28. Söz – Cennet’e Dairdir – Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
Ebedi Zevkler: Cennetin Bedensel ve Ruhsal Doğası
Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler isimli eserinden alınan bu metin, Cennet hayatının mahiyetini ve özellikle cismani lezzetlerin ebediyetle olan bağını izah etmektedir.
Yazar, ahiretteki ödüllerin sadece ruhani olmadığını, insan bedeninin ilahi isimleri tartıp tanıyacak en kapsamlı cihazlarla donatıldığını ve bu yüzden haşr-i cismaninin bir gereklilik olduğunu savunur.
Dünyadaki yemek, içmek ve evlilik gibi faaliyetlerin Cennet’te ihtiyaçtan ziyade yüksek birer mükâfat ve lezzet kaynağına dönüşeceği belirtilir.
Metne göre ebedi alemde maddiyat, bu dünyadakinin aksine hayattar ve şuurlu bir yapıya bürünerek kusurlardan arınacaktır.
Sonuç olarak eser, ilahi adaletin ve rahmetin bir tecellisi olarak insanın hem ruhen hem de bedenen sonsuz bir saadete ulaştırılacağını vurgular.
Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, Cennet’in bazı letâifine işâret eder. Fakat, Onuncu Söz’de on iki hakikat-i kâtıa ile, gayet kat’î bir sûrette ve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, Onuncu Söz’ün hülâsası ve esâsı, müteselsil gayet metîn Arabî bir bürhân‑ı kat’î ile gayet parlak bir tarzda vücûdu ispat olunan Cennet’in, ispat-ı vücûdundan bahis değil, belki şu makamda yalnız suâl ve cevaba ve tenkide medâr olan birkaç ahvâl‑i Cennet’ten bahseder. Eğer tevfik‑i İlâhî refîk olsa sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır, İnşâallâh.
İman eden ve güzel işler yapanları müjdele: Altlarından ırmaklar akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden rızık olarak bir meyve yediklerinde, ‘Bu daha önce yediğimiz rızıktandır’ derler. Rızıkları, dünyadakine benzer şekilde kendilerine sunulur. Orada onlar için ter temiz eşler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.
ayet – Bakara Sûresi, 2:25
Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.
Cennet’e dair, Cennet’ten daha güzel, hûrilerinden daha latîf, selsebilinden daha tatlı olan beyânât‑ı Âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları; hem o Cennet‑i Kur’âniye’den nümûne için, bazı çiçeklerin nümûnesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu suâl ve cevapla işâret edeceğiz. Evet, Cennet bütün lezâiz‑i maneviyeye medâr olduğu gibi, bütün lezâiz‑i cismâniyeye de medârdır.
Suâl: Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
Elcevap: Çünkü, nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nispeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat, masnûât‑ı İlâhiye’nin bütün envâına menşe ve medâr olduğundan bütün anâsır‑ı sâirenin mânen fevkıne çıktığı gibi‥ hem kesâfetli olan nefs‑i insaniye; sırr‑ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif‑i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet; en câmi’, en muhît, en zengin bir âyine‑i tecelliyât-ı Esmâ-i İlâhiye’dir. Bütün hazâin‑i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzana çekecek âletler, cismâniyettedir.
Meselâ; dildeki kuvve‑i zâika, rızık zevkinde envâ-ı mat’ûmât adedince mîzanlara menşe olmasaydı her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem, gayet mütenevvî ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istîdatlar, yine cismâniyettedir.
Mâdem şu kâinâtın Sâni’i, şu kâinâtla bütün hazâin‑i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât‑ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, Onbirinci Söz’de ispat edildiği gibi kat’î anlaşılıyor.
Elbette şu seyl‑i kâinâtın bir havz‑ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraa‑i dünyanın bir mahzen‑i ebedîsi olan dâr‑ı saâdet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhâni bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.
Ve O Sâni’‑i Hakîm ve O Âdil‑i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfât olarak ve ibâdât‑ı mahsûsalarına sevap olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle O’nun cemâl‑i rahmetine ve kemâl‑i adâletine uygun değildir, kâbil-i tevfik olamaz.
Suâl: Cisim, eğer hayatî olsa; eczâ‑yı bedenî, dâim terkip ve tahlildedir, inkırâza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, bekâ-yı şahsî ve muâmele‑i zevciye ise, bekâ-yı nev’î içindir ki, şu âlemde birer esâs olmuşlar. Âlem‑i ebediyette ve âlem‑i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?
