Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
25. Söz – İkinci Zeyl: Kur’ân‑ı Mu’cizü’l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Bu metin ve videolar, Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke ve Medine dönemlerinde nazil olan sureleri arasındaki belâgat ve üslup farklılıklarını hikmetleriyle açıklamaktadır.
Mekki ayetlerin inanç esaslarını pekiştirmek amacıyla daha kısa, sarsıcı ve tekrara dayalı bir üslup benimsediği, Medeni ayetlerin ise toplumsal kuralları ve şerî hükümleri ehl-i kitaba hitaben daha sade ve ayrıntılı anlattığı ifade edilmektedir.
Yazar, Medine’deki detaylı anlatımların sonunda yer alan esma-i hüsna ve tevhid cümlelerinin, cüzi meseleleri külli hakikatlere bağlayan mucizevi birer düğüm olduğunu savunur.
Risale-i Nur eserlerinden örneklerle desteklenen bu izah, Kur’ân’ın her iki dönemde de hitap ettiği kitlenin ihtiyacına göre en uygun ve eşsiz ifade biçimlerini kullandığını kanıtlamayı amaçlar.
Böylece ilahi kelamın hem bir hukuk kitabı hem de bir zikir ve akide rehberi olma vasfı vurgulanmaktadır.
Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi
Emirdağ Çiçeği
…
Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Mekke’de, birinci safta muhâtap ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i’câzlı, muknî, kanâat verici bir icmâl ve tespit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i’câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde’ ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede‥ belki bazen bir harfte ve takdim-tehir, târif-tenkîr ve hazf‑zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli ispat eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.
Risalei’n‑Nur ve bilhassa Kur’ânın kırk vech‑i i’câzını icmâlen ispat eden Yirmi beşinci Söz – zeyilleriyle beraber – ve nazmındaki vech‑i i’câzı hârika bir tarzda beyân ve ispat eden Arabî Risalei’n‑Nurdan İşârâtü’l‑İ’câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i’câz‑ı îcâzî vardır.
Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtap ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl-i kitap olduğundan, muktezâ-yı belâğat ve irşat ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslup ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşeleri ve sebepleri olan cüz’iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslupla beyânât içinde, Kur’ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz’î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz’î hâdise‑i şer’iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile temin eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.
Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Muhakkak ki Allah herşeye kàdirdir.
ayet
Bakara Sûresi, 2:20
اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilir.
ayet
Ankebût Sûresi, 29:62
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar.
ayet
Rum Sûresi, 30:27
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ
Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır.
ayet
Rum Sûresi, 30:5
gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmi beşinci Söz’ün İkinci Şûlesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mûcize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de ispat etmiş.
Evet, Kur’ân, o teferruât‑ı şer’iye ve kavânîn-i içtimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur’ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makâsıd-ı irşadiye-i Kur’âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak, mûcizâne bir cezâlet izhâr eder.
Bazen iki kelimede, meselâ;
رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
Âlemlerin Rabbi.
ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.
der. “Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz’î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşatkâr bir mükâlemeye döner.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
“Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin.” Bakara Sûresi, 2:23.
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz– Birinci Şule – BİRİNCİ ŞUA– BİRİNCİ SURET.
Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin. Bakara Sûresi, 223. – Cumartesi Dersleri – 25. 1. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
Bu Şulenin Üç Şuası var.
BİRİNCİ ŞUA
Derece-i i’cazda belâğat-i Kur’âniyedir. O belâğat ise, nazmın cezaletinden ve hüsn-ü metanetinden ve üslûplarının bedâatinden, garip ve müstahsenliğinden ve beyanının beraatinden, fâik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkaniyetinden ve lâfzının fesahatinden, selâsetinden tevellüd eden bir belâğat-i harikulâdedir ki, benî Âdemin en dâhi ediplerini, en harika hatiplerini, en mütebahhir ulemasını muârazaya davet edip bin üç yüz senedir meydan okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muârazaya davet ettiği halde, kibir ve gururlarından başını semâvâta vuran o dâhiler, ona muâraza için ağız açamayıp, kemâl-i zilletle boyun eğdiler.
İşte, belâğatindeki vech-i i’câzı iki suretle işaret ederiz.
BİRİNCİ SURET:
İ’câzı vardır ve mevcuttur. Çünkü, Ceziretü’l-Arap ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibarıyla ümmî idi. Ümmîlikleri için, mefahirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsallerini, kitabet yerine şiir ve belâğat kaydıyla muhafaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâğat cazibesiyle eslâftan ahlâfa hafızalarda kalıp gidiyordu. İşte, şu ihtiyac-ı fıtrî neticesi olarak, o kavmin mânevî çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revaç bulan, fesahat ve belâğat metâı idi. Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millîsi gibiydi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı. İşte, İslâmiyetten sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâğatte
ahlâf: halefler, sonradan gelenler âlem: dünya (bk. a-l-m) bedâat: benzersizlik, eşsiz güzellik, orijinallik (bk. b-d-a) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) belâğat-i harikulâde: olağanüstü söyleyiş güzelliği (bk. b-l-ğ) belâğat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın belâğatı (bk. b-l-ğ) beliğ: belâğat sahibi (bk. b-l-ğ) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar beraat: harika, parlak beyan: açıklama (bk. b-y-n) cazibe: çekim cezâlet: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l) Ceziretü’l-Arap: Arabistan yarım-adası (bk. bilgiler) çarşı-yı ticaret: ticaret çarşısı dâhi: son derece zeki derece-i i’caz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) durub-u emsal: meşhur atasözleri (bk. m-s̱-l)
edip: edebiyatçı ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ) eslâf: selefler, geçmiştekiler fâik: üstün fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ) hakkaniyet: hak oluş, doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hüsn-ü metanet: metanetin ve sağlamlığın güzelliği (bk. ḥ-s-n) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) iftihar etmek: övünmek ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r) itibarıyla: özelliğiyle kahraman-ı millî: millî kahraman kelâm: söz (bk. k-l-m) kemâl-i zillet: tam bir aşağılık (bk. k-m-l) kitabet: yazım (bk. k-t-b) lâfz: ifade, kelime maânî: mânâlar (bk. a-n-y) mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) medar-ı iftihar: övünç kaynağı mefahir: övünülecek şeyler mehâsin-i ahlak: ahlakî güzellikler (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ)
metâ: kıymetli eşya mevcut: var olan (bk. v-c-d) muâraza: sözle mücadele müstahsenlik: güzellik (bk. ḥ-s-n) mütebahhir: çok bilgili nazm: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m) revaç: kıymet, değer safvet: safilik, halislik, parlak (bk. ṣ-f-y) selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) semâvât: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şiddet-i ihtiyaç: şiddetli ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) şua: parıltı şule: ışık hüzmesi tevellüd etmek: doğmak ulema: âlimler (bk. a-l-m) ümmî: okuma yazma bilmeyen üslûp: ifade tarzı vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vukuat-ı tarihiye: tarihî olaylar ziyade: çok, fazla
akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâğat o kadar kıymettardı ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musalâha ediyorlardı. Hattâ, onların içinde, “Muallâkat-ı Seb’a” namıyla, yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.
