesûliyeti ve kusuru kadere havâle eder. O vakit, nihâyette Cenâb‑ı Hakk’a verilecek olan cüz’‑i ihtiyarî ve en nihâyette medâr‑ı nazar olacak olan kader bahsi, mânâsızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve mesûliyetten kurtulmak için bir desîse‑i nefsiyedir.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Birinci Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
25. Söz – İkinci Zeyl: Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, îdâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur.
Eşsiz Kur’an ve Ebedi Varlığın Nur’u
Bu metin, Risale-i Nur külliyatından bir bölüm olup, Kur’an-ı Kerim’in benzersizliğini ve imanın kâinatı anlamlandırmadaki hayati rolünü ele almaktadır.
Müellif, Kur’an’ın başka bir dile tam olarak tercüme edilemeyeceğini, çünkü ilahi kelamın mucizevi derinliğinin beşeri dillerle korunamayacağını vurgular.
İkinci kısımda ise, dış dünyadaki değişimlerin ve ölümün yarattığı hüzne karşı iman nurunun sunduğu teselli üzerinde durulur. İman sayesinde varlıkların hiçliğe gitmediği, aksine Allah’ın isimlerini yansıtan anlamlı birer sanat eseri olduğu ifade edilir.
Sonuç olarak yazar, yaratıcıyı tanımanın dünyayı manevi bir cennete çevirdiğini, inançsızlığın ise her şeyi karanlık ve yokluk içinde bıraktığını açıklar.
Bu eser, hem dini metinlerin korunması hem de varoluşsal sancıların manevi çözümü için bir rehber niteliği taşır.
Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi
Emirdağ Çiçeği
…
Bu Onuncu Meseleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir
Birincisi
Bundan on iki sene evvel işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur’ân’a karşı sû‑i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.
Fakat, Risalei’n‑Nurun cerhedilmez hüccetleri kat’î ispat etmiş ki; Kur’ân’ın hakîki tercümesi kâbil değil ve lisân‑ı nahvî olan Lisân‑ı Arabî yerinde Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevap veren kelimât‑ı Kur’âniye’nin mûcizâne ve cemiyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz’î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei’n‑Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur’ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakâne ve dîvânecesine çalışmaları hikmeti ile bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mesele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarla görüşemediğim için hakikat‑i hâli bilemiyorum.
İkinci Hâşiye
Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka‑i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hatıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl-i neşe ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.
Birden Hakikat‑i Muhammediye’nin (Asm.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl‑i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdat ve tesellîsi için Zât‑ı Muhammediye’ye (Asm.) karşı ebediyen minnettar edecek oldum. Şöyle ki:
Ol nazar‑ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neşeden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk-ı bekâ ve hubb‑u mehâsin ve muhabbet‑i vücûd ve şefkat‑i cinsiye ve alâka‑i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehennem’e ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; îdâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların her birinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei’n‑Nurda ispat edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.
Birinci kısım:
Sâni’‑i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ; nasıl ki bir usta, hârika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân‑ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve her şey böyle bir makinedir, Ustasını tebriklerle alkışlar.
İkinci kısım hikmetleri ise:
Zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab‑ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve‑i hâfızalarında ve elvâh‑ı misâliyede ve âlem‑i gaybın defterlerinde dâire‑i vücûdda bırakıp, sonra âlem‑i şehâdeti terkeder, âlem‑i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.
Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, îdâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb‑ı mesel ders verip, der: “Kimin için Allah var, ona her şey var. Ve kimin için yoksa, her şey ona yoktur, hiçtir.”
Elhâsıl:
Nasıl ki; îmân, ölüm vaktinde insanı îdâm-ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi îdamdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr‑ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle îdâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat‑ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar; veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!‥
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.
ayet Bakara Sûresi, 2:32
Duânıza çok muhtaç ve size çok müştâk
Kardeşiniz
Said Nursî
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği – Bu Onuncu Meseleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
25. Söz – İkinci Zeyl: Beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor.
İki Farklı Bakış, İki Farklı Ruh Hali
Bu metin, Kur’ân-ı Kerîm’in üslubundaki derin hikmetleri ve özellikle ayetlerdeki tekrarların gayesini izah etmektedir.
Yazar, Kur’an’ın sadece bir kitap değil, aynı zamanda bir zikir, iman ve hidayet rehberi olması hasebiyle, en ehemmiyetli hakikatleri zihinlere nakşetmek için sıkça tekrarladığını belirtir.
Metne göre bu tekrarlar, insanın ebedî saadetini ilgilendiren hayati meselelerde birer ihtiyaç ve manevi gıda hükmündedir.
Ayrıca peygamber kıssalarının ve tevhid delillerinin yeniden zikredilmesi, iman esaslarını kuvvetlendirmek ve muhatabı ikna etmek amacını taşır.
Son olarak, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) manevi makamının azameti ve sünnetine uymanın gerekliliği, Kur’an’ın temel eksenlerinden biri olarak sunulur.
Metin, bu mucizevi beyan tarzının ancak manevi bir hastalıkla malul olmayan selim akıllar tarafından takdir edilebileceğini vurgular.
Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi
Emirdağ Çiçeği
…
Bir Suâl:
“Bazen ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz’î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke‑i tevhidi veya küllî bir düsturu beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hile ile alması içinde
وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ
Her bilenin üzerinde daha iyi bilen biri vardır.
ayetYûsuf Sûresi, 12:7
diye gayet yüksek bir düsturun zikri belâğatça münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?”
Elcevap:
Her biri birer küçük Kur’ân olan ekser uzun sûrelerde ve mutavassıtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnız iki‑üç maksat değil, belki Kur’ân, mâhiyeti hem bir kitab‑ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitab-ı şerîat ve hikmet ve irşat gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ederek Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin her şeye ihâtasını ve haşmetli tecelliyâtını ifâde etmek cihetiyle, kâinât kitab‑ı kebîrinin bir nev’i kırâati olan Kur’ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahifede çok maksatları takiben mârifetullâhtan ve tevhidin mertebelerinden ve îmân hakikatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda meselâ, zâhirce zayıf bir münâsebetle başka bir ders açar ve o zayıf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihak ederler. O makama gayet mutâbık olur, mertebe‑i belâğatı yükselir.
