“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” – Cumartesi Dersleri 15. 6.

"Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah'ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?" - Cumartesi Dersleri 15. 6.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde “Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” ayetleri ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserdinden On Beşinci Söz Altıncı Basamak.

"Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah'ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?" - Cumartesi Dersleri 15. 6.
“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” – Cumartesi Dersleri 15. 6.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Beşinci Söz

BEŞİNCİ BASAMAK

ALTINCI BASAMAK

Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühuda müstaid olduklarından, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte, bunun için, Kur’ân-ı Hakîm öyle i’cazkâr


beşer: insan
cühud: bilerek inkâr etme
i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z)
müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d)
şer: kötülük
temerrüd: inat etme, direnme
tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)

bir belâğatle ve öyle âli ve bâhir üslûplarla ve öyle gàli ve zahir temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinatı titretir. Meselâ, “Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi, hudud-u mülkümden, elinizden gelirse çıkınız” meseline işaret eden

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ فَانْفُذُوا لاَ تَنْفُذُونَ اِلاَّ بِسُلْطَانٍ     فَبِاَىِّ اٰلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ     يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلاَ تَنْتَصِرَانِ     1

âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrurâne temerrüdlerini, gayet mucizâne bir belâğatle kırar. Aczlerini ilân eder. Saltanat-ı Rububiyetin genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve biçare olduklarını gösterir. Güya şu âyetle, hem 

وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ 

âyetiyle böyle diyor ki:

“Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid, ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşânın evamirine karşı geliyorsunuz ki, yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler.

“Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâle karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî askerleri var; faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerlerecmedebilirler.

“Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâlin memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir


Dipnot-1

“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl bir duman Salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız da dokunmaz.” Rahmân Sûresi, 55:33-35.

Dipnot-2

“…Onları (yıldızları) şeytanlara atılan mermiler yaptık.” Mülk Sûresi, 67:5.


acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
adüvv-ü kâfir: inkârcı, inanmayan düşman (bk. k-f-r)
âli: yüce, yüksek
arz: yer, dünya
azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
bâhir: açık, berrak
belâğat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ)
biçare: çaresiz
cünud: askerler
emirber nefer: emre hazır asker
evamir: emirler
fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r)
faraza: varsayalım ki
farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım ki
gàli: kıymetli
hakaret: küçüklük, değersizlik
Hâkim-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeye hükmeden Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)
hudud-u mülk: mülkün sınırı (bk. m-l-k)
ibâd: kullar (bk. a-b-d)
inzar: sakındırma, uyarma
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r)
mağrur: gururlu
mağrurâne: gururlu bir şekilde
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan, herşeyin sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l)
mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z)
muannid: inatçı
mübareze: mücadele, çatışma
mütemerrid: inatçı, dik kafalı
mutî: itaat eden, emre uyan
nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b)
recmetme: taşlama
saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
serkeş: isyan eden, başıbozuk
Sultan-ı Zîşân: şan ve şeref sahibi Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; ẕi)
temerrüd: inat etme, ayak direme
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)
zahir: açık, gözle görünür (bk. ẓ-h-r)
zecretme: sakındırma, vazgeçirme

olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nuhasları size atabilirler, sizi dağıtırlar.

“Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanunla öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”

Evet, Kur’ân’da bazı mühim tahşidat vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izharı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor.

Hem bazan kemâl-i intizamı ve nihayet adli ve gayet ilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbabı, en küçük ve zayıf birşeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar; düşürtmez, tecavüz ettirmez. Meselâ şu âyete bak:

وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلٰۤئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَهِيرٌ     1

Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidat, yalnız hürmet-i Nebînin azametini ve iki zaifenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riayetini rahîmâne ifade etmek içindir.


Dipnot-1

“Eğer (siz iki hanım) Peygambere karşı birbirinize arka çıkarsanız, şüphesiz ki onun dostu Allah’tır, Cebrail’dir ve salih mü’minlerdir. Üstelik melekler de onun yardımcısıdır.” Tahrim Sûresi, 66:4.


arz: yer, dünya
azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
efrad: fertler (bk. f-r-d)
esbap: sebepler (bk. s-b-b)
ezvâc: hanımlar, eşler
Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
haşmet: heybet, görkem
hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m)
hürmet-i Nebî: Peygamber Efendimize saygı (bk. ḥ-r-m; n-b-e)
izhar: gösterme, ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r)
kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kuvvet-i hikmet: hikmetin kuvveti (bk. ḥ-k-m)
menzil: mekan, yer (bk. n-z-l)
mesire: seyredilecek, gezilecek yer
misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
muhtelif: çeşitli
münevver: aydınlık, nurlanmış (bk. n-v-r)
murassa: süslenmiş
müsebbih: tesbih eden, Allah’ı anan (bk. s-b-ḥ)
nazenin: ince, nâzik, duyarlı
Nebî: Peygamber (bk. n-b-e)
nev’: çeşit
nihayet: son
nuhas: erimiş bakır
rahîmâne: şefkat ve merhametle (bk. r-ḥ-m)
recm: taşlama
riayet: gözetme, kollama
Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atlı şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l)
şekva: şikayet
sema: gök (bk. s-m-v)
semek: balık
şenaat: kötülük, alçaklık
şeyâtin: şeytanlar
şuvazlı: kızgın, ateşli
tahşid: kuvvetlendirme, destekleme
tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma
teşhir: sergileme
zaife: zayıf, dayanıksız
ziynet: süs (bk. z-y-n)

33-36

Ayet

 يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُواؕ لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ

٣٣

 فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

٣٤

 يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِۚ

٣٥

 فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

٣٦

Meal

Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz. ﴾33﴿ O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? ﴾34﴿ Üstünüze ateşten yalın bir alevle kıpkızıl bir duman gönderilir de kendinizi koruyamazsınız. ﴾35﴿ O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? ﴾36﴿

Tefsir

Müfessirlerin bir kısmı buradaki hitabı kıyamet tasviri çerçevesinde değerlendirmişler ve o gün cinlere ve insanlara böyle seslenileceği yorumunu yapmışlardır. Önceki âyetlerde hesap gününe ilişkin bir uyarının bulunması, müteakip âyetlerde de kıyametten ve âhirette karşılaşılacak sonuçlardan söz edilmesi bu yorumu destekleyici niteliktedir. Diğer bir grup müfessire göre ise bu hitap dünya hayatıyla ilgilidir ve önceki âyetlerde yer alan uyarıyı tamamlamaktadır: Cinlere ve insanlara kendilerine dünya hayatında tanınan fırsata aldanmamaları gerektiği hatırlatılmakta, ölümden ve ilâhî huzurda verilecek hesaptan kaçışın asla mümkün olmadığı bildirilmektedir. Derveze 33. âyette geçen sultân kelimesini “kişiyi kurtaracak sâlih ameller” şeklinde izah eder (VII, 136); birçok müfessirin anılan kelimeyi “delil, hüccet” anlamında almaları (İbn Atıyye, V, 230) bu yorumu destekler nitelikte olmakla beraber, 35. âyetin ifadesi belirtilen ihtimali zayıflatmaktadır. Öte yandan, bazı tefsirlerde sultan kelimesinin “güç” anlamı esas alınarak “Büyük bir güç bulunmadıkça geçemezsiniz” ifadesinden, “Böyle bir gücünüz de olmadığına göre göklerin ve yerin sınırını aşıp ötelere geçmeniz de imkânsızdır” anlamı çıkarılmıştır. Fakat sultan kelimesinin “yetki” anlamı dikkate alınarak âyetin ilgili kısmı, “Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp ötelere geçebilmeniz ancak (Allah tarafından verilecek) bir yetki, bir imkânla olabilir” şeklinde de anlaşılabilir. Bu takdirde muhatapların, yüce yaratıcının evrendeki yasaları doğrultusunda ortaya koyacakları çabaları sonucunda elde edecekleri kuvvete bir gönderme yapılmış demektir. Uzay araştırmalarının ilerlediği ve uzaya seyahatlerin gerçekleştiği günümüz şartları, Kur’an tefsiriyle meşgul olanları bu yorumu benimsemeye ve bu âyetlerde uzayın fethine işaret bulunduğu görüşüne yöneltmiştir. Hatta 35. âyetteki tasvirin modern silâhları çağrıştırdığı yorumları yapılmıştır. Râzî’nin belirttiği gibi, bağlam bu hitabın âhirette olduğu izlenimini vermektedir. Fakat her iki ihtimale göre düşünüp bu âyetlerde, Allah’ın hükümranlığını aşmanın ve verdiği hükümden kaçmanın asla mümkün olmayacağı uyarısı bulunduğunu söylemek daha doğru olur (XXIX, 113-114). Bir başka anlatımla, Allah’a karşı sorumluluğu olan varlıklar ister dünya hayatında ister kıyamet gelip çattığında Allah’ın hükmünden kaçıp kurtulmak için yerin ve göğün sınırlarını zorlayacak kadar güç elde etseler veya kendilerine bu tarz bir imkân verilse, hatta bu varlıklar topyekün bir dayanışma içine girseler dahi, 35. âyette ifade edildiği üzere bunlar sınırlı ve sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Şu halde ikinci yorum esas alındığında da (dünya hayatı bakımından) bu âyetlerden çıkan mesaj şu olmaktadır: Evreni daha iyi tanıma merakı, yerin derinliklerine ve göğün en uzak noktalarına nüfuz etme arzusu yadırganacak bir şey değildir ve büyük bir güç oluşturularak bu konuda epeyce mesafe alınabilir; ama bu çabalar asla ilâhî iradenin egemenliğini alt etme gibi bir amaç taşımamalıdır. Zira bu, Allah’ın evrendeki mutlak gücünü ayan beyan gören şuurlu varlıklara yaraşmaz; kaldı ki böyle bir yöneliş başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûmdur, böyle bir amaç taşıyanların âkıbeti hüsrandır.

35. âyette “erimiş bakır” diye çevrilen kelimeye “bakır gibi kızıl duman” mânası da verilmiştir.

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Altıncı Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.254

Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 208-209

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-tefsir-1/rahman-suresi-55/ayet-33/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

Ateş Topu – Fireball – Göktaşı Meteor Yağmuru- Yıldız Kayması – Şeytan Taşlama – Dünyadan Uzaya Gidip Gelme ve Uzaydan Dünyaya İnip Çıkma – Cumartesi Dersleri 15. 5.

Ateş Topu - Fireball - Göktaşı Meteor Yağmuru- Yıldız Kayması - Şeytan Taşlama - Dünyadan Uzaya Gidip Gelme ve Uzaydan Dünyaya İnip Çıkma - Cumartesi Dersleri 15. 5.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz bu haftaki Cumartesi Derslerinde “Ateş Topu – Fireball – Göktaşı Meteor Yağmuru- Yıldız Kayması – Şeytan Taşlama – Dünyadan Uzaya Gidip Gelme ve Uzaydan Dünyaya İnip Çıkma” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Beşinci Basamak.

Ateş Topu - Fireball - Göktaşı Meteor Yağmuru- Yıldız Kayması - Şeytan Taşlama - Dünyadan Uzaya Gidip Gelme ve Uzaydan Dünyaya İnip Çıkma - Cumartesi Dersleri 15. 5.
Ateş Topu – Fireball – Göktaşı Meteor Yağmuru- Yıldız Kayması – Şeytan Taşlama – Dünyadan Uzaya Gidip Gelme ve Uzaydan Dünyaya İnip Çıkma – Cumartesi Dersleri 15. 5.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Beşinci Söz

BEŞİNCİ BASAMAK

Madem arzdan semâya gidip gelmek var. Semâdan arza inip çıkmak oluyor; ehemmiyetli levazımat-ı arziye oradan gönderiliyor. Ve madem ervâh-ı tayyibeler


arz: yer, dünya

ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-ḥ)
levazımat-ı arziye: dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlarsema: gök (bk. s-m-v)

semâya gidiyorlar. Elbette, ervâh-ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü vücutça letafet ve hiffetleri var. Hem şüphesiz tard ve red edilecekler. Çünkü mahiyetçe şeraret ve nuhusetleri vardır.

Hem, bilâşek velâ şüphe, şu muamele-i mühimmenin, şu mübareze-i mâneviyenin, âlem-i şehadette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü, saltanat-ı Rububiyetin hikmeti iktiza eder ki, zîşuur için, bahusus en mühim vazifesi müşahede ve şehadet ve dellâllık ve nezaret olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. (Nasıl ki, nihayetsiz bahar mucizatına yağmuru işaret koymuş ve havârık-ı san’atına esbab-ı zahiriyeyi alâmet etmiş.) Ta âlem-i şehadet ehlini işhad etsin. Belki o acip temâşâya, umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celb etsin. Yani, o koca semâvâtı, etrafında nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir suretinde gösterip haşmet-i Rububiyetini tefekkür ettirsin.

