https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Firkatli ve gurbetli bir esarette, fecir vaktinde ağlayan bir kalbin ağlayan ağlamalarıdır” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Sekizinci Söz Üçüncü Nokta.
Firkatli ve gurbetli bir esarette, fecir vaktinde ağlayan bir kalbin ağlayan ağlamalarıdır – Cumartesi Dersleri 18. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Sekizinci Söz
Firkatli ve gurbetli bir esarette, fecir vaktinde ağlayan bir kalbin ağlayan ağlamalarıdır
Seher bir haşirdir. Uyanık ve uyuyan herşey tesbihdedir. Ey sersem nefsim, ne zaman uyanacaksın? Ömür bir asır da olsa her canlının kabre seferi gerekiyor. Namaza kalk, ney avazı gibi niyaz eyle. Yâ Rab! pişmanım; utanıyorum, sayısız günahımdan ar ediyorum. Zelîlim, istikrarsız yaşamaktan göz yaşı döküyorum. Garibim, kimsesizim, yalnızım, zayıfım, güçsüzüm, sakatım, âcizim, hem ihtiyarım, hem irâdesizim. El-amân diyorum, İlâhî dergâhından yardım istiyorum.
bâd-ı tecellî: tecellî rüzgârı (bk. c-l-y) bicû gufran: bağışlanma iste (bk. ğ-f-r) bikün tevbe: tevbe et ehl-i zenb: günah işleyenler
fecir: tan yerinin ağarması, sabah firkat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) inâyethah: yardım isteyen (bk. a-n-y) tevbegâh: tevbe etme ve bağışlanma yeri
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Yıldızları konuşturan bir yıldızname” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Yedinci Sözün İkinci Makamı.
Yıldızları konuşturan bir yıldızname – Cumartesi Dersleri 17. 9.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Yedinci Sözün İkinci Makamı
Yıldızları konuşturan bir yıldızname
Bir vakit Barla’da, Çam Dağında, yüksek bir mevkide, gecede semanın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar birden hutur etti. Yıldızların lisan-ı hâl ile konuşmalarını hayalen işittim gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için, şiir kaidesine girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış. Dördüncü Mektup ile Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfının âhirinden alınmıştır.
Yıldızları konuşturan bir yıldızname
Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
“Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,
Birer burhan-ı nurefşânız vücud-u Sânia,
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nazenin mu’cizâtı çün melek seyranına,
Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz. HAŞİYE-1
Haşiye-1
Yani, Cennet çiçeklerinin fidanlık ve mezraacığı olan zeminin yüzünde hadsiz mu’cizât-ı kudret teşhir edildiğinden, semâvat âlemindeki melâikeler, o mu’cizâtı ve o harikaları temâşâ ettikleri gibi, ecrâm-ı semâviyenin gözleri hükmünde olan yıldızlar dahi, güya melâikeler gibi, zemin yüzündeki nazenin masnuatı gördükçe, Cennet âlemine bakıyorlar. O muvakkat harikaları bâki bir surette Cennette dahi müşahede ediyorlar gibi, bir zemine, bir Cennete bakıyorlar; yani o iki âleme nezaretleri var demektir.
âhir: son (bk. e-ḫ-r) arz: yer, dünya bâki: devamlı, sonsuz (bk. b-ḳ-y) Barla: (bk. bilgiler) burhan-ı nurefşân: nur saçan delil (bk. n-v-r) Çam Dağı: (bk. bilgiler) çün: için ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri (bk. s-m-v) fıkra: bölüm, kısım hadsiz: sayısız haşmet-i sultan: sultanın haşmeti (bk. s-l-ṭ) hutbe-i şirin: sevimli ve tatlı hutbe (bk. ḫ- ṭ-b) hutur: hatıra gelme Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kaide: kural kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) lisan: dil lisan-ı hâl: hal ve beden dili masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) melâike: melekler (bk. m-l-k) mezraa: tarla mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cizât-ı kudret: kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) müdakkik: dikkatli muvakkat: geçici nâme-i nurîn-i hikmet: hikmetin nurlu mektubu (bk. n-v-r; ḥ-k-m) nazenin: ince, nazik, narin nazım: vezinli söz, şiir (bk. n-ẓ-m)
nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) nutk: konuşma sema: gök (bk. s-m-v) semâvât: gökler (bk. s-m-v) seyran: seyretme tahattur: hatıra gelme takrir eylemek: bildirmek temâşâ: seyretme teşhir edilmek: sergilenmek vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vücud-u Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah’ın varlığı (bk. v-c-d; ṣ-n-a) zemin: yer
Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına
Hep kehkeşan ağsânına,
Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetle takılmış
Pek güzel meyveleriyiz biz.
Şu semâvât ehli ne birer mescid-i seyyar
Birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar
Birer tayyareleriz biz.
Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin
Birer mu’cize-i kudret, birer harika-i san’at-ı Hâlıkane,
Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz” dediklerini hayalen dinledim.
âbidâne: kulluğa yaraşır bir şekilde (bk. a-b-d) ağsân: dallar âşiyâne: yuva âyet: delil burhan: delil Cemîl-i Zülcelâl: heybeti ve yüceliği sınırsız, güzelliği sonsuz olan Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l) dâhiye-i hilkat: yaratılış harikası (bk. ḫ-l-ḳ) dest-i hikmet: hikmet eli (bk. ḥ-k-m) gemi-i cebbar: büyük ve azametli gemi (bk. c-b-r) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve heybet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) halka-i kübrâ: büyük halka (bk. k-b-r)
hane-i devvar: dönen ev harika-i san’at-ı Hâlıkane: Allah’ın yarattığı san’at harikası (bk. ṣ-n-a; ḫ-l-ḳ) Kadîr-i Zülkemâl: kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz mükemmellik sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; k-m-l) kehkeşan: samanyolu meczup: cezbeye gelmiş mensup: bağlı (bk. n-s-b) mescid-i seyyar: gezici mescid misbah-ı nevvar: nurlu kandil (bk. n-v-r) mu’cize-i kudret: kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) müsebbih: tesbih eden, Allah’ı şânına layık ifadelerle anan (bk. s-b-ḥ) nadire-i hikmet: bir gaye için benzersiz yaratılan (bk. ḥ-k-m)
nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) semâvât: gökler (bk. s-m-v) semâvat ehli: semâda yaşayan varlıklar; melekler, ruhaniler (bk. s-m-v) sikke: damga, mühür tayyare: uçak tûbâ-yı hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) turra: nişan, mühür ulvî: yüce
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Bırak biçare feryadı, belâdan gel, tevekkül kıl – On Yedinci Sözün İkinci Makamı” ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Yedinci Söz İkinci Makam.
Bırak biçare feryadı, belâdan gel, tevekkül kıl – On Yedinci Sözün İkinci Makamı – Cumartesi Dersleri 17. 2.
Belâ vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender belâdır, bil. Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender, fenâ-ender hebâdır, bil. Cihan dolusu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
Tevekkülle belâ yüzünde gül, ta o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada. Hüdâbin isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde. Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta. Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talipsen, çürüktür, hem temelsiz de. Eğer âfâkı istersen, fenâ damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda. Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
Haşiye-1
Bu İkinci Makamdaki parçalar şiire benzer, fakat şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler; belki hakikatlerin kemâl-i intizamı cihetinde bir derece manzum suretini almışlar.
âfâk: kişiyi ilgilendirmeyen dışarıdaki şeyler atâ-ender: lütuf ve bağış içinde bâki: sonsuz, devamlı (bk. b-ḳ-y) belâ-ender: belâ içinde biçare: çaresiz cefâ-ender: cefa ve sıkıntı içinde cihan: dünya demâ: her zaman eşya: şeyler, varlıklar fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fenâ: gelip geçicilik (bk. f-n-y)fenâ-ender: fena içindeger: eğer
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hatâ-ender: hatâ içinde hebâ: boş, faydasız helâket: yok oluş hodbin: kendini beğenen, kibirli hodgâm: kendini düşünen Hüdâ: Allah (bk. h-d-y) hüdâbin: Cenab-ı Hakkı tanıyan kasdî: isteyerek (bk. ḳ-s-d) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) manend-i belâbil: bülbüller gibi
manzum: şiir şeklinde, vezinli (bk. n-ẓ-m) nam: ad nazmedilmek: şiir şeklinde yazılmak (bk. n-ẓ-m) nefis: can, hayat; kişinin kendisi (bk. n-f-s) saadet: mutluluk sefâ-ender: gönül hoşluğu içinde tebdil: değiştirme tebeddül: başkalaşma, değişme terk-i dünya: dünyayı terketme tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlemiş olduğumuz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı – Kur’an’ın vecizliği, az sözle çok mânâlar ifade etmesi ve mucizeliği” ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nın Sözler isimli eserinden On Beşinci Sözün Zeyli son bölüm.
Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı – Kur’an’ın vecizliği, az sözle çok mânâlar ifade etmesi ve mucizeliği – On Beşinci Sözün Zeyli – Cumartesi Dersleri 15. 9.
Şu âyetleri okurken Şeytan dedi ki: “Kur’ân’ın en mühim fesahatini, siz onun selâsetinde ve vuzuhunda buluyorsunuz. Halbuki şu âyette nereden nereye atlıyor! Sekerattan, tâ kıyamete atlıyor. Nefh-i surdan,2 muhasebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehenneme idhali zikrediyor. Bu acip atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur’ân’ın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak meseleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz vaziyetiyle selâset ve fesahat nerede kalır?”
