Meleklerin Varlığı ve Özü
Bu metin ve videolar, Bediüzzaman Said Nursi’nin Yirmi Dokuzuncu Söz adlı eserinden bir bölüm olup meleklerin varlığını ve mahiyetini akli ve nakli delillerle açıklamaktadır.
Yazar, sadece din bilginlerinin değil, farklı felsefi ekollerin ve hatta maddecilerin bile farklı isimler altında ruhani varlıkların hakikatini kabul etmek zorunda kaldıklarını belirtir.
Melekler, ilahi iradeden gelen yaratılış kanunlarını temsil eden ve bu kanunların dizginlerini ellerinde tutan nurani ibadet ehli olarak tanımlanır.
Kâinatın sadece görünen maddî alemden ibaret olmadığı, aksine gayb aleminin de hayata uygun varlıklarla dolu olduğu vurgulanır.
Metne göre melekler, Allah’ın emirlerine tam itaat eden, şeriat-ı tekviniyenin temsilcisi olan muazzam bir ümmettir.
Sonuç olarak, evrendeki hassas nizamın arkasında bu latif varlıkların bulunduğu gerçeği mantıksal bir çerçevede sunulur.
Gemini Notebook
Evrenin Yaşayan Elçileri
Yirmi Dokuzuncu Söz‘den İlham Alan Belgesel Anlatımı
Gece gökyüzüne bakın.
Sessiz görünüyor.
Boş.
Durgun.
Ama gerçekten öyle mi?
Binlerce yıldır…
filozoflar…
bilim insanları…
ve inananlar…
aynı soruyu sordu.
Bu evren gerçekten ıssız mı?
Yoksa…
gözlerimizin göremediği…
gizli bir düzen mi var?
Medeniyetler boyunca…
kültürler boyunca…
ve yüzyıllar boyunca…
şaşırtıcı derecede benzer cevaplar ortaya çıktı.
Farklı kelimeler.
Farklı diller.
Ama tek bir ortak hakikat.
Yaratılışın her âleminin…
kendine ait görünmeyen görevlileri vardır.
Bazı filozoflar…
onlara Akıllar dedi.
Bazıları…
Yaratılışın Efendileri adını verdi.
İlâhî vahye dayanan dinler ise…
onlara melekler dedi.
Farklı isimler.
Aynı derin hakikat.
Vahyi reddedenler bile…
bu gerçeği bütünüyle inkâr edemedi.
Tabiattaki kusursuz uyumu açıklayamayınca…
yeni isimler ortaya attılar.
Görünmez kuvvetler.
Tabiat kanunları.
Gizli enerjiler.
Ama bir ismi değiştirmek…
hakikati değiştirmez.
Çünkü kanunlar…
kendi başlarına iş göremez.
Bir kanun göremez.
Bir kanun seçim yapamaz.
Bir kanun itaat edemez.
Onun şuuru yoktur.
Niyeti yoktur.
Hayatı yoktur.
Bir trafik kanunu…
arabaları yönlendirmez.
Onu uygulayacak biri gerekir.
Onu fiile dökecek biri gerekir.
Aynı gerçek…
kozmik ölçekte de geçerlidir.
Evren…
hayranlık uyandıran bir hassasiyetle işler.
Her yıldız…
kendi yörüngesini takip eder.
Her bulut…
kusursuz bir ölçüyle hareket eder.
Her yağmur damlası…
ulaşacağı yere ulaşır.
Her tohum…
uyanacağı zamanı bilir.
Şuursuz kanunlar…
gerçekten yaşayan bir evreni yönetebilir mi?
Yoksa…
İlâhî emri yerine getiren…
şuurlu görevliler mi vardır?
Kur’ân…
bu soruya açık bir cevap verir.
Melekler…
şerefli kullardır.
Asla isyan etmezler.
Asla tereddüt etmezler.
Kendilerine emanet edilen her emri…
eksiksiz yerine getirirler.
Onlar…
nurdan yaratılmış varlıklardır.
Bizim gözümüze görünmezler.
Ama…
yaratılış düzeninin içinde…
derin bir şekilde görev alırlar.
Kendi dünyamıza bakın.
Yeryüzü…
hayatla dolup taşmaktadır.
Her orman.
Her okyanus.
Her dağ.
Toprağın her avucu.
Hayat…
ulaşabildiği her yeri doldurur.
Bu küçücük gezegen…
sayısız canlıyla doluyken…
ölçülemeyecek kadar büyük gökler…
neden bomboş olsun?
En büyük âlemler…
en az hayatı mı barındırsın?
Yoksa…
hayat…
hayal ettiğimizden çok daha geniş bir hakikat mi?
Gördüğümüz evren…
belki de sadece dış yüzüdür.
Özenle dokunmuş…
güzel bir perde.
Onun arkasında…
başka boyutlar vardır.
Gözle görülmeyen âlemler.
Maddenin ötesindeki dünyalar.
Ruhun…
tıpkı balık için suyun doğal olması gibi…
tabii olduğu mekânlar.
Nasıl okyanuslar…
balıklar için yaratılmışsa…
görünmeyen âlemler de…
ruhânî varlıklar için yaratılmıştır.
Bu…
boş bir evren değildir.
Bu…
yaşayan bir evrendir.
İnsanlık da…
İlâhî hidayeti takip eder.
Vahiy aracılığıyla.