İkinci Bir Suâl:
“Kur’ân’da sarîhan ve zımnen ve işâreten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler defa ispat edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?”
Elcevap: Dâire‑i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine ait inkılaplarda ve emânet‑i kübrâyı ve hilâfet‑i arziyeyi omzuna alan nev-i beşerin şekâvet ve saâdet‑i ebediyeye medâr olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli meselelerinden, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inatları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılapları tasdik ettirmek ve o inkılaplar azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zarûrî meseleleri teslîm ettirmek için Kur’ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine isrâf değil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur’ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez.
âyeti, gösterdiği müjde‑i saâdet-i ebediye hakikati; bîçâre beşere her dakika kendini gösteren hakikat‑i mevtin, “Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını îdâm-ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır” dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine isrâf olmaz, kıymetten düşmez.
İşte bu çeşit hadsiz kıymettar meseleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılapları tesis etmekte iknâa ve inandırmaya ve ispata çalışan Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işâreten binler defa o meselelere nazar‑ı dikkati celbetmek; değil isrâf‥ belki ekmek, ilâç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet‑i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.
Hem meselâ:
اِنَّ الْكَافِر۪ينَ
Hiç şüphesiz kâfirler…
ayet
Nisâ Sûresi, 4:101
ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ
Cehennem ateşindedir.
ayet
Tevbe Sûresi, 9:35, 109
veاَلظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Zâlimler için acı bir azap vardır.
ayet
İbrahim Sûresi, 14:22
gibi tehdit âyetlerini Kur’ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; Risalei’n‑Nurda kat’î ispat edildiği gibi beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor; ve
Oraya atıldıklarında Cehennemin gürleyişini işitirler ki, kaynayıp duruyor. Neredeyse o Cehennem onlara olan öfkesinden parçalanacak!
ayet
Mülk Sûresi, 67:7-8
âyetinin sarâhatiyle o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.
İşte böyle bir cinayet‑i âmmeye ve hadsiz bir tecâvüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzünün dehşetine karşı, Sultan‑ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihâyetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermânında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine isrâf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemâl‑i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.
Evet her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Lâ İlâhe İllallâh.
arabi
cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere her birisine bir
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
’ı bir lamba yaptığı gibi‥ öyle de; o kesretli, geçici perdeleri ve tazelenen seyyâr kâinâtları karanlıklandırmamak ve âyine‑i hayatında in’ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şâhit olabilen o misâfir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Pâdişah‑ı Ezelî’nin şiddetli ve inatları kıran tehditlerini, her vakit Kur’ânı okumakla tahattur edip nefsin tuğyanından kurtulmağa çalışmak hikmetiyle, Kur’ân gayet mânidâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidât‑ı Kur’âniye’yi hakikatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Ve onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azâbı ayn‑ı adâlettir, diye gösterir.
Hem meselâ; Asâ‑yı Mûsa gibi çok hikmetleri ve faydaları bulunan kıssa‑i Mûsa’nın (As.) ve sâir Enbiyânın kıssalarını çok tekrarında, risalet‑i Ahmediye’nin hakkâniyetine bütün Enbiyânın nübüvvetlerini hüccet gösterip onların umumunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez, hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur’ânı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur’ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân‑ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil isrâf, belki muktezâ‑yı belâğattır ve hâdise‑i Muhammediye, bütün benî Âdem’in en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli meselesi olduğunu ders vermektir.
Evet, Kur’ân’da Zât‑ı Ahmediye’ye en büyük makam vermek ve dört erkân‑ı îmâniyeyi içine almakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ rüknüne denk tutulan
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ
Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.
ayet
Fetih Sûresi, 48:29
ve Risalet‑i Muhammediye kâinâtın en büyük hakikati ve Zât‑ı Ahmediye bütün mahlûkatın en eşrefi ve Hakikat‑i Muhammediye tâbir edilen küllî şahsiyet‑i maneviyesi ve makam‑ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hârika makama liyâkatine dair pek çok hüccetleri ve emâreleri, kat’î bir sûrette Risalei’n‑Nurda ispat edilmiş. Binden birisi şudur ki:
düsturuyla; bütün ümmetinin, bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli O’nun defter‑i hasenâtına girmesi ve bütün kâinâtın hakikatlerini, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cin, ins, melek ve zîhayatı, belki kâinâtı, semâvât ve arzı minnettar edecek eylemesi ve istîdat lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyac‑ı fıtrî diliyle hayvanatın duâları, gözümüz önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle milyonlar, belki rûhânilerle beraber milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ‑yı ümmeti her gün O Zât’a salât ve selâm ünvânı ile rahmet duâları ve manevî kazançlarını en evvel O Zât’a bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur’ânın üç yüz bin hurûfunun, her birisinde on sevaptan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden – yalnız kırâat‑ı Kur’ân cihetiyle – defter‑i a’mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, O Zât’ın şahsiyet‑i maneviyesi olan Hakikat‑i Muhammediye istikbâlde bir şecere‑i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü’l‑Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur’ânında o azîm ehemmiyeti vermiş ve Fermânında O’na tebaiyeti ve Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ ile şefâatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mesele-i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere‑i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet‑i beşeriyetini ve bidâyetteki vaziyet‑i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.
İşte Kur’ânın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekrârâtında kuvvetli ve geniş bir mûcize-i maneviye bulunmasına fıtrat‑ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyûnluk tâunuyla maraz‑ı kalbe ve vicdân hastalığına müptelâ ola!‥
Bazan insan, göz hastalığından dolayı güneş ışığını inkâr eder. Ağzındaki hastalıktan dolayı da suyun tadını inkar eder.
arabiKaside-i Bürde’denkaidesine dâhil olur.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
25. Söz – İkinci Zeyl: Kur’ân‑ı Mu’cizü’l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Bu metin ve videolar, Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke ve Medine dönemlerinde nazil olan sureleri arasındaki belâgat ve üslup farklılıklarını hikmetleriyle açıklamaktadır.