Elcevap: Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın esas-ı i’câzı, en mühimlerinden belâğatinden sonra îcâzdır. Îcaz, i’câz-ı Kur’ân’ın en metin ve en mühim bir esasıdır. Kur’ân-ı Hakîmde şu mucizâne îcaz o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki, ehl-i tetkik, karşısında hayrettedirler. Meselâ,
“İnsanın ağzından hiçbir söz çıkmaz ki, yanında onu yazmaya hazır, gözetleyici bir melek olmasın. Derken ölüm sarhoşluğu gerçekten geliverir. İşte senin kaçıp durduğun şey budur. Ve sûra üfürülür. Vaad olunan gün işte budur. Herkes yanında bir sevk eden, bir de şahitlik eden melekle beraber gelir. And olsun ki sen bundan gafildin. Şimdi gözünden perdeyi kaldırdık. Bakışın pek keskindir bugün! Yanındaki melek, ‘İşte onun defteri bende hazırdır’ der. Atın Cehenneme herbir inatçı kâfiri!” Kaf Sûresi, 50:18-24.
acip: şaşırtıcı, hayret verici belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) ehl-i tetkik: dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) esas-ı i’câz: mu’cizeliğin esası (bk. a-c-z) fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ) hitâm: son i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z)
idhal: girme intikal etme: geçme, yer değiştirme kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) metin: sağlam mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z)
muhasebe: hesaba çekilme münasebet: ilgi, bağlantı (bk. n-s-b) nefh-i sur: Hz. İsrafil’in sur’a üflemesi, kıyametin kopması sekerat: ölüm sarhoşluğu, can çekişme hali selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) vuzuh: açıklık zikretmek: anmak, belirtmek
İşte, kavm-i Semud’un acip ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû-i akıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcaz içinde bir i’câz ile, selâsetli ve vuzuhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyan ediyor.
cümlesine kadar çok cümleler matvîdir, o mezkûr olmayan cümleler ise fehmi ihlâl
etmiyor, selâsetine zarar vermiyor. Hazret-i Yunus aleyhisselâmın kıssasından mühim esasları zikreder, mütebâkisini akla havale eder.
Dipnot-1
“Ve denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut.’ Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve ‘Zalimler güruhu Allah’ın rahmetinden uzak olsun’ denildi.” Hûd Sûresi, 11:44.
Dipnot-2
“Semud kavmi, azgınlığı yüzünden peygamberini yalanladı. Onların en azgını başkaldırdığı zaman, Allah’ın Resulü kendilerine ‘Allah’ın bir mucize olarak yarattığı şu deveye dokunmayın; onun su içmesine mâni olmayın’ demişti. Onlar peygamberlerini yalanlayıp deveyi öldürdüler. Rableri de, günahları yüzünden onları azapla kuşatıp hepsini birden helâk etti. Allah onlara verdiği cezanın âkıbetinden korkacak değildir.” Şems Sûresi, 91:11-15.
Dipnot-3
“Balığın yuttuğu Yunus’u da hatırla ki, öfkelenerek kavmini terk etmiş ve Bizim de kendisini bu yüzden bir sıkıntıya uğratmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde kaldığında niyaz etti: ‘Senden başka ilâh yoktur; Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendisine zulmedenlerden oldum.'” Enbiyâ Sûresi, 21:87.
“Karanlıklar içinde nida etti.” Enbiyâ Sûresi, 21:87.
acip: hayret verici, şaşırtıcı Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) ehl-i belâğat: edebiyatçılar, söz ve ifade uzmanları (bk. b-l-ğ) fehm: anlayış, kavrayış hâdisât: hadiseler, olaylar hadise-i âzime: büyük olay (bk. ḥ-d-s̱; a-ẓ-m) Hazret-i Yunus: (bk. bilgiler) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z) îcazkârâne: vecizeli bir şekilde, az sözle çok mânâlar ifade ederek (bk. v-c-z) ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak kavm-i Semûd: Hz. Salih’in peygamber olarak gönderildiği fakat azgınlıklarından dolayı Allah’ın yok ettiği kavim kıssa: ibretli hikâye matvî: dürülmüş, sıkıştırılmış
mezkûr: anılan, sözü geçen mühim: önemli mütebaki: geri kalan kısım (bk. b-ḳ-y) netâic: neticeler, sonuçlar selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) sû-i akıbet: kötü son Tufan: Nuh Tufanı, büyük su baskını vuzuh: açıklık zikretmek: anmak, bildirmek
Hem meselâ, Sûre-i Yusuf’ta
فَاَرْسِلُونِ 1
kelimesinden
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدِّيقُ 2
ortasında yedi sekiz cümle, îcaz ile tayyedilmiş; hiç fehmi ihlâl etmiyor, selâsetine zarar vermiyor. Bu çeşit mucizâne îcazlar Kur’ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sûre-i Kaf’ın âyeti ise, ondaki îcaz pek acip ve mucizânedir. Çünkü, kâfirlerin pek müthiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor, şimşek gibi fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösteriyor; zikredilmeyen hâdisâtı hayale havale edip alî bir selâsetle beyan eder.
İşte, ey Şeytan, şimdi bir sözün daha varsa söyle.
Şeytan der: “Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan suretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok firavunlar var, enâniyetlerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar, senin bu gibi Sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslim-i silâh etmem.”
(O iki gençten kurtulmuş olanı, bir hayli zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve “Ben size bu rüyanın tâbirini bildiririm, beni zindana gönderin” dedi. Yusuf Sûresi 12:45.)
(Zindana varınca, “Ey Yûsuf, ey doğru sözlü kişi,” dedi. “Yedi zayıf ineğin yediği yedi semiz ineği ve kurularla karışık yedi yeşil başağı bize tâbir et ki o insanların yanına bu haberle döneyim; belki böylece senin kadrini bilirler.” Yusuf Sûresi, 12:46.)
Dipnot-3
“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, rahmete erişesiniz.” A’râf Sûresi, 7:204.
acip: hayret verici, şaşırtıcı ahmak: akılsız beyan: açıklama (bk. b-y-n) dehşetli: korkunç elîm: elemli, acı veren enâniyet: benlik, gurur fehm: anlayış, kavrayış feylesof: filozof, felsefeci hâdisât: hadiseler, olaylar (bk. ḥ-d-s̱) îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z)
ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak inkılâbât: değişimler, dönüşümler istikbal: gelecek kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse (bk. k-f-r) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) mühim: önemli nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) neşr: yayımlama sed çekmek: engel koymak
selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tayyedilmek: atlanmak, çıkarılmak teslim-i silâh etmek: teslim olmak, yenilgiyi kabul etmek ulvî: yüce, yüksek zikredilmek: anılmak, belirtilmek
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Sözün Zeyli, Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde “Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” ayetleri ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserdinden On Beşinci Söz Altıncı Basamak.
“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” – Cumartesi Dersleri 15. 6.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
ALTINCI BASAMAK
ALTINCI BASAMAK
Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühuda müstaid olduklarından, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte, bunun için, Kur’ân-ı Hakîm öyle i’cazkâr
beşer: insan cühud: bilerek inkâr etme i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z)
temerrüd: inat etme, direnme tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)
bir belâğatle ve öyle âli ve bâhir üslûplarla ve öyle gàli ve zahir temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinatı titretir. Meselâ, “Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi, hudud-u mülkümden, elinizden gelirse çıkınız” meseline işaret eden
âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrurâne temerrüdlerini, gayet mucizâne bir belâğatle kırar. Aczlerini ilân eder. Saltanat-ı Rububiyetin genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve biçare olduklarını gösterir. Güya şu âyetle, hem
وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ 2
âyetiyle böyle diyor ki:
“Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid, ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşânın evamirine karşı geliyorsunuz ki, yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler.
“Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâle karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî askerleri var; faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerlerecmedebilirler.
“Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâlin memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir
Dipnot-1
“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl bir duman Salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız da dokunmaz.” Rahmân Sûresi, 55:33-35.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) adüvv-ü kâfir: inkârcı, inanmayan düşman (bk. k-f-r) âli: yüce, yüksek arz: yer, dünya azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) bâhir: açık, berrak belâğat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) biçare: çaresiz cünud: askerler emirber nefer: emre hazır asker evamir: emirler fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) faraza: varsayalım ki farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım ki gàli: kıymetli hakaret: küçüklük, değersizlik Hâkim-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeye hükmeden Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)
hudud-u mülk: mülkün sınırı (bk. m-l-k) ibâd: kullar (bk. a-b-d) inzar: sakındırma, uyarma kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r) mağrur: gururlu mağrurâne: gururlu bir şekilde mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan, herşeyin sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) muannid: inatçı mübareze: mücadele, çatışma mütemerrid: inatçı, dik kafalı mutî: itaat eden, emre uyan nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b) recmetme: taşlama saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
serkeş: isyan eden, başıbozuk Sultan-ı Zîşân: şan ve şeref sahibi Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; ẕi) temerrüd: inat etme, ayak direme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) zahir: açık, gözle görünür (bk. ẓ-h-r) zecretme: sakındırma, vazgeçirme
olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nuhasları size atabilirler, sizi dağıtırlar.
“Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanunla öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”
Evet, Kur’ân’da bazı mühim tahşidat vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izharı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor.
Hem bazan kemâl-i intizamı ve nihayet adli ve gayet ilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbabı, en küçük ve zayıf birşeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar; düşürtmez, tecavüz ettirmez. Meselâ şu âyete bak:
Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidat, yalnız hürmet-i Nebînin azametini ve iki zaifenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riayetini rahîmâne ifade etmek içindir.
