https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Kur’an ve Kainat Kitabına Göre Varlıkların Ani veya Tedricî – Yavaş Yavaş Derecelerle Yaratılmasının Sırrı ve Hikmeti Nedir?” sorusu cevaplandırılmaya çalışılıyor. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Altıncı Söz İkinci Şua.
Kur’an ve Kainat Kitabına Göre Varlıkların Ani veya Tedricî – Yavaş Yavaş Derecelerle Yaratılmasının Sırrı ve Hikmeti Nedir? – Cumartesi Dersleri 16. 2.
gibi âyetler, vücud-u eşya sırf bir emirle ve def’î olduğunu; ve
صُنْعَ اللهِ الَّذِۤى اَتْقَنَ كُلَّ شَىْءٍ 3
hem
اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ 4
gibi âyetler, vücud-u eşya ilim içinde azîm bir kudretle, hikmet içinde dakik bir san’atla, tedricî olduğunu gösteriyorlar. Vech-i tevfiki nedir?
Elcevap: Kur’ân’ın feyzine istinaden deriz:
Dipnot-1
“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-2
“Tek bir sesledir ki, hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler.” Yâsin Sûresi, 36:53.
Dipnot-3
“Allah’ın san’atıdır ki, herşeyi hikmetle, yerli yerinde ve sapa sağlam yaratmıştır.” Neml Sûresi, 27:88.
Dipnot-4
“O herşeyi en güzel şekilde yarattı.” Secde Sûresi, 32:7.
âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) âyine-i cemâl: güzelliğin aynası (bk. c-m-l) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) Celîl-i Zülcemâl: sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l) Cemîl-i Zülkemâl: kemâl ve güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l; ẕü; k-m-l) cilve-i ef’âl: İlâhî fiillerin yansıması (bk. c-l-y; f-a-l) dakik: pek ince, nazik def’î: birden bire feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
ilm-i muhit: her şeyi kuşatan ilim (bk. a-l-m) irade-i külliye: herşeyi kuşatan irade (bk. r-v-d; k-l-l) istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kamer: ay kesb etmek: kazanmak kudret: kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i mutlaka: sınırsız güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) külliye: kapsamlı (bk. k-l-l) külliyet: genellik; istidatların tamamını geliştirme (bk. k-l-l) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) merâtib-i külliye: büyük ve kalabalık mertebeler (bk. k-l-l) mertebe-i asliye: asıl mertebe muhîta: kuşatıcı mukayyet: kayıtlı, sınırlı nefs-i bîhuş: akılsız nefis (bk. n-f-s) nim-şeffaf: yarı şeffaf
sıfât: vasıflar, nitelikler (bk. v-ṣ-f) şuûnat: işler, faaliyetler (bk. ş-e-n) tecellî-i sıfât: sıfâtın görünmesi (bk. c-l-y; v-ṣ-f) tecerrüd: sıyrılma, arınma tedricî: yavaş yavaş temsil: kıyaslama tarzında benzetme (bk. m-s̱-l) teveccüh-ü ehadiyet: Allah’ın herbir varlığa ayrı ayrı ve doğrudan teveccühü (bk. v-ḥ-d) ulviyet: yücelik umum: bütün vech-i tevfik: uygunluk yönü vücud-u eşya: varlıkların yaratılması (bk. v-c-d) Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s) zılâl: gölgeler
Evvelâ: Münâfat yoktur. Bir kısım öyledir; iptidadaki icad gibi. Bir kısmı böyledir; mislini iade gibi.
Saniyen: Mevcudatta meşhud olan suhulet ve sür’at ve kesret ve vüs’at içinde nihayet intizam, gayet ittikan ve hüsn-ü san’at ve kemâl-i hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücud-u hakikatlerine kat’iyen şehadet eder. Öyle ise, şunların hariçte tahakkukları medar-ı bahis olması lüzumsuzdur. Belki yalnız “Sırr-ı hikmeti nedir?” denilebilir. Öyle ise, biz dahi, bir kıyas-ı temsilî ile şu hikmete işaret ederiz.
Meselâ, nasıl ki terzi gibi bir san’atçı, birçok külfetler, maharetlerle musannâ birşeyi icad eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsalini külfetsiz, çabuk yapabilir. Hattâ bazan öyle bir derece suhulet peyda eder ki, güya emreder, yapılır. Ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder—saat gibi—güya bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Öyle de, Sâni-i Hakîm ve Nakkâş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedi’ bir surette yaptıktan sonra, cüz’î ve küllî, cüz ve küll herşeye bir model hükmünde bir nizam-ı kaderî ile bir miktar-ı muayyen vermiştir. İşte, bak, o Nakkâş-ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu’cizat-ı kudretiyle murassâ, taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyas ederek havârık-ı rahmetiyle musannâ, taze bir kâinatı o kamete göre dikiyor. Herbir günü bir satır yaparak dekaik-i hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcudatı onda yazıyor.
Hem o Kadîr-i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rû-yi zemini, herbir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit bevakit, taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icad ediyor, birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim bemevsim, her bağ ve bostanda taze taze mu’cizât-ı kudretini ve hedâyâ-yı rahmetini gösterir, yeni birer kitab-ı hikmetnümâ yazıyor, taze taze birer
âlem: dünya (bk. a-l-m) bedi’: güzel, eşsiz (bk. b-d-a) bostan: bahçe cüz: kısım, parça (bk. c-z-e) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) dekaik-i hikmet: hikmet incelikleri (bk. ḥ-k-m) emsal: benzer (bk. m-s̱-l) evvelâ: ilk olarak hariç: dış havârık-ı rahmet: rahmet harikaları (bk. r-ḥ-m) hedâyâ-yı rahmet: rahmet hediyeleri (bk. r-ḥ-m) hüsn-ü san’at: sanatın güzelliği (bk. ḥ-s-n, ṣ-n-a) icad: var etme, yoktan yaratma; yapma, meydana getirme (bk. v-c-d) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) iptida: başlangıç ittikan: sağlamlık Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kâinat: evren, yaratılmış herşey, (bk. k-v-n) kamet: biçim ve boy, endam kat’iyen: kesinlikle kemâl-i hilkat: yaratılışın mükemmelliği (bk. k-m-l; ḫ-l-ḳ)
Nakkaş-ı Alîm: her şeyi bilen ve her şeyi san’atlı bir şekilde işleyen Allah (bk. n-ḳ-ş; a-l-m) Nakkaş-ı Ezelî: herşeyi san’atlı bir şekilde işleyen, varlığının başlangıcı olmayıp sonradan var olmayan Allah (bk. n-ḳ-ş; e-z-l) nihayet: son derece nizam-ı kaderî: kader ölçüsü (bk. n-ẓ-m; ḳ-d-r) rû-yi zemin: yeryüzü sahrâ: ova Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) saniyen: ikinci olarak sırr-ı hikmet: hikmetin sırrı (bk. ḥ-k-m) suhulet: kolaylık suhulet peyda etmek: kolaylık kazanmak suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) vücud-u hakikat: gerçek varlık (bk. v-c-d; ḥ-ḳ-ḳ) vüs’at: genişlik
matbaha-i rahmetini kuruyor, mücedded bir hulle-i san’atnümâ giydiriyor. Her baharda, herbir ağaca sündüs-misal taze bir çarşaf giydiriyor, lü’lü’-misal yeni bir murassaatla süslendiriyor, yıldız-misal rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
İşte, şu işleri nihayet hüsn-ü san’at ve kemâl-i intizamla yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyar âlemleri nihayet hikmet ve inâyet ve kemâl-i kudret ve san’atla değiştiren Zat, elbette gayet Kadîr ve Hakîmdir, nihayet derecede Basîr ve Alîmdir. Tesadüf onun işine karışamaz. İşte, o Zât-ı Zülcelâldir ki, şöyle ferman ediyor:
deyip, hem kemâl-i kudretini ilân, hem kudretine nisbeten haşir ve kıyamet gayet sehl ve külfetsiz olduğunu beyan ediyor. Emr-i tekvinîsi kudret ve iradeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya, evâmirine gayet musahhar ve münkad olduklarını ve mübaşeretsiz, muâlecesiz halk ettiği için icadındaki suhulet-i mutlakayı ifade için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ile ferman ediyor.
Hasıl-ı kelâm: Bir kısım âyetler, eşyada, hususan bidayet-i icadında gayet derecede hüsn-ü san’atı ve nihayet derecede kemâl-i hikmeti ilân ediyor. Diğer kısmı, eşyada, hususan tekrar icadında ve iadesinde gayet derecede suhulet ve sür’atini, nihayet derecede inkıyad ve külfetsizliğini beyan eder.
Dipnot-1
“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-2
“Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.
Alîm: herşeyi bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Basîr: herşeyi gören Allah (bk. b-ṣ-r) beyan: açıklama (bk. b-y-n) bidayet-i icad: yaratılışın başlangıcı (bk. v-c-d) emr-i tekvinî: yaratma emri (bk. k-v-n) eşya: şeyler, varlıklar evâmir: emirler ferman etmek: buyurmak Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hasıl-ı kelâm: sözün özü (bk. k-l-m) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hulle-i san’atnümâ: san’atlı elbise (bk. ṣ-n-a)
hüsn-ü san’at: güzel san’at (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) hususan: özellikle icad: yoktan yaratma (bk. v-c-d) inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) inkıyad: itaat etme irade: dileme, tercih (bk. r-v-d) Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kemâl-i hikmet: hikmetin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i intizam: mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i kudret ve san’at: kudret ve san’atın mükemmelliği (bk. k-m-l; ḳ-d-r; ṣ-n-a)kıyamet: varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) külfetsiz: zahmetsiz, kolay Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lü’lü’-misal: inci gibi (bk. m-s̱-l) matbaha-i rahmet: rahmet mutfağı (bk. r-ḥ-m) muâlecesiz: doğrudan doğruya mübaşeretsiz: temas etmeksizin mücedded: yenilenen münkad: itaat etmiş murassaât: mücevherlerle süslü musahhar: boyun eğmiş nihayet: son derece; son nisbeten: oranla, kıyasla (bk. n-s-b) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sehl: kolay seyyar: hareketli, gezici suhulet: kolaylık suhulet-i mutlaka: sınırsız kolaylık (bk. ṭ-l-ḳ) sündüs-misal: ipekli kumaş gibi (bk. m-s̱-l) tazammun: kapsama, içine alma yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Altıncı Söz, İkinci Şua, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Allah’ın herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Altıncı Söz Birinci Şua.
Allah’ın herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması – Cumartesi Dersleri 16. 1.
İtminan-ı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan Dört Şuâı göstermekle kör nefs ime bir basiret vermek için yazılmıştır.
BİRİNCİ ŞUA
Ey nefs-i nadan! Diyorsun ki: “Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef’âli; ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i Rububiyeti; ve ferdâniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması; ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması, hakaik-ı Kur’âniyedendir. Kur’ân ise hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zahirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim.
Elcevap: Madem öyledir; itminan için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur çok müşkilâtımızı halletmiş; inşaallah bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyar ile, İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi deriz:
Dipnot-1
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir. Şanı ne yücedir Onun ki, herşeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. Siz de ona döneceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:82-83.
basiret: görüş ve seziş (bk. b-ṣ-r) Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye: Allah’ın Zâtının birliği (bk. v-ḥ-d; e-l-h) ferdâniyet: birlik ve teklik (bk. f-r-d) feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ) hakaik-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm: hikmet sahibi (bk. ḥ-k-m) ihtiyar: irade, seçme, tercih (bk. ḫ-y-r) İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler) ism-i Nur: Allah’ın Nur ismi (bk. s-m-v; n-v-r) istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) itminan: inanma, tatmin olma
itminan-ı nefis: nefsin tam kanaatle inanması (bk. n-f-s) külliyet-i ef’âl: işlerin çokluğu ve kapsamlılığı (bk. k-l-l; f-a-l) medar: sebep, vesile muinsiz: yardımcısız münâfât: tezat, zıtlık münezzehiyet: arınmış ve yüce olma (bk. n-ẓ-h) müşkilât: zorluklar nefis: kişinin kendisi; insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nefs-i nadan: cahil nefis (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
şeriksiz: ortaksız şuâ: ışık, parıltı şümul-ü tasarrufat: tasarrufların her şeyi kaplaması (bk. ṣ-r-f) tahmil etmek: yüklemek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) ulviyet: yücelik umumiyet-i Rububiyet: Cenab-ı Hakkın idare ve terbiye ediciliğinin ve egemenliğinin her şeyi kuşatması (bk. r-b-b) vahdet-i şahsiye: şahsın birliği (bk. v-h-d) vâzıh: açık, âşikar zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
Temsil, i’câz-ı Kur’ân’ın en parlak bir âyinesi olduğundan, biz dahi bir temsille şu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Birtek zat, muhtelif merâyâ vasıtasıyla külliyet kesb eder. Cüz’î-yi hakikî iken, umumî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ, şems, bir cüz’î-yi müşahhas iken, eşya-yı şeffâfe vasıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki, rû-yi zemini timsalleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarat ve parlak zerrat adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyası ve ziyasının içinde olan yedi renkli elvân-ı seb’ası, herbirisi, mukabilindeki eşyaya muhit, âmm ve şamil oldukları halde, herbir şeffaf şey dahi güneşin timsaliyle beraber harareti, hem ziyayı, hem elvân-ı seb’ayı gözbebeğinde saklıyor ve sâfi kalbini ona bir taht yapıyor.
Demek, şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukabil umum eşyaya muhit olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle, herbir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber, bir nevi cilve-i zatıyla bulunur. Madem temsilden temessül bahsine geçtik. Temessülün çok envâından şu meseleye medar olacak üç nev’ine işaret ederiz.
Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır, ayn değil; hem mevattır, ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin. Ötekiler ölüdürler; hayat hassaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nuranînin akisleridir. Şu akis ayn değil, fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor; fakat o nurânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir, onun gibi hayy sayılıyor.
Meselâ, şems dünyaya girdi, herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hassaları hükmünde olan hararet, ziya ve ziyadaki elvân-ı seb’a bulunuyor. Eğer, faraza, güneş zîşuur olsaydı—harareti ayn-ı kudreti, ziyası ayn-ı ilmi, elvân-ı seb’ası sıfât-ı seb’ası olsaydı—o vakit, o tek ve yekta bir
Dipnot-1
“Ben ne geceyim, ne de geceye kulluk ederim. Ben bir hakikat güneşinin hâdimiyim ki, size ondan haber getiriyorum.” İmam-ı Rabbânî, el-Mektûbât 1:124 (130. Mektup).
âmm: umumî, genel âyine: ayna ayn: aslı, kendisi ayn-ı ilmi: ilmin kendisi (bk. a-l-m) ayn-ı kudret: kudretin kendisi (bk. ḳ-d-r) cilve: yansıma (bk. c-l-y) cilve-i zât: zâtın görüntüsü (bk. c-l-y) cüz’î-yi hakikî: gerçek fert, tek kişi (bk. c-z-e; ḥ-ḳ-ḳ) cüz’î-yi müşahhas: somut bir fert, birey (bk. c-z-e) ehadiyet: her bir varlıkta görünen birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elvân-ı seb’a: yedi renk envâ: çeşitler, türler eşya-yı şeffâfe: şeffaf şeyler faraza: varsayalım ki gayr: diğeri, başkası hararet: sıcaklık, ısı
hâsiyet: özellik, hususiyet hassa: özellik hayy: diri, canlı (bk. ḥ-y-y) hüviyet-i suriye: görünüşteki şahsiyet i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) katarat: damlalar kesb etmek: kazanmak kesif: yoğun, şeffaf olmayan küllî: fertlerden oluşan topluluk, bireyler topluluğu (bk. k-l-l) külliyet: fertlerden oluşan topluluk hâli (bk. k-l-l) mahiyet: özellik, nitelik, iç yapı mahzen: depo mâlik: sahip (bk. m-l-k) medar: dayanak, vesile merâyâ: aynalar mevat: ölmüş (bk. m-v-t) muhit: kapsayıcı, kuşatıcı mukabil: karşılık
nev’: çeşit nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) rû-yi zemin: yeryüzü sâfi: saf, temiz (bk. ṣ-f-y) şamil: kapsamlı şems: güneş sıfât-ı seb’a: yedi sıfat (bk. v-ṣ-f) şuûnât: özellikler, haller ve işler (bk. ş-e-n) temessül: görüntünün belirmesi (bk. m-s̱-l) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) umumî: genel vâhidiyet: varlıkları kaplayan birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d) yekta: tek, eşsiz zerrat: zerreler, atomlar zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) ziya: ışık
güneş, bir anda herbir âyinede bulunur, herbirisini kendine bir nevi arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle, âyinemiz vasıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
Üçüncüsü: Nuranî ruhların aksidir. Şu akis hem hayydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i nefsü’l-emriyesini tamamen tutmuyor.
Meselâ, Hazret-i Cebrail aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu1 bir anda, huzur-u İlâhîde, haşmetli kanatlarıyla Arş-ı Âzamın önünde secdeye gider,2 hem o anda hesapsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mâni olmazdı.
İşte, şu sırdandır ki, mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ, evliyadan, ziyade nuraniyet kesb eden ve abdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misalin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür’atinde bir vasıta-i seyir ve seyahat suretine geçerler. Ve o ruhanîler, hayal sür’atiyle o merâyâ-yı nazifede, o menâzil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.
Madem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyet nim-nuranî masnular, nuraniyet sırrıyla, bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyet bir cüz’î iken mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz’î bir ihtiyar ile pek çok muhtelif işleri yapabilirler. Acaba, maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayıt ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberrâ; ve şu umum envar ve bütün nuraniyat Onun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesif
abdal: Allah’a yönelmiş kimse, derviş âlem-i misal: görüntüler âlemi (bk. a-l-m; m-s̱-l) arş: taht (bk. a-r-ş) Arş-ı Âzam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-z-m) asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi kimseler (bk. ṣ-f-y) âyine: ayna ayn: aslı, kendisi berk: şimşek Cebrâil: (bk. bilgiler) cismaniyat: maddî varlıklar cüz’î: fert, birey; az (bk. c-z-e) Dıhye: (bk. bilgiler) envar: nurlar (bk. n-v-r) envâr-ı kudsiye-i esmâ: Allah’ın isimlerinin mukaddes nurları (bk. n-v-r; ḳ-d-s; s-m-v) esir: kâinatı kapladığına inanılan ince ve lâtif madde evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hayy: diri, canlı (bk. ḥ-y-y) huzur-u İlâhi: Cenab-ı Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; e-l-h) huzur-u Nebevî: Hz. Peygamberin huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; n-b-e) ihtiyar: irade, tercih (bk. ḫ-y-r) kesb etmek: kazanmak kesif: yoğun, şeffaf olmayan küllî: bireyler topluluğu (bk. k-l-l) mahiyet-i nefsü’l-emir: birşeyin gerçek niteliği (bk. n-f-s) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a) menâzil-i lâtife: güzel yerler (bk. n-z-l; l-ṭ-f) merâyâ-yı nazife: temiz aynalar mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muallâ: yüce müberrâ: temiz, pâk mücerred: soyutlanmış mukayyet: kayıtlı, sınırlı münezzeh: arınmış, yüce (bk. n-z-h)
müşahede: görme (bk. ş-h-d) musahhar: boyun eğmiş mutlak: sınrsız, kayıtsız (bk. ṭ-l-ḳ) nevi: çeşit, tür nim-nuranî: yarı parlak (bk. n-v-r) nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b ) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nuraniyat: nurdan varlıklar (bk. n-v-r) nuraniyet: nur özelliği (bk. n-v-r) ruhaniyat: ruhanîler (bk. r-v-ḥ) salâvat: Peygamberimize rahmet ve esenlik duası (bk. ṣ-l-v) tahdid-i kayıt: kayıt altına alınma tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r) vasıta-i seyir ve seyahat: seyir ve yolculuk vasıtası zulmet-i kesafet: madde ve yoğunluğun karanlığı (bk. ẓ-l-m)
zılâli; ve umum vücut ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misal nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı muhîta; ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdesin irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef’âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahıs külliyet kesb etmeden ona yanaşabilir?