Elcevap: Evvelâ, şu âlemde cism‑i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârifin muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn‑i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârif ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem‑i ebediyette ise; zerrât‑ı cisim sâbit kalıp terkip ve tahlile mârûz değil. Veyâhut muvâzene sâbit kalır
(Hâşiye – Şu dünyada cism‑i insanî ve hayvanî, zerrât için güyâ bir misâfirhâne, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, hayattar olan âlem-i bekâya zerrât olmak için liyâkat kesbederler, çıkarlar.
Âhirette ise
اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ
Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64
sırrınca, nur‑u hayat orada âmmdır. Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o tâlimat ve tâlime lüzum yoktur. Zerreler demirbaş olarak sâbit kalabilirler.)
; vâridât ile masârif muvâzenettedir. Devr‑i dâimî gibi, cism‑i zîhayat; telezzüzat için, hayat‑ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.
Ekl ve şürb ve muâmele‑i zevciye; gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider; fakat o vazifeye bir ücret‑i muaccele olarak öyle mütenevvî lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccuh ediyor. Mâdem bu dâr‑ı elemde, bu kadar acip ve ayrı ayrı lezzetlere medâr, ekl ve nikâhtır; elbette, dâr‑ı lezzet ve saâdet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir sûret alıp ve vazife‑i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi, uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münâsip, en câmi’ hayattar bir mâden‑i lezzet olur.
Ve bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64
sırrınca, şu dâr‑ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu hayattardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar, emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: “Filân meyveyi bana getir.” getirir. Filân taşa desen: “Gel” gelir. Mâdem taş, ağaç, bu derece ulvî bir sûret alırlar.
Elbette ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat‑i cismâniyelerini muhâfaza etmekle beraber, Cennet’in dünya fevkındeki derecesi nispetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları iktiza eder.
KAYNAK
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
“Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal Dokuzuncu Asıl.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
ÜÇÜNCÜ DAL
DOKUZUNCU ASIL:
Mesâil-i imaniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyet ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair ehâdis-i şerifenin bir kısmı, tergib ve terhîbe münasip bir tesir vermek için belâğatli bir üslûpta geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalâğalı zannetmişler. Halbuki, bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından, mücazefe ve mübalâğa, içlerinde yoktur.
Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadistir ki:
ev kemâ kàl. Meâl-i şerifi: “Dünyanın, Cenâb-ı Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki:
عِنْدَ اللهِ
tabiri, “âlem-i bekàdan” demektir. Evet, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar bir nur, madem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvazene değil; belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsan-ı İlâhîye muvazeneye gelmediği demektir.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek, Esmâ-i Hüsnânın âyineleri ve mektubât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıt ve bütün hatîâtın menşei ve beliyyâtın menbaı olan, dünyaperestlerin dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i imana verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir.
İşte, en doğru ve ciddî şu hakikat nerede? Ve insafsız ehl-i ilhâdın fehmettikleri mânâ nerede? O insafsız ehl-i ilhâdın en mübalâğa, en mücazefe zannettikleri mânâ nerede?