Dipnot-1
“Eğer (siz iki hanım) Peygambere karşı birbirinize arka çıkarsanız, şüphesiz ki onun dostu Allah’tır, Cebrail’dir ve salih mü’minlerdir. Üstelik melekler de onun yardımcısıdır.” Tahrim Sûresi, 66:4.
arz: yer, dünya azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) efrad: fertler (bk. f-r-d) esbap: sebepler (bk. s-b-b) ezvâc: hanımlar, eşler Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) haşmet: heybet, görkem hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) hürmet-i Nebî: Peygamber Efendimize saygı (bk. ḥ-r-m; n-b-e) izhar: gösterme, ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kuvvet-i hikmet: hikmetin kuvveti (bk. ḥ-k-m) menzil: mekan, yer (bk. n-z-l) mesire: seyredilecek, gezilecek yer misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhtelif: çeşitli münevver: aydınlık, nurlanmış (bk. n-v-r) murassa: süslenmiş müsebbih: tesbih eden, Allah’ı anan (bk. s-b-ḥ) nazenin: ince, nâzik, duyarlı Nebî: Peygamber (bk. n-b-e) nev’: çeşit nihayet: son nuhas: erimiş bakır rahîmâne: şefkat ve merhametle (bk. r-ḥ-m) recm: taşlama riayet: gözetme, kollama
Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atlı şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l) şekva: şikayet sema: gök (bk. s-m-v) semek: balık şenaat: kötülük, alçaklık şeyâtin: şeytanlar şuvazlı: kızgın, ateşli tahşid: kuvvetlendirme, destekleme tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma teşhir: sergileme zaife: zayıf, dayanıksız ziynet: süs (bk. z-y-n)
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz. ﴾33﴿ O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? ﴾34﴿ Üstünüze ateşten yalın bir alevle kıpkızıl bir duman gönderilir de kendinizi koruyamazsınız. ﴾35﴿ O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? ﴾36﴿
Tefsir
Müfessirlerin bir kısmı buradaki hitabı kıyamet tasviri çerçevesinde değerlendirmişler ve o gün cinlere ve insanlara böyle seslenileceği yorumunu yapmışlardır. Önceki âyetlerde hesap gününe ilişkin bir uyarının bulunması, müteakip âyetlerde de kıyametten ve âhirette karşılaşılacak sonuçlardan söz edilmesi bu yorumu destekleyici niteliktedir. Diğer bir grup müfessire göre ise bu hitap dünya hayatıyla ilgilidir ve önceki âyetlerde yer alan uyarıyı tamamlamaktadır: Cinlere ve insanlara kendilerine dünya hayatında tanınan fırsata aldanmamaları gerektiği hatırlatılmakta, ölümden ve ilâhî huzurda verilecek hesaptan kaçışın asla mümkün olmadığı bildirilmektedir. Derveze 33. âyette geçen sultân kelimesini “kişiyi kurtaracak sâlih ameller” şeklinde izah eder (VII, 136); birçok müfessirin anılan kelimeyi “delil, hüccet” anlamında almaları (İbn Atıyye, V, 230) bu yorumu destekler nitelikte olmakla beraber, 35. âyetin ifadesi belirtilen ihtimali zayıflatmaktadır. Öte yandan, bazı tefsirlerde sultan kelimesinin “güç” anlamı esas alınarak “Büyük bir güç bulunmadıkça geçemezsiniz” ifadesinden, “Böyle bir gücünüz de olmadığına göre göklerin ve yerin sınırını aşıp ötelere geçmeniz de imkânsızdır” anlamı çıkarılmıştır. Fakat sultan kelimesinin “yetki” anlamı dikkate alınarak âyetin ilgili kısmı, “Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp ötelere geçebilmeniz ancak (Allah tarafından verilecek) bir yetki, bir imkânla olabilir” şeklinde de anlaşılabilir. Bu takdirde muhatapların, yüce yaratıcının evrendeki yasaları doğrultusunda ortaya koyacakları çabaları sonucunda elde edecekleri kuvvete bir gönderme yapılmış demektir. Uzay araştırmalarının ilerlediği ve uzaya seyahatlerin gerçekleştiği günümüz şartları, Kur’an tefsiriyle meşgul olanları bu yorumu benimsemeye ve bu âyetlerde uzayın fethine işaret bulunduğu görüşüne yöneltmiştir. Hatta 35. âyetteki tasvirin modern silâhları çağrıştırdığı yorumları yapılmıştır. Râzî’nin belirttiği gibi, bağlam bu hitabın âhirette olduğu izlenimini vermektedir. Fakat her iki ihtimale göre düşünüp bu âyetlerde, Allah’ın hükümranlığını aşmanın ve verdiği hükümden kaçmanın asla mümkün olmayacağı uyarısı bulunduğunu söylemek daha doğru olur (XXIX, 113-114). Bir başka anlatımla, Allah’a karşı sorumluluğu olan varlıklar ister dünya hayatında ister kıyamet gelip çattığında Allah’ın hükmünden kaçıp kurtulmak için yerin ve göğün sınırlarını zorlayacak kadar güç elde etseler veya kendilerine bu tarz bir imkân verilse, hatta bu varlıklar topyekün bir dayanışma içine girseler dahi, 35. âyette ifade edildiği üzere bunlar sınırlı ve sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Şu halde ikinci yorum esas alındığında da (dünya hayatı bakımından) bu âyetlerden çıkan mesaj şu olmaktadır: Evreni daha iyi tanıma merakı, yerin derinliklerine ve göğün en uzak noktalarına nüfuz etme arzusu yadırganacak bir şey değildir ve büyük bir güç oluşturularak bu konuda epeyce mesafe alınabilir; ama bu çabalar asla ilâhî iradenin egemenliğini alt etme gibi bir amaç taşımamalıdır. Zira bu, Allah’ın evrendeki mutlak gücünü ayan beyan gören şuurlu varlıklara yaraşmaz; kaldı ki böyle bir yöneliş başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûmdur, böyle bir amaç taşıyanların âkıbeti hüsrandır.
35. âyette “erimiş bakır” diye çevrilen kelimeye “bakır gibi kızıl duman” mânası da verilmiştir.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Altıncı Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu sayfada Gençlik Rehberi ile ilgili okumalardan ilki yani Önsöz yer almaktadır. Önsözde geçen bazı kelimeler, kavramlar, ifadeler, kişiler ve yerler açıklanmaktadır. Ayrıca önsözde verilen bilgileri içeren bir Kahoot bilgi yarışmasının da bağlantısı paylaşılmaktadır.
Gençlik Rehberi Kapak
Risale-i Nur Külliyatından
Gençlik Rehberi
Müellifi
Bedîüzzaman Said Nursi
Risale: Mektub. * Bir ilme dair yazılmış küçük kitap. * Haber göndermek. * Elçinin götürdüğü mektub, name. * Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek.
Risale-i Nur: f. Nurun Risalesi. Kur’an’dan alınan âyetlerin tefsiri ile tahkikî iman dersi veren kitap. Büyük mücahid Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri. (Risale-i Nur’un vazifesi:… Hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlarla, gayet kat’i ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’ana hizmet etmektir. Ş.)
Külliyat: (Külliyet. C.) Bütün. Hepsi. Hepsi birden. Bir müellifin bütün eserleri.
Risale-i Nur Külliyatı:
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin yazdığı eserlerin toplandığı kitapların bütünüdür. Risale-i Nur Külliyatı içinde yer alan kitaplardan bazıları:
Sözler
Mektubat
Lem’alar
Şualar
Barla Lâhikası
Kastamonu Lâhikası
Emirdağ Lâhikası – I
Emirdağ Lâhikası – II
Sikke-i Tasdik-i Gaybi
Tarihçe-i Hayat
Mesnevi-i Nuriye
İşaratü’l-İ’caz
Asa-yı Musa
Muhakemat
Bu kitaplar büyük kitaplardır ayrıca Külliyattan alınmış küçük kitaplar da bulunmaktadır. Bunlardan birisi de Gençlik Rehberi kitabıdır.
Bunların dışında Eski Said Dönemine ait İlk Dönem Eserleri de yayınlanmıştır.
Risale-i Nur KülliyatıRisale-i Nur Külliyatı Şeması
Gençlik Rehberi:
Gençlik Rehberi (Osmanlıca: گنچلك رهبرى, Said Nursî‘nin eseri. Risale-i Nur koleksiyonunun müstakil kitaplarında geçen gençlik, iman ve ahiret konulu kitapçıklardan derlenmiştir.
Eserin 1952 yılında İstanbul’da basılması dolayısıyla Said Nursi ve eseri bastıran üniversite öğrencisi mahkemeye verilmiş, mahkeme beraatle neticelenmiştir.[1]
Kitapta, gençleri asrın çekici günahlarından sakındırmak için, İslam inancına göre haram olan her lezzetin netice vereceği kabir ve cehennem azabının yanı sıra, bu lezzetlerin hemen sonrasında beraberinde getirdiği bu dünyadaki manevi acıları gösterme metodu izlenmiştir. Böylelikle insanların akıllarını tatmin ederek, manevi hayatı zehirleyen günahlara karşı vicdanlarda ve akıllarda bir kaçınma isteği oluşturulması hedeflenmiştir.
Gençlik Rehberi Mahkemesi Gazete Haberi
Gençlik Rehberi Mahkemesi
Müellif: (Ülfet. den) Te’lif eden. Kitab tertib eden, kitab yazan. Kitab meydana getiren. İmtizac ettiren.
Bedîüzzaman:
Zamanın bedi’i olan. Zamanında kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemiyen ve zamanın garib ve acibi bulunan. Bilinmeyen taraflariyle Bediüzzaman Said Nursî isimli eserin kronolojik fihristinden seçmeler:
1894 – 1895- Müsbet ilimleri tetkik ve kısa zamanda her birisine vâkıf olması.- “Bediüzzaman” lâkabının verilmesi.- 80-90 cild kitabı üç ayda bir defa ezberden tekrarlaması.
1907- İstanbul’a üniversite açtırmak niyetiyle gelmesi. – Şekerci Hanı’nın kapısına ” Her suale cevap verilir” levhasını asıp âlimleri sual sormaya dâveti.- Sultan Abdülhamid’e Şarkta üniversite açılması için müracaatı.
1909 – 31 Mart’ta Bediüzzaman’ın yatıştırıcılığı.- İsyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirmesi – Bediüzzaman’ın Divan-ı Harb’e verilişi.- Divan-ı Harb’de beraet edişi ve serbest bırakılması.
