28. Söz – Cennet’e Dairdir – 5. Suâl: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır, yüz binler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
Cennette İnsan Ruhunun Sonsuz Kapasitesi
Bu metin ve videolar, Bediüzzaman Said Nursi‘nin Yirmi Sekizinci Söz adlı eserinden bir bölüm olup, Cennet hayatındaki genişlik ve nimetlerin mahiyetini açıklamaktadır.
Yazara göre insan, sadece maddi bir bedenden ibaret olmayıp sonsuz arzularla donatıldığı için, kendisine sunulan muazzam ilahi ihsanlar onun karmaşık ve zengin fıtratına tamamen uygundur.
Dünyadaki kısıtlı imkanlara rağmen bir kuşun veya insanın tüm yeryüzünü kendi hanesi gibi hissetmesi örneğiyle, ahiretteki çok daha geniş mülkiyet haklarının mantıklı olduğu vurgulanır.
Ayrıca nuraniyet sırrı sayesinde, Cennet ehlinin aynı anda pek çok mekanda bulunup farklı lezzetleri tadabileceği ifade edilmektedir.
Sonuç olarak metin, ebedi mutluluk diyarındaki bu büyük lütufların Allah’ın sonsuz rahmetinin bir gereği olduğunu savunur.
NotebookLM
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi sekizinci Söz
Cennet’e Dairdir
…
Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.
…
5. Suâl: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, … Ne demektir?
Suâl:
Ehâdîs‑i şerîfede denilmiştir ki: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır, yüz binler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
Elcevap:
Eğer insan, yalnız câmid bir vücûd olsaydı veyâhut yalnız mideden ibaret nebâtî bir mahlûk olsaydı veyâhut yalnız mukayyet, ağır ve muvakkat ve basit bir zât‑ı cismâniye ve bir cism‑i hayvanîden ibaret olsaydı; öyle çok kasırlara, çok hûrilere lâyık ve mâlik olmazdı.
Fakat insan öyle câmi’ bir mûcize-i kudrettir ki; hattâ şu dünya‑yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse belki hırsı tok olmayacaktır.
Hâlbuki ebedî bir dâr‑ı saâdette, nihâyetsiz istîdâda mâlik, nihâyetsiz ihtiyaçlar lisânıyla nihâyetsiz arzular eliyle, nihâyetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdîste beyân olunan ihsânat‑ı İlâhiye’ye mazhariyeti mâkuldür ve haktır ve hakikattir. Ve şu hakikat‑i ulviyeye bir temsîl dürbünüyle rasat edeceğiz.
Şöyle ki:
Bu dere bahçesi gibi,
(Hâşiye – Sekiz sene kemâl‑i sadâkatle bu fakire hizmet eden Süleyman’ın bahçesidir ki, bir veya iki saat zarfında şu Söz orada yazıldı.)
şu Barla bağ ve bahçelerinin her birinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu hâlde, Barla’da gıdâsı itibariyle ancak bir avuç yeme mâlik olan herbir kuş, herbir serçe, herbir arı; “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları, benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır.” diyebilir. Barla’yı zaptedip dâire‑i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştirâki onun bu hükmünü bozmaz.
Hem, insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hàlık’ım, bu dünyayı bana hâne yapmış; güneş benim bir lambamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir; yeryüzü çiçekli‑miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir.” der, Allah’a şükreder. Sâir mahlûkatın iştirâki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bilakis, mahlûkat onun hânesini tezyîn eder, hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar.
Acaba bu daracık dünyada insan, insaniyet itibariyle, hattâ bir kuş dahi, böyle bir dâire‑i azîmede, bir nev’i tasarruf dâvâ etse, cesîm bir nîmete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr‑ı saâdette, ona beş yüz senelik bir mesâfede bir mülk ihsân etmek, nasıl istib’âd edilebilir?
Hem nasıl ki şu kesâfetli, karanlıklı dar dünyada, güneşin pek çok âyinelerde bir ânda aynen bulunması gibi; öyle de, nurânî bir zât, bir ânda çok yerlerde aynen bulunması – Onaltıncı Söz’de ispat edildiği gibi – meselâ: Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, bin yıldızda bir ânda, hem Arş’ta, hem huzur‑u Nebevî’de, hem huzur‑u İlâhî’de bir vakitte bulunması; hem Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, haşirde bir ânda ekser etkıyâ‑ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir ânda tezâhür etmesi ve evliyânın bir nev’i garîbi olan ebdâllerin, bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avâmın, rüyada, bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşâhede etmesi ve herkesin kalp, rûh, hayâl cihetiyle bir ânda pek çok yerlerle temâs edip alâkadarâne bulunması, mâlûm ve meşhûd olduğundan:
Elbette nurânî, kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennet’te, cisimleri rûh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayâl süratinde olan ehl‑i Cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hûrilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak, o ebedî Cennet’e, o nihâyetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir‑i Sâdıkın (Asm.) haber verdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.
İdrak‑i maâlî bu küçük akla gerekmez. Zîra bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. ayet – Bakara Sûresi, 2:32
Allahım! Habibiyeti ve salâtıyla Cennetin kapılarını açan ve ona getirdikleri salâvatlarla ümmeti de onu teyid eden, Habibin Aleyhissalâtü Vesselâma rahmet et. Allahım! Bizi, ebrâr ile beraber, seçkin Habibinin şefaatiyle Cennete idhal et. Âmin.
KAYNAK
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 5. Suâl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
28. Söz – Cennet’e Dairdir – 4. Suâl: “Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir, ne mânâsı var, nasıl güzelliktir?
Güzelliğin Örtüleri ve Cennetin Doğası
Bu metin, Bediüzzaman Said Nursi’nin eserinden alınmış olup Cennet hayatındaki estetik güzellikleri ve kutsal metinlerdeki tasvirlerin derin anlamlarını ele almaktadır.
Kaynakta, hurilerin şeffaflığına dair hadislerde geçen ifadelerin, insanın tüm duygu ve duyularına hitap eden kapsamlı bir zevk anlayışını temsil ettiği vurgulanır.
Dünya hayatındaki maddi kısıtlamaların aksine, ahiretteki güzelliğin en dış tabakadan en içteki öze kadar kesintisiz bir seyir sunduğu ifade edilir.
Yazar, bu benzetmelerle Cennet ehlinin her türlü manevi latife ve hissinin ayrı ayrı tatmin edileceğini açıklar.