İşte böyle bir zamanda, belâğat en revaçlı olduğu bir anda, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan nüzul etti. Nasıl ki zaman-ı Mûsâ aleyhisselâmda sihir ve zaman-ı İsâ aleyhisselâmda tıp revaçta idi; mu’cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte, o vakit, bülega-yı Arabı, en kısa bir sûresine mukabeleye davet etti
fermanıyla onlara meydan okuyor. Hem der ki: “İman getirmezseniz mel’unsunuz, Cehenneme gireceksiniz.” Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidayeten idam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennemde idam-ı ebedî ile beraber dünyevî idamla da mahkûm ediyor. Der: “Ya muâraza ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir.”
İşte, eğer muâraza mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün müydü ki, bir iki satırla muâraza edip dâvâsını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülâtlı muharebe tariki ihtiyar edilsin? Evet, o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin, en tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünkü edipleri birkaç hurufatla muâraza edebilseydi, Kur’ân dâvâsından vazgeçerdi, onlar da maddî ve mânevî helâketten kurtulurlardı. Halbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek muâraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular.
Hem Kur’ân’ı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebep vardı.
Dipnot-1
“Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin.” Bakara Sûresi, 2:23.
akvâm-ı âlem: dünyadaki kavimler, milletler (bk. a-l-m) âlem: dünya (bk. a-l-m) Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) bidayeten: ilk önce bülega-yı Arab: Arap belâğatçıları, edebiyatçıları (bk. b-l-ğ) dehşetli: korkunç edip: edebiyatçı ferman: emir, buyruk helâket: mahvoluş, yok oluş hurufat: harfler idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d) ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek (bk. ḫ-y-r)
istihfaf etmek: küçümsemek Kâbe: (bk. bilgiler) kabil: mümkün kaside: şiir kıymettar: kıymetli kibir: gurur, kendini büyük görme (bk. k-b-r) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) mel’un: lanetlenmiş mertebe: derece mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) muallâkat-ı Seb’a: yedi askı; Kur’ân nazil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları
muâraza: sözle mücadele muâraza-i bilhuruf: harflerle mücadele, yazılı ve sözlü mücadele muhal: imkânsız muharebe: harp, savaş muharebe-i bissüyuf: kılıçlarla savaşma, silahlı mücadele mukabele: karşılık verme musalâha etmek: barışmak (bk. ṣ-l-ḥ) müşkilâtlı: zor nam: ad nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l) revaç: değer, kıymet suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tanzir etmek: benzerini yapmak (bk. n-ẓ-r) tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ) Zaman-ı İsâ: Hz. İsâ’nın zamanı zaman-ı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın zamanı (bk. bilgiler)
Birisi düşmanın hırs-ı muârazası, diğeri dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki sâik-i şedid altında milyonlar Arabî kitaplar yazılmış ki, hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun, her kim ona ve onlara baksa, kat’iyen diyecek ki, “Kur’ân bunlara benzemez; hiçbirisi onu tanzir edemez.” Şu halde, ya Kur’ân bütününün altındadır—bu ise bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhaldir—veya Kur’ân, o yazılan umum kitapların fevkindedir.
Eğer desen: “Nasıl biliyoruz ki, kimse muârazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki meydana çıksın? Birbirinin yardımı da mı faide etmedi?”
Elcevap: Eğer muâraza mümkün olsaydı, alâküllihal kat’î teşebbüs edilecekti. Çünkü izzet ve namus meselesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi, alâküllihal, kat’î taraftar pek çok bulunacaktı. Çünkü hakka muarız ve muannit daima kesretli idi. Eğer taraftar bulsaydı, alâküllihal iştihar bulacaktı. Çünkü, küçük bir mücadele, beşerin nazar-ı istiğrabını celb edip destanlarda iştihar eder. Şöyle acip bir mücadele ve vukuat ise gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde tâ en çirkin ve en şenî şeylere kadar nakledilir, meşhur olur. Halbuki, muârazaya dair, Müseylime-i Kezzab’ın bir iki fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseylime’de çendan belâğat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn-ü cemâle mâlik olan beyan-ı Kur’ân’a nisbet edildiği için, onun sözleri hezeyan suretinde tarihlere geçmiştir. İşte, Kur’ân’ın belâğatindeki i’câz, kat’iyen, iki kere iki dört eder gibi mevcuttur ki, iş böyle oluyor.