Madem şu mübareze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki, hadisat-ı cevviye ve semâviye içinde, şu ilâna münasip hiçbir hadise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira, yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hadise-i necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar ensep düştüğü bedâheten anlaşılır. Halbuki, şu hadisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka, ona münasip bir hikmeti bilinmiyor. Sair hadisat öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdemden beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur.


ahyâr: hayırlı kimseler (bk. ḫ-y-r)
âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d)
bahusus: özellikle
bedâheten: ap açık bir şekilde
beşer: insan
bilâşek velâ şüphe: şeksiz ve şüphesiz (bk. lâ)
celb etmek: çekmek
cühud: bilerek inkâr etme
dellal: davetçi, ilan edici
ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ehl-i semavat: semavat ehli, melekler ve ruhanîler (bk. s-m-v)
enseb: daha uygun (bk. n-s-b)
enzâr-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r)
ervâh-ı habîse: kötü ruhlar (bk. r-v-ḥ)
esbab-ı zahiriye: görünen sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r)
hadisat-ı cevviye ve semaviye: hava ve gök olayları (bk. s-m-v)
hadisat-ı necmiye: yıldız olayları (bk. ḥ-d-s̱)
haşmet-i Rububiyet: Cenab-ı Hakkın bütün varlıkları merhamet ve şefkatle beslemesi, terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutmasının ihtişamı (bk. r-b-b)
havârık-ı san’at: sanat harikaları (bk. ṣ-n-a)
hiffet: hafiflik
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m)
i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z)
iktiza: gerektirme
işhad: şahit gösterme (bk. ş-h-d)
letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f)
mahiyet: esas, nitelik, içyapı
mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti
meşhud: görünen, bilinen (bk. ş-h-d)
mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)
muamele-i mühimme: önemli davranış
mübareze-i mâneviye: mânevî mücadele ve çatışma (bk. a-n-y)
mübareze-i ulviye: yüce mücadele
muhkem: sağlam (bk. ḥ-k-m)
münasip: uygun (bk. n-s-b)
müşahede: gözlemleme (bk. ş-h-d)
müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d)
nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
nöbettar: nöbetçi
nuhuset: uğursuzluk
recm-i şeytan: şeytan taşlama
sair: diğer
saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
sekene-i arz: dünyalılar (bk. s-k-n)
semâ: gök (bk. s-m-v)
semavat: gökler (bk. s-m-v)
şer: kötülük
şeraret: şerlilik, kötülük
suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
tard: kovma, uzaklaştırma
tasarrufat-ı gaybiye: görünmeyen âlemlerden gelen tasarruflar (bk. ğ-y-b; ṣ-r-f)
tefekkür etmek: düşünmek (bk. f-k-r)
temâşâ: seyir
temerrüd: inat etme, direnme
tezyin edilmek: süslenmek (bk. z-y-n)
tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)
zaman-ı Âdem: Âdem peygamberin zamanı
zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Beşinci Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.253

Melekler ve Şeytanlar – İyiler ve Kötüler Arasındaki Mübareze – Mücadele ve Çatışma – Cumartesi Dersleri 15. 4.

Melekler ve Şeytanlar - İyiler ve Kötüler Arasındaki Mübareze - Mücadele ve Çatışma - Cumartesi Dersleri 15. 4.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Melekler ve Şeytanlar – İyiler ve Kötüler Arasındaki Mübareze – Mücadele ve Çatışma” işlnmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Dördüncü Basamak.

Melekler ve Şeytanlar - İyiler ve Kötüler Arasındaki Mübareze - Mücadele ve Çatışma - Cumartesi Dersleri 15. 4.
Melekler ve Şeytanlar – İyiler ve Kötüler Arasındaki Mübareze – Mücadele ve Çatışma – Cumartesi Dersleri 15. 4.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Beşinci Söz

DÖRDÜNCÜ BASAMAK

Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbiri ve Hâlıkı olan Zât-ı Zülcelâlin, ahkâmları ayrı ayrı pek çok namları ve ünvanları ve Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Meselâ, ashab-ı Nebî safında küffara karşı muharebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvan ise, o isim ve ünvan iktiza eder ki, melâike ile şeyâtin ortasında muharebe bulunsun ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arzîn mabeynlerinde mübareze olsun. Evet, küffarın nüfus ve enfasları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emirle, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rububiyet-i âmme ünvanıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze açıyor.

Temsilde hata olmasın, görüyoruz ki, nasıl ki bir padişahın daire-i hükûmeti itibarıyla ayrı ayrı pek çok ünvanları, isimleri bulunur. Meselâ daire-i adliye onu Hâkim-i Âdil ismiyle yad eder. Daire-i askeriye onu Kumandan-ı Âzam namıyla bilir.


ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
ahyâr-ı semâviyyîn: göktekilerin hayırlıları, iyileri (bk. s-m-v)
âlem: dünya, evren (bk. a-l-m)
arz: yer, dünya
ashab-ı Nebî: Peygamberimizin ashabı, arkadaşları (bk. n-b-e)
daire-i adliye: adliye dairesi (bk. a-d-l)
daire-i askeriye: askerlik dairesi
daire-i hükûmet: yönetim dairesi (bk. ḥ-k-m)
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
enfas: nefesler, hayatlar, canlar (bk. n-f-s)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
eşrâr-ı arzîn: yeryüzünün şerlileri, kötüleri
evliyalar: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme (bk. bilgiler)
fıtrî: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r)
hadsiz: sınırsız
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hulkî: yaratılıştan (bk. ḫ-l-ḳ)
iktiza: gerektirmeins: insanlar
kabza-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r)
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kayıt: sınır
küffar: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r)
Kumandan-ı Âzam: her yere ve herşeye hükmeden en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)
kuvâ: duygular, hisler
mabeyn: ara
mahdut: sınırlı
mahvetmek: yok etmek
mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)
mazhar-ı tahavvülât: değişikliğe uğramış (bk. ẓ-h-r)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
meydan-ı imtihan: imtihan meydanı
mezkur: sözü geçen, anılan
mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
mübareze: mücadele, çatışma
Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
muharebe: savaş
mühim: önemli
nam: ad, isim, ünvan
nemrud: (bk. bilgiler)
neş’et eden: doğan, meydana çıkan
nüfus: nefisler (bk. n-f-s)
peyda olmak: var olmak
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
sair: diğer, başka
sayha: sesleniş
sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n)
sema: gök (bk. s-m-v)
şeraret: şerlilik, kötülük
şeyâtin: şeytanlar
sür’at: hız
tagayyür: başkalaşma
tahavvül: değişim
tedennî: alçalma, gerileme
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
terakki: yükselme, ilerleme
yad edilmek: anılmak
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)

Daire-i meşihat onu Halife ismiyle zikreder. Daire-i mülkiye onu Sultan namiyle tanır. Mutî ahali ona Merhametkâr Padişah derler. Âsi insanlar ona Kahhar Hâkim derler. Daha bunlara kıyas et. İşte, bazı vakit oluyor ki, bütün ahali onun elinde olan o padişah-ı âli âciz, zelil bir âsiyi bir emirle idam etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sadık bir memurunu taltife liyakatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki, haşmet-i saltanat ve tedbir-i hükûmet ünvanıyla mükâfata istihkakını teşhir etmek için bir meydan-ı müsabaka açar, vezirine emreder, ahaliyi temâşâya davet eder. Bir istikbal-i siyasî yaptırır, muhteşem bir imtihan-ı ulvî neticesinde bir mecma-ı âlide onu taltif eder, liyakatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyas et.

İşte,

 وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1 

Ezel, Ebed Sultanının pek çok Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Tecelliyat-ı celâliye ve tezahürat-ı cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve unvanları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennemin vücudunu iktiza eden isim ve ünvan ve şe’ni ise, kanun-u tenasül, kanun-u müsabaka, kanun-u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillü, kanun-u mübarezenin dahi bir derece tâmimini isterler. Kalb etrafındaki ilhamat ve vesveselerin mübarezelerinden tut, ta semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübarezesine (2) kadar, o kanunun şümulünü iktiza eder.


Dipnot-1

“En yüce sıfatlar Allah’a mahsustur.” Nahl Sûresi, 16:60.

Dipnot-2

bk. Tirmizî, Tefsîru Sûre (2) 36; en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ 6:305; İbni Hibbân, es-Sahîh 3:278.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
âfâk: ufuklar
ahali: halk
arz: yer, dünya
âsi: isyan eden, başkaldıran
cihet: yön, taraf
daire-i meşihat: din işleri dairesi
daire-i mülkiye: devlet idaresiyle meşguliyet dairesi (bk. m-l-k)
ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-ḥ)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
Ezel ve Ebed Sultanı: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hâkimiyet sahibi Allah (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)
Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l)
Halife: Müslümanların dini reisi (bk. ḫ-l-f)
haşmet-i saltanat: sultanlığın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ)
hususî: özel
iktiza: gerektirme
ilhamat: ilhamlar
imtihan-ı ulvî: yüce imtihan
istihkak: hak etme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
istikbal-i siyasî: siyasî karşılama
Kahhar Hâkim: kahreden ve herşeye hükmeden güç ve kuvvet sahibi (bk. ḳ-h-r; ḥ-k-m)
kanun-u mübareze: mücadele, çatışma kanunu (bk. ḳ-n-n)
kanun-u müsabaka: yarışma kanunu (bk. ḳ-n-n)
kanun-u teavün: yardımlaşma kanunu (bk. ḳ-n-n)
kanun-u tenasül: üreme ve çoğalma kanunu (bk. ḳ-n-n)
levazımat-ı arziye: dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlar
liyakat: layık olma
mecma-ı âli: yüce meclis (bk. c-m-a)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
Merhametkâr: merhametli, şefkatli (bk. r-ḥ-m)
meydan-ı müsabaka: yarış meydanı
misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
mübareze: mücadele, çatışma
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
muktedir: iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r)
mutî: itaatkâr, emre uyan
nam: ad, ünvan
nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
padişah-ı âli: yüce hükümdar
sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ)
şe’n: iş, fiil, özellik (bk. ş-e-n)
sema: gök (bk. s-m-v)
şümul: kapsam
şuûnat: işler, fiiller ve icraatlar (bk. ş-e-n)
taltif: lütuf ve iyilikte bulunma (bk. l-ṭ-f)
tâmim: genelleştirme, yayma
tecelliyat-ı celâliye: Allah’ın haşmet ve ihtişamının varlıklar üzerinde görünümü (bk. c-l-y; c-l-l)
tedbir-i hükûmet: hükûmetin tedbiri, işleri önceden planlayarak idare etmesi (bk. d-b-r; ḥ-k-m)
temâşâ: seyretme
teşhir etmek: sergilemek
tezahürat-ı cemâliye: Allah’ın güzelliğinin, lütuf ve iyiliklerinin varlıklar üzerinde görünüşleri (bk. ẓ-h-r; c-m-l)
umumî: genel
vesvese: şüphe, kuruntu
vücud: varlık (bk. v-c-d)
zelil: alçak, aşağılık
zikretmek: anmak
zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Dördüncü Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.252

Yer ile Gök, Dünya ile Uzay Kıyaslaması – Dünya Evrene Nispeten Bir Ölçek Gibidir, Bir Çeşme Gibidir – Cumartesi Dersleri 15. 3.

Yer ile Gök, Dünya ile Uzay Kıyaslaması - Dünya Evrene Nispeten Bir Ölçek Gibidir, Bir Çeşme Gibidir - Cumartesi Dersleri 15. 3.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Yer ile Gök, Dünya ile Uzay Kıyaslaması – Dünya Evrene Nispeten Bir Ölçek Gibidir, Bir Çeşme Gibidir” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Üçüncü Basamak.

Yer ile Gök, Dünya ile Uzay Kıyaslaması - Dünya Evrene Nispeten Bir Ölçek Gibidir, Bir Çeşme Gibidir - Cumartesi Dersleri 15. 3.
Yer ile Gök, Dünya ile Uzay Kıyaslaması – Dünya Evrene Nispeten Bir Ölçek Gibidir, Bir Çeşme Gibidir – Cumartesi Dersleri 15. 3.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Beşinci Söz

ÜÇÜNCÜ BASAMAK

ÜÇÜNCÜ BASAMAK

Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttıradı ve vüs’at ve nuraniyeti gösterir ki, sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki, bütün ahalisi muti’dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame ve münakaşayı icap edecek bir sebep yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.

