Hava ve O – Hüve Nüktesi – Hava – Zerre – Atom – Tabiat – Doğa ve O – Hû – Hüve – Cumartesi Dersleri 13. 10.

Cumartesi Derslerinde bu hafta “Hava ve O” konusu yani “Hüve Nüktesi” ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Üçüncü Söz’ün son bölümünde yer almaktadır.

Hava ve O - Hüve Nüktesi - Hava - Zerre - Atom - Tabiat - Doğa ve O - Hû - Hüve - Cumartesi Dersleri 13. 10.
Hava ve O – Hüve Nüktesi – Hava – Zerre – Atom – Tabiat – Doğa ve O – Hû – Hüve – Cumartesi Dersleri 13. 10.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

 Hüve Nüktesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ     وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ     1

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا     2

Çok aziz ve sıddık kardeşlerim,

Kardeşlerim,

 لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 3 

ve

 قُلْ هُوَ اللهُ 4 

deki ( هُو ) “Hû” lâfzında, yalnız maddî cihette bir seyahat-i hayaliye-i fikriyede, hava sahifesinin mütalâasıyla âni bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde, meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde suhuletli bulunmasını ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilâtlı, mümteni binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.

Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbaba havale edilse, lâzım gelir ki, ya o kapta küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince mânevî makineler, fabrikalar bulunsun; veyahut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hasiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin, adeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun. Aynen öyle de, emir ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan ( هُو ) “Hû” lâfzındaki havada, küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcut telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin; veyahut o ( هُو ) “Hû” daki havanın, belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar


Dipnot-1

Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. “Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.

Dipnot-2

Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi; sonsuza kadar sürekli üzerinize olsun.

Dipnot-3

“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2.

Dipnot-4

“De ki: O Allah’tır.” İhlâs Sûresi, 112:1.


âhize: alıcı
âni: birden bire
arş: taht; emir ve egemenliğin icra yeri (bk. a-r-ş)
aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z)
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
cihazat: organlar, donanım
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
emir ve irade: Allah’ın yaratılışa dair emir ve dilemeleri (bk. r-v-d)
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
hadsiz: sınırsız
hasiyet: özellik
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
Hüve: O, Allah
iktidar: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r)
lâfz: ifade, kelime
maddî cihet: maddeye bakan yön
meslek-i imaniye: iman yolu (bk. e-m-n)
mevcut: var olan (bk. v-c-d)
mikyas: ölçek
muhal: imkansız
muhtelif: çeşitli
mümteni: imkansız
müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
müşkilât: zorluk
mütalâa: inceleme
nâkile: iletici
nihayetsiz: sonsuz
nükte: ince ve derin mânâ
nükte-i tevhid: Allah’ın birliğine dair ince bir mânâ (bk. v-ḥ-d)
seyahat-i hayaliye-i fikriye: hayalde ve düşüncede yapılan yolculuk (bk. f-k-r; ḫ-y-l)
şirk: Allah’a ortak koşma
sıddık: çok doğru ve bağlı (bk. ṣ-d-ḳ)
suhulet: kolaylık
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tabiat: doğa, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
umum: bütün
unsur-u hava: hava maddesi
vücub: kesinlik, zorunluluk (bk. v-c-b)
zarif: güzel, ince
zerre: atom

mânevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var. İşte, ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde, değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinâlar ve müşkilâtlar âşikâre görünüyor.

Eğer Sâni-i Zülcelâle verilse, hava bütün zerratıyla O’nun emirber neferi olur. Birtek zerrenin muntazam birtek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini Hâlıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlıka intisap ve istinad ile ve Sâniinin cilve-i kudretiyle ve bir anda, şimşek sür’atinde ve ( هُو ) “Hû” telâffuzu ve havanın temevvücü suhuletinde yapar. Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve harika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri, o kalemin uçları; ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Birtek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.

İşte, ben

 لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 1 

ve

 قُلْ هُوَ اللهُ 2 

deki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütalâa ederken, bu mücmel hakikati tam vazıh ve mufassal, aynelyakîn müşahede ettim. Ve ( هُو ) “Hû” nun lâfzında, havasında böyle parlak bir burhan ve bir lem’a-i Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işaretinde gayet nuranî bir cilve-i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve ( هُو ) “Hû” zamirinin mutlak ve müphem işareti hangi Zâta bakıyor?” işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem


Dipnot-1

“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2; Haşir Sûresi, 59:22.

Dipnot-2

“De ki: O Allah’tır.” İhlâs Sûresi, 112:1.


âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
âşikâre: açıkça
aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
bilfiil: fiilen, gerçekte (bk. f-a-l)
burhan: delil
cilve-i Ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir şeyde görünmesi (bk. c-l-y; v-ḥ-d)
cilve-i kudret: Allah’ın kudretinin yansıması (bk. c-l-y; ḳ-d-r)
ecza: cüzler, parçalar (bk. c-z-e)
ehl-i küfür: inkârcılar, inançsızlar, kâfirler (bk. k-f-r)
emirber nefer: emre hazır asker
hadsiz: sayısız
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hareket-i fikriye: fikrî hareket, akıl yürütme (bk. f-k-r)
hüccet: delil
hüccet-i tevhid: Allah’ın birliğinin delili (bk. v-ḥ-d)
Hüve: O, Allah
imtinâ: imkansızlık
intisap: bağlanma (bk. n-s-b)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
kalem-i kader: kader kalemi (bk. ḳ-d-r)
kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
karine-i taayyün: belirtme işareti, “O” zamirinin Allah’a işaret etmesi
küllî: kapsamlı, büyük (bk. k-l-l)
lâfz: ifade, kelime
lem’a-i Vâhidiyet: Allah’ın birliğini gösteren parıltı (bk. v-ḥ-d)
maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar
meslek: gidilen yol, usül
mücmel: özetlenmiş (bk. c-m-l)
mufassal: ayrıntılı
muhal: imkansızlık
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
müphem: belirsiz
müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
müşkilât: zorluklar
mütalâa: etraflıca düşünme
mutlak: serbest bırakılmış, sınırı belirtilmemiş (bk. ṭ-l-ḳ)
neşretmek: yaymak
nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r)
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
Sânii: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
suhulet: kolaylık
sür’at: hız
tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler (bk. ṭ-b-a)
telâffuz: söyleyiş, ifade etme
temâşâ: seyretme
temevvüc: dalgalanma
umum: bütün
vazıh: açık, âşikar
zerrat: zerreler, atomlar
zerre: atom, maddenin en küçük parçası

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hem ehl-i zikir, makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye, ilmelyakîn ile bildim.

Evet, meselâ bir nokta beyaz kâğıtta iki üç nokta konulsa karıştığı; ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı; ve bir küçük zîhayata çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği; ve bir lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddit kelimelerin beraber çıkması ve girmesi, intizamını bozup karışacağı halde, aynelyakîn gördüm ki, ( هُو ) “Hüve”nin anahtarıyla ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda, herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde karışmadığını ve intizamını bozmadığını; hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde hiç şaşırmadan yapıldığını; ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği halde hiç zaaf göstermeyerek, geri kalmayarak intizamla taşıdığını; hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisanlara kemâl-i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip o gayet incecik lisanlardan çıktığı; ve o her zerre ve her parçacık, bu acip vazifeleri görmekle beraber, kemâl-i serbestiyetle, cezbedârâne, hal diliyle ve mezkûr hakikatin şehadeti ve lisanıyla

 لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 

ve

 قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ 

deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor; ben aynelyakîn müşahede ettim.

Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim-i mutlak bir hassaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medar olabilsin. Bu ise zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hatıra getiremez. Öyle ise, bu sahife-i hava, hakkalyakin, aynelyakîn, ilmelyakîn derecesinde bedahetle, Zât-ı Zülcelâlin hadsiz, gayr-ı mütenâhi ilmi ve hikmetle çalıştırdığı


Dipnot-1

“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2.

Dipnot-2

“De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.


aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış
bedahet: açıklık
berk: şimşek
cezbedârâne: kendinden geçerek
ehl-i zikir: Allah’ı sürekli olarak zikredenler, ananlar
gayr-ı mütenâhi: sonsuz
hadsiz: sınırsız
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkim-i mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)
hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)
hassa: özellik
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
Hüve: O, Allah
ilmelyakin: ilmî bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n)
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
irade: isteme, dileme, tercih (bk. r-v-d)
kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kemâl-i serbestiyet: tam serbestlik (bk. k-m-l)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
kudsî: kutsal, kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklaması mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lisan: dil
makam-ı tevhid: tevhid makamı, kalben Allah’ın birliğinin hissedildiği hal (bk. v-ḥ-d)
medar: eksen, dayanak
mezkûr: sözü geçen
muhal: imkansız
muhtelif: çeşitli
müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
müteaddit: çeşitli, birden fazla
sahife-i hava: hava sayfası
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
zerrât: zerreler, atomlar
zerre: atom, en küçük madde parçası
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)

kalem-i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir Levh-i Mahfuzun âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir Levh-i Mahv, İsbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.

İşte, hava unsuru yalnız nakl-i asvat vazifesinde mezkûr cilve-i vahdâniyeti ve mezkûr acaibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhaliyetini izhar ettiği gibi; unsur-u havanın sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziya gibi sair letâifin naklinde şaşırmadan, muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanında, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs ve telkih gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı kemâl-i intizamla yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlâhiyenin bir arşı olduğunu kat’î bir surette ispat ediyor. Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbab ve âciz, câmid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakin derecesinde ispat ettiğini kat’î kanaat getirdim. Ve herbir zerre ve herbir parça lisan-ı hâl ile

 لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 1 

ve

 قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ 2 

dediklerini bildim. Ve bu ( هُو ) “Hüve” anahtarıyla havanın maddî cihetindeki bu acaibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir ( هُو ) “Hû” olarak âlem-i misal ve âlem-i mânâya bir anahtar oldu.

Gördüm ki, âlem-i misal, nihayetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviye ve fâniyâtın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennette


Dipnot-1

“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2; Haşir Sûresi, 59:22.