Ayrıca, ebedi alemde lüzumsuz maddelerin bulunmadığına dikkat çekilerek oradaki hayatın kusursuz ve saf niteliği üzerinde durulur.
Sonuç olarak eser, ilahi vaatlerin görünen yüzünün ötesindeki ruhsal ve bedensel bütünlüğü temsil eden hikmetleri açıklar.
Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.
…
4. Suâl: Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor. Bu ne demektir?
Suâl:
Ehâdîste denilmiş: “Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir, ne mânâsı var, nasıl güzelliktir?
Elcevap:
Mânâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada; hüsün ve cemâl, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni olmazsa yeter. Hâlbuki, güzel, hayattar, revnâkdâr, bütün kışırsız lübb ve kabuksuz iç olan Cennet’te; göz gibi bütün insanın duyguları, latîfeleri, cins‑i latîf olan hûrilerden ve hûriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet’teki nisâ‑i dünyeviyeden ayrı ayrı hisse‑i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar birer hissin, birer latîfenin medâr‑ı zevki olduğunu hadîs işâret ediyor.
Evet, “Hûrilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi” tâbiriyle Hadîs‑i Şerîf işâret ediyor ki: İnsanın ne kadar hüsün‑perver ve zevk‑perest ve ziynete meftûn ve cemâle müştâk duyguları ve hâsseleri ve kuvâları ve latîfeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesûd edecek, maddî ve manevî her nev’i ziynet ve hüsn‑ü cemâle hûriler câmi’dirler. Demek hûriler, Cennet’in aksâm‑ı zînetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi; kendi vücûdlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyâde ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksâmını gösteriyorlar;
Orada canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı herşey vardır. ayet – Zuhruf Sûresi, 43:71
işâretinin hakikatini gösteriyorlar.
Hem, Cennet’te lüzumsuz, kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından ehl‑i Cennet’in ekl ve şürbünden sonra kazûratı olmadığını Hadîs‑i Şerîf beyân ediyor. Mâdem şu süflî dünyada, en âdi zîhayat olan ağaçlar, çok teğaddî ettikleri hâlde kazûratsız oluyorlar; en yüksek tabaka‑i hayat olan Cennet ehli, neden kazûratsız olmasın?
KAYNAK
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 4. Suâl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
28. Söz – Cennet’e Dairdir – 3. Suâl: Cennet’te Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Feyzi, Bir Basit Bedevî Feyziyle Nasıl Birleşir?
Cennet’te Dostların Beraberliği: Farklı Makamlar Ebedi Saadette Buluşmaya Mani mi?
Bu metin, Cennet hayatının mahiyetine dair derinlikli bir soruyu, sevilenlerle bir arada olma hakikati üzerinden açıklamaktadır.
Yazar, manevi kapasiteleri birbirinden çok farklı olan bireylerin aynı mekanda nasıl olup da farklı seviyelerde feyiz alabileceğini etkileyici bir benzetmeyle izah eder.
Görkemli bir ziyafette yanyana oturan iki kişinin, duyularının gelişim düzeyine göre o sofradan farklı lezzetler alması gibi, ahirette de herkesin kendi istidadı ölçüsünde mutluluğu tadacağı vurgulanır.
Cennet tabakalarının mimari yapısı ve hiyerarşisi, en yüksek mertebedeki bir zat ile sıradan bir müminin bir arada bulunmasına engel teşkil etmeyen bir genişlikte tasvir edilir.
Sonuç olarak, farklı manevi derecelere sahip dostların ebedi saadette beraber olmalarının mantıksal ve hikmetli zemini net bir şekilde ortaya konur.
sırrınca: “Dost, dostuyla beraber Cennet’te bulunacaktır.” Hâlbuki basit bir bedevî, bir dakikada Sohbet‑i Nebeviye’de Lillâh için bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennet’te Peygamber’in yanında bulunması lâzım gelir. Hâlbuki gayr‑ı mütenâhî feyze mazhar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?
Elcevap:
Bir temsîl ile şu ulvî hakikate şöyle bir işâret ederiz ki: Meselâ; gayet güzel ve şâşaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyâfet, gayet müzeyyen bir seyrangâh, öyle bir sûrette ihzar etmiş ki; kuvve‑i zâikanın hissedecek bütün lezâiz‑i mat’ûmâtı câmi’, kuvve‑i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve‑i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkezâ‥ bütün havâss‑ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyâfete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve‑i zâikası pek az olduğundan cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve‑i şâmmesi yok. Sanâyi‑i garîbeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kâbiliyeti nispetinde ancak zevkederek istifade eder. Diğeri ise; bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalp ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki; o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garâibi, ayrı ayrı hissedip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı hâlde o dost ile omuz omuzadır.
Mâdem, bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyâ’ya kadar fark oluyor. Elbette dâr‑ı saâdet ve ebediyet olan Cennet’te, bittarîki’l‑evlâ, dost, dostu ile beraber iken; her birisi istîdâdına göre sofra‑i Rahmânürrahîm’den, istîdatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennet’ler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü; Cennet’in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları hâlde, umumun damı Arş-ı Âzamdır.
Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar sûrlu dâireler bulunsa‥ o dâireler birbirinin üstündedir; fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de; Cennet’ler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdîsin mütenevvî rivâyâtı işâret ediyor.
KAYNAK
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
28. Söz – Cennet’e Dairdir – Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
Ebedi Zevkler: Cennetin Bedensel ve Ruhsal Doğası
Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler isimli eserinden alınan bu metin, Cennet hayatının mahiyetini ve özellikle cismani lezzetlerin ebediyetle olan bağını izah etmektedir.
Yazar, ahiretteki ödüllerin sadece ruhani olmadığını, insan bedeninin ilahi isimleri tartıp tanıyacak en kapsamlı cihazlarla donatıldığını ve bu yüzden haşr-i cismaninin bir gereklilik olduğunu savunur.
Dünyadaki yemek, içmek ve evlilik gibi faaliyetlerin Cennet’te ihtiyaçtan ziyade yüksek birer mükâfat ve lezzet kaynağına dönüşeceği belirtilir.
Metne göre ebedi alemde maddiyat, bu dünyadakinin aksine hayattar ve şuurlu bir yapıya bürünerek kusurlardan arınacaktır.
Sonuç olarak eser, ilahi adaletin ve rahmetin bir tecellisi olarak insanın hem ruhen hem de bedenen sonsuz bir saadete ulaştırılacağını vurgular.
Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, Cennet’in bazı letâifine işâret eder. Fakat, Onuncu Söz’de on iki hakikat-i kâtıa ile, gayet kat’î bir sûrette ve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, Onuncu Söz’ün hülâsası ve esâsı, müteselsil gayet metîn Arabî bir bürhân‑ı kat’î ile gayet parlak bir tarzda vücûdu ispat olunan Cennet’in, ispat-ı vücûdundan bahis değil, belki şu makamda yalnız suâl ve cevaba ve tenkide medâr olan birkaç ahvâl‑i Cennet’ten bahseder. Eğer tevfik‑i İlâhî refîk olsa sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır, İnşâallâh.
İman eden ve güzel işler yapanları müjdele: Altlarından ırmaklar akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden rızık olarak bir meyve yediklerinde, ‘Bu daha önce yediğimiz rızıktandır’ derler. Rızıkları, dünyadakine benzer şekilde kendilerine sunulur. Orada onlar için ter temiz eşler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.
ayet – Bakara Sûresi, 2:25
Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.
Cennet’e dair, Cennet’ten daha güzel, hûrilerinden daha latîf, selsebilinden daha tatlı olan beyânât‑ı Âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları; hem o Cennet‑i Kur’âniye’den nümûne için, bazı çiçeklerin nümûnesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu suâl ve cevapla işâret edeceğiz. Evet, Cennet bütün lezâiz‑i maneviyeye medâr olduğu gibi, bütün lezâiz‑i cismâniyeye de medârdır.
Suâl: Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
Elcevap: Çünkü, nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nispeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat, masnûât‑ı İlâhiye’nin bütün envâına menşe ve medâr olduğundan bütün anâsır‑ı sâirenin mânen fevkıne çıktığı gibi‥ hem kesâfetli olan nefs‑i insaniye; sırr‑ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif‑i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet; en câmi’, en muhît, en zengin bir âyine‑i tecelliyât-ı Esmâ-i İlâhiye’dir. Bütün hazâin‑i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzana çekecek âletler, cismâniyettedir.
Meselâ; dildeki kuvve‑i zâika, rızık zevkinde envâ-ı mat’ûmât adedince mîzanlara menşe olmasaydı her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem, gayet mütenevvî ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istîdatlar, yine cismâniyettedir.
Mâdem şu kâinâtın Sâni’i, şu kâinâtla bütün hazâin‑i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât‑ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, Onbirinci Söz’de ispat edildiği gibi kat’î anlaşılıyor.
Elbette şu seyl‑i kâinâtın bir havz‑ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraa‑i dünyanın bir mahzen‑i ebedîsi olan dâr‑ı saâdet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhâni bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.
Ve O Sâni’‑i Hakîm ve O Âdil‑i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfât olarak ve ibâdât‑ı mahsûsalarına sevap olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle O’nun cemâl‑i rahmetine ve kemâl‑i adâletine uygun değildir, kâbil-i tevfik olamaz.
Suâl: Cisim, eğer hayatî olsa; eczâ‑yı bedenî, dâim terkip ve tahlildedir, inkırâza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, bekâ-yı şahsî ve muâmele‑i zevciye ise, bekâ-yı nev’î içindir ki, şu âlemde birer esâs olmuşlar. Âlem‑i ebediyette ve âlem‑i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?
Elcevap: Evvelâ, şu âlemde cism‑i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârifin muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn‑i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârif ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem‑i ebediyette ise; zerrât‑ı cisim sâbit kalıp terkip ve tahlile mârûz değil. Veyâhut muvâzene sâbit kalır
(Hâşiye – Şu dünyada cism‑i insanî ve hayvanî, zerrât için güyâ bir misâfirhâne, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, hayattar olan âlem-i bekâya zerrât olmak için liyâkat kesbederler, çıkarlar.
Âhirette ise
اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ
Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64
sırrınca, nur‑u hayat orada âmmdır. Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o tâlimat ve tâlime lüzum yoktur. Zerreler demirbaş olarak sâbit kalabilirler.)
; vâridât ile masârif muvâzenettedir. Devr‑i dâimî gibi, cism‑i zîhayat; telezzüzat için, hayat‑ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.
Ekl ve şürb ve muâmele‑i zevciye; gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider; fakat o vazifeye bir ücret‑i muaccele olarak öyle mütenevvî lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccuh ediyor. Mâdem bu dâr‑ı elemde, bu kadar acip ve ayrı ayrı lezzetlere medâr, ekl ve nikâhtır; elbette, dâr‑ı lezzet ve saâdet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir sûret alıp ve vazife‑i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi, uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münâsip, en câmi’ hayattar bir mâden‑i lezzet olur.
Ve bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64
sırrınca, şu dâr‑ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu hayattardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar, emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: “Filân meyveyi bana getir.” getirir. Filân taşa desen: “Gel” gelir. Mâdem taş, ağaç, bu derece ulvî bir sûret alırlar.
Elbette ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat‑i cismâniyelerini muhâfaza etmekle beraber, Cennet’in dünya fevkındeki derecesi nispetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları iktiza eder.
KAYNAK
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl – Suâller – Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?
Sahabelerin Üstünlüğü ve Manevi Rütbesi
Bu metin, Sahâbelerin manevî makamını ve onların neden diğer tüm velîlerden üstün olduğunu izah eden bir risaledir.
Yazara göre sahâbeler, İslam’ın en zor dönemlerinde sergiledikleri sarsılmaz iman ve yüksek takvâ sayesinde ulaşılamaz bir dereceye sahip olmuşlardır.
Eser, sahâbelerin dünyayı terk etmek yerine, onu İlahî isimlerin bir aynası ve ahiretin tarlası olarak görerek kutsal bir amaçla kullandıklarını vurgular.
Ayrıca, insanın sadece kalpten ibaret olmadığını, tüm duygularını kulluk yolunda çalıştıran sahâbe mesleğinin en kuşatıcı yol olduğu savunulur.
Son olarak metin, kendi kuralsızlıklarını meşrulaştırmak için dini önderlerle kendilerini bir tutanların iddialarını kesin delillerle çürütmektedir.
Deniliyor ki: “Sahâbeler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise, görmeden îmân ettik. Öyle ise, îmânımız daha kavîdir. Hem, kuvvet‑i îmânımıza delâlet eden rivâyet var?”