Evet, zeminde ezdad içtima etmiş, eşrar ahyara karışmış, içlerinde münakaşat başlamış. O sebepten ihtilâfat ve ıztırabat düşmüş. Ve ondan imtihanat ve müsabakat teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyat ve tedenniyat çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:

Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz’ü olan meyvesidir. Malûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cemiyetli, en nazik, en ehemmiyetli cüz’üdür. İşte bunun için, semere-i âlem olan insan en cami’, en bedi’, en âciz, en zayıf ve en lâtif bir mucize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumana nisbeten


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
ahali: halk
ahyar: hayırlılar, iyiler
âsuman: gökyüzü, gökkubbe
bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a)
beşer: insan
cami’: kapsayıcı (bk. c-m-a)
cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a)
cesed-i misalî: maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden (bk. m-s̱-l)
cüz’ü: kısım, parça (bk. c-z-e)
edyân-ı semaviye: vahiyle gelen semavî dinler (bk. s-m-v)
ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f)
ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ)
ervâh-ı emvat: ölülerin ruhları (bk. r-v-ḥ; m-v-t)
ervâh-ı enbiya ve evliya: peygamberlerin ve velilerin ruhları (bk. r-v-ḥ; n-b-e; v-l-y)
eşrar: şerliler, kötüler
ezdad: zıtlar
fıtrat: yaratılış, mizaç (bk. f-ṭ-r)
hads-i kat’î: doğru ve kesin sezgi (bk. ḥ-d-s̱)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hiffet: hafiflik
hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)
icap etmek: gerektirmek
icmâ: görüş birliği (bk. c-m-a)
içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a)
ihtilâfat: ihtilaflar, farklılıklar
imtihanat: imtihanlar
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
istinad eden: dayanan (bk. s-n-d)
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
ıttırad: düzgünlük, aynı şekilde devamlılık
ıztırabat: ıztıraplar, sıkıntılar
karib: yakın
lâtif: cismanî olmayan, ruhla ilgili (bk. l-ṭ-f)
letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f)
mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
mesken: ev, yer (bk. s-k-n)
mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
münakaşa: tartışma
münakaşat: münakaşalar, tartışmalar
müsabakat: müsabakalar, yarışmalar
muti’: itaat eden, emre uyan
müzahame: zahmet verme, itişip kakışma
nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r)
safi: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y)
sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n)
sekene-i arz: dünyalılar, yer sakinleri (bk. s-k-n)
sema: gök (bk. s-m-v)
semere: meyve, netice
semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m)
şerece-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d)
sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n)
sükût: sessizlik
tedenniyat: alçalmalar, gerilemeler
teklif: görev yükleme
terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler
tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber
vahiy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y)
vüs’at: genişlik
zemin: yer

maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün mucizât-ı san’atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi ve nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri ve mâkesi ve hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-ı sağîresinde cevâdâne icadın medarı ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı ve menâzır-ı sermediyenin sür’atle değişen taklitgâhı ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.

İşte, arzın HAŞİYE-1 bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor; mükerreren 

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 

der.


Haşiye-1

Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle birşey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san’atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte,

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

sırrını anla.

Dipnot-1

“Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16; İsrâ Sûresi, 17:102, Kehf Sûresi, 18:14.


âhiret âlemi: öteki dünya (bk. e-ḫ-r; a-l-m)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
arz: yer, dünya
azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y)
besâtin-i daime: daimi ve sürekli bahçeler
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cevâdâne: cömertçe (bk. c-v-d)
destgâh: tezgâh, işyeri
envâ-ı sağîre: küçük çeşitler
faaliyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b)
farz etmek: varsaymak
gayb âlemi: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. ğ-y-b; a-l-m)
hadsiz: sınırsız
hakaret: küçüklük, değersizlik
hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın yaratıcılığı, yoktan var ediciliği (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hemmiyet-i san’aviye: san’at tarafının önemi (bk. ṣ-n-a)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hususan: özellikle
icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
küre-i arz: yerküre, dünya
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r)
mahsulât: ürünler
mâkes: yansıma yeri, ayna
masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)
mazi: geçmiş zaman
medar: eksen, dayanak, vesile
menâzır-ı sermediye: devamlı, sürekli manzaralar (bk. n-ẓ-r)
mensucat-ı ebediye: sonsuz hayata ait dokumalar (bk. e-b-d)
meşher: sergi
mezher: çiçeklik
mezraa: tarla
mikyas: ölçü
mu’cizât-ı san’at: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a)
mükerreren: tekrarla, defalarca
müteaddit: çeşitli, birden fazla
müteceddid: yenilenen, tazelenen
muvakkat: geçici
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nazar: dikkat (bk.n-ẓ-r)
nebatat: bitkiler
nihayetsiz: sonsuz
nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)
noksan: eksik
nokta-i mihrakiye: odak noktası
nümunegâh: nümunelerin bulunduğu yer
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
semavat: gökler (bk. s-m-v)
sür’at: hız
taklitgâh: taklit yeri
tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları (bk. c-l-y; s-m-v)
terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b)
varidatsız: gelirsiz
yeknesak: monoton, değişmeyen
zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r)
ziyade: fazla

Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş’et eden sür’atli tahavvülü ve devamlı tagayyürü iktiza eder ki, sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülât olsun.

Hem şu mahdut arz, hadsiz mucizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sair zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için, nihayetsiz terakki ve nihayetsiz tedennîye mazhar olmuşlar. Enbiyadan, evliya dan tut, ta Nemrutlara, ta şeytanlara kadar, uzun bir meydan-ı imtihanları peyda olmuştur. Madem öyledir; elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.


ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
ahyâr-ı semâviyyîn: göktekilerin hayırlıları, iyileri (bk. s-m-v)
âlem: dünya, evren (bk. a-l-m)
arz: yer, dünya
ashab-ı Nebî: Peygamberimizin ashabı, arkadaşları (bk. n-b-e)
daire-i adliye: adliye dairesi (bk. a-d-l)
daire-i askeriye: askerlik dairesi
daire-i hükûmet: yönetim dairesi (bk. ḥ-k-m)
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
enfas: nefesler, hayatlar, canlar (bk. n-f-s)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
eşrâr-ı arzîn: yeryüzünün şerlileri, kötüleri
evliyalar: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme (bk. bilgiler)
fıtrî: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r)
hadsiz: sınırsız
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hulkî: yaratılıştan (bk. ḫ-l-ḳ)
iktiza: gerektirmeins: insanlar
kabza-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r)
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kayıt: sınır
küffar: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r)
Kumandan-ı Âzam: her yere ve herşeye hükmeden en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)
kuvâ: duygular, hisler
mabeyn: ara
mahdut: sınırlı
mahvetmek: yok etmek
mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)
mazhar-ı tahavvülât: değişikliğe uğramış (bk. ẓ-h-r)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
meydan-ı imtihan: imtihan meydanı
mezkur: sözü geçen, anılan
mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
mübareze: mücadele, çatışma
Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
muharebe: savaş
mühim: önemli
nam: ad, isim, ünvan
nemrud: (bk. bilgiler)
neş’et eden: doğan, meydana çıkan
nüfus: nefisler (bk. n-f-s)
peyda olmak: var olmak
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
sair: diğer, başka
sayha: sesleniş
sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n)
sema: gök (bk. s-m-v)
şeraret: şerlilik, kötülük
şeyâtin: şeytanlar
sür’at: hız
tagayyür: başkalaşma
tahavvül: değişim
tedennî: alçalma, gerileme
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
terakki: yükselme, ilerleme
yad edilmek: anılmak
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Üçüncü Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.250

Yer ve Gök Arasındaki İlişki ve Uzaya Çıkmak – Cumartesi Dersleri 15. 2.

Yer ve Gök Arasındaki İlişki ve Uzaya Çıkmak - Cumartesi Dersleri 15. 2.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Yer ve Gök Arasındaki İlişki ve Uzaya Çıkmak” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz İkinci Basamak.

Yer ve Gök Arasındaki İlişki ve Uzaya Çıkmak - Cumartesi Dersleri 15. 2.
Yer ve Gök Arasındaki İlişki ve Uzaya Çıkmak – Cumartesi Dersleri 15. 2.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Beşinci Söz

İKİNCİ BASAMAK

Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor.


alâkadar: ilgili
âlem-i cismâniyât: cismânî varlıkların bulunduğu âlem, varlıklar dünyası (bk. a-l-m)
âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d)
bahr: deniz
bereket: bolluk (bk. b-r-k)
cismânî: maddî vücutla alakalı
ecnâs: cinsler, türler
ecsâm-ı hayvaniye: hayvan cisimleri, bedenleri (bk. ḥ-y-y)
ecsâm-ı seyyare: gezici cisimler
emr-i Hak: Allah’ın emri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
envâ: çeşitler, türler
ervâh: ruhlar (bk. r-v-ḥ)
Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
hararet: ısı, sıcaklık
haşmetli: ihtişamlı, görkemli
hasse: duyu
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması (bk. ḥ-k-m)
hükûmet: idare, yönetim (bk. ḥ-k-m)
hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n)
ibâdât: ibadetler (bk. a-b-d)
ins: insanlar
intizam-ı âlem: kâinatta var olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-l-m)
irtibat: bağ, ilişki
işârât: işaretler
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
kat’iyet: kesinlik
katarât: damlalar
kesafetli: yoğun, katı
kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r)
küdûretli: bulanık
letafetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
merâkib: binekler
mu’cizât-ı fıtrat: yaratılış mu’cizesi (bk. a-c-z; f-ṭ-r)
muamele: iş, işlem, alışveriş
münasip: uygun (bk. n-s-b)
müracaat etmek: başvurmak
mütemadiyen: sürekli olarak
mütenevvi: çeşitli
nam: ad
nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
nihayetsiz: sonsuz
Nokta Risalesi: Mesnevî-i Nûriye’de yer almaktadır
nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
nuraniyetli: aydınlık, parlak (bk. n-v-r)
rahmet: yağmur (bk. r-ḥ-m)
risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l)
rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
ruhaniyat: ruhanî varlıklar (bk. r-v-ḥ)
sema: gökyüzü (bk. s-m-v)
seyran etmek: seyretmek, gezmek
seyyarat: gezegenler
taam: yiyecek
tayyare: uçak
temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak
tesmiye edilen: isimlendirilen (bk. s-m-v)
tuyûrun hudrun: yeşil renkli kuşlar
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
vezaif: vazifeler, görevler
vücut: varlık (bk. v-c-d)
vüs’atli: geniş
zemin: yer
zevi’l-idrak: idrak sahipleri, düşünebilen varlıklar
zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
ziya: ışık
zulmet: koyu karanlık (bk. ẓ-l-m)

Vahye istinad eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, melâike ve ervah semâdan zemine geliyorlar.

Bundan, hisse karib bir hads-i kat’î ile bilinir ki, sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semâya gider. Öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiya ve evliya veya cesetlerini çıkaran ervâh-ı emvat, izn-i İlâhî ile oraya giderler. Madem hiffet ve letafet bulanlar oraya giderler. Elbette cesed-i misalî giyen ve ervah gibi hafif ve lâtif bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
ahali: halk
ahyar: hayırlılar, iyiler
âsuman: gökyüzü, gökkubbe
bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a)
beşer: insan
cami’: kapsayıcı (bk. c-m-a)
cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a)
cesed-i misalî: maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden (bk. m-s̱-l)
cüz’ü: kısım, parça (bk. c-z-e)
edyân-ı semaviye: vahiyle gelen semavî dinler (bk. s-m-v)
ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f)
ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ)
ervâh-ı emvat: ölülerin ruhları (bk. r-v-ḥ; m-v-t)
ervâh-ı enbiya ve evliya: peygamberlerin ve velilerin ruhları (bk. r-v-ḥ; n-b-e; v-l-y)
eşrar: şerliler, kötüler
ezdad: zıtlar
fıtrat: yaratılış, mizaç (bk. f-ṭ-r)
hads-i kat’î: doğru ve kesin sezgi (bk. ḥ-d-s̱)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hiffet: hafiflik
hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)
icap etmek: gerektirmek
icmâ: görüş birliği (bk. c-m-a)
içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a)
ihtilâfat: ihtilaflar, farklılıklar
imtihanat: imtihanlar
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
istinad eden: dayanan (bk. s-n-d)
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
ıttırad: düzgünlük, aynı şekilde devamlılık
ıztırabat: ıztıraplar, sıkıntılar
karib: yakın
lâtif: cismanî olmayan, ruhla ilgili (bk. l-ṭ-f)
letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f)
mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
mesken: ev, yer (bk. s-k-n)
mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
münakaşa: tartışma
münakaşat: münakaşalar, tartışmalar
müsabakat: müsabakalar, yarışmalar
muti’: itaat eden, emre uyan
müzahame: zahmet verme, itişip kakışma
nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r)
safi: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y)
sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n)
sekene-i arz: dünyalılar, yer sakinleri (bk. s-k-n)
sema: gök (bk. s-m-v)
semere: meyve, netice
semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m)
şerece-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d)
sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n)
sükût: sessizlik
tedenniyat: alçalmalar, gerilemeler
teklif: görev yükleme
terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler
tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber
vahiy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y)
vüs’at: genişlik
zemin: yer

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, İkinci Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.249


Deprem İlahi İkazdır – On Dördüncü Sözün Zeyli – Cumartesi Dersleri 14. 7.