Hem meselâ, insafsız ehl-i ilhâdın mübalâğa zannettikleri, hattâ muhal bir mübalâğa ve mücazefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bazı
adem: yokluk, hiçlik âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y) amel: davranış, iş âyine: ayna ayn-ı hak: hakkın, doğrunun ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) beliyyât: belâlar, musibetler Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) dünyaperest: dünyaya düşkün ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ehâdis-i şerife: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i ilhâd: inkârcılar, dinsizler
ehl-i iman: iman edenler, inananlar (bk. e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) ev kemâ kâl: veya nasıl söylemiş ise… ezcümle: meselâ, örneğin fazilet: değer, üstün (bk. f-ḍ-l) fehmetmek: anlamak fena: gelip geçicilik, yok oluş (bk. f-n-y) feyz-i İlâhiye: Allah’ın feyzi, lütfu (bk. f-y-ḍ; e-l-h) hadis: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hatîât: hatalarhususî: özelihsan-ı İlâhî: Allah’ın ihsanı, ikramı, bağışı (bk. ḥ-s-n; e-l-h)mahz-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) marzî-i İlâhî: Allah’ın rızasına uygun olan iş (bk. e-l-h) meâl-i şerif: şerefli, yüce mânâ
mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d) menba: kaynak menşe: kaynak mesâil-i imaniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n) mezraa: tarla mübalağa: abartı (bk. b-l-ğ) mücazefe: aldatma münasip: uygun (bk. n-s-b) muhal: imkansız mukayyet: kayıtlı, sınırlı mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ) muvakkat: geçici muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) netâic: neticeler, sonuçlar sermedî: daimi, sürekli tabir: ifade (bk. a-b-r) tergib: şevklendirme, isteklendirme terhîb: korkutma tevehhüm etmek: zannetmek, sanmak üslûp: tarz, biçim zerre: atom, maddenin en küçük parçası ziyade: çok, fazla
surelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ, Fâtiha’nın Kur’ân kadar sevabı vardır;1 Sûre-i İhlâs, sülüs-ü Kur’ân;2 Sûre-i İzâ Zülzileti’l-Ardu, rub’u;3 Sûre-i Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, rub’u;4 Sûre-i Yâsin, on defa Kur’ân kadar olduğuna rivâyet vardır. İşte, insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Şu muhaldir. Çünkü Kur’ân içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur.”
Elcevap: Hakikati şudur ki: Kur’ân-ı Hakîmin herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazan bin beş yüz (Sûre-i İhlâsın harfleri gibi), bazan on bin (Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazan otuz bin (meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadîrde okunan âyetler gibi). Ve “O gece bin aya mukabil” işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur, anlaşılır. İşte, Kur’ân-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber, elbette muvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevabıyla, bazı surelerle muvazeneye gelebilir.
Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farz etsek, herbir sünbülde yüzer dane olmuşsa, o vakit tek bir habbe, bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. Meselâ birisi de on sünbül vermiş, herbirinde iki yüz dane vermiş. O vakit bir tek habbe, asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyas et.
Şimdi, Kur’ân-ı Hakîmi, nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte, herbir harfi, asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsin, İhlâs, Fâtiha, Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, İzâ Zülzileti’l-Ardu gibi, sair faziletlerine dair rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvazene edilebilir. Meselâ, Kur’ân-ı Hakîmin üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan, Sûre-i İhlâs, Besmeleyle beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmış dokuz, iki yüz yedi harftir. Demek, Sûre-i İhlâsın herbir harfinin haseneleri bin beş yüze yakındır. İşte, Sûre-i Yâsinin hurufatı hesap edilse, Kur’ân-ı Hakîmin mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerifin herbir harfi, takriben beş yüze yakın sevabı vardır, yani o kadar hasene sayılabilir. İşte, buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.
Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti farz etmek: varsaymak fazilet: değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l) fazl-ı İlahî: Allah’ın lütfu, ihsanı (bk. f-ḍ-l; e-l-h) habbe: dane, tohum hâkezâ: bunun gibi hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hasene: sevap, iyilik (bk. ḥ-s-n) hurufat: harfler iki sülüs: üçte iki kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) Leyle-i Berat: Berat Gecesi Leyle-i Kadir: Kadir Gecesi (bk. ḳ-d-r) makbul: kabul görmüş mecmu-u hurufat: harflerin toplamı (bk. c-m-a) mezraa-i semâviye: semâvi tarla (bk. s-m-v) muhal: imkânsız mukabil: karşılık mukaddes: her türlü çirkinlikten ve eksiklikten arınmış, kutsal (bk. ḳ-d-s) muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muzaaf: kat kat
mücazefe: abartma, mübalağa nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) netice: sonuç nisbet: kıyas, ölçü (bk. n-s-b) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi rub’: dörtte bir sair: diğer sülüs-ü Kur’ân: Kur’ân’ın üçte biri takriben: yaklaşık olarak tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tatbik: uygulama tesadüf etme: rastgelme tezâuf-u sevab: sevabın katlanması
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Dokuzuncu Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. ”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Beşinci Nükte son bölüm ile On Yedinci Söz, On Yedinci Sözün İkinci Makamı, Birinci Levha, İkinci Levha.
Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 6.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Üçüncü Söz
İkinci Mebhas
BEŞİNCİ NÜKTE
…
Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör.
Birinci levha: Ehl-i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan, gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.