Evet, nasıl güneş kayıtsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana senin gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyet olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Adeta, mânen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de, Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülkemâl sana gayet yakındır; sen Ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış.
âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) âyine-i cemâl: güzelliğin aynası (bk. c-m-l) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) Celîl-i Zülcemâl: sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l) Cemîl-i Zülkemâl: kemâl ve güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l; ẕü; k-m-l) cilve-i ef’âl: İlâhî fiillerin yansıması (bk. c-l-y; f-a-l) dakik: pek ince, nazik def’î: birden bire feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
ilm-i muhit: her şeyi kuşatan ilim (bk. a-l-m) irade-i külliye: herşeyi kuşatan irade (bk. r-v-d; k-l-l) istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kamer: ay kesb etmek: kazanmak kudret: kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i mutlaka: sınırsız güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) külliye: kapsamlı (bk. k-l-l) külliyet: genellik; istidatların tamamını geliştirme (bk. k-l-l) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) merâtib-i külliye: büyük ve kalabalık mertebeler (bk. k-l-l) mertebe-i asliye: asıl mertebe muhîta: kuşatıcı mukayyet: kayıtlı, sınırlı nefs-i bîhuş: akılsız nefis (bk. n-f-s) nim-şeffaf: yarı şeffaf
sıfât: vasıflar, nitelikler (bk. v-ṣ-f) şuûnat: işler, faaliyetler (bk. ş-e-n) tecellî-i sıfât: sıfâtın görünmesi (bk. c-l-y; v-ṣ-f) tecerrüd: sıyrılma, arınma tedricî: yavaş yavaş temsil: kıyaslama tarzında benzetme (bk. m-s̱-l) teveccüh-ü ehadiyet: Allah’ın herbir varlığa ayrı ayrı ve doğrudan teveccühü (bk. v-ḥ-d) ulviyet: yücelik umum: bütün vech-i tevfik: uygunluk yönü vücud-u eşya: varlıkların yaratılması (bk. v-c-d) Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)zılâl: gölgeler
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Altıncı Söz, Birinci Şua, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur’ân’ın delili – Tarafsız olarak değerlendirme ne demek?” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler isimli eserinden On Beşinci Sözün Zeyli.
Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur’ân’ın delili – Tarafsız olarak değerlendirme ne demek – Cumartesi Dersleri 15. 8.
İBLİS’İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde Şeytanın müdhiş bir desisesini, kat’î bir surette reddeden bir vakıadır. O vakıanın mücmel bir kısmını on sene evvel Lemeâtta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin telifinden on bir sene evvel, Ramazan-ı Şerifte, İstanbul’da, Bayezid Cami-i Şerifinde hafızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim, fakat mânevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayalen dinledim. Baktım ki, bana der:
“Sen Kur’ân’ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?”
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur’ân’ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı.
O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur’ân’dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat’î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı.
Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir.
Dipnot-1
Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. “Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-2
“Şeytandan sana bir vesvese geldiğinde Allah’a sığın. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir.” Fussilet Sûresi, 41:36.
âli: yüce, yüksek beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) bîtarafâne: tarafsız olarak desise: hile, aldatma ehl-i tuğyan: azgınlık ve taşkınlık yapanlar, zulüm ve küfürde çok ileri gidenler (bk. ṭ-ğ-y) farz etmek: varsaymak hafız: Kur’ân-ı Kerimi ezberleyen kişi (bk. ḥ-f-ẓ) hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hüccetü’l-Kur’ân ale’ş-Şeytan ve Hizbihî: Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur’ân’ın delili İblis: Şeytan ifham: delil göstererek susturma ilzam: susturma, cevap veremez hale getirme iskât: susturma İstanbul: (bk. bilgiler) istimdad etmek: yardım istemek kat’î: kesin mebhas: bölüm, konu meziyet: üstün özellikler
Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur’ân’a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki: “Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak.”
Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir.1
İşte, Kur’ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya’ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur’ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz.
Heyhat! Binler berâhin-i kat’iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir?
İşte, ey Şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur’ân’a karşı imanlarını ziyadeleştirirler. Senin ve şakirtlerinin gösterdiği yol ise:
Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere
adem: yokluk Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) bâtıl: gerçek ve doğru olmayan, geçersiz berâhin-i kat’iyet: kesin burhanlar, deliller beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) bîtarafâne: tarafsız bîtaraflık: tarafsızlık burhan: delil Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) delâil-i ispat: ispatın delilleri ehl-i hak ve insaf: hak ve doğru yolda olan insaf sahibi kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
farz etmek: varsaymak hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) heyhat: yazık, çok yazık iltizam: taraf tutma kabil: mümkün kaideten: kural gereği kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) kıymettar: kıymetli, değerli kurbiyet-i mekân: yer yakınlığı (bk. m-k-n) mağrip: batı maşrık: doğu mıh: çivi muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m) müddeî: iddia sahibi, davacı muhakeme: değerlendirme, yargılama (bk. ḥ-k-m) münazâun fîh: hakkında tartışılan
muvakkaten: geçici olarak nâkızeyn: birbirine zıt iki şey rağmına: zıddına, inadına sahibülyed: mal sahibi şakirt: talebe, öğrenci serâdan Süreyya’ya kadar: yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir) şıkk-ı muhalif: karşı taraf, karşıt görüşsuret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) taraf-ı İlâhî: Allah’ın tarafı (bk. e-l-h) taraf-ı muhalif: muhalif taraf, karşıt tarafgirlik: taraftarlık vücut: varlık (bk. v-c-d) ziyadeleştirmek: artırmak
atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi: “Kur’ân beşer kelâmına benziyor; onların muhaveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer Allah’ın kelâmı olsa, Ona yakışacak, her cihetçe harikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san’atı nasıl beşer san’atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli.”
Cevaben dedim: Nasıl ki Peygamberimiz (a.s.m.), mucizâtından ve hasâisinden başka, ef’al ve ahval ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiyeye ve evâmir-i tekvîniyesine münkad ve mutî olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker, ve hâkezâ… Herbir ahval ve etvârında harikulâde bir vaziyet verilmemiş—tâ ki ümmetine ef’âliyle imam olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında harikulâde olsaydı, bizzat her cihetçe imam olamazdı, herkese mürşid-i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle rahmeten li’l-âlemîn olamazdı.1
Aynen öyle de, Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhaverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarurî ve kat’îdir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesâilini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşeretini ondan taallüm ediyor, ve hâkezâ, herkes onu merci yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın Tûr-i Sina’da işittiği kelâmullah tarzında olsaydı, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci edemezdi.
Dipnot-1
bk. Enbiyâ Sûresi, 21:107.
âdet-i İlâhiye: Allah’ın âdeti, kanunu (bk. e-l-h) ahval: haller, davranışlar Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) beşer: insan beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) beşeriyet: insanlık bîtarafâne: tarafsız burhan: delil cihet: yön, taraf cin ve ins: cinler ve insanlar desise: hile, aldatma dua: yalvarma, yakarma (bk. d-a-v) edeb-i muaşeret: görgü ve ahlâk kuralları ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i kemâl: kemâl sahipleri, olgun kimseler (bk. k-m-l) ehl-i şuur: şuur ehli, bilinç sahibi olanlar (bk. ş-a-r) envâr: nurlar, ışıklar (bk. n-v-r) etvâr: tavırlar, hal ve hareketler evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait emirler (bk. k-v-n)
hâkezâ: böylece, bunun gibi harekât: hareketler harikulâde: olağanüstü hasâis: vasıflar, özellikler Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) kat’î: kesin kelâm: söz (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) lisan: dil merci: kaynak, başvurulacak yer mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) metanet: sağlamlık mıh: çivi mu’cizât: mu’cizeler, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şeyler (bk. a-c-z) muallim: öğretmen (bk. a-l-m) muhakeme: değerlendirme, yargılama (bk. ḥ-k-m) muhaverât: karşılıklı konuşmalar muhavere: karşılıklı konuşma münâcât: dua, yakarış (bk. n-c-v)
münkad: boyun eğen, bağlılık gösteren mürşid: irşad edici, doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d) mürşid-i mutlak: mutlak irşad edici, doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d; ṭ-l-ḳ) mutî: itaat eden, emre uyan muvaffak: başarılı rahmeten li’l-âlemîn: âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (bk. r-ḥ-m; a-l-m) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taallüm: öğrenme (bk. a-l-m) tahammül: dayanma, katlanma Tûr-i Sina: Sina Dağı; Mûsâ (a.s.) peygamberin Allah’ın kelâmına nâil olduğu dağ ümmet: Peygambere inanıp onun yolundan gidenler umum: bütün üslûb: ifade tarzı zarurî: zorunlu, gerekli zikretmek: anmak zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm gibi bir ulül’azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsâ aleyhisselâm demiş:
Şeytan döndü yine, dedi ki: “Kur’ân’ın meseleleri gibi, çok zatlar o çeşit meseleleri din namına söylüyorlar. Onun için, bir beşer, din namına böyle birşey yapmak mümkün değil mi?”
Cevaben, Kur’ân’ın nuruyla dedim ki:
Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için, “Hak böyledir, hakikat budur, Allah’ın emri böyledir” der. Yoksa, Allah’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, Onun yerinde konuşmaz.
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللهِ 2
düsturundan titrer.
Ve saniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir, belki yüz derece muhaldir. Çünkü birbirine yakın zatlar birbirini taklit edebilirler. Bir cinsten olanlar birbirinin suretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar birbirinin makamlarını taklit edebilirler, muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat daimi iğfal edemezler. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında, alâ külli hal, etvar ve ahvâli içindeki tasannuatlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan, ötekinden gayet uzaksa, meselâ âdi bir adam İbn-i Sina gibi bir dâhiyi ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hali bağıracak ki, “Bu sahtekârdır!”
İşte—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—Kur’ân beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz, hakikî bir yıldız olarak rasat ehline görünsün?
Dipnot-1
“Senin kelâmın böyle midir?’ Allah buyurdu: ‘Ben bütün lisanların kuvvetine mâlikim.” Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 3:536.
Dipnot-2
“Allah adına yalan söyleyenden daha zalim kim vardır?” Zümer Sûresi, 39:32.
âdi: basit, sıradan ahvâl: haller, davranışlar alâ külli hal: ister istemez, her durumda (bk. k-l-l) Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) beşer: insan beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) cihet: yön cins: tür, çeşit dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi düstur: prensip, kural ehl-i dikkat: dikkat sahibi kimseler etvâr: tavırlar, hal ve hareketler evvelâ: ilk olarak farz etmek: varsaymak haddinden tecavüz etmek: çizgiyi aşmak, çok ileri gitmek
hadsiz: sınırsız hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) İbn-i Sina: (bk. bilgiler) iğfal: gaflete düşürerek kandırma, aldatma (bk. ğ-f-l) kelâm: söz (bk. k-l-m) maskara: gülünç muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhal: imkansız muvaffak: başarılı muvakkaten: geçici olarak nam: ad nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nur: ışık (bk. n-v-r) rasat ehli: gözlemci, gözetleyen
saniyen: ikinci olarak suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tahammül: dayanma, katlanma tasannuat: yapmacık hareketler (bk. ṣ-n-a) tekellüfat: zoraki davranışlar tekellüfsüz: zahmetsiz ulü’l-azm: azamet, ciddiyet, sabır ve sebat sahibi büyük peygamberler; Hz. Âdem, Hz. Mûsâ, Hz. İsa, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve peygamberimiz Hz. Muhammed’e verilen sıfat
Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus suretini tasannusuz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmi bir nefer, namdar, âli bir müşirin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsas etmesin? Hem müfteri, yalancı, itikadsız bir adam, müddet-i ömründe daima en sadık, en emin, en mutekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhilerin nazarında tasannuu saklansın? Bu ise yüz derece muhaldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez. Ve öyle de farz etmek, bedihî bir muhali vaki farz etmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i İslâmın semâsında bilmüşahede pek parlak ve daima envâr-ı hakaiki neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemâlât telâkki edilen Kitab-ı Mübînin—hâşâ—mahiyeti bir yıldız böceği hükmünde tasannucu bir beşerin hurafatlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın. Ve onu daima âli ve menba-ı hakaik bir yıldız bilsin. Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, sen ey Şeytan, yüz derece şeytanette ileri gitsen, buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın. Yalnız mânen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Salisen: Hem, Kur’ân’ı beşer kelâmı farz etmek, lâzım gelir ki, âsârıyla, tesirâtıyla, netâiciyle âlem-i insaniyetin bilmüşahede en ruhlu ve hayatfeşan, en hakikatli ve saadetresan, en cemiyetli ve mucizbeyan, âli meziyetleriyle yaldızlı bir Furkanın gizli hakikati—hâşâ—muavenetsiz, ilimsiz birtek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasniâtı olsun ve yakından onu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar onda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu eserini görmesin; daima ciddiyeti, samimiyeti, ihlâsı bulsun.
âlem-i insaniyet: insanlık âlemi (bk. a-l-m) âlem-i İslâm: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m) âli: yüce, yüksek âmi: basit, sıradan âsâr: eserler bedihî: ap açık beşer: insan beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cemiyetli: geniş kapsamlı (bk. c-m-a) cihet: yön, taraf dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi dehâ: olağanüstü zeka ve akıl sahibi kimse emin: güvenilir (bk. e-m-n) envâr-ı hakaik: hakikat nurları (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) farz etmek: varsaymak Furkan: doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur’ân (bk. f-r-ḳ) hakikatli: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil hayatfeşan: hayat saçan (bk. ḥ-y-y) hezeyan: saçmalama
hurafat: batıl inanışlar; mânâsız sözler ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme (bk. ḫ-l-ṣ) ihsas: hissettirme itikadsız: inançsız kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) keyfiyet: özellik, nitelik Kitâb-ı Mübîn: herşeyi açıkça beyan eden kitap, Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; b-y-n) mahiyet: özellik, nitelik, esas mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) menba-ı hakaik: hakikatlerin kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mu’cizbeyan: açıklama ve anlatış tarzı mu’cize olan (bk. a-c-z; b-y-n) muavenetsiz: yardımsız müdakkik: dikkatli, inceden inceye araştıran müddet-i ömür: ömür süresi müfteri: iftiracı muhal: olması imkansız şey müşir: mareşal mutekid: inanmış, dindar
namdar: şan ve şöhret sahibi nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nefer: asker, er neşretmek: yaymak netâic: neticeler, sonuçlar saadetresan: mutluluğa ulaştıran sadık: doğru, dürüst (bk. ṣ-d-ḳ) salisen: üçüncü olarak şems-i kemâlât: kemâlât güneşi, her türlü mükemmelliğin kaynağı (bk. k-m-l) şeytanet: şeytanlık suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tasannu: yapmacık hareket, zorla birşeyi daha iyi göstermeye çalışma (bk. ṣ-n-a) tasniât: uydurmalar telâkki etmek: kabul etmek temâşâ eden: hayranlıkla seyreden temâşâ ehli: gözlemci, gözetleyen tesirât: tesirler, etkiler ulvî: yüksek vaki: olmuş yıldız-ı hakikat: hakikat yıldızı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) zîakıl: akıl sahibi (bk. ẕî)
Bu ise, yüz derece muhal olmakla beraber, bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emaneti, imanı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en âli haslet telâkki edilen ve kabul edilen bir zâtı en emniyetsiz, en ihlâssız, en itikadsız farz etmekle, muzaaf bir muhali vaki görmek gibi, Şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı küfrîdir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira, farz-ı muhal olarak, Kur’ân kelâmullah olmazsa, Arştan zemine düşer gibi sukut eder, ortada kalmaz. Mecma-ı hakaik iken, menba-ı hurafat olur. Ve o harika fermanı gösteren zat-hâşâ, sümme hâşâ-eğer Resulullah olmazsa, âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne sukut etmek ve menba-ı kemâlât derecesinden maden-i desâis makamına düşmek lâzım gelir, ortada kalmaz. Zira Allah namına iftira eden, yalan söyleyen, en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği daimî bir surette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşahede etmek ne kadar muhal ise, şu mesele de öyle muhaldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divane lâzım ki buna ihtimal versin.
Rabian: Hem, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, nev’-i benî Âdemin en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (a.s.m.) mukaddes kumandanı olan Kur’ân, bilmüşahede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle, o pek büyük orduyu iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı-maddî ve mânevî teçhiz ettiği ve umum o efradın derecâtına göre akıllarını talim ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshir ve vicdanlarını tathir, âzâ ve cevârihlerini istimal ve istihdam ettiği halde—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip, yüz derece muhali kabul etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakkın kanunlarını benî Âdeme ders veren ve samimî
ahvâl: haller, davranışlar akvâl: sözler âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âli: yüce Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) âzâ: organlar bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cevârih: organlar cihan: dünya derecât: dereceler divane: akılsız, deli düstur: prensip, kural ednâ: en aşağı efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) emniyet: güven (bk. e-m-n) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı evsâf: vasıflar, özellikler, nitelikler (bk. v-ṣ-f) farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım ferman: buyruk ferş: yer fethetmek: açmak fıtraten: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r) Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harekât: hareketler hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil haslet: huy, özellik, karakter hezeyan-ı küfrî: küfür, inançsızlık saçmalığı (bk. f-k-r) ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme (bk. ḫ-l-ṣ) intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) inzibat: güvenlik ve düzen, asayiş istihdam: çalıştırma, kullanma istikamet: doğruluk istimal: kullanma itikadsız: inançsız kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) maden-i desâis: hile ve aldatmaların kaynağı mecma-ı hakaik: hakikatlerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ) menba-ı hurafat: hurafelerin kaynağı menba-ı kemâlât: mükemmelliklerin kaynağı (bk. k-m-l) müddet-i hayat: hayat süresi (bk. ḥ-y-y)
muhal: olması imkansız şey muhteşem: ihtişamlı, görkemli mukaddes: her türlü noksandan ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) müşahede etmek: gözlemlemek (bk. ş-h-d) muzaaf: katmerli, kat kat nâfiz: etkili, hükmü geçen nev’-i benî Âdem: Âdemoğulları, insanlık türü rabian: dördüncü olarak Resulullah: Allah’ın Resulü (bk. r-s-l) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) sukut etmek: düşmek, alçalmak talim: öğretme (bk. a-l-m) tathir: temiz tutma, temizleme teçhiz etmek: donatmak telâkki edilen: kabul edilen teshir: boyun eğdirme ümmet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’e inanıp onun yolundan giden Müslümanlar (bk. ḥ-m-d) umum: bütün vaki: olmuş
ef’âliyle hakikatin düsturlarını beşere talim eden ve hâlis ve makul akvâliyle istikametin ve saadetin usullerini gösteren ve tesis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyade Allah’ı bilen ve bildiren1 ve nev-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren ve şöhretşiar şuûnâtıyla, nev-i beşerin, belki kâinatın elhak medar-ı fahri olan bir zâtı—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—sahtekâr, Allah’tan korkmaz ve bilmez, haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farz etmekle, yüz derece muhali birden irtikâp etmek lâzım gelir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira, farz-ı muhal olarak, Kur’ân kelâmullah olmazsa, Arştan düşse, orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, ey Şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
Şeytan döndü, dedi: “Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur âkıllerine Kur’ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.”
Elcevap:
Evvelâ: Gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Saniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa, gayet muhal birşey mümkün görünebilir.
Bir zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş, “Ayı gördüm” demiş. İşte, muhaldir ki, hilâl o beyaz kıl olsun. Fakat kasten ve bizzat aya baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhali mümkün telâkki etmiş.
Salisen: Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır.
Adem-i kabul bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz.
adem-i kabul: kabul etmeme âkıl: akıllı olan akvâl: sözler Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) beşer: insan câhilâne: cahilce düstur: prensip, kural ef’âl: fiiler, işler (bk. f-a-l) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elhak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) evvelâ: ilk olarak farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: varsayım hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlis: saf, katıksız, samimi (bk. ḫ-l-ṣ) hâşâ: asla öyle değil havf etmek: korkmak haysiyet: itibar, şeref
hilâl: yay şeklinde görülen yeni ay inkâr: inanmama, yok sayma (bk. n-k-r) irtikâp etmek: yapmak, işlemek istikamet: doğruluk kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) katmer: kat kat kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) kemâl-i haşmet: ihtişam ve heybetin mükemmelliği (bk. k-m-l) küre-i arz: yerküre, dünya lâkaytlık: ilgisizlik, duyarsızlık makul: akla uygun medar-ı fahr: övünç kaynağı muhal: imkansız, olmayacak şey mümkün: olabilir (bk. m-k-n) nazar: bakış, göz (bk. n-ẓ-r)
nev-i beşer: insanlık, insan türü saadet: mutluluk salisen: üçüncü olarak saniyen: ikinci olarak sathî: yüzeysel şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) semâ: gök (bk. s-m-v) şöhretşiar: şöhretli suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuûnat: işler, fiiller ve özellikler (bk. ş-e-n) talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tarihçe-i hayat: kısa hayat hikâyesi (bk. ḥ-y-y) tebeî: dolaylı telâkki: kabul etme tesis etmek: kurmak velvele: gürültü ziyade: çok, fazla
Amma inkâr ise, o adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur.
O halde, senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem, ey Şeytan, bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inat ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytanî desiselerle, çok muhâlâtı intaç eden inkâr ve küfrü, o bedbaht, insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Rabian: Hem, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyalara, sıddıkînlere, aktablara bilmüşahede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemadiyen hak ve hakkaniyeti, sıdk ve sadakati, emn ve emaneti umum tabakat-ı ehl-i kemâle talim eden ve erkân-ı imaniyenin hakaikiyle ve erkân-ı İslâmiyenin desâtiriyle iki cihanın saadetini temin eden ve bu icraatının şehadetiyle bizzarure hak ve hâlis ve sâfi hakikat ve gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı, kendi evsâfının ve tesirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip—hâşâ, sümme hâşâ—bir sahtekârın tasniat ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, sofestaîleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber; izhar ettiği din ve şeriat-ı İslâmiyenin şehadetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil’ittifak fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfi ubûdiyetinin delâletiyle ve
adem-i kabul: kabul etmeme aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler âlem-i insaniyet: insanlık âlemi (bk. a-l-m) asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) bâtıl: gerçek dışı, sahte, yalan bedbaht: talihsiz bil’ittifak: ittifakla, hep birlikte bilbedâhe: ap açık bir şekilde bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) bizzarure: zorunlu olarak cihan: dünya dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) delâlet: delil olma, işaret etme desâtir: düsturlar, prensipler, kurallar desise: hile, aldatma emn ve emanet: güven ve güvenilirlik (bk. e-m-n) envâr: nurlar (bk. n-v-r) erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları (bk. r-k-n; e-m-n) erkân-ı İslâmiye: İslâmın esasları, şartları (bk. r-k-n; s-l-m) evsâf: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) farz etmek: varsaymak fevkalâde: olağanüstü gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: gerçek mahiyetler, asıl ve esaslar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: hak oluş, doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlis: katıksız, saf, samimi (bk. ḫ-l-ṣ) hâşâ: asla öyle değil hezeyan-ı küfrî: küfür saçmalaması (bk. k-f-r) hüküm: yargı, kesin bir karara varma (bk. ḥ-k-m) iğfal: gaflete düşürerek kandırma, aldatma (bk. ğ-f-l) inkâr: inanmama, yok sayma (bk. n-k-r) intaç etmek: sonuç vermek izhar etmek: ortaya çıkarmak (bk. ẓ-h-r) kabul-ü adem: yokluğunu kabul etme, inkâr kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mecmua: topluluk (bk. c-m-a) müddet-i hayat: hayat süresi (bk. ḥ-y-y) muğâlata: karşısındakini yanıltma, yanlışa sevketme muhal: imkansız, olmayacak şey muhâlât: imkansız, olmayacak şeyler mükâbere: büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme (bk. k-b-r) mümkün: olabilir (bk. m-k-n) mütemadiyen: sürekli olarak muttasıf: vasıflanmış (bk. v-ṣ-f)
nazarıyla: gözüyle, bakışıyla rabian: dördüncü olarak saadet: mutluluk sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) sâfi: temiz, arınmış (bk. ṣ-f-y) safsata: yalan yanlış, uydurma semâ: gök (bk. s-m-v) şenî: kötü, çirkin, alçakça şeriat-ı İslâmiye: İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâm (bk. ş-r-a; s-l-m) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için herşeyi, hatta kendisini dahi inkâr eden suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tabakat-ı ehl-i kemâl: olgunluk ve fazilet sahibi insanların tabakaları (bk. k-m-l) takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma (bk. v-ḳ-y) talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tasniat: uydurma şeyler tesirât: tesirler ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün
bil’ittifak kendinde görünen ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemâlâtın tasdikiyle en mutekid, en metin, en emin, en sadık bir zâtı—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—itikadsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz bir vaziyette farz etmek, muhâlâtın en çirkin ve menfur bir suretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâp etmek lâzım gelir.
Elhasıl: On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci İşaretinde denildiği gibi, nasıl kulaklı âmi tabakası, i’câz-ı Kur’ân fehminde demiş: “Kur’ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcut kitaplara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur’ân umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise, Kur’ân umum kitapların fevkindedir; öyle ise mucizedir.
Aynen öyle de, biz de ilm-i usul ve fenn-i mantıkça sebr ve taksim denilen en kat’î bir hüccetle1 deriz:
Ey Şeytan ve ey Şeytanın şakirtleri! Kur’ân ya Arş-ı Âzamdan ve İsm-i Âzamdan gelmiş bir kelâmullahtır veyahut—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—yerde, sahtekâr ve Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, itikadsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan, sabık hüccetlere karşı bunu sen diyemezdin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarure ve bilâşüphe, Kur’ân Hâlık-ı Kâinatın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz. Nasıl ki kat’î bir surette ispat ettik; sen de gördün ve dinledin.
Hem Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ya Resulullahtır ve bütün resullerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir; veyahut—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, itikadsız,
ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ; ḥ-s-n) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âmi: cahil, tahsil görmemiş Arş-ı Âzam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) beşer: insan bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle bilâşüphe: kuşkusuz bizzarure: kaçınılmaz şekilde dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) efdâl: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l) ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) elhasıl: özetle, sonuç olarak emin: güvenilir (bk. e-m-n) farz etmek: varsaymak fehm: anlayış, kavrayış
fenn-i mantık: mantık ilmi fevkinde: üstünde Hâlık-ı Kâinat: evreni ve içindeki herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) hâşâ: asla öyle değil hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil hüccet: delil i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) iktiza: gerektirme ilm-i usul: bir işin nasıl yapılacağını gösteren ilim, metodoloji (bk. a-l-m) irtikâp etmek: yapmak, işlemek İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m) itikad: inanç itikadsız: inançsız kat’î: kesin kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m) mahlukât: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ)
menfur: nefret edilen metin: sağlam mevcut: var olan (bk. v-c-d) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) muhal: olması imkansız şey muhâlât: olması imkansız şeyler mutekid: inanmış, dindar resul: peygamber, elçi (bk. r-s-l) Resulullah: Allah’ın elçisi (bk. r-s-l) sabık: geçen, önceki sadık: doğru (bk.i) sahib-i kemâlât: olgunluk ve fazilet sahibi kimseler (bk. k-m-l) şakirt: talebe, öğrenci sebr ve taksim: mantıkta bir ispatlama usulü suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) umum: genel, bütün zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m) zulümlü: karanlık (bk. ẓ-l-m)
esfel-i sâfilîne sukut etmiş bir beşer farz etmek HAŞİYE-1 lâzım gelir ki bu ise, ey İblis, ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münafıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsitleri ve o Asya münafıklarının en vicdansızları dahi diyorlar ki: “Muhammed-i Arabî (a.s.m.) çok akıllıydı ve çok güzel ahlâklıydı.”
Madem şu mesele iki şıkka münhasırdır. Ve madem ikinci şık muhaldir ve hiçbir kimse buna sahip çıkmıyor. Ve madem kat’î hüccetlerle ispat ettik ki, ortası yoktur. Elbette ve bizzarure, senin ve hizbüşşeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakkılyakîn, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm Resulullahtır ve bütün resullerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir.
Kur’ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyatlarını ve galiz tabiratlarını iptal etmek için zikrettiğine istinaden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhaliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tabirâtı farz-ı muhal suretinde titreyerek kullanmaya mecbur oldum.
Dipnot-1
Meleklerin, insanların ve cinlerin sayısınca ona salât ve selâm olsun.
Asya: (bk. bilgiler) Avrupa: (bk. bilgiler) beşer: insan bihakkılyakîn: yaşanmış bir kesinlikte (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) bilbedâhe: ap açık bir şekilde bizzarure: zorunlu olarak efdal: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l) ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım feylesof: filozof, felsefeci
fikr-i küfrî: küfür ve inkâr fikri (bk. f-k-r; k-f-r) galiz: çirkin haşiye: dipnot, açıklayıcı not hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları hüccet: delil İblis: Şeytan istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin birşeyi inkâr eden kimse (bk. k-f-r) kat’î: kesin küfriyat: inkâr ve inançsızlığa sebep olan sözler ve işler (bk. k-f-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ)
müfsit: bozguncu muhal: olması imkansız şey muhaliyet: imkansızlık Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d) münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse münhasır: ayrılmış rağmına: zıddına, aksine resul: peygamber, elçi (bk. r-s-l) Resulullah: Allah’ın resulü, elçisi (bk. r-s-l) sukut etmek: düşmek, alçalmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabirât: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Sözün Zeyli, Yirmi Altıncı Mektup’un Birinci Mebhası, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Şeytanların Taşlanmasında Atılan Şahapların – Göktaşlarının – Metorların Üç Anlamı Olabilir” konusu üzerinde durulmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Yedinci Basamak.
Şeytanların Taşlanmasında Atılan Şahapların – Göktaşlarının – Metorların Üç Anlamı Olabilir – Cumartesi Dersleri 15. 7.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
YEDİNCİ BASAMAK
YEDİNCİ BASAMAK
Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efradları vardır. Bir kısmı nihayet küçük,2 bir kısmı gayet büyüktür.3 Hattâ gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev’i de, nazenin semâ yüzünün murassa ziynetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesireler, binekler, menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev’ini de şeyâtînin recmine alet etmiş.
arz: yer, dünya azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) efrad: fertler (bk. f-r-d) esbap: sebepler (bk. s-b-b) ezvâc: hanımlar, eşler Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) haşmet: heybet, görkem hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) hürmet-i Nebî: Peygamber Efendimize saygı (bk. ḥ-r-m; n-b-e) izhar: gösterme, ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kuvvet-i hikmet: hikmetin kuvveti (bk. ḥ-k-m) menzil: mekan, yer (bk. n-z-l) mesire: seyredilecek, gezilecek yer misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhtelif: çeşitli münevver: aydınlık, nurlanmış (bk. n-v-r) murassa: süslenmiş müsebbih: tesbih eden, Allah’ı anan (bk. s-b-ḥ) nazenin: ince, nâzik, duyarlı Nebî: Peygamber (bk. n-b-e) nev’: çeşit nihayet: son nuhas: erimiş bakır rahîmâne: şefkat ve merhametle (bk. r-ḥ-m) recm: taşlama riayet: gözetme, kollama
Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atlı şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l) şekva: şikayet sema: gök (bk. s-m-v) semek: balık şenaat: kötülük, alçaklık şeyâtin: şeytanlar şuvazlı: kızgın, ateşli tahşid: kuvvetlendirme, destekleme tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma teşhir: sergileme zaife: zayıf, dayanıksız ziynet: süs (bk. z-y-n)
İşte bu recm-i şeyâtîn için atılan şahapların üç mânâsı olabilir.
Birincisi: Kanun-u mübareze en geniş dairede dahi cereyan ettiğine remiz ve alâmettir.
İkincisi: Semâvâtta huşyar nöbettarlar, mutî sekeneler var. Arzlı şerirlerin ihtilâtından ve istimâlarından hoşlanmayan cünudullah bulunduğuna ilân ve işarettir.
Üçüncüsü: Muzahrafat-ı arziyenin mümessilât-ı habiseleri olan casus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvis etmemek ve nüfus-u habise hesabına tecessüs ettirmemek için, edepsiz casusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri misillü, o şeytanları ebvâb-ı semâdan o şahaplarla red ve tarddır.1
İşte, yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimad eden ve Kur’ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu Yedi Basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet. Biz dahi etmeliyiz ve
“Ey Rabbim, şeytanların yanımda bulunmasından, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:98.
Dipnot-3
“Tam ve kesin delil ve herşeyde açık ve kat’î şekilde eserleri görünen hikmet Allah’ındır.” (bk. En’âm Sûresi, 6:149.)
Dipnot-4
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.
arzlı: dünyalı cünudullah: Allah’ın askerleri ebvâb-ı sema: gök kapıları (bk. s-m-v) hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) huşyar: uyanık i’câz: mu’cize oluş, muhatapları acze düşürecek derecede mükemmel olma (bk. a-c-z) ihtilât: karışma istimâ: dinleme itimad eden: güvenen kanun-u mübareze: mücadele, çatışma kanunu (bk. ḳ-n-n) kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi
mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti mesken: ev, mekan (bk. s-k-n) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mümessilât-ı habise: pis ve kötü temsilciler (bk. m-s̱-l) mutî: itaat eden, emre uyan muzahrafat-ı arziye: dünyanın süprüntüleri, pislikleri nöbettar: nöbetçi nüfus-u habise: pis ve kötü nefisler (bk. n-f-s)
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde “Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” ayetleri ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserdinden On Beşinci Söz Altıncı Basamak.
“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” – Cumartesi Dersleri 15. 6.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
ALTINCI BASAMAK
ALTINCI BASAMAK
Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühuda müstaid olduklarından, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte, bunun için, Kur’ân-ı Hakîm öyle i’cazkâr
beşer: insan cühud: bilerek inkâr etme i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z)
temerrüd: inat etme, direnme tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)
bir belâğatle ve öyle âli ve bâhir üslûplarla ve öyle gàli ve zahir temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinatı titretir. Meselâ, “Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi, hudud-u mülkümden, elinizden gelirse çıkınız” meseline işaret eden
âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrurâne temerrüdlerini, gayet mucizâne bir belâğatle kırar. Aczlerini ilân eder. Saltanat-ı Rububiyetin genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve biçare olduklarını gösterir. Güya şu âyetle, hem
وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ 2
âyetiyle böyle diyor ki:
“Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid, ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşânın evamirine karşı geliyorsunuz ki, yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler.
“Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâle karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî askerleri var; faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerlerecmedebilirler.
“Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâlin memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir
Dipnot-1
“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl bir duman Salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız da dokunmaz.” Rahmân Sûresi, 55:33-35.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) adüvv-ü kâfir: inkârcı, inanmayan düşman (bk. k-f-r) âli: yüce, yüksek arz: yer, dünya azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) bâhir: açık, berrak belâğat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) biçare: çaresiz cünud: askerler emirber nefer: emre hazır asker evamir: emirler fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) faraza: varsayalım ki farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım ki gàli: kıymetli hakaret: küçüklük, değersizlik Hâkim-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeye hükmeden Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)
hudud-u mülk: mülkün sınırı (bk. m-l-k) ibâd: kullar (bk. a-b-d) inzar: sakındırma, uyarma kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r) mağrur: gururlu mağrurâne: gururlu bir şekilde mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan, herşeyin sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) muannid: inatçı mübareze: mücadele, çatışma mütemerrid: inatçı, dik kafalı mutî: itaat eden, emre uyan nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b) recmetme: taşlama saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
serkeş: isyan eden, başıbozuk Sultan-ı Zîşân: şan ve şeref sahibi Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; ẕi) temerrüd: inat etme, ayak direme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) zahir: açık, gözle görünür (bk. ẓ-h-r) zecretme: sakındırma, vazgeçirme
olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nuhasları size atabilirler, sizi dağıtırlar.
“Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanunla öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”
Evet, Kur’ân’da bazı mühim tahşidat vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izharı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor.
Hem bazan kemâl-i intizamı ve nihayet adli ve gayet ilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbabı, en küçük ve zayıf birşeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar; düşürtmez, tecavüz ettirmez. Meselâ şu âyete bak:
Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidat, yalnız hürmet-i Nebînin azametini ve iki zaifenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riayetini rahîmâne ifade etmek içindir.
Dipnot-1
“Eğer (siz iki hanım) Peygambere karşı birbirinize arka çıkarsanız, şüphesiz ki onun dostu Allah’tır, Cebrail’dir ve salih mü’minlerdir. Üstelik melekler de onun yardımcısıdır.” Tahrim Sûresi, 66:4.
arz: yer, dünya azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) efrad: fertler (bk. f-r-d) esbap: sebepler (bk. s-b-b) ezvâc: hanımlar, eşler Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) haşmet: heybet, görkem hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) hürmet-i Nebî: Peygamber Efendimize saygı (bk. ḥ-r-m; n-b-e) izhar: gösterme, ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kuvvet-i hikmet: hikmetin kuvveti (bk. ḥ-k-m) menzil: mekan, yer (bk. n-z-l) mesire: seyredilecek, gezilecek yer misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhtelif: çeşitli münevver: aydınlık, nurlanmış (bk. n-v-r) murassa: süslenmiş müsebbih: tesbih eden, Allah’ı anan (bk. s-b-ḥ) nazenin: ince, nâzik, duyarlı Nebî: Peygamber (bk. n-b-e) nev’: çeşit nihayet: son nuhas: erimiş bakır rahîmâne: şefkat ve merhametle (bk. r-ḥ-m) recm: taşlama riayet: gözetme, kollama
Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atlı şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l) şekva: şikayet sema: gök (bk. s-m-v) semek: balık şenaat: kötülük, alçaklık şeyâtin: şeytanlar şuvazlı: kızgın, ateşli tahşid: kuvvetlendirme, destekleme tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma teşhir: sergileme zaife: zayıf, dayanıksız ziynet: süs (bk. z-y-n)
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz. ﴾33﴿ O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? ﴾34﴿ Üstünüze ateşten yalın bir alevle kıpkızıl bir duman gönderilir de kendinizi koruyamazsınız. ﴾35﴿ O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? ﴾36﴿
Tefsir
Müfessirlerin bir kısmı buradaki hitabı kıyamet tasviri çerçevesinde değerlendirmişler ve o gün cinlere ve insanlara böyle seslenileceği yorumunu yapmışlardır. Önceki âyetlerde hesap gününe ilişkin bir uyarının bulunması, müteakip âyetlerde de kıyametten ve âhirette karşılaşılacak sonuçlardan söz edilmesi bu yorumu destekleyici niteliktedir. Diğer bir grup müfessire göre ise bu hitap dünya hayatıyla ilgilidir ve önceki âyetlerde yer alan uyarıyı tamamlamaktadır: Cinlere ve insanlara kendilerine dünya hayatında tanınan fırsata aldanmamaları gerektiği hatırlatılmakta, ölümden ve ilâhî huzurda verilecek hesaptan kaçışın asla mümkün olmadığı bildirilmektedir. Derveze 33. âyette geçen sultân kelimesini “kişiyi kurtaracak sâlih ameller” şeklinde izah eder (VII, 136); birçok müfessirin anılan kelimeyi “delil, hüccet” anlamında almaları (İbn Atıyye, V, 230) bu yorumu destekler nitelikte olmakla beraber, 35. âyetin ifadesi belirtilen ihtimali zayıflatmaktadır. Öte yandan, bazı tefsirlerde sultan kelimesinin “güç” anlamı esas alınarak “Büyük bir güç bulunmadıkça geçemezsiniz” ifadesinden, “Böyle bir gücünüz de olmadığına göre göklerin ve yerin sınırını aşıp ötelere geçmeniz de imkânsızdır” anlamı çıkarılmıştır. Fakat sultan kelimesinin “yetki” anlamı dikkate alınarak âyetin ilgili kısmı, “Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp ötelere geçebilmeniz ancak (Allah tarafından verilecek) bir yetki, bir imkânla olabilir” şeklinde de anlaşılabilir. Bu takdirde muhatapların, yüce yaratıcının evrendeki yasaları doğrultusunda ortaya koyacakları çabaları sonucunda elde edecekleri kuvvete bir gönderme yapılmış demektir. Uzay araştırmalarının ilerlediği ve uzaya seyahatlerin gerçekleştiği günümüz şartları, Kur’an tefsiriyle meşgul olanları bu yorumu benimsemeye ve bu âyetlerde uzayın fethine işaret bulunduğu görüşüne yöneltmiştir. Hatta 35. âyetteki tasvirin modern silâhları çağrıştırdığı yorumları yapılmıştır. Râzî’nin belirttiği gibi, bağlam bu hitabın âhirette olduğu izlenimini vermektedir. Fakat her iki ihtimale göre düşünüp bu âyetlerde, Allah’ın hükümranlığını aşmanın ve verdiği hükümden kaçmanın asla mümkün olmayacağı uyarısı bulunduğunu söylemek daha doğru olur (XXIX, 113-114). Bir başka anlatımla, Allah’a karşı sorumluluğu olan varlıklar ister dünya hayatında ister kıyamet gelip çattığında Allah’ın hükmünden kaçıp kurtulmak için yerin ve göğün sınırlarını zorlayacak kadar güç elde etseler veya kendilerine bu tarz bir imkân verilse, hatta bu varlıklar topyekün bir dayanışma içine girseler dahi, 35. âyette ifade edildiği üzere bunlar sınırlı ve sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Şu halde ikinci yorum esas alındığında da (dünya hayatı bakımından) bu âyetlerden çıkan mesaj şu olmaktadır: Evreni daha iyi tanıma merakı, yerin derinliklerine ve göğün en uzak noktalarına nüfuz etme arzusu yadırganacak bir şey değildir ve büyük bir güç oluşturularak bu konuda epeyce mesafe alınabilir; ama bu çabalar asla ilâhî iradenin egemenliğini alt etme gibi bir amaç taşımamalıdır. Zira bu, Allah’ın evrendeki mutlak gücünü ayan beyan gören şuurlu varlıklara yaraşmaz; kaldı ki böyle bir yöneliş başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûmdur, böyle bir amaç taşıyanların âkıbeti hüsrandır.
35. âyette “erimiş bakır” diye çevrilen kelimeye “bakır gibi kızıl duman” mânası da verilmiştir.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Altıncı Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz bu haftaki Cumartesi Derslerinde “Ateş Topu – Fireball – Göktaşı Meteor Yağmuru- Yıldız Kayması – Şeytan Taşlama – Dünyadan Uzaya Gidip Gelme ve Uzaydan Dünyaya İnip Çıkma” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Beşinci Basamak.
Ateş Topu – Fireball – Göktaşı Meteor Yağmuru- Yıldız Kayması – Şeytan Taşlama – Dünyadan Uzaya Gidip Gelme ve Uzaydan Dünyaya İnip Çıkma – Cumartesi Dersleri 15. 5.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
BEŞİNCİ BASAMAK
Madem arzdan semâya gidip gelmek var. Semâdan arza inip çıkmak oluyor; ehemmiyetli levazımat-ı arziye oradan gönderiliyor. Ve madem ervâh-ı tayyibeler
arz: yer, dünya
ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-ḥ)
levazımat-ı arziye: dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlar
sema: gök (bk. s-m-v)
semâya gidiyorlar. Elbette, ervâh-ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü vücutça letafet ve hiffetleri var. Hem şüphesiz tard ve red edilecekler. Çünkü mahiyetçe şeraret ve nuhusetleri vardır.
Hem, bilâşek velâ şüphe, şu muamele-i mühimmenin, şu mübareze-i mâneviyenin, âlem-i şehadette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü, saltanat-ı Rububiyetin hikmeti iktiza eder ki, zîşuur için, bahusus en mühim vazifesi müşahede ve şehadet ve dellâllık ve nezaret olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. (Nasıl ki, nihayetsiz bahar mucizatına yağmuru işaret koymuş ve havârık-ı san’atına esbab-ı zahiriyeyi alâmet etmiş.) Ta âlem-i şehadet ehlini işhad etsin. Belki o acip temâşâya, umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celb etsin. Yani, o koca semâvâtı, etrafında nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir suretinde gösterip haşmet-i Rububiyetini tefekkür ettirsin.
Madem şu mübareze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki, hadisat-ı cevviye ve semâviye içinde, şu ilâna münasip hiçbir hadise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira, yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hadise-i necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar ensep düştüğü bedâheten anlaşılır. Halbuki, şu hadisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka, ona münasip bir hikmeti bilinmiyor. Sair hadisat öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdemden beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur.
ahyâr: hayırlı kimseler (bk. ḫ-y-r) âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d) bahusus: özellikle bedâheten: ap açık bir şekilde beşer: insan bilâşek velâ şüphe: şeksiz ve şüphesiz (bk. lâ) celb etmek: çekmek cühud: bilerek inkâr etme dellal: davetçi, ilan edici ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i semavat: semavat ehli, melekler ve ruhanîler (bk. s-m-v) enseb: daha uygun (bk. n-s-b) enzâr-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r) ervâh-ı habîse: kötü ruhlar (bk. r-v-ḥ) esbab-ı zahiriye: görünen sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r) hadisat-ı cevviye ve semaviye: hava ve gök olayları (bk. s-m-v) hadisat-ı necmiye: yıldız olayları (bk. ḥ-d-s̱) haşmet-i Rububiyet: Cenab-ı Hakkın bütün varlıkları merhamet ve şefkatle beslemesi, terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutmasının ihtişamı (bk. r-b-b)
havârık-ı san’at: sanat harikaları (bk. ṣ-n-a) hiffet: hafiflik hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m) i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z) iktiza: gerektirme işhad: şahit gösterme (bk. ş-h-d) letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f) mahiyet: esas, nitelik, içyapı mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti meşhud: görünen, bilinen (bk. ş-h-d) mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) muamele-i mühimme: önemli davranış mübareze-i mâneviye: mânevî mücadele ve çatışma (bk. a-n-y) mübareze-i ulviye: yüce mücadele muhkem: sağlam (bk. ḥ-k-m) münasip: uygun (bk. n-s-b) müşahede: gözlemleme (bk. ş-h-d) müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d) nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
nöbettar: nöbetçi nuhuset: uğursuzluk recm-i şeytan: şeytan taşlama sair: diğer saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) sekene-i arz: dünyalılar (bk. s-k-n) semâ: gök (bk. s-m-v) semavat: gökler (bk. s-m-v) şer: kötülük şeraret: şerlilik, kötülük suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tard: kovma, uzaklaştırma tasarrufat-ı gaybiye: görünmeyen âlemlerden gelen tasarruflar (bk. ğ-y-b; ṣ-r-f) tefekkür etmek: düşünmek (bk. f-k-r) temâşâ: seyir temerrüd: inat etme, direnme tezyin edilmek: süslenmek (bk. z-y-n) tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) zaman-ı Âdem: Âdem peygamberin zamanı zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Beşinci Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Melekler ve Şeytanlar – İyiler ve Kötüler Arasındaki Mübareze – Mücadele ve Çatışma” işlnmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Dördüncü Basamak.
Melekler ve Şeytanlar – İyiler ve Kötüler Arasındaki Mübareze – Mücadele ve Çatışma – Cumartesi Dersleri 15. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
DÖRDÜNCÜ BASAMAK
Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbiri ve Hâlıkı olan Zât-ı Zülcelâlin, ahkâmları ayrı ayrı pek çok namları ve ünvanları ve Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Meselâ, ashab-ı Nebî safında küffara karşı muharebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvan ise, o isim ve ünvan iktiza eder ki, melâike ile şeyâtin ortasında muharebe bulunsun ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arzîn mabeynlerinde mübareze olsun. Evet, küffarın nüfus ve enfasları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emirle, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rububiyet-i âmme ünvanıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze açıyor.
Temsilde hata olmasın, görüyoruz ki, nasıl ki bir padişahın daire-i hükûmeti itibarıyla ayrı ayrı pek çok ünvanları, isimleri bulunur. Meselâ daire-i adliye onu Hâkim-i Âdil ismiyle yad eder. Daire-i askeriye onu Kumandan-ı Âzam namıyla bilir.
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) ahyâr-ı semâviyyîn: göktekilerin hayırlıları, iyileri (bk. s-m-v) âlem: dünya, evren (bk. a-l-m) arz: yer, dünya ashab-ı Nebî: Peygamberimizin ashabı, arkadaşları (bk. n-b-e) daire-i adliye: adliye dairesi (bk. a-d-l) daire-i askeriye: askerlik dairesi daire-i hükûmet: yönetim dairesi (bk. ḥ-k-m) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) enfas: nefesler, hayatlar, canlar (bk. n-f-s) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) eşrâr-ı arzîn: yeryüzünün şerlileri, kötüleri evliyalar: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme (bk. bilgiler) fıtrî: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r) hadsiz: sınırsız Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hulkî: yaratılıştan (bk. ḫ-l-ḳ) iktiza: gerektirmeins: insanlar kabza-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kayıt: sınır küffar: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r) Kumandan-ı Âzam: her yere ve herşeye hükmeden en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m) kuvâ: duygular, hisler mabeyn: ara mahdut: sınırlı mahvetmek: yok etmek mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) mazhar-ı tahavvülât: değişikliğe uğramış (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) meydan-ı imtihan: imtihan meydanı mezkur: sözü geçen, anılan mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mübareze: mücadele, çatışma Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) muharebe: savaş mühim: önemli
nam: ad, isim, ünvan nemrud: (bk. bilgiler) neş’et eden: doğan, meydana çıkan nüfus: nefisler (bk. n-f-s) peyda olmak: var olmak Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) sair: diğer, başka sayha: sesleniş sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v) şeraret: şerlilik, kötülük şeyâtin: şeytanlar sür’at: hız tagayyür: başkalaşma tahavvül: değişim tedennî: alçalma, gerileme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakki: yükselme, ilerleme yad edilmek: anılmak Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
Daire-i meşihat onu Halife ismiyle zikreder. Daire-i mülkiye onu Sultan namiyle tanır. Mutî ahali ona Merhametkâr Padişah derler. Âsi insanlar ona Kahhar Hâkim derler. Daha bunlara kıyas et. İşte, bazı vakit oluyor ki, bütün ahali onun elinde olan o padişah-ı âli âciz, zelil bir âsiyi bir emirle idam etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sadık bir memurunu taltife liyakatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki, haşmet-i saltanat ve tedbir-i hükûmet ünvanıyla mükâfata istihkakını teşhir etmek için bir meydan-ı müsabaka açar, vezirine emreder, ahaliyi temâşâya davet eder. Bir istikbal-i siyasî yaptırır, muhteşem bir imtihan-ı ulvî neticesinde bir mecma-ı âlide onu taltif eder, liyakatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyas et.
İşte,
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1
Ezel, Ebed Sultanının pek çok Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Tecelliyat-ı celâliye ve tezahürat-ı cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve unvanları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennemin vücudunu iktiza eden isim ve ünvan ve şe’ni ise, kanun-u tenasül, kanun-u müsabaka, kanun-u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillü, kanun-u mübarezenin dahi bir derece tâmimini isterler. Kalb etrafındaki ilhamat ve vesveselerin mübarezelerinden tut, ta semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübarezesine (2) kadar, o kanunun şümulünü iktiza eder.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âfâk: ufuklar ahali: halk arz: yer, dünya âsi: isyan eden, başkaldıran cihet: yön, taraf daire-i meşihat: din işleri dairesi daire-i mülkiye: devlet idaresiyle meşguliyet dairesi (bk. m-l-k) ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-ḥ) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Ezel ve Ebed Sultanı: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hâkimiyet sahibi Allah (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ) Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l) Halife: Müslümanların dini reisi (bk. ḫ-l-f) haşmet-i saltanat: sultanlığın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ) hususî: özel iktiza: gerektirme ilhamat: ilhamlar imtihan-ı ulvî: yüce imtihan istihkak: hak etme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
istikbal-i siyasî: siyasî karşılama Kahhar Hâkim: kahreden ve herşeye hükmeden güç ve kuvvet sahibi (bk. ḳ-h-r; ḥ-k-m) kanun-u mübareze: mücadele, çatışma kanunu (bk. ḳ-n-n) kanun-u müsabaka: yarışma kanunu (bk. ḳ-n-n) kanun-u teavün: yardımlaşma kanunu (bk. ḳ-n-n) kanun-u tenasül: üreme ve çoğalma kanunu (bk. ḳ-n-n) levazımat-ı arziye: dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlar liyakat: layık olma mecma-ı âli: yüce meclis (bk. c-m-a) melâike: melekler (bk. m-l-k) Merhametkâr: merhametli, şefkatli (bk. r-ḥ-m) meydan-ı müsabaka: yarış meydanı misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mübareze: mücadele, çatışma muhteşem: ihtişamlı, görkemli muktedir: iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) mutî: itaatkâr, emre uyan nam: ad, ünvan nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
padişah-ı âli: yüce hükümdar sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ) şe’n: iş, fiil, özellik (bk. ş-e-n) sema: gök (bk. s-m-v) şümul: kapsam şuûnat: işler, fiiller ve icraatlar (bk. ş-e-n) taltif: lütuf ve iyilikte bulunma (bk. l-ṭ-f) tâmim: genelleştirme, yayma tecelliyat-ı celâliye: Allah’ın haşmet ve ihtişamının varlıklar üzerinde görünümü (bk. c-l-y; c-l-l) tedbir-i hükûmet: hükûmetin tedbiri, işleri önceden planlayarak idare etmesi (bk. d-b-r; ḥ-k-m) temâşâ: seyretme teşhir etmek: sergilemek tezahürat-ı cemâliye: Allah’ın güzelliğinin, lütuf ve iyiliklerinin varlıklar üzerinde görünüşleri (bk. ẓ-h-r; c-m-l) umumî: genel vesvese: şüphe, kuruntu vücud: varlık (bk. v-c-d) zelil: alçak, aşağılık zikretmek: anmak zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Dördüncü Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Yer ile Gök, Dünya ile Uzay Kıyaslaması – Dünya Evrene Nispeten Bir Ölçek Gibidir, Bir Çeşme Gibidir” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Üçüncü Basamak.
Yer ile Gök, Dünya ile Uzay Kıyaslaması – Dünya Evrene Nispeten Bir Ölçek Gibidir, Bir Çeşme Gibidir – Cumartesi Dersleri 15. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
ÜÇÜNCÜ BASAMAK
ÜÇÜNCÜ BASAMAK
Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttıradı ve vüs’at ve nuraniyeti gösterir ki, sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki, bütün ahalisi muti’dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame ve münakaşayı icap edecek bir sebep yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.
Evet, zeminde ezdad içtima etmiş, eşrar ahyara karışmış, içlerinde münakaşat başlamış. O sebepten ihtilâfat ve ıztırabat düşmüş. Ve ondan imtihanat ve müsabakat teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyat ve tedenniyat çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:
Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz’ü olan meyvesidir. Malûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cemiyetli, en nazik, en ehemmiyetli cüz’üdür. İşte bunun için, semere-i âlem olan insan en cami’, en bedi’, en âciz, en zayıf ve en lâtif bir mucize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumana nisbeten
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) ahali: halk ahyar: hayırlılar, iyiler âsuman: gökyüzü, gökkubbe bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a) beşer: insan cami’: kapsayıcı (bk. c-m-a) cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a) cesed-i misalî: maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden (bk. m-s̱-l) cüz’ü: kısım, parça (bk. c-z-e) edyân-ı semaviye: vahiyle gelen semavî dinler (bk. s-m-v) ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ervâh-ı emvat: ölülerin ruhları (bk. r-v-ḥ; m-v-t) ervâh-ı enbiya ve evliya: peygamberlerin ve velilerin ruhları (bk. r-v-ḥ; n-b-e; v-l-y) eşrar: şerliler, kötüler ezdad: zıtlar fıtrat: yaratılış, mizaç (bk. f-ṭ-r) hads-i kat’î: doğru ve kesin sezgi (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hiffet: hafiflik hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) icap etmek: gerektirmek icmâ: görüş birliği (bk. c-m-a) içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a) ihtilâfat: ihtilaflar, farklılıklar imtihanat: imtihanlar intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istinad eden: dayanan (bk. s-n-d) izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) ıttırad: düzgünlük, aynı şekilde devamlılık ıztırabat: ıztıraplar, sıkıntılar karib: yakın lâtif: cismanî olmayan, ruhla ilgili (bk. l-ṭ-f) letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f) mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m) melâike: melekler (bk. m-l-k) mesken: ev, yer (bk. s-k-n) mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) münakaşa: tartışma münakaşat: münakaşalar, tartışmalar müsabakat: müsabakalar, yarışmalar muti’: itaat eden, emre uyan
müzahame: zahmet verme, itişip kakışma nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b) nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r) safi: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y) sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n) sekene-i arz: dünyalılar, yer sakinleri (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v) semere: meyve, netice semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m) şerece-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d) sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n) sükût: sessizlik tedenniyat: alçalmalar, gerilemeler teklif: görev yükleme terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber vahiy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y) vüs’at: genişlik zemin: yer
maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün mucizât-ı san’atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi ve nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri ve mâkesi ve hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-ı sağîresinde cevâdâne icadın medarı ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı ve menâzır-ı sermediyenin sür’atle değişen taklitgâhı ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte, arzın HAŞİYE-1 bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor; mükerreren
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 1
der.
Haşiye-1
Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle birşey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san’atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte,
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
sırrını anla.
Dipnot-1
“Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16; İsrâ Sûresi, 17:102, Kehf Sûresi, 18:14.
âhiret âlemi: öteki dünya (bk. e-ḫ-r; a-l-m) âlem: dünya (bk. a-l-m) arz: yer, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y) besâtin-i daime: daimi ve sürekli bahçeler Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cevâdâne: cömertçe (bk. c-v-d) destgâh: tezgâh, işyeri envâ-ı sağîre: küçük çeşitler faaliyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b) farz etmek: varsaymak gayb âlemi: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. ğ-y-b; a-l-m) hadsiz: sınırsız hakaret: küçüklük, değersizlik hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın yaratıcılığı, yoktan var ediciliği (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hemmiyet-i san’aviye: san’at tarafının önemi (bk. ṣ-n-a) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hususan: özellikle icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) küre-i arz: yerküre, dünya mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) mahsulât: ürünler mâkes: yansıma yeri, ayna masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) mazi: geçmiş zaman medar: eksen, dayanak, vesile menâzır-ı sermediye: devamlı, sürekli manzaralar (bk. n-ẓ-r) mensucat-ı ebediye: sonsuz hayata ait dokumalar (bk. e-b-d)
meşher: sergi mezher: çiçeklik mezraa: tarla mikyas: ölçü mu’cizât-ı san’at: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a) mükerreren: tekrarla, defalarca müteaddit: çeşitli, birden fazla müteceddid: yenilenen, tazelenen muvakkat: geçici muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) nazar: dikkat (bk.n-ẓ-r) nebatat: bitkiler nihayetsiz: sonsuz nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) noksan: eksik nokta-i mihrakiye: odak noktası nümunegâh: nümunelerin bulunduğu yer rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) semavat: gökler (bk. s-m-v) sür’at: hız taklitgâh: taklit yeri tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları (bk. c-l-y; s-m-v) terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b) varidatsız: gelirsiz yeknesak: monoton, değişmeyen zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r) ziyade: fazla
Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş’et eden sür’atli tahavvülü ve devamlı tagayyürü iktiza eder ki, sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülât olsun.
Hem şu mahdut arz, hadsiz mucizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sair zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için, nihayetsiz terakki ve nihayetsiz tedennîye mazhar olmuşlar. Enbiyadan, evliya dan tut, ta Nemrutlara, ta şeytanlara kadar, uzun bir meydan-ı imtihanları peyda olmuştur. Madem öyledir; elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) ahyâr-ı semâviyyîn: göktekilerin hayırlıları, iyileri (bk. s-m-v) âlem: dünya, evren (bk. a-l-m) arz: yer, dünya ashab-ı Nebî: Peygamberimizin ashabı, arkadaşları (bk. n-b-e) daire-i adliye: adliye dairesi (bk. a-d-l) daire-i askeriye: askerlik dairesi daire-i hükûmet: yönetim dairesi (bk. ḥ-k-m) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) enfas: nefesler, hayatlar, canlar (bk. n-f-s) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) eşrâr-ı arzîn: yeryüzünün şerlileri, kötüleri evliyalar: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme (bk. bilgiler) fıtrî: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r) hadsiz: sınırsız Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hulkî: yaratılıştan (bk. ḫ-l-ḳ) iktiza: gerektirmeins: insanlar kabza-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kayıt: sınır küffar: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r) Kumandan-ı Âzam: her yere ve herşeye hükmeden en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m) kuvâ: duygular, hisler mabeyn: ara mahdut: sınırlı mahvetmek: yok etmek mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) mazhar-ı tahavvülât: değişikliğe uğramış (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) meydan-ı imtihan: imtihan meydanı mezkur: sözü geçen, anılan mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mübareze: mücadele, çatışma Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) muharebe: savaş mühim: önemli
nam: ad, isim, ünvan nemrud: (bk. bilgiler) neş’et eden: doğan, meydana çıkan nüfus: nefisler (bk. n-f-s) peyda olmak: var olmak Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) sair: diğer, başka sayha: sesleniş sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v) şeraret: şerlilik, kötülük şeyâtin: şeytanlar sür’at: hız tagayyür: başkalaşma tahavvül: değişim tedennî: alçalma, gerileme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakki: yükselme, ilerleme yad edilmek: anılmak Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Üçüncü Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Yer ve Gök Arasındaki İlişki ve Uzaya Çıkmak” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz İkinci Basamak.
Yer ve Gök Arasındaki İlişki ve Uzaya Çıkmak – Cumartesi Dersleri 15. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
İKİNCİ BASAMAK
Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor.
alâkadar: ilgili âlem-i cismâniyât: cismânî varlıkların bulunduğu âlem, varlıklar dünyası (bk. a-l-m) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) bahr: deniz bereket: bolluk (bk. b-r-k) cismânî: maddî vücutla alakalı ecnâs: cinsler, türler ecsâm-ı hayvaniye: hayvan cisimleri, bedenleri (bk. ḥ-y-y) ecsâm-ı seyyare: gezici cisimler emr-i Hak: Allah’ın emri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) envâ: çeşitler, türler ervâh: ruhlar (bk. r-v-ḥ) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hararet: ısı, sıcaklık haşmetli: ihtişamlı, görkemli hasse: duyu hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması (bk. ḥ-k-m) hükûmet: idare, yönetim (bk. ḥ-k-m)
hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n) ibâdât: ibadetler (bk. a-b-d) ins: insanlar intizam-ı âlem: kâinatta var olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-l-m) irtibat: bağ, ilişki işârât: işaretler izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kat’iyet: kesinlik katarât: damlalar kesafetli: yoğun, katı kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r) küdûretli: bulanık letafetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) melâike: melekler (bk. m-l-k) merâkib: binekler mu’cizât-ı fıtrat: yaratılış mu’cizesi (bk. a-c-z; f-ṭ-r) muamele: iş, işlem, alışveriş münasip: uygun (bk. n-s-b) müracaat etmek: başvurmak mütemadiyen: sürekli olarak mütenevvi: çeşitli nam: ad nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sonsuz Nokta Risalesi: Mesnevî-i Nûriye’de yer almaktadır nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
nuraniyetli: aydınlık, parlak (bk. n-v-r) rahmet: yağmur (bk. r-ḥ-m) risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi ruhaniyat: ruhanî varlıklar (bk. r-v-ḥ) sema: gökyüzü (bk. s-m-v) seyran etmek: seyretmek, gezmek seyyarat: gezegenler taam: yiyecek tayyare: uçak temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak tesmiye edilen: isimlendirilen (bk. s-m-v) tuyûrun hudrun: yeşil renkli kuşlar ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vezaif: vazifeler, görevler vücut: varlık (bk. v-c-d) vüs’atli: geniş zemin: yer zevi’l-idrak: idrak sahipleri, düşünebilen varlıklar zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) ziya: ışık zulmet: koyu karanlık (bk. ẓ-l-m)
Vahye istinad eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, melâike ve ervah semâdan zemine geliyorlar.
Bundan, hisse karib bir hads-i kat’î ile bilinir ki, sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semâya gider. Öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiya ve evliya veya cesetlerini çıkaran ervâh-ı emvat, izn-i İlâhî ile oraya giderler. Madem hiffet ve letafet bulanlar oraya giderler. Elbette cesed-i misalî giyen ve ervah gibi hafif ve lâtif bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) ahali: halk ahyar: hayırlılar, iyiler âsuman: gökyüzü, gökkubbe bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a) beşer: insan cami’: kapsayıcı (bk. c-m-a) cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a) cesed-i misalî: maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden (bk. m-s̱-l) cüz’ü: kısım, parça (bk. c-z-e) edyân-ı semaviye: vahiyle gelen semavî dinler (bk. s-m-v) ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ervâh-ı emvat: ölülerin ruhları (bk. r-v-ḥ; m-v-t) ervâh-ı enbiya ve evliya: peygamberlerin ve velilerin ruhları (bk. r-v-ḥ; n-b-e; v-l-y) eşrar: şerliler, kötüler ezdad: zıtlar fıtrat: yaratılış, mizaç (bk. f-ṭ-r) hads-i kat’î: doğru ve kesin sezgi (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hiffet: hafiflik hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) icap etmek: gerektirmek icmâ: görüş birliği (bk. c-m-a) içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a) ihtilâfat: ihtilaflar, farklılıklar imtihanat: imtihanlar intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istinad eden: dayanan (bk. s-n-d) izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) ıttırad: düzgünlük, aynı şekilde devamlılık ıztırabat: ıztıraplar, sıkıntılar karib: yakın lâtif: cismanî olmayan, ruhla ilgili (bk. l-ṭ-f) letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f) mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m) melâike: melekler (bk. m-l-k) mesken: ev, yer (bk. s-k-n) mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) münakaşa: tartışma münakaşat: münakaşalar, tartışmalar müsabakat: müsabakalar, yarışmalar muti’: itaat eden, emre uyan
müzahame: zahmet verme, itişip kakışma nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b) nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r) safi: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y) sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n) sekene-i arz: dünyalılar, yer sakinleri (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v) semere: meyve, netice semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m) şerece-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d) sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n) sükût: sessizlik tedenniyat: alçalmalar, gerilemeler teklif: görev yükleme terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber vahiy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y) vüs’at: genişlik zemin: yer
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, İkinci Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta uzayda yaşam olup olmadığı konusu işleniyor. Yani UFO ya da uçan daire gerçeği ele alınıyor. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Birinci Basamak.
UFO ya da Uçan Daire Gerçeği – Cumartesi Dersleri 15. 1.
EY KOZMOĞRAFYANIN ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız.
BİRİNCİ BASAMAK
Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi semâvâtın da kendine münasip sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer’îde, o ecnâs-ı muhtelifeye “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.
Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zira, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi’l-idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı Rububiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.
Dipnot-1
“And olsun ki, dünya semasını Biz kandillerle süsledik ve şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık.” Mülk Sûresi, 67:5.
âlem: kâinat (bk. a-l-m) azametli: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m) bilbedâhe: ap açık bir şekilde burç: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi, gök kalesi dellâl: duyurucu, ilan edici ecnâs-ı muhtelife: değişik cinsler enzâr: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r) had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak hakaret: bayağılık, basitlik hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yaratılması (bk. ḥ-k-m) iktiza: gerektirme ins: insanlar istihsan edici: beğenen, güzel bulan (bk. ḥ-s-n)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kasır: saray, köşk kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi lisan-ı şer’î: dinî literatür (bk. ş-r-a) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mektep: okul (bk. k-t-b) melâike: melekler (bk. m-l-k) muhteşem: ihtişamlı, görkemli münasip: uygun (bk. n-s-b) mütalâacı: etraflıca inceleyip düşünen mütefekkir: düşünen (bk. f-k-r) mütehayyir: hayrete düşen müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n) nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) ruhaniyat: ruhânî varlıklar (bk. r-v-ḥ) Saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v) semavat: gökler (bk. s-m-v) tasrih etmek: açıkça ifade etmek tesmiye etmek: isimlendirmek (bk. s-m-v) tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n) tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n) zemin: yer zevi’l-idrak: düşünebilen varlıklar, idrak sahipleri zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
Evet, hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise aç olana verilir. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete ve şu vüs’atli ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibâdâta, nihayetsiz melâike envâı ve ruhaniyat ecnâsı lâzımdır.
Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı seyyare, seyyarattan tut, ta katarâta kadar, bir kısım melâikenin merâkibidirler.1 Onlar bunlara izn-i İlâhî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı hayvaniye, hadiste “tuyûrun hudrun”2 tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, ta sineklere kadar, bir cins ervâhın tayyareleridirler. Onlar, bunların içine emr-i Hak ile girerler, âlem-i cismâniyâtı seyran edip o cesetlerdeki hasselerin pencereleriyle cismânî mucizât-ı fıtratı temâşâ ederler.
Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır. Melâike ve ruhaniyatın vücutlarına dair Nokta namında bir risalemde ve Yirmi Dokuzuncu Sözde iki kere iki dört eder derecesinde bir kat’iyetle ispat edilmiştir. Eğer istersen ona müracaat et.
alâkadar: ilgili âlem-i cismâniyât: cismânî varlıkların bulunduğu âlem, varlıklar dünyası (bk. a-l-m) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) bahr: deniz bereket: bolluk (bk. b-r-k) cismânî: maddî vücutla alakalı ecnâs: cinsler, türler ecsâm-ı hayvaniye: hayvan cisimleri, bedenleri (bk. ḥ-y-y) ecsâm-ı seyyare: gezici cisimler emr-i Hak: Allah’ın emri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) envâ: çeşitler, türler ervâh: ruhlar (bk. r-v-ḥ) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hararet: ısı, sıcaklık haşmetli: ihtişamlı, görkemli hasse: duyu hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması (bk. ḥ-k-m) hükûmet: idare, yönetim (bk. ḥ-k-m)
hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n) ibâdât: ibadetler (bk. a-b-d) ins: insanlar intizam-ı âlem: kâinatta var olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-l-m) irtibat: bağ, ilişki işârât: işaretler izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kat’iyet: kesinlik katarât: damlalar kesafetli: yoğun, katı kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r) küdûretli: bulanık letafetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) melâike: melekler (bk. m-l-k) merâkib: binekler mu’cizât-ı fıtrat: yaratılış mu’cizesi (bk. a-c-z; f-ṭ-r) muamele: iş, işlem, alışveriş münasip: uygun (bk. n-s-b) müracaat etmek: başvurmak mütemadiyen: sürekli olarak mütenevvi: çeşitli nam: ad nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sonsuz Nokta Risalesi: Mesnevî-i Nûriye’de yer almaktadır nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
nuraniyetli: aydınlık, parlak (bk. n-v-r) rahmet: yağmur (bk. r-ḥ-m) risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi ruhaniyat: ruhanî varlıklar (bk. r-v-ḥ) sema: gökyüzü (bk. s-m-v) seyran etmek: seyretmek, gezmek seyyarat: gezegenler taam: yiyecek tayyare: uçak temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak tesmiye edilen: isimlendirilen (bk. s-m-v) tuyûrun hudrun: yeşil renkli kuşlar ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vezaif: vazifeler, görevler vücut: varlık (bk. v-c-d) vüs’atli: geniş zemin: yer zevi’l-idrak: idrak sahipleri, düşünebilen varlıklar zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) ziya: ışık zulmet: koyu karanlık (bk. ẓ-l-m)
Mülk Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla
Nüzûl
Mushaftaki sıralamada altmış yedinci, iniş sırasına göre yetmiş yedinci sûredir. Tûr sûresinden sonra, Hâkka sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur.
Adı/Ayet Sayısı
Sûre adını birinci âyette geçen ve “mâlik olma, hükümranlık” gibi mânalara gelen mülk kelimesinden almıştır; kaynaklarda yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. İlk cümlesinden dolayı sûreye “Tebâreke’llezî bi-yedihi’l-mülk” (Buhârî, “Tefsîr”, 67), “Tebâreke’l-mülk” (İbn Âşûr, XXIX, 5) isimleri de verilmiştir. Ayrıca sûre, kendisini okuyanları kabir azabından koruduğu yönündeki bir rivayete dayalı olarak “Vâkiye, Münciye, Mânia ve Mücâdile” isimleriyle de anılmıştır (krş. Zemahşerî, IV, 133; Râzî, XXX, 52; İbn Âşûr, XXIX, 5-7).
Konusu
Sûre genel olarak Allah Teâlâ’nın varlığı ve birliğini, azametini, evrendeki hükümranlığını, tek tanrı ve tek yaratıcı olduğunu, hayatın ve ölümün var ediliş amacını ve öldükten sonra dirilmeyi konu edinmektedir. Sûrede ayrıca insanlığın ilâhî vahyin uyarıcılığına muhtaç olduğuna işaret edilmekte, bunu kabul etmeyenlerin karşılaşacakları kötü sonuçla ilgili uyarılar yapılmaktadır.
Fazileti
Hz. Peygamber, Mülk sûresinin onu okuyanları kabir azabından koruyacağını ifade buyurmuşlar (Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 9; Şevkânî, V, 296), bu sebeple cenazelerin ardından bu sûrenin okunması âdet olmuştur. Bu hadisi, “sûreyi okuyup amel edenlerin, kabir azabını gerektiren günahlardan uzak duracağı ve böylece azaptan kurtulacağı” şeklinde anlamak da mümkündür.
Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. ﴾1﴿
O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. ﴾2﴿
O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? ﴾3﴿
Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin halde sana dönecektir. ﴾4﴿
Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık. ﴾5﴿
Tefsir
Sûrenin özeti mahiyetinde olan bu âyetlerin ilkinde Allah’ın yüceliği, kudreti, evrendeki hükümranlığı ve her şeyin kendisinin kudret elinde olduğu, evrende istediği gibi tasarrufta bulunabileceği ifade edilmiş, sonraki âyetlerde ise O’nun kudretinin eserlerinden örnekler verilmiştir (1. âyette “aşkındır, cömerttir” diye çevirdiğimiz tebâreke fiilinin diğer anlamları hakkında bilgi için bk. Furkān 25/1). 2. âyet yüce Allah’ın kudret ve tasarrufunu en açık bir şekilde gösteren delilleri içermekte; Allah’ın, dünyada insanların güzel işler yapma hususunda birbirleriyle rekabet etmelerini sağlamak, kimlerin kendi emir ve yasaklarına uyarak daha güzel işler yapacağını ortaya çıkarmak için hayatı ve ölümü yarattığını bildirmektedir. Aynı âyette önce ölüm, sonra hayat geçtiği için burada “ölüm” kavramıyla, hayattan önceki cansızlık halinin mi yoksa dünya hayatının sona ermesi ve âhiret hayatına geçiş halinin mi kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Bir kısım müfessirler âyetteki sıralamayı dikkate alarak ölümden maksadın dünya hayatından âhiret hayatına geçiş hali, hayattan maksadın ise âhiret hayatı olduğunu söylemişlerdir (Râzî, XXX, 55; Elmalılı, VII, 5159). İkinci grup ise ölümle dünya hayatından âhiret hayatına geçiş halinin, hayatla da dünya hayatının kastedildiği kanaatindedir (Zemahşerî, IV, 134); bizim tercihimiz de budur. Zira hayat da ölüm de imtihan için yaratılmıştır; imtihan yeri ise âhiret değil dünyadır. Her ikisinin de bu dünyada olması amaca daha uygun görünmektedir. Hayat ölümden önce olduğu halde âyette sonra gelmesi ise çeşitli şekillerde yorumlanmıştır (bk. Râzî, XXX, 55; Ateş, IX, 526-527). Dikkat çekici bir yoruma göre eşyada aslolan yokluk olduğu, varlık ve hayat sonradan verildiği için âyette ölüm önce gelmiştir (Şevkânî, V, 297). Bizce de isabetli olan diğer bir yoruma göre ölüm insanlara hayatın sorumluluğunu hatırlattığı, onları iyi işler yapmaya teşvik ettiği ve bir uyarıcı olduğu, nihayet insanda “imtihan” sorumluluğunu daha canlı tuttuğu için âyette ölüm önce zikredilmiştir. Nitekim hayat bir hayırlı faaliyetler alanı, ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığının verileceği ebedî varlık sahnesine geçişi sağlayan dönüm noktası, Hz. Peygamber’in de belirttiği gibi bir uyarıcıdır (bk. Râzî, XXX, 55). İfadenin akışına ve lafız güzelliğine daha uygun olduğu için “mevt” (ölüm) kelimesinin önce geldiği de düşünülebilir.
3-4. âyetlerde evrenin eksiksiz-kusursuz yaratılışına, mükemmel işleyişine ve düzenine dikkat çekilmekte, böylece bu muhteşem varlık düzeninin bir tesadüfle meydana gelmiş olamayacağı ve devam edemeyeceği; bunun ancak üstün bir ilim, irade ve kudret sahibinin yaratması ve yönetmesiyle mümkün olduğu belirtilmektedir (yedi göğün anlamı hakkında bk. Bakara 2/29).
Meâlde “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak” diye tercüme ettiğimiz cümlenin lafzî karşılığı, “Sonra gözünü iki kez daha çevir de bak” şeklindedir. Ancak bu ibare çokluktan kinaye olup sayı olarak iki defayı değil, defalarca bakmayı ifade eder (bk. İbn Âşûr, XXIX, 19-20).
Yıldızlarla donatılmış gibi bir görüntü verdiği için gökyüzünün kandillerle süslenmesinden söz edilmiş, yıldızlar geceleyin kandil gibi ışık saçtıklarından onlara mecaz olarak “kandiller” (mesâbîh, tekili: misbâh) denilmiştir (Taberî, XXIX, 3). Yıldızlarla şeytanların taşlanmasından maksat ise göklerdeki meleklerin konuşmalarını dinleyip onlardan bilgi sızdırmak için kulak hırsızlığı yapmak isteyen şeytanların bu yıldızlardan çıkan parlak ışıklarla, bir tür ateş toplarıyla engellenmesidir. Bu ve benzeri âyetlerle ilgili olarak klasik tefsirlerde ayrıntılı yorumlar bulunmakla birlikte müteşâbihattan olan bu tür âyetlerin anlamları hakkında zamana, şartlara, bilimsel verilere göre farklı görüşler ileri sürmek mümkündür. Ayrıca gayb konularına giren âyetlerin yorumunda iddialı olmamak gerekir. Çünkü gayb âleminin mahiyetini Allah’tan başka kimse bilemez; biz gayb bilgilerine sadece inanırız (gökyüzünün yıldızlarla süslenmesi ve bunlarla şeytanların taşlanması konusunda bilgi için bk. Hicr 15/16-18; Sâffât 37/6-10).
“Taşlanma” şeklinde çevirdiğimiz rücûm kelimesi “sağlam bir bilgiye dayanmadan konuşmak, kafadan atmak” mânasına da geldiği için âyete, “insan ve cin şeytanlarının yıldızlara bakarak aslı faslı olmayan şeyler söylemeleri” mânası da verilmiştir (Şevkânî, V, 299).
Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 416-417
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Birinci Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
UFO ya da Uçan Daire ile ilgili Türkçe Wikipedi’de yer alan madde:
UFO (İngilizce: “Unidentified Flying Object”/tanımlanamayan uçan nesne); bilimsel bir açıklaması olmadığı ve genellikle dünya dışı yaşam taşıdığı iddia edilen gizemli nesne.[1] Türkçede uçan daire kavramı da sıklıkla UFO anlamında kullanılır.[2] UFO fenomenleri bazen sadece gözlemcilerin iddiasından, bazen de çeşitli kayıt cihazlarıyla elde edilen görüntü ve/ya seslerden ibarettir. UFO’larla ilgili kayıt ve iddiaları inceleyen kişilere ufolog, bu uğraşa ise ufoloji adı verilir.
Daha öncesinde de UFO gözlemleri yapılmış olmakla birlikte, gözlem raporları 1950’li yıllardan itibaren, özellikle ABD’de büyük bir artış göstermiştir. Bu yıllardan itibaren günümüze kadar on binlerce UFO iddiası kaydedilmiştir.[3]
Etimoloji [değiştir | kaynağı değiştir]
UFO’lar İngilizcede “flying saucer” (uçan çay tabağı) olarak da bilinir.[4] Bunun nedeni ilk ünlü UFO vakası olarak kayıtlara geçen ve 1947’de ABD’de meydana gelen bir olaydır. İş insanı Kenneth Arnold hususî, küçük uçağı ile Washington’daki Rainier Dağı civarında uçarken, 9 tane, “hilal şeklinde” uçan nesne gördüğünü ve “nesnelerin suda sektirilen çay tabakları gibi hareket ettiğini” iddia etti. Haberi yayımlayan gazete hatalı olarak “nesnelerin çay tabağı (saucer) şeklinde olduğunu” yazdı ve “flying saucer” adı yerleşti.[4]
Tarihçe [değiştir | kaynağı değiştir]
Tarih öncesi ve antikçağ [değiştir | kaynağı değiştir]
UFO iddiaları çok eski zamanlardan beri yapılmaktadır. Kimi ufologlara göre, İspanya’daki Altamira Mağarası’ndakiler veya Cougnac’taki (Fransa) Lot (Pech-Merle) Mağarası’ndaki[5] tuhaf tasvirler UFO tasvirleri olabilir.[6] Ayrıca Cezayir’deki Tassili freskleri[7] gibi bazı resim ya da heykelcikler ilginç biçimde 20. yüzyıldaki raporlarda betimlenen uzaylı tasvirleriyle benzerlik göstermektedir.[8] Bu durum bazı ufologlar göre, UFO fenomeninin insanoğlu hava araçlarını icat etmeden önce de mevcut olduğunun bir kanıtıdır.
Fakat eski zamanlarda gözlemlenen bu tuhaf fenomenlerin kuyrukluyıldızlar, parlak meteorlar ya da atmosferdeki optik fenomenler olduğu sanılmaktadır. Eski zamanlardaki bu tür olguların incelenmesi retro-ufoloji olarak adlandırılmaktadır. Geçmişteki bu tür gözlemlere şunlar örnek olarak gösterilebilir:
MÖ 1450’ye doğru, firavun III. Tutmosis’in tahtta olduğu döneme ait bir betimlemede, gökte “güneşten daha parlak ateşten halkalar”ın gözlemlendikleri, eni 5 m.’yi bulan bu nesnelerin birkaç gün boyunca belirdikleri ve sonunda gökte yükselerek kayboldukları anlatılır.[9]
Romalı yazar Julius Obsequens MÖ 99 yılında “Tarquinia’da güneşin batışı sırasında küre gibi bir yuvarlak nesne gökte batıdan doğuya doğru yol aldı” diye yazmıştır.[10]
Ortaçağ ve Rönesans’ta [değiştir | kaynağı değiştir]
Ünlü okültistlerin yaşadığı bu dönemlerde, dinin etkisiyle göksel fenomenler ilahî mesajlar olarak veya büyücülerin sorumlu tutulduğu uğursuz işaretler olarak yorumlanmıştır.
14 Nisan 1561’de Nürnberg (Almanya) göklerinde görüldüğü kaydedilen, silindir ve daire biçimli UFO’ları temsilen, Hans Glaser tarafından tahta üzerine yapılmış gravür.
Japonya’da 24 Eylül 1235’te general Yoritsume ve ordusu Kyoto yakınlarında sabit olmayan hareketlerde bulunan tanımlanamayan “ışık küreleri” gözlemlediler. Danışmanları kendisine “telaşlanmaması gerektiğini, zira bunların yalnızca rüzgârın salladığı yıldızlar olduğunu” açıkladılar.[11]
14 Nisan 1561’de Almanya semalarında sanki bir hava savaşı yapılıyormuşçasına hareketlerde bulunan pek çok nesne gözlemlendi. Bu olay Hans Glaser (1566) tarafından tahta üzerine işlenmiş gravürle tasvir edilmiştir. Silindir biçimli büyük nesnelerden[12] küre ve daire biçimli küçük nesnelerin çıktığı gözlemlenmişti.
Bu fenomenler o dönemde doğaüstü mucizeler, melekler ve gelecek hakkında haber verici alametler olarak yorumlanmıştı.[11] Bu dönemlerde yapılan UFO gözlemlerinin sanat eserlerine de yansımış olması mümkündür.[13] UFO gözlemlerinin yansıtıldığı ileri sürülen sanat eserlerinden bazıları şunlardır:
Kosova’daki Detjani Manastırı (1350) fresklerindeki kozmonot benzeri tasvirler. Fakat bunların dönemin Bizans dinî sanatında görüldüğü gibi Güneş ve Ay tasvirleri de olabileceği ileri sürülür.[14]
Mainardi’nin “Madonna col Bambino e San Giovannimo” adlı tablosu.[15] Tabloda tasvir edildiği ileri sürülen UFO’nun aslında gökleri aşan Cebrâîl’in sembolik temsili olduğu düşünülür.[kaynak belirtilmeli]
Paolo Uccello’nun “la Tébaïde” adlı tablosunda olduğu ileri sürülen uçan daire biçimli nesnenin aslında kardinalin şapkası olduğu düşünülür.[kaynak belirtilmeli]
Modern raporlar [değiştir | kaynağı değiştir]
1870’te New Hampshire’da gözlemlenen “esrarengiz hava gemisi” (mystery airship)[16] olarak belirtilen UFO’nun fotoğrafı. Silindir ya da puro biçimli UFO’lar, ufologlarca, içinden uçan dairelerin çıktığı “ana gemi” olarak nitelendirilmektedir.
UFO ve uçan daire terimlerinin ortaya çıkmasından önce belirli sayıda, tanımlanamayan tuhaf hava fenomenleri raporları tutulmuştu. Bu raporlar 19. yüzyıl ortalarından 1940’lı yılların sonuna kadarki zaman diliminde tutulmuştu.
Bunlardan bazıları şöyle özetlenebilir:
Fenomeni araştıran ilgililere göre, ilk modern raporlu gözlem, 1868 Temmuz’unda Şili’nin Copiapó kentinde gerçekleşti.[17]
25 Ocak 1878’te, ABD’deki Denison adlı günlük gazete John Martin adındaki çiftçinin UFO gözlemini yazdı. Çiftçinin ifadesine göre, bu, müthiş bir hızla havada yer değiştiren küre biçimindeki karanlık, büyük bir nesne idi.[18]
17 Kasım 1882’de Greenwich Kraliyet Gözlemevi’nden astronom E.W. Maunder, raporunda daire ya da elips biçiminde tuhaf bir gök cismine tanık olduğunu belirtti. Maunder birkaç yıl sonra yeni icat edilmiş zeplini gördüğünde, gördüğü tuhaf nesnenin zepline son derece benzediğini açıkladı. söz konusu nesne yalnız onun tarafından değil, Avrupalı birçok astronomca da görülmüştü.[19]
28 Şubat 1904’te Amerikan Donanması’na ait bir levazım gemisinin ekibinden üç kişi San Francisco’nun yaklaşık 500 km batısında bir UFO gözleminde bulundular (Bu üç kişiden Frank Schofield sonradan Pasifik Donanması başkomutanı olmuştur.) Schofield gözlemledikleri üç UFO’nun daire biçimli, oval, parlak kırmızı renkte olduklarını ve kademeli bir tarzda uçtuklarını bildirmiştir. İfadesine göre, UFO’lar bulut tabakasının altından kendilerine yaklaşmışlar, iki üç dakika sonra yön değiştirip, yeryüzünü tümüyle terk etmek üzere bulutların üzerine çıkmışlardı. En büyüğü gökte 6 güneş büyüklüğünde bir yer kaplıyordu.[20]
Fatima Olayı ya da “güneş mucizesi”: Ünlü olay 13 Ekim 1917’de Fátima’da (Portekiz) onbinlerce kişi tarafından gözlemlenmiş olup, kimilerine göre bir UFO olayıdır.[21][22]
II. Dünya Savaşı sırasında gerek Müttefik Devletler’in gerekse Mihver Devletleri’nin pilotları uçuşlar sırasında sıkça UFO gözlemleri yapmışlardır.[23] Öyle ki, bu gözlemler “foo fighters” (uçakları takip eden ışık küreleri)[24] teriminin doğmasına neden olmuştur.
25 Şubat 1942’de Los Angeles (Kaliforniya) üzerinde kimliği teşhis edilemeyen bir hava taşıtı saptanmıştır. Nesne ABD Hava Savunma bataryaları (uçaksavarlar vs.) ateşi altında tutulmasına rağmen 20 dakika kayıtsızca havada kalmayı başarmıştır. Olay, sonradan Los Angeles Savaşı olarak adlandırılmıştır.[25]
1946’da İskandinav ülkelerinin yanı sıra, Fransa’da, Portekiz’de, İtalya’da ve Yunanistan’da 2.000’i aşkın kimliği teşhis edilememiş hava taşıtı gözlem raporları oluşmuştur: Bunlar önce “Rus dolusu”, daha sonra “hayalet füzeler” (İng. ghost rockets) olarak adlandırılmıştır. Böyle adlandırılmalarının nedeni bu esrarengiz nesnelerin Almanlar’dan ele geçirilmiş Rus füzeleri (V1, V2) olduğu inancıydı.[26] Bu inancın yanlış olduğu sonradan anlaşılmışsa da, bu nesnelerin mahiyeti açıklanamamıştır. İsveç askerî kuvvetleri radarlarla saptanan iki yüzden fazla UFO vakasında söz konusu nesnelerin “gerçek fiziksel nesneler” olduklarını açıklamıştır. Bununla birlikte, bu vakaların belirli bir kısmı da meteor gibi doğal olayların hatalı teşhisine bağlanmaktadır.
Uçan daire fenomeninin popüler oluşu [değiştir | kaynağı değiştir]
Kenneth Arnold’un UFO gözlemi hakkında 1947’de hazırlanan rapor.
UFO fenomeni II. Dünya Savaşı’nın ardından, özellikle Kenneth Arnold adlı bir Amerikalı iş insanının 24 Haziran 1947’deki tanıklığından sonra kamuya yansıdı. Kenneth Arnold UFO’ları Washington eyaletinde, Mont Rainier yakınlarında özel uçağıyla seyretmekteyken gözlemlemişti. İfadesine göre, ters çevrili fincan tabağı gibi hareket eden, hilal biçiminde çok parlak 9 nesne görmüştü. Mont Rainier’dan Mont Adams’a doğru uçan bu nesneler çok hızlıydı. Arnold uzunluklarının 12–15 m arasında olduklarını ve hızlarının en azından saatte 1800 km olduklarını iddia etti. Beyanatında Arnold “kazlar gibi, diyagonal bir zincir oluşturarak, sanki birbirlerine bağlıymışçasına uçuyorlardı; hareketleri su üzerinde sekerek kayan bir fincan tabağını andırıyordu” demiştir.[27] Bu olayı özellikle ABD’de binlerce tanıklık izledi. Önemli bir tanıklık da 4 Temmuz’da, dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan, Amerikalı havayolu şirketlerinden United Airlines’in bir uçuş ekibinden gelmişti. Ekip, 4 Temmuz akşamı Idaho üzerinde daire biçimli 9 nesnenin uçaklarına eşlik etmiş olduklarını açıklamıştı. Bu tanıklık medyada daha büyük yankı buldu ve Arnold’unkinden daha inanılır, güvenilir bulundu. Müteakip günlerde gazetelerin çoğu uçan daire olaylarını baş sayfada yayımlamaya başladılar.