Deprem İlahi İkazdır - On Dördüncü Sözün Zeyli - Cumartesi Dersleri 14. 7.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlemiş olduğumuz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Deprem İlahi İkazdır” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Dördüncü Sözün Zeyli.

Deprem İlahi İkazdır - On Dördüncü Sözün Zeyli - Cumartesi Dersleri 14. 7.
Deprem İlahi İkazdır – On Dördüncü Sözün Zeyli – Cumartesi Dersleri 14. 7.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Dördüncü Sözün Zeyli

 اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا     وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا     وَقَالَ اْلاِنْسَانُ مَا لَهَا     يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا     بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا .. الخ     1

ŞU SÛRE kat’iyen ifade ediyor ki, küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor.

Mânevî ve ehemmiyetli bir canipten, şimdiki zelzele münasebetiyle, altı yedi cüz’î suale karşı, yine mânevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.

Birinci sual: Bu büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm, mânevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve meyusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selb ederek dehşetli bir azap vermesi nedendir?

Yine mânevî cevap: Şöyle denildi ki, Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde kemâl-i neş’e ve sürurla, sarhoşçasına, gayet heveskârâne şarkıları ve bazan kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde cazibedârâne işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

İkinci sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu biçare Müslümanlara iniyor?

Elcevap: Büyük hatalar ve cinayetler tehirle büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler tâcille küçük merkezlerde verildiği gibi, mühim bir hikmete binaen,


Dipnot-1

“Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır. Ve insan ‘Ne oluyor buna?’ der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.” Zilzal Sûresi, 99:1-5.


biçare: çaresiz
binaen: –dayanarak
canip: yön, taraf
cazibedârâne: çekici, baştan çıkarıcı bir şekilde
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
elîm: acı veren, üzücü
emir tahtında: emir altında
heveskârâne: hevesli bir şekilde, nefsin arzu ve isteklerine uyarak
hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)
icmalen: kısaca, özetle (bk. c-m-l)
ihtar: hatırlatma
kat’iyen: kesinlikle
kemâl-i neş’e ve sürur: tam bir neşe ve sevinç (bk. k-m-l)
küre-i arz: yerküre, dünya
mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r)
merkez-i İslâmiyet: İslâm merkezi (bk. s-l-m)
meyusiyet: ümitsizlik
mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k)
mühim: önemli
musibet: felaket, belâ
selb etme: ortadan kaldırma
semavî: vahiyle gelen (bk. s-m-v)
tâcil: çabuklaştırma
tafsilen: ayrıntılı olarak
tehir: erteleme, sonraya bırakma
vahiy/ilham: Allah tarafından varlıklara verilmiş duygu; yaratılışa ait kalbe doğuş (bk. v-ḥ-y)
zelzele: deprem, sarsıntı
zeyl: ilâve, ek

ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı âzamı Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşre tehir edilerek, ehl-i imanın hataları kısmen bu dünyada cezası verilir. HAŞİYE-1

Üçüncü sual: Bazı eşhâsın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

Elcevap: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.

Dördüncü sual: Madem bu zelzele musibeti hataların neticesi ve keffâretü’z-zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Âdaletullah nasıl müsaade eder?

Yine mânevî canipten elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere taallûk ettiği için, Risale-i Kadere havale edip, yalnız burada bu kadar denildi:

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَۤاصَّةً     1

Yani, “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.”

Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dar-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, ta müsabaka ve mücahede ile Ebu Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil’ler esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebu Cehil’ler, aynen Ebu Bekir’ler gibi teslim olup, mücahede ile mânevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.

Madem mazlum zalim ile beraber musibete düşmek hikmet-i İlâhiyece lâzım geliyor. Acaba o biçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?


Haşiye-1

Hem Rus gibi olanlar (Bu tâbir SSCB dönemi Rusya’sına aittir), mensuh ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullaha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp bunlara hiddet ediyor.

Dipnot-1

Enfâl Sûresi, 8:25.


adaletullah: Allah’ın adaleti (bk. a-d-l)
âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
biçare: çaresiz
canip: taraf, yön
cihet: yön, taraf
dar-ı teklif ve mücahede: sorumluluk ve mücadele yeri (bk. c-h-d)
ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
Ebu Bekir: (bk. bilgiler)
Ebu Cehil: (bk. bilgiler)
ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n)
ehl-i küfür: küfür ehli, inanmayanlar (bk. k-f-r)
ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
esfel-i sâfilin: aşağıların en aşağısı
eşhâs: şahıslar, kişiler
fiilen: davranışla (bk. f-a-l)
gayretullah: Allah’ın hak dinini koruma sıfatı (bk. ğ-y-r)
hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harekât: hareketler, davranışlar
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hikmet-i İlâhî: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
iktiza: gerektirme
iltihaken: katılarak
iltizamen: taraftar olarak
iştirak: ortak olma, katılma
kabil-i nesh olmayan: hükmü kaldırılamayan
keffâretü’z-zünub: günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile
kısm-ı âzam: büyük kısım (bk. a-ẓ-m)
Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşr: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r; ḥ-ş-r)
mazlum: zulme uğrayan (bk. ẓ-l-m)
mensuh: hükmü yürürlükten kalkmış olan
meydan-ı tecrübe ve imtihan: deneme ve imtihan meydanı
mücahede: nefisle mücadele, cihad (bk. c-h-d)
müsabaka: yarışma
musibet-i âmme: büyük ve genel musibet
nâs: insanlar
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
Risale-i Kader: Kader Risalesi (Yirmi Altıncı Söz) (bk. r-s-l; ḳ-d-r)
sır: gizli gerçek, gizem
sırr-ı kader: kader sırrı (bk. ḳ-d-r)
sırr-ı teklif: kulluk sırrı, insanların Allah tarafından görevlendirilerek dünyaya gönderilmesinin anlamı
taallûk etmek: ilgili olmak
tahrif edilmek: değiştirilmek, bozulmak
tehir: erteleme, sonraya bırakma
teklif: görev yükleme, sorumluluk
terakki: ilerleme
zelzele: deprem, sarsıntı

Bu suale karşı, cevaben denildi ki: O musibetteki gazap ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazap içinde bir rahmettir.

Beşinci sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip koca bir unsuru musallat eder? Bu hal cemâl-i rahmetine ve şümul-u kudretine nasıl muvafık düşer?

Elcevap: Kadîr-i Zülcelâl herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde bir tek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur o vazifeden men edilse, o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir; ve lüzumlu bir hayrı yapmamak şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır—ta birtek şer gelmesin gibi, gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat, kusurdan münezzehtirler. Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette, o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde, “Onları terbiye et” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.

Altıncı sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, adeta tesadüfî ve tabiî ve maksatsız bir hadise nazarıyla bakarlar. Bu hadisenin mânevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar, ta ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?


Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah (bk. a-d-l)
arz: yer, dünya
ayn-ı gazap: hiddetin, öfkenin kendisi
ayn-ı hikmet ve adalet: hikmet ve adaletin tâ kendisi (bk. ḥ-k-m; a-d-l)
ayn-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi (bk. r-ḥ-m)
bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y)
cemâl-i rahmet: rahmetin güzelliği (bk. c-m-l; r-ḥ-m)
cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)
ehl-i gaflet: âhiretten habersiz, mânevî sorumluluklarına karşı duyarsız kimseler (bk. ğ-f-l)
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
fâni: geçici, yok olucu (bk. f-n-y)
fevkalâde: olağanüstü
gazap: öfke, kızgınlık
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
haysiyet: itibar
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hilâf-ı hikmet: yaratılıştaki hikmete, İlâhî gayeye zıt (bk. ḥ-k-m)
inkılâbât-ı madeniye: madenlerin alt üst olması, değişmesi
intibah: uyanış
işâa etme: yayma, duyurma
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
küllî: büyük, çok (bk. k-l-l)
küre-i arz: yerküre, dünya
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
mazlum: zulme uğramış (bk. ẓ-l-m)
men edilme: yasaklanma
meşakkat: zahmet, sıkıntı
münezzeh: kusur ve eksiklikten uzak, temiz (bk. n-z-h)
musallat: sataşma
muvafık: uygun
muvakkat: geçici
nazarıyla: gözüyle, bakışıyla
nevi: çeşit, tür
nisbeten: oranla, kıyasla (bk. n-s-b)
Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
sadaka: Allah rızası için ihtiyaç sahibi kişilere yapılan yardım
sair: diğer
şer: kötülük
şümul: kapsam
şümul-u kudret: kudretin herşeyi kaplaması (bk. ḳ-d-r)
tabiî: tabiat gereği, kendiliğinden (bk. ṭ-b-a)
tahkir: hakaret, aşağılama
tecavüz: haddi aşma, ileri gitme
tesadüfî: rastgele, tesadüfen
vücud: varlık (bk. v-c-d)
zelzele: deprem, sarsıntı

Elcevap: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, her sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın birtek nev’i olan, meselâ sinek taifesinden hadsiz efradından birtek ferdin yüzer âzâsından birtek uzvu olan kanadının kast ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayt kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hâmisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’al ve ahvali, belki hiçbir şeyi—cüz’î olsun küllî olsun—irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak, hikmetinin muktezasıyla, zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip ateşlendiriyor.

Haydi, madenî inkılâbat dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur, başka olamaz. Meselâ bir adam bir tüfekle birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip biçare maktulün büs bütün hukukunu zayi etmek ne derece belâhet ve divaneliktir. Aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâlin musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için ateşlendir” diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşneidir.

Altıncı sualin tetimmesi ve haşiyesi: Ehl-i dalâlet ve ilhad, mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın intibahlarına mukabele ve mümanaat etmek için, o derece garip bir temerrüd ve acip bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder. Meselâ, bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anâsır-ı külliye kızdıklarından; ve Hâlık-ı Arz ve Semâvât


âhir: son (bk. e-ḫ-r)
ahval: haller, vaziyetler
anâsır-ı külliye: büyük unsurlar; toprak, hava, su, ateş (bk. k-l-l)
âzâ: organlar
belâhet: aptallık
beşer: insan
biçare: çaresiz
cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y)
cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
divanelik: delilik, akılsızlık
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d)
ehl-i dalâlet ve ilhad: sapıklık ve inkâr ehli, dinsizler (bk. ḍ-l-l)
ehl-i gaflet ve tuğyan: gaflete dalanlar ve zulüm ve taşkınlıkta çok ileri gidenler (bk. ğ-f-l; ṭ-ğ-y)
ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n)
emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b)
envâ: çeşitler, türler
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
eşne: en çirkin ve fena, iğrenç
hadsiz: sayısız
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık-ı Arz ve Semavat: gökleri ve yeri yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v)
hamâkat: ahmaklık
hâmi: koruyucu
hariç: dış
hâşiye: dipnot, açıklayıcı not
hasr-ı nazar etmek: bakışı tek bir yere yöneltmek (bk. n-ẓ-r)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i İlâhî: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
iddihar edilmek: biriktirilmek, depolanmak
ihtiyar: irade, istek, tercih (bk. ḫ-y-r)
inkılâbat: inkılaplar, büyük değişimler
intibah: uyanış
irade: istek, tercih, dileme (bk. r-v-d)
Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi, herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kasd-ı İlâhî: Allah’ın kasdı, isteği, hedefi (bk. ḳ-ṣ-d; e-l-h)
küllî: çok, büyük (bk. k-l-l)
küre-i arz: yerküre, dünya
lâkayt: duyarsız, ilgisiz
maktul: öldürülen
mazhariyet: sahip olma, üzerinde gösterme (bk. ẓ-h-r)
merci: başvurulacak, sığınılacak yer
meşiet: dileme, irade, istek
meslek: gidilen yol, usul
mukabele: karşılık
mukteza: gerektirme
mümanaat etmek: engel olmak
münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
musahhar: emir altına girmiş, boyun eğmiş
nev’: çeşit, tür
taife: topluluk, grup
tasarrufat: faaliyetler, uygulamalar (bk. ṣ-r-f)
temerrüd: inat etme
tetimme: ek, tamamlayıcı not
umumiyet: genellik
uzuv: organ
zahir: görünen (bk. ẓ-h-r)
zayi: ziyan, kayıp
zelzele: deprem, sarsıntı
zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
ziyade: fazla, çok
zulümatlı: karanlıklı (bk. ẓ-l-m)

dahi, değil hususî bir Rububiyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile, kâinatın heyet-i mecmuasında ve Rububiyetin daire-i külliyesinde nev-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri Kâinat Sultanını tanıttırmak için, emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten, zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyetini, iradesini ve hâkimiyetini pek zahir bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyeye ve terbiye-i İlâhiyeye karşı eblehâne bir temerrüdle mukabele edip diyorlar ki, “Tabiattır, bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın suretini vermiş” diye, mânâsız hezeyanlar ediyorlar.

Dalâletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan neş’et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle, bilmiyorlar ki, esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve destgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir; “İşte bu ağaç bundan çıkmış” diye, Sâniinin o çamdaki gösterdiği bin mucizâtı inkâr eder misillü, bazı zahirî sebepleri irâe eder. Hâlıkın ihtiyar ve hikmetle işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini hiçe indirir. Bazan gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı!


âdileşmek: basitleşmek, sıradanlaşmak
âfât: afetler, musibetler
âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
Amerika: (bk. bilgiler)
cehalet: cahillik
cevv: hava, gökyüzü
cihazat: organlar, donanım
cihet: yön, taraf
daire-i külliye: geniş, kapsamlı, herşeyi içine alan daire (bk. k-l-l)
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
destgâh: tezgâh, işyeri
eblehâne: ahmakçasına
emsalsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
fennî: bilimsel
fiil-i rububiyet: Cenab-ı Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan terbiye ve idare edicilik fiili (bk. f-a-l; r-b-b)
hadsiz: sınırsız
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâkim: herşeyi hükmü altında tutan, herşeye galip olan Allah (bk. ḥ-k-m)
hâkimiyet: egemenlik (bk. ḥ-k-m)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hararet: sıcaklık, ısı
harb-i umumî: dünya savaşı
haysiyetiyle: özelliğiyle
heyet-i mecmua: genel yapı, bütün (bk. c-m-a)
hezeyan: saçmalama
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
ihtiyar: irade, dileme, tercih (bk. ḫ-y-r)
inkâr: kabul etmeme, reddetme (bk. n-k-r)
irade: dileme, tercih ve seçim yapma gücü (bk. r-v-d)
irâe etmek: göstermek
işârât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın işaretleri (bk. r-b-b)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
Kastamonu: (bk. bilgiler)
kayyumiyet: Allah’ın daimî mevcudiyeti ve herşeyi her an ayakta tutması (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
küllî: genel, kapsamlı (bk. k-l-l)
mahiyet: esas, nitelik, özellik
mânâ: anlam (bk. a-n-y)
misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z)
mukabele: karşılıknam: ad
neş’et eden: doğan, meydana gelen
nev-i insan: insanlık
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
sema: gök (bk. s-m-v)
suret: şekil, biçim, görüntü (bk. ṣ-v-r)
tecelli: yansıma, görünme (bk. c-l-y)
temerrüd: inat etme
terbiye-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın terbiyesi (bk. r-b-b; e-l-h)
tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)
umumî: genel
zahir: açık, görünür (bk. ẓ-h-r)
zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r)
zındıka: dinsizlik

İşte, gel, belâhet ve hamâkatin nihayetsiz derecelerine bak ki, yüz sahife ile tarif edilse ve hikmetleri beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-i meçhuleye bir nam takar; malûm bir şey gibi, “Bu budur” der. Meselâ, “Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır.”

Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i nev’iyenin ünvanları bulunan ve “âdetullah” namıyla yad edilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hadise-i Rububiyeti ircâ eder. O ircâ ile, onun nisbetini irade-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar, tesadüfe, tabiata havale eder, Ebu Cehil’den ziyade muzaaf bir echeliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini bir nizam ve kanun-u askeriyeye isnad edip kumandanından, padişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü, âsi bir divane olur.

Hem meyvedar bir ağacın bir çekirdekten icadı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından, çok mucizatlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa, bir adam o odun parçasını gösterip dese, “Bu işler tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş”; o ustanın harika san’atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkattir. Aynen öyle de…

Yedinci sual: Bu hadise-i arziye, bu memleketin ahali-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi neyle anlaşılıyor? Ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?

Elcevap: Bu hadise hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması, hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi çok emarelerin delâletiyle, bu hadise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor.

Biçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki vechi var:


âdetullah: Allah’ın tabiatta yürürlükte olan kanun ve kuralları
ahali-i İslâmiye: Müslüman halk (bk. s-l-m)
arşın: yaklaşık 68 cm’lik bir ölçü birimi
âsi: isyan eden, başkaldıran
belâhet: aptallık
beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n)
biçare: çaresiz
delâlet: delil olma, işaret etme
divane: deli, akılsız
Ebu Cehil: (bk. bilgiler)
echeliyet: son derece cahillik
ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n)
emare: belirti, işaret
Erzincan: (bk. bilgiler)
fıtrî: yaratılıştan gelen, doğal (bk. f-ṭ-r)
gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l)
hadise-i arziye: yerle ilgili olay
hadise-i Rububiyet: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın gerçekleştirdiği hadise (bk. r-b-b)
hakikat-i meçhule: bilinmeyen gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkimiyet-i nev’iye: bir sınıfın üstün olduğu egemenlik (bk. ḥ-k-m)
hamâkat: ahmaklık
harb: savaş
harekât: hareketler
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m)
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihtiyar-ı âmm: Allah’ın herşeyi kuşatan iradesi, seçme ve tercih gücü (bk. ḫ-y-r)
intibah: uyanış
irade-i ihtiyariye: hür tercih, hür seçim (bk. r-v-d; ḫ-y-r)
irade-i külliye: Allah’ın herşeyi kaplayan iradesi (bk. r-v-d; k-l-l)
irca: döndürme, yönlendirme
isnad: dayandırma (bk. s-n-d
)İzmir: (bk. bilgiler)
kanun-u askeriye: askerlik kanunu (bk. ḳ-n-n)
kasdî: isteyerek (bk. ḳ-ṣ-d)
mahsus: özel
mâlum: bilinen (bk. a-l-m)
meyvedar: meyveli
misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
mu’cizatlı: mu’cizeler gösteren (bk. a-c-z)
muhtelif: çeşitli
muzaaf: kat kat
nam: ad
nefer: asker, er
nihayetsiz: sonsuz
nisbet: bağ (bk. n-s-b)
niyaz: dua, yalvarma
nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
okka: 1.283 grama karşılık gelen ağırlık ölçüsü
taam: yiyecek
tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
tabiî: tabiat gereği, kendiliğinden (bk. ṭ-b-a)
tahribat: yıkımlar, bozulmalar
vecih: yön, taraf
ziyade: fazla, çok

Biri: Hataları az olmak cihetiyle, temizlemek için tâcil edildi.

İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlûp olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle, en evvel oraları tokatladı ihtimali var. Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.1

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ     2


Dipnot-1

Gaybı Allah’tan başkası bilemez.

Dipnot-2

“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.


ehl-i zındıka: dinsizler
hâmi: koruyucu
mağlûp olmak: yenilmek
merkez-i faaliyet: faaliyet merkezi (bk. f-a-l)tâcil edilmek: çabuklaştırılmak

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, On Dördüncü Sözün Zeyli, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.241

Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir – Kafayı kuma sokmak – Deprem – Hatime – Cumartesi Dersleri 14. 6.

Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir - Kafayı kuma sokmak - Deprem - Hatime - Cumartesi Dersleri 14. 6.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir – Kafayı kuma sokmak – Deprem” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Dördüncü Söz Hatime bölümüdür.

Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir - Kafayı kuma sokmak - Deprem - Hatime - Cumartesi Dersleri 14. 6.
Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir – Kafayı kuma sokmak – Deprem – Hatime – Cumartesi Dersleri 14. 6.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Hâtime

 Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.

وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَۤا اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ     1

EY GAFLETE DALIP ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna! Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.

Ey nefis! Şu temsile bak, gör, nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti elîm bir eleme kalb eder. Meselâ, şu karyede, yani Barla’da, iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştaktır. Orayı düşünür, ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, “Oraya git”; sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler zanneder. Şu biçare adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.

Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbab ın, kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdâne kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.

Ey nefsim! Deme, “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekàya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peydâ ediyor.


Dipnot-1

“Dünya hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.


acz-i beşerî: insanın acizliği (bk. a-c-z)
ahbap: dostlar, sevilenler (bk. ḥ-b-b)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âlâm-ı firak: ayrılık elemleri, acıları (bk. f-r-ḳ)
aziz: izzetli, yüce, değerli (bk. a-z-z)
Barla: (bk. bilgiler)
bedbaht: talihsiz
bedel: karşılık
bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y)
beşer: insan
biçare: çaresiz
derd-i maişet: geçim derdi (bk. a-y-ş)
ders-i ibret: ibret dersi
elem: acı, keder, üzüntü
elîm: üzücü, acı veren
fakr-ı insanî: insanın fakirliği (bk. f-ḳ-r)
firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l)
gaflet: duyarsızlık, sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-b-b)
hasr-ı nazar: sadece bir şeye yönelme (bk. n-ẓ-r)
hâtime: sonuç, son bölüm
İstanbul: (bk. bilgiler)
kalb etmek: dönüştürmek
karye: köy
mahvolmak: yok olmak
merdâne: mertçe
müştak: arzulu, çok istekli, aşık
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
perestiş: taparcasına bağlanmak
sür’at peyda etmek: hız kazanmak
talep etmek: istemek (bk. ṭ-l-b)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
ünsiyet: dostluk, yakınlık
ziyadeleşmek: artmak, fazlalaşmak

Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.

Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vakıalar olan şu hadisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller. Meselâ, zemine nebatat ve hayvanat envâından giydirilen, birbiri üstünde, birbiri içinde gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler, baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âli gayeler içinde kemâl-i intizamla meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın, benî Âdemden, bahusus ehl-i imandan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mâneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi HAŞİYE-1 mevtâlûd hadisat-ı hayatiyesini, bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek, bütün musibetzedelerin elîm zayiatını bedelsiz, hebâen mensur gösterip müthiş bir ye’se atarlar. Hem büyük bir hata, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hadiseler, bir Hakîm-i Rahîmin emriyle, ehl-i imanın fâni malını sadaka hükmüne çevirip ibkà etmektir ve küfran-ı nimetten gelen günahlara kefarettir.

Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin, yüzünün ziyneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp çirkin bulur. Hâlıkın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle ehl-i şirki Cehenneme döker; ehl-i şükre “Haydi, Cennete buyurun” der.


Haşiye-1

İzmir’in zelzelesi münasebetiyle yazılmıştır.


âli: yüce
âsâr-ı beşeriye: insanların eserleri
bahusus: özellikle
benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n)
ehl-i şirk: Allah’a ortak koşanlar
ehl-i şükür: şükür ehli, Allah’a şükredenler (bk. ş-k-r)
elîm: acıklı, üzücü
envâ: çeşitler, türler
etvâr-ı gaflet: gaflet davranışları (bk. ğ-f-l)
fâni: gelip geçici, yok olucu (bk. f-n-y)
hadisat-ı hayatiye: hayata ait olaylar (bk. ḥ-y-y)
hadisat-ı kevniye: kâinat ve yaratılışla ilgili olaylar (bk. k-v-n)
Hakîm-i Rahîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve çok şefkatli ve merhametli olan Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hebâen mensur: boşu boşuna
hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)
ibkà etmek: devamlı ve kalıcı hale getirmek (bk. b-ḳ-y)
kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m)
küre-i arz: yerküre, dünya
meczup: cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş
mevlevî: Mevlevîlik tarikatına mensup kimse
mevtâlûd: ölümcül (bk. m-v-t)
misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi
mücehhez: cihazlanmış, donanmış
mülhid: dinsiz
münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş)
münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
musahhar: boyun eğen, itaat eden
musibetzede: felâkete uğrayan
müzeyyen: süslenmiş (bk. ẓ-y-n)
nazar-ı hikmet: hikmet bakışı (bk. n-ẓ-r; ḥ-k-m)
nebatat: bitkiler
neşretmek: yaymak
nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
şirk-âlûd: şirk karışmış
sıklet-i mâneviye: mânevî ağırlık (bk. a-n-y)
tesadüf: rastlantı
tesadüfî: rastlantı
vakıa: olay
ye’s: ümitsizlik
zayiat: kayıplar
zelzele: deprem, sarsıntı
zemin: yer
ziynet: süs (bk. z-y-n)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, Hâtime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.239

Kur’an’da insanın şiddetli şikayet edilmesi, büyük tehditler edilmesi ve müthiş korkutulması hangi hikmete dayanmaktadır, hangi yönden bağdaştırılabilir ve ne şekilde uygun düşer? – Cumartesi Dersleri 14. 5.

https://dersdunyasi.net/ olarak devam ettiğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Kur’an’da insanın şiddetli şikayet edilmesi, büyük tehditler edilmesi ve müthiş korkutulması hangi hikmete dayanmaktadır, hangi yönden bağdaştırılabilir ve ne şekilde uygun düşer?” sorusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler isimli eserinden On Dördüncü Söz’ün Beşinci Meselesi’dir.