Elcevap: Sahâbeler, o zamanda efkâr‑ı âmme-i âlem, hakâik-ı İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken – sahâbeler – yalnız sûret‑i insaniyede Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mûcizesiz olarak, öyle bir îmân getirmişler ki; bütün efkâr‑ı âmme-i âlem, onların îmânlarını sarsmıyordu. Şübhe değil, bazısına vesvese de vermezdi.
Sizler iseniz, kendi îmânınızı, sahâbelerin îmânlarıyla muvâzene ediyorsunuz. Bütün efkâr‑ı âmme-i İslâmiye, îmânınıza kuvvet ve senet olduğu hâlde; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şecere‑i tûbâ-i Nübüvvet’inin çekirdeği olan beşeriyeti ve sûret‑i cismâniyesini değil, belki umum envâr‑ı İslâmiye ve hakâik-ı Kur’âniye ile nurânî, muhteşem şahs‑ı manevîsini, bin mûcizât ile muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz hâlde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen îmânınız nerede! Bütün âlem‑i küfrün ve Nasâra ve Yehûd’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahâbelerin îmânları nerede!‥ Hem, sahâbelerin kuvvet‑i îmânlarını gösteren ve îmânlarının tereşşuhâtı olan şiddet‑i takvâları ve kemâl‑i salâhatleri nerede! Ey müddeî! Senin şiddet-i zaafından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük îmânın nerede!‥
Amma hadîste vârid olan ki; “Âhirzamanda beni görmeyen ve îmân getiren, daha ziyâde makbûldür.” meâlindeki rivâyet, hususî fazilete dairdir. Hâs bazı eşhâs hakkındadır. Bahsimiz ise, fazilet‑i külliye ve ekseriyet itibariyledir.
İkinci Suâl
Diyorlar ki: Ehl‑i velâyet ve ashâb‑ı kemâlât, dünyayı terketmişler. Hattâ hadîste var ki: “Dünya muhabbeti bütün hatâların başıdır.” Hâlbuki, sahâbeler dünyaya pek çok girmişler. Terk‑i dünya değil, belki bir kısım sahâbe, o zamanın ehl‑i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle sahâbelerin en ednâsına, “En büyük bir velî kadar kıymeti var” diyorsunuz?
Elcevap: Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında, gayet kat’î ispat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, Esmâ‑i İlâhiye’ye mukâbil olan yüzünü sevmek, sebeb‑i noksaniyet değil, belki medâr‑ı kemâldir ve o iki yüzde, ne kadar ileri gitse daha ziyâde ibâdet ve mârifetullâhta ileri gider. Sahâbelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcûdâtı, Esmâ‑i İlâhiye’nin âyinesi görüp, müştâkâne temâşâ edip bakmışlar. Fenâ‑i dünya ise, fânî yüzüdür ki, insanın hevesâtına bakar.
Üçüncü Suâl
Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhûr ve en yüksek ve cadde‑i kübrâ iddia olunan Tarîk‑ı Nakşibendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imâmlarından bazıları esâsını böyle târif etmişler, demişler ki:
Yani, Tarîk‑ı Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksûd‑u hakîki yapmamak; hem vücûdunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakîki mârifetullâh ve kemâlât‑ı insaniye terk‑i mâsivâ ile olur?
Elcevap: Eğer, insan yalnız bir kalpten ibaret olsaydı bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına rabt-ı kalp etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, rûh, sır, nefis gibi pek çok vazifedâr letâifi ve hâssaları vardır.
İnsan‑ı kâmil odur ki; bütün o letâifi, kendilerine mahsûs ayrı ayrı tarîk‑ı ubûdiyette, hakikat cânibine sevketmek ile, sahâbe gibi geniş bir dâirede, zengin bir sûrette, kalp bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr‑ı iftihar değil, belki netice‑i ıztırardır.
Dördüncü Suâl
Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?
Elcevap: Şu meseleyi söyleyen iki kısımdır.
Bir kısmı, sâfî ehl‑i diyânet ve ehl‑i ilimdir ki; bazı ehâdîsi görmüşler, şu zamanda ehl‑i takvâ ve salâhati teşvik ve terğîb için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zâten onlar azdırlar, çabuk da intibâha gelirler.
Diğer kısım ise, gayet müdhiş mağrûr insanlardır ki; mezhepsizliklerini, Müçtehidîn‑i İzâm’a müsâvât dâvâsı altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahâbeye karşı müsâvât dâvâsı altında icra etmek istiyorlar.
Çünkü,
Evvelen; o ehl‑i dalâlet sefâhete girmiş, sefâhette tiryâki olmuş, sefâhete mâni olan tekâlif‑i Şer’iye’yi yapamıyor. Kendine bir bahâne bulmak için der ki: “Şu mesâil, içtihâdiyedirler. O mesâilde mezhepler birbirine muhâlif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hatâ edebilirler. Öyle ise; biz de onlar gibi içtihat ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi yaparız. Onlara tâbi olmağa ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar, bu desîse‑i şeytaniye ile, başlarını mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu dâvâları ne kadar çürük, ne kadar esâssız olduğu Yirmiyedinci Söz’de kat’î bir sûrette gösterildiğinden ona havâle ederiz.
Sâniyen; o kısım ehl‑i dalâlet baktılar ki, müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyât‑ı diniyedir. Hâlbuki bu kısım ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyeyi terk ve tağyîr etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz.” deseler meseleleri tamam olmuyor. Çünkü; müçtehidîn, nazariyâta ve kat’î olmayan teferruâta karışabilirler.
Hâlbuki bu mezhepsiz ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kâbil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat’î erkân‑ı İslâmiye’ye karşı gelmek istediklerinden, elbette zarûriyât‑ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan sahâbelere ilişecekler.
Heyhât! Değil bunlar gibi insan sûretindeki hayvanlar, belki hakîki insanlar ve hakîki insanların en kâmilleri olan evliyânın büyükleri, sahâbenin küçüklerine karşı müsâvât dâvâsını kazanamadıkları, gayet kat’î bir sûrette Yirmiyedinci Söz’de ispat edilmiştir.
Allahım! “Ashabıma sövmeyin; sizden birisi Uhud Dağı kadar altın bağışlasa, Ashabımdan birinin yarım müdd (bir avuçluk) bağışının yerini tutmaz” buyuran Resulüne salât ve selâm et. Allahın Rasulü elbette doğru söyledi.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.
ayet – Bakara Sûresi, 2:32
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.
Sahabenin Elde Edilemeyecek Konumu
Bu metin, sahabelerin manevi makamına hiçbir velinin yetişemeyeceğini üç temel gerekçeyle açıklayan bir risaledir.