Mekki ayetlerin inanç esaslarını pekiştirmek amacıyla daha kısa, sarsıcı ve tekrara dayalı bir üslup benimsediği, Medeni ayetlerin ise toplumsal kuralları ve şerî hükümleri ehl-i kitaba hitaben daha sade ve ayrıntılı anlattığı ifade edilmektedir.
Yazar, Medine’deki detaylı anlatımların sonunda yer alan esma-i hüsna ve tevhid cümlelerinin, cüzi meseleleri külli hakikatlere bağlayan mucizevi birer düğüm olduğunu savunur.
Risale-i Nur eserlerinden örneklerle desteklenen bu izah, Kur’ân’ın her iki dönemde de hitap ettiği kitlenin ihtiyacına göre en uygun ve eşsiz ifade biçimlerini kullandığını kanıtlamayı amaçlar.
Böylece ilahi kelamın hem bir hukuk kitabı hem de bir zikir ve akide rehberi olma vasfı vurgulanmaktadır.
Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi
Emirdağ Çiçeği
…
Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Mekke’de, birinci safta muhâtap ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i’câzlı, muknî, kanâat verici bir icmâl ve tespit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i’câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde’ ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede‥ belki bazen bir harfte ve takdim-tehir, târif-tenkîr ve hazf‑zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli ispat eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.
Risalei’n‑Nur ve bilhassa Kur’ânın kırk vech‑i i’câzını icmâlen ispat eden Yirmi beşinci Söz – zeyilleriyle beraber – ve nazmındaki vech‑i i’câzı hârika bir tarzda beyân ve ispat eden Arabî Risalei’n‑Nurdan İşârâtü’l‑İ’câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i’câz‑ı îcâzî vardır.
Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtap ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl-i kitap olduğundan, muktezâ-yı belâğat ve irşat ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslup ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşeleri ve sebepleri olan cüz’iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslupla beyânât içinde, Kur’ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz’î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz’î hâdise‑i şer’iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile temin eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.
Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Muhakkak ki Allah herşeye kàdirdir.
ayet
Bakara Sûresi, 2:20
اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilir.
ayet
Ankebût Sûresi, 29:62
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar.
ayet
Rum Sûresi, 30:27
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ
Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır.
ayet
Rum Sûresi, 30:5
gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmi beşinci Söz’ün İkinci Şûlesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mûcize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de ispat etmiş.
Evet, Kur’ân, o teferruât‑ı şer’iye ve kavânîn-i içtimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur’ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makâsıd-ı irşadiye-i Kur’âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak, mûcizâne bir cezâlet izhâr eder.
Bazen iki kelimede, meselâ;
رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
Âlemlerin Rabbi.
ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.
der. “Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz’î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşatkâr bir mükâlemeye döner.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
25. Söz – İkinci Zeyl: Ve bilhassa çok tekrar ile “Zulmedenler.. Zâlimler..” deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azaplarla baktırıyor.
Kur’an’daki Tekrarların Sırrı
Bu metin, Kur’ân-ı Kerîm’deki ayet tekrarlarının ardındaki derin hikmetleri ve edebi mucizeleri açıklayan bir zeyil mahiyetindedir.
Müellif, bu tekrar edilen ifadelerin bir kusur değil; aksine insan ihtiyacının sürekliliği, duanın tabiatı ve hakikatlerin zihinlere nakşedilmesi için gerekli birer belâgat unsuru olduğunu vurgular.
Kur’ân’ın her asra ve her tabakaya hitap eden kuşatıcı dilinin, en basit fehimden en yüksek tefekküre kadar herkesi nasıl rızıklandırdığı örneklerle anlatılır.
Özellikle Besmele ve belirli surelerdeki nakarat benzeri ayetlerin, kainatın nizamı ve ilahi rahmetle olan sarsılmaz bağına dikkat çekilir.
Kaynak, bu kutsal kelamın her bir harfinin taşıdığı manevi değeri savunurken, inkârcıların tekrârata dair itirazlarını çürüten manevi bir rehber niteliği taşır.
Sonuç olarak eser, Kur’ân’ın üslubundaki bu hususiyetin hem bir zikir ve davet metodu hem de sönmez bir mucize nişanesi olduğunu kanıtlar.
Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi
Emirdağ Çiçeği
Kur’ân’da olan tekrârâta gelen îtirâzlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.
Azîz sıddık kardeşlerim!
Gerçi bu mesele, perîşan vaziyetimden müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nev-i i’câzı kat’î bildim. Maatteessüf ifâdeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur’ân’a ait olmak cihetiyle hem ibâdet‑i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın. Eğer münâsip ise, “Onuncu Mesele” yapınız; değilse, sizin tebrik mektuplarınıza mukâbil bir mektup kabûl ediniz.
Hem bunu gayet hasta ve perîşan ve gıdâsız, bir‑iki gün Ramazanda mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddit hüccetleri dercederek yazdım. Kusura bakılmasın. (Hâşiye)
Denizli hapsinin meyvesine Onuncu Mesele olarak Emirdağ’ın ve bu Ramazan‑ı Şerîfin nurlu bir küçük çiçeğidir. Tekrârât‑ı Kur’âniye’nin bir hikmetini beyânla ehl‑i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhâmlarını izâle eder.
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ramazan‑ı Şerîfte Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’ı okurken Risalei’n‑Nura işâretleri Birinci Şuâ’da beyân olunan otuz üç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risalei’n‑Nura ve şâkirtlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre‑i Nur’dan âyetü’n‑nur, on parmakla Risalei’n‑Nura baktığı gibi, arkasındaki âyet‑i zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor ve ziyâde hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o küllînin tam bir ferdi Risalei’n‑Nur ve şâkirtleridir diye hissettim.