Kur'an'da insanın şiddetli şikayet edilmesi, büyük tehditler edilmesi ve müthiş korkutulması hangi hikmete dayanmaktadır, hangi yönden bağdaştırılabilir ve ne şekilde uygun düşer? - Cumartesi Dersleri 14. 5.
Kur’an’da insanın şiddetli şikayet edilmesi, büyük tehditler edilmesi ve müthiş korkutulması hangi hikmete dayanmaktadır, hangi yönden bağdaştırılabilir ve ne şekilde uygun düşer? – Cumartesi Dersleri 14. 5.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Dördüncü Söz

Beşinci Mesele

BEŞİNCİSİ:

وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ     1

den tut,


Dipnot-1

“Onlar Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla bilemediler. Halbuki kıyamet gününde yeryüzü bütünüyle Onun tasarrufundadır; gökler de Onun kudretiyle dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.


ta

 وَاعْلَمُۤوا اَنَّ اللهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ 1 

ye kadar,

hem

 اَللهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكِيلٌ 2

den tut,

ta

 يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ 3

e kadar, hem

 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ 4 

dan tut, ta

خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ 5

e kadar, hem

مَا شَۤاءَ اللهُ لاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ 6 

den tut,

ta 

وَمَا تَشَۤاؤُ نَ اِلاَّۤ اَنْ يَشَۤاءَ اللهُ 7 

ya kadar hudud-u azamet-i Rububiyeti ve kibriyâ-i Ulûhiyeti tutmuş olan Ezel, Ebed Sultanı, şu âciz ve nihayetsiz zayıf ve nihayetsiz fakir ve nihayetsiz muhtaç ve yalnız cüz’î bir ihtiyarla, icada kabiliyeti olmayan zayıf bir kisble mücehhez benî Âdeme karşı şedid şikâyât-ı Kur’âniyesi ve azîm tehdidatı ve müthiş vaidleri ne hikmete binaendir ve ne vech ile tevfik edilir, ne suretle münasip düşer, demek olan derin ve yüksek hakikate kanaat getirmek için, şu gelecek iki temsile bak.

Birinci temsil:

Meselâ, şahane bir bağ var ki, nihayetsiz meyvedar ve çiçektar masnular, içinde bulunuyorlar. Ona nezaret etmek için pek çok hademeler tayin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrâsındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyahut kurudu. O vakit, Hâlıkın san’at-ı Rabbâniyesinden ve sultanın nezaret-i şahanesinden ve ziya ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka, bütün hademelerin o sersemden şekvâya hakları vardır. Zira hizmetlerini akim bıraktı veya zarar verdi.


Dipnot-1

“Bilin ki, Allah, kişinin kalbine ondan daha yakındır.” Enfâl Sûresi, 8:24.

Dipnot-2

“Allah herşeyin yaratıcısıdır. O herşey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir.” Zümer Sûresi, 39:62.

Dipnot-3

“Allah onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da.” Bakara Sûresi, 2:77.

Dipnot-4

“Gökleri ve yeri O yarattı.” A’râf Sûresi, 7:54.

Dipnot-5

“Sizi de, sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” Sâffât Sûresi, 37:96.

Dipnot-6

“Maşaallah, Allah dilemiş de yaratmış! Kuvvet ve kudret ancak Allah’ındır.” Kehf Sûresi, 18:39.

Dipnot-7

“Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz.” İnsan Sûresi, 76:30.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
akim: sonuçsuz, verimsiz
azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)
benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
binâen: –dayanarak, dolayı
çiçektar: çiçekli
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
Ezel Ebed Sultanı: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hakimiyet sahibi Sultan, Allah (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)
hademe: hizmetçi
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: eksiklik, zarar
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m)
hizmet-i bendegâne: kölecesine hizmet etmek
hizmetkâr: hizmetçi
hudud-u azamet-i Rububiyet: Allah’ın varlıklar üzerindeki terbiye ve idare ediciliğinin ve egemenliğinin geniş sınırları (bk. a-ẓ-m; r-b-b)
ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḥ-y-r)
kanaat: inanma, razı olma
kibriyâ-i Ulûhiyet: Allah’ın ortak kabul etmeyen ilâhlığının büyüklüğü (bk. k-b-r; e-l-h)
kisb: çalışma
masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
mecrâ: kaynak
meyvedar: meyveli
mücehhez: cihazlanmış, donanmış
münasip: uygun (bk. n-s-b)
nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
nezaret-i şahane: son derece güzel bakım ve gözetim (bk. n-ẓ-r)
nihayetsiz: sonsuz
san’at-ı Rabbâniye: herşeyi yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sanatı (bk. ṣ-n-a; r-b-b)
şedid: şiddetli
şekvâ: şikayet
şikâyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın şikâyetleri
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tayin edilmek: görevlendirilmek
tehdidat: tehditler
tekemmül: olgunlaşma (bk. k-m-l)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tevfik edilmek: bağdaştırılmak
vaid: korkutma (bk. v-a-d)
vecih: yön
ziya: ışık

İkinci temsil:

Meselâ, cesîm bir sefine-i sultaniyede, âdi bir adam cüz’î vazifesini terk etmesiyle, bütün gemideki vazifedarların netâic-i hidematına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazifedarlar namına gemi sahibi ondan şedit şikâyet eder. Kusur sahibi ise diyemez ki, “Ben bir âdi adamım; ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değilim.” Çünkü, tek bir adem, hadsiz ademleri intaç eder. Fakat vücut kendine göre semere verir. Çünkü birşeyin vücudu bütün şerâit ve esbabın vücuduna mütevakkıf olduğu halde, o şeyin ademi ve intıfâsı, tek bir şartın intıfâsıyla ve tek bir cüz’ün ademiyle, netice itibarıyla mün’adim olur. Bundandır ki, “tahrip, tamirden pek çok defa eshel olduğu” bir düstur-u müteârife hükmüne geçmiştir.

Madem küfür ve dalâlet, tuğyan ve mâsiyet, esasları inkârdır ve reddir, terktir ve adem-i kabuldür. Suret-i zahiriyede ne kadar müsbet ve vücutlu görünse de, hakikatte intıfâdır, ademdir. Öyle ise cinayet-i sâriyedir. Sair mevcudatın netâic-i amellerine halel verdiği gibi, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i cemâllerine perde çeker.

İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcudat namına, o mevcudatın Sultanı, şu âsi beşerden azîm şikâyet eder. Ve etmesi ayn-ı hikmettir. Ve o âsi, şiddetli tehdidata elbette müstehaktır ve dehşetli vaidlere, bilâşüphe sezâdır.


adem: yokluk
adem-i kabul: kabul etmeme
âdi: basit, sıradan
âsi: isyan eden
ayn-ı hikmet: hikmetin kendisi (bk. ḥ-k-m)
azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)
beşer: insan
bilâşüphe: şüphesiz
cesîm: büyük
cilve-i cemâl: güzelliğin görüntüsü (bk. c-l-y; c-m-l)
cinayet-i sâriye: bulaşıcı, salgın cinayet
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
düstur-u müteârife: bilinen bir kural (bk. a-r-f)
ehemmiyetsiz: önemsiz
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
eshel: daha kolay
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
hadsiz: sayısız
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: eksiklik, zarar
icad: var etme, yoktan yaratma (bk. v-c-d)
intaç: netice verme
intifâ: yok olma, bitme
mahvetmek: yok etmek
mâsiyet: günah, isyan
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mün’adim: yok olma
müsbet: olumlu, pozitif
müstehak: layık, hak etmiş (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
mütevakkıf: bağlı
netâic-i amel: yapılan işin neticeleri
netâic-i hidemat: hizmetlerin neticesi
sair: diğer
sefine-i sultaniye: hükümdarlık gemisi (bk. s-l-ṭ)
semere: meyve, netice
şerâit: şartlar
sezâ: layık
suret-i zahiriye: dış görünüş (bk. ṣ-v-r; ẓ-h-r)
tahrip: yıkma, yok etme
tehdidat: tehditler
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tuğyan: azgınlık, isyan ve inançsızlıkta çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)
vaid: korkutma, tehdit etme (bk. v-a-d)
vazifedar: görevli
vücut: varlık (bk. v-c-d)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, Beşinci Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.236

Güneş ve Nur Temsili ile Uzaklık – Yakınlık; Büyüklük – Küçüklük; Aracısız – Temassız Yaratma – Cumartesi Dersleri 14. 4.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Güneş ve Nur Temsili ile Uzaklık – Yakınlık; Büyüklük – Küçüklük; Aracısız – Temassız Yaratma” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Dördüncü Söz’ün Dördüncü Meselesi’dir.

Güneş ve Nur Temsili ile Uzaklık - Yakınlık; Büyüklük - Küçüklük; Aracısız - Temassız Yaratma - Cumartesi Dersleri 14. 4.
Güneş ve Nur Temsili ile Uzaklık – Yakınlık; Büyüklük – Küçüklük; Aracısız – Temassız Yaratma – Cumartesi Dersleri 14. 4.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Dördüncü Söz

Dördüncü Mesele

DÖRDÜNCÜSÜ: Meselâ,

اِنَّمَۤا اَمْرُهُۤ اِذَۤا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ 2

    وَمَۤا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ 3

    وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 4

    تَعْرُجُ الْمَلٰۤئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ     5


Dipnot-2

“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-3

“Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, hattâ ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.

Dipnot-4

“Biz ona şahdamarından daha yakınız.” Kaf Sûresi, 50:16.

Dipnot-5

“Melekler ve Cebrail, elli bin sene uzunluğunda bir gün olan kıyamet gününde, Allah’ın emrini almak üzere Arşa yükselirler.” Meâric Sûresi, 70:4.


gibi âyetlerin ifade ettikleri hakikat-i ulviyesine ki, Kàdir-i Mutlak o derece suhulet ve sür’atle ve muâlecesiz ve mübaşeretsiz eşyayı halk eder ki, yalnız sırf bir emir ile îcad eder gibi görünüyor, fehmediliyor.

Hem o Sâni-i Kadîr nihayet derecede masnuata karîb olduğu halde, masnuat nihayet derecede Ondan baîddir.

Hem nihayetsiz kibriyâsıyla beraber, gayet cüz’î ve hakir umuru dahi ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san’attan hariç bırakmıyor.

İşte bu hakikat-i Kur’âniyenin vücuduna, mevcudatta meşhud suhulet-i mutlaka içinde intizam-ı ekmel şehadet ettiği gibi, gelecek temsil dahi onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ, 

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1 

Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin emr-i Rabbânî ve teshir-i İlâhî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikati fehme takrib eder. Şöyle ki:

Güneş, ulviyetiyle beraber, bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın, belki onların zatlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsaliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği halde, o şeffaf şeyler ise binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vech ile müteessir edemezler, kurbiyet dâvâ edemezler.

Hem o güneş, her şeffaf zerreye, hattâ ziyası nereye girmişse orada hazır ve nazır gibi olduğu, o zerrenin kabiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi timsali görünmesiyle anlaşılır.

Hem güneşin azamet-i nuraniyeti derecesinde ihatası, nüfuzu ziyadeleşir. Nuraniyet azametindendir ki, en küçük, ufak şeyler ondan gizlenip kaçamazlar.


Dipnot-1

“En yüce sıfatlar Allah’a mahsustur.” Nahl Sûresi, 16:60.


akis: yansıma
âyine: ayna
azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
azamet-i nuraniyet: ışığın, parlaklığın büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; n-v-r)
baîd: uzak
cihet: yön
cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y)
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
emr-i Rabbânî: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın emri (bk. r-b-b)
Esmâ-i Hüsnâ: Cenab-ı Hakkın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
eşya: varlıklar
fehm: anlayış
fehmedilmek: anlaşılmak
hakikat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikati (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i ulviye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakir: hor ve değersiz
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
hüsn-ü san’at: sanatın güzelliği (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a)
ihata: kuşatma, içine alma
intizam-ı ekmel: en mükemmel düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ḳ-m-l)
Kâdir-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
karîb: yakın
kesif: yoğun, katı, saydam olmayan
kibriyâ: büyüklük, azamet (bk. k-b-r)
kurbiyet: yakınlık
masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
mazhar olmak: sahip olmak, erişmek (bk. ẓ-h-r)
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
muâlecesiz: doğrudan doğruya
mübaşeretsiz: temas etmeden
müteessir: etkileme, tesiri altında bırakma
nâzır: bakan, gözlemci (bk. n-ẓ-r)
nevi: çeşit
nihayet: son
nüfuz: etki
Nur: bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan Allah (bk. n-v-r)
nuraniyet: nurluluk, parlaklık (bk. n-v-r)
Sâni-i Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḳ-d-r)
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
sırr-ı hikmet: hikmet sırrı (bk. ḥ-k-m)
suhulet: kolaylık
suhulet-i mutlak: tam kolaylık (bk. ṭ-l-ḳ)
takrib etme: yaklaştırma
tanzim: düzenleme, düzene koyma (bk. n-ẓ-m)
tasarruf: kullanma (bk. ṣ-r-f)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
teshir-i İlâhî: Allah’ın boyun eğdirmesi, itaat ettirmesi (bk. e-l-h)
timsal: suret, görüntü (bk. m-s̱-l)
ulviyet: yükseklik
umur: işler
vecih: yön, şekil
vücud: varlık (bk. v-c-d)
zât: kendisi
zerre: atom
ziya: ışık
ziyadeleşmek: artmak, fazlalaşmak

Demek azamet-i kibriyâsı, cüz’î ve ufak şeyleri, nuraniyet sırrıyla harice atmak değil, bilâkis daire-i ihatasına alıyor.

