Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Kalbe Hutur Eden İki Levha” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Yedinci Sözün İkinci Makamı.
Kalbe Hutur Eden İki Levha – On Yedinci Sözün İkinci Makamı – Cumartesi Dersleri 17. 6.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Yedinci Sözün İkinci Makamı
Kalbe Hutur Eden İki Levha
Bundan yirmi beş sene kadar evvel İstanbul Boğazındaki Yuşa Tepesinde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız; istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutur etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübarek hatıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhafaza edildi. Yirmi Üçüncü Sözün âhirine ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya alındı.
Birinci Levha
Ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.
Beni dünyaya çağırma, …. Ona geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicab oldu …. Ve nur-u Hak nihan gördüm.
Bütün eşya u mevcudat …. Birer fâni muzır gördüm.
Vücut desen, onu giydim, …. Ah, ademdi, çok belâ gördüm.
Hayat desen onu tattım …. Azap-ender azap gördüm.
Akıl ayn-ı ikab oldu, …. Bekàyı bir belâ gördüm.
Ömür ayn-ı heva oldu, …. Kemâl ayn-ı heba gördüm.
Amel ayn-ı riya oldu, …. Emel ayn-ı elem gördüm.
Visal nefs-i zevâl oldu, …. Devâyı ayn-ı dâ gördüm.
Bu envar zulümat oldu, …. Bu ahbabı yetim gördüm.
Bu savtlar nây-ı mevt oldu, … Bu ahyâyı mevat gördüm.
Ulûm evhâma kalb oldu, …. Hikemde bin sekam gördüm.
Lezzet ayn-ı elem oldu, …. Vücutta bin adem gördüm.
Habib desen onu buldum, …. Ah, firakta çok elem gördüm.
adem: yokluk, hiçlik ahbap: sevgililer, dostlar (bk. ḥ-b-b) âhir: son (bk. e-ḫ-r) ahyâ: canlılar (bk. ḥ-y-y) ayn-ı dâ: hastalığın tâ kendisi ayn-ı elem: acının tâ kendisi ayn-ı heba: zararın tâ kendisi ayn-ı heva: boş istek ve arzunun tâ kendisi ayn-ı ikab: azabın tâ kendisi ayn-ı riya: gösterişin tâ kendisi azap-ender azap: azap içinde azap bekà: devamlılık, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) demâ: her zaman, dâima ehl-i gaflet: âhiretten habersiz, mânevî sorumluluklarına karşı duyarsız kimseler (bk. ğ-f-l) elem: acı, üzüntü emel: arzu, istek envar: nurlar, aydınlıklar (bk. n-v-r)
eşya u mevcudat: var olan şeyler, varlıklar (bk. v-c-d) evhâm: vehimler, kuruntular fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l) habib: sevgili (bk. ḥ-b-b) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hicab: perde hikem: hikmetler (bk. ḥ-k-m) hutur etme: hatıra gelme ilhak: ekleme istihare: bir işin hayırlı olup olmayacağını anlamak niyetiyle abdest alıp, dua edip, rüya görmek üzere uykuyu yatma
kalb olmak: dönüşmek kemâl: mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l) mevat: ölmüş (bk. m-v-t) mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) muzır: zararlı nây-ı mevt: ölüm haberi (bk. m-v-t) nefs-i zevâl: sona ermenin kendisi (bk. n-f-s; z-v-l) nihan: gizli, saklı nur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) savt: ses sekam: hastalık tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) ulûm: ilimler (bk. a-l-m) visal: kavuşma Yûşâ Tepesi: (bk. bilgiler)zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
İkinci Levha
Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder levhadır.
Demâ gaflet zevâl buldu, …. Ve nur-u Hak ayan gördüm.
Vücut burhan-ı Zât oldu, …. Hayat, mir’ât-ı Haktır, gör.
Akıl miftah-ı kenz oldu, …. Fenâ, bâb-ı bekàdır, gör.
Kemâlin lem’ası söndü, …. Fakat şems-i cemâl var, gör.
Zevâl ayn-ı visal oldu, …. Elem ayn-ı lezzettir, gör.
Ömür nefs-i amel oldu, …. Ebed ayn-ı ömürdür, gör.
Zalâm zarf-ı ziya oldu, …. Bu mevtte hak hayat var, gör.
Bütün eşya enîs oldu, …. Bütün asvat zikirdir, gör.
Bütün zerrat-ı mevcudat…. Birer zâkir, müsebbih gör.
Fakrı kenz-i gınâ buldum, …. Aczde tam kuvvet var, gör.
Eğer Allah’ı buldunsa…… Bütün eşya senindir, gör.
Eğer Mâlik-i Mülke memlûk isen…. Onun mülkü senindir, gör.
Eğer hodbin ve kendi nefsine mâliksen… Bilâ-addin belâdır, gör,
Bilâ-haddin azaptır, tad, …. Bilâ gayet ağırdır, gör.
Eğer hakikî abd-i hüdâbin isen, …. Hudutsuz bir safâdır, gör,
Hesapsız bir sevap var, tad, …. Nihayetsiz saadet gör.
abd-i hüdâbin: Cenab-ı Hakkı tanıyan kul (bk. a-b-d) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) asvat: sesler ayan: aşikâr, belli ayn-ı lezzet: lezzetin tâ kendisi ayn-ı ömür: hayatın tâ kendisi ayn-ı visal: kavuşmanın tâ kendisi bâb-ı bekà: sonsuzluk kapısı (bk. b-ḳ-y) bilâ-addin: sayısız (bk. lâ) bilâ-haddin: sınırsız (bk. lâ) burhan-ı Zât: Cenab-ı Allah’ın varlığının delili demâ: her zaman ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r) elem: acı, üzüntü enîs: canayakın, dost eşya: şeyler, varlıklar
fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y) gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i dünya: dünyanın gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hodbin: bencil kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kenz-i gınâ: zenginliğin hazinesi (bk. ğ-n-y) lem’a: parıltı mâlik: sahip (bk. m-l-k) Mâlik-i Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah (bk. m-l-k) memlûk: köle, kul (bk. m-l-k) mevt: ölüm (bk. m-v-t) miftah-ı kenz: hazinenin anahtarı
mir’ât-ı Hak: Hakkın aynası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k) müsebbih: tesbih eden (bk. s-b-ḥ) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nefs-i amel: amelin kendisi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz nur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) saadet: mutluluk safâ: gönül hoşnutluğu şems-i cemâl: güzelliğin güneşi (bk. c-m-l) vücut: varlık (bk. v-c-d) zâkir: zikreden zalâm: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) zarf-ı ziya: ışığın kılıfı zerrat-ı mevcudat: varlıkların zerreleri (bk. v-c-d) zevâl: sona erme (bk. z-v-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediiğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Batıp gidenleri sevmem” Hz. İbrahim (A.S.)- Yalnız Biri iste; Biri çağır; Biri talep et; Biri gör; Biri bil; Biri söyle; – konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Yedinci Sözün İkinci Hakikati. KISA VİDEODA Abdullah Yeğin Ağabeyin seslendirmesiyle açıklanmadan kısa ve düz olarak okunmaktadır. Dersin açıklamalı bölümünü UZUN VİDEODAN izleyebilirsiniz.
“Batıp gidenleri sevmem” Hz. İbrahim (A.S.)- Yalnız Biri iste; Biri çağır; Biri talep et; Biri gör; Biri bil; Biri söyle; – Cumartesi Dersleri 17. 5.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Yedinci Sözün İkinci Makamı
“Batıp gidenleri sevmem” Hz. İbrahim (A.S.)-
Yalnız Biri iste; Biri çağır; Biri talep et; Biri gör; Biri bil; Biri söyle;
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da o kadar hazindir; ağlattırıyor, güya kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Farisî fıkralardır.
Güzel değil batmakla kaybolan bir mahbup. Çünkü zevâle mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.
Bir matlup ki gurupta gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın, kalsın!
aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) âmâl: ameller, işler aşk-ı ebedî: sonsuzluk aşkı (bk. e-b-d) âyine-i Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşey Kendisine muhtaç olan Allah’ın eserlerini gösteren ayna (bk. ṣ-m-d) Farisî: Farsça fıkra: bölüm, kısım gaybûbet: kaybolma (bk. ğ-y-b) gurup: batış
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm-i İlâhî: aklıyla Allah’ı bulmaya çalışan hikmet sahibi zât (bk. ḥ-k-m; e-l-h) hazin: hüzünlü, üzüntü veren İbrahim (a.s.): (bk. bilgiler) kâinat: evren, yaratılmış herşey, bütün âlemler (bk. k-v-n) katre: damla kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) Kelâmullah: Allah’ın kelamı, Kur’ân (bk. k-l-m)
mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b) matlup: istek (bk. ṭ-l-b) merci: kaynak nây: ölüm haberini verme Nebiyy-i Peygamber: Peygamberin Peygamberi, Hz. İbrahim (bk. n-b-e) nevi: çeşit, tür perestiş: taparcasına sevme sudur: çıkma teessüf: üzülme tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l)
Bir maksut ki fenâda mahvoluyor; o maksudu istemem. Çünkü fâniyim. Fâni olanı istemem, neyleyeyim?