Evet, Kur’ânın hitâbı; evvelâ Mütekellim‑i Ezelî’nin rubûbiyet‑i âmmesinin geniş makamından‥ hem nev-i beşer, belki kâinât nâmına muhâtap olan Zât’ın geniş makamından‥ hem umum nev-i beşer ve benî Âdem’in bütün asırlarda irşatlarının gayet vüs’atli makamından‥ hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebedin ve Hàlık‑ı Kâinâtın rubûbiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânîn‑i İlâhiye’nin gayet yüksek ve ihâtalı beyânâtının geniş makamından‥ aldığı vüs’at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitap, öyle bir yüksek i’câz ve şümûl gösterir ki; ders‑i Kur’ân’ın muhâtaplarından en kesretli tâife olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder.
Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye‑i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efrâdı olarak her asra ve her tabakaya hitap ederek taze nâzil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile
اَلظَّالِم۪ينَ … اَلظَّالِم۪ينَ
Zulmedenler.. Zulmedenler.. Zâlimler..
deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azaplarla baktırıyor. Ve mazlum ehl‑i îmâna, İbrahim (As.) ve Mûsa (As.) gibi Enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.
Evet, nazar‑ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan‥ ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar; canlı birer sahife‑i ibret ve baştan başa rûhlu, hayattar bir acip âlem ve mevcut ve bizimle münâsebettar bir memleket‑i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi; kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i’câz ile dersini veren Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân, aynı i’câz ile; nazar‑ı dalâlette câmid, perîşan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı bir kitab‑ı Samedânî, bir şehr‑i Rahmânî, bir meşher‑i sun’-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırarak birer vazifedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev-i beşere ve cin ve meleğe hakîki ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur’ân‑ı Azîmü’ş-Şân, elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevap bulunması‥ ve bütün cin ve ins toplansa O’nun mislini getirememesi‥ ve bütün benî Âdem’le ve kâinâtla tam yerinde konuşması‥ ve her zaman milyonlar hâfızların kalplerinde zevk ile yazılması‥ ve çok tekrarla ve kesretli tekrârâtıyla usandırmaması‥ ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi‥ ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekerâtta olanların kulağında mâ‑i zemzem misillû hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır. Ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirtlerine kazandırır.
Ve Tercümânın ümmiyet mertebesini tam riâyet etmek sırrıyla; hiçbir tekellüf ve hiçbir tasannû ve hiçbir gösterişe meydân vermeden selâset‑i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan gelmesini ve en kesretli olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini tenezzülât‑ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahifeleri açıp o âdiyât altındaki hârikulâde mûcizât-ı kudretini ve mânidâr sutûr‑u hikmetini ders vermekle lütf-u irşatta güzel bir i’câz gösterir.
Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet ve zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla; güzel, tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtap tabakalarına tefhim etmekte ve cüz’î ve âdi bir hâdisede en cüz’î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar‑ı merhametinde ve dâire‑i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla, tesis-i İslâmiyet’te ve tedvîn‑i Şerîat’ta sahâbelerin cüz’î hâdiselerini dahi nazar‑ı ehemmiyete almasında; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve Şerîatın tesisinde o cüz’î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev-i i’câz gösterir.
Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle; yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevap olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz’iyât ve külliyatı tek bir Zât’ın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu ispat edecek ve kâinâtı ve arz ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev-i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına gadab‑ı İlâhî ve hiddet‑i Rabbâniye’yi gösterecek hadsiz hârika ve nihâyetsiz dehşetli ve geniş bir inkılâbın tesisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i’câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ‑yı hâle gayet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.
Meselâ, bir tek âyet iken yüz on dört defa tekrar edilen
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
ayet
Fâtiha Sûresi, 1:1
cümlesi, Risalei’n‑Nurun Ondördüncü Lem’asında beyân edildiği gibi; arşı ferş ile bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziyâ gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.
611
Hem meselâ; Sûre‑i
طٰسٓمٓ
Tâ. Sîn. Mîm.
ayet
Şuarâ Sûresi, 26:1
’de sekiz defa tekrar edilen şu
اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ
Rabbin ise, şüphesiz ki, kudreti herşeye galip olan ve rahmeti herşeyi kuşatan Allah’tır.
ayet
Şuarâ Sûresi, 26:9
âyeti, o sûrede hikâye edilen Peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azaplarını, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına ve rubûbiyet‑i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek İzzet‑i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet‑i İlâhiye dahi Enbiyânın necâtlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve i’câzlı, îcâzlı bir ulvî belâğattır.
Hem meselâ, Sûre‑i Rahmân’da tekrar edilen
فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Ey insanlar ve cinler, Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?
ayet
Rahmân Sûresi, 55:13
âyeti ile Sûre‑i Mürselât’ta
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ
Yazıklar olsun o gün yalanlayanlara!
ayet
Mürselât Sûresi, 11:15
Hem meselâ, Sûre‑i Rahmân’da tekrar edilen
فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Ey insanlar ve cinler, Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?
ayet
Rahmân Sûresi, 55:13
âyeti ile Sûre‑i Mürselât’ta
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ
Yazıklar olsun o gün yalanlayanlara!
ayet
Mürselât Sûresi, 11:15
Hem meselâ, Kur’ânın hakîki ve tam bir nev’i münâcâtı ve Kur’ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan “Cevşenü’l‑Kebîr” nâmındaki münâcât‑ı Peygamberî’de yüz defa
Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden halâs et, kurtar ve bize necat ver.
arabi
Cevşenü’l-Kebîr
cümlesi, tekrarında tevhid gibi kâinâtça en büyük hakikat ve mahlûkatın rubûbiyete karşı tesbih ve tahmîd ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli vazifesi ve şekâvet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev-i insanın en dehşetli meselesi ve ubûdiyet ve acz‑i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır.
İşte tekrârât‑ı Kur’âniye bu gibi metîn esâslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza‑yı makam ve ihtiyac‑ı ifhâm ve belâğat‑ı beyân cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifâde eder; değil usanç, belki kuvvet ve şevk ve halâvet verir. Risalei’n‑Nurda, tekrârât‑ı Kur’âniye ne kadar yerinde ve münâsip ve belâğatça makbûl olduğu, hüccetleriyle beyân edilmiş.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
25. Söz – Birinci Zeyl: Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve ona yetişilmez.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
25. Söz – Birinci Zeyl: Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve ona yetişilmez.
Sunulan metin, Kur’an-ı Kerim’in ilahi kaynağını ve sarsılmaz hakikatini kanıtlayan çeşitli delilleri kapsamlı bir şekilde ele almaktadır.