Ahlâk kanunları aracılığıyla.
Aynı şekilde…
melekler de…
başka bir kutsal görevi yerine getirir.
Onlar…
yaratılışın İlâhî kanunlarını taşırlar.
Bağımsız güçler olarak değil…
sadık kullar olarak.
Her yıldız…
bir ibadet mekânına dönüşür.
Her galaksi…
itaatin bir işareti olur.
Her hareket…
teslimiyetin bir ifadesidir.
Hiçbir şey…
tek başına hareket etmez.
Hiçbir şey…
gayesiz var olmaz.
Görünen ya da görünmeyen…
her şey…
tek ve muhteşem bir düzenin parçasıdır.
Belki de…
evren hiçbir zaman sessiz değildi.
Belki de…
biz…
onun sonsuz senfonisinin…
yalnızca…
çok küçük bir bölümünü duyabiliyoruz.
ChatGPT
ORİJİNAL METİN VE VİDEOLAR
SHORTS
KISA VIDEO
UZUN VİDEO
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
Birinci Maksad
Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esasiye vardır.
İkinci Esas
…
Melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin sübutuna ve hakikatlerinin vücuduna bir icma’-ı manevî ile -tabirde ihtilaflarıyla beraber- bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil, bilerek bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir. Hattâ maddiyatta çok ileri giden hükemanın Meşaiyyun kısmı, melaikenin manasını inkâr etmeyerek “Her bir nev’in bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri vardır” derler. Melaikeyi öyle tabir ediyorlar. Eski hükemanın İşrakiyyun kısmı dahi melaikenin manasında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak “Ukûl-ü Aşere ve Erbabü’l-Enva'” diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyan “melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar” gibi her nev’e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşadı ile bulunduğunu kabul ederek o namlarla tesmiye ediyorlar. Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemadat derecesine manen sukut etmiş olan Maddiyyun ve Tabiiyyun dahi, melaikenin manasını inkâr edemeyerek {(Haşiye): Melaike manasını ve ruhaniyatın hakikatını inkâra mecal bulamamışlar, belki fıtratın namuslarından “Kuva-yı Sâriye” diye, “cereyan eden kuvvetler” namını vererek yanlış bir surette tasvir ile, bir cihetten tasdikine mecbur kalmışlar. (Ey kendini akıllı zanneden!..)} “Kuva-yı Sâriye” namıyla bir cihette kabule mecbur olmuşlar.
Ey melaike ve ruhaniyatın kabulünde tereddüd gösteren bîçare adam! Neye istinad ediyorsun? Hangi hakikata güveniyorsun ki; bütün ehl-i akıl, bilerek bilmeyerek melaikenin manasının sübutuna ve tahakkukuna ve ruhanîlerin tahakkukları hakkında ittifaklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’ta isbat edildiği gibi; hayat mevcudatın keşşafıdır, belki neticesidir, zübdesidir. Bütün ehl-i akıl, mana-yı melaikenin kabulünde manen müttefiktirler ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîruhlarla şenlendirilmiştir. Şu halde hiç mümkün olur mu ki: Şu feza-yı vesîa sekenelerden, şu semavat-ı latîfe mutavattinînden hâlî kalsın?
Hiç hatırına gelmesin ki: Şu hilkatte cari olan namuslar, kanunlar kâinatın hayatdar olmasına kâfi gelir. Çünki o cereyan eden namuslar, şu hükmeden kanunlar; itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır, ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melaike denilen ibadullah olmazsa; o namuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-i hariciye olamaz. Halbuki hayat, bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez.
Elhasıl:
Madem ehl-i hikmetle ehl-i din ve ashab-ı akıl ve nakil manen ittifak etmişler ki: Mevcudat, şu âlem-i şehadete münhasır değildir. Hem madem zahir olan âlem-i şehadet, camid ve teşekkül-ü ervaha nâmuvafık olduğu halde bu kadar zîruhlarla tezyin edilmiş. Elbette, vücud ona münhasır değildir. Belki daha çok tabakat-ı vücud vardır ki, âlem-i şehadet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem madem denizin balığa nisbeti gibi, ervaha muvafık olan âlem-i gayb ve âlem-i mana, ervahlar ile dolu olmak iktiza eder. Hem madem bütün emirler, mana-yı melaikenin vücuduna şehadet ederler. Elbette bilâ-şek velâ-şübhe, melaike vücudlarının ve ruhanî hakikatlarının en güzel sureti ve ukûl-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek en makul keyfiyeti odur ki; Kur’an, şerh ve beyan etmiştir. O Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan der ki: “Melaike, ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melaike, ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Muhtelif nevilere münkasımdırlar.” Evet nasılki beşer bir ümmettir, “Kelâm” sıfatından gelen Şeriat-ı İlahiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de: Melaike dahi muazzam bir ümmettir ki, onların amele kısmı “İrade” sıfatından gelen Şeriat-ı Tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakikî olan Kudret-i Fâtıranın ve İrade-i Ezeliyenin emirlerine tâbi’ bir nevi ibadullahtırlar ki; ecram-ı ulviyenin herbiri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedirler.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 510, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Birinci Maksad – ikinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmidokuzuncu-soz-birinci-maksad#4142https://erisale.com/#content.tr.1.695
https://erisale.com/#content.tr.1.695
https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dokuzuncu-soz/687