İkinci levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat (bk. e-ḫ-r) ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l) ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l) ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r)
esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı gaflet: umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsızlık (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mâhiyeti, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) insan-ı gafil: sorumsuz, âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olan insan (bk. ğ-f-l)
levha-i hakikat: hakikat levhası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müteveccih: yönelik sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma (bk. ḫ-y-r) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
On Yedinci Söz
On Yedinci Sözün İkinci Makamı
Bundan yirmi beş sene kadar evvel İstanbul Boğazındaki Yuşa Tepesinde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler.
Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız; istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutur etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübarek hatıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhafaza edildi.
Yirmi Üçüncü Sözün âhirine ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya alındı.
Birinci Levha
Ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.
Beni dünyaya çağırma, …. Ona geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicab oldu …. Ve nur-u Hak nihan gördüm.
Bütün eşya u mevcudat …. Birer fâni muzır gördüm.
Vücut desen, onu giydim, …. Ah, ademdi, çok belâ gördüm.
Hayat desen onu tattım …. Azap-ender azap gördüm.
Akıl ayn-ı ikab oldu, …. Bekàyı bir belâ gördüm.
Ömür ayn-ı heva oldu, …. Kemâl ayn-ı heba gördüm.
Amel ayn-ı riya oldu, …. Emel ayn-ı elem gördüm.
Visal nefs-i zevâl oldu, …. Devâyı ayn-ı dâ gördüm.
Bu envar zulümat oldu, …. Bu ahbabı yetim gördüm.
Bu savtlar nây-ı mevt oldu, … Bu ahyâyı mevat gördüm.
Ulûm evhâma kalb oldu, …. Hikemde bin sekam gördüm.
Lezzet ayn-ı elem oldu, …. Vücutta bin adem gördüm.
Habib desen onu buldum, …. Ah, firakta çok elem gördüm.
eşya u mevcudat: var olan şeyler, varlıklar (bk. v-c-d)evhâm: vehimler, kuruntularfâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y)firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l)habib: sevgili (bk. ḥ-b-b)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hicab: perdehikem: hikmetler (bk. ḥ-k-m)hutur etme: hatıra gelmeilhak: eklemeistihare: bir işin hayırlı olup olmayacağını anlamak niyetiyle abdest alıp, dua edip, rüya görmek üzere uykuyu yatma
kalb olmak: dönüşmekkemâl: mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l)mevat: ölmüş (bk. m-v-t)mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k)muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)muzır: zararlınây-ı mevt: ölüm haberi (bk. m-v-t)nefs-i zevâl: sona ermenin kendisi (bk. n-f-s; z-v-l)nihan: gizli, saklınur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)savt: sessekam: hastalıktasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)ulûm: ilimler (bk. a-l-m)visal: kavuşmaYûşâ Tepesi: (bk. bilgiler)zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
İkinci Levha
Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder levhadır.
Demâ gaflet zevâl buldu, …. Ve nur-u Hak ayan gördüm.
Vücut burhan-ı Zât oldu, …. Hayat, mir’ât-ı Haktır, gör.
Akıl miftah-ı kenz oldu, …. Fenâ, bâb-ı bekàdır, gör.
Kemâlin lem’ası söndü, …. Fakat şems-i cemâl var, gör.
Zevâl ayn-ı visal oldu, …. Elem ayn-ı lezzettir, gör.
Ömür nefs-i amel oldu, …. Ebed ayn-ı ömürdür, gör.
Zalâm zarf-ı ziya oldu, …. Bu mevtte hak hayat var, gör.
Bütün eşya enîs oldu, …. Bütün asvat zikirdir, gör.
Bütün zerrat-ı mevcudat…. Birer zâkir, müsebbih gör.
Fakrı kenz-i gınâ buldum, …. Aczde tam kuvvet var, gör.
Eğer Allah’ı buldunsa…… Bütün eşya senindir, gör.
Eğer Mâlik-i Mülke memlûk isen…. Onun mülkü senindir, gör.
Eğer hodbin ve kendi nefsine mâliksen… Bilâ-addin belâdır, gör,
Bilâ-haddin azaptır, tad, …. Bilâ gayet ağırdır, gör.
Eğer hakikî abd-i hüdâbin isen, …. Hudutsuz bir safâdır, gör,
Hesapsız bir sevap var, tad, …. Nihayetsiz saadet gör.
abd-i hüdâbin: Cenab-ı Hakkı tanıyan kul (bk. a-b-d) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) asvat: sesler ayan: aşikâr, belli ayn-ı lezzet: lezzetin tâ kendisi ayn-ı ömür: hayatın tâ kendisi ayn-ı visal: kavuşmanın tâ kendisi bâb-ı bekà: sonsuzluk kapısı (bk. b-ḳ-y) bilâ-addin: sayısız (bk. lâ) bilâ-haddin: sınırsız (bk. lâ) burhan-ı Zât: Cenab-ı Allah’ın varlığının delili demâ: her zaman ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r) elem: acı, üzüntü enîs: canayakın, dost eşya: şeyler, varlıklar
fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y) gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i dünya: dünyanın gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hodbin: bencil kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kenz-i gınâ: zenginliğin hazinesi (bk. ğ-n-y) lem’a: parıltı mâlik: sahip (bk. m-l-k) Mâlik-i Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah (bk. m-l-k) memlûk: köle, kul (bk. m-l-k) mevt: ölüm (bk. m-v-t) miftah-ı kenz: hazinenin anahtarı
mir’ât-ı Hak: Hakkın aynası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k) müsebbih: tesbih eden (bk. s-b-ḥ) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nefs-i amel: amelin kendisi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz nur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) saadet: mutluluk safâ: gönül hoşnutluğu şems-i cemâl: güzelliğin güneşi (bk. c-m-l) vücut: varlık (bk. v-c-d) zâkir: zikreden zalâm: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) zarf-ı ziya: ışığın kılıfı zerrat-ı mevcudat: varlıkların zerreleri (bk. v-c-d) zevâl: sona erme (bk. z-v-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Beşinci Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, On Yedinci Sözün İkinci Makamı, Birinci Levha, Şkşncş Levha, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 5.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Dünyaya düşkün ve bağımlı insana dünyadan nefret edip sonsuzluk alemine geçme arzusu veren haller” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Yedinci Söz Birinci Makam.
Dünyaya düşkün ve bağımlı insana dünyadan nefret edip sonsuzluk alemine geçme arzusu veren haller – Cumartesi Dersleri 17. 1.
Bu Söz, iki âli Makam ve bir parlak Zeylden ibarettir.
BİRİNCİ MAKAM
HÂLIK-I RAHÎM ve Rezzâk-ı Kerîm, ve Sâni-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp, bütün esmâsının garaib-i nukuşuyla süslendirip, küçük büyük, ulvî süflî herbir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’âmattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.
Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlûkatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rû-yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında, masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celb edecek bir
Dipnot-1
“Yeryüzünde ne varsa Biz dünya için bir süs olarak yarattık ki, insanlardan hangisi daha güzel işler yapacak diye imtihan edelim. Onun üzerindeki herşeyi Biz elbette kup kuru bir toprak haline getireceğiz.” Kehf Sûresi, 18:7-8.
Dipnot-2
“Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir.” En’âm Sûresi, 6:32.
âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-h) âli: yüce bilhassa: özellikle celb etmek: çekmek cihet: yön esmâ: isimler (bk. s-m-v) garaib-i nukuş: nakışlardaki harikâlıklar (bk. n-ḳ-ş) Hâlık-ı Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ, r-ḥ-m) havas: hisler, duyular hususan: özellikle in’âmat: nimetlendirmeler (bk. n-a-m) istifade: faydalanma, yararlanma mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) masnuat-ı sağire: san’at eseri küçük varlıklar (bk. ṣ-n-a) mehasin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) melâike: melekler (bk. m-l-k) mücehhez: donatılmış muvafık: uygun nebatî: bitkisel Rezzâk-ı Kerîm: sonsuz ikram sahibi ve gerçek rızık verici olan Allah (bk. r-z-ḳ; k-r-m) rû-yi zemin: yeryüzü ruhaniyat: ruhanî varlıklar (bk. r-v-h) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m)
şaşaalı: gösterişli, göz alıcı şehrayin: şenlik sekene-i semavat: semada yaşayan varlıklar (bk.s-k-n; s-m-v) süflî: aşağı, alçak tabakat-ı âliye: yüce katlar, makamlar taife: topluluk taksim etmek: bölüştürmek, ayırmak temâşâgâh: seyir yeri ulvî: yüce, yüksek vücud-u cismanî: maddî vücut, beden (bk. v-c-d) zeyl: ilâve, ek
cazibedarlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalâagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir.