Eser, mukaddes kitabın hem manevi derinliğini hem de akli ve vicdani dayanaklarını “altı cihet” prensibi üzerinden açıklamaktadır.
Metinde Kur’an’ın beşer kelamı olamayacağı, belagatiyle edebiyatçıları aciz bırakması ve her tabakadan insana hitap etmesi gibi mucizevi yönleri vurgulanmaktadır.
Ayrıca, İslam peygamberinin hayatındaki tezahürler ve Risale-i Nur gibi tefsirlerin bu hakikatleri ispat eden çalışmaları kaynak gösterilmektedir.
Sonuç olarak kaynak, Kur’an’ın kainatın yaratıcısından gelen evrensel bir rehber ve eşsiz bir mucize olduğunu ilan etmektedir.
Kur’ân’ın altı ciheti nuranîdir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir,
Evet, altında hüccet ve burhan direkleri, üstünde sikke-i i’caz lem’aları, önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta-i istinadı vahy-i semâvî hakikatleri, sağında hadsiz ukul-ü müstakîmenin delillerle tasdikleri, solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itminanları ve samimî incizapları ve teslimleri, Kur’ân’ın fevkalâde hârika, metin ve hücum edilmez bir kal’a-i semaviye-i arziye olduğunu ispat ettikleri gibi altı makamdan dahi, onun ayn-ı hak ve sadık olduğunu ve beşerin kelâmı olmadığını ve yanlışı bulunmadığını imza eden, başta, bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın Mutasarrıfı, o Kur’ân’a, âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimâne bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakiyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi; İslâmiyetin menbaı ve Kur’ân’ın tercümanı olan zâtın (a.s.m.) herkesten ziyade ona itikad ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i nâimanede bulunması ve sâir kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakikî hâdisât-ı kevniyeyi gaybiyâne, Kur’ân ile tereddütsüz ve itminan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında, hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercüman bütün kuvvetiyle, Kur’ân’ın herbir hükmünü öyle iman ve tasdik edip hiçbir şey onu sarsmaması dahi Kur’ân’ın semâvî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîminin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem nev-i insanın humsu, belki kısm-ı âzamı, göz önündeki o Kur’ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikatperestâne ve müştakane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vakıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve melek ve ruhanîler
âdet: alışkanlık âlem: dünya (bk. a-l-m) aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ayn-ı hak ve sadık: doğru ve gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṣ-d-ḳ) beşer: insan beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) burhan: sağlam, mantıkî delil cihet: yön, taraf dindarâne: dindarca düstur-u faaliyet: faaliyet prensibi, kuralı (bk. f-a-l) emare: belirti, işaret fevkalâde: olağanüstü gaybiyâne: gizli bir âlemden olarak (bk. ğ-y-b) hadisât-ı kevniye: yaratılışa ve oluşa ait olaylar (bk. k-v-n) hadsiz: sayısız, sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikatperestâne: hakkı ve hakikatı severcesine (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkimâne: hükmeder bir şekilde (bk. ḥ-k-m) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyetli: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık-ı Rahîm: sınırsız rahmet sahibi ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; r-ḥ-m)
himaye: koruma humsu: beşte biri hüccet: sağlam delil ihtiram: saygı gösterme (bk. ḥ-r-m) incizap: cezbedilme, kapılma irtibat: bağlılık itikad: inanma itminan: tam kanaatle inanma ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek izale etmek: ortadan kaldırmak, gidermek izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kal’a-i semaviye-i arziye: dünyanın semâya ait kalesi (bk. s-m-v) kelâm: söz (bk. k-l-m) keşfiyat: keşifler, gizli hakikatlerin ortaya çıkması (bk. k-ş-f) kısm-ı âzam: büyük bir kısmı (bk. a-ẓ-m) lem’a: parıltı makam-ı hürmet: hürmet ve saygı makamı (bk. ḥ-r-m) makbul: kabul gören, geçerli menba: kaynak mertebe-i muvaffakiyet: başarı derecesi metin: sağlam Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k) müfteri: iftiracı müncezibâne: kendini kaptırarak müştakane: şevkle, çok isteyerek nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nev-i insan: insanlık nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nüzûl: iniş (bk. n-z-l) ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ) saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu sâir: diğer selim: sağlam, doğru (bk. s-l-m) semâvî: İlahî, vahiyle gelen (bk. s-m-v) sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) ukul-ü müstakîme: doğru yolda olan akıllar ümmiyet: okuma yazma bilmeme vahy-i semâvî: Allah tarafından peygambere gelen vahiy (bk. v-ḥ-y; s-m-v) vakıa: olay vaziyet-i nâimane: uyku hâli, uykulu vaziyet ziyade: çok, fazla
dahi tilâveti vaktinde pervane gibi etrafında hakperestâne toplanmaları, Kur’ân’ın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
Hem, nev-i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmiden tut, tâ en zeki ve âlime kadar herbirisi Kur’ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzer fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhassa Şeriat-ı Kübrânın büyük müçtehidleri ve usulüddin ve ilm-i kelâmın dâhi muhakkikleri gibi her taife, kendi ilmine ait bütün hâcâtını ve cevaplarını Kur’ân’dan istihraç etmeleri, Kur’ân menba-ı hak ve maden-i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyatça en ileri bulunan Arap edipleri şimdiye kadar Müslüman olmayanlar muarazaya pek çok muhtaç oldukları halde, Kur’ân’ın i’câzından yedi büyük vechi varken, yalnız birtek vechi olan belâğatinin, tek bir sûrenin mislini getirmekten istinkâfları; ve şimdiye kadar gelen ve muaraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhur belîğlerin ve dâhi âlimlerin, onun hiçbir vech-i i’câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri, Kur’ân mu’cize ve tâkat-i beşerin fevkinde olduğuna bir imzadır.
Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve ona yetişilmez. Çünkü, Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi ve bütün kâinatın Hâlıkının hitabı ve konuşması; ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek hiçbir emare bulunmayan bir mukâlemesi; ve bütün insanların, belki bütün mahlûkatın namına meb’us ve nev-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs’at-i imanı koca İslâmiyeti tereşşuh edip sahibini Kàb-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedâniyeye mazhariyetle nüzul eden;
âcizâne: âciz ve güçsüz bir şekilde (bk. a-c-z) âmi: cahil belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) beliğ: belagâtçi, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ) bilhassa: özellikle cihet: yön dâhi: son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi edip: edebiyatçı emare: belirti, işaret fehmetmek: anlamak fen ve ulûm-u İslâmiye: İslâmî ilimler ve fenler (bk. a-l-m; s-l-m) fevkinde: üstünde gabî: anlayışı kıt, zekâsı az hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakperestâne: hakkı üstün tutarcasına (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hisse: pay i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) ihsas etmek: hissettirmek ilm-i kelâm: kelâm ilmi (bk. a-l-m; k-l-m)
istihraç etmek: çıkarmak istinkâf: çekimser kalma, uzak durma Kàb-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Cenab-ı Hak ile görüşmüştür (bk. ḳ-v-b) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kelâm: söz (bk. k-l-m) kuvvet ve vüs’at-i iman: imanın kuvveti ve genişliği (bk. e-m-n) maden-i hakikat: gerçeklerin ve doğruların kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) makbuliyet: kabul edilmiş olma mazhariyet: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r) meb’us: gönderilmiş, görevli menba-ı hak: hakkın ve doğrunun kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muâraza: sözle mücadele muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhatab-ı samedâniye: Allah’ın muhatabı (bk. ḫ-ṭ-b; ṣ-m-d)
mukâleme: konuşma (bk. k-l-m) müçtehid: içtihad eden, âyet ve hadislerden hüküm çıkaran âlim (bk. c-h-d) namdar: şan ve şöhret sahibi nev-i beşer: insanlık nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) sükût etme: sessiz kalma Şeriat-ı Kübrâ: İslâmın büyük ve yüce kanunları (bk. ş-r-a; k-b-r) taife: topluluk takât-i beşer: insanın gücü tasannu: yapmacıklık (bk. ṣ-n-a) tereşşuh: sızıntı tezahür etme: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r) tilâvet: okuma ulviyet: yücelik umum: bütün usulüddin: din usulü, kelâm vech: yön vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)
ve saadet-i dâreyne dair ve hilkat-i kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksatlara ait mesâili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan imanını beyan ve izah eden; ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan San’atkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın elbette misl ini getirmek mümkün değildir ve derece-i i’câzına yetişilmez.
Hem, Kur’ân’ı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk, hattâ yetmiş cilt olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemanın senetleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur’ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âli mânaları ve umûr-u gaybiyenin her nev’inden kesretli, gaybî ihbarları izhar ve ispat etmeleri; ve bilhassa Risale-i Nur’un yüz otuz kitabı herbiri, Kur’ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini kat’î burhanlarla ispat etmesi; ve bilhassa Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin harikalarından çok şeyleri Kur’ân’dan istihraç eden Yirminci Sözün İkinci Makamı; ve Risale-i Nur’a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşarât-ı Kur’âniye namındaki Birinci Şuâ; ve huruf-u Kur’âniye ne kadar muntazam, esrarlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumuzât-ı Semaniye nâmındaki sekiz küçük risaleler; ve Sûre-i Fethin âhirki âyeti beş vech ile ihbar-ı gaybî cihetinde mu’cizeliğini ispat eden küçücük bir risale gibi Risale-i Nur’un herbir cüz’ü, Kur’ân’ın bir hakikatini, bir nurunu izhar etmesi, Kur’ân’ın misli olmadığına ve mu’cize ve harika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâmü’l-Guyûbun kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen Kur’ân’ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hakimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak, zemin yüzünü dahi
âhir: son (bk. e-ḫ-r) âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) âlî: yüce, yüksek Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri bilen Allah (bk. a-l-m; ğ-y-b) azametli: büyük, haşmetli (bk. a-ẓ-m) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) bilhassa: özellikle burhan: delil cihet: yön, taraf cüz’: kısım, parça (bk. c-z-e) derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) esrar: sırlar gaybî: bilinmeyen (bk. ğ-y-b) hadsiz: sayısız hakaik-i İslâmiye: İslâmın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakimiyet-i nuraniye: nurlu hakimiyet (bk. ḥ-k-m; n-v-r) hâsiyet: özellik, hususiyet haşmetli: görkemli, büyük hilkat-i kâinat: kâinatın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n)
huruf-u Kur’âniye: Kur’ân’ın harfleri ihbar: haber verme ihbar-ı gaybî: gayb âleminden haber vermek (bk. ğ-y-b) istihraç: çıkarma işârât: işaretler işarât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın işaretleri izhar: açığa çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin kelâm: söz (bk. k-l-m) kesretli: çok (bk. k-s̱-r) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) meziyet: üstün özellik mezkûr: sözü geçen misil: benzer (bk. m-s̱-l) Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri (bk. a-c-z) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) müdakkik: dikkatli, inceden inceye araştıran mütefennin: fen bilgini, ilim sahibi nev’: çeşit nükte: ince ve derin mânâ Rabbânî: Rab olan Allah’a ait (bk. r-b-b) risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) Rumuz-u Semaniye: Kur’ân’ın gizli sırları ile ilgili sekiz remzi; 29. Mektubun 8. Kısmı saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu saltanat-ı kudsiye: kutsal saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ; ḳ-d-s) senet: belge şimendifer: tren talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tayyare: uçak tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak (bk. f-s-r) ulema: alimler (bk. a-l-m) umûr-u gaybiye: gayba ait, bilinmeyen işler (bk. ğ-y-b) vecih: yön zemin: yer
bin üç yüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiramla devam etmesi; hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur’ân’ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on haseneyi ve on meyve-i bâki vermesi; hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi; ve mübarek vakitlerde her bir harfin nuru ve sevabı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
İşte böyle her cihetle mu’cizatlı bu Kur’ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrar ve envârının tevâfukuyla ve semerat ve âsârının tetabukuyla, birtek Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle ispat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i imanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh etmişler.