1911 – 1914- Şam’a gelişi ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe irad etmesi.- Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine çıkması. – Van’a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini attırması.
9 Kasım 1922: Bediüzzaman’a Meclis’te hoşâmedî yapılması.
1923 -19 Ocak 1923 : Bediüzzaman Meclis’te mebuslara hitaben bir beyanname neşrediyor.-
17 Nisan 1923 : Ankara’da umduğunu bulamayan Bediüzzaman’ın Van’a gitmek üzere yola çıkması.
1925 – 1927-Bediüzzaman’ın Van’dan nefyi. – Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman önce Eğridir oradan da Barla’ya getiriliyor.- Risale-i Nur’lar te’lif edilmeye başlanıyor.
1934 -Yaz ortalarında Barla’dan alınan Bediüzzaman’ın Isparta’ya getirilişi.-
27 Nisan 1935 : Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor.- Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muhakeme edilmek üzere Eskişehir’e götürülüyor.
1936 -27 Mart 1936 : Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu’da ikamete mecbur ediliyor.
1943 – 20 Eylül 1943 : Bediüzzaman’ın tevkif edilerek Çankırı yoluyla Ankara’ya getirilmesi.
1944 – Denizli mahkemesinin başlaması.-
15 Haziran 1944 : Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman’ın beraetini ilân ediyor.-
Ağustos 1944 sonlarında Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur ediliyor.
1948-23 Ocak 1948 : Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve talebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki.-
6 Aralık 1948 : Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mahkûmiyet kararı verişi ve temyiz.
1952- Ocak 1952 de İstanbul’da mahkeme için gelen Bediüzzaman Sirkeci’de Akşehir Palas Oteline yerleşti.-
5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman’ın Gençlik Rehberi dâvasından beraeti.
1958- Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat’ın matbaalarda neşredilmesi.-
23 Mart 1960 Çarşamba : Bediüzzaman Ramazan’ın 25. günü gece saat 03.00 civarı Urfa’da bu fani âleme veda etti.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Biyografisi – 1Üstad Bediüzzaman Said Nursi Biyografisi – 2
Üstad: (Üstaz) İlim veya san’atta üstün olan kimse. Usta, san’atkâr. Muallim, profesör. Bilgide veya san’atta veya amelde meharetli zât.
Said Nursi:
Bediüzzaman kimdir; kısaca bir bilgi verir misiniz?
Cevap
Değerli Kardeşimiz;
Üstad Bediüzzaman’ın kimliği gerçek manada ancak eserlerinin tamamında kendini gösterir.
“Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok…”(1)
diyen bu büyük insan, bütün ömrü boyunca aynı çizgide bir manevi cihat yapmış ve milyonların imanının kurtuluşuna vesile olmuştu. Onun hayatı hakkında bilgi edinmekte en temel kaynak Tarihçe-i Hayat isimli eserdir. Bizzat kendisinin tashihinden geçmiş olan bu eser sorunuza güzel bir cevaptır.
Bununla birlikte Üstad’ın hayatının bir özetini aşağıda takdim ediyoruz:
Bediüzzaman Said Nursî, 1878’da Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen harikulade zeka ve hafıza sebebiyle, önceleri Molla Said-i Meşhur diye tanındı. Daha sonra “Zamanın Harikası” anlamında “Bediüzzaman” ünvanıyla şöhret buldu.
Molla Said-i Meşhur
Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili doksan kitabı ezberledi. Her gece bunlardan birini tekrar ediyordu. Bu tekrarlar O’nu, Kur’an ayetlerini derinlemesine anlamasına birer basamak oldu ve her bir Kur’an ayetinin bütün kâinatı ihata ettiğini gördü.
1900’lü yılların başında doğuda Medresetü-z Zehra adında, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam üniversitesi kurmak fikriyle hilafet merkezi olan İstanbul’a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi. Doğrudan, istediği şekilde bir üniversite kuramamakla birlikte memleketin her tarafında şubeleri bulunan yaygın bir medrese sistemi tesis etti.
I. Dünya Savaşı yıllarında doğu cephesinde gönüllü alay komutanı olarak hizmet etti. Savaş esnasında yaralanıp iki buçuk yıl Rusya’da esir kaldı. 1917’deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Dönüşte, Genelkurmay’ın kontenjanından Osmanlı’nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye‘de görev yaptı. İngilizlerin İstanbul’u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale neşretti.
Anadolu’da başlatılan İstiklal mücadelesine destek verdi.
1925 yılında Van’da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, bu harekete karşı çıktığı hâlde, tedbir olarak önce Burdur’a, ardından Isparta ve Barla’ya gönderildi. Burada sekiz yıl kaldı. Risale-i Nur isimli Kur’an tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle Eskişehir Mahkemesine sevk edildi.
Sürgüne gönderildiği Kastamonu’da eserlerini yazmaya devam etti. 1943’te Denizli Mahkemesi’ne, 1948’de Afyon Mahkemesi’ne sevk edildi. Mahkemeler beraatla neticelendi.
1950’de çok partili hayata geçildiğinde, dini hak ve hürriyetler genişledi. Bediüzzaman, bu dönemde eserlerini matbaalarda bastırdı.
Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960’ta Urfa’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Bu Gençlik Rehberi, yeni harfle basıldığı gibi, eski harfle Isparta’da dahi teksir edilip, hükûmetin ve zabıtanın ilişmemesi ve her tarafta iştiyakla okunması ve intişarı gösteriyor ki; bu Rehber’in millete, hususan gençlere çok menfaati var. Yalnız Ankara’nın emniyet müdürü elliikinci sahifede beşinci satırında “dinî tedrisat için hususî dershaneler açılmağa izin verilmesine binaen” cümlesini okumadan, sekizinci satırdaki “Mümkün olduğu kadar her yerde küçük birer dershane-i Nuriye açmak lâzımdır” cümlesine ilişmişti. Demek sonra hakikatini anlamış ki, daha intişarına mâni’ olmadı.
“Hüve Nüktesi” gerçi derindir, herkes birden kavramaz. Fakat o nükte, tabiiyyunun ve ehl-i küfrün temel taşını parça parça ettiği gibi, muannid feylesofları hayretler içinde bırakıp çoklarını imana getirmiş. Hem o nükte anahtarıyla açılan âlem-i misaldeki seyahat-ı maneviye miftahı ile, âhiretin bir sineması “aynelyakîn” görülmüş. Fakat çok ince olmasından neşredilmedi.
Bedîüzzaman
Said Nursî
* * *
Ön söz: Kitapların giriş kısmına konulan, o eserin konusunu, amacını, işleniş biçimini anlatan yazı, sunuş, söz başı, ön deyi, mukaddime:
yeni harf:
Harf Devrimi, Türkiye’de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Kanun, 3 Kasım 1928 günü Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın kabulüyle o güne kadar kullanılan Arap harfleri esaslı Osmanlı alfabesinin resmiyeti son buldu ve Latin harflerini esas alan Türk alfabesi yürürlüğe kondu.
eski harf:
Osmanlı alfabesi (Osmanlı Türkçesi: الفباelifbâ), 1928’de Latin tabanlı Türk alfabesi kabul edilinceye dek Osmanlı Türkçesini yazmak için kullanılmış bir Fars-Arap alfabesi uyarlamasıdır.
Osmanlıca Gençlik Rehberi Kitap Kapağı – Hayrat Neşriyat
Isparta:
Isparta, Türkiye’nin güneybatısında yer alan bir ildir. Akdeniz Bölgesi’nin kuzeyindeki Göller Yöresi’nde bulunan Isparta ili; batıda Burdur, kuzeyde Afyonkarahisar, doğuda Konya, güneyde ise Antalya ile çevrilidir.
teksir etmek:
Yazıyı çoğaltmak.
Yazının eski bir teknik olan teksir makinesi ile elle çoğaltılmasıdır.
– 1946’ ya kadar telifat orijinal olarak elle, Osmanlıca yazılıp çeşitli şekil ve tarzlarda etrafa gönderilmiş ve elle çoğaltılarak yayılmıştır.
Üstad Hazretleri yarım ümmi olmasından, okuması var, fakat yazısı yoktu. Tüm hayatı boyunca kendi el yazısıyla yazdığı risale sayısı çok azdır. Risaleler kendi yanında bulunan Husrev Ağabey, Şamlı Hafız Tevfik Ağabey vb. Nur talebeleri tarafından yazılıyordu. Katiplerin sayısını net olarak ifade edemeyeceğiz. Ancak toplam, yedi-sekiz katip olabileceğini tahmin ediyoruz.
– 1946’ da üç teksir makinesi alınarak, risaleler kolayca çoğaltılıp istifadesi temin edilmiştir.
Bediüzzaman’ın “bin kalemli kâtip” sözüyle tarif ettiği teksir makinesi. Bu makine, Ahmet Nazif Çelebi ile oğlu Salâhaddin Çelebi tarafından İnebolu’ya getirilen ve Risâlelerin çoğaltılmasında bir çığır açan orijinal makinenin ta kendisi.
– 1950 yılına kadar teksir makineleriyle çoğaltılan risaleler; 1950’den sonra Latin harfleriyle Türkçe olarak matbalarda basılmaya başlanmıştır. Yeni harfle matbada ilk basılan eser, Üstadımız’ın Küçük Tarihçe-i Hayat’ıdır.
– 1954’ den itibaren de Külliyat’ın matbalarda Latin harfleriyle bastırılması azami derecede inkişaf etmiştir.
hükûmet: Bir memleketi idare edenler. Vekiller hey’eti. Devlet.
zabıta: Yurt içinde emniyet ve intizamı korumakla vazifeli devlet kuvveti, polis.
iştiyak: Fazla arzu ve şevk. Tahassür. Hasret çekmek. Özlemek. Göreceği gelmek.