âhir: son (bk. e-ḫ-r) alâküllihal: ister istemez, her halde (bk. k-l-l) âmi: câhil Arabî: Arapça battal: bâtıl, hükümsüz belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) beşer: insanlar beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beyan-ı Kur’ân: Kur’ân’ın açıklaması (bk. b-y-n) celb etmek: çekmek cezalet: güzel ve güçlü ifade (bk. c-z-l) cezalet-i harika: hayranlık verici güçlü ifade (bk. c-z-l) cezalet-i nazmiye: Kur’ân’ın dizilişindeki güzellik ve akıcılık (bk. c-z-l) çendan: gerçi fevkinde: üstünde fıkra: kısa yazı, bent hadsiz: sonsuz hey’ât: kısımlar, parçalar
hezeyan: saçmalama hırs-ı muâraza: karşı koymak için aşırı istek hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüsn-ü cemâl: maddî manevî güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l) i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z) i’câz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) iştihar bulmak: meşhur olmak ittifak: birleşme izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z) kesretli: çok, fazla (bk. k-s̱-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mâlik: sahip (bk. m-l-k) metanet: sağlamlık mevcut: var (bk. v-c-d)
muannit: inatçı muâraza: sözle mücadele muarız: karşı gelen muhal: imkansız münasebât: münasebetler, bağlantılar (bk. n-s-b) Müseylime-i Kezzâb: (bk. bilgiler) nazar-ı istiğrab: garip ve hayretli bakış (bk. n-ẓ-r) nazm: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m) nisbet etmek: kıyaslamak (bk. n-s-b) nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) sâik-i şedid: şiddetli sevk edici gerekçe suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şenî: fena, kötü şevk-i taklidi: benzerini yapma arzusu ve isteği tanzir: benzerini yapma (bk. n-ẓ-r) tekmil: tamamlama (bk. k-m-l) teşebbüs etmek: başvurmak, girişmek umum: bütün vukuat: vâkıalar, olaylar
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz– Birinci Şule – BİRİNCİ ŞUA– BİRİNCİ SURET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır; hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır; hem bütün semâvât ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır; … hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir. – Cumartesi Dersleri – 25. 1. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Bu sayfada Kayahan’ın “Beni Azad Et” diğer adıyla “Kiracıyız Bu Dünyada” isimli şarkısı, ölüm hakikatı ve inancı ile müzik, sanat ve ulvi duygular ile ilgili ders etkinliği yer almaktadır.
DERS ETKİNLİĞİ Kayahan’ın Beni Azad Et diğer adıyla Kiracıyız Bu Dünyada isimli şarkısı, ölüm hakikatı ve inancı, müzik, sanat ve ulvi duygular
DERS ETKİNLİĞİ
Kayahan’ın ölüm hakkındaki görüşleri ve inancı ile ilgili videoyu izleyin.
Allah’ın dediği olur demiştim, bundan 15 sene önce bana 6 ay ömrün kaldı denildiğinde şu anda nefes alıyorum hamdolsun.
Demek ki yaşayacak günüm varmış.
Tabii ki doktorları asla küçümsemiyorum.
Onlar da ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
Ama gerçekten ilk görünende 6 aylık bir ömür biçilmişti.
Bu da yalnız bana mahsus bir şey değildir.
Kimisi çıkar bu hastalığı yendim der.
Bence günah işliyorlar.
Hiç kimse bir şey yenmez.
Allah yardım ederse olur.
Kayahan ahiret inancını şu cümlelerle ortaya koydu:
Ölüm ceza değildir, bana göre zaten mezuniyettir.
Yani Cenab-ı Allah’ın katına çıkacaksınız, orada hesap vereceksiniz.
Buradaki dünyanın yalan olduğunu eğer bir düşünürseniz zaten huzur kendiliğinden gelir.
Ve santçının tavsiyesi:
Cenab-ı Allah’ın gönderdiği Kur’an-ı Kerim kitabını okusanız o kitapta size ticareti nasıl yapacağınız bile anlatılıyor.
En kolayını da söyleyeyim.
Helal ve haram.
Buyurun bunu bilen bir dünyada hiçbir problem çıkmaz.
Helali haramı bilen, Cenab-ı Allah’ın verdiği canı Allah’tan başka kimse alamazı bilen, bunları öğretelim insanlara.
Elbetteki özlenilen toplumun yaratıcıları olacaklar.
Ve Kayahan’ın bir sanatçı olarak dini görüşü:
Cenab-ı Allah’tan başka yaratan yoktur.
Yaratan tektir.
Biz dünyada var olanları bir araya getiririz, biz O’nun kullarıyız.
2. Kayahan’ın görüşleri hakkında sizler ne düşünüyorsunuz? Görüşlerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.
3. Aşağıda yer alan Kayahan’ın “Beni Azad Et” diğer adıyla “Kiracıyız Bu Dünyada” isimli şarkısının sözlerini okuyunuz ve üzerinde düşününüz.
Eser Adı: Beni Azad Et
Albüm Adı: Beni Azad Et
Söz & Müzik: Kayahan
Bu ne zulüm nedir bu zahmet
Bu gidişin sonu kıyamet
Kiracıyız bu dünyada yalan karışmış sevdaya
İyisi mi beni azad et
Kiracıyız bu dünyada ölüm var bana sonunda
Ağlamaya sen devam et
Aslan katlanır amma yürek sığmaz zindana
Kır kilidi beni azad et
Aslan katlanır amma yürek sığmaz zindana
Kır kilidi beni azad et
Vay bana vay bana vay bana vay bana
Komşu gelmiş ölüm yazıktır cana
Yandı yandı bağrım yandı
Muradımı seller aldı
Seçemedim tuzakları göremedim uzakları
Kırmadığım dostum mu kaldı
Seçemedim tuzakları göremedim uzakları
Vermediğim bir canım kaldı (Nakarat)
Aslan katlanır amma yürek sığmaz zindana
Kır kilidi beni azad et
Aslan katlanır amma yürek sığmaz zindana
Kır kilidi beni azad et
Vay bana vay bana vay bana vay bana
Komşu gelmiş ölüm yazıktır cana
Bu dünyanın zevkine vardım
Yaşadım dersimi aldım
Kiracıyız bu dünyada yalan karışmış sevdaya
İyisi mi beni azad et
Kiracıyız bu dünyada ölüm var bana sonunda
Ağlamaya sen devam et
Aslan katlanır amma yürek sığmaz zindana
Kır kilidi beni azad et
Aslan katlanır amma yürek sığmaz zindana
Kır kilidi beni azad et
Vay bana vay bana vay bana vay bana
Komşu gelmiş ölüm yazıktır cana
4. Kayahan’ın “Kiracıyız Bu Dünyada” isimli şarkısını dinleyiniz.
5. Aşağıdaki metni okuyunuz. Anlamını bilmediğiniz kelimeler için metnin altında verilen sözlüğe bakınız ve anlamaya çalışınız. Metin üzerinde düşününüz ve düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.
“… medeniyetin edebiyat ve belâğati de, Kur’ân’ın edep ve belâğatine karşı nisbeti, öksüz bir yetimin muzlim bir hüzünle ümitsiz ağlayışı, hem süflî bir vaziyette sarhoş bir ayyaşın velvele-i gınâsının (şarkı demektir) nisbeti ile, ulvî bir âşığın muvakkat bir iftiraktan müştakane, ümitkârâne bir hüzünle gınâsı (şarkısı), hem zafer veya harbe ve ulvî fedakârlıklara sevk etmek için teşvikkârâne kasâid-i vataniyeye nisbeti gibidir. Çünkü edeb ve belâğat, tesir-i üslûp itibarıyla ya hüzün verir, ya neş’e verir.
Hüzün ise iki kısımdır: Ya fakdü’l-ahbaptan gelir, yani ahbapsızlıktan, sahipsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki, dalâlet-âlûd, tabiatperest, gaflet-pîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür. İkinci hüzün firaku’l-ahbaptan gelir; yani ahbap var, firakında müştakane bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidayet-edâ, nurefşan Kur’ân’ın verdiği hüzündür.
Amma neş’e ise, o da iki kısımdır: Birisi nefsi hevesâtına teşvik eder. O da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyatının şe’nidir. İkinci neş’e, nefsi susturup ruhu, kalbi, aklı, sırrı maâliyâta, vatan-ı aslîlerine, makarr-ı ebedîlerine, ahbab-ı uhrevîlerine yetişmek için lâtif ve edebli, masumâne bir teşviktir ki, o da Cennet ve saadet-i ebediyeye ve rüyet-i cemâlullaha beşeri sevk eden ve şevke getiren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın verdiği neş’edir.”
âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) ahbab-ı uhrevî: âhiretteki dostlar (bk. ḥ-b-b; e-ḫ-r) ayyaş: alkolik, sarhoş belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) beşer: insan dalâlet-âlûd: inkâr ve sapıklıkla karışık (bk. ḍ-l-l) düstur: prensip fakdü’l-ahbap: dostsuzluk ve ahbapsızlık (bk. ḥ-b-b) felsefe-i Avrupa: Avrupa felsefesi (bk. bilgiler – Avrupa) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) firaku’l-ahbap: dostlardan ve ahbaplardan ayrılık (bk. f-r-ḳ; ḥ-b-b) gaflet-pîşe: gaflet içinde (bk. ğ-f-l) gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların toplumsal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hevesât: gelip geçici arzu ve istekler hevesperverâne: nefsin istek ve arzularına düşkün bir şekilde
hidayet-edâ: hidayet verici (bk. h-d-y) hikmet-i beşeriye: insanların bilgisi (bk. ḥ-k-m) hikmet-i felsefiye: felsefî görüş, bilgi (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Kur’ân: Kur’ânın yüksek ilmi (bk. ḥ-k-m) hissiyât-ı ulviye-i insaniye: insanın yüksek duyguları i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) i’câz-ı mâneviye: mânevî mu’cizelik (bk. a-c-z; a-n-y) iftirak: ayrılık kasâid-i vataniye: vatan kasideleri, marşlar kat’iyetle: kesinlikle Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) maâliyât: yüksek ve derin fikirler makarr-ı ebedî: sonsuz kalınacak yer (bk. e-b-d) masumâne: masumca, günahsızca medeniyet-i hazıra: günümüz medeniyeti mesâil-i Kur’âniye: Kur’ân’ın meseleleri (bk. m-s̱-l) mezkûr: sözü geçen mizan: ölçü (bk. v-z-n)
mu’cize: insanların yapmada aciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere verilen olağanüstü hal ve hareket (bk. a-c-z) müştakane: şevkle, çok isteyerek muvakkat: geçici muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muzlim: karanlıklı (bk. ẓ-l-m) nisbet: kıyas (bk. n-s-b) nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r) rüyet-i cemâlullah: Allah’ın cemâlini görme (bk. c-m-l) saadet-i beşeriye: insanlığın mutluluğu saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sair: diğer süflî: alçak, aşağılık şe’n: özellik (bk. ş-e-n) tabiatperest: tabiata tapan (bk. ṭ-b-a) tahrip etmek: bozmak tesir-i üslûp: üslûbun etkisi teşvik etmek: şevklendirmek, isteklendirmek teşvikkârane: teşvik ederek ulvî: yüce, büyük ümitkârâne: ümitli vatan-ı aslî: gerçek vatan olan cennet velvele-i gınâ: şarkı bağırtısı
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Sonra, bütün bunların ardından kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan da katılaştı. …” (Bakara Sûresi, 2:74) konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden Yirminci Söz Birinci Makam Üçüncü Nükte.
“Sonra, bütün bunların ardından kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan da katılaştı. …” Bakara Sûresi, 2:74. – Cumartesi Dersleri 20. 3.
Şu âyeti okurken, müvesvis dedi ki: “Herkese malûm ve âdi olan taşların şu fıtrî bazı hâlât-ı tabiiyesini en mühim ve büyük meseleler suretinde bahis ve beyanda ne mânâ var, ne münasebet var, ne ihtiyaç var?”
Şu vesveseye karşı, feyz-i Kur’ân’dan şöyle bir nükte ilham edildi:
Evet, münasebet var ve ihtiyaç var. Hem o derece büyük bir münasebet ve ehemmiyetli bir mânâ ve o derece muazzam ve lüzumlu bir hakikat var ki, ancak Kur’ân’ın îcâz-ı mu’cizi ve lütf-u irşadıyla bir derece basitleştirilmiş ve ihtisar edilmiş.
Evet, i’câz-ı Kur’ân’ın bir esası olan îcaz, hem hidayet-i Kur’ân’ın bir nuru olan lütf-u irşad ve hüsn-ü ifham, iktiza ediyorlar ki, Kur’ân’ın muhatapları içinde ekseriyeti teşkil eden avâma karşı küllî hakikatleri ve derin ve umumî düsturları, melûf ve cüz’î suretlerle gösterilsin. Ve fikirleri basit olan umumî avâma karşı, muazzam hakikatlerin yalnız uçları ve basit bir sureti gösterilsin. Hem âdet perdesi tahtında ve zeminin altında harikulâde olan tasarrufât-ı İlâhiye icmâlen gösterilsin. İşte, bu sırra binâendir ki, Kur’ân-ı Hakîm şu âyetle diyor:
Ey Benî İsrail ve ey benî Âdem! Sizlere ne olmuş ki, kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyade katılaşmıştır. Zira, görmüyor musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak altında bir tabaka-i azîme teşkil eden o koca taşlar, o kadar
Dipnot-1
“Sonra, bütün bunların ardından kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan da katılaştı. Çünkü öyle taşlar vardır, bağrından nehirler çağlar. Öyleleri var ki, yarılır da aralarından sular akar. Öyleleri var ki, Allah korkusundan parçalanıp aşağılara yuvarlanır. Allah ise sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” Bakara Sûresi, 2:74.
âdet: alışkanlık âdi: değersiz, basit avâm: sıradan halk tabakası benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler beyan: açıklama (bk. b-y-n) binâen: –dayanarak, dolayı câmid: cansız, sert, katı cüz’î: küçük, ferdî, kişisel (bk. c-z-e) ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r) feyz-i Kur’ân: Kur’ân’ın verdiği ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ) fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlât-ı tabiiye: doğal haller (bk. ṭ-b-a) harikulâde: olağanüstü hidayet-i Kur’ân: Kur’ân’ın hak ve doğru yola erdirmesi (bk. h-d-y)
hüsn-ü ifham: anlatımdaki güzellik (bk. ḥ-s-n) i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) îcâz: vecizlik, az sözle çok mânâlar anlatma (bk. v-c-z) îcâz-ı mu’ciz: mu’cizeli vecizlik; mu’cizeli bir şekilde az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. a-c-z) icmâlen: özetle, kısaca (bk. c-m-l) ihtisar edilmek: kısaltılmak, özetlenmek iktiza: gerektirme ilham edilme: kalbe gelme küllî: büyük, genel (bk. k-l-l) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) lütf-u irşad: iyilik ve bağışla doğru yola erdirme (bk. l-ṭ-f; r-ş-d)
malûm: bilinen (bk. a-l-m) melûf: alışılmış muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) müvesvis: vesvese veren, şüphe ve kuruntu veren nükte: ince ve derin mânâ tabaka-i azîme: büyük tabaka (bk. a-ẓ-m) tahtında: altında tasarrufât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın tasarrufları, icraatları (bk. ṣ-r-f; e-l-h) teşkil: oluşturma umumî: genel vesvese: şüphe, kuruntu ziyade: çok, fazla
evâmir-i İlâhiyeye karşı mutî ve musahhar ve icraat-ı Rabbâniye altında o kadar yumuşak ve emirberdir ki, havada ağaçların teşkilinde tasarrufât-ı İlâhiye ne derece suhuletle cereyan ediyor. Öyle de, tahtezzemin ve o sert, sağır taşlarda o derece suhulet ve intizamla, hattâ damarlara karşı kanın cevelânı gibi muntazam su cetvelleri HAŞİYE-1 ve su damarları, kemâl-i hikmetle, o taşlarda mukavemet görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada nebâtat ve ağaçların dallarının suhuletle suret-i intişarı gibi, o derece suhuletle köklerin nazik damarları yeraltındaki taşlarda, mümânaat görmeyerek, evâmir-i İlâhî ile muntazaman intişar ettiğini Kur’ân işaret ediyor. Ve geniş bir hakikati şu âyetle ders veriyor ve o dersle o kasavetli kalblere bu mânâyı veriyor ve remzen diyor:
Ey Benî İsrail ve ey benî Âdem! Zaaf ve acziniz içinde nasıl bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zâtın evâmirine karşı o kalb, kasavetle mukavemet ediyor? Halbuki, o koca, sert taşların tabaka-i muazzaması, o Zâtın evâmiri önünde kemâl-i inkıyadla, karanlıkta, nazik vazifelerini mükemmel ifa ediyorlar, itaatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan bütün zevilhayata, âb-ı hayatla beraber sair medâr-ı hayatlarına öyle bir hazinedarlık ediyor ve öyle bir adaletle taksimata vesiledir ve öyle bir hikmetle tevziata vasıta oluyor ki, Hakîm-i Zülcelâlin dest-i kudretinde, balmumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır, mukavemetsizdir ve azamet-i kudretine karşı secdededir. Zira toprak üstünde müşahede ettiğimiz şu masnuât-ı muntazama ve şu hikmetli ve inâyetli
Haşiye-1
Evet, zemin denilen muhteşem ve seyyar sarayın temel taşı olan taş tabakasının Fâtır-ı Zülcelâl tarafından tavzif edilen en mühim üç vazifeyi beyan etmek, ancak Kur’ân’a yakışır. İşte, birinci vazifesi: Toprağın, kudret-i Rabbâniye ile nebâtâta analık edip yetiştirdiği gibi, kudret-i İlâhiye ile taş dahi toprağa dâyelik edip yetiştiriyor. İkinci vazifesi: Zeminin bedeninde deveran-ı dem hükmünde olan suların muntazam cevelânına hizmetidir. Üçüncü vazife-i fıtriyesi: Çeşmelerin ve ırmakların, uyûn ve enhârın muntazam bir mizanla zuhur ve devamlarına hazinedarlık etmektir. Evet, taşlar, bütün kuvvetiyle ve ağızlarının dolusuyla akıttıkları âb-ı hayat suretinde delâil-i vahdâniyeti zemin yüzüne yazıp serpiyor.
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) azamet-i kudret: güç ve iktidarın büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; ḳ-d-r) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler beyan: açıklama (bk. b-y-n) cereyan etmek: meydana gelmek cevelân: akma, dolaşma dâyelik: analık delâil-i vahdâniyet: Cenab-ı Allah’ın birliğinin delilleri (bk. v-ḥ-d) dest-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r) deveran-ı dem: kanın dolaşması emirber: emre hazır enhâr: nehirler evâmir: emirler evâmir-i İlâhi: Cenab-ı Allah’ın emirleri (bk. e-l-h) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) icraat-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın icraatı (bk. r-b-b) ifa etmek: yerine getirmek inâyet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen (bk. a-n-y) intişar etmek: yayılmak intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) kasavet: katılık, kalb katılığı kemâl-i hikmet: mükemmel bir hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i inkıyad: tam ve mükemmel bir boyun eğme (bk. k-m-l) kudret-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kudret-i Rabbâniye: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın kudreti (bk. ḳ-d-r; r-b-b) masnuât-ı muntazama: düzenli bir şekilde yaratılan san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a; n-ẓ-m)
medâr-ı hayat: hayat dayanağı (bk. ḥ-y-y) mizan: ölçü (bk. v-z-n) mukavemet: karşı gelme, direnç mümânaat: engel olma muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) musahhar: boyun eğmiş mutî: itaatkâr nazik: zarif, ince nebâtât: bitkiler remzen: işareten sair: diğer seyyar: gezici, hareketli suhulet: kolaylık suret-i intişar: yayılma şekli (bk. ṣ-v-r) tabaka-i muazzama: en büyük tabaka (bk. a-ẓ-m) tahtezzemin: yeraltı taksimat: bölüştürmek, paylaştırmak tasarrufât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın tasarrufları (bk. ṣ-r-f; e-l-h) tavzif edilmek: görevlendirilmek teşkil: oluşma, meydana gelme tevziat: dağıtım uyûn: pınarlar, su kaynakları vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen vazife (bk. f-ṭ-r) zemin: yer zevilhayat: canlılar (bk. ḥ-y-y) zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
tasarrufât-ı İlâhiye misillü, zemin altında aynen cereyan ediyor. Belki hikmeten daha acip ve intizamca daha garip bir surette, hikmet ve inâyet-i İlâhiye tecelli ediyor. Bakınız: En sert ve hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi evâmir-i tekvîniyeye karşı yumuşaklık gösteriyorlar! Ve memur-u İlâhî olan o lâtif sulara, o nazik köklere, o ipek gibi damarlara o derece mukavemetsiz ve kasavetsizdir. Güya bir âşık gibi, o lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.
ile şöyle bir hakikat-i muazzamanın ucunu gösteriyor ki: Taleb-i rüyet hadisesinde meşhur dağın tecelli ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi, umum rû-yi zeminde, aslı sudan incimad etmiş, adeta yekpare taşlardan ibaret olan ekser dağların zelzele veya bazı hâdisât-ı arziye suretinde tecelliyât-ı celâliye ile, o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet verici tecelliyât-ı celâliyenin zuhuruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı ufalanıp, toprağa kalb olup, nebâtâta menşe olur. Diğer bir kısmı taş kalarak yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp, sekene-i zeminin meskeni gibi birçok işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî bazı hikem ve menâfi için kudret ve hikmet-i İlâhiyeye secde-i itaat ederek, desâtir-i hikmet-i Sübhâniyeye emirber şeklini alıyorlar.
Elbette, o haşyetten o yüksek mevkii terk edip mütevaziâne aşağı yerleri ihtiyar etmek ve o mühim menfaatlere sebep olmak beyhude olmayıp başıboş değil ve tesadüfî dahi olmadığı; belki bir Hakîm-i Kadîrin tasarrufât-ı hakîmânesiyle, o intizamsızlık içinde zahirî nazara görünmeyen bir intizam-ı hakîmâne bulunduğuna delil ise, o taşlara müteallik faideler, menfaatler ve onlar üstünde yuvarlandıkları dağın cesedine giydirilen ve çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla
Dipnot-1
“Taşlardan öyleleri var ki, Allah korkusundan parçalanıp aşağılara yuvarlanır.” Bakara Sûresi, 2:74.
acip: hayret verici, şaşırtıcı beyhude: boşuna, gayesiz cereyan etmek: meydana gelmek desâtir-i hikmet-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Allah’ın hikmet düsturları, prensipleri (bk. ḥ-k-m; s-b-ḥ) ekser: pek çok (bk. k-s̱-r) emirber: emre hazır evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait emirler (bk. k-v-n) hâdisât-ı arziye: yer olayları (bk. ḥ-d-s̱) hakikat-i muazzama: çok büyük hakikat, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m) Hakîm-i Kadîr: her şeyi hikmetle yapan sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ḳ-d-r) haşyet: korku, dehşet hikem: hikmetler (bk. ḥ-k-m) hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m) ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek (bk. ḫ-y-r) inâyet-i İlâhiye: Allah’ın inâyeti; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y; e-l-h)
incimad: donma intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) intizam-ı hakîmâne: hikmetli bir şekilde işleyen düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ḥ-k-m) kalb olmak: dönüşmek kasavet: sert, katı kudret ve hikmet-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın kudret ve hikmeti (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m; e-l-h) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mahfî: gizli memur-u İlâhî: Cenab-ı Allah’ın memuru (bk. e-l-h) menâfi: menfaatler, yararlar menşe: kaynak mesken: ev, mekan (bk. s-k-n) mevki: yer, konum misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mukavemet: karşı koyma, direnç murassaât: süsler müteallik: yönelik mütevaziâne: alçakgönüllülükle nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nazik: ince, zarif nebâtât: bitkiler rû-yi zemin: yeryüzü secde-i itaat: itaat secdesi sekene-i zemin: yeryüzünde yaşayanlar (bk. s-k-n)
taleb-i rüyet: Allah’ın cemâlini görme isteği (bk. ṭ-l-b) tasarrufât-ı hakîmâne: hikmetli bir şekilde yapılan tasarruflar, icraatlar (bk. ṣ-r-f; ḥ-k-m) tasarrufât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın tasarrufları (bk. ṣ-r-f; e-l-h) tecelli: görünme, yansıma (bk. c-l-y) tecelliyât-ı celâliye: Allah’ın sınırsız haşmet ve yüceliğini gösteren yansımalar (bk. c-l-y; c-l-l) tesadüfî: tesadüfen, rastgele umum: bütün yekpare: tek parça zahir: açık, görünen (bk. ẓ-h-r) zelzele: deprem, sarsıntızemin: yerzuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
münakkaş ve müzeyyen olan gömleklerin kemâl-i intizamı ve hüsn-ü san’atı, kat’î, şüphesiz şehadet eder.