İşte, bu yolcunun, Kur’ân’dan aldığı ders-i tevhid ve imana kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Yedinci Mertebesinde böyle,
Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, melek ve ins ve cin türlerinin makbulü ve mergubu olan, her dakikada bütün âyetleri nev-i insandan yüz milyonların lisanında kemâl-i ihtiramla okunan, saltanat-ı kudsiyesi arzın ve âlemlerin aktarında ve zamanın ve asırların yüzlerinde devam eden, nuranî hâkimiyet-i mâneviyesi arzın yarısında ve beşerin beşte birinde on dört asırdır kemâl-i ihtişamla cârî olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, Kur’ân, müşahede ve ayân ile, kudsî ve semâvî sûrelerinin icmâı ve nurânî ve İlâhî âyetlerinin ittifakı ve esrar ve envârının tevafuku ve hakaik ve semerât ve âsârının tetabukuyla Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.
âsâr: eserler, ürünler âyât: ayetler ders-i tevhid: Allah’ın varlık ve birliğinden bahseden ders (bk. v-ḥ-d) ehl-i iman: iman sahipleri (bk. e-m-n) envâr: nurlar (bk. n-v-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar hadsiz: sayısız hasene: sevap (bk. ḥ-s-n) hâsiyet: özellik, hususiyet icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)
imtiyaz: farklılık, ayrıcalık ittifak: birleşme, birlik kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l; ḥ-r-m) kudsî: kutsal (bk. ḳ-d-s) meyve-i bâki: devamlı, kalıcı meyve (bk. b-ḳ-y) mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k) semerat: meyveler seyyah: yolcu, gezgin suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r) tereşşuh: sızma tetabuk: uygunluk tevâfuk: uygunluk Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) ziyade: çok, fazla
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Zeyl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
25. Söz – Birinci Zeyl: Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
25. Söz – Birinci Zeyl: Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Bu metin, Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzını ve onun beşer kelâmı olamayacağını ispat eden derinlikli bir analizi sunmaktadır.
Eser, ilâhî kelâmın on dört asırdır tazeliğini korumasını, toplumsal ve ruhsal dönüşümler üzerindeki benzersiz etkisini ve sönmez bir güneş gibi hakikatleri aydınlatmasını konu edinir.
Risale-i Nur perspektifiyle ele alınan metinde, Kur’ân’ın her asra yeni nazil olmuş gibi hitap eden belâğat harikası olduğu çeşitli delillerle temellendirilir.
Özellikle edebî üstünlüğü ve tekrarlanmasına rağmen usandırmayan manevî lezzeti, onun semâvî menşeinin en parlak işaretleri olarak vurgulanır.
Sonuç olarak kaynak, kâinatın yaratıcısı ile bu mukaddes kitap arasındaki kopmaz bağı rasyonel ve kalbî bir bütünlükle açıklar.
Makam itibâriyle Yirmi Beşinci Söze ilhak edilen zeyillerden Yedinci Şuânın Birinci Makamının On Yedinci Mertebesidir.
Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kainattan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki:
“Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim; ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel, mânevî i’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakaik-i Kur’âniyeyi mücahidâne neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki, onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Risale-i Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ân’ın kırk vech ile mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüşse, değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş. Her ne ise…
Kur’ân’ın vech-i i’câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risale-i Nur’a havale ederek, yalnız kısa bir işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta:
Nasıl ki Kur’ân, bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikiyle, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın bir mu’cizesidir. Öyle
âhir: son (bk. e-ḫ-r) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âyât-ı Furkaniye: Hak ile batılı ayıran Kur’ân’ın ayetleri (bk. f-r-ḳ) beşer: insan cihet: yön hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkim: hükmeden, galip (bk. ḥ-k-m) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hüccet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın delili i’câz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z) ilhak: ekleme kelâm: söz (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lem’a: parıltı menba: kaynak merci: kaynak, başvurulacak yer mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
muannid: inatçı mücahidâne: cihad ederek (bk. c-h-d) mülhid: dinsiz müracaat etmek: başvurmak nam: isim neşretmek: yaymak nükte: ince ve derin mânâ risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) semâvî: vahiyle gelmiş (bk. s-m-v) senâ etmek: övmek, yüceltmek seyyah: yolcu taharrî: araştırma, inceleme tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vecih: yön, şekil zeyl: ilâve, ek
de, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle, Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ve Kur’ân kelâmullah olduğuna bir hüccet-i kàtıasıdır.
İkinci Nokta:
Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor, ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.
Üçüncü Nokta:
Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediplerin “Muallâkat-ı Seb’a” nâmıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
Hem bedevî bir edip
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ 1
âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen Müslüman mı oldun?” O dedi: “Hayır, ben bu âyetin belâğatine secde ettim.”2
Hem ilm-i belâğatın dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin edipler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki, “Kur’ân’ın belâğatı tâkat-i beşerin fevkindedir; yetişilmez.”3
Hem o zamandan beri, mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediplerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını
Dipnot-1
“Artık emrolunduğun şeyi açıkla.” Hicr Sûresi, 15:94.
Dipnot-2
El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 14:85.
Dipnot-3
El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 13:161.