İlk olarak, sahabelerin ilahi muradı anlama ve hüküm çıkarma konusundaki kabiliyetlerinin, o dönemin yüksek manevi atmosferi sayesinde benzersiz olduğu vurgulanır.
İkinci olarak, Allah’a yakınlıkta nübüvvet mirası yoluyla ulaştıkları mertebenin, sonradan gelenlerin çabalarından çok daha kestirme ve saf bir yol olduğu belirtilir.
Üçüncü gerekçe ise, İslam’ın kuruluşunda sergiledikleri fedakârlıkların ve öncülüklerin, az bir amelle bile kıyaslanamaz sevaplar kazandırdığını anlatır.
Sonuç olarak, sahabeler İslam ağacının kökleri ve hidayet yıldızları olarak nitelendirilerek, onların ulaştığı kurbiyet ve fazilet makamının erişilmezliği temellendirilir.
On ikinci ve Yirmi dördüncü ve Yirmibeşinci Söz’lerde ispat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nispeti, güneşin ayn‑ı zâtıyla, âyinelerde görülen güneşin misâli gibidir. İşte dâire‑i nübüvvet, dâire‑i velâyetten ne kadar yüksek ise, dâire‑i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahâbeler dahi dâire‑i velâyetteki sulehâya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâyet‑i kübrâ olan veraset‑i Nübüvvet ve sıddıkıyet – ki, sahâbelerin velâyetidir – bir velî kazansa yine saff‑ı evvel olan sahâbelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü Sebeb’in müteaddit vücûhundan üç vechini beyân ederiz.
Birinci Vecih:
İçtihatta, yani istinbat‑ı ahkâmda, yani Cenâb‑ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlamakta, sahâbelere yetişilmez.
Çünkü; o zamandaki o büyük inkılâb‑ı İlâhî, marziyât‑ı Rabbâniye’yi ve ahkâm‑ı İlâhiye’yi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhân, istinbat‑ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalpler, “Rabbimizin bizden istediği nedir!” diye merak ederdi. Ahvâl‑i zaman, bu hâli işmâm ve ihsâs edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhâverât, bu mânâları tazammun ederek vukû buluyordu. İşte bunun için her şey ve her hâl ve muhâvereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden; sahâbenin istîdâdını tekmîl ve fikirlerini tenvir ettiğinden; içtihat ve istinbatta istîdâdı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihâdı, o sahâbenin derece-i zekâvetinde ve istîdâdında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır.
Çünkü; şimdi saâdet‑i ebediyeye bedel, saâdet‑i dünyeviye medâr‑ı nazardır. Beşerin nazar‑ı dikkati, başka maksatlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd‑i maîşet, rûha sersemlik ve felsefe‑i tabîiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i içtimâîsi, o şahsın zihnine ve istîdâdına, içtihat hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi yedinci Sözün içtihat bahsinde, Süfyân İbn‑i Uyeyne ile, onun zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde ispat etmişiz ki; Süfyân’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.
Çünkü; Cenâb‑ı Hak, bize akrebdir ve her şeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise, O’ndan nihâyetsiz uzağız. O’nun kurbiyetini kazanmak iki sûretle olur.
Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahâbeler o sırra mazhardırlar.
İkinci Sûret: Bu’diyetimiz noktasında kat’‑ı merâtib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk‑i velâyet ona göre ve seyr‑i enfüsî ve seyr‑i âfâkî bu sûretle cereyan ediyor.
İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizaptır, cezb‑i Rahmânî’dir ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâip hârikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.
Meselâ; nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var:
Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet‑i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir.
İkincisi, bir sene kat’‑ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir; fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor…
Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir.
Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp tarîkat berzahına girmeden, hakikati, ayn‑ı zâhir içinde bulmaktır.
İkincisi, çok merâtibden seyr ü sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl‑i velâyet, çendan fenâ‑i nefse muvaffak olurlar, nefs‑i emmâreyi öldürürler; yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden; nefsin mâhiyetindeki cihâzât‑ı kesîre ile, ubûdiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ‑i nefisten sonra ubûdiyet‑i evliyâ besâtet peydâ eder.
Üçüncü Vecih:
Fazilet‑i a’mâl ve sevâb‑ı ef’âl ve fazilet‑i uhreviye cihetinde sahâbelere yetişilmez.
Çünkü; nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahùf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor.
Öyle de, sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki, bütün dakikaları – o hizmet‑i kudsiyede – o şehit olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.
Evet, sahâbeler mâdem İslâmiyet’in tesisinde ve envâr‑ı Kur’âniye’nin neşrinde, saff‑ı evvel teşkil ediyorlar;
Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve âl ve Ashabına rahmet et.
demesiyle; sahâbelerin, bütün ümmetin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebde’de küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasıl ki nokta‑i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyâdelik, dâire‑i muhîtada, bazen bir metre kadar ziyâdeye mukâbil geliyor.
Aynen şu dört misâl gibi; sahâbeler İslâmiyet’in şecere‑i nurâniyesinin köklerinden, esâslarından oldukları; hem bina‑yı İslâmiyet’in hutût‑u nurâniyesinin mebde’inde, hem Cemâat‑i İslâmiye’nin imâmlarından ve adetlerinin evvellerinde, hem Şems‑i Nübüvvet ve Sirâc‑ı Hakikat’in merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakîki sahâbe olmak lâzım geliyor.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.
ayet- Bakara Sûresi, 2:32
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Üçüncü Sebep, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 2. Sebep – Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin
Yoldaşların Eşsiz Erdemi
Bu metin, sahabelerin manevi makamlarının neden ulaşılamaz olduğunu ve onların fazilet yönünden neden diğer tüm velilerden üstün sayıldığını açıklamaktadır.
İslam’ın ilk dönemindeki büyük devrim sayesinde hak ile batıl arasındaki keskin ayrım, sahabelerin doğruluğa ve imana en saf haliyle sarılmalarını sağlamıştır.
O dönemde her bir zikir ve ibadet, tüm insani duyguları uyandıran taze ve derin bir mana taşırken, zamanla bu hakikatler üzerindeki ünsiyet perdesi kalınlaşmıştır.
Yazara göre, sahabelerin kısa bir sürede elde ettiği manevi terakki, sonraki asırlarda ancak çok uzun süreli çabalarla yakalanabilmektedir.
Sonuç olarak eser, Asr-ı Saadet’teki benzersiz atmosferin insan ruhunda bıraktığı derin tesiri ve bu etkinin taklit edilemez olduğunu vurgulamaktadır.