Roswell Olayı [değiştir | kaynağı değiştir]
4 Temmuz 1947’de tüm dünyada büyük yankı uyandırmış Roswell Olayı meydana geldi. O gün Roswell yakınlarındaki bir çiftliğin sahibi Mac Brazel ve komşuları yerde bir enkaz olduğunu fark etti ve Mac Brazel bunu en yakın askerî üsse haber verdi. Roswell Army Air Field (RAAF) üssünden [28] genç bir subay (teğmen Walter Haut)[29] o zaman basınla ilk teması gerçekleştirerek ordunun Roswell’deki bir çiftlik civarında bir uçan daire enkazı ele geçirdiğini açıkladı.[30] Bu açıklama medyada güçlü bir ilgi uyandırdı. Kenneth Arnold’un gözlemi basında bu olaydan bir ay önce yer almış ve öyle güçlü bir yankı bulmuştu ki, artık askeriye de dahil herkes konuyla ilgilenir halde bulunuyordu. Roswell Olayına ilişkin ilk açıklamanın ertesi günü üssün sorumlu komutanı olan, 8. Hava Kuvvetleri Komutanı general Roger Ramey, genç subayın açıklamasını tashih edici bir açıklama yayımladı ve uçan daire sanılanın yalnızca bir meteoroloji balonu olduğunu açıkladı.[31]. Bir basın konferansı düzenlendi ve gazetecilere meteoroloji balonu tezini doğrulayıcı mahiyette bazı kalıntılar gösterildi. Olay gündemden düştü ve yaklaşık otuz yıl boyunca, ABD’deki ilk büyük UFO akınının sonuna kadar unutulmuş olarak kaldı.
1978’de binbaşı Jesse Marcel 1947’deki Roswell enkazı parçalarını toparlamaya çalıştı ve televizyonda bunların kesinlikle Dünya-dışı kökenli olduklarını ve vaktiyle üssün sorumlu komutanı olan general Ramey’in gazetecilere gösterdiği parçaların Roswell olayından kalan gerçek parçalar olmadığını açıkladı. Sonradan ufolog olan nükleer fizikçi Stanton T. Friedman gibi o da, ordunun, uzay gemisini ele geçirişini kamudan saklamış olduğu kanısındaydı. Bundan sonra bu olgu ya da bu hikâye UFO amatörlerine ve ufoloji dergilerine konu olmuştur.[32] Şubat 1980’de National Enquirer Gazetesi’nin binbaşı Jesse Marcel’in görüşlerini yayımlamasıyla Roswell olayı yeniden gündeme geldi. Bunun üzerine yeni tanıklıklar da birer birer ortaya çıkmaya başladı ve Roswell olayı ek bilgilerle daha ayrıntılı bir konum kazanmaya başladı. Örneğin bu tanıklıklara göre, o dönemde Dünya-dışı enkazın parçalarını yeniden birleştirmeye ve hatta uzaylıların kadavrası üzerinde otopsi yapmaya yönelik bir askerî operasyon yapılmıştı.[32] Vaktiyle Roswell Hava Üssü’ne morg hizmeti veren ve Ballard Cenazeevi’nde çalışan, cenaze işleriyle meşgul emekli bir müteşebbis Glenn Dennis, 1989’da, vaktiyle Roswell Üssü’nde uzaylıların cesetleri üzerinde otopsi yapılmış olduğunu doğruladı.[33].
Vaktiyle, 1947’deki Roswell Olayı’nda gazetecilere açıklama yapmış olan general Ramey’in amiri ve Forth Worth Üssü Kurmay Başkanı olan general Thomas J. Du Bose 1991’de, Roswell olayından üsse aktarılan enkaz parçalarının yerine meteoroloji balonu parçalarının gösterilmiş olduğunu doğruladı. Bu yeni gelişmeler karşısında ve ABD Kongresi’nin bir soruşturması sonrasında, Kongre’ye ait, kısa adı GAO (Government Accountability Office)[34] olan Devlet Denetleme Kurulu, A.B.D. Hava Kuvvetleri’nden bir iç soruşturma açılmasını istedi. Bu soruşturmanın sonucu iki rapor hâlinde özetlenmiştir: Hava Kuvvetleri, UFO’lar konusunda uzun yıllar süren bir suskunluktan sonra ilk defa 1994 Eylül’ünde, kamuya bir açıklama yapmak zorunda kalmıştı; hazırlanan raporda, Hava Kuvvetleri, söz konusu olayda gerçekten bir meteoroloji balonunun söz konusu olmadığını itiraf ediyordu. 1995’te yayımlanan ilk rapor 1947’de keşfedilen parçaların devletin Mogul Projesi [35] adlı gizli bir programına ait olduğu sonucuna varmıştı. Ayrıca raporda, o dönemde Roswell Ordu Hava Üssü’nden gönderilen tüm yazılı belgelerin gerekli izin alınmaksızın yok edildiği bildirilmekteydi. 1997’de ise ikinci bir rapor oluşturuldu. Bu rapor, uzaylıların cesetleriyle ilgili tanıklıkları doğrular gibi görünüyordu; rapora göre ölüm ve yaralanmalara neden olan bir askerî kaza söz konusuydu, raporda 1950 yılları sırasında sürdürülen High Dive operasyonunda olduğu gibi, insansı maketlerin üzerindeki çalışmalardan söz ediliyordu.
Bu rapor, en azından, söz konusu üssün o döneme ait tüm resmî evraklarının (Mart 1945-Aralık 1949) ve tüm radyo mesajlarının (Kasım 1946-Şubat 1949) yok edilmiş olduğunu ortaya koyarak, Roswell Olayı’nda kapandı sanılan tartışmanın hâlen kapanmamış olduğunu ortaya koyuyordu. Belgelerin ne zaman, kim tarafından ve kimin emriyle yok edildiğinden de söz edilmemekteydi.
Bu raporları, uzaylıların Dünya’yı ziyaret ettiği tezini benimsemiş taraftarlar devletlerin “yanlış bilgi verme” (dezenformasyon) politikasının örneklerinden biri olarak yorumlarken, kimi ufologlar ise olayda gerçekten Dünya-dışı bir uzay gemisinin söz konusu olma olasılığını azaltan belgeler olarak yorumlamışlardır.[36][37][38].
(27 Mayıs 1995’te) Londra Müzesi’nde bir basın toplantısı yapan İngiliz televizyon yapımcısı Ray Santilli (İngiliz video prodüksiyon şirketi Merlin Group’un başkanı) ABD ordu istihbarat birimlerine ait olduğunu açıkladığı bazı filmleri kamuya sundu. 1947’deki Roswell UFO kazası sonrasında çekildiği ileri sürülen, 16 mm.’lik 14 bobinden oluşan ve 90 dakikadan fazla süren bu filmler, bazı insansılara yapılan otopsi sahnelerini içeriyordu. Santilli filmleri, ordu için çektiği filmlerin bir kopyasını da kendisine saklayan 82 yaşındaki ordu fotoğrafçısı Jack Barnett’ten elde etmişti.[39] Film önce BBC aracılığıyla dünyaya tanıtıldı; daha sonra çeşitli televizyon kanallarında yayınlanıp, çeşitli dergilere kapak oldu.[40] Ortaya çıkan otopsi görüntüleri üzerinde ordu kaynakları otopsideki görüntülerin sadece maketlerden ibaret olduğunu gerçeklikle ilgisi olmadığını söylemişlerdir, fakat ortaya çıkan tanıkların ifadelerine göre bu canlılar enkazdan çıkarılıp askeri koruma eşliğinde otopsi odasına getirildiklerini açıklamışlardır. Medyaya ardı ardına çıkan tanıkların bir anda açıklama yapmaları ise Amerikan hükûmetinin olayı bilen bilimadamlarına koyduğu susma yasağının delinmesi üzerine diğerlerinin sesinin kesilme olasılığına karşı kendilerini korumak için ifşa oldukları böylece başlarına bir şey gelme olasılığını bertaraf ettikleri düşünülüyor.
Popüler kültürde UFO’lar [değiştir | kaynağı değiştir]
1942’de Çin’de çekilen bir uçan daire fotoğrafı
UFO’lar ve uzaylılar (Dünya-dışı canlılar) konusu 1950’li yıllardan beri uluslararası bir kültürel olgu durumuna gelmiştir. Konuya ilişkin olarak halkbilimci Thomas E. Bullard şöyle der: “UFO’lar modern bilinci dayanılmaz bir güçle istila ettiler ve bu konuda durmaksızın yayımlanan kitaplar, makaleler, gazete başlıkları, filmler, televizyon yayınları, çizgi filmler, ilanlar vs. dalgası bu olguyu doğrulamaktadır.” 1977 yılında yapılan bir istatistikî araştırmaya (Gallup Poll) göre, ABD eski başkanı Gerald Ford’un Beyaz Saray’dan ayrılmasının üzerinden 9 ay geçmiş olmasına rağmen, insanların yalnızca % 92’si onun adından söz edildiğini duymuşken, insanların % 95’i UFO’lardan söz edildiğini duyduğunu belirtmiştir (Bullard, 141). Yine Gallup Poll tarafından 1996’da yapılan bir başka istatistikî araştırmaya göre, A.B.D.’deki insanların %71’i devletin UFO’larla ilgili enformasyonları gizlediğine inanmaktadır; 2002’de Sci Fi televizyon kanalı için Roper Poll tarafından aynı konuda yapılan istatistikî araştırma da benzer sonucu vermiş ve bunun yanı sıra, gitgide daha fazla insanın UFO’ların Dünya-dışı kökenli olduğuna inandığı sonucunu ortaya koymuştur.
1990’lı yıllardan beri, UFO fenomeninin bir tür aldatmaca olmadığı yönünde gelişmeler olmaktadır. Aslında “Güneş-sistemi dışı gezegenler”in varlığının keşfinden itibaren bilim insanları topluluğunda ve kamuoyunda evrende yalnız olmadığımız fikri giderek ağır basmaktadır ki, bu da Dünya’nın uzaylılar tarafından ziyaret edilmesi hipotezinin pek mantıksız olmadığı yönündeki görüşü gitgide desteklemektedir. Uçan dairelerin Dünya-dışı zeki yaratıklara ait olmalarına ilişkin hipotez (Fr.HET- İng.ETH) [41] lehindeki kitapların bilim insanları ve ufologlar tarafından yayımlanması, GEIPAN[42] gibi resmî kurumların arşivlerinin kamuya sunulması ve televizyon programlarında konunun enine boyuna tartışılması UFO fenomeninin Dünya-dışı ziyaretlerle ilgili olabileceğinin kabulü yönünde gelişme göstermektedir. Örneğin Fransa’daki son istastikî yoklamalar, insanların % 48’inin Dünya’nın uzaylılarca ziyaret edildiği görüşünden yana olduklarını ortaya koymuştur.[43]
Sanatta ve folklorda UFO’lar [değiştir | kaynağı değiştir]
Olası uzaylı uydularını öngören Sovyet pulu.
UFO’lar ya da Dünya-dışı canlılar konusu edebiyatta ilk kez H. G. Wells’in “Dünyalar Savaşı” adlı romanıyla gündeme gelmiştir. Bilimkurgu romanları içinde ilklerden biri olan bu roman sonradan iki kez sinemaya uyarlanmıştır; biri 1953’te Byron Haskin tarafından, diğeri Üçüncü Türden Yakınlaşmalar ve E.T. the Extra-Terrestrial filmlerinin de yapımcısı olan Steven Spielberg tarafından 2005’te gerçekleştirilmiştir.
20.yy. başlarında uzaylıların varlığı konusuyla dalga geçmek üzere, “küçük yeşil adamlar” ya da “Merihliler” teriminin kullanıldığı görülür. Rengin yeşil seçilmesi, muhtemelen Edgar Rice Burroughs’un Merihli türlerinden söz ettiği “A Princess of Mars” (1912) adlı romanında bir türün deri renginin yeşil olmasından kaynaklanıyordu. Bu renk daha sonra Harold Sherman (The Green Man,1946) ve Damon Knight (The Third Little Green Man, 1947) gibi birçok yazar tarafından da benzer anlamda kullanılmıştır.
Fakat UFO konusu halkbilimsel açıdan en önemli dönemeci Erich von Däniken’in “Tanrıların Arabaları” (Chariots of the Gods) kitabının 1970’te yayımlanmasıyla almıştır. Yazar, kitabında Dünya-dışı zeki varlıkların Dünya’yı binlerce yıldır ziyaret ettiğini ileri sürüyor ve bu iddiasını çeşitli arkeolojik örneklerle ve çözülememiş sırlarla desteklemeye çalışıyordu.[44] Aslında bu tür fikirler yeni sayılmazdı. Örneğin astronom Carl Sagan 1966’da yayımlanan “Evrende Zeki Yaşam” (Intelligent Life in the Universe) adlı kitabında Dünya-dışı canlıların sporlar[45] düzeyinde de olsa milyonlarca yıldan beri Dünya’yı ziyaret etmekte olduğunu yazmıştı. Bu hipotezler aynı yoldan gidecek birçok yazara öncülük işlevi gördüler ve birçok izleyiciye ilham kaynağı oldular ki, bunlardan bazıları Kitab-ı Mukaddes’teki bazı pasajları Dünya-dışı temasların olabileceği fikriden[46] hareket ederek ele aldılar.[47] Bu tür yorumlardan çoğu biyolojideki insanın evrimini Dünya-dışı müdahalelerle[48] açıklamaya eğilimliydi. Bu tür bir fikir, 2001: Bir Uzay Destanı filminde işlendi.
UFO fenomeni 1980’li yıllarda, özellikle A.B.D.’de, Whitley Strieber’ın (Communion) ve Jacques Vallée’nin (Passeport pour Magonia) kitaplarının yayımlanmasıyla, yeni bir dönemece girdi. Korku romanları yazarı Strieber’ın[49] etkisiyle artık daha çok “uzaylıların Dünyalıları kaçırması” gibi tedirgin edici konular işlenmeye başladı ve “Gizli Dosyalar” gibi televizyon dizileri ortaya çıktı. Bununla birlikte bu edebiyatta da uzaylılara genellikle iyi roller veriliyordu. David Jacobs ve Budd Hopkins gibi yazarlar insanlığın Dünya-dışı canlılarca genetik olarak etkilenmesini de işlediler. Psikiyatr John Mack (1929-2004) Dünya-dışı “istilacılar”ı insanlığa bilgelik getirmeye çalışan sert, fakat iyi rehberler rolü verdi. Son on yıl UFO’lar ve uzaylılar konusundan esinlenen filmler açısından çok zengin bir şekilde geçmiştir. Son zamanlardaki filmler arasından özellikle Roland Emmerich’in Kurtuluş Günü (1996), Robert Zemeckis’in “ Mesaj ” (1997) ve M. Night Shyamalan’ın “İşaretler” filmi ilgi çekmiştir.
Temas grupları ve New Age akımı [değiştir | kaynağı değiştir]
1950’li yıllardan itibaren UFO fenomeniyle ilgili, “temas grupları” adı da verilen mistik tarikatlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Bu tür gruplar genellikle semavi varlıklarla ya da uzaylılarla doğrudan ya da dolaylı (telepatik) olarak temas hâlinde olduğunu iddia eden bir guru ya da bir lider çevresine toplanmış müritlerden oluşmaktadır. Bu tür liderlerin en eskilerinden biri, nükleer silahların artışı tehlikesi karşısında Dünya insanlığını uyarmak isteyen bir Venüs’lüyle doğrudan temasta bulunduğunu iddia eden Georges Adamski’dir.[50] Adamski büyük ölçüde gözden düşmüş ve saygınlığını yitirmiş olmakla birlikte, Fondation Adamski adıyla kurulan bir kurum, yazılarını yayımlamıştır. İngiliz mistik George King tarafından 1955-1956’da Londra’da kurulan The Aetherius Society[51] ve Ernest L. ve Ruth Norman tarafından 1954’te kurulan Fondation Unarius bu tür oluşumların eskilerine örnek olarak gösterilebilir.
Bu tür grupların Dünya-dışı kaynaklardan aldıklarını ileri sürdükleri mesajların ana konusu nükleer silahlardaki artış tehlikesi karşısında insanlığın uyarılmasıdır. Dünya-dışı temasta olduklarını ileri süren yeni gruplara örnek olarak Heaven Gate[52], Raëlism[53],Ashtar Galactic Command[54] grupları gösterilebilir.
Günümüzde, bu tür “temas tarikatları”nın gerek eskileri gerekse yenileri, Hristiyanlık unsurlarının ve Doğu dinleri unsurlarının “uzaylıların Dünyalılar’a karşı ‘iyi dilekli’ oluşu”ndan yola çıkan fikirlerle bağdaştırıldığı bir dünya görüşüne sahiptir.
1970 yıllarında, New Age akımının UFO’lar ve uzaylılardan söz eden kitaplarının yayımlanmasıyla, konuya daha geniş açıdan bakılmaya başlanmış ve UFO’ları doğaüstü ve okült konulara da bağlayan bir yenilik hareketinin oluştuğu görülmüştür. Her ne kadar UFO’ları okült ve dinsel kavramlarla bağdaştırma hareketleri 1950’li yıllardaki temas gruplarında da az çok görülmüşse de 1970’lerde bu bağdaştırma hareketleri son derece geniş bir skala içine yayılmıştır. New Age akımı mensuplarının çoğu Dünya-dışı canlılara inanmış ve onlarla temas kurma girişimlerinde bulunmuştur. Bu akımın ünlü sözcülerinden biri sinema oyuncusu Shirley MacLaine’dir.
Siyah giysili adamlar [değiştir | kaynağı değiştir]
“Siyah giysili adamlar” (İng. Men in black, MIB) ya da “siyah giyen adamlar” Amerikan folklorunun bir ürünü olan, hayalî kişileri belirten genel bir terimdir. Sözde var olan bu kara giysili, son derece tehlikeli kişilerin amacının Dünya-dışı canlılara ilişkin bilgilerin insanlığa ulaşmasını engellemek olduğu varsayılır. Kendilerini genellikle Amerikan federal hükûmeti adına çalışan ajanlar olarak takdim ederler. Dünya-dışı bir fenomene tanık olanın evine ertesi gün ya da azami birkaç aylık bir süre sonra bir ya da birkaç kişi (genellikle üç kişi) olarak gelirler, bazen içlerinden biri kadın da olabilir. Tanık onları genellikle olayı örtbas edip gizlemekle görevli hükûmet ajanları olarak, bazen de esrarengiz amaçları olan Dünya-dışı canlılar (uzaylılar ya da insansılar) olarak görür. Genellikle II. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllardaki stilde, siyah, koyu renkli ya gri giysiler giyinirler, varsa, arabaları da bu döneme ait bir araba olur.
“Siyah giyen adamlar” konusunu Gray Barker ufolojinin klasiklerinden biri sayılan, makalelerini bir araya getirerek oluşturduğu “Onlar uçan daireler hakkında çok şey bildiler” (They knew too much about flying saucers) adlı kitabıyla gündeme getirmiştir. Bu kitabın yayımlanmasından on yıl kadar sonra John C. Sherwood, Gray Barker’in ufolojik fanzinindeki metinlerin (makalelerindeki metinlerin) aslında bilimkurgu hikâyelerinin metinleri olduğunu açıkladı. Yani John C. Sherwood’a bakılırsa, “siyah giyen adamlar” Amerikan folkloruna geçmeden önce piyesler hâlinde yaratılmış bir efsane idi. Senaristler bu konudan yararlanmakta gecikmediler ve “siyah giyen adamlar”ı konu alan televizyon dizileri yaptılar. Ayrıca bu konuyu işleyen bir çizgi romanlar(Men in Black, Martin Mystere) ve iki film (Men in Black ve Men in Black 2) üretildi.
Olaylar ve tanıklıklar [değiştir | kaynağı değiştir]
UFO gözlemlerinin çoğu, gözlemlerinin gerçekliği hakkında elle tutulur bir kanıt veremeyen bir veya birkaç kişinin az çok kesin bir tanıklığı üzerine kuruludur. Yalnızca tanıklıklar üzerine kurulu olaylardan başka, nadir olmakla birlikte, doğrudan veya dolaylı fiziksel unsurlarla desteklenen olaylar da vardır. Olayların bir kısmı devletlerin çeşitli bilimsel ve askerî otoritelerince yapılan soruşturmalarla araştırılmıştır. Bu olaylardaki doğrudan fiziksel veriler genellikle radarlarla veya fotoğrafik cihazlarla yapılan saptamalar, dolaylı fiziksel veriler ise toprak üzerinde UFO’larca oluşturulduğu varsayılan izler, ancak elektromanyetik etkiyle oluşabilecek izler ve çevrede yaratılan bir karışıklık izleridir.
Tanıklıklar [değiştir | kaynağı değiştir]
İsveç’te görülmüş bir UFO.
UFO olaylarının çoğu, gökte veya yerde bir ya da birçok kişi tarafından birtakım nesnelerin ya da ışıkların gözlemlenmesinden ibaret olan “tanıklıklar kategorisi”nde yer alır. Bu tanıklıkların çoğundan “doğrudan kanıtlar”ın (örneğin bir fotoğraf) ya da “dolaylı kanıtlar”ın (örneğin yerde bırakılan izler) yokluğu nedeniyle soruşturmacılar pek yararlanamazlar.
Geniş kitlelerce (toplu olarak) yapılan UFO gözlemlerinin sayısı çoktur. Belçika UFO Akını (Dalgası)[55],Mexico UFO Akını ve Los Angeles Savaşı[56] kitlesel UFO gözlemlerine örnek olarak gösterilebilir. Fransa’daki bazı UFO olayları da GEIPAN[42] tarafından listelenmektedir ki, bu listedeki kitlesel UFO gözlemlerinden biri Aldudes Olayı olarak bilinen, Aquitaine’de 2 Şubat 1985’te yapılan UFO gözlemidir. Kalabalık bir insan topluluğu tarafından görülen bu UFO, ışıklı olup beyaz, kırmızı ve yeşil renklerde ışıklar saçıyordu. UFO daha sonra Ardennes’de (Fransa) ve İspanya’da da gözlemlendi.[57] Fransa’daki bir başka kitlesel gözlem Vaucluse Olayı[58] ya da Hautes-Pyrénées Olayı[59] olarak bilinir.
Çekilen fotoğraflar ve video kamera filmleri [değiştir | kaynağı değiştir]
Belçika’da çekilen üçgen biçimli nadir UFO fotoğraflarından biri (1990)
Meersburg’da (Almanya) çekilen bir fotoğraf
UFO fenomeninin incelenmesi için yararlanılabilen başlıca öğeler fotoğraflar ve video kameralarıyla çekilen filmlerdir. UFO fotoğrafları üzerine yapılan bir analiz bu fotoğrafları üç kategoride sınıflandırmıştır:[60]
Minimal fotoğraflar: Bu sınıftaki fotoğraflarda UFO beyaz renktedir, genellikle tek biçimlidir, görüntüsü ayrıntılardan yoksundur, arka plan siyah ya da karanlıktır; bu tür fotoğraflar bazen çevrenin bir kısmını da içerirler. Bu fotoğraflardaki görüntünün enformasyon değeri çok düşüktür. Los Angeles Savaşı denilen UFO olayında 25 Şubat 1942’de çekilen, Los Angeles Times gazetesinde yayımlanan fotoğraf bu sınıftaki fotoğraflara örnek olarak gösterilebilir.
Fincan tabağı (uçan daire) biçimli UFO fotoğrafları: Bu sınıfa giren fotoğraflarda nesne, dairesel biçimli olup, üst kısmı bombeli olur ya da kubbe tarzında bir şişkinlik gösterir.[61]
Egzotik UFO fotoğrafları: Azınlıkta kalan UFO fotoğraflarıdır; çünkü günümüze dek çekilmiş UFO fotoğraflarının ancak % 4’ünü oluştururlar ve tipik olmama özellikleriyle diğer iki sınıftaki UFO fotoğraflarından ayırt edilirler. Yani bu tür fotoğraflardaki UFO’lar ne minimal fotoğraflardaki UFO özellikleri gösterirler, ne de ikinci sınıftaki tipik uçan daire (fincan tabağı) biçimi gösterirler. Burada bir veri ya da görünürlük hatası söz konusu olmayıp, farklı ya da özel türlerin varlığı söz konusudur. Dolayısıyla bu tür fotoğrafların enformasyon değeri, diğer sınıftakilere kıyasla daha fazladır. Bu sınıftaki UFO görüntüleri, gerçeklikleri şüpheli bulunmadıkları ya da reddedilmedikleri takdirde, özel dergilerde ya da basında yayımlanan nadir fotoğraflar olurlar.
Fotoğrafik aygıtlarla kaydedilmiş, tanınmış UFO olaylarından bazıları şunlardır:
Ocak 1958’de Brezilya Deniz Kuvvetleri’ne ait Almirante Saldanha adlı “okul gemisi”nin fotoğrafçısı Karayipler’in güneyindeki Trinidad (Trinité) Adası üzerinde uçan bir metalik diskin 6 fotoğrafını çekti. Bu fotoğraflar birçok laboratuvarda incelenmiş ve gerçek oldukları onaylanmıştır.[62]
Haziran 1976’da Kanarya Adaları Gözlemi[63] adıyla tanınan ünlü UFO olayında pek çok tanık tarafından gözlemlenen UFO’nun fotoğrafı da çekildi. Çok ışıklı bir UFO söz konusuydu. Hiçbir hile olmadığı ve bilinen herhangi bir fenomenle ilgili hiçbir karıştırma söz konusu olmadığı ortaya kondu.[64]
1990’daki Belçika UFO Akını[55] sırasında çekilen, “Photo de Petit-Rechain” adıyla bilinen ünlü üçgen biçimli UFO fotoğrafı. Fotoğraf Brüksel Kraliyet Askerî Okulu’nda Prof. Dr. Marc Acheroy yönetimindeki bir öğrenci tarafından analiz edildi. Ardından Belçika Uzay Fenomenleri İnceleme Kurumu[65] da fotoğrafta hiçbir hilenin olmadığını ve fotoğrafı çekilen nesnenin maddi olduğunu doğruladı. Fotoğraf daha sonra Prof. Auguste Meessen[66][67] tarafından da incelendi, Meessen de fotoğrafta hiçbir hilenin söz konusu olmadığını doğruladı. Bununla birlikte, astrofizikçilerden Pierre Magain ve Marc Rémy bunun üçgen biçimli bir maket ve ışıklar kullanılarak kolayca üretilebilecek bir fotoğraf olduğunu ileri sürdüler. Dolayısıyla fotoğrafın gerçekliği kesinleşmiş olmakla birlikte, fotoğrafı çekilen nesnenin tabiatı, mahiyeti ve kökeni konusunda belirsizlik sürmektedir.
Mart 1997’de ışıklı bir oluşum Phoenix kenti (Arizona) üzerinde uçtu.[68] 200’den fazla kişi mahalli idare merkezi binalarının çevresinde toplandılar ve 9 amatör, video kameralarıyla UFO’yu filme almayı başardı. Böylece herhangi bir yanılma iddiasına imkân vermeyeceği gibi, kameramandan kaynaklanan pozisyon değişikliğine bağlanan hatalara ilişkin bir iddianın ortaya atılmasına da imkân vermeyecek kesinlikte bir kanıt elde edilmiş oluyordu. Bu olay ufoloji literatürüne “Phoenix Işıkları” [69] olarak geçmiştir.[70]
“Campeche gözlemi”[71] adıyla bilinen gözlem 2004 yılında Meksika’da gerçekleşti. Meksika Hava Kuvvetleri’ne ait bir uçağın radar operatörü teğmen Germán Marín Ramírez radarla Meksika hava sahasında bulunan 11 UFO saptadı. Yeri saptanan nesnelerin kaynağına yaklaşarak kızılötesi kamerayla 11 UFO’yu filme aldı. Kızılötesi film kayıtları hâlen muhafaza edilmektedir.[72]. Bunların uçan daire olmadığı görüşündekiler, söz konusu nesnelerin bir petrol ya da doğalgaz kuyusundan sızan alevler olabileceği yönünde görüş bildirdiler.[73]
Çevrede bırakılan izler [değiştir | kaynağı değiştir]
“Ekin çemberi” denilen tuhaf oluşumlardan biri
Bu veriler UFO’ların yere konmasıyla meydana geldiği ileri sürülen yanık veya kurumuş yer, yanık veya zarar görmüş bitki örtüsü, manyetik gariplikler, ışınım seviyesindeki artışlar ve bazı madenî izler gibi fiziksel izlere dayalıdır.
Yöntembilimsel açıdan bakılırsa, tüm ileri sürülen fiziksel izler veya “ekin çemberi” (İng. Crop-circle) denilen nedeni açıklanamayan garip oluşumlar[74] ile UFO’lar arasında kesin bir ilişki kurmak imkânsızdır.
Çevredeki değişiklikler ve bozulmalar UFO’lardan başka nedenlere de bağlı olabilir. Bununla birlikte UFO olaylarının bazılarında, bir UFO’nun konduğu gözlemlenen yerlerde birtakım izlere rastlanılmıştır; bu olaylarda izler ve gözlem birbirini desteklemektedir. Gözlem ve izlerin birbirini desteklediği ünlü UFO olaylarına “Rendelsham Olayı”[75](Birleşik Krallık) ve Trans-en-Provence Olayı[76](Fransa) örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca, yerde bilinmeyen bir nedenle beliren, “ekin çemberi” denilen garip oluşumları inceleyen grupların en titizlerinden biri sayılan BLT Araştırma Ekibi’nin araştırmacıları bu tür oluşumlarda nadir radyoaktif izotoplar keşfetmişler ve bu oluşumların çevresindeki bazı bitkilerin çekirdeklerinde derin yapısal değişikliklerin oluştuğunu saptamışlardır.[77]
1982 yılında, Nancy (Fransa) yakınlarında, bir UFO’nun indiği gözlemlenmiş alana yerleştirilen bitkilerde önemli ölçüde su kaybı (Fr. déshydratation) ve pigment düzeyinde önemli bir değişim olduğu gözlemlenmiştir. Bu saptamalar birçok bağımsız laboratuvarda doğrulanmıştır.[78]
4 Eylül 1989’da saat 4.30’a doğru Tuiles’de (Tarn, Fransa) 72 yaşındaki bir tanık, geceleyin açık penceresinden bir ışıltının sızdığını fark etti. Kalkıp baktığında tarlada her kenarı yaklaşık 10 m. olan kare biçimde bir ışıklı alan olduğunu gördü. Işık, damının üzerinde duran, fasetaları olan topaç biçimli bir cisimden geliyordu. Yaklaşık 30 saniye sonra cisim, aniden, gürültü yapmadan ve koku bırakmadan kayboldu. Tanık ertesi gün dam oluklarının UFO’nun konduğu yerde kahverengiye çalar bir renk almış olduklarını ve büyük bir kanal oluşturacak şekilde yer değiştirmiş olduklarını fark etti[79] Damı tamir eden tamirci ise, 3 ilâ 5 m. uzunluktaki dam oluklarının bir saatin akrebinin izlediği yönde spiraller çizecek şekilde düzenlenmiş olduğunu fark etti. Evinin damının bozulmasıyla mağdur olan tanık ancak birkaç yıl sonra tazminat alabildi. Damı bozan UFO tarafından bırakılan maddi izlere rağmen ve Jandarma Kuvvetleri’nin tüm araştırma ve soruşturmalarına rağmen, SEPRA[80] soruşturması bu olaya bir açıklama getirememiştir.[81][82]
Tanıklar üzerindeki fiziksel etkiler [değiştir | kaynağı değiştir]
Falcon Lake Olayının temsili resmi
UFO gözlemine tanık olanlardan bazıları UFO gözlemleri sırasında ya da UFO geçip gittikten sonra baş ağrıları, ses kaynağı olmadığı halde birtakım sesler duyma (İng. tinnitus), mide bulanması, deri ve kornea yanıkları (örneğin Falcon Lake Olayı’nda[83]) ve “geçici felç” gibi birtakım fiziksel etkilere maruz kaldıklarını beyan etmişlerdir. Ayrıca radyoaktif zehirlenme geçirenler de olmuştur (örneğin Cash-Landrum Olayı’nda). Bununla birlikte UFO olaylarının çoğunda bu fiziksel etkiler veya yanıklar birer tıbbi kanıt olarak göz önüne alınamamaktadır; bu tutumda bunların sıradan yanıklar olması ve dalga geçme amaçlı olma olasılığının etkisi büyüktür.
Bu tür fiziksel etkilere maruz kalınmış UFO olaylarına Fransa’dan şu iki olay örnek olarak gösterilebilir:
GEIPAN [42] dosyalarına kayıtlı birinci olay 1 Aralık 1979’da Annot’da yaşanmıştır. Mal teslimi nakliyatı sırasında bir kasap, saatte 81 km. hızla giderken tiz bir ses çıkaran sarı bir küre tarafından 2 km. boyunca takip edilmiştir. Tanık sinirsel bir şok ve aynı zamanda bağırsak tıkanması geçirmiştir. Yapılan soruşturma gözlemlenen nesnenin teşhisini sağlayamamıştır.[84]
Bir başka olay 10 Mart 1980’de Authon du Perche’de yaşanmıştır. Işıklı rampaları olan dikdörtgen biçimli bir UFO, tanığın telefonu üzerine gelen jandarmalarca gözlemlenmiş ve ardından bu jandarmalardan bazıları kırıklık hissetmiş ve uykusuzluk çekmişlerdir.[85]
Radarlarla saptananlar ve izlenenler [değiştir | kaynağı değiştir]
Görsel gözleme paralel olarak, UFO’ların kontrol kulelerindeki sivil veya askerî kalifiye operatörler ve personel tarafından radarlarla da saptandığı ve izlendiği UFO olayları, genellikle en verimli UFO olayları olarak kabul edilirler. Bu tür UFO olaylarından bazıları şunlardır:
Ocak 1948’de Kentucky’deki Mantell Olayı[86] sırasında bir UFO’nun birçok sivil ve askerî tanık tarafından gözlemlenmesinin ardından üç avcı uçağı ile UFO arasında bir kovalama yarışı başladı; bu kovalama yarışı küçük filonun komutanı Thomas F. Mantell’ın kaza sonucunda ölümüyle sonuçlandı.
Haziran 1952’de “Washington Atlıkarıncası” denilen Washington Gözlemi’nde[87] UFO gözlemi birçok sivil ve askerî radarlar tarafından da doğrulandı.
Ağustos 1956’da Lakenheath Olayı[88] sırasında Bentwaters ve Lakenheath (Birleşik Krallık) askerî üslerinin radarları saatte 6400 km. süratle yer değiştiren 15 cisim saptadı. Olayın incelendiği Condon Raporu’nda bu saptamaya hiçbir açıklama getirilememiştir.
Eylül 1976’da İran radarları ünlü Tahran Olayı[89] sırasında UFO’lar saptadılar.
Mart 1990’da Belçika Hava Kuvvetleri yerdeki tanıklarca görülen ve radarlarca da saptanan bir UFO’yu avlamak üzere iki F-16 uçağı kaldırdı. Av yaklaşık bir saat sürdü. Belçika Hava Kuvvetleri’nden General Brouwer’nin yaptığı açıklamaya göre, uçan cisim “konvansiyonel araçlarla ele geçirilemeyecek ve kıyaslanamayacak derecede, çok büyük hızlarla hareket ediyordu.” F-16’ların radar kayıtları, kimliği tanımlanamayan bu aracın ya da cismin “bir ‘insan pilot’ için teorik olarak ölümcül olan manevralar” (birkaç saniye içinde 700 feet’ten 10.000 fit’e çıkma ve ardından saatte 1500 km. hızla 5 saniyede 500 fit’e inme, çok yüksek hızlarla havada zikzaklar çizme vs.) yapmış olduğunu ortaya koydu.[90][91]
15 Ekim 2004’te Fransa’da bir Mirage 2000 keşif uçağı meçhul bir hava taşıtı tarafından takip edildi. Uçak ekibinin başkanı kendilerini izleyen hava taşıtının oval biçimli olduğunu görünce önce bunun avcı tipi bir hava taşıtı olduğu sonucuna vardı; fakat “yer kontrol”deki görevlilerle temasa geçtiğinde, “yer kontrol”den o bölgede başka bir taşıta ilişkin hiçbir işaret saptanamadığını öğrendi. GEIPAN [42] soruşturmasından sonra olay, açıklanamamış olaylar listesine dahil edildi.[92]
Elektromanyetik girişimler [değiştir | kaynağı değiştir]
UFO’ların neden olduğu ileri sürülen elektromanyetik girişimler genellikle otomobillerin arıza yapmasıyla, elektrik kesilmeleriyle, radyo ve televizyon yayınlarıyla, iletişimle ve hava ulaşımıyla ilgili elektromanyetik girişimlerdir.
NASA’daki bilim insanı Dr. Richard F. Haines tarafından bu konuda uçak kazalarıyla ilgili olarak derlenen liste otuzdan fazla uçak kazası olayını içermektedir. 1976’da Tahran’da 18 Eylül’ü 19 Eylül’e bağlayan gecede meydana gelen “Tahran Olayı”[89] bu tür olaylar içinde en tanınmış olanıdır.
3 Eylül 1985 gecesi Lyon’da (Fransa), saat 22.00 sularında pek çok tanık futbol topu iriliğinde bir küre gözlemledi. Küre şehir merkezindeki Edouard Herriot nehir limanındaki sulara dikine inerek, sessizce düştü. Işıklı küre yeşil renkte bir floresan halesiyle çevriliydi. O an devriye görevindeki polis arabasının tüm ışıkları herkesin gözü önünde yanıp sönmeye başladı. Daha sonra bir dakika boyunca, civarda bulunanlar suyun dibinde yaklaşık 30 m. çapında beyazımsı-sarı renkte bir ışık gördüler. Bu düşüş Lyon kentinin dışında kalan, civardaki yerleşim birimlerinde yaşayanlarca da gözlemlenmişti. Yüzeyde yapılan ilk incelemelerde çok güçlü olmamakla birlikte bir radyoaktivitenin varlığı saptandı. Jandarma Kuvvetleri’nce açıklanamayan bu fenomen kimliği tanımlanamayan fenomenler listesine eklendi.[93]