Dipnot-2

“De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.


acaip: şaşırtıcı ve hayret verici şey
âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z)
âlem-i mânâ: mânâ âlemi, mânen anlaşılan ve bilinen âlem (bk. a-l-m; a-n-y)
âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l)
âlem-i tagayyür: değişken âlem (bk. a-l-m)
asvat: sesler
aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
câmid: cansız
câzibe: çekim gücü
cihet: yön, taraf
cilve-i vahdâniyet: Cenab-ı Allah’ın birlik görüntüsü (bk. c-l-y; v-ḥ-d)
dâfia: itme gücü
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
ehemmiyetli: önemli
emir ve irade-i İlâhiyenin arşı: Allah’ın emir ve iradesinin tahtı (bk. r-v-d; e-l-h; a-r-ş)
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)
fâniyat: fâni, geçici şeyler (bk. f-n-y)
hâdisât-ı dünyeviye: dünyaya ait olaylar
hadsiz: sınırsız
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
Hüve: O, Allah
izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r)
kalem-i kudret ve kader: varlıkların ve olayların düzenli olarak meydana gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
kat’î: kesin
kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kitabet: yazım (bk. k-t-b)
letâif: maddi olmayan, çok ince şeyler (bk. l-ṭ-f)
levazımat: gerekli şeyler
Levh-i Mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı mânevî kader levhası (bk. ḥ-f-ẓ)
Levh-i Mahv, İsbat: bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu gösteren mânevî levha, yaz boz tahtası
lisan-ı hâl: hal ve beden dili
mezkûr: sözü geçen
muhaliyet: imkansızlık
muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m)
mütebeddil: değişken
nakl-i asvat: seslerin nakli, iletimi
nebatat: bitkiler
nihayetsiz: sınırsız, sonsuz
sahife-i havaiye: hava sahifesi
sair: diğer
sermedî: sürekli, kalıcı
sinema-i uhreviye: âhirete ait sinema (bk. e-ḫ-r)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şuûnat: işler, fiiller ve tasarruflar (bk. ş-e-n)
tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
telkih: aşılama
temâşâgâh: seyir yeri
teneffüs: soluklanma, nefes alma
unsur-u hava: hava maddesi
zâil: yok olup gidici, geçici (bk. z-v-l)
zerre: atom, en küçük madde parçası
ziya: ışık

saadet-i ebediye ashablarına da dünya maceralarını ve eski hâtıratlarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinası olarak bildim.

Hem Levh-i Mahfuzun, hem âlem-i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümunesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hafıza ve kuvve-i hayaliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak kemâl-i intizamla içlerinde bir büyük kütüphane kadar malumatın yazılması kat’î ispat eder ki, o iki kuvvenin nümune-i ekber ve âzamları olan âlem-i misal, hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve toprak unsurunun pek fevkinde daha ziyade hikmet ve irade ile ve kalem-i kader ve kudretle yazıldıklarını ve hiçbir cihetle tesadüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbabın karışması yüz derece muhal ve hiçbir vech ile mümkün olmadığını, Hakîm-i Zülcelâlin kalem-i kader ve hikmetinin sayfası olduğu, ilmelyakîn ile kat’î bilindi.

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ     1


Dipnot-1

“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.


âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l)ashab: sahiplercâmid: cansızcihet: yön, şekilesbab: sebepler (bk. s-b-b)fekvinde: üstündeHakîm-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)hâtırat: hâtıralar, anılarhikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)hususan: özellikleilmelyakin: kesin delile dayanarak, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde edinilen bilginin kesinliği (bk. a-l-m; y-ḳ-n)irade: dileme, tercih, istek (bk. r-v-d)kalem-i kader ve kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak meydana gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)kat’î: kesinkemâl-i intizam: mükemmel derecede düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)kuvve: duyukuvve-i hâfıza: hafıza duyusu, bellek (bk. ḥ-f-ẓ)kuvve-i hayaliye: hayal duyusu (bk. ḫ-y-l)Levh-i Mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah’ın ilminin bir adı (bk. ḥ-f-ẓ)muhal: imkansızmütebaki: geri kalan kısım (bk. b-ḳ-y)nümune: örneknümune-i ekber ve âzam: çok büyük örnek (bk. k-b-r; a-ẓ-m)nutfe: memelilerin yaratıldığı su, menisaadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)tabiat: doğa, maddî âlem, canlı cansız bütün varlıklar (bk. ṭ-b-a)vecih: yönziyade: fazla, çok

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Hüve Nüktesi, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.226

“Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz (öğretmenlerimiz) Allah’tan bahsetmiyorlar” Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele – Cumartesi Dersleri 13. 9.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlemiş olduğumuz Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bedizzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Üçüncü Söz’de yer alan Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz (öğretmenlerimiz) Allah’tan bahsetmiyorlar” konusu işlenmektedir.

Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz (öğretmenlerimiz) Allah'tan bahsetmiyorlar Meyve Risalesi'nden Altıncı Mesele - Cumartesi Dersleri 13. 9.
Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz (öğretmenlerimiz) Allah’tan bahsetmiyorlar Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele – Cumartesi Dersleri 13. 9.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele 1

Risale-i Nur’un çok yerlerinde izahı ve kat’î hadsiz hüccetleri bulunan iman-ı billâh rüknünün binler küllî burhanlarından birtek burhana kısaca bir işarettir.

Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.

Ben dedim:

Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.

Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.


Dipnot-1

Meyve Risalesi, On Birinci Şuadır.


burhan: delil
daire-i âfâk: çok büyük ve geniş daire
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
dellal: davetçi, ilâncı
eczahane-i kübra: büyük eczane (bk. k-b-r)
fen: bilim dalı
fenn-i tıb: tıp bilimi
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
galebe çalmak: üstün gelmek
hakîm: bilgili, hikmetli (bk. ḥ-k-m)
Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hazine-i Kur’âniye: Kur’ân hazinesi
hissiyat: hisler, duygular
hüccet: kanıt, delil
iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n)
izah: açıklama
Kastamonu: (bk. bilgiler)
kat’î: kesin
küllî: çok, kapsamlı (bk. k-l-l)
küre-i arz: yerküre, dünya
lisan-ı mahsus: özel dil
macun: karışım halinde ilaç
me’haz: kaynak
merci: başvurulacak, sığınılacak yer
mikyas: ölçek
mizan: ölçü (bk. v-z-n)
mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r)
mu’cize-i mâneviye: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z; a-n-y)
muallim: öğretmen (bk. a-l-m)
muannid: inatçı
mütemadiyen: sürekli olarak
nebatat: bitkiler
nisbet: oran (bk. n-s-b)
nur-u tevhid: Allah’ın birliğini gösteren nur (bk. n-v-r; v-ḥ-d)
rükn: esas, şart (bk. r-k-n)
saniyen: ikinci olarak
tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
Tabiat Risalesi: Yirmi Üçüncü Lem’a (bk. ṭ-b-a; r-s-l)
tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r)
tiryak: ilâç
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
zındık: dinsiz

Hem, meselâ, nasıl bir harika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır.

Öyle de, küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede, okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla, küre-i arzın Ustasını ve Sahibini bildirir ve tanıttırır.

Hem meselâ, nasıl ki, gayet mükemmel bin bir çeşit erzak etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe ambarı ve dükkân şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir.

Öyle de, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüz binler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen biçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmânî iâşe ambarı ve bir sefine-i Sübhâniyeve bin bir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iâşe mikyasıyla, o kat’iyette ve o derecede küre-i arz deposunun Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.

Hem nasıl ki dört yüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mucizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acip ordu ve ordugâh, şüphesiz, bedahetle o harika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.

Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhânîde nebatat ve hayvanat milletlerinden dört yüz bin nev’in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek kumandan-ı âzam


bedahet: açıklık
bîçare: çaresiz
celb etmek: çekmek
cihazat: cihazlar, donanımlar
dükkân-ı Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın bir dükkân gibi düzenleyerek bütün ihtiyaç maddelerimizi depoladığı yeryüzü (bk. r-b-b)
erzak: rızıklar, yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ)
esliha: silâhlar
fenn-i iaşe: gıda bilimi (bk. a-y-ş)
fenn-i makine: makine bilimi
fevkalâde: olağanüstü
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
iaşe: beslenme, gıda (bk. a-y-ş)
ihzar etmek: hazırlamak (bk. ḥ-ḍ-r)
istif: yığma, biriktirme
istimal etmek: kullanmak
kat’iyet: kesinlik
kumandan-ı âzam: en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)
küre-i arz: yerküre, dünya
maharetli: becerikli, yetenekli
makine-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın makinesi (bk. r-b-b)
mâlik: sahip (bk. m-l-k)
mikyas: ölçek
mu’cizekâr: mu’cizeler yapan (bk. a-c-z)
Müdebbir: idare eden, yöneten ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m)
Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
nebatat: bitkiler
nev’: çeşit, tür
ordu-yu Sübhanî: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği varlıklar (bk. s-b-ḥ)
Rahmânî: rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen (bk. r-ḥ-m)
sefine-i Sübhaniye: her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan Allah’ın bir gemi gibi yaratarak uzayda gezdirdiği dünya (bk. s-b-ḥ)
şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz
seyyar: gezici
taam: yiyecek
taife: topluluk
takdirkârâne: takdir ederek (bk. ḳ-d-r)
talim: eğitim (bk. a-l-m)
talimat: eğitimler, emirler (bk. a-l-m)
terhis: vazifeye son verme
terhisat: terhisler, vazifeye son vermeler
zemin: yer
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)

tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.

Hem nasılki bir harika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mucizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.

Aynen öyle de, bu âlem şehrinde, dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı—kozmoğrafyanın dediğine bakılsa—küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür’atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmâniyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber, çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir; o derecede, sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn-i elektrik mikyasıyla, bu meşher-i âzam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî yıldızları şahit göstererek tanıttırır, tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.

Hem meselâ, nasıl ki bir kitap bulunsa ki, bir satırında bir kitap ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış. Gayet mânidar


arz: dünya
bedahetle: ap açık bir şekilde
fenn-i askerî: askerlik ilmi
fenn-i elektrik: elektrik bilimi
Hâkim: herşeyi hükmü altında tutup idare eden ve yargılayan ve herşeye galip olan Allah (bk. ḥ-k-m)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
iştial: yanma, tutuşma
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kozmoğrafya: gökbilimi, astronomi
kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
kudretli: güçlü, kuvvetli (bk. ḳ-d-r)
Kumandan-ı Akdes: bütün varlıkları emri altında tutan ve her türlü eksiklikten ve âcizlikten yüce olan Allah (bk. ḳ-d-s)
küre-i arz: yerküre, dünya
mânidar: anlamlı (bk. a-n-y)
meşher-i âzam-ı kâinat: büyük kâinat sergisi (bk. a-ẓ-m; k-v-n)
mezkûr: zikredilen, adı geçen
mikyas: ölçek
misafirhane-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya (bk. r-ḥ-m)
mu’cizekâr: mu’cize sahibi (bk. a-c-z)
Müdebbir: idare eden, yöneten ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
Münevvir: herşeyi nurlandıran, aydınlatan, ışıklandıran Allah (bk. n-v-r)
nihayetsiz: sonsuz
nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r)
perestiş: kulluk, ibadet
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ)
Sâni: herşeyi sanatlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (bk. s-n-a)
şehr-i muhteşem: görkemli, ihtişamlı şehir
şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz
sûre-i Kur’âniye: Kur’ân’ın sûresi
tahmid: Allah’ı övme ve Ona şükürlerini sunma (bk. ḥ-m-d)
takdis: kutsama, Allah’ı her türlü kusur ve noksandan pak ve yüce olduğunu dile getirmek (bk. ḳ-d-s)
tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
tesbihat: Allah’ın her türlü eksiklikten, âcizlikten, ortaktan yüce olduğunu ilân etme (bk. s-b-ḥ)
ulvî: yüce
ziyade: fazla

ve bütün meseleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde maharetli ve iktidarlı gösteren bir acîp mecmua, şeksiz, gündüz gibi kâtip ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir.

Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ı kebîri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise, o derecede—sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet geniş mikyaslarıyla ve dürbün gözleriyle—bu kitab-ı kâinatın Nakkâşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, Allahu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallah takdisiyle tarif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.

İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi âyinesiyle ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâlini esmâsıyla bildirir, sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.

İşte bu muhteşem ve parlak bir burhan-ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan çok tekrarla, en ziyade

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ     1 

ve

 رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 2


Dipnot-1

“Gökleri ve yeri yarattı.” En’âm Sûresi, 6:1; Secde Sûresi, 32:4; Yâsin Sûresi, 36:81.

Dipnot-2

“Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16; İsrâ Sûresi, 17:102.


acîp: şaşırtıcı
Allahu Ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r)
âyine: ayna
bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k)
bilfiil: fiilen, uygulamada (bk. f-a-l)
burhan-ı vahdâniyet: Allah’ın birliğine ait delil (bk. v-ḥ-d)
elhamdülillah: “her türlü övgü ve şükür Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
fen: bilim dalı
fenn-i hikmetü’l-eşya: varlıkların gayelerini inceleyen ilim ve felsefe (bk. ḥ-k-m)
fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet: okuma ve yazma ilmi (bk. k-t-b)
fevkalâde: olağanüstü
fihriste: indeks, içindekiler
fünûn: bilim dalları
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hikmet: gaye, fayda, yarar (bk. ḥ-k-m)
hüccet: delil, kanıt
kâinat kitab-ı kebîri: büyük bir kitap gibi varlıklarla yazılmış kâinat (bk. k-v-n; k-t-b; k-b-r)
kaside: şiir
Kâtib: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah (bk. k-t-b)
kâtip: yazar (bk. k-t-b)
kemâlât: üstünlükler, mükemmellikler (bk. k-m-l)
kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n)
Kur’ân-ı ekber-i âlem: âlemin en büyük kitabı, Kur’ân-ı Kerim (bk. k-b-r; a-l-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
maharetli: becerikli, yetenekli
mânidar: anlamlı (bk. a-n-y)
maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış
mecmua: kitap (bk. c-m-a)
mecmua-i kâinat: kâinat kitabı (bk. c-m-a; k-v-n)
mezkûr: sözü geçen
mikyas: ölçek
mübaşeret: temas etme, meşgul olma
mücessem: cisimleşmiş
müellif: yazar
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
musannif: sınıflandıran, düzenleyen, yazar
Nakkaş: herşeyi san’atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah (bk. n-ḳ-ş)
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nebatî: bitkisel
şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz
senâ: övme
sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f)
Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ)
taife: topluluk
takdir: beğendiğini dile getirme (bk. ḳ-d-r)
takdis: Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme (bk. ḳ-d-s)
tarif: tanıtma, bildirme (bk. a-r-f)
teyid etmek: doğrulamak
zemin: yer

âyetleriyle Hàlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun” dediler.

Ben de dedim:

İnsan binler çeşit elemlerle müteellim ve binler nev’î lezzetlerle mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî-mânevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zevâl ve firak tokatlarını yiyen bir biçare mahlûk iken, birden iman ve ubûdiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdat bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisap etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresi ne çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir, kıyas ediniz.

O mektepli gençlere dediğim gibi, musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim:

Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum, idam olunurken bedbaht zâlimlere demiş: “Ben idam olmuyorum, belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat, ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum.

 لاَاِلٰهَ اِلاَّاللهُ 1 

diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ     2


Dipnot-1

“Allah’tan başka ilâh yoktur.” Sâffât Sûresi, 37:35; Muhammed Sûresi, 47:19.

Dipnot-2

“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.


acz: güçsüzlük (bk. a-c-z)
ayn-ı hakikat: hakikatin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
bahtiyar: talihli, mutlu
bâtınî: içe dönük
bedbaht: talihsiz
bîçare: çaresiz
ecel: ölüm vakti
elem: acı, üzüntü
fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
hadsiz: sınırsız
Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
iftihar etmek: övünmek
intisap: bağlanma (bk. n-s-b)
Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
kudsî: kutsal, her türlü kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s)
Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilah yoktur (bk. e-l-h)
mahkûm: hüküm giymiş (bk. ḥ-k-m)
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
mahpus: hapsedilmiş
mazlum: zulme uğramış (bk. ẓ-l-m)
medar: dayanak noktası, eksen
mektep: okul (bk. k-t-b)
mensup: bağlı (bk. n-s-b)
musibetzede: felâkete uğramış
müteellim: elem çeken, acı duyan
mütelezziz: lezzet alan
mütemadiyen: sürekli olarak
müteşekkirâne: teşekkür ederek
nev’î: çeşit, tür
nihayetsiz: sonsuz
nokta-i istimdat: yardım alınacak yer
nokta-i istinat: dayanak noktası (bk. s-n-d)
Padişah-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Padişah, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m)
saadet: mutluluk
sürur: sevinç
tasdik: doğrulama, onay (bk. ṣ-d-ḳ)
terhis: vazifeye son verme
terhis tezkeresi: vazifenin sona erdiğini gösteren belge
teslim-i ruh: ruhunu teslim etme (bk. r-v-ḥ)
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
zahirî: dışa dönük (bk. ẓ-h-r)
zevâl: sona erme (bk. z-v-l)
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Meyve Risalesinden Altıncı Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.221

Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme – Cumartesi Dersleri 13. 8. – On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli “Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme” konusu işlenmektedir.

Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme - Cumartesi Dersleri 13. 8. - On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli
Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme – Cumartesi Dersleri 13. 8. – On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme

On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli

Leyle-i Kadîrde kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Nev-i beşer bu son Harb-i Umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadıyla ve merhametsiz tahribatıyla ve birtek düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlûpların dehşetli meyusiyetleriyle ve galiplerin dehşetli telâş


adavet: düşmanlık
âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z)
bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız
biçare: çaresiz, zavallı
cihet: yön
Denizli: (bk. bilgiler)
eşedd-i istibdat: baskının en şiddetlisi
eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi (bk. ẓ-l-m)
fitrî: yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r)
galip: yenen, üstün gelen
gam: sıkıntı, üzüntü
güya: sanki
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ihtar: hatırlatma
inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı, lütfu (bk. a-n-y; e-l-h)
irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
kat’î: kesin
Leyle-i Kadir: Kadir gecesi
mağlup: yenilen
mahpus: hapsedilmiş olan
maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)
mavzer: bir cins tüfek
mesele-i mühimme: önemli mesele (bk. m-s̱-l)
meyusiyet: ümitsizlik
mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k)
musibetzede: felakete uğramış
nev-i beşer: insanlık, insan türü
revolver: tabanca, küçük silah
sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ)
son Harb-i Umumî: İkinci Dünya Savaşı
tahribat: yıkımlar, bozmalar
tecavüz: saldırma, sataşma
uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği (bk. s-l-m)
zayi: kayıp
zeyl: ilâve, ek

ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur’ân’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyaset-i rû-yi zeminin pek çirkin, pek gaddârâne hakikî sureti görünmesiyle, elbette ve elbette, hiç şüphe yok ki: Şimalde, garpta, Amerika’da emareleri göründüğüne binaen, nev-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.

Ve elbette, hiç şüphe yok ki: Bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvâsına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarihan ve işareten on binler defa dâvâ edip haber veren ve sarsılmaz, kat’î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkiyeyi kat’iyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi rû-yi zeminin geniş kıt’aları ve büyük hükûmetleri Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında, kat’iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mucize-i ekber in yerini tutamaz.


Amerika: (bk. bilgiler)
âyât: âyetler
beşer: insanlar
binâen: –dayanarak
cemiyet: dernek (bk. c-m-a)
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
din-i hak: hak din, İslâmiyet (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ehl-i hakikat: hak ve doğru yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
emare: belirti, işaret
emsal: benzerler (bk. m-s̱-l)
fâni: ölümlü, geçici (bk. f-n-y)
fantaziye: aşırı süs ve lüks, yalandan gösteriş
Finlandiya: (bk. bilgiler)
fıtrat-ı beşeriye: insanın yaratılışı, tabiatı (bk. f-ṭ-r)
gaddârâne: acımasızca, zulmederek
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
garp: batı
hadsiz: sayısız
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hatip: konuşmacı (bk. ḫ-ṭ-b)
hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y)
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hüccet: delil
hükûmet: yönetim, idare (bk. ḥ-k-m)
İngiltere: (bk. bilgiler)
istidadat: kabiliyetler, yetenekler (bk. a-d-d)
İsveç: (bk. bilgiler)
kat’î: kesin
kat’iyen: kesinlikle
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık (bk. ḳ-d-s)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lisan: dil
mahiyet-i insaniye: insanın niteliği, iç yüzü
mâşuk-u mecazî: gerçek sevgiye layık olmadığı halde aşık olunan şeyler (bk. c-v-z)
misil: benzer (bk. m-s̱-l)
mu’cize-i ekber: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r)
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muvakkat: geçici
nev-i beşer: insanlık, insan türü
Norveç: (bk. bilgiler)
rû-yi zemin: yeryüzü
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
şakird: talebe, öğrenci
sarihan: açıkça
şimal: kuzey
siyaset-i rû-yi zemin: dünya siyaseti
suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
tahribat: yıkımlar, bozmalar
tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
umum: genel, herkes

Saniyen: Madem Risale-i Nur, bu mucize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’hazı ve mercii olmayan ve bir mucize-i mâneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam yapıyor. Ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert, kuvvetli kalesi olan tabiatı, Tabiat Risalesi ile parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyvenin Altıncı Meselesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.


burhan: delil
daire-i âfâk: çok büyük ve geniş daire
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
dellal: davetçi, ilâncı
eczahane-i kübra: büyük eczane (bk. k-b-r)
fen: bilim dalı
fenn-i tıb: tıp bilimi
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
galebe çalmak: üstün gelmek
hakîm: bilgili, hikmetli (bk. ḥ-k-m)
Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hazine-i Kur’âniye: Kur’ân hazinesi
hissiyat: hisler, duygular
hüccet: kanıt, delil
iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n)
izah: açıklama
Kastamonu: (bk. bilgiler)
kat’î: kesin
küllî: çok, kapsamlı (bk. k-l-l)
küre-i arz: yerküre, dünya
lisan-ı mahsus: özel dil
macun: karışım halinde ilaç
me’haz: kaynak
merci: başvurulacak, sığınılacak yer
mikyas: ölçek
mizan: ölçü (bk. v-z-n)
mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r)
mu’cize-i mâneviye: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z; a-n-y)
muallim: öğretmen (bk. a-l-m)
muannid: inatçı
mütemadiyen: sürekli olarak
nebatat: bitkiler
nisbet: oran (bk. n-s-b)
nur-u tevhid: Allah’ın birliğini gösteren nur (bk. n-v-r; v-ḥ-d)
rükn: esas, şart (bk. r-k-n)
saniyen: ikinci olarak
tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
Tabiat Risalesi: Yirmi Üçüncü Lem’a (bk. ṭ-b-a; r-s-l)
tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r)
tiryak: ilâç
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
zındık: dinsiz

Copyright © Söz Basım Yayın

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.219

Ahiretimizi ağlamaktan kurtaran tam bir teselli: KARDEŞ OLMAK – Cumartesi Dersleri 13. 7.

Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyat’ından Sözler isimli eserinen On Üçüncü Söz’de yer alan kısa bir mektup ele alınmaktadır. Hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli vermek ve KARDEŞ OLMAK konusu ele alınmaktadır.