Yirmiyedinci Söz’deki içtihat bahsinde beyân ve ispat edildiği gibi; sahâbeler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, kemâlât‑ı insaniyenin en âlâ derecesindedirler. Çünkü; o zamanda, o inkılâb‑ı azîm-i İslâmî’de hayır ve hak, bütün güzelliğiyle; şer ve bâtıl, bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı.
Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümûnesi olan Müseylime‑i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat‑ı ulviye sâhibi ve maâlî‑i ahlâka meftûn ve izzet ve mübâhâta meyyâl olan sahâbeler, elbette ihtiyarlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler.
Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümûnesi olan Habîbullâh’ın (Asm.) âlâ-yı illiyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak muktezâ‑yı seciyeleridir.
Meselâ; nasıl ki, zaman oluyor; medeniyet‑i beşeriye çarşısında ve hayat-ı içtimâiye-i insaniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i kâtil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve manevî metâların verdikleri güzel neticeler ve kıymettar eserler, bir tiryâk‑ı nâfi’ ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar‑ı rağbetini kendine celbeder. Herkes, elinden geldiği kadar onları satın almağa çalışır.
Öyle de; Asr‑ı Saâdet’te hayat-ı içtimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekâvet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime‑i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlit ettiğinden, secâya‑yı àliye ve hubb‑u maâlîye meftûn olan sahâbelerin, zehr-i kâtilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saâdet‑i ebediye gibi netice veren ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi’ bir tiryâk, en kıymettar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letâifleriyle onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir.
Hâlbuki o zamandan sonra, gitgide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı içtimâiye bozuldu. Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?
Geçen meseleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum. Şöyle ki:
Bir zaman kalbime geldi; niçin Muhyiddin‑i Arabî gibi hârika zâtlar sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde
سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰى
Büyük ve yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim.
arabi – Sahih-i Tirmizi (1/83)
derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki; o hatıra ve o hâl, sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşattır.
Evet Kur’ân‑ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb-ı azîm-i içtimâîde, ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbi’iyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla ve hayır ve kemâlât, bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyic bir zamanda; her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakâtını turfanda ve tarâvetli ve taze ve genç bir sûrette ifâde ettiği gibi; o inkılâb‑ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letâif‑i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyâr ve müteyakkız bir sûrette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte, şu hikmete binâen bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyâr olan sahâbeler, envâr‑ı îmâniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimât‑ı mübârekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.
Hâlbuki o infilâk ve inkılâptan sonra, gitgide letâif uykuya ve havâs o hakâik noktasında gaflete düşüp, o kelimât‑ı mübâreke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letâfetini ve tarâvetini kaybeder. Âdeta, sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyâtla, ancak evvelki hâli iâde edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahâbenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – İkinci Sebep, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 1. Hikmet – Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olur; sonra Çin ve Hint gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve rehber‑i kemâlât olurdu.
Sahabelerin Manevi Üstünlüğü
Bu metin, İslam peygamberi Hz. Muhammed’in (asm) arkadaşlarının, yani sahabelerin diğer tüm evliyalardan neden daha üstün olduğunu derinlikli bir perspektifle açıklamaktadır.
Temel argüman, peygamberlik nurunun bizzat yansıdığı Nebevi sohbetin ruhsal gelişim üzerindeki benzersiz ve dönüştürücü gücüne dayanmaktadır.
Yazar, bu özel etkileşimin bir dakika gibi çok kısa bir sürede dahi bir insanı manevi zirvelere taşıyabileceğini, öyle ki en büyük velilerin bile bu seviyeye erişemeyeceğini vurgular.
Metinde ayrıca, bir zamanlar vahşi ahlaka sahip bedevilerin bu nurla temas ettikten sonra dünyaya medeniyet ve rahmet dağıtan birer fazilet abidesine nasıl dönüştükleri anlatılır.
Sonuç olarak, sahabelerin ulaştığı külli faziletin, onların doğrudan peygamberlik makamıyla muhatap olmalarından kaynaklanan eşsiz bir mertebe olduğu ifade edilir.
Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise pek merhametlidirler.
ayet – Fetih Sûresi, 48:29
Suâl Ediyorsunuz:
Bazı rivâyetlerde vardır ki: “Bid’aların revâcı hengâmında ehl‑i îmân ve takvâdan bir kısım sulehâ, sahâbe derecesinde veya daha ziyâde efdal olabilir.” diye rivâyetler vardır. Bu rivâyetler sahîh midir? Sahîh ise, hakikatleri nedir?
Elcevap:
Enbiyâdan sonra nev-i beşerin en efdali sahâbe olduğu, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’in icmâı bir hüccet-i kâtıadır ki, o rivâyetlerin sahîh kısmı, fazilet‑i cüz’iye hakkındadır. Çünkü; cüz’î fazilette ve hususî bir kemâlde; mercûh, râcihe tereccuh edebilir. Yoksa Sûre‑i Feth’in âhirinde, sitâyişkârâne tavsifât‑ı Rabbâniye’ye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur’ân’ın medih ve senâsına mazhar olan sahâbelere, fazilet‑i külliye nokta‑i nazarında yetişilemez.
Şu hakikatin pek çok esbap ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç hikmeti beyân edeceğiz.
Birinci Hikmet
Sohbet‑i Nebeviye öyle bir iksîrdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukâbil, hakikatin envârına mazhar olur. Çünkü, sohbette insibağ ve in’ikâs vardır. Mâlûmdur ki; in’ikâs ve tebaiyetle, o Nur-u Âzam-ı Nübüvvet’le beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük velîler sahâbe derecesine çıkamıyorlar.
Hattâ Celâleddin‑i Süyûtî gibi, uyanık iken çok defa Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olan velîler, Resûl‑i Ekrem (Asm.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin sohbeti, Nübüvvet‑i Ahmediye (Asm.) nuruyla, yani “Nebî” olarak O’nunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise, vefât‑ı Nebevîden sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmeleri, velâyet‑i Ahmediye nuruyla sohbettir. Demek Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, onların nazarlarına temessül ve tezâhür etmesi, Velâyet‑i Ahmediye cihetindedir; “Nübüvvet” itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefâvüt etmek lâzım gelir.
Sohbet‑i Nebeviye ne derece bir iksîr‑i nurânî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir kasâvet‑i vahşiyânede bulunduğu hâlde gelip, bir saat Sohbet‑i Nebeviye’ye müşerref olur; daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat‑i rahîmâneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olur; sonra Çin ve Hint gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve rehber‑i kemâlât olurdu.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Birinci Hikmet, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
İçtihat ve İlâhî Kanunlar
Bu metin, İslam hukukunda içtihat kapısının teoride açık olsa da günümüz şartlarında bu yetkinliğe ulaşmanın önündeki engelleri ve mezheplerin çeşitlilik nedenlerini ele almaktadır.
Müellif, ilk dönem müçtehitlerinin hakikate yakınlıkları ve doğruluk ile yalan arasındaki keskin ayrım sayesinde ulaştıkları manevi mertebeyi, modern zamanın karmaşasıyla kıyaslamaktadır.
Şeriatın temel hükümlerinin sabit kalmasına rağmen, fer’î meselelerdeki farklılıkların insanların sosyal yapılarına, yaşam tarzlarına ve mizaçlarına göre şekillendiği vurgulanmaktadır.
Farklı mezhep uygulamaları, bir hastaya şifa olan suyun diğerine zarar verebilmesi örneğiyle, toplumsal ihtiyaçlara uygun düşen ilahi bir hikmet ve rahmet olarak sunulmaktadır.
Sonuç olarak, insanlığın gelişim sürecine bağlı olarak hukuki yorumların çeşitlenmesinin bir gereklilik olduğu ifade edilmektedir.
İçtihat kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni” vardır.
…
Altıncısı
Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
Eğer Desen: “Sahâbeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hàlî olmazlar. Hâlbuki, içtihâdatın ve ahkâm‑ı Şerîatın medârı, sahâbelerin adâleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet “Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler.” diye ittifak etmişler?”
Elcevap: Evet, sahâbeler ekseriyet‑i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştâk, adâlete hâhişgerdirler. Çünkü; yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesâfe, Arş’tan ferşe kadar açılmış. Esfel‑i sâfilîndeki Müseylime‑i Kezzâb’ın derekesinden âlâ-yı illiyînde olan Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın derece‑i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.
Evet, Müseylime’yi esfel‑i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l‑Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm’ı âlâ-yı illiyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.
İşte, hissiyat‑ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin‑i ahlâkıyeye perestiş eden ve Şems‑i Nübüvvet’in ziyâ‑yı sohbetiyle nurlanan sahâbeler, o derece çirkin ve sukùta sebep ve Müseylime’nin maskara‑âlûd müzahrefât dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr‑ı fahr ve mübâhât ve mîrâc-ı suûd ve terakkî ve Fahr‑i Risalet’in hazine‑i àliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle, içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka – ve bilhassa ahkâm‑ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde – elbette ellerinden geldiği kadar tâlip ve muvâfık ve âşık olmaları kat’îdir, zarûrîdir, şüphesizdir.
Hâlbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesâfe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vâsıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek àlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne îtimat edip, körü körüne alınmaz.
Hâtime
Asırlara göre şerîatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l‑Enbiyâ’dan sonra, Şerîat‑ı Kübrâ’sı her asırda, her kavme kâfî geldiğinden, muhtelif şerîatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruâtta, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır.
Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar tebeddül eder; öyle de, asırlara göre şerîatlar değişir, milletlerin istîdâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü; ahkâm‑ı şer’iyenin teferruât kısmı, ahvâl‑i beşeriyeye bakar; ona göre gelir, ilâç olur.
Enbiyâ‑i sâlife zamanında, tabakât-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri, hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidâî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şerîatlar, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıtada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatlar bulunurmuş.
Sonra, Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesiyle, insanlar güyâ iptidâî derecesinden îdâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtât ile akvâm‑ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şerîatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.
Fakat, tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyede gitmediğinden, mezhepler taaddüt etmiştir.
Eğer beşerin ekseriyet‑i mutlakası, bir mekteb‑i àlînin talebesi gibi bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhepler tevhid edilebilir. Fakat bu hâl‑i âlem, o hâle müsâade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.
Eğer Desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?
Elcevap: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır‥ şöyleki: Birisine hastalığının mizâcına göre su, ilâçtır; tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”
İşte bunun gibi, ahkâm‑ı İlâhiye – mezheplere, Hikmet‑i İlâhiye’nin sevkiyle ittibâ edenlere göre – değişir; hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur.
Meselâ, Hikmet‑i İlâhiye’nin tensibiyle İmâm‑ı Şâfiî’ye ittibâ eden, ekseriyet itibariyle Hanefîlere nispeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati bir tek vücûd hükmüne getiren hayat-ı içtimâiye de nâkıs olduğundan, her biri bizzat dergâh-ı Kâdiü’l-Hâcât’ta kendi derdini söylemek ve hususî matlûbunu istemek için, imâm arkasında, Fâtiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.
İmâm-ı Âzam’a ittibâ edenler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimâiyeye müstaid olduğundan; bir cemâat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum nâmına söyler. Umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalp edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî Mezhebi’ne göre imâm arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.
Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu tâdil edip nefs‑i emmâreyi terbiye eder. Elbette ekser etbâı, köylü ve nîm‑bedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebi’ne göre: “Kadına temâs ile abdest bozulur; az bir necâset zarar verir.” Ekseriyet itibariyle hayat-ı içtimâiyeye giren, nîm‑medenî şeklini alan insanlar, ittibâ ettikleri Mezheb‑i Hanefî’ye göre: “Mess‑i nisvân abdesti bozmaz; bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.”
İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz‑ı maîşet itibariyle ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya müptelâ olduğundan; sanat ve maîşet itibariyle, tabiat ve nefs‑i emmâresi meydânı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için şerîat, onların hakkında, o tecâvüzâta sed çekmek için, “Abdest bozulur, temâs etme! Namazını iptal eder, bulaşma!” manevî kulağında bir sadâ‑yı semâvî çınlattırır. Ama o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı içtimâiyesi itibariyle, ahlâk‑ı umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa müptelâ değil, mülevves şeylerle nezâfet‑i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şerîat, Mezheb‑i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz. Hicap edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetvâ vardır.” der, onu vesveseden kurtarır.
İşte, denizden iki katre sana misâl… Onlara kıyâs et. Mîzan‑ı Şa’rânî mîzanıyla, şerîat mîzanlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.