(…Hem Rabb-ül-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana âlemi içine alacak bir vüs’at-ı istidat verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtelâ olduğundan; bir rehber vasıtasiyle yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en âzami bir derecede, en eblâğ bir surette, Kur’an vasıtasiyle en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda ifa eden yine bilbedahe O Zâttır… S.)
hususan: Özellikle.
menfaat: Fayda. Kâr. Gelir. İhtiyaç karşılığı olan şey.
Ankara:
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentidir. İç Anadolu Bölgesinde bulunmaktadır ve İstanbul’dan sonra Türkiye’nin ikinci büyük şehiridir.
emniyet müdürü: İlin genel güvenliğinden valiye karşı sorumlu olan görevli, müdür, idareci, amir.
dinî tedrisat: Dine ait tedrisler. Dine ait ders vermeler. Din ile ilgili eğitim – öğretim.
hususî dershaneler: Özel dershaneler, özel ders verilen yerler.
binaen: …den dolayı, bu sebepten. Mebni ve müstenid olarak. Dayanarak.
dershane-i Nuriye: Risale-i Nur’daki iman hakikatlerinin yazıldığı, okunduğu ve anlatıldığı yer
mâni’ olmadı: Men’etmedi. Geri bırakmadı. Engel olmadı.
Hüve Nüktesi:
Hüve’nin kelime manası ve bu nüktenin muhteviyatını kısaca açıklar mısınız? Yani “Hüve Nüktesi” denilince akla ne gelmelidir?
Cevap
Değerli Kardeşimiz;
“Hüve” bir zamirdir ve “O” demektir. Üstad Hazretleri bu risalede, hava unsurunun Allah’ın varlığını ve birliğini nasıl gösterdiğini açıklamakta ve hu(hüve) dememizi temin edecek kadar bir havada bu hakikati ispat etmektedir. O bir parçacık hava, bir anda sesleri taşımak, tohumlaşma, nefesi tazelemek, elektrik, çekme ve itme kuvvetlerinin iş yapmasını temin etmek v.s sayısız işler görmekle, Allah’ın varlığını ve birliğini gösterdiği gibi, hüve zamiri de Allah’a işaret etmektedir.
Burada, “hüve“den başka bir kelime ele alınıp, izahlar onun üzerinden de yapılabilirdi. “Hüve”nin seçilmiş olmasında ayrı ince nükteler vardır. Yani “hüve” zamiri, hem bu kadar işleri bu şuursuz hava zerresine yaptıran sonsuz güç sahibi olan Allah’ı göstermektedir hem de onu söylememize yardım eden bir özellikte yaratılmıştır.
“Hava zerresinden havanın yaptığı bütün bu işleri ona kim yaptırıyor?” sorusuna yine hava zerresi “O zat ancak Allah’tır.” cevabını fıtrat ve hâl diliyle cevap vermektedir.
Selam ve dua ile… Sorularla Risale Editörü
Hüve Nüktesi
Hüve Nüktesi nerede, hangi tarihte ve ne maksatla telif edilmiştir?
“Hüve Nüktesi”, ehl-i zındıkanın fikirlerini çürüten, iki kere iki dört eder derecesinde tevhidi isbat eden, hârika bir eserdir.
Üstadımız bu eserin telif sebebini bir mektubunda şöyle ifade ediyor:
“Ben zannederim ki; ‘Hüve Nüktesi’gizli zındık düşmanlarımızın bellerini kırmış. Onların istinatgâhı olan tabiat tağutunu, kesif toprakta bir derece saklanabilirken, şeffaf havada, hüve nüktesinden sonra hiçbir cihetle o tağutu saklamak imkânı kalmamış ki; küfr-ü inadi ve temerrüd-i irtidadi sebebiyle adliyeyi aldatıp aleyhimize sevk ediyorlar. İnşallah nurlar adliyeleri lehine çevirip bu hücumunu dahi akim bırakacaktır.”(1)
Burada hedef şahıslar değil fikirler, ideolojiler ve düşüncelerdir.
nükte: İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
tabiiyyun: Tabiatçılar. Naturalistler. “Her şeyi tabiat yapıyor” diyen, maddeye dalmış, Allah’tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler.
ehl-i küfür: küfür ehli, inanmayanlar (bk. k-f-r)
muannid feylesoflar: inatçı, direnen filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci
âlem-i misal:
Rüyâda görülen âlem.
Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef’âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev’i. (L.R.)
(Gördüm ki: Âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviyye ve fâniyatın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temâşâgâhlarda ve Cennette Saadet-i ebediyye ashâblarına dünya macerâlarını ve eski hâtıralarını levhaları ile gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. S.) (Bak: Âlem-i hâb)
“Alem-i şehadet” ile “alem-i misal” ne demektir?
Cevap
Değerli Kardeşimiz;
Berzah, köprü mânâsına geliyor. Sonbahar; yaz ile kış arasında bir köprüdür; yazdan daha serin, kıştan daha sıcaktır. İlkbahar; kış ile yaz arasında ayrı bir köprüdür; kıştan daha sıcak, yazdan daha serindir.
Bu köprüler her iki âlemle de bağlantılıdırlar. Bir yönleriyle birine, diğeriyle berikine benzerler.
Âlem-i misâl, ruhlar âlemi ile cisim âlemi (alem-i şahadet) arasındaki geçiş âlemi diye tarif edilmiştir.
Berzah kelimesinden anlaşıldığına göre, nasıl toprak sudan daha katı, taştan daha latif ise, âlem-i misâl de şu görünen âlemden daha latif, ama ruhlar âleminden daha kesiftir. Bu yönüyle de ikisi arasında bir köprü gibidir.
Diğer âlemlerin olduğu gibi bu âlemin de küçük bir misali insanda mevcut. Nur Külliyatından, bu misalin, “hayal” olduğunu anlıyoruz. Daha önce gittiğimiz bir beldeyi hayâlimizde canlandırdığımızda, hayal âlemimizde o şehrin bir misali teşekkül eder. İşte bu şehrin aslı âlem-i şehadetten, hayaldeki şekli ise âlem-i misâldendir. Bir aynanın karşısında durduğumuzda iki şahıs karşı karşıya gelir. Bunlardan birisi hakiki, ikincisi ise misalîdir.
Alem-i Misal bir örnek
Bu misallerin ışığında diyebiliriz ki, şu gördüğümüz âlemdeki her şeyin, her hâdisenin bir misalinin mevcut olduğu ayrı bir âlem var. Ve o âleme, âlem-i misal deniliyor.
Öte yandan, alem-i misal kâinatta cereyan eden her olayın, her sevap ve günahın şekil giydiği bir âlemdir. Bir sahabî, “rüyasında kendisine süt ikram edildiğini” görür. Allah Resulü (asm.) rüyada süt içmeyi “ilim” olarak tevil eder. Demek ki ilim manası rüyada süt olarak kendini göstermiş oluyor. Alem-i misalde de bunun çok daha ilerisi bir tecelli olduğu anlaşılıyor…
Selam ve dua ile… Sorularla Risale Editörü
seyahat-ı mâneviye: mânen yapılan seyâhat
miftah: Açan âlet. Anahtar. Kilidleri açan anahtar.
aynelyakîn:
“Hakkelyakîn” ve “aynelyakîn” ne demektir? Bu mertebeye ulaşan kişi, sadece tefekkürü ile Allah´ın isimlerini mi okuyabilmektedir? Yoksa, bir şeyler mi görüyor ve müşahade ediyor?
Cevap
Değerli Kardeşimiz;
Yakin, bir şeyin katilik ve kesinlik kazanmış haline denir. Bir şeyin kati ve kesin olabilmesi de, ancak kuvvetli delil ve ispatlar ile mümkündür. Bu kuvvetli delil ve ispatların da kendi arasında makamları çoktur. İşte ilmelyakin,aynelyakin ve hakkelyakin tabirleri, bu delil ve ispatların kuvvet ve makamına işaret eden özel birer terimdirler.
İmanın bu üç mertebesinin derece ve manasına işaret eden bir misal şöyle ifade edilmiştir;
Bir tepenin arkasında bir ateş yanıyor; biz ise tepenin beri tarafındayız. Dumanından, tepenin ardında bir ateş olduğuna intikalimiz ilmelyakini ifade eder.
Tepenin başına çıkıp ateşi gözümüzle görmemiz aynelyakini ifade eder. Bu yakin, derece ve sağlamlık bakımından öncekinden daha sağlamdır.
Ateşin içine elimizi sokup, ateşi hissetmemiz ise hakkelyakini ifade eder ki, bu mertebe evvel ikisinden daha sağlam ve katiyet ifade eder.
Allah’ın her bir isminin mana ve tecellisini kainat sayfasında görüp okumak, ayrı ve ziyade bir iman mertebesidir.
Mesela birisi Allah’ı on ismi ile tanıyor ve ona göre bir marifet kesp ediyor, diğer birisi ise yirmi ismi ile tanıyıp ona göre marifet kesp ediyor. Elbette ikisinin iman ve marifet mertebesi aynı ve müsavı olmaz. Allah’ın her bir ismi ayrı bir marifet penceresi olup insana ayrı bir iman değeri kazandırıyor. Her penceresinde ayrı bir manzara olan bir sarayın bir iki penceresine hapis olanlar, sarayın sair pencerelerinden ve o pencerelerde tezahür eden manzaralardan da mahrumdurlar.
Ayrıca, Allah’ın isimlerinin tecellilerini görmek ile gaybi alemleri görmek farklı şeylerdir. Allah’ın isimleri maddi manevi her alemde ihata ile tecelli etmiştir. Bu isimleri görmek için ille de gaybi ve manevi alemleri görmek gerekmiyor.
Selam ve dua ile… Sorularla Risale Editörü
neşr: Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap programımızda bu videoda “Verilen rakamları kullanarak örnekteki gibi üç basamaklı doğal sayılar oluşturma ve oluşturulan doğal sayıların okunuşlarını yazma” sorusu çözülmektedir.
Verilen rakamları kullanarak örnekteki gibi üç basamaklı doğal sayılar oluşturma – İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap
Merhaba sevgili çocuklar!
dersdunyasi.net olarak düzenlemiş olduğumuz İlköğtetim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap Programına hoş geldiniz.
Bu günkü sorumuz şöyle:
Aşağıdaki verilen rakamları kullanarak örnekteki gibi üç basamaklı doğal sayılar oluşturalım. Oluşturduğumuz doğal sayıların okunuşlarını yazalım:
Evet bakıyoruz burada 1, 2 ve 3 rakamları verilmiş.
Bir tane de örnek yapılmış.
213
diye yazılmış sayımız.
Yanına da okunuşu;
İki yüz on üç
diye ne yapılmış, yazılmış.
Şimdi biz de aynı bunları kullanarak, sadece bunları kullanarak yeni sayılar oluşturacağız inşaallah.
Evet hemen başlayalım.
Şöyle şuraya tıklayalım.
Şimdi;
1, 2 ve 3’ü kullanarak bir sayı yapalım.
Hemen 1, 2,3’ü yan yana yazdığımız zaman ne oluyor?
123
sayısını elde etmiş oluyoruz.
Hemen kolay bir şekilde bunu yazmış olalım.
123
Bunun şimdi bir de şuraya okunuşunu yazalım.
Yüz yirmi üç
diye burada da ne yaptık, okunuşunu yazmış olduk.
Hemen diğer bir sayıya geçelim.
Ne olabilir?
Mesela bu sefer 2 ile 3’ün yerini değiştirelim.
132
diyelim, 123 değil de 132 oldu bu sefer.
Hemen okunuşu nasıl olacak, onu da şuraya yazalım.
Yüz otuz iki
Evet şöyle kaydıralım, aşağılar da çıksın.
Evet bayağı iki, üç tane daha sayı yazmamız gerekiyor.
Şimdi bakıyoruz.
123, 132 yazdık, bu sefer 2 ile devam edelim.
213 yazılmış, bu sefer 3 ile 1’in yerini değiştirebiliriz.
231
diyebiliriz.
Şuraya da hemen okunuşunu yazalım.
İki yüz otuz bir
231 diye ne yaptık, sayımızı yazdık ama İki’yi tanımıyor.
Bunu hemen şurayı tekrar düzeltelim, bunu bu şekilde yazacağım.
İngilizce karakter olduğu için kabul etmiyor program.
Ne yaptık?
Iki yüz otuz bir
diye yazdık.
Şimdi 2 ile kalmadı, 3’ü başa alacağız.
3’ü başa alarak yazalım.
3 yüz ne olur, 12 olabilir.
Evet
312
Üç yüz on iki
şeklinde sayımızı yazdık.
Ve son olarak bu sefer de ne yapalım 2 ile 1’i tekrar yer değiştirelim.
321 yapalım.
321
diyelim.
Şuraya gelelim.
Üç yüz yirmi bir
Böylece birinci grup sayılarımızı yazmış olduk.
Şimdi kaydıralım, sorumuz devam ediyor çünkü.
9, 9, 5 ile rakamlar verilmiş.
Altta da 8, 0, 4 verilmiş.
Evet ikinci bölüme geliyoruz.
Burada da 9, 9, 5 rakamları verilmiş.
Bu rakamları kullanarak 3 basamaklı sayı yazacağız.
Hemen yan yana 9, 9, 5 yazdığımız zaman ne oluyor?
995
yapar, yazalım.
995
Bunu bir de hemen yazılarımızla ifadesini yazalım.
Dokuz yüz doksan beş
Evet burada kayboluyor çünkü şu karakteri ş karakterini tanımadığı için s’ye çeviriyorum ben.
Dokuz yüz doksan bes
diye yazıyorum, siz onu beş olarak okuyun.
Şimdi gelelim başka bir sayıya gelelim mesela;
5 ile 9’un yerini değiştirelim.
959
Ne oldu?
995 yer değiştirince 5 ile 9
959
oldu.
Dokuz yüz elli dokuz
Bu sefer 5’i başa alalım.
Mesela;
599
Yukarıda 995 idi, burada 599 oluyor.
Şuraya yazalım.
Beş yüz doksan dokuz
Bakalım ş’yi yine kabul etmedi.
Burayı ş’yi s yapıyorum.
Bes yüz doksan dokuz
diye yazıyorum.
Bunu ne olur bir de başka 599, 959 yazdık, 995’i yazdık.
Üç tane ancak rakam, sayı çıkabildi galiba.
Evet şimdi buraya gelelim.
Burada nasıl olacak, ona bakalım bir de.
Şimdi hemen verildiği şekliyle yazacak olursak bunu, ne olur?
8, 0, 4 yazdığımız zaman
804
oluyor
Şuraya da yazalım.
Biraz kaydıralım.
Sekiz yüz dört
Bu ne oldu
804
Şimdi 4 ve 0’ı yer değiştirirsek ne olur?
840
olur o zaman.
Böyle yapıyoruz.
Yazalım.
Sekiz yüz kırk
Şimdi 0’ı başa alırsak o zaman üç basamaklı sayı olmuyor.
O zaman 4’ü başa alacağız.
4 yüz, 4, 0, 8 yazarsak;
408
olur o zaman.
Yazalım.
Dört yüz sekiz
Peki 8 ile 0’ı yer değiştirirsek ne olur?
480
olur.
Yazalım.
Dört yüz seksen
diye bu şekilde sorularımızı çözmüş olduk.
Evet sevgili çocuklar gördüğünüz gibi böyle “insanoğluna sayılarla, rakamlarla oynama kabiliyeti, yeteneği verilmiş” diyerek bu günkü dersdunyasi.net olarak düzenlemiş olduğumuz İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap’ın sonuna gelmiş oluyoruz.
Hepinize sağlıklı, mutlu günler diliyorum.
Hoşçakalın.
Verilen rakamları kullanarak örnekteki gibi üç basamaklı doğal sayılar oluşturma – İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap
KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et.
İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ, en lâtif ve
Dipnot-1
“Biz Kur’ân’dan mü’minler için bir şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz.” İsrâ Sûresi, 17:82.
Dipnot-2
“Biz Peygambere şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.
âdet: alışkanlık âdi: normal, basit, sıradan âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) cahilâne: cahilce, bilgisizce cami’: kapsamlı (bk. c-m-a) celb etmek: çekmek derece-i ilim: ilim derecesi (bk. a-l-m) ders-i ibret: ibret dersi hakaik-ı acibe: şaşırtıcı ve hayrette bırakan gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici hazine-i ulûm: ilimler hazinesi (bk. a-l-m) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m)
umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün hâzır balıkçıları ağlatmak ister. HAŞİYE-1
İşte, Kur’ân-ı Kerîmin ilim ve hikmet ve marifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al!
İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri cami’ olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın i’caz derecesindeki kemâl-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san’atı muntazam üslûplarıyla tefsir ettikleri halde, manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:
Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip ta ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcut münasebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, herbir meşrep sahibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Sözde beyan edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde, otuz altı Sûre-i İhlâs miktarınca, herbiri zi’l-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor.
Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı
Haşiye-1
Amerika’da aynen bu vakıa olmuştur.
adem-i intizam: düzensizlik, düzenin yokluğu (bk. n-ẓ-m) âdi: basit, normal, sıradan beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n) cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a) cihet: yön cüda olmak: ayrı düşmek daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b) hayalât: hayaller (bk. ḫ-y-l) hazine-i gayb: görünmeyen hazine (bk. ğ-y-b) hazine-i ilm-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren ilim hazinesi (bk. a-l-m; v-ḥ-d) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m) i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z) iaşe: beslenme, geçim (bk. a-y-ş)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) intizâmât-ı san’at: san’attaki düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ṣ-n-a) intizamsız: düzensiz (bk. n-ẓ-m) kemâl-i nizam ve intizam: mükemmel bir düzen ve tertip (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kerem: ikram, bağış, iyilik (bk. k-r-m) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı; bir kitap gibi yazılmış bütün evren (bk. k-t-b; k-v-n) küfran: iyilik bilmeme, nankörlük (bk. k-f-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lütuf: iyilik, ihsan, bağış (bk. l-ṭ-f) mâbeyn: aramanzum: şiir gibi vezinli yazılmış eser (bk. n-ẓ-m) marifet-i İlâhiye: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; e-l-h) marifet-i Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; ṣ-n-a)
meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol, usül mevcut: var olan (bk. v-c-d) mu’cize-i rahmet: Allah’ın rahmet mu’cizesi (bk. a-c-z; r-ḥ-m) münasebet-i mâneviye: mânevî ilişki, bağlantı (bk. n-s-b; a-n-y) muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) müstağni: ihtiyaç duymayan, muhtaç olmayan (bk. ğ-n-y) müteşekkil: meydana gelmiş, oluşmuş müteveccih: yönelmiş necm: kısım, durak; yıldız nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz rabıta: bağ, ilgi sema: gökyüzü (bk. s-m-v) sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) şüzuz etmek: kural dışı kalmak tazammun: içine alma, içerme tecellî: görünme, yansıma (bk. c-l-y) tefsir etme: açıklama, yorumlama (bk. f-s-r) terkibat: birleşimler, sentezler teşkil: meydana getirme umumî: genel uslûp: ifade tarzı vakıa: olay vezin: şiirdeki ahenk ölçüsü zi’l-ecniha: çok yönlü (bk. ẕi)
cihetiyle herbir yıldız, kayıt altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki birer birer herbir yıldıza, mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır.
İşte, intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al.
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ 1
nın bir sırrını bil.
Hem âyet-i
وَمَا يَنْبَغِى لَهُ 2
sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’ân’ın hakikatleri o kadar büyük, âli, parlak ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ,
Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi, i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen, kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cümud ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvisinden
“Biz Peygambere şiir öğretmedik…” Yâsin Sûresi, 36:69.