Hem güneşi, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde, farz-ı muhal olarak, fail-i muhtar farz etsek, o derece suhulet ve sür’at ve vüs’at içinde, zerreden, katreden, deniz yüzünden seyyarata kadar izn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufat-ı azimeyi yalnız bir mahz-ı emirle yapar tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyare, emrine karşı müsavidirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kabiliyetine göre kemâl-i intizamla verir.

İşte, semâ denizinin yüzünde ziyadar bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlakın Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu güneşin, bilmüşahede şu hakikatin üç esasının nümunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette, güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, Nuru’n-Nur, Münevviru’n-Nur, Mukaddiru’n-Nur olan Zât-ı Zülcelâl, herşeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nazır; ve eşya Ondan gayet uzak olduğuna; hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, suhuletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür’at ve suhuletiyle icad eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz’î küllî, küçük büyük, daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyâsı ihata ettiğine, şuhud derecesinde bir yakîn-i imanî ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.


âyinecik: küçük ayna
azamet-i kibriyâ: büyüklüğün varlıkları kuşatması (bk. a-ẓ-m; k-b-r)
bilâkis: aksine, tersine
bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)
cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y)
cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e)
daire-i ihata: kuşatıcı daire, kapsama alanı
daire-i kudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarının hâkim olduğu daire (bk. ḳ-d-r)
fail-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan fâil (bk. f-a-l)
farz etmek: varsaymak
farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım
feyz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hararet: sıcaklık, ısı
hariç: dışarı
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihata: kuşatma, içine alma
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
Kadîr-i Mutlak: hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın herşeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
katre: damla
kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan
kibriyâ: Cenab-ı Allah’ın her cihetle büyüklüğü (bk. k-b-r)
kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
külfetsiz: zahmetsiz, zorlanmadan
küllî: büyük, çok (bk. k-l-l)
mahz-ı emir: sadece ve yalnız emir
mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)
muâlecesiz: doğrudan doğruya
Mukaddiru’n-Nur: bütün nurların miktarlarını takdir eden Nurların Mukaddiri, Allah (bk. ḳ-d-r; n-v-r)
Münevviru’n-Nur: bütün nurlar ve nurlu varlıklar Kendisinden feyiz alan Nurların Nurlandırıcısı, Allah (bk. n-v-r)
müsavi: eşit
nâzır: bakan, gözlemci (bk. n-ẓ-r)
nihayetsiz: sonsuz
nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
nümune: örnek
Nur: bütün varlığı aydınlatan, her çeşit nuru yaratan Allah (bk. n-v-r)
Nuru’n-Nur: bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan Nurların Nuru, Allah (bk. n-v-r)
sema: gök (bk. s-m-v)
seyyarat: gezegenler
seyyare: gezegen
şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d)
suhulet: kolaylık
sür’at: hız
tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)
tasarrufat-ı azime: büyük tasarruflar, kullanımlar (bk. ṣ-r-f; a-ẓ-m)
vüs’at: genişlik
yakin-i imanî: kesin ve şüphesiz iman (bk. y-ḳ-n; e-m-n)
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
zerre: atom
ziyadar: ışıklı

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, Dördüncü Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.234

Kırk binler başlı melek – melekler, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat – Cumartesi Dersleri 14. 3.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Dersleri – Bu haftanın konusu Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Dördüncü Söz Üçüncü Mesele “Kırk binler başlı melek – melekler, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat’ konusu ele alınmaktadır.

Kırk binler başlı melek - melekler, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat - Cumartesi Dersleri 14. 3.
Kırk binler başlı melek – melekler, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat – Cumartesi Dersleri 14. 3.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Dördüncü Söz

Üçüncü Mesele

ÜÇÜNCÜSÜ: Meselâ, Hamele-i Arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sair bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sadıkın tasvir ettiği, meselâ kırk binler başlı, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat ettiklerini (1) ve intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubûdiyetlerini ifade eden hakikate çıkmak için şuna dikkat et ki, Zât-ı Zülcelâl,

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ     2

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ …     3

اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَالْجِبَالِ     4

gibi âyetlerle tasrih ediyor ki, mevcudatın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münasip bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.

Evet, bir bahr-i müsebbih olan şu semâvâtın kelimat-ı tesbihiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmidiyesi hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz’î birer tesbihatı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin herbir kıt’asının da ve herbir dağ ve derenin de ve ber ve bahrinin de ve göklerin herbir feleğinin de ve herbir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır.


Dipnot-1

bk. Et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân 15:156; Ebu’ş-Şeyh, el-Azame 2:547, 740, 742, 747, 3:868; İbni Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 3:62; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî 8:402; el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2:82.

Dipnot-2

“Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.

Dipnot-3

“Biz dağları Dâvud’un emrine verdik ki, onunla beraber tesbih ederlerdi.” Sâd Sûresi, 38:18.

Dipnot-4

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.” Ahzâb Sûresi, 33:72.


azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m)
bahr: deniz
bahr-i müsebbih: Allah’ı tesbih eden deniz (bk. s-b-ḥ)
ber: kara, yer
burc: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi
cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)
ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l)
elfâz-ı tahmidiye: Allah’ı öven ve Ona şükürlerini sunan sözler (bk. ḥ-m-d)
eyne’s-serâ mine’s-süreyyâ: “yer nerede, Ülker yıldızı nerede”, birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir
fail: işi yapan, özne (bk. f-a-l)
felek: gök katı
hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hamele-i Arş ve yer ve gök: Arş’ın, yerin ve göğün taşıyıcısı (bk. a-r-ş)
intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubûdiyet: kulluğun düzenliliği, çokluğu ve genişliği (bk. n-ẓ-m; k-l-l; a-b-d)
kelimat-ı tesbihiye: Allah’ı tesbih eden kelimeler (bk. k-l-m; s-b-ḥ)
küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l)
külliyet: büyüklük, kapsamlılık (bk. k-l-l)
lisan: dil
masdar: kaynak
melâike-i müekkel: görevli melekler (bk. m-l-k; v-k-l)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mistar-ı hikmet: hikmetin gerçekleşmesi için kullanılan vasıta, şablon (bk. ḥ-k-m)
Muhbir-i Sadık: doğru sözlü haber verici, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) (bk. ṣ-d-ḳ)
münasip: uygun (bk. n-s-b)
münfail: fiilden etkilenen (bk. f-a-l)
nakş-ı san’at: san’atlı nakış, işleme (bk. n-ḳ-ş; ṣ-n-a)
nebat: bitki
sair: diğer
semavat: gökler (bk. s-m-v)
tabiat-ı müessire: tesir sahibi, yaratıcı tabiat (bk. ṭ-b-a)
tarz: şekil, biçim
tasrih etme: açıkça ifade etme
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tayr-ı müsebbih ve hâmid: Allah’ı tesbih eden ve şükreden kuş (bk. s-b-ḥ; ḥ-m-d)
telâkki: kabul etme
tesbih-i küllî: büyük ve kapsamlı tesbih (bk. s-b-ḥ; k-l-l)
tesbihat: Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak ve bütün kemâl sıfatlara sahip olduğunu ifade eden sözler (bk. s-b-ḥ)
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
zemin: yer

Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisanlar bulunan ve her lisanda yüz bin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misalde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.

Evet, müteaddit eşya bir cemaat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cemiyet imtizaç edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi ruh-u mânevîsi ve vazife-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.

İşte, bak: Misal olarak, bu Barla ağzının, şu dağ lisanının bir muazzam kelimesi olan, bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var. Ve her dilde, bak, kaç yüz mevzun ve muntazam meyve kelimeleri var. Ve her meyvede, dikkat et, kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, emr-i

 كُنْ فَيَكُونُ 1 ‘e 

mâlik Sâni-i Zülcelâline ne kadar beliğ bir medih ve fasih bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi, ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddit dillerle tesbihatını temsil ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.


Dipnot-1

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.


âlem-i ervah: ruhânî varlıkların bulunduğu âlem (bk. a-l-m; r-v-ḥ)
âlem-i mânâ: mânâ âlemi (bk. a-l-m; a-n-y)
âlem-i misal: dünyadaki işlerin görüntülendiği ve gözlendiği madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l)
Barla: (bk. bilgiler)
beliğ: maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ)
cemiyet: topluluk (bk. c-m-a)
fasih: güzel, açık ve düzgün konuşan (bk. f-ṣ-ḥ)
hikmeten: hikmet gereği; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması gereği (bk. ḥ-k-m)
imtizaç: kaynaşıp karışma
ittihad: birlik
lisan: dil
mâlik: sahip (bk. m-l-k)
medih: övgü
melek-i müekkel: görevli, vekil melek (bk. m-l-k; v-k-l)
mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m)
müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli (bk. v-k-l)
muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m)
müteaddit: çeşitli, birden fazla
nevi: çeşit, tür
ruh-u mânevî: mânevî ruh (bk. r-v-ḥ; a-n-y)
şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik (bk. a-n-y)
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
tahmidat: Allah’ı öven ve Ona şükürlerini sunan sözler (bk. ḥ-m-d)
tesbihat: Cenab-ı Hakkın bütün noksan sıfatlardan uzak ve bütün kemâl sıfatlara sahip olduğunu ifade eden sözler (bk. s-b-ḥ)
vazife-i tesbihiye: Allah’ı övme ve şanına layık ifadelerle anma görevi (bk. s-b-ḥ)
zemin: yer

TEFSİR

44

Ayet

 تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّؕ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖيحَهُمْؕ اِنَّهُ كَانَ حَلٖيماً غَفُوراً

٤٤

Meal

Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır. ﴾44﴿

Tefsir

“Yedi gök” ile onlarda bulunan varlıkların hepsi hal lisanıyla Allah’ı tesbih eder, O’na ibadet eder, fakat insanlar onların tesbihlerini anlayamazlar (“yedi gök” hakkında açıklama için bk. Bakara 2/29).

Tefsirlerde âyetteki tesbih kavramı açıklanırken tesbihin iki şeklinin bulunduğu belirtilir: Dil ile tesbih, hal ile tesbih. Birincisi, kulun Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederek zâtı, sıfatları ve fiilleriyle insan zihninin düşünebileceği bütün mükemmellik özelliklerine sahip olduğunu dile getirmesi, Allah’ı hep böyle bilip böyle anmasıdır. Hal ile tesbih ise insanın imanı, ibadeti, ahlâkı, genel olarak her türlü tutum ve davranışlarıyla Allah’ın birliğine, eksiksiz ve kusursuz olduğuna inandığını göstermesi, yasalarına boyun eğmesi, amelinin imanına şahitlik etmesidir. Bu belirtilenler, Râgıb el-İsfahânî’nin iradî dediği tesbih olup şuurlu ve iradeli varlıklara mahsustur (el-Müfredât, “sbh”, “scd” md.leri).

Bir de konumuz olan âyetin üzerinde durduğu, bütün varlıkların Cenâb-ı Hakk’ı tesbih etmesi vardır. Müfessirlere göre bu da iki çeşittir: 1. Dil ile tesbih. Her şey kendi diliyle Hakk’ı tesbih eder ama âyette belirtildiği gibi insanlar bunu anlayamazlar; 2. Hal ile tesbih. Evrendeki varlık ve olayların var oluş ve işleyişini gerçekleştiren ilâhî yasalara bütün kâinat mutlak bir zorunlulukla boyun eğmekte, bu suretle yaratanı tesbih etmektedir. Bu anlamda müminiyle münkiriyle bütün insanlar da Allah’ı tesbih ederler, varlığına tanıklık ederler. Özetle zerreden küreye, galaksilerden hidrojen çekirdeğinin etrafında saniyede 2000 km. hızla dönen elektrona kadar evrendeki her şey Allah’ın mutlak düzeni içinde işlemekte, O’nu tesbih etmekte, O’nun varlığına, birliğine kudret ve hikmetine tanıklık etmektedir.

Putperestlerin inancındaki saçmalığı dile getiren 42. âyetin ardından evrenin düzenine işaret eden âyetin gelmesi son derece anlamlıdır, engin hikmetler taşımaktadır.