Allahım! Esmâ-i Hüsnânın tecelliyâtına câmi’ bir ayna oluşu sırrıyla, esmâ ve sıfâtının güzelliğine olan kudsî muhabbetinin envârı onda temessül eden, masnuâtının en ekmeli ve en bedîi, kemâlât-ı san’atının enmuzeci ve mehâsin-i nukuşunun fihristesi olması hasebiyle, masnuâtındaki san’atına olan kudsî muhabbetinin şuaları onda temerküz eden, mehâsin-i san’atının en âlî dellâlı, nukuşunun güzelliklerini ilân edenler arasında sesçe en yüksek oluşu ve kemâlât-ı san’atının en güzel medîhelerini dile getirişi sebebiyle, san’atının istihsânına muhabbet ve rağbetinin en latîf cilveleri onda tezahür eden, Senin ihsânın olan mehâsin-i ahlâkın kâffesini ve eser-i fazlın olan letâif-i evsâfın hepsini câmi’ olması sırrıyla, mahlûkatının güzel ahlâkına ve masnuâtının latîf evsâfına olan muhabbet ve istihsânının aksâmı onda tecemmu eden, Furkan’ında muhsinlerden, sâbirlerden, mü’minlerden, müttakîlerden, tevvâbînden, evvâbînden ve Kendini onlara sevdirdiğin ve muhabbetinle onları şereflendirdiğin bilcümle esnâf-ı ibâdın için doğru bir mihenk ve fâik bir mikyas teşkil eden, ve öyle bir mihenk ve mikyas ki, Senin habiblerinin imamı ve Senin mahbublarının seyyidi ve Senin dostlarının reisi olan Zâta, bütün ashâbına ve ihvânına, salât ve selâm et.
اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
Rahmetinle ey Erhamürrâhimîn…Âmin.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Altıncı Mâni – Hâtime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
27. Söz – İçtihat Risalesi 1-2-3. Mâni İçtihat kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni” vardır.
Modern İçtihat Yorumunun Önündeki Altı Engelden İlk Üçü
Bu metin, İslam hukukunda yeni hükümler çıkarma yetisi olan içtihat kavramını ve günümüz şartlarında bu kapıdan girmenin önündeki engelleri ele almaktadır.
Müellif, modern dünyada yabancı adetlerin ve felsefi akımların etkisiyle dini temellerin sarsıldığını, bu sebeple yeni kapılar açmak yerine mevcut kaleyi korumanın öncelikli olduğunu vurgular.
İslam’ın temel esasları dururken tali meselelerle uğraşmanın bir tür sadakatsizlik olduğu belirtilerek, selef-i salihîn dönemindeki manevi derinliğin bugünün zihinsel dağınıklığıyla kıyaslanamayacağı ifade edilir.
O dönemdeki ilmi iklimin aksine, modern insanın zihninin siyaset ve dünya hayatıyla boğulduğu, bu durumun ise kişiyi şer’î meselelerde derinleşmekten uzaklaştırdığı anlatılır.
Sonuç olarak, dahi seviyesinde bir zekaya sahip olunsa bile, mevcut şartlar altında eski müçtehitlerin mertebesine ulaşmanın mümkün olmadığı aklı ikna eden zarif bir dille savunulmaktadır.
Beş‑altı sene mukaddem, Arabî bir risalede, içtihâda dair yazdığım bir mesele, iki kardeşimin arzularıyla, o meseleye dair haddinden tecâvüz edenin haddini bildirmek için şu Söz, o mesele-i içtihâdiyeye dair yazıldı.
Eğer o meseleyi Peygambere ve mü’minlerden ihtisas ve salâhiyet sahibi kimselere havale etselerdi, elbette o kimselerden hüküm çıkarmaya ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi.
ayet – Nisâ Sûresi, 4:83
İçtihat kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni” vardır.
Birincisi
Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr‑ı akıl değil‥ Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir‥ Öyle de; şu münkerât zamanında ve âdât‑ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribâtı hengâmında, içtihat nâmıyla, kasr‑ı İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.
İkincisi
Dinin zarûriyâtı ki, içtihat onlara giremez. Çünkü; kat’î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kût ve gıdâ hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyâsına sarfetmek lâzım gelirken; İslâmiyet’in nazariyât kısmında ve selefin içtihâdat-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp heveskârâne yeni içtihatlar yapmak, bid’akârâne bir hıyânettir.
Üçüncüsü
Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer metâ merğûb oluyor, vakit be‑vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimâiyat-ı insaniye ve medeniyet‑i beşeriye çarşısında, her asırda birer metâ merğûb olup revaç buluyor. Sûk’unda, yani çarşısında teşhîr ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ, şu zamanda siyaset metâı ve hayat‑ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi… Ve selef‑i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en merğûb metâ; Hàlık‑ı Semâvât ve Arz’ın marziyâtlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur‑u nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saâdet‑i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.
İşte o zamanda zihinler, kalpler, rûhlar, bütün kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabbinin marziyâtını anlamağa müteveccih olduğundan, içtimâiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhâvereleri, vukûâtları, ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir istîdâdı bulunsa onun kalbi ve fıtratı, şuûrsuz olarak her şeyden bir ders‑i mârifet alır. O zamanda cereyan eden ahvâl ve vukûât ve muhâverâttan taallüm ediyordu. Güyâ herbir şey, ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istîdâdına, içtihâda bir istîdâd-ı ihzarî telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki, yakîn idi ki, kisbsiz içtihâda kâbiliyeti ola, ateşsiz nurlana… İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihâda çalışmağa başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istîdâdı, “nurun alâ nur” sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehit olurdu.
Amma şu zamanda, medeniyet‑i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe‑i tabîiyenin tasallutuyla, şerâit‑i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabânîleşmiştir.
İşte bunun içindir ki; şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfzedip âlimlerle mübâhase eden Süfyân İbn‑i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyân’ın içtihâdı kazandığı zamana nispeten on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyân, on senede içtihâdı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki, tahsil edebilsin. Çünkü; Süfyân’ın iptidâ-i tahsil-i fıtrîsi, sinn‑i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istîdâdı müheyyâ olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer.
Amma onun nazîri, şu zamanda – çünkü – zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat‑ı dünyeviyede sersem olmuş, istîdâdı içtihattan uzaklaşmış… Elbette fünûn‑u hâzırada tevağğulü derecesinde, istîdâdı, içtihâd-ı şer’î kâbiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm‑u arziyede tefennünü derecesinde içtihâdın kabûlünden geri kalmıştır. Onun için: “Ben de onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Birinci, İkinci ve Üçüncü Mâni, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.