Fakat bu ziyafet-i İlâhiye ve bayram-ı Rabbâniyedeki ism-i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukabil, ism-i Kahhâr ve Mümît, firak ve mevtle karşılarına çıkıyorlar. Şu ise, وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ 1 rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakati vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksut olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla, dünyadan merhametkârâne bir tarzla tenfir edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor; ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.
Hem o Rahmân’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.2 Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki
âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) baîd: uzak bayram-ı Rabbâniye: Rabbânî bayram (bk. r-b-b) burak: Cennete mahsus bir binek cazibedarlık: çekicilik cihet: yön cihet-i muvafakat: uygunluk yönü cismanî: maddi yapısı olan ehl-i tefekkür: tefekkür edenler, düşünenler (bk. f-k-r) ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r) evâmir-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Cenab-ı Allah’ın emirleri (bk. s-b-ḥ) Fâtır-ı Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; r-ḥ-m) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) Kahhar: herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-h-r)
maksut olan: istenilen, hedeflenen (bk. ḳ-ṣ-d) merhametkârâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m) meşakkat: güçlük, sıkıntı mevt: ölüm (bk. m-v-t) meyelân-ı şevk-engiz: şevk verici eğilim meyil: eğilim mücahede: cihad etme, savaş (bk. c-h-d) Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) mukabil: karşılık mükâfat-ı ruhaniye: ruhanî ödül (bk. r-v-ḥ) Mümît: ölümü yaratan Allah (bk. m-v-t) mütalâagâh: inceleme ve düşünme yeri muvafık: uygun nefer: asker, er nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz Rahmân: rahmetinin eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-h-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sair: diğer Sâni-i Kerîm: sonsuz cömertlik ve kerem sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; k-r-m) şehadet: şehitlik (bk. ş-h-d)
şevk: şiddetli arzu ve istek Sırat: Cehennem üzerine kurulu olan ve Cennete gitmek için geçilmesi gereken köprü taife: topluluk tecellî: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) tenfir: nefret ettirme terhis: göreve son verme ücret-i mâneviye: mânevî ücret (bk. a-n-y) vatan-ı aslî: asıl vatan vazife-i fıtriye-i Rabbâniye: Allah’ın herbir varlığa yüklediği yaratılış görevi (bk. f-ṭ-r; r-b-b) vazife-i hayat: hayat görevi (bk. ḥ-y-y) vücud-u bâki: devamlı ve kalıcı vücud (bk. v-c-d; b-ḳ-y) vüs’at-i şümul: kapsamının genişliği zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r) zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) ziyafet-i İlâhiye: İlâhi ziyafet (bk. e-l-h)
bulunmasın; dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar. Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.
Lâkin, zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyade istifade eden insan, dünyaya pek çok meftun ve müptelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekàya geçmek için, eser-i rahmet olarak, iştiyak-engiz bir halet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan o haletten istifade eder, rahat-ı kalble gider. Şimdi, o haleti intaç eden vecihlerden, nümune olarak beşini beyan edeceğiz.
Birincisi:
İhtiyarlık mevsimiyle, dünyevî, güzel ve cazibedar şeyler üstünde fena ve zevâlin damgasını ve acı mânâsını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.1
İkincisi:
İnsanın alâka peyda ettiği bütün ahbaplardan yüzde doksan dokuzu dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet saikasıyla, o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip, mevt ve eceli mesrurâne karşılattırıyor.2
Üçüncüsü:
İnsandaki nihayetsiz zayıflık ve âcizliği bazı şeylerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddî bir arzu ve bir diyar-ı âhara gitmeye samimî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü:
İnsan-ı mü’mine nur-u imanla gösterir ki, mevt, idam değil, tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervâha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahmân’a gitmek, bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.3
âcizlik: güçsüzlük (bk. a-c-z) ahbap: sevilenler, dostlar (bk. ḥ-b-b) alâka peyda etmek: ilgi duymak âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i rahat: rahat âlemi (bk. a-l-m) bâki: sürekli olan, sonsuz (bk. b-ḳ-y) beyan: açıklama (bk. b-y-n) bostan-ı cinân: Cennet bahçeleri cazibedar: cazibeli, çekici dağdağa-i hayat-ı cismaniye: maddî hayatın sıkıntıları (bk. ḥ-y-y) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) diyar-ı âhar: başka memleket (bk. e-ḫ-r) dünyevî: dünyaya ait eser-i rahmet: rahmet eseri (bk. r-ḥ-m) eşref: en şerefli fena: gelip geçicilik (bk. f-n-y)
hâlet: hal, durum huzur-u Rahmân: Rahmân olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; r-ḥ-m) idam: yok etme ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ihsas: hissettirme insan-ı mü’min: imanlı insan (bk. e-m-n) intaç eden: netice veren iştiyak: şiddetli arzu ve istek iştiyak-engiz: çok arzulu ve istekli kemiyet: çokluk, nicelik keyfiyet: kalite, nitelik lâ ya’lemu’l-ğaybe illallah: gaybı Allah’tan başkası bilemez (bk. a-l-m; ğ-y-b) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) matlup: istek, istenilen (bk. ṭ-l-b) meftun: düşkün mesrurâne: sevinçli bir şekilde mevt: ölüm (bk. m-v-t) meydan-ı tayeran-ı ervâh: ruhların uçuştuğu meydan (bk. r-v-ḥ)
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) müptelâ: bağımlı müz’iç: rahatsız edici nihayetsiz: sonsuz nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n) nuraniyetli: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rahat-ı kalb: kalp rahatlığı saadet: mutluluk saikasıyla: sebebiyle şaşaa: gösteriş, parlaklık tebdil-i mekân: yer değiştirme (bk. m-k-n) tekâlif: yükümlülükler vecih: yön zevâl: yokluk, sona erme (bk. z-v-l) zindan-ı dünya: dünya zindanı zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) ziyade: çok, fazla zulümatlı: karanlık (bk. ẓ-l-m)
Beşincisi:
Kur’ân’ı dinleyen insana, Kur’ân’daki ilm-i hakikati ve nur-u hakikatle dünyanın mahiyetini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır.1 Yani, insana der ve ispat eder ki:
“Dünya bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al; nukuşunu bırak, git.
“Hem bir mezraadır.2 Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.
“Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.
“Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.
“Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.
“Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma” gibi zahir hakikatlerle, dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan mufarakati gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur’ân şu beş veche işaret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi âyât-ı Kur’âniye işaret ediyor. Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya.
bk. el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4:19; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-Hasene s. 497.
âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân-ı Kerimin âyetleri âyine: ayna beyhude: boşuna Cemîl-i Bâkî: sınırsız güzellik sahibi ve varlığı devamlı ve sonsuz olan Allah (bk. c-m-l; b-ḳ-y) delâlet: işaret envâr: nurlar (bk. n-v-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar, gizli gerçekler fuzulî: lüzumsuz hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) herzekârâne: saçmalayarak huruf: harfler hüşyar: uyanıkilm-i hakikat: hakikat ilmi (bk. a-l-m; ḥ-ḳ-ḳ) irâe eden: gösteren kafile: topluluk kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kitab-ı Samedâniye: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kitabı (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
mahiyet: nitelik, özellik, iç yüz mahsul: ürün mecmua: topluluk (bk. c-m-a) mezraa: tarla Mihmandar-ı Kerîm: ikramı bol ve çok cömert olan misafir sahibi, Allah (bk. k-r-m) mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) Müsemmâ: en güzel isimlerin sahibi olan Allah (bk. s-m-v) muvakkat: geçici muzahrafat: atıklar nazar-ı ibret: ibretle bakış (bk. n-ẓ-r) nefis: kendisi (bk. n-f-s) nukuş: nakışlar (bk. n-ḳ-ş) nur-u hakikat: hakikat nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) şe’n: durum, hal (bk. ş-e-n)
seyrangâh: gezinti yeri seyyar: hareketli, gezici sıfât: vasıf, özellik (bk. v-ṣ-f) tecellî: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) tecelliyât: yansımalar (bk. c-l-y) tenezzüh: gezinti (bk. n-z-h) tezahür: görünme, belirme (bk. ẓ-h-r) ticaretgâh: alışveriş yeri vecih: yön veyl: yazık zahir: görünen (bk. ẓ-h-r) zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, Birinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.