Bir mâbud ki zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica etmem. Çünkü nihayetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük dertlerime devâ bulamaz, ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl mâbud olur?
Evet, zahire müptelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinatta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmekle meyusâne feryad eder. Ve bâki bir mahbubu arayan ruh dahi,
Der-akap zevâlle acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez; iştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecazî âşıkların divanları, yani aşknameleri olan manzum kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer feryattır. Herbirinin bütün divan-ı eş’ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryat damlar.
Dünyaperestlik esasatı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et, fâni ol. Daire-i mülkünde ve malındaki eşyayı Mahbub-u Hakikî yolunda feda et. Mevcudatın ademnümâ akıbetlerini gör. Çünkü şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.
Ey nâdan nefsim! Bil ki, çendan dünya ve mevcudat fânidir; fakat her fâni şeyde, bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can ve canan olan Mahbub-u Lâyezâlin tecellî-i cemâlinden iki lem’ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki, suret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…
Evet, nimet içinde in’âm görünür, Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’âma geçsen, Mün’imi bulursun. Hem, her eser-i Samedânî, bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâlin esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen, esmâ yoluyla Müsemmâyı
Dipnot-1
“Batıp gidenleri sevmem” En’âm Sûresi, 6:76.
ademnümâ: yokluğu gösteren ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ) akıbet: netice, son bâki: sürekli, sonsuz (bk. b-ḳ-y) bekà: süreklilik, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) çendan: gerçi, her ne kadar daire-i mülk: sahip olunan şeylerin dairesi (bk. m-l-k) dünyaperestlik: dünyayı taparcasına sevmek enîn: inilti esasat: esaslar, prensipler esbab: sebepler (bk. s-b-b) eser-i Samedânî: Samed olan Allah’ın eseri (bk. ṣ-m-d) esmâ: isimler (bk. s-m-v) fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fenâ: yokluk, yok oluş (bk. f-n-y) fikr-i insanî: insan fikri (bk. f-k-r) fîzar etmek: ağlayıp inlemek İbrahimvâri: Hz. İbrahim gibi in’am: nimetlendirme (bk. n-a-m)
îsal etmek: ulaştırmak kat-ı alâka etmek: ilgiyi kesmek lem’a: parıltı Mahbub-u Hakikî: gerçek sevgili, Allah (bk. ḥ-b-b; ḥ-ḳ-ḳ) Mahbub-u Lâyezâl: yok olmayan, sonsuz sevgili, Allah (bk. ḥ-b-b; z-v-l)Mahbub-u Sermedî: varlığı sürekli olan sevgili, Allah (bk. ḥ-b-b) mahbubat-ı mecaziye: gerçek sevgiye layık olmadıkları halde sevilenler (bk. ḥ-b-b; c-v-z) Mevcud-u Hakikî: gerçek varlık sahibi Allah (bk. v-c-d; ḥ-ḳ-ḳ) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevcudat-ı zâile: yok olup giden, sona eren varlıklar (bk. v-c-d; z-v-l) meyusâne: ümitsizce Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m)Müsemmâ: güzel isimlerle isimlendirilen Allah (bk. s-m-v)
nâdan: cahil nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) Rahmân: rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah (bk. r-ḥ-m) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) sır: gizli gerçek, gizem suret-i fâniye: geçici suret (bk. ṣ-v-r; f-n-y) tecellî-i cemâl: güzelliğin yansıması (bk. c-l-y; c-m-l) tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma vücud-u hakikî: gerçek vücut (bk. v-c-d; ḥ-ḳ-ḳ) zelzele-i zevâl-i dünya: dünyayı yok eden sarsıntı (bk. z-v-l)
bulursun. Madem şu masnuat-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını acımadan fenâ seyline atabilirsin.
Evet, masnuatta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lâfz-ı mücessem olmasın, Sâni-i Zülcelâlin çok esmâsını okutturmasın. Madem şu masnuat elfazdır, kelimat-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy, mânâsız kalan elfâzı bilâpervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma.
İşte, zahirperest ve sermayesi âfâkî malûmattan ibaret olan akl-ı dünyevî, böyle silsile-i efkârı hiçe ve ademe incirar ettiğinden, hayretinden ve haybetinden meyusâne feryad ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Madem uful edenlerden ve zevâl bulanlardan ruh elini çekti. Kalb dahi mecazî mahbuplardan vaz geçti. Vicdan dahi fânilerden yüzünü çevirdi. Sen dahi, biçare nefsim, İbrahimvâri
1. Yalnız Biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
2. Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.
3. Biri talep et; başkaları lâyık değiller.
Dipnot-1
“Batıp gidenleri sevmem.” En’âm Sûresi, 6:76.
Haşiye-1
Yalnız bu satır Mevlânâ Câmî’nin kelâmıdır.
adem: yokluk, hiçlik âfâkî: dış dünyaya ait akl-ı dünyevî: dünyaya ait akıl alâkadarane: ilgili bir şekilde biçare: çaresiz bilâpervâ: pervasız, korkusuz elfaz: lafızlar, sözler esmâ: isimler (bk. s-m-v) fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fenâ: yokluk, yok oluş (bk. f-n-y) fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gıyâs: yardım nidâsı haşiye: dipnot, açıklayıcı not haybet: muhrumiyet, istediğini elde edememe, ümitsiz olma İbrahimvâri: Hz. İbrahim gibi incirar etme: çekip sona erdirme
kelâm: söz (bk. k-l-m) kelimat-ı kudret: Allah’ın kudret kelimeleri (bk. k-l-m; ḳ-d-r) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kışr: kabuk, dış lâfz-ı mücessem: cisimleşmiş kelime mağz: öz, iç mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b) malûmat: bilgiler (bk. a-l-m) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) masnuat-ı fâniye: gelip geçici olan sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a; f-n-y) mecazî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) Mevlânâ Câmi: (bk. bilgiler) meyusâne: ümitsizce nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) sermest-i câm-ı aşk: Allah aşkıyla kendinden geçmek seyl: sel, akıntı silsile-i efkâr: fikirler zinciri, fikir halkaları (bk. f-k-r) uful etmek: batmak, kaybolmak vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) zahirperest: dış görünüşe ehemmiyet veren (bk. ẓ-h-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l)
4. Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
5. Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.
6. Biri söyle; Ona ait olmayan sözler mâlâyâni sayılabilir.
Çünkü bu âlem, bütün mevcudatıyla, muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamâtıyla, zikr-i İlâhînin halka-i kübrâsında beraber
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 1
der, vahdâniyete şehadet eder.
لاَ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ 2
‘in açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecazî mahbuplara bedel bir Mahbub-u Lâyezâlîyi gösteriyor.
Dipnot-1
“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Haşir Sûresi, 59:22.
Dipnot-2
“Batıp gidenleri sevmem” En’âm Sûresi, 6:76.
Câmi: (bk. bilgiler – Mevlânâ Câmi) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halka-i kübrâ: en büyük halka (bk. k-b-r) mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d) mahbub: sevgili (bk. ḥ-b-b) Mahbub-u Lâyezâlî: sürekli var olan, asla yok olmayan, sonsuz sevgili, Allah (bk. ḥ-b-b; lâ; z-v-l)
maksud: kastedilen, istek (bk. ḳ-ṣ-d) mâlâyâni: boş, lüzumsuz marifet: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f) matlup: istenilen (bk. ṭ-l-b) mecazî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik – Kalbe Farisî olarak tahattur eden bir münacat” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözleri isimli eserinden On Yedinci Sözün İkinci Makamı.
Buradaki KISA videoda Abdullah Yeğin Ağabeyin seslendirmesi ile yorumsuz okunmaktadır. Dersin uzun ve açıklamalı bölümü UZUN videoda yer almaktadır.
Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik – Kalbe Farisî olarak tahattur eden bir münacat – Cumartesi Dersleri 17. 4.
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Mânen bana denildi ki: “Yetmez mi dert, derman sana.”
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için baktım. Fakat gördüm ki, dünkü gün, pederimin kabri; ve geçmiş zaman, ecdadımın bir mezar-ı ekberi suretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi. Haşiye-1
Haşiye-1: İman, o vahşetli mezar-ı ekberi, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-ı ahbap gösterir.
وَدَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه: فَرْدَا قَبْرِ مَنْست
Sonra soldaki istikbale baktım, derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim; ve istikbal ise, emsalimin ve nesl-i âtinin bir kabr-i ekberi suretinde görünüp, ünsiyet değil, belki vahşet verdi. Haşiye-2
Haşiye-2: İman ve huzur-u iman, o dehşetli kabr-i ekberi, sevimli saadet saraylarında bir davet-i Rahmâniye gösterir.
cihât-ı sitte: altı yöncihet: yöndavet-i Rahmâniye: Rahmânî davet (bk. r-ḥ-m)derc edilmek: yerleştirilmekecdad: atalar, dedeleremsal: benzerler (bk. m-s̱-l)evvelce: daha önceFarisî: Farsçagaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)haşiye: dipnot, açıklayıcı nothuzur-u iman: imanın verdiği huzur (bk. ḥ-ḍ-r; e-m-n)ihtiyar: irade, dileme, tercih (bk. ḫ-y-r)
istikbal: gelecek zamankabr-i ekber: en büyük kabir (bk. k-b-r)maatteessüf: üzülerek, ne yazık kimânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)matbu olan: basılanmeclis-i münevver: nurlu meclis (bk. n-v-r)mecma-ı ahbap: dostların toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-b-b)mezar-ı ekber: en büyük mezar (bk. k-b-r)münacat: dua, Allah’a yakarış (bk. n-c-v)nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)nesl-i âti: gelecek nesil
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)saadet: mutluluksuret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)tahattur: hatıra gelmetevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l)ünsiyet: dostluk, canayakınlıkvahşet: ürküntü, korku
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki, şu gün, güya bir tabuttur. Hareket-i mezbuhânede olan cismimin cenazesini taşıyor. Haşiye-1
Haşiye-1: İman, o tabutu, bir ticaretgâh ve şaşaalı bir misafirhane gösterir.