Âyette evrendeki her varlığın Allah’ı övgü ile tesbih ettiği belirtildikten sonra “Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız” buyurulmaktadır. Fahreddin er-Râzî bu ifadeyi şöyle açıklıyor: Bir elma düşünelim; bu elma çeşitli atomlardan (cüz’-eczâ’) oluşmaktadır ve bu parçacıklardan her biri Allah Teâlâ’nın varlığına tam ve başlı başına bir delildir. Bu atomlardan her birinin kendine özgü doğal yapısı (tab‘), tadı, rengi, kokusu, hacmi gibi nitelikleri vardır. Atomun bu özel sıfatlarla belirlilik kazanması imkân dahilindedir ve bu belirliliği ona ancak kudretli ve hakîm olan bir belirleyici kazandırabilir. Şu halde elmanın her bir parçası yüce Tanrı’nın varlığına eksiksiz bir delildir (XX, 210-211). Eşyanın kendilerine mahsus dil ile yaptığı tesbihi insanlar anlayamazlar; öte yandan atomların sayılarını, niteliklerini, mahiyetlerini de bütünüyle bilmek mümkün değildir. Bu sebeple âyette, “…bilmezsiniz, anlayamazsınız” buyurulmuştur. Kuşkusuz bilimsel keşifler ilerledikçe insanoğlunun evren hakkındaki bilgileri de artacaktır. Nitekim genetikçilerin çözmeye çalıştıkları genlerin şifresi de bir çeşit dildir. Ayrıca bu çalışmalar ilerledikçe evrenin sırlarla dolu olduğu, bilinenlere göre bilinmeyenlerin ne kadar çok olduğu ortaya çıkacaktır.

Âyette Allah’ın sıfatı olarak geçen halîm kelimesi, “sabırlı, akıllı, ağır başlı ve temkinli” demektir. Özellikle Allah için kullanıldığında “kullarının günah ve isyanları karşısında sabırlı, onları cezalandırmakta acele etmeyen” anlamına gelir. Allah’ın halîm ismiyle “günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden” anlamındaki afüv, gafûr, tevvâb; “her şeyin iç yüzünden haberdar olup bütün ayrıntıları bilen” anlamındaki habîr, muhsî, vâsi‘; “her şeye gücü yeten, kudretli” anlamındaki kadîr, kavî, metîn, muktedir” ve “çok sabırlı” anlamındaki sabûr isimleri arasında anlam yakınlığı bulunduğu kabul edilir.

Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 485-489

18-19

Ayet

 اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ

١٨

 وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًؕ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ

١٩

Meal

Kendisiyle birlikte sabah akşam tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi. ﴾18-19﴿

Tefsir

Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetler, Hz. Dâvûd Allah’ı tesbih ederken dağların ve kuşların da dile gelerek onun tesbihine katıldıkları şeklindeki mûcizevî bir olayı anlatmaktadır. Ancak bu âyetleri mecazi anlamda yorumlayanlar da vardır. Buna göre Dâvûd Zebûr okuyarak Allah’ı tesbih ettiği gibi kuşlar ve dağlar da kendi varlık yapılarıyla Allah’ın kudretini ve yüceliğini yansıtmakta, böylece lisân-ı halleriyle Allah’ı tesbih etmektedirler (ayrıca bk. Enbiyâ 21/79). Bu mânaya göre cansız tabiatın Allah’ı tesbih etmesine dağlar, canlı varlıkların tesbihine de kuşlar örnek olarak zikredilmiştir; özellikle inanmış insanların bilinçli tesbihine örnek de Hz. Dâvûd’un tesbihidir.

“Hepsi de Allah’a yönelmişlerdi” diye çevirdiğimiz 19. âyetin son cümlesi, “Gerek dağlar gerekse kuşlar Dâvûd’un etrafında toplanıp ona itaat ederlerdi” veya “Dâvûd tesbihe başlayınca onlar da kendisine katılırlardı” şeklinde de açıklanmıştır (Taberî, XXIII, 138; Râzî, XXVI, 186; İbn Âşûr, XXIII, 228-229).

Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 573

72-73

Ayet

 اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُؕ اِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاًۙ

٧٢

 لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِقٖينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكٖينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِؕ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَحٖيماً

٧٣

Meal

Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir. ﴾72﴿ Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmek; mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul etmek için insana emaneti yüklemiştir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. ﴾73﴿

Tefsir

Burada yine bir benzetme ve temsil yoluyla anlatım örneği görüyoruz. Âyeti bazı tefsirciler hakiki mânasıyla alarak “Allah’ın ezelde, göklere, yere ve dağlara şuur verdiğini, emaneti almayı onlara teklif ettiğini, onların bundan çekinerek yüklenmek istemediklerini, sonra insana teklif ettiğini, insanın ise tabiatı itibariyle bilgisiz ve neyi nereye koyacağı konusunda genellikle başarısız olduğu için, başka bir deyişle dağlar taşlar kadar bile düşünemediği, bilemediği için emaneti yüklendiğini” söylemiş, böyle anlamışlardır. Ancak bizim tercihimiz burada bir temsilî anlatımın söz konusu olduğudur. Anlatılmak istenen şudur: Emanet, ilk bakışta insandan daha büyük, güçlü ve dayanıklı gibi görülen göklerin, yerin ve dağların taşıyamayacağı kadar ağır ve önemlidir. Bu ağırlık ve önemdeki emaneti insan yüklenmiştir. Çünkü o, bir yandan bunu yüklenecek kabiliyet ve yetenektedir, ama öte yandan neyi yüklendiğinin farkında değildir, onu hakkıyla taşımada başarılı olamamaktadır. Yani insan şuursuz ve cahil olmamalı, kimliğinin, kabiliyetinin ve yüklendiği emanetin farkında olmalıdır; bu konulardaki bilgisizlik büyük bir cehalettir. Taşıdığı emanetin hakkını yerine getirmeye de gayret etmelidir, onun hakkını yerine getirmemek büyük bir zulümdür.

Emanet kelimesinin sözlük anlamı “korku ve kaygının gitmesi, insanın korunma konusunda gönül rahatlığı içinde olması”dır. Emanet kelimesi bu güvenlik hali, psikolojisi için kullanıldığı gibi, güvenme ve koruma konusu olan, korunması istenen şey için de kullanılır. Bir din terimi olarak emanete birçok anlam yüklenmiştir. Bunlar içinde maksada en yakın bulduklarımız, “tevhid kelimesi ve inancı, adalet, okuma-yazma, akıl ve yükümlü (mükellef) olma kabiliyeti ve Türkçe’deki anlamıyla emanet”tir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “emn” md.; Râzî, XXV, 202; İbn Âşûr, XXII, 126). Bunların da tamamını, “insanın, akıl ve hür iradeye dayalı yükümlülüğü” kavramı içinde toplamak mümkündür. İnsandan başka her şey, yaratıcı tarafından nasıl programlanmışsa öyle işler, tabiatının dikte ettiği davranış biçimini değiştiremez. Bu sebeple dünyada ve âhirette göklere, yerlere, canlı ve cansız varlıklara “Niçin böyle yaptın?” diye sorulmaz. İnsana gelince onda akıl, bilgi edinme, bilgisini, kararını ve davranışını değiştirme kabiliyeti vardır. Ancak gerek din ve ahlâk alanlarında doğruyu bilme ve gerekse doğru, iyi ve hayırlı olanı yapma konusunda insanın önünde önemli engeller de vardır. Bu yüzden –ilâhî bir bilgi ve hidayet desteğinden mahrum olan– insanların bilmedikleri bildiklerinden fazladır (72. âyetteki deyimiyle insan cehûldür, çok bilgisizdir); din ve ahlâk konusunda kötülükleri iyiliklerinden çoktur (aynı âyetteki ifadeyle insan zalûmdur, gerekeni yapma, her şeyin hakkını verme konusunda başarısızdır). Belki her devirde ama kesin olarak çağımız insanları arasında, Allah’ın razı olduğu bir inanç, ibadet ve ahlâk hayatını yaşayanların sayısı, böyle olmayanlara göre oldukça azdır. İnsana tevdi edilen yükümlülük kabiliyeti çok değerli bir emanettir, iyi muhafaza edildiği, hakkı verildiği takdirde insan, onun sayesinde eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en değerlisi ve şereflisi) olur; hakkını veremezse, sermayeyi kötüye kullanırsa, şeytana uyarsa aşağıların aşağısına yuvarlanır. İşte bu yüzden emanet, insandan başka bir mahlûkun yüklenmeye cesaret edemeyeceği kadar büyüktür, önemlidir ve değerlidir.

Âyette geçen “emanet” Türkçe’deki karşılığı ile alınır, bunun kastedildiği yorumu tercih edilirse, daha genel olan yükümlülükler kümesi içinden bir önemlisi öne çıkarılmış olur. Bu takdirde Allah kullarının dikkatini, eşya gibi maddî veya görevler ve ödevler gibi mânevî emanetin önemine çekmiş olmaktadır.

Sûrenin ana konularından biri münafıkların ve müşriklerin Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı kurdukları tuzaklar, çektirdikleri eziyetler, bunlar sebebiyle hem müminleri hem ötekileri iki cihanda bekleyen âkıbetler idi. Son âyetlerde emanetin mahiyet ve önemine temas edildikten sonra, insanın bunu yüklenmesinin hikmetine, onu iyi koruyan müminlerin mutlu sonuna, kötüye kullanan münafıkların ve müşriklerin de acı sonlarına işaret edilerek ana konu bir daha vurgulanmıştır.

Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 405-407

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, Üçüncü Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.233

Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 485-489

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-tefsir-1/isra-suresi-17/ayet-39/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 573

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-tefsir-1/sad-suresi-38/ayet-18/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 405-407

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-tefsir-1/ahzab-suresi-33/ayet-72/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1


CUMARTESİ DERSLERİ

CUMARTESİ DERSLERİ
CUMARTESİ DERSLERİ

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

13. 3. On Üçüncü Söz – Birkaç biçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır

13. 2. On Üçüncü Sözün İkinci Makamı

13.1. On Üçüncü Söz Ders – i İbret

12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas

12. 2. On İkinci Söz – İkinci ve Üçüncü Esas

12. 1. On İkinci Söz – Birinci Esas

11. 3. Onbirinci Söz Hakikatin Yüzü 2

10.16. Onuncu Söz Hatime

10.15. Onuncu Söz Onikinci Hakikat

10.14. Onuncu Söz Onbirinci Hakikat

10.13. Onuncu Söz Onuncu Hakikat

10.12. Onuncu Söz Dokuzuncu Hakikat

10.11. Onuncu Söz Sekizinci Hakikat

10.10. Onuncu Söz Yedinci Hakikat

10.9. Onuncu Söz Altıncı Hakikat

10.8. Onuncu Söz Beşinci Hakikat

10.7. Onuncu Söz Dördüncü Hakikat

10.6. Onuncu Söz Üçüncü Hakikat

10.5. Onuncu Söz İkinci Hakikat

10.4. Onuncu Söz 3. ve 4. İşaret ile 1. Hakikat

10.3. Onuncu Söz Mukaddime İkinci İşaret .

10.2. Onuncu Söz Mukaddime Birinci İşaret

10.1. Onuncu Söz Temsili Hikayecik 1-12. Suretler

9.2. Dokuzuncu Söz Beşinci Nükte

9. 1. Dokuzuncu Söz 1.-4. Nükteler

8. Sekizinci Söz

7. Yedinci Söz

6. Altıncı Söz

5. Beşinci Söz

4. Dördüncü Söz

3. Üçüncü Söz

2. İkinci Söz

1. Birinci Söz


8. sınıf fen konuları Bediüzzaman CEVAP ANAHTARLARI Cumartesi Dersleri DÜNYA VE EVREN Eğitim Fen Bilimleri Fen Bilimleri 8 Fen Bilimleri 8 Yaprak Test Fen Bilimleri 8 Yaprak Testler fen bilimleri 8. sınıf test çöz fiziksel olaylar In the Quran Jesus Kur'an-ı Kerim Madde ve Doğası Madde ve Endüstri Madde ve Endüstri / Madde ve Doğası Matematik MATEMATİK MATEMATİK 4 On Dördüncü Söz On Üçüncü Söz Ortaokul Ortaokul Fen Bilimleri 8 Ortaokul Fen Bilimleri 8 Yaprak Test ORTAÖĞRETİM Partilerin Eğitim Programları POSTERLER Quran Risale-i Nur Külliyatı Said Nursi Svenska Sözler Turkiska UNESCO Yaprak Test Yaprak Testler YARDIMCI KAYNAK KİTAP ÇALIŞMA YAPRAĞI Üniversiteye Hazırlık Üstad İLKOKUL İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap İSVEÇÇE / SWEDISH / SVENSKA

%d blogcu bunu beğendi: