28. Söz – Cennet’e Dairdir – 3. Suâl: Cennet’te Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Feyzi, Bir Basit Bedevî Feyziyle Nasıl Birleşir?
Cennet’te Dostların Beraberliği: Farklı Makamlar Ebedi Saadette Buluşmaya Mani mi?
Bu metin, Cennet hayatının mahiyetine dair derinlikli bir soruyu, sevilenlerle bir arada olma hakikati üzerinden açıklamaktadır.
Yazar, manevi kapasiteleri birbirinden çok farklı olan bireylerin aynı mekanda nasıl olup da farklı seviyelerde feyiz alabileceğini etkileyici bir benzetmeyle izah eder.
Görkemli bir ziyafette yanyana oturan iki kişinin, duyularının gelişim düzeyine göre o sofradan farklı lezzetler alması gibi, ahirette de herkesin kendi istidadı ölçüsünde mutluluğu tadacağı vurgulanır.
Cennet tabakalarının mimari yapısı ve hiyerarşisi, en yüksek mertebedeki bir zat ile sıradan bir müminin bir arada bulunmasına engel teşkil etmeyen bir genişlikte tasvir edilir.
Sonuç olarak, farklı manevi derecelere sahip dostların ebedi saadette beraber olmalarının mantıksal ve hikmetli zemini net bir şekilde ortaya konur.
sırrınca: “Dost, dostuyla beraber Cennet’te bulunacaktır.” Hâlbuki basit bir bedevî, bir dakikada Sohbet‑i Nebeviye’de Lillâh için bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennet’te Peygamber’in yanında bulunması lâzım gelir. Hâlbuki gayr‑ı mütenâhî feyze mazhar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?
Elcevap:
Bir temsîl ile şu ulvî hakikate şöyle bir işâret ederiz ki: Meselâ; gayet güzel ve şâşaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyâfet, gayet müzeyyen bir seyrangâh, öyle bir sûrette ihzar etmiş ki; kuvve‑i zâikanın hissedecek bütün lezâiz‑i mat’ûmâtı câmi’, kuvve‑i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve‑i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkezâ‥ bütün havâss‑ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyâfete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve‑i zâikası pek az olduğundan cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve‑i şâmmesi yok. Sanâyi‑i garîbeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kâbiliyeti nispetinde ancak zevkederek istifade eder. Diğeri ise; bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalp ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki; o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garâibi, ayrı ayrı hissedip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı hâlde o dost ile omuz omuzadır.
Mâdem, bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyâ’ya kadar fark oluyor. Elbette dâr‑ı saâdet ve ebediyet olan Cennet’te, bittarîki’l‑evlâ, dost, dostu ile beraber iken; her birisi istîdâdına göre sofra‑i Rahmânürrahîm’den, istîdatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennet’ler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü; Cennet’in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları hâlde, umumun damı Arş-ı Âzamdır.
Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar sûrlu dâireler bulunsa‥ o dâireler birbirinin üstündedir; fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de; Cennet’ler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdîsin mütenevvî rivâyâtı işâret ediyor.
KAYNAK
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
25. Söz – Birinci Zeyl: Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Bu metin, Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzını ve onun beşer kelâmı olamayacağını ispat eden derinlikli bir analizi sunmaktadır.
Eser, ilâhî kelâmın on dört asırdır tazeliğini korumasını, toplumsal ve ruhsal dönüşümler üzerindeki benzersiz etkisini ve sönmez bir güneş gibi hakikatleri aydınlatmasını konu edinir.
Risale-i Nur perspektifiyle ele alınan metinde, Kur’ân’ın her asra yeni nazil olmuş gibi hitap eden belâğat harikası olduğu çeşitli delillerle temellendirilir.
Özellikle edebî üstünlüğü ve tekrarlanmasına rağmen usandırmayan manevî lezzeti, onun semâvî menşeinin en parlak işaretleri olarak vurgulanır.
Sonuç olarak kaynak, kâinatın yaratıcısı ile bu mukaddes kitap arasındaki kopmaz bağı rasyonel ve kalbî bir bütünlükle açıklar.
Makam itibâriyle Yirmi Beşinci Söze ilhak edilen zeyillerden Yedinci Şuânın Birinci Makamının On Yedinci Mertebesidir.
Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kainattan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki:
“Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim; ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel, mânevî i’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakaik-i Kur’âniyeyi mücahidâne neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki, onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Risale-i Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ân’ın kırk vech ile mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüşse, değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş. Her ne ise…
Kur’ân’ın vech-i i’câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risale-i Nur’a havale ederek, yalnız kısa bir işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta:
Nasıl ki Kur’ân, bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikiyle, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın bir mu’cizesidir. Öyle
âhir: son (bk. e-ḫ-r) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âyât-ı Furkaniye: Hak ile batılı ayıran Kur’ân’ın ayetleri (bk. f-r-ḳ) beşer: insan cihet: yön hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkim: hükmeden, galip (bk. ḥ-k-m) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hüccet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın delili i’câz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z) ilhak: ekleme kelâm: söz (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lem’a: parıltı menba: kaynak merci: kaynak, başvurulacak yer mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
muannid: inatçı mücahidâne: cihad ederek (bk. c-h-d) mülhid: dinsiz müracaat etmek: başvurmak nam: isim neşretmek: yaymak nükte: ince ve derin mânâ risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) semâvî: vahiyle gelmiş (bk. s-m-v) senâ etmek: övmek, yüceltmek seyyah: yolcu taharrî: araştırma, inceleme tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vecih: yön, şekil zeyl: ilâve, ek
de, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle, Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ve Kur’ân kelâmullah olduğuna bir hüccet-i kàtıasıdır.
İkinci Nokta:
Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor, ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.
Üçüncü Nokta:
Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediplerin “Muallâkat-ı Seb’a” nâmıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
Hem bedevî bir edip
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ 1
âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen Müslüman mı oldun?” O dedi: “Hayır, ben bu âyetin belâğatine secde ettim.”2
Hem ilm-i belâğatın dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin edipler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki, “Kur’ân’ın belâğatı tâkat-i beşerin fevkindedir; yetişilmez.”3
Hem o zamandan beri, mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediplerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını
Dipnot-1
“Artık emrolunduğun şeyi açıkla.” Hicr Sûresi, 15:94.
Dipnot-2
El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 14:85.
Dipnot-3
El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 13:161.
Abdülkahir-i Cürcanî: (bk. bilgiler) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âyât: âyetler bedevî: göçebe hayatı yaşayan belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerin, halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) beliğ: belâğatçi, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e) edip: edebiyatçı enaniyetli: bencil, gururlu fevkalâde: olağanüstü fevkinde: üstünde hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı siyasiye: siyasî hayat (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı şahsiye: özel hayat (bk. ḥ-y-y) hüccet-i kàtıa: sağlam ve kesin delil icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) idame: devam etme ilm-i belâğat: belağat ilmi (bk. a-l-m; b-l-ğ) inkılâp: değişim inkişaf: açılma, gelişme (bk. k-ş-f) istikamet: doğruluk ittifak: birleşme, birlik Kâbe: (bk. bilgiler) kaside: şiir kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m) kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l) kemâlât-ı ilmiye: ilimî mükemmellikler, olgunluklar (bk. k-m-l; a-l-m) Lebid: İslâm öncesi cahiliye devrinde şiirleriyle meşhur bir şair mağrur: gururlu meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) Muallâkat-ı Seb’a: yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları
mütefennin: bilgili, san’atkâr mütemadiyen: sürekli olarak nefis: kişinin kendisi; maddî lezzetleri hisseden güç (bk. n-f-s) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) saadet: mutluluk secde: alın üzeri yere kapanmak Sekkâkî: (bk. bilgiler) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şöhretşiar: şöhreti herkesçe bilinen tâkat-i beşer: insan gücü tasfiye: saflaştırma (bk. ṣ-f-y) tebdil-i hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayatın değiştirilmesi (bk. ḥ-y-y; c-m-a) terakki: ilerleme, yükselme tezkiye: temizleme, arındırma Zemahşerî: (bk. bilgiler) ziyade: çok, fazla
kıracak bir tarzda der: “Ya birtek sûrenin mislini getiriniz, veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz” diye ilân ettiği halde, o asrın muannid beliğleri birtek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri ispat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur’ân’ın dostları, Kur’ân’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle; ve düşmanları dahi, Kur’ân’a mukabele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âmi adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak.” Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek, mertebe-i belâğati, umumun fevkındedir.
Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.”
O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki, mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâli, hadsiz, hudutsuz bir fezada, kararsız fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü:
Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinat, bir cami-i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayattarâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş-u huruşla mes’udâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşahede etti. Ve bu âyetin derece-i belâğatini zevk ederek, sair âyetleri buna kıyasla,
Dipnot-1
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1.
âdi: sıradan âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Arabî: Arapça arz: yer, dünya belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) cami-i kebir: büyük cami (bk. c-m-a; k-b-r) câmid: cansız cûş u huruş: neşe ve âhenk derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) ezelî nutuk: Allah’ın ezelî konuşması (bk. e-z-l) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fevkinde: üstünde feza: uzay hadsiz: sınırsız hâli: boş, ıssız hayattarâne: canlı bir şekilde (bk. ḥ-y-y)
helâket: yok oluş hudutsuz: sınırsız ihtiyar: tercih, seçme (bk. ḫ-y-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) memnunâne: memnun bir şekilde mertebe: derece mertebe-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) mes’udâne: mutlu bir şekilde mevcudât-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. a-l-m) (bk. v-c-d) misl: benzer (bk. m-s̱-l) muannid: inatçı muaraza: sözle mücadele muharebe: savaş mukabele: karşılık müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) sair: diğer semâvât: gökler (bk. s-m-v)
sermedî ferman: sürekli, dâimi buyruk seyyah: gezgin, yolcu şevk: şiddetli arzu ve istek şuursuz: bilinçsiz (bk. ş-a-r) tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) telâhuk-u efkâr: fikirlerin birikimi (bk. f-k-r) telâkki edilen: kabul edilen terakki etmek: ilerlemek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) umum: bütün, genel zikir: Allah’ı anmak zillet: alçaklık, aşağılık zîşuur: şuur sahibi (bk. ẕî; ş-a-r)
Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta:
Kur’ân öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nazil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitap ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye, ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o, üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.
Beşinci Nokta:
Kur’ân’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi; öyle de, evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle şecere-i mübarekelerinin hayattar, feyizdar ve hakikatmedar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarikatleri ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri, Kur’ân’ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir harika olduğuna şehadet eder.
arz: yer, dünya asfiya: Hz. Peygamberih yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y) ayn-ı hak: hakkın ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) bilâfasıla: fasılasız, aralıksız burhan: sağlam, mantıkî delil câmiiyet: genişlik, kapsayıcılık (bk. c-m-a) cenah: kanat, taraf cihet: yön, taraf darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü (bk. m-s̱-l) delâlet: delil olma, ifade etme evliya: veliler (bk. v-l-y) feyizdar: feyizli, bereketli (bk. f-y-ḍ) garabet: gariplik, hayret vericilik hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikatmedar: doğruluk sebebi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halâvet: tatlılık, hoşluk haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hikmet: sır, bilinmeyen nokta, sebep; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) himaye: koruma hums: beşte bir hüccet: sağlam delil idame: devam ettirme iktida: uyma istilâ: kuşatma ittiba: tabi olma, uyma ittifak: birleşme, fikir birliğ ikemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l ḥ-r-m) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) lem’a: parıltı lisan-ı hâl: hal dili mazi: geçmiş zaman mebzuliyet: çokluk, bolluk mecma-i hakaik: gerçeklerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ) misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ) müsellem: doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş müstakbel: gelecek zaman nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) nev-i beşer: insanlık
nısfı: yarısı nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) semere: meyve sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z) şebâbet: gençlik şecere-i mübareke: mübarek ağaç (bk. b-r-k) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) taife-i ilmiye: ilmiye sınıfı (bk. a-l-m) tarikat: mânevî yol (bk. ṭ-r-ḳ) tarz-ı beyan: açıklama tarzı (bk. b-y-n) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) tekrâr-ı tilâvet: okumanın tekrarı tevafuk: uygunluk, denk gelme teyid: doğrulama tilâvet: okuma üslûb-u ifade: ifade tarzı velâyet: velilik (bk. v-l-y) zemzeme-i belâğat: belâğat nağmesi (bk. b-l-ğ) ziyadeleştirmek: artırmak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Zeyl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Sözler 25.3. Hatime: Bir mu’cize-i Kur’âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu’cizât-ı enbiya Kur’ân’ın bir nakş-ı i’câzını göstermiştir. Öyle de, Kur’ân, bütün mu’cizâtıyla bir mu’cize-i Ahmediye (a.s.m.) olur ve bütün mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ki, Kur’ân’ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir; ve o nisbetin zuhuruyla herbir kelimesi bir mu’cize olur.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.
İlahi Vahyin Evrensel Dengesi
Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in mucizevi anlatım gücünü ve kainatın hakikatlerini ifade etmedeki eşsiz dengesini ele almaktadır.
Kur’an’ın ayetleri, karanlık bir cahiliye dönemini aydınlatan manevi nurlar olarak betimlenmekte ve varlık alemini birer zikir ehline dönüştürdüğü vurgulanmaktadır.
Metinde kullanılan muazzam bir ağaç benzetmesi, Kur’an’ın yaratılışın başlangıcından sonuna kadar tüm detayları birbiriyle uyumlu ve kusursuz bir nizam içinde tasvir ettiğini göstermektedir.
Bu bütüncül bakış açısı, metne göre, ancak her şeyi aynı anda kuşatan ilahi bir ilmin eseri olabilir.
İslam’ın esasları ve imanın şartları arasındaki bu sarsılmaz tenasüp ve denge, Kur’an’ın insanüstü bir kelam olduğunun en güçlü kanıtı olarak sunulur.
Sonuç olarak, Kur’an’ın varlık tılsımını çözen ve eşyayı hakiki mahiyetiyle tarif eden tek rehber olduğu ifade edilmektedir.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın büyük bir vech-i i’câzı On Üçüncü Sözde beyan edilmiştir. Kardeşleri olan sair vücuh-u i’caziye sırasına girmek için bu makama alınmıştır.
İşte, Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini Kur’ân’ın nüzulünden evvel olan o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cumud-u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvîsinden
gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem سَبَّحَ، يُسَبِّحُ sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar.
Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat
sayhasıyla, işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer
Dipnot-1
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Hadid Sûresi, 57:1.
Dipnot-2
“Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsi o Allah’ı tesbih eder ki, herşeyin hakikî sahibidir, her türlü noksandan münezzehtir, kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Cum’a Sûresi, 62:1.
Dipnot-3
“Yedi gök ve yer Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.
asr-ı cahiliyet: cehâlet asrı, İslâmdan önceki asır ateşpare: ateş parçası beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n) câmid: cansız farz etmek: varsaymak gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l) hidayet: doğru ve hak yolda oluş, İslâmiyet (bk. h-d-y) hüşyar: uyanık i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kelime-i hikmetnümâ: hikmetli kelime (bk. k-l-m; ḥ-k-m)
sadâ: ses sahrâ-yı bedeviyet: göçebe Arapların yaşadığı çöl sair: diğer sayha: sesleniş şule: ışık vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z) zikretmek: Allah’ı anmak ziya: ışık, parlaklık zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve gaflet karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l) zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ve ber ve bahir birer lisan, ve bütün hayvânat ve nebâtat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı didar eder. Yoksa, bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikini göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyetle veyahut sathî ve basit bir perde-i ülfetle baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en yüksek derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:
Gayet büyük ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmıştır. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görülmeyen—ve hâlâ görünmüyor—o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir âzasına mukabil bir resim çekse, bir hudut çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayet uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.
Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan dahi, hakikat-i mümkinâta dair—ki o hakikat, dünyanın iptidâsından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve Arştan ferşe, zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine
acip: ilginç, hayret verici âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. c-l-y) arz: yer, dünya arz-ı didar: kendini gösterme âzâ: organlar bahir: deniz ber: kara cüz’: parça (bk. c-z-e) dekaik: incelikler derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) envâ-ı i’câz: mu’cizelik çeşitleri (bk. a-c-z) farz etmek: varsaymak ferş: yer gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b) gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i mümkinât: yaratılanların, var edilenlerin gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-k-n) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z)
ihata etmek: kuşatmak, kapsamak iptidâ: başlangıç kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mahiyet: özellik, temel iç yapı malûm: bilinen (bk. a-l-m) mebde’: başlangıç mezkûr: sözü geçen mukabil: karşılık muvafık: uygun muvazenet: denge (bk. v-z-n)münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) müntehâ: en son nokta mürur-u zaman: zamanın geçmesi nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebâtat: bitkiler neşretmek: yaymak nevi: çeşit neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m) nihayet: son nur-u hakikat-edâ: gerçeği gösteren nur (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)
perde-i gayb: gayb perdesi (bk. ğ-y-b) perde-i ülfet: alışkanlık perdesi sathî: yüzeysel suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) şems: güneş tabaka-i mesturiyet: gizlilik tabakası tasvir etmek: resmini yapmak (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) tersim etmek: resimlemek tersimat: resimlemeler ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f) uzuv: organ zemzeme-i i’câz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z) zerre: atom zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
dair—beyanat-ı Kur’âniye o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir suret vermiştir ki, bütün muhakkikler nihayet-i tahkikinde Kur’ân’ın tasvirine “Mâşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Kerîm” demişler.
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1
temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edilmekle, o şecere-i nuraniyenin daire-i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenâhi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı
hududuna kadar intişar etmiş o hakikat-i nuraniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple, birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan eder ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Kur’âniyeye karşı “Sübhânallah” deyip “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.
Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin
Dipnot-1
“En yüce misaller Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.
Dipnot-2
“O, kişiyle kalbinin arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.
Dipnot-3
“Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Odur.” En’âm Sûresi, 6:95.
Dipnot-4
“Gökler Onun kudret eliyle dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.
Dipnot-5
“Gökleri ve yeri altı günde yarattı.” Hûd Sûresi, 11:7.
ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m) barekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) cevelân: dolaşma, gezme daire-i azamet: büyüklük dairesi (bk. a-ẓ-m) daire-i imkân: varlığı da yokluğu da eşit olan daire, kâinat (bk. m-k-n) daire-i melekût: eşyanın iç yüzüyle alakalı daire, gayb dairesi (bk. m-l-k) daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan varlığı zorunlu olan İlâhlık dairesi (bk. v-c-b) ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenab-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ)
esmâ ve sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın isim ve sıfatları (bk. s-m-v; v-ṣ-f; e-l-h) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) fethetmek: açma fezâ-yı ıtlak: uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay (bk. ṭ-l-ḳ) gayat: gayeler gayr-ı mütenâhi: sonsuz hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Allah’ın isimlerinin, sıfatlarının, işlerinin ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; f-a-l) hakikat-i nuraniye: nurlu gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r) hudud: sınır, uç hudud-u icraat: icraatın sınırı hudud-u kibriya: büyüklüğün hududu (bk. k-b-r) ihata etmek: kuşatmak intişar etmek: yayılmak keşif: açığa çıkarma (bk. k-ş-f) mâşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış muammâ-yı hilkat: yaratılıştaki sır ve gizlilikler (bk. ḫ-l-ḳ) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mutabık: uygun nihayet-i tahkik: araştırmanın sonu (bk. ḥ-ḳ-ḳ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) şecere-i azîme: büyük ağaç (bk. a-ẓ-m) şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r) şecere-i tûbâ-i nur: nurlu tûbâ ağacı (bk. n-v-r) şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye: Allah’ın işleri ve fiilleri (bk. ş-e-n; f-a-l; r-b-b) tasdik etmek: doğruluğunu onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: resimleme; anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) tevahhuş: korkmak, ürkmek tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n) uzuv: organ
birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir münasebet tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı, en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza ettiğine delil ise, o Kur’ân-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve işârat ve rümuzundan çıkan şeriat-ı kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve rasaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ…
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âdâb: edep kuralları akl-ı beşer: insan aklı âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n) bahusus: özellikle beşer: insan beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) burhan-ı kàtı’: sağlam delil cemî: bütün (bk. c-m-a) cerh edilmek: çürütülmek cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n) erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n) eşya: şeyler, varlıklar ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m) felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe gayât: gayeler hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâsiyet: özellik hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) idrak: anlayış, kavrayış ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e) ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) istinad: dayanma (bk. s-n-d) işârat: işaretler izah: açıklama izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b) Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a) mahiyet: öz nitelik, özellik mertebe: derece mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d) müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) nusus: nasslar, açık hükümler rasanet: sağlamlık rümuz: işaretler, semboller sair: diğer Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) semerât: meyveler sukut etmek: alçalmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l) şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m) tafsilen: ayrıntılı olarak tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f) tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r) teferruat: ayrıntılar temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vücuh: vecihler, yönler
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Üçüncü Şule – BİRİNCİ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Bu eser, Kur’an-ı Kerim’in benzersizliğini ve insan sözüyle kıyaslanamayacak kadar yüce olan mucizevi mahiyetini merkeze alır.
Yazar, kutsal metnin kelimelerini gökyüzündeki yıldızlara benzetirken, beşeriyetin ürettiği sözleri bu yıldızların aynadaki zayıf yansımaları olarak niteler.
Metinde Kur’an, kökleri derinlerde olan ve meyveleriyle tüm İslam dünyasını besleyen bir ağaç olarak tasvir edilir.
Yüzyıllar geçmesine rağmen bu mukaddes hitabın tazeliğini ve güzelliğini koruması, onun ilahi kaynağının en somut delili olarak sunulur.
İnsanların kendi sığ düşünceleriyle bu yüce kelama nazire yapmaya çalışmaları, muhteşem bir sarayın mimarisini bozup onu çocukça süslerle değiştirmeye çalışan birinin düştüğü gülünç duruma benzetilir.
Sonuç olarak kaynak, Kur’an’ın ebedi bir rehber olduğunu ve taklit edilmesinin imkansızlığını güçlü teşbihlerle ortaya koyar.
Şu risalenin başında, şimdiye kadar tahkik namına bîtarafâne muhakeme suretinde Kur’ân’ın i’câzını muannid bir hasma kabul ettirmek için, Kur’ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi mumlar sırasına getirip muvazene ediyorduk. Şimdi tahkik, vazifesini ifa edip, parlak bir surette i’câzını ispat etti. Şimdi ise, tahkik namına değil, hakikat namına bir iki sözle, Kur’ân’ın muvazeneye gelmez hakikî makamına işaret edeceğiz.
Evet, sair kelâmların Kur’ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet, herbiri birer hakikat-i sabiteyi tasvir eden, gösteren Kur’ân’ın kelimâtı nerede, beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersim ettikleri mânâlar nerede? Evet, envâr-ı hidayeti ilham eden ve şems ve kamerin Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olan Kur’ân’ın melâike-misal zîhayat kelimâtı nerede; beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhar nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede? Evet, ısırıcı haşarat ve böceklerin mübarek melâike ve nuranî ruhanîlere nisbeti ne ise, beşerin kelimâtı Kur’ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri, Yirmi Beşinci Sözle beraber, geçen yirmi dört adet Sözler ispat etmiştir. Şu dâvâmız mücerret değil; burhanı, geçmiş neticedir. Evet, herbiri cevâhir-i hidayetin birer sadefi ve hakaik-ı imaniyenin birer menbaı ve esâsât-ı İslâmiyenin birer madeni ve doğrudan doğruya Arşu’r-Rahmân’dan gelen ve kâinatın fevkinde ve haricinde insana bakıp inen ve ilim ve kudret ve iradeyi tazammun eden ve hitab-ı ezelî olan elfâz-ı Kur’âniye nerede; insanın hevâî, hevaperestâne, vâhi, hevesperverâne elfâzı nerede?
Evet, Kur’ân, bir şecere-i tûbâ hükmüne geçip, şu âlem-i İslâmiyeyi bütün mâneviyâtıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar suretinde neşredip, asfiya ve evliyasını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakaik-ı kevniye ve İlâhiyeyi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) akis: yansıma âlem-i İslâmiye: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m) amelî: amelle ilgili Arşu’r-Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m) asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve velâyet sahibi insanlar (bk. ṣ-f-y) âyât: ayetler âyinecik: küçük ayna ayn: kendisi beşer: insanlar bîtarafâne: tarafsız bir şekilde burhan: güçlü delil cevâhir-i hidayet: hidayet cevherleri (bk. h-d-y) desâtir: düsturlar, prensipler düstur: kural, prensip elfâz: kelimeler, sözler elfâz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri, sözleri envâr-ı hidayet: hidayet nurları (bk. n-v-r; h-d-y) esâsât-ı İslâmiye: İslâmın esasları (bk. s-l-m) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) fevkinde: üstünde hakaik-i imaniye: iman hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n)
hakaik-i kevniye: yaratılışla ilgili İlâhî gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i sabite: sabit ve değişmez gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) haricinde: dışında hasım: düşman haşarat: zehirli böcekler hevâî: nefsin isteklerine düşkün (bk. h-v-y) hevaperestâne: nefsin arzu ve isteklerinin peşinde olurcasına (bk. h-v-y) hevesât: hevesler, arzu ve istekler hevesperverâne: hevesine düşkün bir şekilde hitab-ı ezelî: ezelden gelen hitap (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) ifa etmek: yerine getirmek irade: dileme, tercih etme (bk. r-v-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kamer: ay kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
kudret: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r) makam: konum, yer melâike: melekler (bk. m-l-k) melâike-misal: melekler gibi (bk. m-l-k; m-s̱-l) menba: kaynak muannid: inatçı muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) mücerret: soyut müzevver: uydurulmuş nam: ad neşretmek: yaymak nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b) nuranî: nurlu (bk. n-v-r) ruhanî: maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ) sadef: inci kabuğu sair: diğer sehhar: büyüleyen semere: meyve suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şeâir: işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler (bk. ş-a-r) şecere-i tûbâ: tuba ağacı şems: güneş tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tazammun eden: içine alan tersim etmek: resimlemek vâhi: zayıf, önemsiz zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; h-y-y)
geçip, yine meyvedar ağaç hükmünde müteselsil hakaikı gösteren Kur’ân nerede; beşerin malûmumuz olan kelâmı nerede? Eyne’s-serâ mine’s-Süreyyâ?
Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. Halbuki, ne o ülfet, ne o mebzuliyet, ne o mürur-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar, onun kıymettar hakaikına, onun güzel üslûplarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i’cazdır.
Şimdi biri çıksa, Kur’ân’ın getirdiği hakaikten bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur’ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur’ân’a yakın bir kelâm söyledim” dese, öyle ahmakane bir sözdür ki: Meselâ, taşları muhtelif cevahirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukuş-u âliyesine bakan mizanlı nakışlarla tezyin eden bir ustanın san’atıyla; o nukuş-u âliyeden fehmi kasır, o sarayın bütün cevahir ve ziynetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hanelerin bir ustası, o saraya girip, o kıymettar taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre, âdi bir hanenin vaziyetine göre bir intizam, bir suret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra “Bakınız, o sarayın ustasından daha ziyade maharet ve servetim var ve kıymettar ziynetlerim var” dese, divanece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san’atı gibidir.
âdi: basit, sıradan ahmakane: ahmakça âyât: âyetler beşer: insanlar bîbehre: mahrum cevahir: cevherler, kıymetli taşlar divanece: akılsızca, delice eyne’s-serâ mine’s-Süreyya: “yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?” (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir) fehm: anlama, kavrayış hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halel: eksiklik, zarar hezeyan: deli saçması, saçmalama hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kasır: eksik, noksan kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) maharet: beceri, ustalık malûm: bilinen (bk. a-l-m) mebzuliyet: bolluk, çokluk meyvedar: meyveli, verimli mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n) muâraza: sözle mücadele, karşı gelme muhtelif: değişik, çeşitli mürur-u zaman: zamanın geçmesi
müteselsil: zincirleme, peşpeşe gelen nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nisbet: ölçü, kıyas (bk. n-s-b) nisbet-i san’at: san’atı kıyaslama (bk. n-s-b; ṣ-n-a) nukuş-u âliye: yüksek nakışlar (bk. n-ḳ-ş) saray-ı muhteşem: muhteşem, görkemli saray suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahavvülât: değişiklikler teşhir: sergileme tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n) ulvî: yüce, yüksek umum: bütün ülfet: alışkanlık ziyade: çok, fazla ziynet: süs (bk. z-y-n)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.
Kur’an: Söz ve Güç
Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in belâgat ve üslubunun diğer insan kelamlarıyla kıyaslanamaz bir ulviyete sahip olduğunu temellendirmektedir.
Bir sözün gücünün sadece söylendiği mekâna değil; söyleyene, muhataba, maksada ve makama bağlı olduğu vurgulanarak ilahi beyanın bu dört kaynaktaki eşsizliği açıklanmaktadır.
Yaratıcı’nın kudret ve iradesini barındıran emirleri, insanın aciz temennilerinden doğan ifadeleriyle karşılaştırılarak Kur’an’ın müessiriyeti ortaya konmaktadır.
Özellikle doğa olayları ve haşrin ispatı üzerinden verilen örneklerle, kavl ile fiilin nasıl birleştiği ve ilahi sanatın beyandaki ihtişamı gösterilmektedir.
Sonuç olarak eser, Kur’an’ın her cümlesinin hakiki bir mülk sahibinin icraatını tasvir eden sarsılmaz bir kuvvet taşıdığını ispat etmektedir.
Şudur ki: Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma.
Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belâğati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise, mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezayüd eder.
yani “Yâ arz, yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücutta meşhergâh-ı san’atıma geliniz’ dedi. Onlar da: “Biz kemâl-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz.” İşte, kuvvet ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların
gibi suret-i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhaveresi, hiç o iki emre kabil-i kıyas olabilir mi? Evet, temennîden neş’et eden arzular ve o arzulardan neş’et eden fuzuliyâne emirler nerede, hakikat-i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede? Evet, emr-i nâfiz, büyük bir âmirin mutî ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri nerede? Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sureten bir iken, mânen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.
Dipnot-1
Hûd Sûresi, 11:44.
Dipnot-2
Fussilet Sûresi, 41:11.
Dipnot-3
Ey yer, sâkin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!
adem: hiçlik, yokluk âdi: basit, sıradan âmir: emreden arş!: haydi! arz: yer cemâdat: cansızlar cihet: yön derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) edip: edebiyatçı emr-i nâfiz: etkili, tesir gücü olan emir fuzuliyâne: lüzumsuzca hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hakikat-i âmiriyet: emredicilik gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i emr: gerçek emir (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hezeyanvâri: saçma sapan bir şekilde hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l) irade: dileme, tercih etme gücü (bk. r-v-d) kabil-i kıyas: kıyası mümkün kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m) kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) menba: kaynak meşhergâh-ı san’at: san’atın sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a) muhatap: kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b) muhavere: karşılıklı konuşma mukavemetsûz: dirençsiz mutî: itaat eden
muttasıf: vasıflı mütekellim: konuşan (bk. k-l-m) nâfiz: etkili, hükmü geçen nefer: asker, er nehiy: yasak neş’et: meydana gelme, doğma nisbet: oran (bk. n-s-b) râm olmak: boyun eğmek semâ: gök (bk. s-m-v) suret-i emir: emir şekli (bk. ṣ-v-r) sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) şule: parıltı tabaka: derece tazammun: içine alma tazammun etmek: içine almak temennî: istek, dua tezâyüd: artma ulviyet: yücelik vücut: varlık (bk. v-c-d)
Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev’indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin güneşe nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakikî bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakikî bir san’atkârın işlediği vakit san’atına dair verdiği beyanatı ve hakikî bir mün’imin ihsan başında iken beyan ettiği ihsânâtı, yani, kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: “Bakınız, işte bunu yaptım. Böyle yapıyorum. İşte bunu bunun için yaptım. Bu böyle olacak. Bunun için işte bunu böyle yapıyorum.” Meselâ,
Kur’ân’ın semâsında, şu sûrenin burcunda parlayan yıldız-misal Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef’alleri içindeki intizam-ı belâğatle çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ tabiriyle ispat edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede; insanların fuzuliyâne, onlarla teması az olan ef’alden bahisleri nerede? Taklit suretinde çiçek resimleri, hakikî,
Dipnot-1
“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur. • Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. • Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır.” Kaf Sûresi, 50:6-11.
beşer: insan beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) delâil: deliller ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) fuzuliyâne: lüzumsuzca hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ihsanât: ihsanlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n)
ilzam: susturma inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) intizam-ı belâğat: belâğatin intizam ve düzenliliği (bk. n-ẓ-m; b-l-ğ) kavl: söz kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mün’im: nimet verici (bk. n-a-m) netice: sonuç nev’: tür, çeşit nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
semâ: gök; yücelik (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)tabir: ifade (bk. a-b-r) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tasvirât: tasvirler, anlatımlar (bk. ṣ-v-r) ulviyet: yücelik yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l) zikretmek: anmak, belirtmek
hayattar çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz! Şu اَفَلَمْ يَنْظُرُوا dan, tâ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki:
Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden, Kur’ân onları haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat eder, der: “Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, Biz ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki, nasıl yıldızlarla, ay ve güneşle tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halk ettik, yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ canibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O suyla bağ ve bostanları, hububatı, yüksek, leziz meyveli hurma gibi ağaçları halk edip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o suyla ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”
İşte, şu âyetin ispat-ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyaniye—ki binden birisine ancak işaret edebildik—nerede, insanların bir dâvâ için serd ettikleri kelimat nerede?
arz: dünya âyâ: acaba bast-ı mukaddemat: asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme (bk. ḳ-d-m) bîtarafâne: tarafsız bir şekilde bostan: bahçe canib: taraf, yön cezâlet-i beyaniye: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l; b-y-n) dünyevî haşir: büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r) hadravât: yeşillikler halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hasım: düşman haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hububat: taneli bitkiler, tahıl huruc: çıkış i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) ibâd: kullar (bk. a-b-d) icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d) ifa etmek: yerine getirmek ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y) inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) ispat-ı haşir: haşrin ispatı (bk. ḥ-ş-r) istilâ: kaplama, yayılma kelimat: kelimeler (bk. k-l-m) keyfiyet: özellik, nitelik kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) küffar: kâfirler, inanmayanlar (bk. k-f-r) leziz: lezzetli meâl: açıklama muannid: inatçı
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhakeme: akıl yürütme (bk. ḥ-k-m) muhteşem: ihtişamlı, görkemli muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) nebâtât: bitkiler nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b) noksaniyet: eksiklik semâ: gök (bk. s-m-v) serd etmek: sözü peş peşe sıralamak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tefriş: döşeme tesbit etme: sağlam şekilde yerleştirme tezyin: süsleme (bk. z-y-n) zemin: yeryüzü
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.
Kur’an’ın Diriliş Argümanı
Bu metin, Yirmi Beşinci Söz ve ilgili kısımlardan alınmış olup, Kur’an-ı Kerim’in ahiret inancını (haşir) ispatlamak için kainattaki harika fiilleri nasıl örnek gösterdiğini açıklayan tefsirî bir çalışmadır.
Çalışma, Allah’ın kıyamette gerçekleştireceği büyük dönüşümleri kalbe kabul ettirmek için, dünyevi olaylardan somut kıyaslamalar (nezâir) sunduğunu ileri sürer.
İspat yöntemleri arasında, insanın bir damla sudan yaratılışının (neş’e-i ûlâ) ikinci yaratılışa kıyaslanması, ölü ağaçların dirilerek yeşillenmesi ve yeşil ağaçtan ateş çıkarılması gibi doğal döngüler öne sürülür.
Ayrıca, bütün bir kâinatı yöneten ve kün feyekûn emrine mutlak itaat edilen bir Kudret’in, insanın yeniden yaratılmasından aciz kalmayacağı mantığı işlenir.
Metin, büyük kozmik olayların yanı sıra (Güneş’in dürülmesi), baharda her canlının amellerinin tohumlarda neşredilmesi gibi mikro düzeydeki delillerle de haşrin imkanını destekler.
Sonuç olarak, metin her şeyin hüküm ve tasarrufunun elinde olan Zât’ın, insanları kabirden çıkarıp hesap için huzurunda toplayacağını kesin bir dille belirtir.
NotebookLM
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
…
İKİNCİ NURU
…
SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET:
Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib-i ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ,
tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.
Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.
Dipnot-1
“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l) âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) alâka: kan pıhtısı, embriyo Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) berrak: açık, duru Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cesamet: büyüklük cevv: hava, gök boşluğu cihet: yön, taraf dağvâri: dağ gibi ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h) ehven: kolay esmâ: isimler (bk. s-m-v) evvelâ: ilk önce, birinci olarak hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlama ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) irade: dileme, tercih (bk. r-v-d) istikbalî: geleceğe ait Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kâh: bazen kanaat: razı olma, inanma kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d) keyfiyet: nitelik, durum kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r) matla: doğuş yeri mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) mudga: et parçası, bir çiğnem et Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah muhtelif: çeşitli Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) müheyyâ etmek: hazırlamak Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b) nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r) neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r) neş’et: doğma, ilk yaratılış nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y) sehab: bulut seyyar: gezici suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk, grup tarz: şekil, biçim tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) zikretmek: anmak, hatırlatmak
Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi
kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.
Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.
Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?
Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zattır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i
كُنْ فَيَكُونُ 2
‘a karşı kemâl-i inkıyadla serfuru eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı
tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.
Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak
وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 5
yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.
Dipnot-1
“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.
Dipnot-2
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-3
“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.
Dipnot-4
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-5
“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
abes: anlamsız, faydasız âciz: güçsüz (bk. a-c-z) arz: yer beyhude: boşuna delâil: deliller, işaretler ecza: parçalar (bk. c-z-e) ehven: kolay emirber nefer: emre hazır asker halketmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihsânât-ı azîme: çok büyük iyilikler, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m) ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) istib’ad: akıldan uzak görme Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kemâl-i inkıyad: tam itaat, mükemmel ve kusursuz boyun eğme (bk. k-m-l) kıyas: karşılaştırma kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) memât: ölümler (bk. m-v-t) menzil: ev, mekân (bk. n-z-l) remzen: işareten semâvat: gökler (bk. s-m-v) serfuru etmek: boyun eğmek tabir: ifade (bk. a-b-r) tâciz: âcizlikle ithem etme, “yapamazsın” deme
İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.
Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın. Meselâ
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1
ilh., ve
اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ 2
ilh., ve
اِذَا السَّمَۤاۤءُ انْشَقَّتْ 3
İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.
Meselâ
اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 4
kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın, çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der:
a’mâl: davranışlar, işleracaip: şaşırtıcı, hayret vericiamel: davranış, işdünyevî: dünyaya aitef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r)esmâ-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ)güz: sonbaharhafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ)hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
ihsas: hissettirmeinkılâbât: büyük değişimlerinkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m)istib’âd: akıldan uzak görmekâh: bazenlâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f)meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l)müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r)müheyyâ: hazırlanmışmürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b)nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)neşr-i suhuf: haşir zamanı, insanların hesaplarının görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi
neşretmek: yaymaknezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r)sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifelersuret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r)tarih-i hayat: hayatının tarihi (bk. ḥ-y-y)tasarrufât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın fiil ve icraatları (bk. ṣ-r-f; r-b-b)tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ)ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)umum: bütünzâhir: açık (bk. ẓ-h-r)
Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte,
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1
şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.
Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azil bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der,
adem: yokluk, hiçlikcüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e)cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e)emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b)esir: kâinatı kapladığına inanılan maddeEsmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)ferman: buyrukhazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)ima: işaretinfisal: azledilme, memurluktan çıkarılmaistinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarma
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)kâh: bazenkaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)kelâm: söz (bk. k-l-m)kıyas: karşılaştırmaKur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)lâfız: söz, kelimemakàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d)maksat: kastedilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)memur-u musahhar: emre itaat eden memurmetâ: kıymetli şeymuamelât: işlermuamele: davranış, işmuvazzaf: görevlimünavebeten: nöbetleşerek
nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)neşretmek: yaymaknükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)pırlanta-misal: pırlanta gibisebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebisemâ: gök (bk. s-m-v)tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)tahkir: hakaret, aşağılamatakrir etmek: bildirmektekvir: sarmak, toplamaktemsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)zemin: yeryüzüziya: ışıkzulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.
Kur’ân Mucizelerinin Belâgat Sırları: Yirmi Beşinci Söz
Sağlanan metin, Yirmi Beşinci Söz‘ün Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi ve İkinci Şule bölümlerinden alıntılar içermektedir.
Bu kısım, Kur’an-ı Kerim‘in belagat sırlarından biri olan ve doğal sebeplerin sadece bir perde olduğunu açıklayan Yedinci Sırr-ı Belâgat üzerinde durmaktadır.
Yazar, yaratılış gayelerini ve sonuçlarını göstererek, cansız sebeplerin şuurlu bir Yaratıcı‘nın işlerini gerçekleştiremeyeceğini, dolayısıyla İlahi İsimlerin bu manevi mesafede tecelli ettiğini vurgular.
Özellikle Abese Sûresi ve Nur Sûresi’nden ayetler örnek verilerek, suyun gökten inmesi, tohumların yerden bitmesi ve bulutların oluşumu gibi olayların ardında Allah’ın kudretini, iradesini ve Hikmetini ispat eden delillerin bulunduğu açıklanmaktadır.
Metin, bu doğal süreçlerin, Rezzâk, Hakîm ve Kadîr gibi İlahi sıfatların tecellilerini gösterdiğini ileri sürmektedir.
NotebookLM
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
…
İKİNCİ NURU
…
YEDİNCİ SIRR-I BELÂĞAT:
Kâh oluyor ki, âyet, zâhirî sebebi icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için, müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor—tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet alîm, hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, câmiddir.
Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki, sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücutta müsebbebatla muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakikatte mabeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte, sebep ve müsebbep ortasındaki uzun mesafede, esmâ-i İlâhiye birer yıldız gibi tulû eder. Matlaları, o mesafe-i mâneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Halbuki, daire-i ufk-u cibalîden semânın eteğine kadar, umum yıldızların matlaları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi, esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i mâneviye var ki, imanın dürbünüyle, Kur’ân’ın nuruyla görünür. Meselâ,
İşte şu âyet-i kerime, mu’cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı müsebbebâta raptedip, en âhirde
مَتَاعًا لَكُمْ
lâfzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebat içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab Onun perdesi olduğunu ispat eder.
Evet,
مَتَاعًا لَكُمْ وَِلاَنْعَامِكُمْ
tabiriyle, bütün esbabı icad kabiliyetinden azleder.
Dipnot-1
“İnsan, yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler, sebzeler, zeytinlikler, hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik—size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” Abese Sûresi, 80:24-32.
âhir: son (bk. e-ḫ-r) alîm: sonsuz ilim sahibi (bk. a-l-m) azletmek: ayırmak, uzaklaştırmak câmid: cansız çendan: gerçi daire-i ufk-u cibalî: dağın ufuk dairesi, çizgisi daire-i ufuk: ufuk dairesi, görüş alanı ednâ: en basit, en aşağı esbab: sebepler (bk. s-b-b) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) gayet: son hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm: herşeyi hikmetle yapan (bk. ḥ-k-m) hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m) icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d)
irade etmek: dilemek, tercih etmek (bk. r-v-d) kâh: bazen lâfz: ifade, söz mabeyn: ara matla: doğuş yeri mesafe-i azîme: büyük mesafe (bk. a-ẓ-m) mesafe-i mâneviye: mânevî mesafe (bk. a-n-y) mesken: yer, mekân mu’cizât-ı kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r; e-l-h) mukarin: beraber, yakın olan Mutasarrıf: sonsuz tasarruf sahibi ve yetkisi olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f) muttasıl: yapışık, bitişik müsebbeb: sebep olunan şey, sonuç (bk. s-b-b)
Mânen der: Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzâk, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları görünüyor.
İşte, şu âyet, mu’cizât-ı rububiyetin en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acip perdesi olan bulutların teşkilâtında, yağmur yağdırmaktaki tasarrufât-ı acîbeyi beyan ederken, güya bulutun eczaları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferat misillü, bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr-i İlâhî
Dipnot-1
“Görmedin mi ki Allah bulutları dilediği yere sevk eder, sonra onları birleştirir ve üst üste yığar. Sonra da onun arasından yağmur tanelerinin süzüldüğünü görürsün. Gökteki dağ gibi bulutlardan, Allah, dolu taneleri indirir ki, onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir. Allah geceyi ve gündüzü birbirine çevirir. Şüphesiz ki bunda gören gözler için bir ibret vardır. Allah, hareket eden her canlıyı bir çeşit sudan yaratmıştır. Onlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini dilediği şekilde yaratır. Allah’ın kudreti muhakkak ki herşeye yeter.” Nur Sûresi, 24:43-45.
acip: hayret verici, şaşırtıcı beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) cevv-i hava: hava boşluğu ecza: parçalar (bk. c-z-e) emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) esmâ: isimler (bk. s-m-v) Hakîm-i Rahîm: sonsuz hikmet ve rahmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hububat: taneli bitkiler, tahıl
Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m) matla: doğuş yeri misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mu’cizât-ı rububiyet: Rablık mu’cizeleri; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mu’cizeleri (bk. a-c-z; r-b-b) Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m)
nebâtât: bitkiler neferat: askerler, erler Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m) Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah (bk. r-z-ḳ) semâ: gök (bk. s-m-v) şuur: bilinç (bk. ş-a-r) tasarrufât-ı acîbe: hayret verici tasarruflar, işler (bk. ṣ-r-f) teşkilât: meydana gelmeler, oluşmalar zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları telif edip, kıyamette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan o sehab parçalarından, âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kast görünüyor. Hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, sâfi, hiçbir şey yokken, bir mahşer-i acaip gibi, dağvâri parçalar kendi kendine toplanmıyor. Belki zîhayatı tanıyan Birisidir ki, gönderiyor.
İşte, şu mesafe-i mâneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Mugîs, Muhyî gibi esmâların matlaları görünüyor.
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l) âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) alâka: kan pıhtısı, embriyo Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) berrak: açık, duru Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cesamet: büyüklük cevv: hava, gök boşluğu cihet: yön, taraf dağvâri: dağ gibi ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h) ehven: kolay esmâ: isimler (bk. s-m-v) evvelâ: ilk önce, birinci olarak hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlama ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) irade: dileme, tercih (bk. r-v-d) istikbalî: geleceğe ait Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kâh: bazen kanaat: razı olma, inanma kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d) keyfiyet: nitelik, durum kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r) matla: doğuş yeri mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) mudga: et parçası, bir çiğnem et Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah muhtelif: çeşitli Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) müheyyâ etmek: hazırlamak Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b) nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r) neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r) neş’et: doğma, ilk yaratılış nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y) sehab: bulut seyyar: gezici suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk, grup tarz: şekil, biçim tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) zikretmek: anmak, hatırlatmak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – YEDİNCİ SIRR-I BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. – Sözler 25.2.2.6.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:12-14.
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – DÖRDÜNCÜ NÜKTE-İ BELÂĞAT.
“And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:12-14. – Sözler 25.2.2.4.
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
…
İKİNCİ NURU
…
DÖRDÜNCÜ NÜKTE-İ BELÂĞAT:
Kur’ân kâh olur, mahlûkat-ı İlâhiyeyi bir tertiple zikreder; sonra o mahlûkat içinde bir nizam, bir mizan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle, güya bir şeffafiyet, bir parlaklık veriyor ki, sonra o âyine-misal tertibinden cilvesi bulunan esmâ-i İlâhiyeyi gösteriyor. Güya o mahlûkat-ı mezkûre elfazdır; şu esmâ onun mânâları, yahut o meyvelerin çekirdekleri, yahut hülâsalarıdırlar. Meselâ,
İşte, Kur’ân, hilkat-i insan ın o acip, garip, bedî, muntazam, mevzun etvârını öyle
Dipnot-2
“And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:12-14.
acip: şaşırtıcı, hayret verici âyine-misal: ayna gibi (bk. m-s̱-l) bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a) beşer: insan cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) elfaz: lafızlar, sözler esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) etvâr: haller, tavırlar fakr: fakirlik (bk. f-k-r) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hilkat-ı insan: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) hülâsa: özet icmal: özetleme (bk. c-m-l)
irade: istek, tercih (bk. r-v-d) izzet: şeref, üstünlük, yücelik (bk. a-z-z) kâh: bazen kamer: ay kesret-i tabaka: çokluk tabakaları (bk. k-s̱-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat-ı İlâhiye: Allah’ın yaratıkları (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h) mahlûkat-ı mezkûre: adı geçen yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) meşiet: dileme, arzu meşiet ve takdir-i İlâhi: Allah’ın dilemesi ve takdiri (bk. ḳ-d-r; e-l-h) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) mizan: ölçü (bk. v-z-n) mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ) Rezzak: bütün canlıların rızkını veren Allah (bk. r-z-ḳ) Rezzâk-ı Hakikî: gerçek rızık verici olan Allah (bk. r-z-ḳ; ḥ-ḳ-ḳ) semere: meyve servet: zenginlik şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık şems: güneş tafsilât: ayrıntılar tasarrufât: tasarruflar, kullanımlar (bk. ṣ-r-f) tertip: sıralama, düzen teshir eden: emri altında tutan zillet: alçaklık, aşağılık
âyine-misal bir tarzda zikredip tertip ediyor ki,
فَتَبَارَكَ اللهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ 1
içinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ, vahyin bir kâtibi, şu âyeti yazarken, daha şu kelime gelmezden evvel şu kelimeyi söylemiştir. “Acaba bana da mı vahiy gelmiş?” zannında bulunmuş. 2 Halbuki, evvelki kelâmın kemâl-i nizam ve şeffafiyetidir ve insicamıdır ki, o kelâm gelmeden kendini göstermiştir.
İşte, Kur’ân şu âyette, azamet-i kudret-i İlâhiye ve saltanat-ı rububiyeti öyle bir tarzda gösteriyor ki, güneş, ay, yıldızlar emirber neferleri gibi emrine müheyyâ, gece ve gündüzü beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp âyât-ı rububiyetini kâinat sahifelerinde yazan ve Arş-ı Rububiyetinde duran bir Kadîr-i Zülcelâli gösterdiğinden, her ruh işitse, “Bârekâllah, mâşaallah, fetebârekâllahü Rabbü’l-Âlemîn” demeye hâhişger olur. Demek,
تَبَارَكَ اللهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
sâbıkın hülâsası, çekirdeği, meyvesi ve âb-ı hayatı hükmüne geçer.
Dipnot-1
“Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:14.
Dipnot-2
bk. El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 18:16.
Dipnot-3
“Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üzerinde hükmünü icra eden Allah’tır. O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter. O, güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yarattı. İyi bilin ki, yaratmak da Ona aittir, yaratıklarının tedbir ve idaresi de. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şânı ne yücedir!” A’râf Sûresi, 7:54.
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b) âyât-ı rububiyet: rububiyet delilleri (bk. r-b-b) âyine-misal: ayna gibi (bk. m-s̱-l) azamet-i kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudretinin sonsuz büyüklüğü (bk. a-ṣ-m; ḳ-d-r; e-l-h) bârekallah: Allah ne mübarek yaratmış, Allah hayırlı ve mübarek kılsın (bk. b-r-k) cüz’iyat: küçük, ferdî şeyler (bk. c-z-e) emirber nefer: emre hazır asker esmâ: isimler (bk. s-m-v) fezleke: özet, netice
hâhişger: istekli, arzulu hakaik-i sabite: sabit gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâtime: son hülâsa: özet icmal etmek: özetlemek (bk. c-m-l) insicam: düzgünlük, uyumluluk Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâtib: yazıcı (bk. k-t-b) kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i nizam: mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) keyfiyât: keyfiyetler, durumlar küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l) maruz: uğrayan, tesirinde kalan
mâşaallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış medar: eksen, kaynak meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) muhtelif: çeşitli müheyyâ: hazır nuranî: nurlu (bk. n-v-r) sâbık: önceki, geçmiş saltanat-ı Rububiyet: Rablık saltanatı; Allah’ın her şeyi kuşatan egemenliği (bk. s-l-ṭ; r-b-b) şeffafiyet: şeffaflık tagayyür: değişim tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) tertip etmek: sıralamak, düzenlemek vahy: Allah tarafından peygambere gelen bilgiler (bk. v-ḥ-y)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – DÖRDÜNCÜ NÜKTE-İ BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. – Sözler 25.2.2.2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – ÜÇÜNCÜ MEZİYET-İ CEZÂLET.
Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. – Sözler 25.2.2.3.
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
…
İKİNCİ NURU
…
ÜÇÜNCÜ MEZİYET-İ CEZÂLET:
Bazan Kur’ân Cenâb-ı Hakkın fiillerini tafsil ediyor; sonra bir fezleke ile icmal eder. Tafsiliyle kanaat verir; icmalle hıfzettirir, bağlar. Meselâ,
İşte, Hazret-i Yusuf ve ecdadına edilen nimetleri şu âyetle işaret eder. Der ki:
Sizi bütün insanlar içinde makam-ı nübüvvetle serfiraz, bütün silsile-i enbiyayı silsilenize raptedip silsilenizi nev-i beşer içinde bütün silsilelerin serdarı, hanedanınızı ulûm-u İlâhiye ve hikmet-i Rabbâniyeye bir hücre-i talim ve hidayet suretine getirip, o ilim ve hikmetle dünyanın saadetkârâne saltanatını, âhiretin saadet-i ebediyesiyle sizde birleştirmek, seni ilim ve hikmetle Mısır’a hem aziz bir reis, hem âli bir nebî, hem hakîm bir mürşid etmek olan niâmat-ı İlâhiyeyi zikir ve tâdât edip, ilim ve hikmetle onu, âbâ ve ecdadını mümtaz ettiğini zikrediyor. Sonra, “Senin Rabbin Alîm ve Hakîmdir,” der. “Onun rububiyeti ve hikmeti iktiza eder ki, seni ve âbâ ve ecdadını Alîm, Hakîm ismine mazhar etsin.” İşte, o mufassal nimetleri şu fezleke ile icmal eder.
İşte şu âyet, Cenâb-ı Hakkın, nev-i beşerin hayat-ı içtimaiyesindeki tasarrufâtını şöyle gösteriyor ki:
Dipnot-1
“Rabbin seni böylece seçkin kılacak, sana rüya tabirini öğretecek ve bundan önce ataların İbrahim ve İshak üzerine nimetini tamamladığı gibi, senin ve Yakuboğullarının üzerine de nimetini tamamlayacaktır. Muhakkak ki senin Rabbin Alîm ve Hakîmdir.” Yusuf Sûresi, 12:6.
Dipnot-2
“De ki: Ey mülkün hakikî sahibi olan, âlemlerde dilediği gibi tasarruf eden Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü çeker alırsın.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:26.
âbâ: babalar âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) âli: yüce Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) aziz: izzetli, şerefli, çok değerli (bk. a-z-z) ecdad: atalar fezleke: netice, özet hakîm/Hakîm: hikmet sahibi; herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) Hazret-i Yusuf: (bk. bilgiler) hıfzetmek: ezberlemek (bk. ḥ-f-ẓ) hidayet: doğru ve hak yol (bk. h-d-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; r-b-b)
hücre-i talim: eğitim hücresi (bk. a-l-m) icmal: özetleme (bk. c-m-l) iktiza: gerektirme makam-ı nübüvvet: peygamberlik makamı (bk. n-b-e) mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) Mısır: (bk. bilgiler) mufassal: ayrıntılı mümtaz: üstün, seçkin mürşid: doğru yolu gösterici (bk. r-ş-d) nebî: peygamber (bk. n-b-e) nev-i beşer: insanlık nimet-i İlâhiye: İlâhi nimetler (bk. n-a-m; e-l-h) Rab: herbir varlığı terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) rapt etmek: bağlamakreis: başkan rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
İzzet ve zillet, fakr ve servet, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakkın meşietine ve iradesine bağlıdır. Demek, kesret-i tabakatın en dağınık tasarrufâtına kadar, meşiet ve takdir-i İlâhi ye iledir, tesadüf karışamaz. Şu hükmü verdikten sonra, insaniyet hayatında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzâk-ı Hakikînin hazine-i rahmetinden gönderdiğini bir iki mukaddime ile ispat eder. Şöyle ki:
Der: Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. Öyle ise, bir elmayı bir adama hakikî rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o Zât verebilir. Ve O, ona hakikî Rezzâk olur. Sonra da
وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَۤاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ 1
der. Bu cümlede o tafsilâtlı fiilleri icmal ve ispat eder. Yani, size hesapsız rızık veren Odur ki, bu fiilleri yapar.
Dipnot-1
Âl-i İmrân Sûresi, 3:27.
acip: şaşırtıcı, hayret verici âyine-misal: ayna gibi (bk. m-s̱-l) bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a) beşer: insan cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) elfaz: lafızlar, sözler esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) etvâr: haller, tavırlar fakr: fakirlik (bk. f-k-r) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hilkat-ı insan: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) hülâsa: özet icmal: özetleme (bk. c-m-l)
irade: istek, tercih (bk. r-v-d) izzet: şeref, üstünlük, yücelik (bk. a-z-z) kâh: bazen kamer: ay kesret-i tabaka: çokluk tabakaları (bk. k-s̱-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat-ı İlâhiye: Allah’ın yaratıkları (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h) mahlûkat-ı mezkûre: adı geçen yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) meşiet: dileme, arzu meşiet ve takdir-i İlâhi: Allah’ın dilemesi ve takdiri (bk. ḳ-d-r; e-l-h) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) mizan: ölçü (bk. v-z-n) mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ) Rezzak: bütün canlıların rızkını veren Allah (bk. r-z-ḳ) Rezzâk-ı Hakikî: gerçek rızık verici olan Allah (bk. r-z-ḳ; ḥ-ḳ-ḳ) semere: meyve servet: zenginlik şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık şems: güneş tafsilât: ayrıntılar tasarrufât: tasarruflar, kullanımlar (bk. ṣ-r-f) tertip: sıralama, düzen teshir eden: emri altında tutan zillet: alçaklık, aşağılık
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – ÜÇÜNCÜ MEZİYET-İ CEZÂLET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
“Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29. – Sözler 25. 2. 2. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – İKİNCİ NÜKTE-İ BELÂĞAT.
Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. – Sözler 25.2.2.2.
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
…
İKİNCİ NURU
…
İKİNCİ NÜKTE-İ BELÂĞAT:
Kur’ân, beşerin nazarına san’at-ı İlâhiyenin mensucatını açar, gösterir. Sonra, fezlekede o mensucatı esmâ içinde tayyeder; veyahut akla havale eder.
İşte, başta der: Semâ ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyyâ edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah’tan başka, koca semâ ve zemini iki mutî hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise şükür Ona münhasırdır.
İkinci fıkrada der ki: Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir.
Üçüncü fıkrada der: Ölmüş yeri ihyâ edip yüz binler ölmüş taifeleri ihyâ eden kimdir? Haktan başka ve bütün kâinatın Hâlıkından başka şu işi kim yapabilir? Elbette O yapar, O ihyâ eder. Madem Haktır; hukuku zayi etmeyecektir. Sizi bir mahkeme-i kübrâya gönderecektir. Yeri ihyâ ettiği gibi, sizi de ihyâ edecektir.
Dördüncü fıkrada der: Bu azîm kâinatı bir saray gibi, bir şehir gibi, kemâl-i intizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Madem Allah’tan başka olamaz. Koca kâinatı bütün ecrâmıyla gayet kolay idare eden kudret o derece kusursuz, nihayetsizdir ki, hiçbir şerik ve iştirake ve muavenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı idare eden, küçük mahlûkatı başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez “Allah” diyeceksiniz.
İşte, birinci ve dördüncü fıkra Allah der, ikinci fıkra Rab der, üçüncü fıkra el-Hak der.
فَذٰلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ 2
ne kadar mu’cizâne düştüğünü anla. İşte, Cenâb-ı Hakkın azîm tasarrufâtını, kudretinin mühim mensucatını zikreder. Sonra da, o azîm âsârın, mensucatın destgâhı,
فَذٰلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ
yani Hak, Rab, Allah isimlerini zikretmekle, o tasarrufât-ı azîmenin menbaını gösterir.
Dipnot-1
“De ki: Kimdir gökten ve yerden sizi rızıklandıran? Kimdir kulak ve gözler yaratıp size veren? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran? Kimdir kâinatı yerli yerince tedbir ve idare eden? Onlar diyecekler ki, ‘Allah’tır.’ Öyle ise, ‘Hâlâ Ona ortak koşmaktan korkmaz mısınız?’ de. İşte, Hak olan Rabbiniz Allah Odur.” Yunus Sûresi, 10:31-32.
Dipnot-2
“İşte, Hak olan Rabbiniz Allah Odur.” Yunus Sûresi, 10:32.
âsâr: eserler âzâ: âzalar, organlar azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) beşer: insan Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) destgâh: işyeri ecrâm: büyük varlıklar, gök cisimleri esmâ: isimler (bk. s-m-v) fezleke: netice, özet fıkra: kısım, bölüm Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hububât: tohumlar, taneli bitkiler ihyâ etmek: diriltmek, hayat vermek (bk. ḥ-y-y) iştirak: ortaklık kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kıymettar: kıymetli, değerli kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) Mâbud: kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d) mahkeme-i kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mâlik: sahip (bk. m-l-k) menba: kaynak mensucat: dokumalar mu’cizâne: mu’cize şeklinde (bk. a-c-z) muavenet: yardımlaşma mutî: itaat eden, emre uyan müheyyâ etmek: hazırlamak mühim: önemli münhasır: ait, sınırlı nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; e-l-h) semâ: gök (bk. s-m-v) şerik: ortak taife: topluluk, grup tasarrufat: tasarruflar, herşeyi dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f) tasarrufât-ı azîme: büyük tasarruflar (bk. ṣ-r-f; a-ẓ-m) tayyetme: sarıp dürme, yerleştirme tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama (bk. d-b-r) zemin: yeryüzü zikretmek: anmak
İşte bu âyet Cenâb-ı Hakkın kemâl-i kudretini ve azamet-i rububiyetini gösteren ve vahdâniyetine şehadet eden, semâvât ve arzın hilkatindeki tecellî-i saltanat-ı ulûhiyet; ve gece gündüzün ihtilâfındaki tecellî-i rububiyet; ve hayat-ı içtimaiye-i insana en büyük bir vasıta olan gemiyi denizde teshir ile tecellî-i rahmet; ve semâdan âb-ı hayatı ölmüş zemine gönderip zemini yüz bin taifeleriyle ihyâ edip bir mahşer-i acaip suretine getirmekteki tecellî-i azamet-i kudret; ve zeminde hadsiz, muhtelif hayvânâtı basit bir topraktan halk etmekteki tecellî-i rahmet ve kudret; ve rüzgârları, nebâtat ve hayvânâtın teneffüs ve telkihlerine hizmet gibi vezaif-i azîme ile tavzif edip tedbir ve teneffüse salih vaziyete getirmek için tahrik ve idaresindeki tecellî-i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsüman ortasında, vasıta-i rahmet olan bulutları bir mahşer-i acaip gibi muallâkta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına davet etmek gibi teshirindeki tecellî-i rububiyet gibi mensucat-ı san’atı tâdât ettikten sonra, aklı, onların hakaikına ve tafsiline sevk edip tefekkür ettirmek için
لاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
der, onunla ukulü ikaz için akla havale eder.
Dipnot-1
“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.” Bakara Sûresi, 2:164.
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) arz: yer, dünya âsüman: gökyüzü azamet-i rububiyet: Allah’ın rububiyetinin terbiye ve idare ediciliğinin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; r-b-b) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hadsiz: sayısız hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hayat-ı içtimaiye-i insan: insanların sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayvânât: hayvanlar hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ) ihtilâf: farklılık, ayrılık ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y) ikaz: uyarma kemâl-i kudret: kudretin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḳ-d-r)
tecellî-i rububiyet: Allah’ın rububiyetinin terbiye ve idare ediciliğinin görünümü (bk. c-l-y; r-b-b) tecellî-i saltanat-ı ulûhiyet: Allah’ın ilâhlık saltanatının yansıması (bk. c-l-y; s-l-ṭ; e-l-h) tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r) tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme (bk. f-k-r) telkih: aşılama teneffüs: soluk alma teshir: emir altında tutma ukul: akıllar vahdâniyet: Allah’ın bir ve tek oluşu, ortağının bulunmayışı (bk. v-ḥ-d) vasıta-i rahmet: rahmet vasıtası (bk. r-ḥ-m) vezaif-i azîme: büyük vazifeler (bk. a-ẓ-m) zemin: yeryüzü
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – İKİNCİ NÜKTE-İ BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler. – 25. Söz – İkinci Şule – BİRİNCİ NUR
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.