İşte, şu üç âyetin, hikmet nokta-i nazarında ne kadar kıymettar olduğunu gördünüz. Şimdi bakınız Kur’ân’ın letâfet-i beyanına ve i’câz-ı belâğatine: Nasıl şu zikrolunan büyük ve geniş ve ehemmiyetli hakikatlerin uçlarını, üç fıkra içinde üç vakıa-i meşhure ve meşhude ile gösteriyor. Ve medar-ı ibret üç hadise-i uhrâyı hatırlatmakla lâtif bir irşad yapar, mukavemetsûz bir zecreder.
Şu fıkra ile, Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın asâsına karşı kemâl-i şevkle inşikak edip on iki gözünden on iki çeşme akıtan taşa işaret etmekle, şöyle bir mânâyı ifham ediyor ve mânen diyor:
Ey Benî İsrail! Birtek mu’cize-i Mûsâya (a.s.) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır; ya haşyetinden veya sürurundan ağlayarak sel gibi yaş akıttığı halde, hangi insafla bütün mu’cizât-ı Mûseviyeye (a.s.) karşı temerrüd ederek ağlamayıp gözünüz cümud ve kalbiniz katılık ediyor?
Şu fıkra ile, Tûr-i Sinâ’daki münâcât-ı Mûseviyede (a.s.) vuku bulan tecelliye-i celâliye heybetinden koca dağ parçalanıp dağılması ve o haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olan vakıa-i meşhureyi ihtarla şöyle bir mânâyı ders veriyor ki:
Ey kavm-i Mûsâ! Nasıl Allah’tan korkmuyorsunuz? Halbuki, taşlardan ibaret olan dağlar, Onun haşyetinden ezilip dağılıyor. Ve sizden ahz-ı misak için üstünüzde Cebel-i Tûr’u tuttuğunu, hem taleb-i rüyet hadisesinde dağın parçalanmasını bilip ve gördüğünüz halde, ne cesaretle Onun haşyetinden titremeyip kalbinizi katılık ve kasavette bulunduruyorsunuz?
Dipnot-1
“Taşlardan öyleleri var ki, yarılır da aralarından sular akar.” Bakara Sûresi, 2:74.
Dipnot-2
“Taşlardan öyleleri var ki, Allah korkusundan parçalanıp aşağılara yuvarlanır.” Bakara Sûresi, 2:74.
ahz-ı misak: söz alma Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) asâ: baston, değnek Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler Cebel-i Tûr: Tûr Dağı (bk. Tûr-i Sînâ) cümud: katılık, sertlik fıkra: kısım, bölüm hadise-i uhrâ: âhirete ait hadise (bk. e-ḫ-r) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşyet: korku, dehşet hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüsn-ü san’at: sanatın güzelliği (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) Hz. Mûsâ: (bk. bilgiler) i’câz-ı belâğat: güzel söz söylemedeki mu’cizelik (bk. a-c-z; b-l-ğ)
ifham etmek: anlatmak ihtar: hatırlatma inşikak etmek: yarılmak irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) kasavet: katılık, kalp katılığı kat’î: kesin kavm-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın kavmi kemâl-i intizam: düzenliliğin mükemmelliği (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i şevk: tam bir istek ve arzu (bk. k-m-l) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) letâfet-i beyan: ifadenin güzelliği, hoşluğu (bk. b-y-n) medar-ı ibret: ibret vesilesi mu’cizât-ı Mûseviye: Hz. Mûsâ’nın mu’cizeleri (bk. a-c-z) mu’cize-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın mu’cizesi (bk. a-c-z; şahıs) mukavemetsûz: karşı konulmaz münâcât-ı Mûseviye: Hz. Mûsâ’nın dua ve yakarışı (bk. n-c-v)
münakkaş: nakışlanmış (bk. n-ḳ-ş) müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n) nokta-i nazar: bakış açısı (bk. n-ẓ-r) sürur: sevinç, mutluluk taleb-i rüyet: Allah’ın cemâlini görme isteği (bk. ṭ-l-b) tecelliye-i celâliye: Allah’ın varlıklar üzerinde haşmetinin görünmesi (bk. c-l-y; c-l-l) temerrüd etmek: inat etmek, karşı gelmek Tûr-i Sinâ: Sinâ Dağı; Cenab-ı Hakkın Hz. Mûsâ’ya göründüğü ve Tevrat’ı indirdiği dağ vakıa-i meşhure ve meşhude: meşhur ve bilinen olay (bk. ş-h-d) vuku bulmak: meydana gelmek zecretmek: sakındırmak
Bu fıkra ile, dağlardan nebean eden Nil-i mübarek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evâmir-i tekvîniyeye karşı ne kadar hârikanümâ ve mu’cizevâri bir surette mazhar ve musahhar olduğunu ifham eder. Ve onunla böyle bir mânâyı müteyakkız kalblere veriyor ki:
Şöyle azîm ırmakların, elbette mümkün değil, şu dağlar hakikî menbaları olsun. Çünkü, faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür’atli ve kesretli cereyanlarına, muvazeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler. Ve o kesretli masarife karşı, galiben bir metre kadar toprakta nüfuz eden yağmur, kâfi varidat olamaz. Demek ki, şu enhârın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek harika bir surette, Fâtır-ı Zülcelâl onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor.
İşte, bu sırra işareten, bu mânâyı ifade için, hadiste rivâyet ediliyor ki, “O üç nehrin herbirine Cennetten birer katre her vakit damlıyor; ve ondan bereketlidirler.” Hem bir rivâyette denilmiş ki: “Şu üç nehrin menbaları Cennettendir.”2 Şu rivâyetin hakikati şudur ki: Madem esbab-ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeânına kabil değildir. Elbette menbaları bir âlem-i gaybdadır ve gizli bir hazine-i rahmetten gelir ki, masarifle varidatın muvazenesi devam eder.
İşte, Kur’ân-ı Hakîm şu mânâyı ihtarla şöyle bir ders veriyor ki, der:
Ey Benî İsrail ve ey benî Âdem! Kalb katılığı ve kasavetinizle öyle bir Zât-ı Zülcelâlin evâmirine karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedînin ziya-yı marifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır’ınızı cennet suretine çeviren Nil-i mübarek gibi koca nehirleri âdi, câmid taşların ağızlarından akıtıp mu’cizât-ı kudretini, şevâhid-i vahdâniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve
Dipnot-1
“Taşlardan öyleleri var ki, bağrından nehirler çağlar.” Bakara Sûresi: 2:74.
âdi: basit, sıradan âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) azîm: çok büyük (bk. a-ẓ-m) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler câmid: cansız, sert, katı cereyan: akım Dicle: (bk. bilgiler) enhâr: nehirler esbab-ı maddiye: maddî sebepler (bk. s-b-b) evâmir: emirler evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait emirler (bk. k-v-n) faraza: varsayalım ki Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) fıkra: kısım, bölüm Fırat: (bk. bilgiler) gaflet: umursamazlık, duyarsızlık (bk. ğ-f-l) galiben: çoğunlukla
hakikat: gerçek, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harikanümâ: harikalı hazine-i gayb: görünmeyen hazine (bk. ğ-y-b) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) ifham: anlatma ihtar: hatırlatma kabil: mümkün kasavet: katılık, sertlik katre: damla kesretli: çok (bk. k-s̱-r) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mahrutî: koni şeklinde masarif: masraflar, giderler mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) menba: kaynak mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mu’cizevâri: mu’cize gibi (bk. a-c-z) musahhar: boyun eğmiş müteyakkız: uyanık ve dikkatli
muvazene: denge (bk. v-z-n) nebean etme: yerden çıkma, kaynama Nil-i mübarek: (bk. bilgiler – Nil Nehri) nüfuz etme: içe geçme, işleme rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi Şems-i Sermed: Ebedî Güneş; bu tabir, her şeyi nurlandıran Allah için benzetme olarak kullanılır şevâhid-i vahdâniyet: Allah’ın birliğinin şahitleri (bk. ş-h-d; v-ḥ-d) tabiî: doğal (bk. ṭ-b-a) tesadüfî: tesadüfen, rastgele varidat: gelirler Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) ziya-yı marifet: Allah’ı tanıma ve bilme ışığı (bk. a-r-f)
zuhur ve ifazaları derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin dimağına vererek cin ve insin kulûb ve ukûlüne isâle ediyor. Hem hissiz, câmid bazı taşları böyle acip bir tarzda HAŞİYE-1 mu’cizât-ı kudretine mazhar etmesi, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi o Fâtır-ı Zülcelâli gösterdiği halde, nasıl Onun o nur-u marifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?
İşte, şu üç hakikate nasıl bir belâğat giydirilmiş, gör. Ve belâğat-i irşadiyeye dikkat et. Acaba hangi kasavet ve katılık vardır ki, böyle hararetli şu belâğat-i irşada karşı dayanabilsin, ezilmesin?
İşte, baştan buraya kadar anladınsa, Kur’ân-ı Hakîmin irşadî bir lem’a-i i’câzını gör, Allah’a şükret.
HAŞİYE: Nil-i mübarek Cebel-i Kamer‘den çıktığı gibi, Dicle‘nin en mühim bir şubesi Van vilâyetinden, Müküs nahiyesinden bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat‘ın da mühim bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı, hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyeden olan
(“Arzı, donmuş bir çeşit suyun üzerinde yayan Zatı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim.” (Mecmuatü’l Ahzab, 1:304; 2:554)) kat’î delâlet ediyor ki, asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlâhî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki “arz” lâfzı, toprak demektir. Demek su çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için, Hakîm-i Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevilhayata makarr eder.
Dipnot-1
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.
Dipnot-2
Allahım! Kur’ân’ın esrarını, sevdiğin ve râzı olduğun şekilde bize tefhim et ve onun hizmetine bizi muvaffak et. Âmin, rahmetinle ey Erhamürrâhimîn. Allahım! Kur’ân-ı Hakîmin kendisine indirildiği zâta ve bütün âl ve ashâbına salât ve selâm olsun.
acip: hayret verici, şaşırtıcı asl-ı hilkat-i arz: toprağın yaratılışının esası (bk. ḫ-l-ḳ) belâğat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) belâğat-i irşadiye: doğru yolu gösteren belâğat (bk. b-l-ğ; r-ş-d) câmid: cansız, sert, katı Cebel-i Kamer: (bk. bilgiler) delâlet: işaret etme, delil olma Dicle: (bk. bilgiler) dimağ: akıl, şuur Diyadin: (bk. bilgiler) emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
fennen: ilmen Fırat: (bk. bilgiler) Hakîm-i Rahîm: her şeyi hikmetle yapan, sonsuz rahmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m) hararetli: sıcak haşiye: dipnot, açıklayıcı not hilkaten: yaratılış gereği (bk. ḫ-l-ḳ) ifaza: bol bol akma, taşma (bk. f-y-ḍ) incimad etmek: donmak irşadî: doğru yolu göstermekle ilgili (bk. r-ş-d) isâle etmek: akıtmak izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kasavet: sertlik, katılık kulûb: kalpler Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) lâfız: söz lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z)
madde-i mâyia: sıvı madde makarr: merkez mazhar: yansıma yeri, ayna (bk. ẓ-h-r) Müküs: (bk. bilgiler) Nil-i mübarek: (bk. bilgiler – Nil Nehri) nur-u marifet: Allah’ı bilme ve tanıma nuru (bk. n-v-r; a-r-f) tesbihat-ı Nebeviye: Peygamberimizin, Allah’ı tesbih etme, şanına layık ifadelerle anma biçimi (bk. s-b-ḥ; n-b-e) ukul: akıllar Van: (bk. bilgiler) zemin: yeryüzü zevilhayat: canlılar (bk. ḥ-y-y) ziya: ışık zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirminci Söz, Birinci Makam, Üçüncü Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.