Ahiretimizi ağlamaktan kurtaran tam bir teselli KARDEŞ OLMAK - Cumartesi Dersleri 13. 7.
Ahiretimizi ağlamaktan kurtaran tam bir teselli KARDEŞ OLMAK – Cumartesi Dersleri 13. 7.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

On Üçüncü Söz

İkinci Makam

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1    اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ     2

Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar,

Benim kat’î kanaatim gelmiş ki, buraya girmemizin inâyet-i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani, Nurlar tesellileriyle ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir.

Madem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi, birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki, bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için, dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güya canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız.

İşte, şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir kahramanlıkla heyete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve revolver de verilse, hem emir de verilse, biz bu biçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamaya çalışacağımıza, Kur’ân’ın ve imanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik” diyerek bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz.


Dipnot-1

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

Dipnot-2

Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.


adavet: düşmanlık
âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z)
bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız
biçare: çaresiz, zavallı
cihet: yön
Denizli: (bk. bilgiler)
eşedd-i istibdat: baskının en şiddetlisi
eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi (bk. ẓ-l-m)
fitrî: yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r)
galip: yenen, üstün gelen
gam: sıkıntı, üzüntü
güya: sanki
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ihtar: hatırlatma
inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı, lütfu (bk. a-n-y; e-l-h)
irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
kat’î: kesin
Leyle-i Kadir: Kadir gecesi
mağlup: yenilen
mahpus: hapsedilmiş olan
maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)
mavzer: bir cins tüfek
mesele-i mühimme: önemli mesele (bk. m-s̱-l)
meyusiyet: ümitsizlik
mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k)
musibetzede: felakete uğramış
nev-i beşer: insanlık, insan türü
revolver: tabanca, küçük silah
sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ)
son Harb-i Umumî: İkinci Dünya Savaşı
tahribat: yıkımlar, bozmalar
tecavüz: saldırma, sataşma
uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği (bk. s-l-m)
zayi: kayıp
zeyl: ilâve, ek

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.219

Hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikat: BARIŞMAK – Cumartesi Dersleri 13. 6.

Hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikat: BARIŞMAK - Cumartesi Dersleri 13. 6.
Hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikat: BARIŞMAK – Cumartesi Dersleri 13. 6.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta: “Hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikat: BARIŞMAK” konusu işleniyor. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Üçüncü Söz’de barışmak ile ilgili bir mektup ele alınmaktadır.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikat: BARIŞMAK – Cumartesi Dersleri 13. 6.


بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1     وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ     2

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ أَبَدًا دَۤائِمًا     3

Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim,

Size hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek, kalbime ihtar edildi. O da şudur:

Meselâ, birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika


Dipnot-1

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

Dipnot-2

“Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.

Dipnot-3

Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi; sonsuza kadar sürekli üzerinize olsun.


âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
biçare: çaresiz
dahilde: içeride
defter-i hasenat: sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter (bk. ḥ-s-n)
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hariçte: dışarıda
hususan: özellikle
ihtar: hatırlatma
inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı (bk. a-n-y; e-l-h)
kâfi: yeterli
lillâh: Allah için
mâdum: yok, ölü
mahpus: hapsedilmiş olan
mahrumiyet: yoksunluk
medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane
meyusiyet: ümitsizlik
mezkûr: sözü geçen
minnet: başa kakma
musibetzede: felâkete uğrayan
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
sadaka-i mâneviye: belaları def edecek mânevî sadaka (bk. a-n-y)
sadakat: bağlılık, sebat (bk. ṣ-d-ḳ)
şefkatkârâne: şefkatli bir şekilde (bk. ş-f-ḳ)
şekva: şikayet
zarfında: içinde
ziyadeleşmek: fazlalaşmak

intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da, Kur’ân’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.1

Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez.2 O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı. O kàtil ise, o kaza-i İlâhiyeye vasıta olmuş.

Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki, “üç günden fazla bir mü’min diğer bir mü’mine küsmemek”3 İslâmiyet emrediyor.

Eğer o katl bir adavetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz’î musibet büyük olur, devam eder.

Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır, kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler; elbette mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye, hem Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim beraatimize bir sebep olup, hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında “Maşaallah, bârekâllah” dedirttiler ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler.

Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü’min, küçük ve cüz’î bir hata veya menfaatle yüzer zararı ehl-i imana vermez. Eğer hata etse, verse, çabuk tevbe etmek lâzımdır.


Dipnot-1

bk. Nisâ Sûresi, 4:128; Hucurât Sûresi, 49:9.

Dipnot-2

bk. Nahl Sûresi, 16:61; Münâfikûn Sûresi, 63:11.

Dipnot-3

bk. Müslim, Birr: 25.


adavet: düşmanlık
bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k)
bedel: karşılık
bilhassa: özellikle
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
Denizli: (bk. bilgiler)
ecel: ölüm vakti
ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n)
elzem: çok gerekli
fitne: bozgunculuk, ara bozma
garaz: kötü kasıt
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
iktiza: gerektirme
istirahat-i şahsiye ve umumiye: şahsın ve toplumun rahatı
kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
kàtil: öldüren
katl: öldürme
kazâ: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y)
kaza-i İlâhiye: Allah’ın emrinin, takdirinin yerine gelmesi (bk. ḳ-ḍ-y; e-l-h)
mabeyn: ara
mahpus: hapsedilmiş olan
maktul: öldürülen
maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış
maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)
münafık: iki yüzlü, olduğundan farklı görünen
musalâha etmek: barışmak (bk. ṣ-l-ḥ)
sulh: barış (bk. ṣ-l-ḥ)
teneffüs: nefes alma, rahatlama
tevbe etmek: pişmanlık duyup bağışlanma dilemek
uhuvvet: kardeşlik
ziyade: fazla, çok

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.217

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/nisa-suresi-4/ayet-128/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/hucurat-suresi-49/ayet-9/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

Hapis musibetine düşenlere ve onlara nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselli – On Üçüncü Söz İkinci Makam – Cumartesi Dersleri 13. 5.

Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Üçüncü Sözün İkinci Makamı “Hapis musibetine düşenlere ve onlara nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselli” konulu mektup işlenmektedir.

Hapis musibetine düşenlere ve onlara nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselli - On Üçüncü Söz İkinci Makam - Cumartesi Dersleri 13. 5.
Hapis musibetine düşenlere ve onlara nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselli – On Üçüncü Söz İkinci Makam – Cumartesi Dersleri 13. 5.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Cumartesi Dersleri 13. 5.

On Üçüncü Söz İkinci Makam

Hapis musibetine düşenlere ve onlara nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselli

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 2     اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ     3

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Hapis musibetine düşenlere ve onlara merhametkârâne, sadakatle, hariçten gelen erzaklarına nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi Üç Noktada beyan edeceğim.

Birinci nokta:

Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir. Ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen bâki saatlere çevirebilir. Ve beş on sene ceza ile, milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.

İşte, ehl-i iman için bu pek büyük ve çok kıymettar kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zaten hapis çok günahlara mânidir, meydan vermiyor.

İkinci nokta: 

Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i elem dahi lezzettir. Evet, herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip “Eyvah” der. Ve geçmiş musibetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir mânevî lezzet hisseder ki, “Elhamdülillâh, şükür, o belâ sevabını bıraktı, gitti” der, ferahla teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir mânevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bilâkis, elem bırakır.

Madem hakikat budur. Ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleriyle beraber mâdum ve yok olmuş; ve gelecek belâ günleri, şimdi mâdum ve yoktur. Ve yoktan elem yok ve mâdumdan elem gelmez. Meselâ, birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece divaneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri—ki hiç


Dipnot-2

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

Dipnot-3

Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.


aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z)
bâki: ölümsüz, devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y)
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
bilâkis: aksine, tersine
cihet: yön
divanelik: delilik, akılsızlık
ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n)
elem: acı, keder, sıkıntı
elem-i mânevî: mânevî elem, acı (bk. a-n-y)
elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur” (bk. ḥ-m-d; e-l-h)
erzak: rızıklar, yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ)
fâni: ölümlü, gelip geçici (bk. f-n-y)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haps-i ebedî: sonsuz bir hapis (bk. e-b-d)
hariçten: dışarıdan
istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak
kıymettar: kıymetli, değerli
mâdum: yok
mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
merhametkârâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m)
musibet: belâ, felaket, dert
mütemadiyen: sürekli olarak
muvakkat: geçici
nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
sadakat: bağlılık, sebat (bk. ṣ-d-ḳ)
safa: zevk, keyif
şerâit: şartlar
sıddık: çok doğru (bk. ṣ-d-ḳ)
tahassür: özlem, hasret çekme
tahattur: hatırlama
teessüf: eseflenme, üzülme
teneffüs: nefes alma, nefeslenme
zevâl: geçip gitme (bk. z-v-l)
zevâl-i elem: acı ve kederin sona ermesi (bk. z-v-l)
zevâl-i lezzet: lezzetin sona ermesi (bk. z-v-l)

ve mâdum ve yok olmuşlar—şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah’tan şekvâ etmek gibi “Of, of” etmek divaneliktir. Eğer sağa sola, yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir; sıkıntı ondan bire iner. Hattâ, şekvâ olmasın, ben bu üçüncü medrese-i Yusufiyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve mânevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hususan Nurun hizmetinden mahrumiyetimden gelen meyusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet-i İlâhiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden razı oldum. “Çünkü benim gibi kabir kapısında bir biçareye, gafletle geçebilir bir saatini on adet ibadet saatleri yapmak büyük kârdır” diye şükreyledim.

Üçüncü nokta: 

Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellilerle merhem sürmekte az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı o yemek kadar o gardiyan ve gardiyanla beraber dahilde ve hariçte çalışanların, bir sadaka hükmünde, defter-i hasenatına yazılır. Hususan musibetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya garip olsa, o sadaka-i mâneviyenin sevabı çok ziyadeleşir.

İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Ta ki, o hizmeti lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadakat ve şefkat ve sevinçle ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.


âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
biçare: çaresiz
dahilde: içeride
defter-i hasenat: sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter (bk. ḥ-s-n)
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hariçte: dışarıda
hususan: özellikle
ihtar: hatırlatma
inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı (bk. a-n-y; e-l-h)
kâfi: yeterli
lillâh: Allah için
mâdum: yok, ölü
mahpus: hapsedilmiş olan
mahrumiyet: yoksunluk
medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane
meyusiyet: ümitsizlik
mezkûr: sözü geçen
minnet: başa kakma
musibetzede: felâkete uğrayan
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
sadaka-i mâneviye: belaları def edecek mânevî sadaka (bk. a-n-y)
sadakat: bağlılık, sebat (bk. ṣ-d-ḳ)
şefkatkârâne: şefkatli bir şekilde (bk. ş-f-ḳ)
şekva: şikayet
zarfında: içinde
ziyadeleşmek: fazlalaşmak

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.216

HAPİS, MAHPUS VE GENÇLİK – Risale-i Nur mizanlarından On Üçüncü Sözün İkinci Makamının haşiyesidir – Cumartesi Dersleri 13. 4.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta hapis, mahpus ve gençlik ile ilgili Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden “Risale-i Nur mizanlarından On Üçüncü Sözün İkinci Makamının haşiyesidir” bölümü işlenmektedir.