Dipnot-2
“…bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.
Dipnot-3
“O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.
Dipnot-4
“O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter.” A’râf Sûresi, 7:54.
Dipnot-5
“Tek bir sesledir ki, onların hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler.” Yâsin Sûresi, 36:53.
Dipnot-6
“Göklerde ne var, yerde ne varsa, herşeyin hakikî sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder.” Cum’a Sûresi, 62:1.
âli: yüksek, yüce asr-ı cahiliyet: İslâmdan önceki asır, küfür ve cehâlet asrı beyn: ara cihet: yön daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) farz etmek: varsaymak hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b) hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet (bk. h-d-y) i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z)
ibret: düşündürücü ders intizamsızlık: düzensizlik (bk. n-ẓ-m) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) lisan-ı ulviye: yüce lisan mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) müteveccih: yönelmiş necm-i âyet: âyet yıldızı necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız neşir: yayma nevi: çeşit, tür nisbet edilmek: kıyaslanmak (bk. n-s-b) nisbet-i hafiye: gizli bağ (bk. n-s-b)
nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r) perde-i cümud: donuk, katı perde revnaktar: göz alıcı güzellik sahrâ-yı bedeviyet: bedeviliğin hüküm sürdüğü yer, çöl şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n) tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve duyarsızlık karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l) zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem,
يُسَبِّحُ
sadasıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, huşyar oluyorlar, kıyam edip zikr ediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat
sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ber ve bahr birer lisan ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa, bu zamandan ta o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikını göremezsin.
Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile, yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın en yüksek bir derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:
Gayet yüksek ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi, onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görünmeyen—ve halen görünmüyor—o ağaca dair, biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir âzâsına mukabil birer resim çekse, birer hudut çizse, daldan
Dipnot-1
“Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu (Allah’ı) tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.
acip: şaşırtıcı, hayret verici arz: dünya arz-ı dîdar etmek: kendini göstermek ateşpare: ateş parçası âzâ: uzuvlar, organlar bahr: deniz ber: kara, yer camid: cansız, katı cüz’: parça (bk. c-z-e) dekaik: incelikler derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) envâ-ı i’câz: mu’cizelik türleri (bk. a-c-z) farz etmek: varsaymak hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hudut: sınır huşyar: uyanık i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z) kelime-i hikmetnümâ: hikmet ifade eden kelime, hikmetli söz (bk. k-l-m; ḥ-k-m) kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ)
kıyam etme: ayağa kalkma (bk. ḳ-v-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mahiyet: özellik, nitelik, içyüz mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m) mevcudat-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m) mezkûr: sözü geçen mukabil: karşılık münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) mürur-u zaman: zamanın geçmesi muvazenet: denge (bk. v-z-n) nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nebatat: bitkiler neşretmek: yaymak nevi: çeşit, tür neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m) nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
nur-u hakikat-edâ: gerçeğin ve doğrunun ortaya çıkmasına vesile olan nur, ışık (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) perde-i gayb: görünmeyen perde (bk. ğ-y-b) perde-i ülfet: alışkanlık perdesi sada: ses sair: diğer sathî: sığ, yüzeysel sayha: sesleniş suret: şekil, biçim; görüntü, resim (bk. ṣ-v-r) tabakat-i mestûriyet: gizlilik tabakası temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f) uzuv: organ zemzeme-i i’caz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z) zikretmek: Allah’ı anmak zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
meyveye, meyveden yaprağa, bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.
Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın dahi, hakikat-i mümkinata dair—ki o hakikat, dünyanın iptidasından tut, ta âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten Arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair—beyanat-ı Furkaniyesi, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer suret vermiştir ki, bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur’ân’ın tasvirine “Maşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Hakîm!” demişler.
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1
temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniyeyi, bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edelim ki, o şecere-i nuraniye nin daire-i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenahi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı,
hududuna kadar uzanmış o hakikat-i nuraniyeyi, bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan etmiştir ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Furkaniyeye karşı “Sübhanallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.
Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, ta en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir tenasüp tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır.
Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın ta en ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur’ân-ı cami’in nusus ve vücuhundan ve işarat ve rümuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiyenin
Dipnot-1
“Gökler Onun kudret elinde dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.
Dipnot-2
“Gökleri ve yeri altı günde yaratan Odur.” Hûd Sûresi, 11:7.
Dipnot-3
“Güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirdi.” Ra’d Sûresi, 13:2.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âdâb: davranış kuralları akl-ı beşer: insan aklı ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat-ı Furkaniye: hak ile batılı birbirinden ayıran Kur’ân’ın açıklamaları, izahları (bk. b-y-n; f-r-ḳ) cevelân eden: dolaşan, gezen cüz’î: küçük (bk. c-z-e) daire-i imkân: bir şeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat (bk. m-k-n) daire-i melekût: varlıkların iç yüzüyle alakalı görünmeyen daire (bk. m-l-k) daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi (bk. v-c-b) ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenâb-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ)
erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) erkân-ı hamse: beş esas, şart (bk. r-k-n) erkân-ı sitte: altı esas, şart (bk. r-k-n) gayat: gayeler, amaçlar hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Cenâb-ı Allah’ın isim, sıfat, iş ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; ş-e-n; f-a-l) hakikat-i nuraniye: nurlu, parlak gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r) hikemiyât: hikmetli söz ve düşünceler (bk. ḥ-k-m) hudut: sınır, uç hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) idrak: anlayış, kavrayış işarat: işaretler, deliller izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r) kemâl-i münasebet: mükemmel bir uygunluk (bk. k-m-l; n-s-b) Kur’ân-ı cami’: herşeyi içinde bulunduran Kur’ân-ı Kerim (bk. c-m-a)
mutabık: uygun muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n) nusus: nasslar, açık hükümler rümuz: remizler, işaretler şecere-i azîme: çok büyük ağaç (bk. a-ẓ-m) semerât: meyveler, neticeler Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiye: İslâmın büyük ve yüce kanunları (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m) Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) teferruat: ayrıntılar tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) tevahhuş: korkmak, ürkmek vücuh: vecihler, yönler
kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve resaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel-ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır.
“Hamd o Allah’a mahsustur ki, kuluna kitabı indirmiş ve o kitapta hiçbir tezat ve eğriliğe yer vermemiştir.” Kehf Sûresi, 18:1.
Dipnot-2
Ey Kur’ân’ı indiren Allahım! Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın hakkı için, kalblerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Âmin, ey kendisinden istimdad edilen Müsteân!
bâhusus: özellikle beşer: insan beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) burhan-ı kàtı’: kesin delil cemî: bütün (bk. c-m-a) cerh edilmez: çürütülmez ebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d) eşya: şeyler, varlıklar ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l) hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) ilm-i cüz’î: az ve sınırlı ilim (bk. a-l-m; c-z-e) ilm-i muhît: herşeyi ihata edici, kuşatıcı ilim (bk. a-l-m) istinad: dayanma (bk. s-n-d) kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kemâl-i intizam ve muvazenet: mükemmel düzen ve denge (bk. k-m-l; n-ẓ-m; v-z-n)
müşahede etme: görme (bk. ş-h-d) müstenid: dayanan (bk. s-n-d) resanet: sağlamlık şahid-i âdil: adaletli ve doğruları söyleyen şahit (bk. ş-h-d; a-d-l) ümmî: okuma yazma bilmeyen
Bu öğrenme alanı işlenirken özgürlük ve sorumluluk gibi değerlerle iletişim ve medya okuryazarlığı gibi becerilerin de öğrenciler tarafından edinilmesi sağlanmalıdır.
SB.7.1.1. İletişimi etkileyen tutum ve davranışları analiz ederek kendi tutum ve davranışlarını sorgular.
SB.7.1.2. Bireysel ve toplumsal ilişkilerde olumlu iletişim yollarını kullanır.
OKUMA PARÇASI
Lokman’ın Çocuğuna veTüm Çocuklara Öğütleri
SOSYAL BİLGİLER 7. Sınıf 1. Ünite Birey ve Toplum konularında;
1. İletişimi etkileyen tutum ve davranışları analiz ederek kendi tutum ve davranışlarınızı sorgulama; bireysel ve toplumsal ilişkilerde olumlu iletişim yollarını kullanma konuları işlenirken Lokman’ın çocuğuna ve tüm çocuklara verdiği öğütleri okuyunuz.
2. Metni okuduktan sonra sizde oluşan duygu ve düşünceleri metinlerin sonunda verilen boş satırlara veya boş bir sayfa ya da defterinize yazınız.
3. Duygu ve düşüncelerinizi sınıfta arkadaşlarınızla paylaşınız.
Meal
Andolsun, biz Lokmân’a “Allah’a şükret” diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır. ﴾12﴿
Hani Lokmân oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.” ﴾13﴿
{Soyu hakkındaki rivayetler, Lokman’ın, Eyüp Peygamber ile akraba olduğu yönündedir. İslâm âlimlerinin ekseriyeti, onun peygamber değil, hikmet sahibi bir zat olduğu kanaatindedirler. “Hikmet”in bir anlamı da nazarî ilimleri elde ettikten sonra kazanılan ruhî olgunluk, söz ve davranışlarda isabet melekesidir. Zemahşerî’nin Keşşâf isimli tefsir kitabında, onun hikmetlerinden bir örnek olmak üzere şu olay nakledilmektedir:
Bir gün Davud Peygamber, Lokman’dan, bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça et getirmesini istemiş; Lokman da, ona kestiği hayvanın dilini ve yüreğini getirmiş.
Birkaç gün geçince Davud aleyhisselâm, bu defa hayvanın en kötü yerinden iki parça et getirmesini istemiş; o, yine dilini ve yüreğini getirmiş.
Hz. Davud’un, sebebini sorması üzerine Lokman şöyle demiş:
“Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi; kötü olursa, yine bunlardan daha kötüsü olmaz.”}
(Kaynak: Kur’ân-ı Kerim ve Açıklmalaı Meâli, Türkiye Diyanet Vakfı)
Tefsir
Lokmân, Kur’an-ı Kerîm’de ismi sadece bu sûrede geçen, aynı zamanda sûrenin de ismiyle anıldığı sâlih bir kişidir. Âlimlerin çoğunluğu, Lokmân’ın peygamber olmadığını, ancak Allah’ın kendisini bilgi ve hikmetle şereflendirdiğini belirtirler. İslâm öncesi Arap toplumunda da onun bilge bir kişi olduğu kabul edilir, saygıyla anılırdı. İslâm tarihi kaynaklarında ve tefsirlerde soyu, milliyeti, hayatı ve sözleriyle ilgili güvenilirliği tartışmalı çeşitli rivayetler vardır (bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, “Lokmân”, DİA, XXVII, 205-206).
Müfessirler 12. âyette Lokmân’a verildiği bildirilen hikmet kelimesini, “din konusunda derin bilgi, sahih inanç, akıl, yerinde ve doğru konuşma, isabetli görüş ve davranış” olarak açıklamışlardır (Taberî, XXI, 67; İbn Atıyye, IV, 346). Hikmet hem doğru bilgi, inanç ve düşünceyi hem de bu zihnî birikimin mümkün olan en mükemmel şekilde hayata geçirilmesini ifade eder.
Bilgi birikimi olan bir insan bu birikimini doğru, yerinde ve gerektiği ölçüde kullanmaz yahut yanlış yerlerde kullanırsa bu insana âlim denebilirse de hakîm denemez; çünkü hikmet kavramı, “bilgiyi yerli yerince kullanma” anlamına da gelir. Buna göre bilgisini doğru ve gerektiği şekilde kullanmayan insan, bilginin şükrünü yerine getirmemiş olur; bilgisini belirtildiği şekilde kullanan ise şükür ödevini yerine getirdiği gibi bunun faydasını da yine kendisi görmüş, yani bilgisini değerlendirmiş ve sonuçta onu kendisi için faydalı hale getirmiş olur. 12. âyette “O’na şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur…” buyurulurken bu gerçeğe de işaret edilmiştir.
Lokmân’a verilen hikmetin çerçevesi çizilirken tevhid inancının başta geldiği görülmektedir. Esasen bu, şükrün de birinci şartıdır; bu sebeple Lokmân, kendisi Allah’ın birliğine inandığı gibi oğluna da şirkten uzak durmayı öğütlemiştir. Âdil olmayan hakîm olamaz; adalet, “her şeyi yerli yerince yapmak, herkese hakkını vermek”tir. Herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşan yani Allah’tan başkasına tanrılık nitelikleri yükleyen kişi, Allah’ın hakkı olan tanrılığı başkasına vermiş, böylece haksızlık (zulüm) yapmış demektir; üstelik bu tutum, haksızlıkların en büyüğüdür. Bu sebeple âyette “O’na ortak koşmak çok büyük bir haksızlıktır” buyurulmuştur. Esasen İslâm’ın en başta şirki ortadan kaldırmayı hedeflemesi de Allah’a ortak koşmanın, bütün kötülüklerin başında geldiği ve diğer birçok kötülüğün temel sebebi olduğu anlayışına dayanır.
Meal
İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte onun için) insana şöyle emrettik: “Bana ve anne babana şükret. Dönüş banadır.” ﴾14﴿
“Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.” ﴾15﴿
Tefsir
Sûrenin Lokmân’a ayrılan bölümünde, araya ana babaya itaat konusundaki bu iki âyetin girmesiyle ilgili iki farklı açıklama yapılmıştır. Bir yoruma göre bu iki âyet de Lokmân’a ait sözlerdir. Buna göre âyetin başında “Allah bana buyurdu ki…” şeklinde bir ifade takdir etmek gerekir. Diğer bir yoruma göre bu âyetler araya sokulmuş bir açıklama (i‘tirâzıyye) mahiyetinde olup amaç, ana babaya saygının önemini, ayrıca bunun sınırını ve Allah’a saygıyla ilişkisini ortaya koymaktır.
“Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur” şeklinde çevirdiğimiz ifade, emzirmenin normal süresi iki yıl kadar olmakla birlikte bunun mutlaka tamamlanması gerekmediğine, ana baba isterlerse çocuğun iki yıl dolmadan da sütten kesilebileceğine işaret eder (ayrıca bk. Bakara 2/233).
“(Ey insan), hem bana hem ana babana minnet duymalısın” buyurularak Allah’a minnettarlıkla ana babaya minnettarlığın birlikte emredilmesinin sebebi, Allah’ın insanı var edip onu nimetleriyle rızıklandırması, ana babanın da insanın hem dünyaya gelmesine vesile olması hem de hayatının en zayıf dönemlerinde, çocukluğunda, hastalığında ona kol kanat germesi, yetiştirip büyütmesi, beslemesi ve eğitmesidir (Râzî, XXV, 147; Şevkânî, IV, 273).
Âyette annenin fedakârlığına özel bir vurgu yapıldığı görülmekte, dolaylı olarak onun daha çok ilgi ve sevgi beklediğine işaret edilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber de, “Yâ Resûlellah! Kime iyilik etmeliyim?” şeklindeki bir soruya, “annene” diye cevap vermiş; “Sonra kime?” denilince yine “annene” demiş; üçüncü defa tekrarlanan soruya da aynı cevabı vermiş; nihayet dördüncüsünde “babana” buyurmuştur (Müsned, V, 3, 5; Tirmizî, “Birr”, 1).
Ancak Allah’ın hakkı bütün hakların önünde olduğu için ana baba çocuklarını bu hakkı ihlâl etmeye yani onu tevhid inancından sapmaya veya Allah’ın açıkça yasakladığı başka işler yapmaya zorlarlarsa kesinlikle onların bu baskısına boyun eğilmeyecek; bununla birlikte meşrû ve mâkul olan istekleri yerine getirilecektir (ayrıca bk. Ankebût 29/8).
Meal
(Lokmân öğütlerine şöyle devam etti:) “Yavrum! Şüphesiz yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah en gizli şeyleri bilendir, (herşeyden) hakkıyla haberdar olandır.” ﴾16﴿
“Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir.” ﴾17﴿
“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.” ﴾18﴿
“Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini herhalde eşeklerin sesidir!” ﴾19﴿
Tefsir
Lokmân’ın oğluna yönelttiği bu öğütler de Allah’ın ona verdiği hikmetin meyveleridir. Kuşkusuz insanın yaptığı her şey –ne kadar saklanırsa saklansın– Allah’ın mutlaka onu bildiği, dolayısıyla onun hesabını soracağı inancı ve bilinci ile bundan doğan sorumluluk duygusu ve kaygısı ahlâkî hayatın temelidir. Nitekim meşhur bir özdeyişte “Hikmetin başı Allah korkusudur” denilmiştir. Büyük şairimiz Mehmed Âkif’in, “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır” şeklindeki beyti de bu gerçeğin güzel bir ifadesidir.
İnsanın iyi ve itaatkâr bir kul olduğunu gösteren üç örnek davranışın sıralandığı 17. âyetteki “namaz” Allah’a kulluk ödevini, “iyi olanı emredip kötü olana karşı koymak” toplumsal davranışlar karşısındaki kulluğun gerektirdiği yapıcı tutumu, “sabır” ise maddî ve sosyal çevreden gelen sıkıntıları, belâları birer imtihan bilip metanetle karşılama olgunluğunu yansıtır.
Âyetteki “İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir” ifadesi, bu müsbet davranışların, kulluktaki kemali gösteren birer örnek olduğunu, hayatın şartları içinde yerine getirilmesi gereken böyle daha başka yüksek davranışlar da bulunduğunu gösterir.
18-19. âyetlerde ise kaçınılması gereken olumsuz davranışlardan örnekler verilmektedir. Bu örneklerin, özellikle kendini beğenmişlerin, başka insanları aşağılayıcı tutumlarından seçilmiş olması ve bunların Allah sevgisinden mahrum kalacakları uyarısında bulunulması, Kur’an’ın insan onuruna verdiği değeri yansıtması bakımından özellikle dikkat çekicidir.
KISACA ÖZETLERSEK:
Lokman’ın öğütlerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:
Yavrucuğum;
Allah’a ortak koşma,
Zulmetme, doğrusu şirk, Allah’a ortak koşma büyük bir zulümdür,
Anne ve babana iyi davran,
Allah’a şükret, teşekkür et,
Anne ve babana da teşekkür et,
Allah’a itaat et, anne ve babana itaat et,
Eğer anne ve baban Allah’a şirk koşmanı emrederlerse onlara itaat etme,
Anne ve babanla dünyada iyi geçin,
Allah’a yönelenlerin yoluna uy,
Yaptığın hardal tanesi kadar küçük de olsa Allah karşılığını verir,
Yaptığın bir kaya içinde, göklerde veya yerin dibinde gizli bile olsa Allah onu bilir,
Namazını kıl,
İyiliği emret,
Kötülükten vazgeçirmeye çalış,
Başına gelenlere sabret,
İnsanları küçümseme ve onlardan yüz çevirme,
İnsanlara karşı kibirlenme, büyüklük taslama,
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme,
Yürüyüşünde tabii ol,
İletişiminde sesini açalt, bağırarak konuşma, alçak sesle, normal konuş,
Bağırarak konuşmak çirkin bir davranıştır.
KAYNAKÇA
Kur’ân-ı Kerim ve Açıklmalaı Meâli, Lokmân Sûresi, Türkiye Diyanet Vakfı
Kur’an-ı Kerim Meali, Lokmân Sûresi, Diyanet İşleri Başkanlığı