بَرْ سَرِ عُمُرْ جَنَازَۂِ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere-i ömrümün başına baktım. Gördüm ki, o ağacın tek meyvesi benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. Haşiye-2
Haşiye-2: İman, o ağacın meyvesini cenaze değil, belki ebedî hayata mazhar ve ebedî saadete namzet olan ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.
O cihetten dahi meyus olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki, aşağıda, ayak altında, kemiklerimin toprağı ile mebde-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı. Haşiye-3
Haşiye-3: İman, o toprağı, rahmet kapısı ve Cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki, esassız, fâni bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehrini ilâve etti. Haşiye-4
Haşiye-4: İman, o zulümatta yuvarlanan dünyayı, vazifesi bitmiş, mânâsını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücutta bırakmış mektubât-ı Samedâniye ve sahâif-i nukuş-u Sübhâniye olduğunu gösterir.
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor. Haşiye-5
Haşiye-5: İman, o kabir kapısını âlem-i nur kapısı ve o yol dahi saadet-i ebediye yolu olduğunu gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem olur.
adem: yokluk, hiçlikâlem-i nur: nur âlemi (bk. a-l-m; n-v-r)cihet: yönebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d)ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)fâni: gelip geçici (bk. f-n-y)hareket-i mezbuhâne: can çekişme halihaşiye: dipnot, açıklayıcı nothayır: iyilik (bk. ḫ-y-r)mazhar: nail olma, kazanma (bk. ẓ-h-r)
mebde-i hilkat: yaratılışın başlangıcı (bk. ḫ-l-ḳ)mektubat-ı Samedâniye: Samed olan Allah’a ait herbiri birer mektup gibi mânâlar ifade eden varlıklar (bk. k-t-b; ṣ-m-d)meyus: ümitsiznamzet: adaynazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)saadet: mutluluksaadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
sahâif-i nukuş-u Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah’ın nakışlarını gösterdiği sayfalar (bk. n-ḳ-ş; s-b-ḥ)şaşaalı: gösterişli, göz alıcışecere-i ömür: ömür ağacıticaretgâh: ticaret yerivahşet: ürküntü, korkuvücut: varlık (bk. v-c-d)zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
İşte şu altı cihette ünsiyet ve teselli değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil, benim elimde bir cüz-i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukabele edeyim. Haşiye-1
Haşiye-1: İman, o cüz-i lâyetecezzâ hükmündeki cüz-ü ihtiyarî yerine, gayr-ı mütenâhi bir kudrete istinad etmek için bir vesika verir. Ve belki iman bir vesikadır.
Halbuki o cüz-i ihtiyarî denilen silâh-ı insanî hem âciz, hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez. Kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez. Haşiye-2
Haşiye-2: İman, o cüz-i ihtiyarîyi, Allah namına istimal ettirip, her şeye karşı kâfi getirir. Bir askerin cüzî kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi…
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfuz edebilir. Mazi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime faidesi yoktur. Haşiye-3
Haşiye-3: İman, dizginini cism-i hayvanînin elinden alıp kalbe, ruha teslim ettiği için, maziye nüfuz ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü kalb ve ruhun daire-i hayatı geniştir.
İşte, şu bütün ihtiyaçlarımla ve zayıflığımla ve fakr ve aczimle beraber, altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perişan bir halde iken, kalem-i kudretle sahife-i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir surette yazılmıştır, mahiyetimde derc edilmiştir.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)ân-ı seyyal: bir anda akıp giden zaman dilimiâşikâre: açıkçacihet: yöncism-i hayvanî: hayvanî cisim, beden (bk. ḥ-y-y)cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r)cüz-i lâyetecezzâ: bölünemeyen en küçük parça; atom (bk. c-z-e; lâ)cüzî: küçük, az (bk. c-z-e)daire-i hayat: hayat dairesi (bk. ḥ-y-y)derc edilmek: yerleştirilmek
mazi: geçmiş zamanmeydan-ı cevelân: hareket ve faaliyet meydanımukabele: karşılıkmukabil: karşılıkmüstakbel: gelecek zamannüfuz: geçme, işlemesahife-i fıtrat: yaratılış sayfası (bk. f-ṭ-r)sermed: süreklilik, devamlılıksilâh-ı insanî: insana ait silahünsiyet: dostluk, canayakınlıkvesika: belgezaman-ı hazır: şimdiki zaman
بَلْكِه هَرْچِه هَسْت، هَسْت
Belki dünyada ne varsa, nümuneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
Hattâ, hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya gider; orada da hâcet vardır. Belki, her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan ihtiyaçta vardır; elde bulunmayan ise hadsizdir.
İşte, şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsal edilen hâcet nerede? Ve bu beş paralık cüz-ü ihtiyarî nerede? Bununla onların mübayaasına gidilmez, bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir.
O çare ise şudur ki: O cüz-i ihtiyarîden dahi vaz geçip, irade-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı Hakkın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır. Yâ Rab! Madem çare-i necat budur; Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vaz geçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum.
çare-i necat: kurtuluş çaresi (bk. n-c-v)cihan: dünyacüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r)cüz-i lâyetecezzâ: parçalanmayan parça; zerre, atom (bk. c-z-e; lâ)cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)daire-i iktidar: iktidar dairesi (bk. ḳ-d-r)
mübayaa: satın almanazar: bakış (bk. n-ẓ-r)Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)teberri: uzaklaşma
Ta, Senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, ta Senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.
Evet, her kim ki rahmetin nihayetsiz denizini bulsa, elbette bir katre serap hükmünde olan cüz-i ihtiyarına itimat etmez, rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.
Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan zevâle mahkûmdur, sür’atle gidiyor. Hane-i insan olan dünya ise, zulümat-ı ademe sukut eder. Emeller bekàsız, elemler ruhta bâki kalır.
Madem hakikat böyledir. Gel, ey hayata çok müştak ve ömre çok talip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emellerle ve elemlerle müptelâ bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldızböceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır. Balarısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur; bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)bâki: sonsuz, devamlı (bk. b-ḳ-y)bedbaht: talihsizbekàsız: devamsız, geçici (bk. b-ḳ-y)cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r)ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)elem: acı, üzüntü, kederemel: arzu, istekgüzerân-ı hayat: hayatın geçmesi (bk. ḥ-y-y)
hadsiz: sınırsızhakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hane-i insan: insanın evihayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)inayet: yardım, bağış (bk. a-n-y)istinadgâh: dayanak (bk. s-n-d)itimat: güvenmekatre: damlamağrur: gururlumüptelâ: bağımlı, tutulmuşmüşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d)müştak: düşkün, aşık
Öyle de, kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan, yıldızböceği gibi olursun. Eğer sen fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlıkın yolunda feda etsen, balarısı gibi olursun, hadsiz bir nur-u vücut bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücut sende vedia ve emanettir.
Hem Onun mülküdür, hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, feda et, ta bekà bulsun. Çünkü nefy-i nefy ispattır. Yani, yok yok ise, o vardır. Yok, yok olsa, var olur.
Hâlık-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor; Cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâki, hem mükemmel bir surette verecektir. Öyle ise, ey nefsim, hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticareti yap. Ta beş hasâretten kurtulup, beş ribhi birden kazanasın.1
Dipnot-1
Buradaki beş kâr ve beş hasâret için Altıncı Söze bakınız.
bâki: sürekli, devamlı (bk. b-ḳ-y)bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y)enaniyet: benlikfâni: ölümlü, geçici (bk. f-n-y)hadsiz: sınırsızHâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol ve her şeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-r-m)hasâret: zararmülk: sahip olunan ve hükmedilen şey (bk. m-l-k)nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır – Siyah Dutun Bir Meyvesi” ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Yedinci Sözün İkinci Basamağı Siyah Dutun Bir Meyvesi.
Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır – Siyah Dutun Bir Meyvesi – Cumartesi Dersleri 17. 3.
KISA VİDEO
Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır – Siyah Dutun Bir Meyvesi – Cumartesi Dersleri 17. 3.
UZUN VİDEO
Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır – Siyah Dutun Bir Meyvesi – Cumartesi Dersleri 17. 3.
On Yedinci Sözün İkinci Makamı
Siyah Dutun Bir Meyvesi
O mübarek dut başında Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.
Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır. Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur’ân namına kalbimdir.
Geçen Sözler hakikattir, sakın şaşma, hududundan hazer aşma. Ecânip fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet seni nâdim.
Görürsün en ziyâdârın, zekâvette alemdârın, O hayretten der daim: “Eyvah, kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım!”
Kur’ân dedirtir, ben de derim, hiç de çekinmem. Ondan Ona şekvâ ederim, sen gibi şaşmam.
Haktan Hakka feryad ederim, sen gibi aşmam. Yerden göğe dâvâ ederim, sen gibi kaçmam.
Ki, Kur’ân’da hep dâvâ nurdan nuradır, sen gibi caymam. Kur’ân’dadır hak hikmet, ispat ederim, muhalif felsefeyi beş para saymam.
Furkandadır elmas hakikat, dercan ederim, sen gibi satmam. Halktan Hakka seyran ederim, sen gibi sapmam.
Dikenli yolda tayran ederim, sen gibi basmam. Ferşten Arşa şükran ederim, sen gibi asmam.
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam. Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı—sen gibi görmem. Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
Rahmet kapısı, nur kapısı, Hak kapısı, ondan sıkılmam, geri çekilmem. Bismillâh diyerek çalıyorum, HAŞİYE-1 arkama bakmam, dehşet de almam.
Elhamdülillâh diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam. Allahu ekber diyerek ezan-ı Haşri işitip kalkacağım, HAŞİYE-2 Mahşer-i Ekberden çekinmem, Mescid-i Âzamdan çekilmem.
Lütf-u Yezdan, nur-u Kur’ân, feyz-i iman sayesinde hiç üzülmem. Durmayıp koşacağım, Arş-ı Rahmân zılline uçacağım, sen gibi şaşmam inşaallah.
ahbap: sevilenler, dostlar (bk. ḥ-b-b) alemdâr: bayraktar, önde giden Allahu ekber: Allah en büyüktür (bk. k-b-r) Arş: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve yüceliğinin tecellî ettiği yer (bk. a-r-ş) Arş-ı Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m) Avrupa: (bk. bilgiler) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) Bismillâh: Allah’ın adıyla (bk. s-m-v) dercan etmek: hayatını ona vermek, canını ortaya koymak ecânip: yabancılar, Avrupalılar Elhamdülillah: “her türlü övgü ve şükür Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d) Eski Said: (bk. bilgiler)
ezan-ı Haşir: Haşir ezanı, İsrafil’in sura üflemesi (bk. ḥ-ş-r) fecr-i Haşir: Haşir sabahı; öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma sabahı (bk. ḥ-ş-r) ferş: yer feyz-i iman: imanın bereketi (bk. f-y-ḍ; e-m-n) Furkan: doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur’ân (bk. f-r-ḳ) Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hazer: sakın hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) inşaallah: Allah’ın izniyle İsrafil: (bk. bilgiler) lisan: dil lütf-u Yezdan: Cenab-ı Allah’ın lütfu, ihsanı (bk. l-ṭ-f)
Mahşer-i Ekber: en büyük toplanma yeri; haşir meydanı (bk. ḥ-ş-r; k-b-r) Mecma-ı Ekber: en büyük toplanma yeri (bk. c-m-a; k-b-r) meftun: tutkun, düşkün Mescid-i Âzam: en büyük mescid (bk. a-z-m) mevt: ölüm (bk. m-v-t) mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k) mütekellim: konuşan (bk. k-l-m) nâdim: pişmannam: ad nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru (bk. n-v-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) Salât-ı Kübrâ: en büyük namaz (bk. ṣ-l-v; k-b-r) şekvâ: şikayet tayran etmek: uçmak tilmiz-i Kur’ân: Kur’ân’ın talebesi Yeni Said: (bk. bilgiler) zekâvet: zekilik zıll: gölge Ziya Paşa: (bk. bilgiler) ziyâdâr: ışıklı, nurlu
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Siyah Dutun Bir Meyvesi[O mübarek dut başında Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.]
Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır.
Mütekellim (konuşan) nefsim değil, tilmiz–i Kur’ân nâmına kalbimdir.
Geçen sözler hakikattır; sakın şaşma, hududundan hazer aşma,
Ecanib (ecnebi) fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet seni nâdim (pişman.)
(17. Sözün İkinci Makamı) Avrupa ikiye ayrılır; Osmanlı aydınları da öyle
Namık Kemâl, Şinasi, Agâh Efendi ve Prens Sabahaddin gibi Ziya Paşa da Jön Türkler’in mutedil kısmına dahildir.
“Ahrâr–ı Osmaniye”yi teşkil ettikleri 1865 senesinden sonra ara ara şiddetlenen istibdadın baskısına dayanamayarak Avrupa’ya kaçmak mecburiyetinde kalan bu zâtlar, diğer bazı Jön Türkler gibi “Avrupa meftunu” olup kendi öz değerlerinden kopmadılar.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Bırak biçare feryadı, belâdan gel, tevekkül kıl – On Yedinci Sözün İkinci Makamı” ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Yedinci Söz İkinci Makam.
Bırak biçare feryadı, belâdan gel, tevekkül kıl – On Yedinci Sözün İkinci Makamı – Cumartesi Dersleri 17. 2.
Belâ vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender belâdır, bil. Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender, fenâ-ender hebâdır, bil. Cihan dolusu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
Tevekkülle belâ yüzünde gül, ta o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada. Hüdâbin isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde. Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta. Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talipsen, çürüktür, hem temelsiz de. Eğer âfâkı istersen, fenâ damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda. Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
Haşiye-1
Bu İkinci Makamdaki parçalar şiire benzer, fakat şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler; belki hakikatlerin kemâl-i intizamı cihetinde bir derece manzum suretini almışlar.
âfâk: kişiyi ilgilendirmeyen dışarıdaki şeyler atâ-ender: lütuf ve bağış içinde bâki: sonsuz, devamlı (bk. b-ḳ-y) belâ-ender: belâ içinde biçare: çaresiz cefâ-ender: cefa ve sıkıntı içinde cihan: dünya demâ: her zaman eşya: şeyler, varlıklar fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fenâ: gelip geçicilik (bk. f-n-y)fenâ-ender: fena içindeger: eğer
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hatâ-ender: hatâ içinde hebâ: boş, faydasız helâket: yok oluş hodbin: kendini beğenen, kibirli hodgâm: kendini düşünen Hüdâ: Allah (bk. h-d-y) hüdâbin: Cenab-ı Hakkı tanıyan kasdî: isteyerek (bk. ḳ-s-d) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) manend-i belâbil: bülbüller gibi
manzum: şiir şeklinde, vezinli (bk. n-ẓ-m) nam: ad nazmedilmek: şiir şeklinde yazılmak (bk. n-ẓ-m) nefis: can, hayat; kişinin kendisi (bk. n-f-s) saadet: mutluluk sefâ-ender: gönül hoşluğu içinde tebdil: değiştirme tebeddül: başkalaşma, değişme terk-i dünya: dünyayı terketme tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Dünyaya düşkün ve bağımlı insana dünyadan nefret edip sonsuzluk alemine geçme arzusu veren haller” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Yedinci Söz Birinci Makam.
Dünyaya düşkün ve bağımlı insana dünyadan nefret edip sonsuzluk alemine geçme arzusu veren haller – Cumartesi Dersleri 17. 1.
Bu Söz, iki âli Makam ve bir parlak Zeylden ibarettir.
BİRİNCİ MAKAM
HÂLIK-I RAHÎM ve Rezzâk-ı Kerîm, ve Sâni-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp, bütün esmâsının garaib-i nukuşuyla süslendirip, küçük büyük, ulvî süflî herbir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’âmattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.
Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlûkatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rû-yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında, masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celb edecek bir
Dipnot-1
“Yeryüzünde ne varsa Biz dünya için bir süs olarak yarattık ki, insanlardan hangisi daha güzel işler yapacak diye imtihan edelim. Onun üzerindeki herşeyi Biz elbette kup kuru bir toprak haline getireceğiz.” Kehf Sûresi, 18:7-8.
Dipnot-2
“Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir.” En’âm Sûresi, 6:32.
âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-h) âli: yüce bilhassa: özellikle celb etmek: çekmek cihet: yön esmâ: isimler (bk. s-m-v) garaib-i nukuş: nakışlardaki harikâlıklar (bk. n-ḳ-ş) Hâlık-ı Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ, r-ḥ-m) havas: hisler, duyular hususan: özellikle in’âmat: nimetlendirmeler (bk. n-a-m) istifade: faydalanma, yararlanma mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) masnuat-ı sağire: san’at eseri küçük varlıklar (bk. ṣ-n-a) mehasin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) melâike: melekler (bk. m-l-k) mücehhez: donatılmış muvafık: uygun nebatî: bitkisel Rezzâk-ı Kerîm: sonsuz ikram sahibi ve gerçek rızık verici olan Allah (bk. r-z-ḳ; k-r-m) rû-yi zemin: yeryüzü ruhaniyat: ruhanî varlıklar (bk. r-v-h) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m)
şaşaalı: gösterişli, göz alıcı şehrayin: şenlik sekene-i semavat: semada yaşayan varlıklar (bk.s-k-n; s-m-v) süflî: aşağı, alçak tabakat-ı âliye: yüce katlar, makamlar taife: topluluk taksim etmek: bölüştürmek, ayırmak temâşâgâh: seyir yeri ulvî: yüce, yüksek vücud-u cismanî: maddî vücut, beden (bk. v-c-d) zeyl: ilâve, ek
cazibedarlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalâagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir.
Fakat bu ziyafet-i İlâhiye ve bayram-ı Rabbâniyedeki ism-i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukabil, ism-i Kahhâr ve Mümît, firak ve mevtle karşılarına çıkıyorlar. Şu ise, وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ 1 rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakati vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksut olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla, dünyadan merhametkârâne bir tarzla tenfir edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor; ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.
Hem o Rahmân’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.2 Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki
âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) baîd: uzak bayram-ı Rabbâniye: Rabbânî bayram (bk. r-b-b) burak: Cennete mahsus bir binek cazibedarlık: çekicilik cihet: yön cihet-i muvafakat: uygunluk yönü cismanî: maddi yapısı olan ehl-i tefekkür: tefekkür edenler, düşünenler (bk. f-k-r) ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r) evâmir-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Cenab-ı Allah’ın emirleri (bk. s-b-ḥ) Fâtır-ı Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; r-ḥ-m) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) Kahhar: herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-h-r)
maksut olan: istenilen, hedeflenen (bk. ḳ-ṣ-d) merhametkârâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m) meşakkat: güçlük, sıkıntı mevt: ölüm (bk. m-v-t) meyelân-ı şevk-engiz: şevk verici eğilim meyil: eğilim mücahede: cihad etme, savaş (bk. c-h-d) Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) mukabil: karşılık mükâfat-ı ruhaniye: ruhanî ödül (bk. r-v-ḥ) Mümît: ölümü yaratan Allah (bk. m-v-t) mütalâagâh: inceleme ve düşünme yeri muvafık: uygun nefer: asker, er nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz Rahmân: rahmetinin eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-h-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sair: diğer Sâni-i Kerîm: sonsuz cömertlik ve kerem sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; k-r-m) şehadet: şehitlik (bk. ş-h-d)
şevk: şiddetli arzu ve istek Sırat: Cehennem üzerine kurulu olan ve Cennete gitmek için geçilmesi gereken köprü taife: topluluk tecellî: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) tenfir: nefret ettirme terhis: göreve son verme ücret-i mâneviye: mânevî ücret (bk. a-n-y) vatan-ı aslî: asıl vatan vazife-i fıtriye-i Rabbâniye: Allah’ın herbir varlığa yüklediği yaratılış görevi (bk. f-ṭ-r; r-b-b) vazife-i hayat: hayat görevi (bk. ḥ-y-y) vücud-u bâki: devamlı ve kalıcı vücud (bk. v-c-d; b-ḳ-y) vüs’at-i şümul: kapsamının genişliği zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r) zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) ziyafet-i İlâhiye: İlâhi ziyafet (bk. e-l-h)
bulunmasın; dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar. Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.
Lâkin, zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyade istifade eden insan, dünyaya pek çok meftun ve müptelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekàya geçmek için, eser-i rahmet olarak, iştiyak-engiz bir halet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan o haletten istifade eder, rahat-ı kalble gider. Şimdi, o haleti intaç eden vecihlerden, nümune olarak beşini beyan edeceğiz.
Birincisi:
İhtiyarlık mevsimiyle, dünyevî, güzel ve cazibedar şeyler üstünde fena ve zevâlin damgasını ve acı mânâsını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.1
İkincisi:
İnsanın alâka peyda ettiği bütün ahbaplardan yüzde doksan dokuzu dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet saikasıyla, o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip, mevt ve eceli mesrurâne karşılattırıyor.2
Üçüncüsü:
İnsandaki nihayetsiz zayıflık ve âcizliği bazı şeylerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddî bir arzu ve bir diyar-ı âhara gitmeye samimî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü:
İnsan-ı mü’mine nur-u imanla gösterir ki, mevt, idam değil, tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervâha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahmân’a gitmek, bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.3
âcizlik: güçsüzlük (bk. a-c-z) ahbap: sevilenler, dostlar (bk. ḥ-b-b) alâka peyda etmek: ilgi duymak âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i rahat: rahat âlemi (bk. a-l-m) bâki: sürekli olan, sonsuz (bk. b-ḳ-y) beyan: açıklama (bk. b-y-n) bostan-ı cinân: Cennet bahçeleri cazibedar: cazibeli, çekici dağdağa-i hayat-ı cismaniye: maddî hayatın sıkıntıları (bk. ḥ-y-y) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) diyar-ı âhar: başka memleket (bk. e-ḫ-r) dünyevî: dünyaya ait eser-i rahmet: rahmet eseri (bk. r-ḥ-m) eşref: en şerefli fena: gelip geçicilik (bk. f-n-y)
hâlet: hal, durum huzur-u Rahmân: Rahmân olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; r-ḥ-m) idam: yok etme ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ihsas: hissettirme insan-ı mü’min: imanlı insan (bk. e-m-n) intaç eden: netice veren iştiyak: şiddetli arzu ve istek iştiyak-engiz: çok arzulu ve istekli kemiyet: çokluk, nicelik keyfiyet: kalite, nitelik lâ ya’lemu’l-ğaybe illallah: gaybı Allah’tan başkası bilemez (bk. a-l-m; ğ-y-b) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) matlup: istek, istenilen (bk. ṭ-l-b) meftun: düşkün mesrurâne: sevinçli bir şekilde mevt: ölüm (bk. m-v-t) meydan-ı tayeran-ı ervâh: ruhların uçuştuğu meydan (bk. r-v-ḥ)
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) müptelâ: bağımlı müz’iç: rahatsız edici nihayetsiz: sonsuz nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n) nuraniyetli: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rahat-ı kalb: kalp rahatlığı saadet: mutluluk saikasıyla: sebebiyle şaşaa: gösteriş, parlaklık tebdil-i mekân: yer değiştirme (bk. m-k-n) tekâlif: yükümlülükler vecih: yön zevâl: yokluk, sona erme (bk. z-v-l) zindan-ı dünya: dünya zindanı zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) ziyade: çok, fazla zulümatlı: karanlık (bk. ẓ-l-m)
Beşincisi:
Kur’ân’ı dinleyen insana, Kur’ân’daki ilm-i hakikati ve nur-u hakikatle dünyanın mahiyetini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır.1 Yani, insana der ve ispat eder ki:
“Dünya bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al; nukuşunu bırak, git.
“Hem bir mezraadır.2 Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.
“Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.
“Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.
“Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.
“Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma” gibi zahir hakikatlerle, dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan mufarakati gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur’ân şu beş veche işaret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi âyât-ı Kur’âniye işaret ediyor. Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya.
bk. el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4:19; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-Hasene s. 497.
âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân-ı Kerimin âyetleri âyine: ayna beyhude: boşuna Cemîl-i Bâkî: sınırsız güzellik sahibi ve varlığı devamlı ve sonsuz olan Allah (bk. c-m-l; b-ḳ-y) delâlet: işaret envâr: nurlar (bk. n-v-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar, gizli gerçekler fuzulî: lüzumsuz hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) herzekârâne: saçmalayarak huruf: harfler hüşyar: uyanıkilm-i hakikat: hakikat ilmi (bk. a-l-m; ḥ-ḳ-ḳ) irâe eden: gösteren kafile: topluluk kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kitab-ı Samedâniye: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kitabı (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
mahiyet: nitelik, özellik, iç yüz mahsul: ürün mecmua: topluluk (bk. c-m-a) mezraa: tarla Mihmandar-ı Kerîm: ikramı bol ve çok cömert olan misafir sahibi, Allah (bk. k-r-m) mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) Müsemmâ: en güzel isimlerin sahibi olan Allah (bk. s-m-v) muvakkat: geçici muzahrafat: atıklar nazar-ı ibret: ibretle bakış (bk. n-ẓ-r) nefis: kendisi (bk. n-f-s) nukuş: nakışlar (bk. n-ḳ-ş) nur-u hakikat: hakikat nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) şe’n: durum, hal (bk. ş-e-n)
seyrangâh: gezinti yeri seyyar: hareketli, gezici sıfât: vasıf, özellik (bk. v-ṣ-f) tecellî: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) tecelliyât: yansımalar (bk. c-l-y) tenezzüh: gezinti (bk. n-z-h) tezahür: görünme, belirme (bk. ẓ-h-r) ticaretgâh: alışveriş yeri vecih: yön veyl: yazık zahir: görünen (bk. ẓ-h-r) zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, Birinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
Kävlinges skrivargrupp hade ett möte i Kävlinge biblioteket den 28/2 klockan 18.30. Några skrivuppgifter hade lästs och diskuterats.
Det bestämdes att nästa skrivarmöte kommer att äga rum den 28/3 kl 18:30 i biblioteket. Ny skrivuppgift bestod i att skapa något med utgångspunkt av våren. Det gavs en stor frihet i hur man tar sig an ämnet. En invandrare som deltog hade lämnat förslaget att skriva om påsk också.
Nedan visas en skrivaruppgift som har skrivits av en invandrare:
Våren, Uppståndelsen, Påsk och Påsklov
Våren kommer och vädret blir lite varmare. Alla människor gillar våren. Våren är vacker, våren är uppståndelsen, våren är förnyelse. Efter varje vinter kommer en vår. Jag hoppas det kommer en ny vår efter den här vintern också, för alla människor som lever i världen.
Jag menar att alla krig, alla människor som går hungriga, har dålig miljö och drabbas av klimatförändringar och inte har möjlighet att får utbildning, är vinter. Vi måste stoppa krig, hungersnöd, dålig miljö, klimatförändring och okunnighet över hela världen. Annars kommer alla människor att dö som vid en domedag.
Våren är vacker och vi måste uppleva våren. Alla blommor slå ut och alla platser blir färger i harmoni i våren. Låt oss uppleva våren, över hela världen eftersom våren är vacker. Alla människor behöver leva ut sina vårar.
Våren är uppståndelsen. Våren minns av oss någonting. Uppståndelsens tid kommer. Våren minnas om uppståndelsen. Många Kristna tror att Jesus var uppstånden efter döden. Vissa Kristna tror inte det eftersom han aldrig dog någonsin. Jag tror inte det heller, eftersom han inte korsfästes. Jag är muslim och när jag har läst Koranen så står det så i denna:
“[3:55]Och Gud sade: “Jesus! Jag skall kalla dig till Mig och Jag skall upphöja dig till Min [härlighet] och Jag skall rena dig från [de beskyllningar som] förnekarna av sanningen [riktade mot dig]. Och Jag skall sätta dem som följer dig högt över dem som förnekar [dig] ända till Uppståndelsens dag; då skall ni alla vända tillbaka till Mig och Jag skall döma mellan er i allt det som ni var oense om.”
“[4:156] och [Vi straffade dem] för deras förnekelse och de oerhörda, kränkande lögner som de yttrade om Maria,
[4:157] och för deras ord: “Vi har dödat Kristus Jesus, Marias son,[som påstod sig vara] Guds sändebud!” Men de dödade honom inte och inte heller korsfäste de honom, fastän det för dem tedde sig så. De som är av annan mening är inte säkra på sin sak; de har ingen [verklig] kunskap om detta utan stöder sig på antaganden. Det är med visshet så att de inte dödade honom.
[4:158] Nej, Gud upphöjde honom till Sin [härlighet]; Gud är allsmäktig, vis.”
Jag har last en bok som heter “Uppståndelsen och Livet Efter Detta” (The Tenth Word Resurrection and the Hereafter). En författare som heter Said Nursi har skrivit den. Den börjar så här:
[30:50]Se där tecknen på Guds nåd – hur Han ger nytt liv åt jorden som varit död! Nytt liv skall Han [också] ge åt de döda! Han har allt i Sin makt.
Uppståndelsen och det nya livet efter denna värld är som våren. Vi ska alla nå uppståndelsen och sedan få ett nytt, evigt live.
Nästan alla firar påsk liksom en fest. Men påsken är inte bara lov eller fest. Påsken är en viktig vändpunkt. Påsken är att förändras liksom våren. Ja, våren är förnyelse och påsken är förnyelse också.
Vi måste ha förnyelse. Vi alla måste tänka på hela världen. Kanske Kristna och Muslimer ska samarbeta om detta.
Alla i hela världen behöver våren.
Vi alla.
Vem vet?
Kanske lyckas vi.
Glöm inte att efter varje vår kommer en sommar också!
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Kanun – Kural ile Kanun Dışı – Kural Dışı Olma, Monotonluk – Değişim ve Sebepler” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Altıncı Söz Küçük Bir Zeyl.
Kanun – Kural ile Kanun Dışı – Kural Dışı Olma, Monotonluk – Değişim ve Sebepler – On Altıncı Söz Küçük bir zeyl – Cumartesi Dersleri 16. 5.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Altıncı Söz
Küçük bir zeyl
Kadîr-i Alîm ve Sâni-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizam ve intizamla kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği gibi; şuzûzât-ı kanuniye ile, âdetinin harikalarıyla, tagayyürat-ı sûriye ile, teşahhusatın ihtilâfâtıyla, zuhur ve nüzul zamanının tebeddülüyle meşietini, iradetini, fâil-i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayıt altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini yırtarak ve herşey, her anda, her şe’nde, her şeyinde Ona muhtaç ve rububiyetine münkad olduğunu ilâm etmekle gafleti dağıtıp ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü’l-Esbaba çevirir. Kur’ân’ın beyanatı şu esasa bakıyor.
âdât: adetler, kurallar beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) esbab: sebepler (bk. s-b-b) fâil-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan fâil (bk. f-a-l; ḫ-y-r) gaflet: umursamazlık; âhirete ve Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hali (bk. ğ-f-l) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihtilâfât: ihtilaflar, uyuşmazlıklar ihtiyar: irade, seçim, istek (bk. ḫ-y-r) ilâm: duyurma, bilgilendirme (bk. a-l-m) ins ve cin: insanlar ve cinler
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) iradet: istek, dileme, tercih (bk. r-v-d) izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r) Kadîr-i Alîm: herşeyi bilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m) kanuniyet: kanun haline gelme (bk. ḳ-n-n) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) meşiet: irade, dileme münkad: boyun eğen Müsebbibü’l-Esbâb: sebeplerin yaratıcısı olan Allah (bk. s-b-b) nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) nüzul: inme (bk. n-z-l) rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) şe’n: durum, hal (bk. ş-e-n) şuzûzât-ı kanuniye: kanun dışılıklar (bk. ḳ-n-n) tagayyürat-ı sûriye: şekil ve suret değişiklikleri (bk. ṣ-v-r) tebeddül: değişme teşahhusat: şahıslanmalar, belirlenmeler yeknesak: monoton, aynı tarzda zeyl: ilâve, ek zuhur: meydana çıkma (bk. ẓ-h-r)
Meselâ, ekser yerlerde bir kısım meyvedar ağaçlar bir sene meyve verir. Yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene, bütün esbab-ı zahiriye hazırken, meyveyi alıp vermiyor.
Hem meselâ, sair umur-u lâzımeye muhalif olarak, yağmurun evkat-ı nüzulü o kadar mütehavvildir ki, mugayyebat-ı hamsede1 dahil olmuştur. Çünkü vücutta en mühim mevki hayat ve rahmetindir. Yağmur ise, menşe-i hayat ve mahz-ı rahmet olduğu için, elbette o âb-ı hayat, o mâ-i rahmet, gaflet veren ve hicap olan yeknesak kaidesine girmeyecek. Belki, doğrudan doğruya Cenâb-ı Mün’im, Muhyî ve Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, perdesiz, elinde tutacak, ta her vakit dua ve şükür kapılarını açık bırakacak.
Hem meselâ, rızık vermek ve muayyen bir sima vermek, birer ihsan-ı mahsus eseri gibi ummadığı tarzda olması, ne kadar güzel bir surette meşiet ve ihtiyar-ı Rabbâniyeyi gösteriyor. Daha tasrif-i hava ve teshir-i sehab gibi şuûnât-ı İlâhiye yi bunlara kıyas et.
Dipnot-1
Mugayyebat-ı hamse (beş bilinmeyen şey): “Kıyâmet vaktine dâir bilgi Allah katındadır. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilir, herşeyden hakkıyla haberdardır.” Lokman Sûresi, 31:34.
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) Cenâb-ı Mün’im: varlıkları nimetlendiren yüce Allah (bk. n-a-m) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r) evkat-ı nüzul: iniş zamanı (bk. n-z-l) gaflet: umursamazlık; âhirete ve Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hali (bk. ğ-f-l) hicap: perde ihsan-ı mahsus: özel iyilik ve bağış (bk. ḥ-s-n) ihtiyar-ı Rabbâniye: Rab olan Allah’ın iradesi, dilemesi (bk. ḫ-y-r; r-b-b)
kaide: kural mâ-i rahmet: rahmet suyu (bk. r-ḥ-m) mahz-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi (bk. r-ḥ-m) menşe-i hayat: hayatın kaynağı (bk. ḥ-y-y) meşiet: irade, dileme meyvedar: meyveli muayyen: belirli mugayyebat-ı hamse: beş bilinmeyen şey (bk. ğ-y-b) Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) mütehavvil: değişken Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m) Rahmân: rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sair: diğer şuûnat-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın işleri ve icraatları (bk. ş-e-n; e-l-h) tasrif-i hava: havanın idaresi ve kullanılması (bk. ṣ-r-f) teshir-i sehab: bulutların emre boyun eğdirilmesi umur-u lâzıme: gerekli işler yeknesak: monoton, aynı tarzda Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Altıncı Söz, Dördüncü Şua, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Allahu ekber’in Manası, Hac, Kabe ve Namaz, Cemaatle Yapılan İbadetler ve Kılınan Namazlar” ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Altıncı Söz Dördüncü Şua.
Allahu ekber’in Manası, Hac, Kabe ve Namaz, Cemaatle Yapılan İbadetler ve Kılınan Namazlar – Cumartesi Dersleri 16. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Altıncı Söz
DÖRDÜNCÜ ŞUA
İşte, ey tenbel nefsim! Bir nevi mirac hükmünde olan namazın hakikati, sabık temsilde bir nefer mahz-ı lütuf olarak huzur-u şahaneye kabulü gibi, mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Mâbûd-u Cemîl-i Zülcelâlin huzuruna kabulündür. Allahu ekber deyip, mânen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip, bir mertebe-i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup,
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-2
“Yalnız Sana ibadet ederiz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) Allahu ekber: Allah en büyüktür (bk. k-b-r) Arş-ı Âzam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-z-m) cezb: çekme cilve: yansıma, görünüş (bk. c-l-y) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) cüz’iyat: küçüklük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e) dellâl: ilan edici, duyurucu devâir-i külliye: geniş ve kapsamlı daireler (bk. k-l-l) ferik: general hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) harekât-ı salâtiye: namazın hareketleri (bk. ṣ-l-v) hususiyet: özellik huzur-u şahane: padişahın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r) iftikar: fakirliğini gösterme (bk. f-ḳ-r) ihtar: hatırlatma, ikaz Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kat’-ı meratip: mertebeleri aşma kayd-ı maddiyat: maddi kayıt, bağ
küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) lütuf: iyilik, ikram, bağış (bk. l-ṭ-f) Mâbûd-u Cemîl-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve güzellik sahibi, kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d; c-m-l; ẕü; c-l-l) mahz-ı lütuf: ikram ve iyiliğin tâ kendisi (bk. l-ṭ-f) mahz-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi (bk. r-ḥ-m) mazhariyet-i azîme: büyük mazhariyet, nailiyet (bk. ẓ-h-r; a-z-m) meratib: mertebeler, dereceler mertebe-i külliye-i ubûdiyet: Allah’a kulluğun büyük ve kapsamlı mertebesi (bk. k-l-l; a-b-d) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mirac: yükseliş, Allah’ın huzuruna çıkma (bk. a-r-c) muîn: yardımcı münasebettar: ilişkili, bağlantılı (bk. n-s-b) müşerref: şereflenme müşir: mareşal müstağni: ihtiyacı olmama (bk. ğ-n-y) nefer: asker, er nisbet: oran (bk. n-s-b) perde-i izzet ve azamet: izzet ve büyüklüğün önündeki perde (bk. a-z-z; a-ẓ-m)
sabık: önceki saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) şerik-i saltanat-ı Rububiyet: Cenab-ı Hakkın Rablık saltanatına ortak (bk. s-l-ṭ; r-b-b) sülûk etmek: yol almak tecerrüd: sıyrılma temâşâger: seyirci temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakkiyat-ı mâneviye: mânevî ilerleme, yükselme (bk. a-n-y) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) uruc etmek: yükselmek (bk. a-r-c) zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r) Zât-ı Celîl-i Zülcemâl: sonsuz güzellik ve haşmet sahibi Zât, Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)zıll: gölge
bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir ünvanıdır. Güya herbir Allahu ekber bir basamak-ı miraciyeyi kat’ına işarettir. İşte, şu hakikat-i salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.
İşte, hacda pek kesretli Allahu ekber denilmesi şu sırdandır. Çünkü, hacc-ı şerif, bil’asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta, ferik dairesinde, bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütf una mazhar olur. Öyle de, bir hacı, ne kadar âmi de olsa, kat’-ı meratip etmiş bir velî gibi, umum aktâr-ı arzın Rabb-i Azîmi ünvanıyla Rabbine müteveccihtir, bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette, hac miftahıyla açılan meratib-i külliye-i Rububiyet ve dürbünüyle nazarına görünen âfâk-ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devâir-i ubûdiyet ve meratib-i kibriyâ ve ufk-u tecelliyatın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i Rububiyet Allahu ekber, Allahu ekber ile teskin edilebilir. Ve onunla, o meratib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvere ilân edilebilir.
Hacdan sonra, şu mânâ-yı ulvî ve küllî muhtelif derecelerde, bayram namazında, yağmur namazında, husuf, küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte, şeâir-i İslâmiyenin, velev sünnet kabilinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.
Kudretinin hazinelerini bir “Ol” emriyle var eden Zât-ı Zülcelâl her türlü kusurdan münezzehtir.
âfâk-ı azamet-i Ulûhiyet: Cenab-ı Allah’ın ilâhlığının büyüklüğünün ufukları, sınırları (bk. a-z-m; e-l-h) aktâr-ı arz: dünyanın dört bir yanı Allahu ekber: Allah en büyüktür (bk. k-b-r) âmi: cahil basamak-ı miraciye: mirac basamağı (bk. a-r-c) bil’asale: bizzat devâir-i ubûdiyet: kulluk daireleri (bk. a-b-d) ferik: general hacc-ı şerif: şerefli hac ibadeti hakikat-i salât: namazın hakikati (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṣ-l-v) hararet: sıcaklık, ısı haricinde: dışında heybet-i Rububiyet: Allah’ın rububiyetinin heybeti (bk. r-b-b) husuf: ay tutulması kabil: gibi kat’: aşma, yükselme kat’-ı meratip etmek: mertebeleri aşmak, mânen yükselmek kemâlât-ı kibriya: Cenab-ı Allah’ın büyüklüğünün mükemmelliği (bk. k-m-l; k-b-r) kesretli: çoklukla (bk. k-s̱-r) küsuf: güneş tutulması lütuf: iyilik, ikram, bağış (bk. l-ṭ-f) mânâ-yı ulvî ve küllî: yüce ve umumî mânâ (bk. a-n-y; k-l-l)
mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) marifet: bilgi (bk. a-r-f) mazhar olmak: erişmek, nail olmak (bk. ẓ-h-r) mazhariyet: nail olma, erişme (bk. ẓ-h-r) meratib-i kibriyâ: Cenab-ı Allah’ın büyüklüğünün mertebeleri (bk. k-b-r) meratib-i külliye-i Rububiyet: Rububiyetin geniş, kapsamlı mertebeleri; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mertebeleri (bk. k-l-l; r-b-b) meratib-i münkeşife-i meşhude: bizzat görerek açığa çıkmış mertebeler (bk. k-ş-f; ş-h-d) mertebe-i külliye: geniş ve kapsamlı mertebe (bk. k-l-l) miftah: anahtar mücmel: kısa, öz (bk. c-m-l) muhtelif: çeşitli müşerref: şereflenmiş mutasavvere: hayalen, tasavvur ederek (bk. ṣ-v-r) müteveccih: yönelmiş nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nefer: asker, er Rabb-i Azîm: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b; a-z-m) saadet: mutluluk şeâir: işaretler (bk. ş-a-r) şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş işaretler, iş ve ibadetler (bk. ş-a-r; s-l-m) şuâ: ışık, parıltı sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n) tasavvuren: hayal ederek, düşünerek (bk. ṣ-v-r) teskin: yatıştırma, sakinleştirme ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) ubûdiyet-i külliye: büyük ve umumî kulluk (bk. a-b-d; k-l-l) ufk-u tecelliyat: tecellilerin, yansımaların ufku (bk. c-l-y) umum: bütün velev: hatta velî: Allah dostu (bk. v-l-y) yevm-i mahsus: özel gün
“Kusurdan münezzehtir o Zât ki, herşeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. Siz de ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-2
“(Ey Rabbimiz!) Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.
Dipnot-3
“Ey Rabbimiz! Unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek, bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.
Dipnot-4
“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalblerimizi sapıklığa meylettirme. Yüce katından bize bir rahmet bağışla. Muhakkak ki veren Sensin, dua edip istediklerimizi bize bağışlayan Sensin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:8.
Dipnot-5
İsm-i Âzamının mazharı olan Resul-i Ekremine, âl ve ashabına, ihvânına ve ona tâbi olanlara salât ve selâm olsun. Âmin, ey Erhamürrâhimîn.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Altıncı Söz, Dördüncü Şua, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Allah şah damarından daha yakın olduğu halde varlıkların son derece O’ndan uzak olması ne demek?” sorusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Altıncı Söz Üçüncü Şua.
Allah şah damarından daha yakın olduğu halde varlıkların son derece O’ndan uzak olması ne demek – Cumartesi Dersleri 16. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Altıncı Söz
ÜÇÜNCÜ ŞUA
Ey haddinden tecavüz etmiş nefs-i pürvesvas! Diyorsun ki:
ve hadiste varid olan “Cenâb-ı Hak yetmiş bin hicab arkasındadır”6 ve Mirac gibi hakikatler, nihayet derecede bu’diyetimizi gösteriyor. Şu sırr-ı gâmızı fehme takrip edecek bir izah isterim.
Elcevap: Öyle ise dinle.
Evvelâ: Birinci Şuâın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıtsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle sana, senin ruhun penceresi ve onun âyinesi olan gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyet ve maddede mahpus olduğun için ondan gayet uzaksın. Onun yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temas edebilirsin. Ve bir nevi cilveleriyle ve cüz’î tecellîleriyle görüşebilirsin. Ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvanlarına ve bir taife isimleri hükmünde olan şualarına ve mazharlarına yanaşabilirsin. Eğer güneşin mertebe-i aslîsine yanaşmak ve bizzat, doğrudan doğruya, güneşin zatıyla görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok meratib-i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. Âdeta sen, mânen tecerrüd cihetiyle küre-i arz kadar büyüyüp, hava gibi ruhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, bedir gibi mukabil geldikten sonra bizzat perdesiz onunla görüşüp bir derece yanaşmak dâvâ edebilirsin.
Dipnot-1
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-2
“Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın.” Hûd Sûresi, 11:56.
Dipnot-3
“Biz ona şahdamarından daha yakınız.” Kaf Sûresi, 50:16.
Dipnot-4
“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-5
“Melekler ve Cebrail, ellibin sene uzunluğundaki bir günde Ona yükselirler.” Meâric Sûresi, 70:4.
âhir: son (bk. e-ḫ-r) âyine: ayna bedir: dolunay, ayın en parlak hali bu’diyet: uzaklık cihet: yön cilve: yansıma, akis (bk. c-l-y) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) elvan: renkler fehm: anlayış haddinden tecavüz etmek: çizgiyi aşmak, ileri gitmek hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hicab: perde inbisat etme: genişleme, yayılma kamer: ay
kurbiyet-i İlâhiye: Allah’a yakınlık (bk. e-l-h) küre-i arz: yerküre, dünya mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r) meratib-i külliyet: büyük mertebeler (bk. k-l-l) mertebe-i aslî: asıl mertebe Mirac: Peygamberimizin Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)
mukabil: karşılık mukayyet: kayıtlı, sınırlı nefs-i pürvesvas: çok vesveseli nefis (bk. n-f-s) nevi: çeşit nihayet: son sırr-ı gâmız: anlaşılması zor mesele şua: ışık, parıltı taife: topluluk takrip: yakınlaştırma tecellî: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma varid olan: söylenen
Öyle de, o Celîl-i Pürkemâl, o Cemîl-i Bîmisâl, o Vâcibü’l-Vücud, o Mûcid-i Küll-i Mevcud, o Şems-i Sermed, o Sultan-ı Ezel ve Ebed, sana senden yakındır. Sen Ondan nihayetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa, temsildeki dekaiki tatbik et.
Saniyen: Meselâ,
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1
bir padişahın çok isimleri içinde Kumandan ismi çok mütedahil dairelerde tezahür eder. Serasker daire-i külliyesinden tut, müşiriyet ve ferikiyet, ta yüzbaşı, ta onbaşıya kadar, geniş ve dar, küllî ve cüz’î dairelerde de zuhur ve tecellîsi vardır. Şimdi, bir nefer, hizmet-i askeriyesinde, onbaşı makamında tezahür eden cüz’î kumandanlık noktasını merci tutar, kumandan-ı âzamına şu cüz’î cilve-i ismiyle temas eder ve münasebettar olur. Eğer asıl ismiyle temas etmek, ona o ünvanla görüşmek istese, onbaşılıktan ta serasker mertebe-i külliyesine çıkmak lâzım gelir.
Demek padişah, o nefere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve—eğer o padişah, evliya-i abdaliyeden nuranî olsa—bizzat huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mâni olup hâil olamaz. Halbuki o nefer gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicaplar fâsıldır. Fakat bazan merhamet eder; hilâf-ı âdet, bir neferi huzuruna alır, lütf una mazhar eder.
Öyle de, emr-i كُنْ فَيَكُونُ 2 ‘a mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber nefer hükmünde olan Zât-ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha ziyade yakın olduğu halde, herşey Ondan nihayetsiz uzaktır. Onun huzur-u kibriyâsına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicaptan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecât-ı tecellîsinden çıkmak, gayet yüksek tabakat-ı sıfâtında mürur edip ta İsm-i Âzamına mazhar olan
Dipnot-1
“En yüce misaller Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.
Dipnot-2
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Celîl-i Pürkemâl: sonsuz kemâl ve haşmet sahibi Allah (bk. c-l-l; k-m-l) Cemîl-i Bîmisâl: benzersiz güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l; m-s̱-l) cilve-i isim: ismin cilvesi, görüntüsü (bk. c-l-y; s-m-v) cüz’î: küçük, dar (bk. c-z-e) daire-i külliye: büyük ve geniş daire (bk. k-l-l) dekaik: incelikler derecât-ı tecellî: yansıma dereceleri (bk. c-l-y) ekvânî: varlıklarla ilgili (bk. k-v-n) emirber nefer: emre hazır asker esmâî: isimlerlehhhhh ilgili (bk. s-m-v) evliya-i abdaliye: bir anda birkaç yerde görülebilen veliler (bk. v-l-y) fâsıl: ara, ayırıcı ferikiyet: generallik hâil: engel hicap: perde hilâf-ı âdet: kuraldışı olarak hizmet-i askeriye: askerlik hizmeti huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r)
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-z-m) küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) kumandan-ı âzam: en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m) lütuf: iyilik, ikram, bağış (bk. l-ṭ-f) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) merci: kaynak, başvurulacak yer mertebe-i külliye: büyük ve kapsamlı mertebe (bk. k-l-l) Mûcid-i Küll-i Mevcud: bütün varlıkları yoktan var eden Allah (bk. v-c-d; k-l-l) mürur etme: geçme müşiriyet: mareşallik mütedahil: birbiri içinde nefer: asker, er nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) saniyen: ikinci olarak Şems-i Sermed: Sonsuz Güneş; bu tâbir herşeyi nurlandıran Allah için bir benzetme olarak kullanılır
serasker: ordu komutanı sıfâtî: sıfatlarla ilgili (bk. v-ṣ-f) Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l; e-b-d) tabakat-ı sıfât: sıfat tabakaları (bk. v-ṣ-f) tecelli: yansıma, görünme (bk. c-l-y) tedbir: idare etme (bk. d-b-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tezahür: görünme (bk. ẓ-h-r) Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) ziyade: çok, fazla zuhur: görünme (bk. ẓ-h-r) zulmanî: karanlık (bk. ẓ-l-m)
Arş-ı Âzamına uruc etmek, eğer cezb ve lütfu olmazsa binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir. Meselâ, sen Ona Hâlık ismiyle yanaşmak istersen, senin Hâlıkın hususiyetiyle, sonra bütün insanların Hâlıkı cihetiyle, sonra bütün zîhayatların Hâlıkı ünvanıyla, sonra bütün mevcudatın Hâlıkı ismiyle münasebettarlık lâzım gelir. Yoksa zıllde kalırsın, yalnız cüz’î bir cilveyi bulursun.
Bir ihtar: Temsildeki padişah, aczi için, kumandanlık isminin meratibinde müşir ve ferik gibi vasıtalar koymuştur. Fakat بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 1 olan Kadîr-i Mutlak, vasıtalardan müstağnidir. Vasıtalar sırf zahirîdirler. Perde-i izzet ve azamettirler. Ubûdiyet ve hayret ve acz ve iftikar içinde saltanat-ı Rububiyetine dellâldırlar, temâşâgerdirler. Muîni değiller; şerik-i saltanat-ı Rububiyet olamazlar.
Dipnot-1
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) Allahu ekber: Allah en büyüktür (bk. k-b-r) Arş-ı Âzam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-z-m) cezb: çekmecilve: yansıma, görünüş (bk. c-l-y) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) cüz’iyat: küçüklük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e) dellâl: ilan edici, duyurucu devâir-i külliye: geniş ve kapsamlı daireler (bk. k-l-l) ferik: general hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) harekât-ı salâtiye: namazın hareketleri (bk. ṣ-l-v) hususiyet: özellik huzur-u şahane: padişahın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r) iftikar: fakirliğini gösterme (bk. f-ḳ-r) ihtar: hatırlatma, ikaz Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kat’-ı meratip: mertebeleri aşma kayd-ı maddiyat: maddi kayıt, bağ
küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) lütuf: iyilik, ikram, bağış (bk. l-ṭ-f) Mâbûd-u Cemîl-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve güzellik sahibi, kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d; c-m-l; ẕü; c-l-l) mahz-ı lütuf: ikram ve iyiliğin tâ kendisi (bk. l-ṭ-f) mahz-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi (bk. r-ḥ-m) mazhariyet-i azîme: büyük mazhariyet, nailiyet (bk. ẓ-h-r; a-z-m) meratib: mertebeler, dereceler mertebe-i külliye-i ubûdiyet: Allah’a kulluğun büyük ve kapsamlı mertebesi (bk. k-l-l; a-b-d) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mirac: yükseliş, Allah’ın huzuruna çıkma (bk. a-r-c) muîn: yardımcı münasebettar: ilişkili, bağlantılı (bk. n-s-b) müşerref: şereflenme müşir: mareşal müstağni: ihtiyacı olmama (bk. ğ-n-y) nefer: asker, er nisbet: oran (bk. n-s-b) perde-i izzet ve azamet: izzet ve büyüklüğün önündeki perde (bk. a-z-z; a-ẓ-m)
sabık: önceki saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) şerik-i saltanat-ı Rububiyet: Cenab-ı Hakkın Rablık saltanatına ortak (bk. s-l-ṭ; r-b-b) sülûk etmek: yol almak tecerrüd: sıyrılma temâşâger: seyirci temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakkiyat-ı mâneviye: mânevî ilerleme, yükselme (bk. a-n-y) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) uruc etmek: yükselmek (bk. a-r-c) zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r) Zât-ı Celîl-i Zülcemâl: sonsuz güzellik ve haşmet sahibi Zât, Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)zıll: gölge
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Altıncı Söz, Üçüncü Şua, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.