HAPİS, MAHPUS VE GENÇLİK - Risale-i Nur mizanlarından On Üçüncü Sözün İkinci Makamının haşiyesidir - Cumartesi Dersleri 13. 4.
HAPİS, MAHPUS VE GENÇLİK – Risale-i Nur mizanlarından On Üçüncü Sözün İkinci Makamının haşiyesidir – Cumartesi Dersleri 13. 4.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Risale-i Nur mizanlarından On Üçüncü Sözün
İkinci Makamının haşiyesidir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 3

Risale-i Nur’daki hakikî teselliye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yiyip taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var.

Evet, gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker.


Dipnot-1

bk. Kamer Sûresi, 54:48; Müddessir Sûresi, 74:26, 27, 42.

Dipnot-2

Şer’î bir kaidedir. “Zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmez.”

Dipnot-3

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.


âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
âkıbet: netice, son
âlem-i berzah: kabir âlemi, dünya ile âhiret arası âlem (bk. a-l-m)
âmin: “Allahım kabul eyle” (bk. e-m-n)
bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız
batman: yaklaşık sekiz kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü
bedbaht: talihsiz
berzah: kabir âlemi
cazibedar: cazibeli, çekici
dirhem: yaklaşık üç grama denk olan bir ağırlık ölçüsü
ehl-i hakikat: hak ve doğru yolda olan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ehl-i keşfü’l-kubur: mânen kabirdeki ölülerin hallerini anlayanlar (bk. k-ş-f)
ekser: daha çok (bk. k-s̱-r)
ekseriyet-i mutlaka: kesin çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ)
ekseriyetle: çoğunlukla (bk. k-s̱-r)
elem: acı, keder, sıkıntı
esef: üzüntü, acı
fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
gam: üzüntü
gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a)
hakiki: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harekât: hareketler, davranışlar
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hissiyat: hisler, duygular
hususan: özellikle
katletmek: öldürmek
keder: sıkıntı
mahpus: hapsedilmiş olan
mizan: ölçü (bk. v-z-n)
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
müşahedât: gözlemler (bk. ş-h-d)
müstehak: layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
mütemadiyen: sürekli
nev-i insan: insanlık, insan türü
saika: sevk
sakar: yedi Cehennemden birinin ismi
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
suiistimalât: kötü kullanımlar
tasdik: onay, doğrulama (bk. ṣ-d-ḳ)
teessüf: üzüntü, acı, hayıflanma
teşkil eden: oluşturan
ziyade: çok, fazla

Ve bir saat sefahet keyfiyle, bir namus meselesinde binler gün, hem hapsin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur.

Bunlara kıyasen, biçare gençlerin çok vartaları var ki, en tatlı hayatını en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar. Ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü akıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ve karılarını ibâha eder. Belki hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki, bütün beşer bu musibete karşı titriyor.

İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanâne davranıp, iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale-i Nur’un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kılıçlarıyla mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa, o biçare genç, hem dünya istikbalini, hem mes’ut hayatını, hem âhiretteki saadetini ve hayat-ı bâkiyesini azaplara, elemlere çevirip mahveder ve suiistimal ve sefahetle hastahanelere ve hissiyatın taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer. Eyvahlar, eseflerle ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer terbiye-i Kur’âniye ve Nurun hakikatleriyle kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes’ut bir Müslüman ve sair zîhayatlara, hayvanlara bir nevi sultan olur.

Evet, bir genç, hapiste yirmi dört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namazına sarf etse ve, ekser günahlardan hapis mâni olduğu gibi, o musibete sebebiyet veren hatadan dahi tevbe edip sair zararlı, elemli günahlardan çekilse, hem hayatına, hem istikbaline, hem vatanına, hem milletine, hem akrabasına büyük bir faidesi olması gibi, o on, on beş senelik fâni gençlikle ebedî parlak bir gençliği kazanacağını, başta Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, bütün kütüb ve suhuf-u semaviye kat’î haber verip müjde ediyorlar.

Evet, o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle şükretse, hem ziyadeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeye sebebiyet verir.


âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
bâkileşmek: devamlı ve kalıcı hale gelmek (bk. b-ḳ-y)
beşer: insanlık
biçare: çaresiz
cihet: yön
ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
ehl-i namus: namus sahibi
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
elem: acı, sıkıntı
elzem: çok gerekli
esef: üzüntü, acı
fâni: gelip geçici, yok olucu (bk. f-n-y)
fuhşiyat: çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler
gam: üzüntü
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hayat-ı bâkiye: kalıcı ve devamlı âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y)
hevesat: hevesler, arzu ve istekler
hissiyat: hisler, duygular
ibâha: serbest bırakma, helâl gösterme
istikamet: doğruluk
istikbal: gelecek
kahramanâne: kahramanca
kat’î: kesin
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
kütüb ve suhuf-u semaviye: Allah tarafından bazı peygamberlere gönderilen kitaplar ve sahifeler (bk. k-t-b; s-m-v)
mahvetmek: yok etmek
mâni: engel
mes’ut: mutlu
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
mukabele etmek: karşılık vermek
musibet: belâ, felaket, sıkıntı
muzır: zararlı
nevi: çeşit, tür
saadet: mutluluk
sair: diğer
sarf etmek: harcamak
sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; beyinsizlik
şimal: kuzey
suiistimal: kötü kullanım
taat: Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma
terbiye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın terbiyesi (bk. r-b-b)
varta: tehlike
zîhayat: canlı, hayat sahibi (bk. ḥ-y-y)
ziyadeleşmek: fazlalaşmak

Eğer mahpus zulmen mahkûm olmuşsa, farz namazını kılmak şartıyla, herbir saati bir gün ibadet olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehane-i uzlet olup, eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden münzevî salihlerden sayılabilirler.

Eğer fakir ve ihtiyar ve hasta ve iman hakikatlerine müştak ise, farzını yapmak ve tevbe etmek şartıyla, herbir saatleri yirmişer saat ibadet olup, hapis ona bir istirahathane ve merhametkârâne ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir terbiyehane, bir dershane hükmüne geçer. O hapiste durmakla, hariçteki müşevveş, her taraftaki günahların hücumuna maruz serbestiyetten daha ziyade hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman, bir kàtil, bir müntakim olarak değil, belki tevbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar. Hattâ Denizli hapsindeki zatların az zamanda Nurlardan fevkalâde hüsn-ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı alâkadar zatlar demişler ki: “Terbiye için on beş sene hapse atmaktansa, on beş hafta Risale-i Nur dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder.”

Madem ölüm ölmüyor. Ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir. Ve madem kabir kapanmıyor; kafile kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar. Ve madem ölüm, ehl-i iman hakkında idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiği, hakikat-i Kur’âniye ile gösterilmiş; ve ehl-i dalâlet ve sefahet hakkında, gözle göründüğü gibi, bir idam-ı ebedîdir, bütün mahbubâtından ve mevcudattan bir firâk-ı lâyezâlîdir. Elbette ve elbette, hiç şüphe kalmaz ki, en bahtiyar odur ki, sabır içinde şükretmek ve hapis müddetinden tam istifade ederek Nurların dersini alarak istikamet dairesinde imanına ve Kur’ân’a hizmete çalışmaktır.

Ey zevk ve lezzete müptelâ insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hadiselerle aynelyakîn bildim ki, hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.

Ey hapis musibetine düşen biçareler! Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı. Çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat-ı bâkiyeniz gülsün,


âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r
)aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
bahtiyar: talihli
biçare: çaresiz
çilehane-i uzlet: yalnız başına ve çile içinde ibadet edilen yer
Denizli: (bk. bilgiler)
ecel: ölüm vakti
ehl-i dalâlet ve sefahet: doğru ve hak yoldan sapan, inançsız kimseler ve zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olanlar (bk. ḍ-l-l)
ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n)
elem: acı, sıkıntı
farz: Allah’ın kesin emirleri
fevkalâde: olağanüstü
firâk-ı lâyezâlî: sonu olmayan ayrılık (bk. f-r-ḳ; z-v-l)
hakikat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hariçteki: dışarıdaki
hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y)
hüccet: delil
hüsn-ü ahlâk: güzel ahlâk (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ)
idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
istikamet: doğruluk
istirahathane: rahat edilecek, dinlenilecek yer
ıslah: iyileştirme, düzeltme
kafile: grup
kàtil: adam öldüren
keder: sıkıntı, üzüntü
mahbubât: sevilenler, sevgililer (bk. ḥ-b-b)
mahpus: hapsedilmiş olan
maruz: tesiri altında olma
menfaat: yarar, fayda
merhametkârâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m)
mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d)
muhabbethane: sevgi yeri, muhabbet evi (bk. ḥ-b-b)
müntakim: intikam alan
münzevî: bir köşeye çekilip ibadetle uğraşan, vaktini ibadetle geçiren
müptelâ: düşkün, tutulmuş
müşevveş: düzensiz, karma karışık
musibet: belâ, felaket
müştak: düşkün, istekli
saadet: mutluluk
salih: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, Allah’ın sevgili kulu (bk. ṣ-l-ḥ)
terhis: göreve son verme
tevbe etmek: pişmanlık duyup bağışlanma dilemek
tevbekâr: pişmanlık duyup bağışlanma dileyen
tezkere: belge
ziyade: çok, fazla

tatlılaşsın. Hapisten istifade ediniz. Nasıl bazan ağır şerâit altında, düşman karşısında bir saat nöbet bir sene ibadet hükmüne geçebilir.1 Öyle de, sizin bu ağır şerâit altında herbir saat ibadet zahmeti, çok saatler olup o zahmetleri rahmetlere çevirir.


Dipnot-1

bk. Buharî, Cihâd 5, 73; Müslim, İmâret 112-115, 163; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd 26.


istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak

şerâit: şartlar


KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.213

13. 3. On Üçüncü Söz – Birkaç biçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır – Cumartesi Dersleri 13. 3.

Bu derste Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Üçüncü Söz’de yer alan “Birkaç biçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır” bölümü işlenmektedir.

Bu derste iki video yer almaktadır. Birinci video kısa videoda, sadece düz bir şekilde okunmakta herhangi bir açıklama yapılmamaktadır. İkinci video uzun videoda, cümlelerin ve kelimelerin üzerinde durulmakta ve çeşitli örnekler verilerek açıklamalar yapılmaya çalışılmaktadır.

Faydalı olması dileğiyle.

dersdunyasi.net

Bu derste Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur Külliyatı'ndan Sözler isimli eserinden On Üçüncü Söz'de yer alan "Birkaç biçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır" bölümü işlenmektedir.
13. 3. On Üçüncü Söz – Birkaç biçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır – Cumartesi Dersleri 13. 3.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Birkaç biçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır

Birgün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de, eskiden Risale-i Nur’dan medet isteyen gençlere dediğim gibi, dedim ki:

Sizdeki gençlik kat’iyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik mânen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.

Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. eḫ-r)
ahval: haller, vaziyetler
bâki: kalıcı ve devamlı (bk. b-ḳ-y)
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
biçare: çaresiz, zavallı
cihet: yön
daire-i meşrua: dinin uygun gördüğü helâl daire (bk. ş-r-a)
ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
ehl-i sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olan kimseler
elem: acı, keder, üzüntü
endişe-i istikbal: gelecek endişesi
gayr-i meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a)
hadisat: hadiseler, olaylar
halihazırda: şimdi, şu anda
haricinde: dışında
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hevesat: nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
iffet: namus
ihtar: hatırlatma
iktifa: yetinme
istikbal: gelecek
kâfi: yeterli
kat’iyen: kesinlikle
kemâl: mükemmellik, fazilet, erdem (bk. k-m-l)
mazi: geçmiş
medar-ı iftihar: övünme vesilesi, övünç kaynağı
medet: yardım
meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a)
müptelâ: düşkün, tutulmuş
nefrin/nefret etmek: tiksinmek
nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
saadet: mutluluk
sabık: geçen
sarf etmek: harcamak, kullanmak
sukut-u mutlak: kesin bir şekilde düşüş, alçalış (bk. ṭ-l-ḳ)
sürur: sevinç, mutluluk
taat: itaat, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınma
tenbih: ikaz, uyarı
terbiye-i esasiye: esas terbiye, temel eğitim (bk. r-b-b)
terbiye-i İslâmiye: İslâm terbiyesi (bk. r-b-b; s-l-m)
terbiye-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in insanlığa getirdiği terbiye (bk. r-b-b; ḥ-m-d)
usul-ü din: dinin usulü, temel prensipleri
zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r)
zayi: kaybolup gitme
ziyade: çok, fazla

ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak, hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüşse, hazır lezzetine, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir.

Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında mâdumdur, ölmüştür; akıl alâkadarlığıyla ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer iman hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücut bulur; zaman-ı hazır gibi, ruh ve kalbine iman noktasında ulvî ve mânevî ezvâkı ve envâr-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin, İhtiyar Risalesinde, Yedinci Ricada izahı var; ona bakmalısınız.

İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. Hergün ve her yerde ve her vakit vefiyatların gösterdikleri dehşetli hakikat-i mevt ise, size-başka gençlere söylediğim gibi-bir temsil ile beyan ediyorum.

Meselâ, burada, gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango—fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren—dairesi var. Biz, buradaki on kişi, alâküllihal, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya davet edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından, her dakika ya “Gel, idam biletini al, darağacına çık” veyahut “Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış. Gel, al” demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zahiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de, aldatmaz ve aldanmaz, ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: “Size bir tılsım, bir ders getirdim.


adem: yokluk, hiçlik
alâkadarlık: ilgili olma
alâküllihal: ister istemez, her durumda (bk. k-l-l)
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
cihet: yön
cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
darağacı: idam sehpası
ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
ehl-i dalâlet ve gaflet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız ve âhiretten habersiz, mânevî sorumluluklarına karşı duyarsız kimseler (bk. ḍ-l-l; ğ-f-l)
elem: acı, sıkıntı
envâr-ı vücudiye: varlığa ait olan nurlar (bk. n-v-r; v-c-d)
ezvâk: zevkler, lezzetler
ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri
firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
fıtraten: yaratılış gereği (bk. f-ṭ-r)
gaflet: vurdumduymazlık, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l)
gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a)
hakikat-ı mevt: ölüm gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-v-t)
hasıl olan: ortaya çıkan
hazır zaman: içinde bulunulan şimdiki zaman
hususan: özellikle
itikad: inanç
izah: açıklama
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
lezzet-i hayat: hayatın zevk ve lezzeti (bk. ḥ-y-y)
mâdum: yok
muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
mütemadiyen: sürekli olarak
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tılsım: sır, gizem
ulvî: yüksek, yüce
vefiyat: vefatlar, ölümler
vücud: varlık (bk. v-c-d)
zahiren: görünüşte (bk. ẓ-h-r)
zaman-ı hazır: şimdiki zaman
zinetlendirmek: süslemek (bk. z-y-n)
ziyade: çok, fazla
zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)

Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsımla o emsalsiz ikramiye biletini alırsınız. İşte, bu darağacında, zaten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zahiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şahitler var, haber veriyorlar. İşte, pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zatlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber veriyorlar ki, o darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüzle gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şüphesiz, gündüz gibi kat’î biliniz” dedi.

İşte, bu temsil gibi, zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı meşru dairedeki gençliğin sefahetkârâne zevkleri, hazine-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesikası olan imanı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin musibetine, aynen zahiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için, genç ihtiyar fark etmeyerek, her vakit ecel cellâdı başını kesmek için gelebilir.

Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesat-ı gayr-ı meşruayı terk edip, tılsım-ı Kur’ânî olan iman ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderat-ı beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin enbiya1 aleyhimüsselâm ile beraber had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.

Elhasıl: Gençlik gidecek. Sefahette gitmişse, hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle suiistimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve mânevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı hâlinden, gençlik saikasıyla israfat ve suiistimalden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi,


Dipnot-1

Yüz yirmi dört bin nebî, üç yüz on beş (veya üç yüz on üç) resûl olduğuna dair bk. Müsned 5:265; İbni Hibbân, es-Sahîh 2:77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 8:217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2:652.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âsâr: eserler
aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
çendan: gerçi, her ne kadar
darağacı: idam sehpası
ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ehl-i velâyet: veli kullar, Allah dostları (bk. v-l-y)
ekseriyetle: çoğunlukla (bk. k-s̱-r)
elem: acı, keder, üzüntü
elhasıl: özetle, sonuç olarak
emsalsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
enin: inilti
evhamlı: kuşkulu, vehimli, kuruntulu
ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri
fevkalâde: olağanüstü
gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a)
had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
hazine-i ebediye: sonu olmayan hazine (bk. e-b-d)
hevesat-ı gayr-ı meşrua: dinin izin vermediği arzu ve istekler (bk. ş-r-a)
israfat: israflar, savurganlıklar
kat’î: kesin
lisan-ı hâl: hal ve beden dili
mukadderat-ı beşer: insanın kaderi; Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar (bk. ḳ-d-r)
müttefikan: ittifakla, birleşerek
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
saadet-i sermediye: sürekli mutluluk
saika: sebep, sevk etme
sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık
sefalethane: aşağılık ve çirkin işlerin yapıldığı yer
şek: tereddüt, şüphe
suiistimal: kötüye kullanma
tılsım-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın gayet tesirli, derin hakikatleri
zahiren: görünüş itibariyle (bk. ẓ-h-r)
zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta, ehl-i keşfü’l-kuburun müşahedâtıyla ve bütün ehl-i hakikatin tasdikiyle ve şehadetiyle, ekser azaplar, gençlik suiistimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.

Hem nev-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette, ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretlerle “Eyvah, gençliğimizi bâd-ı hava, belki zararlı zayi ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız” diyecekler. Çünkü beş on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azap ve zarar ve âhirette Cehennem ve sakar1 belâsını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde,

 اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ 

sırrıyla, hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünkü zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenâb-ı Hak bizi ve sizi bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin. Âmin.


âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
âkıbet: netice, son
âlem-i berzah: kabir âlemi, dünya ile âhiret arası âlem (bk. a-l-m)
âmin: “Allahım kabul eyle” (bk. e-m-n)
bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız
batman: yaklaşık sekiz kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü
bedbaht: talihsiz
berzah: kabir âlemi
cazibedar: cazibeli, çekici
dirhem: yaklaşık üç grama denk olan bir ağırlık ölçüsü
ehl-i hakikat: hak ve doğru yolda olan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ehl-i keşfü’l-kubur: mânen kabirdeki ölülerin hallerini anlayanlar (bk. k-ş-f)
ekser: daha çok (bk. k-s̱-r)
ekseriyet-i mutlaka: kesin çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ)
ekseriyetle: çoğunlukla (bk. k-s̱-r)
elem: acı, keder, sıkıntı
esef: üzüntü, acı
fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
gam: üzüntü
gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a)
hakiki: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harekât: hareketler, davranışlar
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hissiyat: hisler, duygular
hususan: özellikle
katletmek: öldürmek
keder: sıkıntı
mahpus: hapsedilmiş olan
mizan: ölçü (bk. v-z-n)
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
müşahedât: gözlemler (bk. ş-h-d)
müstehak: layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
mütemadiyen: sürekli
nev-i insan: insanlık, insan türü
saika: sevk
sakar: yedi Cehennemden birinin ismi
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
suiistimalât: kötü kullanımlar
tasdik: onay, doğrulama (bk. ṣ-d-ḳ)
teessüf: üzüntü, acı, hayıflanma
teşkil eden: oluşturan
ziyade: çok, fazla

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.210

13. 2. On Üçüncü Sözün İkinci Makamı – Cumartesi Dersleri 13. 2.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur Külliyatı'ndan On Üçüncü Sözün İkinci Makamı bu haftaki Cumartesi Dersinin konusunu oluşturuyor.
13. 2. On Üçüncü Sözün İkinci Makamı – Cumartesi Dersleri 13. 2.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO


Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan On Üçüncü Sözün İkinci Makamı bu haftaki Cumartesi Dersinin konusunu oluşturuyor.

On Üçüncü Sözün İkinci Makamı

 Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.

BİR KISIM GENÇLER tarafından, şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında, “Âhiretimizi ne suretle kurtaracağız?” diye, Risale-i Nur’dan medet istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi namına onlara dedim ki:

Kabir var; hiç kimse inkâr edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda, üç yoldan başka yol yok.

Birinci yol:

O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.1

İkinci yol: 

Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrit içinde bir haps-i münferit, yalnız başına bir hapis kapısıdır.2 Öyle gördüğü ve itikad ettiği; ve inandığı gibi hareket etmediği için, öyle muamele görecek.

Üçüncü yol: 

Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için, bir idam-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek.

Bu iki şık bedihîdir; delil istemiyor, gözle görünür. Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç, ihtiyar farkı yoktur. Elbette, daima gözü önünde öyle büyük, dehşetli bir mesele karşısında biçare insan, o idam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferitten kurtulmak çaresini aramak


Dipnot-1

bk. Buharî, Cenâiz 68, 87; Müslim, Cennet 70; Tirmizî, Cenâiz 70, Kıyâmet 26; Nesâî, Cenâiz 110; Müsned 3:3; 4:287.

Dipnot-2

bk. Dârimî, Rikak 94; Müsned 3:38; İbni Ebû Şeybe, el-Musannef 7:58; Abd b. Humeyd, el-Müsned s. 290; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2:491, 11:522; İbni Hibbân, es-Sahîh 7:391, 392.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
âlem-i bâkî: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
bedihî: ap açık, âşikar
biçare: çaresiz
cazibedar: cazibeli, çekici
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
darağacı: idam sehpası
dehşetli: korkunç
ecel: ölüm vakti
ehl-i iman: iman edenler, inananlar (bk. e-m-n)
ehl-i inkâr ve dalâlet: hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. n-k-r; ḍ-l-l)
fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
haps-i ebedî: sonsuz bir hapis, Cehennem (bk. e-b-d)
haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi (bk. f-r-d)
hevesat: nefsin hoşuna giden yasak istek ve arzular
idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
inkâr etmek: kabul etmemek, reddetmek (bk. n-k-r)
itikad etme: inanma
lehviyat: haram eğlenceler, oyunlar
medet: yardım
muamele: davranış; karşılık
muhavere: karşılıklı konuşma
nihayetsiz: sonsuz
şahs-ı mânevî: mânevî kişilik (bk. a-n-y)
sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; beyinsizlik
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tarz: şekil
tasdik etmek: kabul etmek, doğrulamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tecrit: yalnız başına bırakma

ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hadisesi, o insanın dünya kadar büyük bir meselesidir.