Abdülkahir-i Cürcanî: (bk. bilgiler) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âyât: âyetler bedevî: göçebe hayatı yaşayan belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerin, halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) beliğ: belâğatçi, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e) edip: edebiyatçı enaniyetli: bencil, gururlu fevkalâde: olağanüstü fevkinde: üstünde hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı siyasiye: siyasî hayat (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı şahsiye: özel hayat (bk. ḥ-y-y) hüccet-i kàtıa: sağlam ve kesin delil icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) idame: devam etme ilm-i belâğat: belağat ilmi (bk. a-l-m; b-l-ğ) inkılâp: değişim inkişaf: açılma, gelişme (bk. k-ş-f) istikamet: doğruluk ittifak: birleşme, birlik Kâbe: (bk. bilgiler) kaside: şiir kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m) kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l) kemâlât-ı ilmiye: ilimî mükemmellikler, olgunluklar (bk. k-m-l; a-l-m) Lebid: İslâm öncesi cahiliye devrinde şiirleriyle meşhur bir şair mağrur: gururlu meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) Muallâkat-ı Seb’a: yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları
mütefennin: bilgili, san’atkâr mütemadiyen: sürekli olarak nefis: kişinin kendisi; maddî lezzetleri hisseden güç (bk. n-f-s) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) saadet: mutluluk secde: alın üzeri yere kapanmak Sekkâkî: (bk. bilgiler) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şöhretşiar: şöhreti herkesçe bilinen tâkat-i beşer: insan gücü tasfiye: saflaştırma (bk. ṣ-f-y) tebdil-i hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayatın değiştirilmesi (bk. ḥ-y-y; c-m-a) terakki: ilerleme, yükselme tezkiye: temizleme, arındırma Zemahşerî: (bk. bilgiler) ziyade: çok, fazla
kıracak bir tarzda der: “Ya birtek sûrenin mislini getiriniz, veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz” diye ilân ettiği halde, o asrın muannid beliğleri birtek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri ispat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur’ân’ın dostları, Kur’ân’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle; ve düşmanları dahi, Kur’ân’a mukabele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âmi adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak.” Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek, mertebe-i belâğati, umumun fevkındedir.
Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.”
O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki, mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâli, hadsiz, hudutsuz bir fezada, kararsız fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü:
Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinat, bir cami-i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayattarâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş-u huruşla mes’udâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşahede etti. Ve bu âyetin derece-i belâğatini zevk ederek, sair âyetleri buna kıyasla,
Dipnot-1
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1.
âdi: sıradan âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Arabî: Arapça arz: yer, dünya belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) cami-i kebir: büyük cami (bk. c-m-a; k-b-r) câmid: cansız cûş u huruş: neşe ve âhenk derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) ezelî nutuk: Allah’ın ezelî konuşması (bk. e-z-l) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fevkinde: üstünde feza: uzay hadsiz: sınırsız hâli: boş, ıssız hayattarâne: canlı bir şekilde (bk. ḥ-y-y)
helâket: yok oluş hudutsuz: sınırsız ihtiyar: tercih, seçme (bk. ḫ-y-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) memnunâne: memnun bir şekilde mertebe: derece mertebe-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) mes’udâne: mutlu bir şekilde mevcudât-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. a-l-m) (bk. v-c-d) misl: benzer (bk. m-s̱-l) muannid: inatçı muaraza: sözle mücadele muharebe: savaş mukabele: karşılık müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) sair: diğer semâvât: gökler (bk. s-m-v)
sermedî ferman: sürekli, dâimi buyruk seyyah: gezgin, yolcu şevk: şiddetli arzu ve istek şuursuz: bilinçsiz (bk. ş-a-r) tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) telâhuk-u efkâr: fikirlerin birikimi (bk. f-k-r) telâkki edilen: kabul edilen terakki etmek: ilerlemek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) umum: bütün, genel zikir: Allah’ı anmak zillet: alçaklık, aşağılık zîşuur: şuur sahibi (bk. ẕî; ş-a-r)
Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta:
Kur’ân öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nazil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitap ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye, ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o, üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.
Beşinci Nokta:
Kur’ân’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi; öyle de, evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle şecere-i mübarekelerinin hayattar, feyizdar ve hakikatmedar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarikatleri ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri, Kur’ân’ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir harika olduğuna şehadet eder.
arz: yer, dünya asfiya: Hz. Peygamberih yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y) ayn-ı hak: hakkın ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) bilâfasıla: fasılasız, aralıksız burhan: sağlam, mantıkî delil câmiiyet: genişlik, kapsayıcılık (bk. c-m-a) cenah: kanat, taraf cihet: yön, taraf darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü (bk. m-s̱-l) delâlet: delil olma, ifade etme evliya: veliler (bk. v-l-y) feyizdar: feyizli, bereketli (bk. f-y-ḍ) garabet: gariplik, hayret vericilik hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikatmedar: doğruluk sebebi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halâvet: tatlılık, hoşluk haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hikmet: sır, bilinmeyen nokta, sebep; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) himaye: koruma hums: beşte bir hüccet: sağlam delil idame: devam ettirme iktida: uyma istilâ: kuşatma ittiba: tabi olma, uyma ittifak: birleşme, fikir birliğ ikemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l ḥ-r-m) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) lem’a: parıltı lisan-ı hâl: hal dili mazi: geçmiş zaman mebzuliyet: çokluk, bolluk mecma-i hakaik: gerçeklerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ) misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ) müsellem: doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş müstakbel: gelecek zaman nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) nev-i beşer: insanlık
nısfı: yarısı nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) semere: meyve sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z) şebâbet: gençlik şecere-i mübareke: mübarek ağaç (bk. b-r-k) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) taife-i ilmiye: ilmiye sınıfı (bk. a-l-m) tarikat: mânevî yol (bk. ṭ-r-ḳ) tarz-ı beyan: açıklama tarzı (bk. b-y-n) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) tekrâr-ı tilâvet: okumanın tekrarı tevafuk: uygunluk, denk gelme teyid: doğrulama tilâvet: okuma üslûb-u ifade: ifade tarzı velâyet: velilik (bk. v-l-y) zemzeme-i belâğat: belâğat nağmesi (bk. b-l-ğ) ziyadeleştirmek: artırmak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Zeyl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Sözler 25.3. Hatime: Bir mu’cize-i Kur’âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu’cizât-ı enbiya Kur’ân’ın bir nakş-ı i’câzını göstermiştir. Öyle de, Kur’ân, bütün mu’cizâtıyla bir mu’cize-i Ahmediye (a.s.m.) olur ve bütün mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ki, Kur’ân’ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir; ve o nisbetin zuhuruyla herbir kelimesi bir mu’cize olur.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.