Bu kat’î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sadık,1 ellerinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler bulunan enbiyalar; ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri; ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat’î delilleriyle, o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri aklen, ilmelyakîn derecesinde HAŞİYE-1 ispat ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal-i kat’î ile, “İdam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir” diye, ittifakan haber veriyorlar.

Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için birtek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i mânevî onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüz binler sadık ve musaddak muhbirlerin, yüzde yüz ihtimalle, dalâlet ve sefahet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat’î sebep olduğunu ve “İman, ubûdiyet, yüzde yüz ihtimalle o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor” diye ihbar eden ve emarelerini ve âsarlarını gösterdikleri halde, bu acip ve garip ve dehşetli ve azametli mesele karşısında bulunan biçare insan ve bahusus Müslüman, eğer iman ve ubûdiyeti


Dipnot-1

Yüz yirmi dört bin nebî, üç yüz on beş (veya üç yüz on üç) resûl olduğuna dair bk. Müsned 5:265; İbni Hibbân, es-Sahîh 2:77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 8:217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2:652: İbni Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübrâ 1:32, 54.

Haşiye-1

Onlardan birisi Risale-i Nur’dur. Meydandadır.


acip: hayret verici, şaşırtıcı
âlem-i bâkî: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
âlem-i nur: nur âlemi (bk. a-l-m; n-v-r)
âsar: eserler
azametli: büyük (bk. a-ẓ-m)
bahusus: özellikle
biçare: çaresiz
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
darağacı: idam sehpası
ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
elem-i mânevî: mânevî acı, vicdan azabı (bk. a-n-y)
emare: işaret, belirti
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
endişe-i helâket: yok olma endişesi
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
hadd ü hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi (bk. f-r-d)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hazine-i ebediye: sonu olmayan hazine (bk. e-b-d)
ihbar eden: haber veren
ihtimal-i helâket: yok olma ihtimali
ihtimal-i kat’î: kesin ihtimal, olabilirlik
ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n)
itaat: Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından sakınma
ittifakan: birlik halinde, birleşerek
kat’î: kesin
keşif: Allah tarafından ilham olunmasıyla gizli bir şeyin meydana çıkarılması (bk. k-ş-f)
mezkûr: sözü geçen
mu’cize: peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan ve imana gelmelerine sebep olan olağanüstü hal ve hareketler (bk. a-c-z)
muhakkik: gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
muhbir: haber veren
muhbir-i sadık: doğru sözlü haber verici, peygamber (bk. ṣ-d-ḳ)
musaddak: doğrulanan, onaylanan (bk. ṣ-d-ḳ)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nişane-i tasdik: doğrulayıcı nişan, alamet (bk. ṣ-d-ḳ)
saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ)
saray-ı saadet: mutluluk sarayı
sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; beyinsizce davranış, budalalık
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d)
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
zevk: mânevî âlemlerde iman hakikatlerinin hazzına erişme
zindan-ı ebedî: sonsuz hapis (bk. e-b-d)

olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti birtek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağırılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet ve sefahet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.

Madem ehl-i iman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi iman vesikasıyla ona çıkmış; her vakit “Gel, biletini al” diye beklemesinden, derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i mânevî öyle bir lezzettir ki, eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde, o zevk ve lezzet-i azîmeyi terk edip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemlerle âlûde zehirli bir bala benzeyen sefihâne ve heveskârâne, muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşruayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü onlar Peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de, kemâlâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.

Fakat bir Müslüman, hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz ve ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünkü, peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev-i beşere baktığı için ve mucizatça ve dince umuma faik ve bütün nev-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip on dört asırda parlak bir surette ispat eden ve nev-i beşerin


âhiri: sonuncusu (bk. e-ḫ-r)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
âlûde: bulaşmış, karışmış
ecnebî: yabancı
ehl-i dalâlet ve sefahet: doğru ve hak yoldan sapmış ve yasak zevk ve eğlenceye düşkün kimseler (bk. ḍ-l-l)
ehl-i iman ve taat: iman eden ve dinin emirlerine uyanlar (bk. e-m-n)
elem: acı, sıkıntı
elîm: elemli, acı verici
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
esasat: esaslar, prensipler
ezelî: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l)
faik: üstün
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
hadsiz: sınırsız
hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haslet: huy, özellik
hazine-i ebediye: sonu olmayan hazine (bk. e-b-d)
heveskârâne: hevesine, gelip geçici istek ve arzularına düşkün bir şekilde
ihtar: hatırlatma
ihtiyar: seçme, tercih etme, irade (bk. ḫ-y-r)
inkâr: inanmama, reddetme (bk. n-k-r)
kemâlât: faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri (bk. k-m-l)
lezzet ve zevk-i mânevî: mânevî lezzet ve zevk (bk. a-n-y)
lezzet-i gayr-ı meşrua: dinen helâl olmayan, yasaklanmış lezzet (bk. ş-r-a)
medar: sebep, vesile
mu’cizatça: mu’cizeler açısından (bk. a-c-z)
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)
mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar, kader (bk. ḳ-d-r)
musibet: belâ, felaket
muvakkat: geçici
muvakkaten: geçici olarak
nev-i beşer: insanlık, insan türü
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
saadet-i lâyezâlî: hiç bitmeyen mutluluk, tükenmez saadet
saika: sevk etme
saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ)
sefihâne: yasak zevk ve eğlencelere düşkün bir şekilde; beyinsizce
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tecessüm: cisimleşme, cisim halinde belirme
umum: bütün, genel
üstad: hoca, öğretmen
vefiyat: vefatlar, ölümler
vesika: belge
zevk ve lezzet-i azîme: büyük zevk ve lezzet (bk. a-ẓ-m)

medar-ı iftiharı bir zatın terbiye-i esasiyelerini ve usul-ü dinini terk eden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.

İşte, ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptelâ ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan biçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşru dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sabık beyanatta elbette anladınız. Eğer mazi, yani geçmiş zamanın hadisatını sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi, istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilseydi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüz binlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar.

Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerektir.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. eḫ-r)
ahval: haller, vaziyetler
bâki: kalıcı ve devamlı (bk. b-ḳ-y)
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
biçare: çaresiz, zavallı
cihet: yön
daire-i meşrua: dinin uygun gördüğü helâl daire (bk. ş-r-a)
ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
ehl-i sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olan kimseler
elem: acı, keder, üzüntü
endişe-i istikbal: gelecek endişesi
gayr-i meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a)
hadisat: hadiseler, olaylar
halihazırda: şimdi, şu anda
haricinde: dışında
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hevesat: nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
iffet: namus
ihtar: hatırlatma
iktifa: yetinme
istikbal: gelecek
kâfi: yeterli
kat’iyen: kesinlikle
kemâl: mükemmellik, fazilet, erdem (bk. k-m-l)
mazi: geçmiş
medar-ı iftihar: övünme vesilesi, övünç kaynağı
medet: yardım
meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a)
müptelâ: düşkün, tutulmuş
nefrin/nefret etmek: tiksinmek
nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
saadet: mutluluk
sabık: geçen
sarf etmek: harcamak, kullanmak
sukut-u mutlak: kesin bir şekilde düşüş, alçalış (bk. ṭ-l-ḳ)
sürur: sevinç, mutluluk
taat: itaat, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınma
tenbih: ikaz, uyarı
terbiye-i esasiye: esas terbiye, temel eğitim (bk. r-b-b)
terbiye-i İslâmiye: İslâm terbiyesi (bk. r-b-b; s-l-m)
terbiye-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in insanlığa getirdiği terbiye (bk. r-b-b; ḥ-m-d)
usul-ü din: dinin usulü, temel prensipleri
zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r)
zayi: kaybolup gitme
ziyade: çok, fazla

KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.207

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

13.1. On Üçüncü Söz Ders – i İbret – Cumartesi Dersleri 13. 1.

13.1. On Üçüncü Söz Ders - i İbret - Cumartesi Dersleri 13. 1.
13.1. On Üçüncü Söz Ders – i İbret – Cumartesi Dersleri 13. 1.

On Üçüncü Söz


 وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ 1

    وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ     2

KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et.

İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ, en lâtif ve


Dipnot-1

“Biz Kur’ân’dan mü’minler için bir şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz.” İsrâ Sûresi, 17:82.

Dipnot-2

“Biz Peygambere şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.


âdet: alışkanlık
âdi: normal, basit, sıradan
âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
cahilâne: cahilce, bilgisizce
cami’: kapsamlı (bk. c-m-a)
celb etmek: çekmek
derece-i ilim: ilim derecesi (bk. a-l-m)
ders-i ibret: ibret dersi
hakaik-ı acibe: şaşırtıcı ve hayrette bırakan gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici
hazine-i ulûm: ilimler hazinesi (bk. a-l-m)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m)
hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)
huruç etme: çıkma
intizam-ı hilkat: yaratılıştaki düzen (bk. n-ẓ-m; ḫ-l-ḳ)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kemâl-i fıtrat: yaratılıştaki mükemmellik (bk. k-m-l; f-ṭ-r)
kemâl-i hilkat: yaratılıştaki mükemmelik, kusursuzluk (bk. k-m-l; ḫ-l-ḳ)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lâkaydâne: ilgisizce, duyarsızca
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
mahsul-ü hikmet: hikmet ürünü, neticesi (bk. ḥ-k-m)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nam: ad
nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı ibret: ibretle bakış (bk. n-ẓ-r)
sukut eden: düşen
teşhir etme: sergileme
ukûl: akıllar
ülfet: alışkanlık, gaflet
ulûm: ilimler (bk. a-l-m)
velvele-i istiğrab: garip karşılayarak bağırma, hayret feryadı
yad olunan: anılan
zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)

umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün hâzır balıkçıları ağlatmak ister. HAŞİYE-1

İşte, Kur’ân-ı Kerîmin ilim ve hikmet ve marifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al!

İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri cami’ olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın i’caz derecesindeki kemâl-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san’atı muntazam üslûplarıyla tefsir ettikleri halde, manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:

Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip ta ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcut münasebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, herbir meşrep sahibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Sözde beyan edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde, otuz altı Sûre-i İhlâs miktarınca, herbiri zi’l-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor.

Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı


Haşiye-1

Amerika’da aynen bu vakıa olmuştur.


adem-i intizam: düzensizlik, düzenin yokluğu (bk. n-ẓ-m)
âdi: basit, normal, sıradan
beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n)
cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a)
cihet: yön
cüda olmak: ayrı düşmek
daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b)
hayalât: hayaller (bk. ḫ-y-l)
hazine-i gayb: görünmeyen hazine (bk. ğ-y-b)
hazine-i ilm-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren ilim hazinesi (bk. a-l-m; v-ḥ-d)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m)
i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z)
iaşe: beslenme, geçim (bk. a-y-ş)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
intizâmât-ı san’at: san’attaki düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ṣ-n-a)
intizamsız: düzensiz (bk. n-ẓ-m)
kemâl-i nizam ve intizam: mükemmel bir düzen ve tertip (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kerem: ikram, bağış, iyilik (bk. k-r-m)
kitab-ı kâinat: kâinat kitabı; bir kitap gibi yazılmış bütün evren (bk. k-t-b; k-v-n)
küfran: iyilik bilmeme, nankörlük (bk. k-f-r)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lütuf: iyilik, ihsan, bağış (bk. l-ṭ-f)
mâbeyn: aramanzum: şiir gibi vezinli yazılmış eser (bk. n-ẓ-m)
marifet-i İlâhiye: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; e-l-h)
marifet-i Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; ṣ-n-a)
meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol, usül
mevcut: var olan (bk. v-c-d)
mu’cize-i rahmet: Allah’ın rahmet mu’cizesi (bk. a-c-z; r-ḥ-m)
münasebet-i mâneviye: mânevî ilişki, bağlantı (bk. n-s-b; a-n-y)
muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m)
müstağni: ihtiyaç duymayan, muhtaç olmayan (bk. ğ-n-y)
müteşekkil: meydana gelmiş, oluşmuş
müteveccih: yönelmiş
necm: kısım, durak; yıldız
nevi: çeşit, tür
nihayetsiz: sonsuz
rabıta: bağ, ilgi
sema: gökyüzü (bk. s-m-v)
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
şüzuz etmek: kural dışı kalmak
tazammun: içine alma, içerme
tecellî: görünme, yansıma (bk. c-l-y)
tefsir etme: açıklama, yorumlama (bk. f-s-r)
terkibat: birleşimler, sentezler
teşkil: meydana getirme
umumî: genel
uslûp: ifade tarzı
vakıa: olay
vezin: şiirdeki ahenk ölçüsü
zi’l-ecniha: çok yönlü (bk. ẕi)

cihetiyle herbir yıldız, kayıt altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki birer birer herbir yıldıza, mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır.

İşte, intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al.

 وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ 1 

nın bir sırrını bil.

Hem âyet-i

 وَمَا يَنْبَغِى لَهُ 2

sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’ân’ın hakikatleri o kadar büyük, âli, parlak ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ,

يَوْمَ نَطْوِى السَّمَۤاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ 3

    يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا 4

    اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ     5

gibi hadsiz hakikatleri buna şahittir.

Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi, i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen, kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cümud ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvisinden

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ     6


Dipnot-1

“Biz Peygambere şiir öğretmedik…” Yâsin Sûresi, 36:69.

Dipnot-2

“…bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.

Dipnot-3

“O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.

Dipnot-4

“O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter.” A’râf Sûresi, 7:54.

Dipnot-5

“Tek bir sesledir ki, onların hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler.” Yâsin Sûresi, 36:53.

Dipnot-6

“Göklerde ne var, yerde ne varsa, herşeyin hakikî sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder.” Cum’a Sûresi, 62:1.


âli: yüksek, yüce
asr-ı cahiliyet: İslâmdan önceki asır, küfür ve cehâlet asrı
beyn: ara
cihet: yön
daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
farz etmek: varsaymak
hadsiz: sayısız
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b)
hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet (bk. h-d-y)
i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z)
ibret: düşündürücü ders
intizamsızlık: düzensizlik (bk. n-ẓ-m)
kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)
lisan-ı ulviye: yüce lisan
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
müteveccih: yönelmiş
necm-i âyet: âyet yıldızı
necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız
neşir: yayma
nevi: çeşit, tür
nisbet edilmek: kıyaslanmak (bk. n-s-b)
nisbet-i hafiye: gizli bağ (bk. n-s-b)
nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
perde-i cümud: donuk, katı perde
revnaktar: göz alıcı güzellik
sahrâ-yı bedeviyet: bedeviliğin hüküm sürdüğü yer, çöl
şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n)
tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve duyarsızlık karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l)
zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem,

 يُسَبِّحُ 

sadasıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, huşyar oluyorlar, kıyam edip zikr ediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat 

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ 1 

sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ber ve bahr birer lisan ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa, bu zamandan ta o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikını göremezsin.

Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile, yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın en yüksek bir derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:

Gayet yüksek ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi, onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görünmeyen—ve halen görünmüyor—o ağaca dair, biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir âzâsına mukabil birer resim çekse, birer hudut çizse, daldan


Dipnot-1

“Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu (Allah’ı) tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.


acip: şaşırtıcı, hayret verici
arz: dünya
arz-ı dîdar etmek: kendini göstermek
ateşpare: ateş parçası
âzâ: uzuvlar, organlar
bahr: deniz
ber: kara, yer
camid: cansız, katı
cüz’: parça (bk. c-z-e)
dekaik: incelikler
derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z)
envâ-ı i’câz: mu’cizelik türleri (bk. a-c-z)
farz etmek: varsaymak
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hudut: sınır
huşyar: uyanık
i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z)
kelime-i hikmetnümâ: hikmet ifade eden kelime, hikmetli söz (bk. k-l-m; ḥ-k-m)
kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ)
kıyam etme: ayağa kalkma (bk. ḳ-v-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lisan: dil
mahiyet: özellik, nitelik, içyüz
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m)
mevcudat-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m)
mezkûr: sözü geçen
mukabil: karşılık
münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
mürur-u zaman: zamanın geçmesi
muvazenet: denge (bk. v-z-n)
nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
nebatat: bitkiler
neşretmek: yaymak
nevi: çeşit, tür
neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m)
nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
nur-u hakikat-edâ: gerçeğin ve doğrunun ortaya çıkmasına vesile olan nur, ışık (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)
perde-i gayb: görünmeyen perde (bk. ğ-y-b)
perde-i ülfet: alışkanlık perdesi
sada: ses
sair: diğer
sathî: sığ, yüzeysel
sayha: sesleniş
suret: şekil, biçim; görüntü, resim (bk. ṣ-v-r)
tabakat-i mestûriyet: gizlilik tabakası
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f)
uzuv: organ
zemzeme-i i’caz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z)
zikretmek: Allah’ı anmak
zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

meyveye, meyveden yaprağa, bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.

Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın dahi, hakikat-i mümkinata dair—ki o hakikat, dünyanın iptidasından tut, ta âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten Arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair—beyanat-ı Furkaniyesi, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer suret vermiştir ki, bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur’ân’ın tasvirine “Maşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Hakîm!” demişler.

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1 

temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniyeyi, bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edelim ki, o şecere-i nuraniye nin daire-i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenahi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı,

يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ 2

    فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى     3

هُوَ الَّذِى يُصَوِّرُكُمْ فِى اْلاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَۤاءُ     4


Dipnot-1

“En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.

Dipnot-2

“Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.

Dipnot-3

“Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Allah.” En’âm Sûresi, 6:95.

Dipnot-4

“Annelerinizin rahimlerinde size kendi dilediği gibi bir şekil veren de Odur.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:6.


hududundan tut, ta

وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ 1

    خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ     2

وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ     3

hududuna kadar uzanmış o hakikat-i nuraniyeyi, bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan etmiştir ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Furkaniyeye karşı “Sübhanallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.

Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, ta en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir tenasüp tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır.

Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın ta en ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur’ân-ı cami’in nusus ve vücuhundan ve işarat ve rümuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiyenin


Dipnot-1

“Gökler Onun kudret elinde dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.

Dipnot-2

“Gökleri ve yeri altı günde yaratan Odur.” Hûd Sûresi, 11:7.

Dipnot-3

“Güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirdi.” Ra’d Sûresi, 13:2.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
âdâb: davranış kuralları
akl-ı beşer: insan aklı
ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m)
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
beyanat-ı Furkaniye: hak ile batılı birbirinden ayıran Kur’ân’ın açıklamaları, izahları (bk. b-y-n; f-r-ḳ)
cevelân eden: dolaşan, gezen
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
daire-i imkân: bir şeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat (bk. m-k-n)
daire-i melekût: varlıkların iç yüzüyle alakalı görünmeyen daire (bk. m-l-k)
daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi (bk. v-c-b)
ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenâb-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ)
erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n)
erkân-ı hamse: beş esas, şart (bk. r-k-n)
erkân-ı sitte: altı esas, şart (bk. r-k-n)
gayat: gayeler, amaçlar
hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Cenâb-ı Allah’ın isim, sıfat, iş ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; ş-e-n; f-a-l)
hakikat-i nuraniye: nurlu, parlak gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r)
hikemiyât: hikmetli söz ve düşünceler (bk. ḥ-k-m)
hudut: sınır, uç
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
idrak: anlayış, kavrayış
işarat: işaretler, deliller
izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r)
kemâl-i münasebet: mükemmel bir uygunluk (bk. k-m-l; n-s-b)
Kur’ân-ı cami’: herşeyi içinde bulunduran Kur’ân-ı Kerim (bk. c-m-a)
mutabık: uygun
muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n)
nusus: nasslar, açık hükümler
rümuz: remizler, işaretler
şecere-i azîme: çok büyük ağaç (bk. a-ẓ-m)
semerât: meyveler, neticeler
Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiye: İslâmın büyük ve yüce kanunları (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m)
Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
teferruat: ayrıntılar
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
tevahhuş: korkmak, ürkmek
vücuh: vecihler, yönler

kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve resaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel-ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِۤى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا     1

bu hakikate işaret eder.

اَللّٰهُمَّ يَا مُنَزِّلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمِينَ يَا مُسْتَعَانُ     2


Dipnot-1

“Hamd o Allah’a mahsustur ki, kuluna kitabı indirmiş ve o kitapta hiçbir tezat ve eğriliğe yer vermemiştir.” Kehf Sûresi, 18:1.

Dipnot-2

Ey Kur’ân’ı indiren Allahım! Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın hakkı için, kalblerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Âmin, ey kendisinden istimdad edilen Müsteân!


bâhusus: özellikle
beşer: insan
beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)
burhan-ı kàtı’: kesin delil
cemî: bütün (bk. c-m-a)
cerh edilmez: çürütülmez
ebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d)
eşya: şeyler, varlıklar
ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l)
hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
ilm-i cüz’î: az ve sınırlı ilim (bk. a-l-m; c-z-e)
ilm-i muhît: herşeyi ihata edici, kuşatıcı ilim (bk. a-l-m)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kemâl-i intizam ve muvazenet: mükemmel düzen ve denge (bk. k-m-l; n-ẓ-m; v-z-n)
müşahede etme: görme (bk. ş-h-d)
müstenid: dayanan (bk. s-n-d)
resanet: sağlamlık
şahid-i âdil: adaletli ve doğruları söyleyen şahit (bk. ş-h-d; a-d-l)
ümmî: okuma yazma bilmeyen

KAYNAK

http://www.erisale.com/#content.tr.1.200

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

%d blogcu bunu beğendi: