Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Allah şah damarından daha yakın olduğu halde varlıkların son derece O’ndan uzak olması ne demek?” sorusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Altıncı Söz Üçüncü Şua.
Allah şah damarından daha yakın olduğu halde varlıkların son derece O’ndan uzak olması ne demek – Cumartesi Dersleri 16. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Altıncı Söz
ÜÇÜNCÜ ŞUA
Ey haddinden tecavüz etmiş nefs-i pürvesvas! Diyorsun ki:
ve hadiste varid olan “Cenâb-ı Hak yetmiş bin hicab arkasındadır”6 ve Mirac gibi hakikatler, nihayet derecede bu’diyetimizi gösteriyor. Şu sırr-ı gâmızı fehme takrip edecek bir izah isterim.
Elcevap: Öyle ise dinle.
Evvelâ: Birinci Şuâın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıtsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle sana, senin ruhun penceresi ve onun âyinesi olan gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyet ve maddede mahpus olduğun için ondan gayet uzaksın. Onun yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temas edebilirsin. Ve bir nevi cilveleriyle ve cüz’î tecellîleriyle görüşebilirsin. Ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvanlarına ve bir taife isimleri hükmünde olan şualarına ve mazharlarına yanaşabilirsin. Eğer güneşin mertebe-i aslîsine yanaşmak ve bizzat, doğrudan doğruya, güneşin zatıyla görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok meratib-i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. Âdeta sen, mânen tecerrüd cihetiyle küre-i arz kadar büyüyüp, hava gibi ruhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, bedir gibi mukabil geldikten sonra bizzat perdesiz onunla görüşüp bir derece yanaşmak dâvâ edebilirsin.
Dipnot-1
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-2
“Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın.” Hûd Sûresi, 11:56.
Dipnot-3
“Biz ona şahdamarından daha yakınız.” Kaf Sûresi, 50:16.
Dipnot-4
“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-5
“Melekler ve Cebrail, ellibin sene uzunluğundaki bir günde Ona yükselirler.” Meâric Sûresi, 70:4.
âhir: son (bk. e-ḫ-r) âyine: ayna bedir: dolunay, ayın en parlak hali bu’diyet: uzaklık cihet: yön cilve: yansıma, akis (bk. c-l-y) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) elvan: renkler fehm: anlayış haddinden tecavüz etmek: çizgiyi aşmak, ileri gitmek hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hicab: perde inbisat etme: genişleme, yayılma kamer: ay
kurbiyet-i İlâhiye: Allah’a yakınlık (bk. e-l-h) küre-i arz: yerküre, dünya mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r) meratib-i külliyet: büyük mertebeler (bk. k-l-l) mertebe-i aslî: asıl mertebe Mirac: Peygamberimizin Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)
mukabil: karşılık mukayyet: kayıtlı, sınırlı nefs-i pürvesvas: çok vesveseli nefis (bk. n-f-s) nevi: çeşit nihayet: son sırr-ı gâmız: anlaşılması zor mesele şua: ışık, parıltı taife: topluluk takrip: yakınlaştırma tecellî: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma varid olan: söylenen
Öyle de, o Celîl-i Pürkemâl, o Cemîl-i Bîmisâl, o Vâcibü’l-Vücud, o Mûcid-i Küll-i Mevcud, o Şems-i Sermed, o Sultan-ı Ezel ve Ebed, sana senden yakındır. Sen Ondan nihayetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa, temsildeki dekaiki tatbik et.
Saniyen: Meselâ,
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1
bir padişahın çok isimleri içinde Kumandan ismi çok mütedahil dairelerde tezahür eder. Serasker daire-i külliyesinden tut, müşiriyet ve ferikiyet, ta yüzbaşı, ta onbaşıya kadar, geniş ve dar, küllî ve cüz’î dairelerde de zuhur ve tecellîsi vardır. Şimdi, bir nefer, hizmet-i askeriyesinde, onbaşı makamında tezahür eden cüz’î kumandanlık noktasını merci tutar, kumandan-ı âzamına şu cüz’î cilve-i ismiyle temas eder ve münasebettar olur. Eğer asıl ismiyle temas etmek, ona o ünvanla görüşmek istese, onbaşılıktan ta serasker mertebe-i külliyesine çıkmak lâzım gelir.
Demek padişah, o nefere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve—eğer o padişah, evliya-i abdaliyeden nuranî olsa—bizzat huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mâni olup hâil olamaz. Halbuki o nefer gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicaplar fâsıldır. Fakat bazan merhamet eder; hilâf-ı âdet, bir neferi huzuruna alır, lütf una mazhar eder.
Öyle de, emr-i كُنْ فَيَكُونُ 2 ‘a mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber nefer hükmünde olan Zât-ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha ziyade yakın olduğu halde, herşey Ondan nihayetsiz uzaktır. Onun huzur-u kibriyâsına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicaptan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecât-ı tecellîsinden çıkmak, gayet yüksek tabakat-ı sıfâtında mürur edip ta İsm-i Âzamına mazhar olan
Dipnot-1
“En yüce misaller Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.
Dipnot-2
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Celîl-i Pürkemâl: sonsuz kemâl ve haşmet sahibi Allah (bk. c-l-l; k-m-l) Cemîl-i Bîmisâl: benzersiz güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l; m-s̱-l) cilve-i isim: ismin cilvesi, görüntüsü (bk. c-l-y; s-m-v) cüz’î: küçük, dar (bk. c-z-e) daire-i külliye: büyük ve geniş daire (bk. k-l-l) dekaik: incelikler derecât-ı tecellî: yansıma dereceleri (bk. c-l-y) ekvânî: varlıklarla ilgili (bk. k-v-n) emirber nefer: emre hazır asker esmâî: isimlerlehhhhh ilgili (bk. s-m-v) evliya-i abdaliye: bir anda birkaç yerde görülebilen veliler (bk. v-l-y) fâsıl: ara, ayırıcı ferikiyet: generallik hâil: engel hicap: perde hilâf-ı âdet: kuraldışı olarak hizmet-i askeriye: askerlik hizmeti huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r)
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-z-m) küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) kumandan-ı âzam: en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m) lütuf: iyilik, ikram, bağış (bk. l-ṭ-f) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) merci: kaynak, başvurulacak yer mertebe-i külliye: büyük ve kapsamlı mertebe (bk. k-l-l) Mûcid-i Küll-i Mevcud: bütün varlıkları yoktan var eden Allah (bk. v-c-d; k-l-l) mürur etme: geçme müşiriyet: mareşallik mütedahil: birbiri içinde nefer: asker, er nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) saniyen: ikinci olarak Şems-i Sermed: Sonsuz Güneş; bu tâbir herşeyi nurlandıran Allah için bir benzetme olarak kullanılır
serasker: ordu komutanı sıfâtî: sıfatlarla ilgili (bk. v-ṣ-f) Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l; e-b-d) tabakat-ı sıfât: sıfat tabakaları (bk. v-ṣ-f) tecelli: yansıma, görünme (bk. c-l-y) tedbir: idare etme (bk. d-b-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tezahür: görünme (bk. ẓ-h-r) Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) ziyade: çok, fazla zuhur: görünme (bk. ẓ-h-r) zulmanî: karanlık (bk. ẓ-l-m)
Arş-ı Âzamına uruc etmek, eğer cezb ve lütfu olmazsa binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir. Meselâ, sen Ona Hâlık ismiyle yanaşmak istersen, senin Hâlıkın hususiyetiyle, sonra bütün insanların Hâlıkı cihetiyle, sonra bütün zîhayatların Hâlıkı ünvanıyla, sonra bütün mevcudatın Hâlıkı ismiyle münasebettarlık lâzım gelir. Yoksa zıllde kalırsın, yalnız cüz’î bir cilveyi bulursun.
Bir ihtar: Temsildeki padişah, aczi için, kumandanlık isminin meratibinde müşir ve ferik gibi vasıtalar koymuştur. Fakat بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 1 olan Kadîr-i Mutlak, vasıtalardan müstağnidir. Vasıtalar sırf zahirîdirler. Perde-i izzet ve azamettirler. Ubûdiyet ve hayret ve acz ve iftikar içinde saltanat-ı Rububiyetine dellâldırlar, temâşâgerdirler. Muîni değiller; şerik-i saltanat-ı Rububiyet olamazlar.
Dipnot-1
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) Allahu ekber: Allah en büyüktür (bk. k-b-r) Arş-ı Âzam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-z-m) cezb: çekmecilve: yansıma, görünüş (bk. c-l-y) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) cüz’iyat: küçüklük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e) dellâl: ilan edici, duyurucu devâir-i külliye: geniş ve kapsamlı daireler (bk. k-l-l) ferik: general hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) harekât-ı salâtiye: namazın hareketleri (bk. ṣ-l-v) hususiyet: özellik huzur-u şahane: padişahın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r) iftikar: fakirliğini gösterme (bk. f-ḳ-r) ihtar: hatırlatma, ikaz Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kat’-ı meratip: mertebeleri aşma kayd-ı maddiyat: maddi kayıt, bağ
küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) lütuf: iyilik, ikram, bağış (bk. l-ṭ-f) Mâbûd-u Cemîl-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve güzellik sahibi, kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d; c-m-l; ẕü; c-l-l) mahz-ı lütuf: ikram ve iyiliğin tâ kendisi (bk. l-ṭ-f) mahz-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi (bk. r-ḥ-m) mazhariyet-i azîme: büyük mazhariyet, nailiyet (bk. ẓ-h-r; a-z-m) meratib: mertebeler, dereceler mertebe-i külliye-i ubûdiyet: Allah’a kulluğun büyük ve kapsamlı mertebesi (bk. k-l-l; a-b-d) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mirac: yükseliş, Allah’ın huzuruna çıkma (bk. a-r-c) muîn: yardımcı münasebettar: ilişkili, bağlantılı (bk. n-s-b) müşerref: şereflenme müşir: mareşal müstağni: ihtiyacı olmama (bk. ğ-n-y) nefer: asker, er nisbet: oran (bk. n-s-b) perde-i izzet ve azamet: izzet ve büyüklüğün önündeki perde (bk. a-z-z; a-ẓ-m)
sabık: önceki saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) şerik-i saltanat-ı Rububiyet: Cenab-ı Hakkın Rablık saltanatına ortak (bk. s-l-ṭ; r-b-b) sülûk etmek: yol almak tecerrüd: sıyrılma temâşâger: seyirci temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakkiyat-ı mâneviye: mânevî ilerleme, yükselme (bk. a-n-y) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) uruc etmek: yükselmek (bk. a-r-c) zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r) Zât-ı Celîl-i Zülcemâl: sonsuz güzellik ve haşmet sahibi Zât, Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)zıll: gölge
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Altıncı Söz, Üçüncü Şua, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
[2:35] Och Vi sade: “Adam! Tag, du och din hustru, er boning i denna lustgård och ät som ni har lust till av dess [frukter]; men närma er inte detta träd; då kan ni hemfalla åt synd!”
[2:36]Men Djävulen kom dem att överträda detta [förbud] och orsakade så deras fall. Och Vi sade: “Bort, alla, härifrån! Fiender skall ni vara inbördes! Under en tid skall ni ha er boning och ert uppehälle på jorden.”
[2:37][Sedan] nåddes Adam av ord från sin Herre och Han tog emot [Adams] ånger – Han är Den som går den ångerfulle till mötes, den Barmhärtige.
[4:1]MÄNNISKOR! Frukta er Herre som har skapat er av en enda varelse och av denna har skapat dess make och låtit dessa två [föröka sig] och sprida sig [över jorden] i väldiga skaror av män och kvinnor. Frukta Gud, i vars namn ni innerligt och enträget ber varandra [om hjälp], och [visa aktning för] de nära släktskapsbanden. Gud vakar över er.
[7:19][Till Adam sade Gud]: “Adam! Lev nu, du och din hustru, i denna lustgård och ät vad ni önskar [av dess frukter]. Men kom inte nära detta träd! Annars kan ni råka i synd.”
[7:20]Men genom listiga antydningar lät Djävulen dem förstå något som de hade varit omedvetna om, nämligen att de var nakna. Och han sade till dem: “Er Herre har förbjudit er [att komma nära] detta träd just för att hindra er att bli änglar eller [sådana] väsen som lever för evigt.”
[7:21]Och han svor och bedyrade för dem: “Jag är er gode rådgivare [som vill ert väl]!”
[7:22]Så bedrog han dem med sitt listiga tal. Och när de hade smakat av trädets [frukt] blev de medvetna om sin nakenhet och försökte skyla sig med blad från lustgården som de fäste ihop. Men då kallade deras Herre på dem: “Har Jag inte förbjudit er [att gå nära] detta träd och varnat er att Djävulen är er svurne fiende?”
[7:23]De svarade: “Herre! Vi har gjort oss själva orätt. Om Du inte ger oss Din förlåtelse och förbarmar Dig över oss är vi helt visst [för alltid] förlorade.”
[7:24][Gud] sade: “Ned, alla, [härifrån]! Fiender skall ni vara inbördes. På jorden skall ni under en tid ha er boning och er nödtorftiga försörjning.”
[7:25][Och Han] sade: “Där skall ni leva och där skall ni dö och ur denna [jord] skall ni kallas att stiga fram [på nytt].”
[7:189]DET ÄR Han som har skapat er ur en enda varelse och som av denna skapade dess make, så att [mannen] kan finna ro hos [sin hustru]. När han har slutit henne i sin famn, får hon en lätt börda att bära och hon fortsätter att bära den tills den börjar kännas tung och de anropar Gud, sin Herre: “Om Du skänker oss ett [barn], sunt till kropp och själ, skall vi sannerligen visa tacksamhet!”
[20:116]När Vi befallde änglarna att falla ned på sina ansikten inför Adam lydde de [alla] utom Iblees; han vägrade.
[20:117]Vi sade då: “Adam! Denne är din och din hustrus fiende; [var på din vakt] så att han inte [blir orsak till] er förvisning från lustgården och orsakar er elände.
[20:118]Här skall du aldrig uppleva hunger och aldrig känna dig naken
[20:119]och här skall du aldrig plågas av törst eller av solens hetta.”
[20:120]Men Djävulen viskade till honom och sade: “Adam! Skall jag leda dig till det eviga livets träd och till ett rike som aldrig skall gå under?”
[20:121]Och de åt båda av dess [frukt] och blev på detta sätt medvetna om sin nakenhet och de försökte skyla sig med hopfästade blad från lustgården. Adam bröt [alltså] mot sin Herres befallning och slog in på en förbjuden väg.
[20:122][Efter en tid] utsåg hans Herre honom att [åter] få erfara Hans nåd och tog emot hans ånger och gav honom vägledning.
[20:123][Men i lustgården] sade Han: “Ned härifrån, båda! Ni skall alla, [ni och era efterkommande, ha er boning på jorden och] vara varandras fiender! Men om ni nås av Min vägledning – och ni kommer att nås av den – skall den som följer Min vägledning inte gå vilse och han skall besparas lidande [i det kommande livet].
[20:124]Men den som vänder ryggen åt Mig [och Mina budskap] skall få ett eländigt liv och på Uppståndelsens dag skall Vi låta honom stiga fram blind.”
[66:10]Gud har utpekat Noas hustru och Lots hustru som varnande exempel för dem som framhärdar i att förneka sanningen; deras män var två av Våra rättfärdiga tjänare och de svek dem. Men [männen] kunde inte skydda dem mot Guds [straff] och [på Domens dag] skall de få höra dessa ord: “Gå in i Elden med de [övriga fördömda]!”
[11:69]OCH VÅRA budbärare kom till Abraham med ett glatt budskap. De hälsade honom “Fred!” och han svarade: “Fred [vare med er]!” Och han skyndade sig att bära fram en helstekt kalv.
[11:70]Men när han såg att de inte sträckte sina händer mot födan, blev han rädd [att de hade onda avsikter]. [Men] de sade: “Var inte orolig! Vi har sänts till Lots folk.”
[11:71]Och hans hustru som stod [i närheten] log förnöjt. Då gav Vi henne det glada budskapet om Isaks [födelse] och om Jakob [som skulle födas] efter Isak.
[11:72]Hon sade: “Skall jag, arma kvinna, föda en son, gammal och svag som jag är och min man har uppnått hög ålder? Detta är sannerligen märkligt!”
[11:73][Budbärarna] sade: “Förvånas du över Guds beslut? Guds nåd och välsignelser skall vara med er alla i detta hus! Honom tillhör allt lov och pris!”
[14:35]OCH SE, Abraham [bad till Gud och] sade: “Herre! Gör detta land till en trygg tillflykt och bevara mig och mina söner från att återfalla i avgudadyrkan –
[14:36] hur många människor, Herre, har inte dessa [avgudar] lett vilse! Jag skall därför [bara] räkna den som följer mig i tron till de mina; den som inte lyder mig [får hoppas på Din barmhärtighet], eftersom Du är ständigt förlåtande, barmhärtig.
[14:37] Herre! Jag har låtit några av de mina bosätta sig i en dal, som inte är lämpad för jordbruk, nära Ditt heliga hus, Herre, och där skall de förrätta regelbunden bön. Låt människornas hjärtan fyllas av tillgivenhet för dem [och av längtan att besöka dem] så att de kan få [hjälp av dem till] sin försörjning och därför känna tacksamhet [mot Dig].
[14:38]Herre! Du vet vad vi håller hemligt och vad vi öppet tillkännager – ingenting kan förbli dolt för Gud, vare sig på jorden eller i himlen!
[14:39]Jag lovar och prisar Gud, som på min ålders höst har gett mig Ismael och Isak! Min Herre hör sannerligen [människornas] bön.
[14:40]Herre! Gör mig [stark] så att jag förrättar bönen utan att förtröttas och gör att några bland mina efterkommande [likaså är uthålliga i bönen]! Herre, hör min bön
[14:41]och ge mig, Herre, mig och mina föräldrar och alla troende, Din förlåtelse den Dag då räkenskap skall avläggas!”
[51:24] HAR DU hört berättelsen om Abrahams himmelska gäster?
[51:25] När de kom till honom och hälsade “Fred!”, svarade han: “Fred [vare med er]! Ni är [tydligtvis] främlingar [här]?”
[51:26]Efter ett kort samråd med husfolket kom han ut med en [helstekt] gödkalv;
[51:27]som han satte framför dem och bad dem ta för sig.
[51:28][När han såg att de inte åt] blev han rädd att de [hade ont i sinnet]. Men då sade de: “Du har ingenting att frukta!” – och de gav honom det glada budskapet om en son [som skulle födas åt honom och bli en man] med stor visdom.
[51:29]Då närmade sig hans hustru och slog sig för pannan med ett jämmerrop och utbrast: “En gammal orkeslös och ofruktsam kvinna [som jag]!”
[51:30]De svarade: “Så har din Herre beslutat. Han är den Allvise, den Allvetande!”
[15:56][Abraham] sade: “Vem – utom den som helt har gått vilse – ger upp hoppet om sin Herres nåd?”
[15:57][Och] han fortsatte: “Vilka [andra] ärenden för er hit, ärade budbärare?”
[15:58]De svarade: “Vi är sända till ett folk av obotfärdiga syndare [som skall förintas].
[15:59]Lot och hela hans hus skall dock räddas –
[15:60]utom hans hustru som skall bli kvar – så har Gud beslutat – tillsammans med de övriga.”
[15:61]OCH NÄR de utsända kom till Lot
[15:62]sade han: “Jag känner er inte.”
[15:63]De svarade: “Nej, [vi är Guds utsända och] vi har kommit till dig med det som [dessa människor] aldrig ville tro på;
[15:64]ja, vi har gett dig ett sant besked – var förvissad om att vi säger sanningen.
[15:65]Gå härifrån med din familj i skydd av nattmörkret – gå [själv] sist [för säkerhets skull] och låt ingen se tillbaka – och fortsätt i den riktning som skall anvisas er.”
[15:66]Och Vi uppenbarade för honom detta [Vårt] beslut: “När dagen bryter in, skall alla dessa syndare ha förintats.”
[27:54]OCH [MINNS] Lot, som sade till sitt folk: “Begår ni dessa skamlösa handlingar med öppna ögon?
[27:55]Måste ni gå, upptända av lust, till andra män i stället för till kvinnor? Nej, ni saknar alla begrepp [om rätt och orätt]!”
[27:56] Hans folk gav inget annat svar än att de sade [till varandra]: “Låt oss driva ut Lots anhang ur staden! De är människor som vill hålla sig rena!”
[27:57] Och Vi räddade honom och hela hans hus utom hans hustru, som enligt Vår vilja var en bland dem som stannade kvar;
[27:58] och över dem lät Vi ett regn [av död och förintelse] falla – Ett olycksbringande regn, det som faller över dem som har varnats [förgäves]!
[29:28] OCH [MINNS] att Lot sade till sitt folk: “Ni begår sådana skamlösa handlingar som ingen i världen någonsin begått före er!
[29:29] Ni nalkas ju män, [upptända av lust], och går tvärs emot naturens vägar. Och ni gör det [öppet], när ni samlas till era skamliga sammankomster!” Hans folks enda svar var: “Be då Gud straffa oss, om du talar sanning!”
[29:30] [Då] bad han: “Herre! Hjälp mig mot dem som stör ordningen på jorden och sprider [sådant] sedefördärv!”
[29:31]Och när Våra sändebud kom till Abraham med det glada budskapet [om Isaks födelse], sade de: “Vi skall förinta folket i detta land; de är sannerligen onda människor.”
[29:32][Abraham] sade: “Lot är [bosatt] där” – och de svarade: “Vi vet mycket väl vem som bor där; vi skall helt visst rädda honom och [hela] hans familj med undantag av hans hustru, som skall vara bland dem som blir kvar.”
[29:33]Och när Våra sändebud kom till Lot såg han att han inte hade möjlighet att skydda dem och blev bedrövad; men de sade: “Var inte bekymrad och sörj inte! Vi skall rädda dig och de dina utom din hustru, som är bland dem som skall bli kvar.
[29:34]Vi är utsända [för att låta] ett straff från ovan [drabba] folket i detta land på grund av deras synd och deras trots.”
[29:35] Och av [detta straff] har Vi efterlämnat spår som ett tydligt tecken för dem som använder sitt förstånd.
[66:10] Gud har utpekat Noas hustru och Lots hustru som varnande exempel för dem som framhärdar i att förneka sanningen; deras män var två av Våra rättfärdiga tjänare och de svek dem. Men [männen] kunde inte skydda dem mot Guds [straff] och [på Domens dag] skall de få höra dessa ord: “Gå in i Elden med de [övriga fördömda]!”
[12:19] OCH EN karavan kom och sände ut sin vattenhämtare; och just som han skulle sänka sitt ämbar i brunnen [fick han se Josef och] utropade: “Vilken överraskning! Här står en yngling [livs levande]!” Och de gömde honom bland varorna [i hopp om att kunna sälja honom] – och Gud visste vad de gjorde.
[12:20] Och de sålde honom för en obetydlig summa, några få silvermynt – så litet värde satte de på honom!
[12:21] Och mannen från Egypten, som köpte honom, sade till sin hustru: “Behandla honom väl – som en gäst! Vi kan [en dag] få nytta av honom; men vi skulle också kunna uppta honom som vår son.” Så gav Vi Josef en fast punkt på jorden; Vi ville nämligen låta honom få en djupare förståelse av innebörden i det som sker. Gud genomför [alltid] Sin vilja, men om detta är de flesta okunniga.
[12:22] Och när han hade nått mogen ålder skänkte Vi honom visdom och kunskap [i andliga ting]; så belönar Vi dem som gör det goda och det rätta.
[12:23] Men [det hände sig att] kvinnan, i vars hus han bodde, försökte förföra honom; hon reglade dörrarna och sade: “Kom nu till mig!” [Josef] svarade: “Gud är mitt fäste! Min husbonde har behandlat mig väl och den som begår sådan orätt kommer att råka illa ut!”
[12:24] Hon hade fattat begär till honom och även han kände begär till henne; om han inte hade sett ett tecken från sin Herre [kunde han ha gett efter för frestelsen]. – Vi ville hålla allt ont och all skamlöshet borta från honom eftersom han var en av Våra sant hängivna tjänare.
[12:25] Och båda sprang mot dörren. Hon [grep tag i] hans skjorta bakifrån och rev itu den; men i dörren mötte de hennes man. Hon sade: “Hur skall den lönas som hade onda avsikter mot din hustrus [dygd] om inte med fängelse eller med ett plågsamt straff?”
[12:26] [Josef] sade: “Det var hon som ville förföra mig!” Då sade en [man] som hörde till huset och som var i närheten: “Om hans skjorta har rivits sönder framifrån har hon talat sanning och han har ljugit,
[12:27] men om skjortan har rivits sönder bakifrån, då har hon ljugit och han har talat sanning.”
[12:28] Och när [hennes man] såg att [Josefs] skjorta hade rivits itu bakifrån utbrast han: “Här ser vi kvinnans list! Kvinnor, er list är i sanning stor!”
[12:29] – [Och till Josef:] “Låt nu detta vara glömt!” Och [vänd till hustrun, sade han]: “Be om förlåtelse för din synd, för du har begått ett allvarligt felsteg!”
[12:30] OCH STADENS kvinnor [skvallrade om detta och] sade: “Hustrun till denne högt uppsatte man vill förföra sin unge slav; hon brinner av kärlek till honom och har helt förlorat förståndet!”
[12:31] Och när hon fick veta vad deras elaka tungor sladdrade skickade hon bud till dem [med inbjudan] till en festmåltid som hon lät laga till åt dem. Hon gav var och en av dem en kniv [och till Josef] sade hon: “Kom ut [och visa dig] för dem!” Och när kvinnorna fick se honom häpnade de över hans [skönhet]; och [deras förvirring var så stor att] deras knivar slant och de skar sig i händerna. Och de utbrast: “Måtte Gud förlåta oss! Detta är ingen vanlig dödlig man – han kan inte vara annat än en ängel [från ovan]!”
[12:32] [Då] sade hon: “Här ser ni nu den för vars skull ni har förtalat mig. Ja, jag försökte förföra honom, men han motstod frestelsen. Men om han nu inte gör vad jag befaller honom skall han minsann kastas i fängelse och han skall få dela de föraktades och förödmjukades lott!”
[12:33] [Josef] bad: “Herre! Hellre går jag i fängelse än jag gör det som dessa [kvinnor] vill locka mig att göra; men om Du inte befriar mig ur deras snaror kan det hända att jag ger efter för dem och blir en av dem som inte vet [vad rätt och orätt är].”
[12:34] Och hans Herre bönhörde honom och befriade honom ur deras snaror. – Han är Den som hör allt, vet allt.
[12:35] Därefter, trots att de hade sett alla bevis [för Josefs oskuld], ansåg de [ändå] bäst att för en tid sätta honom i fängelse.
[12:47][Josef] svarade: “Ni skall så som ni brukar under sju år men lämna allt det ni skördar otröskat utom en mindre mängd, som ni använder till föda.
[12:48]Efter dessa [goda år] kommer sedan sju svåra [år], som kommer att sluka vad ni med tanke på dessa [år] lagt upp [i förråd, allt] utom en liten mängd av det som ni sparar [till utsäde].
[12:49]Efter dessa [svåra år] kommer sedan ett år då folket välsignas med regn [och rika skördar] och då druv- och oljepressarna skall arbeta [på nytt].”
[12:50][När kungen hörde vad Josef sagt] befallde han: “För honom till mig!” Men då budbäraren kom till honom sade han: “Gå tillbaka till din herre och fråga honom om kvinnorna som skar sig i händerna. [Ingen utom] Gud, min Herre, har kännedom om deras onda anslag [mot mig].”
[12:51][Kungen sände efter kvinnorna och] frågade dem: “Vad hade ni i sikte när ni försökte förföra Josef?” De svarade: “Måtte Gud förlåta oss! Det fanns ingenting ont i honom.” [Då] sade den högt uppsatte mannens hustru: “Nu har det verkliga förhållandet kommit i dagen! Det var jag som försökte förföra honom och han har sagt sanningen.”
[12:52][När Josef hörde vad som hänt sade han: “Jag har begärt] detta för att [min husbonde] skulle få veta att jag inte har bedragit honom bakom hans rygg och att Gud inte vägleder förrädare som gillrar fällor.
[12:53]Jag påstår inte att jag är utan skuld – [något i] människans inre driver henne mot det onda, [och ingen går fri från detta] utom den som min Herre i Sin nåd förbarmar sig över. Min Herre är ständigt förlåtande, barmhärtig!”
[20:39] ‘Lägg honom i en kista och sätt ut den i floden; floden skall föra [kistan] till stranden och en som är Min fiende och hans fiende skall [finna honom och] ta sig an honom.’ Och Jag omgav dig med Min kärlek och du växte upp under Mina ögon..
[20:40] Och då gick din syster [till Farao palats] och sade: ‘Skall jag visa er till [en kvinna] som kan ta hand om honom [och amma honom]?’ Så gav Vi dig tillbaka till din moder, så att hennes ögon fick glädjas och hon glömde sin sorg.[När du hade nått vuxen ålder] dödade du en man. Vi befriade dig från ångesten [över detta] men prövade dig med [andra svåra] prövningar. Därpå vistades du flera år hos folket i Madyan; och nu, Moses, har du enligt Mitt beslut kommit [till Vårt möte];
[28:7]Och Vi ingav Moses moder: “Amma honom, men när du tror att hans liv är i fara, sätt då ut honom i [Nilen]. Oroa dig inte och sörj inte; Vi skall låta honom återvända till dig och Vi skall göra honom till en av [Våra] budbärare!”
[28:8]Och [en som hörde till] Faraos hus fann honom och tog upp honom – [Vi hade nämligen bestämt att] han skulle bli deras fiende och [orsaka] dem sorg; Farao, Haman och deras män var djupt ogudaktiga människor.
[28:9]Faraos hustru sade: “[Barnet kan bli] till glädje för mig och för dig. Låt ingen döda det! Han kan vara oss till nytta, ja, vi kan uppta honom som vår son!” Men de anade inte [vad framtiden bar i sitt sköte].
[28:10] Och Moses moder kände en gnagande tomhet i sitt hjärta och hon skulle säkert ha röjt vem han var om Vi inte hade gett henne kraft [att utstå prövningen] och stärkt henne i tron.
[28:11]Hon sade till hans syster: “Följ efter honom!” Och hon [följde efter honom och] såg på avstånd vad som hände honom utan att de märkte [henne].
[28:12]Och Vi lät honom från första stund vägra att dia en amma och då sade [systern]: “Skall jag visa er till en familj som kan ta hand om honom för er räkning och ge honom kärlek och god vård?”
[28:13]Så gav Vi honom tillbaka till hans moder, så att hennes ögon fick glädjas och hon kunde glömma sin sorg och för att hon skulle veta att Guds löfte är sanning – [vilket] de flesta inte vet.
[20:9] HAR DU [Muhammad] hört berättelsen om Moses?
[20:10] Han hade sett en eld [på avstånd] och sade till de sina: “Stanna här! Jag har upptäckt en eld; kanske kan jag hämta en fackla åt er därifrån eller råka [någon] vid elden som visar oss vägen.”
[20:11] Men när han närmade sig kallade en röst på honom: “Moses!
[20:12] Jag är din Herre! Tag av dina sandaler; du står nämligen i den heliga dalen Tuwa.
[27:7] [MINNS] att Moses sade till de sina [i öknen]: “Jag ser en eld i fjärran. Där kan jag kanske få upplysning [om vägen] eller hämta några glödande kol, så att ni kan värma er.”
[27:8] Men när han närmade sig Elden [hörde han en röst som] ropade: “Välsignade är de som står intill elden och de som befinner sig i dess närhet! Stor är Gud, världarnas Herre, i Sin härlighet!”
[27:9] [Och Gud talade till Moses och sade:] “Moses! Jag är Gud, den Allsmäktige, den Vise!”
[28:23] OCH NÄR han anlände till Madyans brunnar, fann han en hel hop män som vattnade [sina hjordar] och, ett stycke därifrån, två kvinnor som höll tillbaka [sina djur från vattenstället]. Han frågade [dem]: “Är det något som bekymrar er?” De svarade: “Innan vi kan vattna [våra djur] måste vi vänta till dess herdarna driver hem [sina hjordar]; vår fader är en gammal man.”
[28:24] Och han vattnade [deras djur] åt dem. Därefter drog han sig undan till en skuggig plats [för att be] och han sade: “Herre! Jag är i stort behov av vad det än är av [Ditt] goda, som Du vill ge mig!”
[28:25] Strax därpå kom en av de två [unga kvinnorna] emot honom med skygga steg och sade: “Min fader ber dig komma till oss; han vill ge dig en belöning för att du vattnade [våra djur] åt oss.” Och när [Moses] kom och berättade [sin] historia [för fadern], sade denne: “Oroa dig inte! Du har nu kommit ifrån dessa orättfärdiga människor.”
[28:26] En av de två [döttrarna] sade: “Fader! Låt honom arbeta för dig; du kan inte få en bättre man [än han]; han är både stark och pålitlig.”
[28:27] [En dag] sade [fadern]: “Jag vill ge dig en av mina döttrar till hustru, på villkor att du stannar i min tjänst i åtta år; men om du önskar får du gärna stanna tio år. Jag skall inte göra svårigheter för dig. Om Gud vill, skall du finna en hederlig, rättsinnig man i mig.”
[28:28] [Moses] svarade: “Det får bli så [som du har sagt] mellan mig och dig! Låt ingen ovänskap uppstå mellan oss, vare sig jag stannar den kortare eller den längre tiden! Gud skall vaka över [att vi fullföljer] vår överenskommelse!”
[28:29] OCH NÄR Moses hade fullgjort sitt åtagande begav han sig i väg med sin familj. [En dag] såg han på avstånd en eld på sluttningen av berget Sinai och sade till de sina: “Stanna här! Jag ser en eld; där kan jag kanske hämta en upplysning för oss eller några glödande kol, så att ni kan värma er.”
[28:30] Men när han närmade sig [elden] hördes en röst från högra sidan av dalen ur ett träd, som stod på välsignad mark: “Moses! Jag är Gud, världarnas Herre!”
[28:9] Faraos hustru sade: “[Barnet kan bli] till glädje för mig och för dig. Låt ingen döda det! Han kan vara oss till nytta, ja, vi kan uppta honom som vår son!” Men de anade inte [vad framtiden bar i sitt sköte].
[66:11] Och som ett [efterföljansvärt] exempel för de troende har Gud framhållit Faraos hustru, som bad: “Herre! Bygg en boning åt mig i paradiset i Din närhet och skydda mig mot Farao och allt [det onda] han har gjort och skydda mig mot alla dem som ständigt begår orätt!”
[27:15]OCH VI gav David och Salomo kunskap [om många ting]. Och de sade: “Låt oss lova och prisa Gud, som har skänkt oss Sin nåd i rikare mått än andra troende [Guds] tjänare!”
[27:16]Och Salomo ärvde Davids [profetiska visdom]. Och han sade: “[Hör på,] alla! Vi har fått lära oss förstå fåglarnas språk och något av allt [gott i denna värld] har kommit oss till del – sannerligen ett tydligt tecken på [Guds] nåd!”
[27:17][En dag] lät Salomo sina arméer av osynliga väsen, människor och fåglar samlas och han formerade dem [till marsch och de marscherade]
[27:18]till dess de kom till Myrornas dal. [Då] hördes en myra ropa: “Myror! Skynda er in i era bostäder så att inte Salomo och hans soldater trampar ihjäl er utan att de [ens] märker det!”
[27:19] Salomo log glatt åt myrans ord och han [bad till Gud och] sade: “Herre! Låt min tacksamhet för Dina välgärningar mot mig och mot mina föräldrar förbli levande, och hjälp mig att leva rättskaffens så att Du kan se [på mina handlingar] med välbehag, och gör mig av nåd till en av Dina rättfärdiga tjänare!”
[27:20] Och [en dag] då han mönstrade sina fåglar sade han: “Varför ser jag inte härfågeln? Är det möjligt att den inte är här
[27:21] Jag skall minsann straffa den strängt, nej, jag skall döda den, om den inte kan ge mig ett gott skäl [för sin frånvaro]!”
[27:22] [Härfågeln] blev inte [borta] länge och [när den återkom] sade den: “Jag har fått veta något som du inte vet: jag har med mig säkra underrättelser till dig från sabéernas land.
[27:23] Jag har fått se att en kvinna härskar över dem; hon har fått allt [av denna världens goda] och hennes tron är en mäktig och lysande [tron].
[27:24] Och jag har fått se hur hon och hennes folk tillber solen i stället för Gud; Djävulen har nämligen utmålat deras handlingar för dem i ett förskönande ljus och han har spärrat vägen för dem och de är helt utan vägledning.
[27:25] [Han har intalat dem] att de inte skall falla ned i tillbedjan inför Gud, som uppenbarar det som är dolt i himlarna och på jorden och som vet allt det ni håller hemligt och det ni öppet tillkännager;
[27:26] Gud, ingen gudom finns utom Han – Herren till härlighetens och allmaktens tron.”
[27:27] [Salomo] sade: “Vi skall se om du har talat sanning eller om du är en lögnare.
[27:28] Flyg med detta brev från mig och kasta ned det till dem; håll dig sedan på avstånd från dem, till dess du ser vad deras svar blir.”
[27:29] [När drottningen läst brevet] sade hon: “Aktade rådgivare! Jag har tagit emot ett brev hållet i högstämda ordalag.
[27:30] Det är från Salomo [som säger:] ‘I Guds den Nåderikes, den Barmhärtiges namn!
[27:31] Uppres er inte i högmod mot mig; kom i stället till mig beredda att underkasta er!’”
[27:32] [Drottningen fortsatte:] “Aktade rådgivare! Låt mig höra er uppfattning i denna sak som jag har att ta ställning till; jag har aldrig avgjort en fråga utan att ha inhämtat ert råd.”
[27:33] De svarade: “Vår militära styrka är avsevärd och våra män har stort mod, men avgörandet ligger hos dig. Tillkännage därför din vilja, när du har tagit saken under övervägande.”
[27:34] Hon sade: “När kungar erövrar ett land, vållar de förstörelse och förödmjukar folkets ledare. Ja, så går de till väga.
[27:35] Men jag vill sända gåvor till [Salomo och hans hov] och avvakta det [svar] som sändebuden för med sig tillbaka.”
[27:36] Och när [sändebudet] kom till Salomo, sade denne: “Vill ni lägga rikedom till mina rikedomar, fastän det som Gud har skänkt mig överträffar det Han har gett er. Men sola er själva i glansen av er gåva!
[27:37] Återvänd nu till dem [som har sänt dig med detta svar:] “Vi ska sannerligen komma mot dem med styrkor som de inte kan stå emot, och Vi skall driva dem ut ur [deras land], förnedrade och förödmjukade!”
[27:38] [NÄR SALOMO hörde att drottningen avsåg att besöka honom] sade han till [sitt råd]: [”Ärade rådsmedlemmar!] Vem av er kan föra hennes tron till mig innan hon anländer med sitt följe för att tillkännage sin underkastelse?”
[27:39] En listig demon bland de osynliga väsendena sade: “Jag skall hämta den åt dig innan du reser dig från din plats. Jag har styrka nog för detta [uppdrag] och du kan lita på mig!”
[27:40] Den som hade kunskap om uppenbarelsen sade då: “Jag skall föra hit den innan din blick återvänder till ditt öga!” Och när [Salomo] såg den stå framför sig sade han: “Detta är en nåd från min Herre; Han vill pröva mig [och låta mig visa] om jag är tacksam eller otacksam. Den tacksamme har [själv] gott av sin tacksamhet och den som är otacksam [vållar inte Gud någon skada]; min Herre är Sig själv nog och Han är den givmilde Givaren.”
[27:41] [Och] Han sade: “Ändra utseendet på hennes tron [något]. Vi får se om hon [trots detta] låter sig ledas [till sanningen] och känner igen sin tron eller inte.”
[27:42]Och när hon kom, tillfrågades hon: “Är det så din tron ser ut?” Hon svarade: “Den [jag ser här] är mycket lik den.” Och [Salomo sade:] “Vi har fått kunskap före henne och vi har underkastat oss Guds vilja.
[27:43]Men [hon har själv kommit fram till sanningen], trots att hon hindrades av det som hon tidigare dyrkade i stället för Gud; hon tillhör ju ett ogudaktigt folk.”
[27:44][Då] man bjöd henne att stiga in på palatsets gård trodde hon att det var [en bassäng med] djupt vatten och blottade benen [för att fästa upp sina kjolar]. [Men Salomo] sade: “Det är en gård belagd med glas.” Hon utbrast: “Herre! Jag har gjort orätt mot mig själv [genom att tillbe solen]! Men nu, tillsammans med Salomo, underkastar jag mig Guds, världarnas Herres, vilja!”
[3:38] Där [i helgedomen] bad Sakarias till Gud: “Herre! Låt mig, som en gåva från Dig, få en [son], sund till kropp och själ! Du bönhör den som ber.”
[3:39] Och änglarna ropade till honom medan han stod i helgedomen, försänkt i bön, och sade: “Gud kungör för dig det glada budskapet om [en son] Johannes, som skall bekräfta ett ord från Gud och [bli] en ledare [för sitt folk], en renlevnadsman och en profet, en av de rättfärdiga.”
[3:40] [Sakarias] sade: “Herre, hur skulle jag kunna få en son? Jag har ju uppnått hög ålder och min hustru är ofruktsam.” [Ängeln] sade: “Så [skall det bli]; Gud gör vad Han vill.”
[3:41] [Sakarias] sade: “Herre! Ge mig ett tecken.” [Ängeln] svarade: “Det tecken [du får är] att du under tre dagar inte skall tala till människor annat än med gester. Och åkalla din Herre utan att förtröttas och prisa Honom morgon och afton.”
[19:2][Detta är] en berättelse om hur din Herre bevisade Sin tjänare Sakarias Sin nåd.
[19:3]När han i en tyst [innerlig] bön bad till sin Herre,
[19:4]sade han: “Herre! Min kropp har blivit svag och mitt huvud har vitnat, men aldrig har Du, Herre, låtit mig gå ohörd ifrån Dig.
[19:5]Jag oroar mig vid tanken på vad mina närmaste och mina medbröder [kan företa sig] när jag är borta. Min hustru har varit ofruktsam. Skänk mig av nåd en [son och] efterföljare,
[19:6]som kan bli min arvinge och arvinge till Jakobs hus; och gör honom sådan att Du finner behag i honom!”
[19:7] [Svaret gavs av änglarna:] ”Hör, Sakarias, det glada budskapet vi ger dig! En son [skall födas åt dig], som skall bära namnet Johannes. ‘Vi har inte gett någon före honom detta namn,’ [säger Gud].”
[19:8] [Sakarias] sade: “Herre! Hur skulle jag kunna få en son, när min hustru är ofruktsam och jag är en skröplig och orkeslös åldring?”
[19:9] [Ängeln] svarade: ”Det skall bli [som jag har sagt]. Din Herre säger: ‘Detta är lätt för Mig; Jag har förut skapat dig ur ingenting!’”
[19:10] [Sakarias] sade: “Herre, ge mig ett tecken!” [Ängeln] svarade: “Det tecken du begär är att du under tre dagar inte skall tala till människor [fastän din tunga är hel].
[19:11] Och han gick ut ur helgedomen till sitt folk och tecknade åt dem att de morgon och afton skulle lovprisa Gud.
[19:12] [När sonen fötts och växt upp, sade Vi:] “Johannes! Håll med kraft fast vid [Vår] Skrift!” – Och Vi skänkte honom visdom [redan] i hans tidiga ungdom
[19:13] och, som Vår särskilda gåva, ett ömt sinne och [viljan till] renhet, och han fruktade Gud
[19:14]och var en god [son] tillgiven sina föräldrar och visade sig aldrig övermodig eller trotsig.
[19:15] [Guds] fred var med honom den dag han föddes och skall vara med honom den dag han dör och den dag då han skall uppväckas från de döda.
[3:33] GUD har utvalt Adam och Noa och Abrahams ätt och `Imrans ätt [och upphöjt dem] över världens alla människor;
[3:34] de stammar [alla] från varandra. Gud hör allt, vet allt.
[3:35] Och `Imrans hustru bad till Gud och sade: “Herre! Jag viger vad jag bär i mitt sköte åt Din tjänst. Tag emot mitt [offer], Du som hör allt, vet allt.
[3:36] Och då hon fött barnet sade hon: “Herre, jag har fött en dotter – fastän Gud noga visste vad hon hade framfött; ett gossebarn är inte som ett flickebarn – och jag har gett henne namnet Maria och jag ber Dig skydda och bevara henne och hennes efterkommande mot Djävulen, den utstötte.”
[3:37] Och hennes Herre tog nådigt emot henne och lät henne växa upp och arta sig väl och uppdrog åt Sakarias att vaka över henne. Var gång Sakarias besökte henne i helgedomen, fann han henne försedd med föda. Och när han frågade henne: “Maria, varifrån har du fått detta?” svarade hon: “Det är från Gud; Gud skänker Sitt goda i överflöd till den Han vill.”
[3:42] [MINNS] änglarnas ord till Maria: “Gud har utvalt dig och renat dig [och upphöjt] dig över alla världens kvinnor!
[3:43] Maria! Förrätta din andakt inför din Herre med ödmjukhet; fall ned på ditt ansikte [inför Honom] och böj ditt huvud tillsammans med dem som böjer sina huvuden [i bön].”
[3:44] Detta hör till de [för dig, Muhammad] okända ting, som Vi [nu] uppenbarar för dig; du var inte med dem när de kastade lott om vem som skulle ha ansvar för Maria; och du var inte med dem när de tvistade [om detta] med varandra.
[3:45]Och änglarna sade: “Maria! Gud tillkännager för dig det glada budskapet om ett ord från Honom [varigenom du skall föda den] vars namn skall vara Kristus Jesus, Marias son, ärad och lovprisad i denna värld och i det kommande livet och en av dem som skall vara i [Guds] närhet.
[3:46]Han skall tala till människorna i vaggan och i mogen ålder och han skall vara en av de rättfärdiga.”
[3:47] Maria sade: ”Herre! Hur skulle jag kunna få en son, då ingen man har rört mig?” [Ängeln] sade: ”Så [skall det bli]; Gud skapar vad Han vill. Om Han vill att något skall vara, säger Han endast till det: ‘Var!’ – och det är.
[3:48] Han skall undervisa din son i Skriften, [skänka honom] visdom och [ge honom] Tora och Evangelium
[3:49] och [sända honom] till israeliterna som Sitt sändebud.” [Och Jesus sade:] “Jag har kommit till er med ett tecken från er Herre. Jag skall forma åt er i lera något som liknar en fågel och jag skall andas på den och med Guds tillåtelse skall den bli en fågel. Och jag skall bota de blinda och de spetälska och med Guds vilja skall jag väcka de döda till liv. Och jag skall säga er vad ni äter och vad ni lägger upp som förråd i era hus. I detta ligger ett tecken för er – om ni är [sanna] troende.
[3:50] Och [jag har kommit] för att bekräfta vad som ännu består av Tora och för att förklara tillåtet något av det som var förbjudet för er. Och jag har kommit till er med ett tecken från er Herre. Frukta därför Gud och följ mig.
[3:51] Gud är min Herre och er Herre; det är därför Honom ni skall dyrka! Detta är en rak väg.”
[3:52] När Jesus märkte deras ovillighet att tro [på honom], sade han: “Vem vill hjälpa mig [att kalla människorna] till Guds väg?” De vitklädda sade: “Vi är Guds medhjälpare! Vi tror på Gud; vittna du att vi har underkastat oss Hans vilja!
[19:16] OCH MINNS [vad] denna Skrift [har att säga om] Maria. Hon drog sig ifrån de sina till ett [avskilt] rum i öster
[19:17] och lät dem förstå att hon ville vara i ostördhet genom [att anbringa] ett förhänge. Och Vi sände till henne Vår ingivelses ängel som uppenbarade sig för henne i en välskapad mans skepnad.
[19:18] Då ropade hon: “Jag ber om den Nåderikes beskydd mot dig! [Kom inte nära mig] om du fruktar Gud!”
[19:19] [Ängeln] sade: ”Jag är ingenting annat än en budbärare från din Herre [med hälsningen:] ‘Jag skall skänka dig en son, ren och rättfärdig.’”
[19:20] Hon sade: “Hur skulle jag, som ingen man har rört, kunna få en son? Jag har aldrig fört ett lösaktigt liv!”
[19:21] [Ängeln] svarade: ”Det skall bli [som jag har sagt]. Din Herre säger: ‘Detta är lätt för Mig och [det sker] för att han skall bli ett tecken för människorna och [en symbol för] Vår nåd. Så har [Vi] beslutat!’”
[19:22] Och hon blev havande och drog sig undan med sin börda till en avlägsen trakt.
[19:23] Och [när hennes tid var inne] drev henne födslovåndorna [att ta stöd] mot en palmstam och hon utbrast: “Ack om jag hade fått dö och överlämnas åt glömskan innan detta [skedde]!”
[19:24] Då [hörde hon någon] som ropade nedifrån [palmens rot]: “Sörj inte! Din Herre har låtit en bäck rinna upp under dina [fötter];
[19:25] och ruska på palmstammen så skall mogna och saftiga dadlar falla ner omkring dig.
[19:26] Ät och drick och var vid gott mod! Och om du skulle bli varse en mänsklig varelse, låt honom då veta att du har avlagt ett löfte till den Nåderike att avhålla dig [från tal], och att du därför i dag inte skall tala till någon människa.”
[19:27] I sinom tid återvände hon till de sina med barnet på armen. Då sade de: “Maria, du har gjort något oerhört!
[19:28] Du Arons syster! Din fader var inte en dålig människa och din moder var inte en lösaktig slampa!”
[19:29] Då pekade hon på barnet. [Men] de svarade: “Hur skulle vi kunna tala till ett spädbarn [som ligger] i sin linda?”
[19:30] [Då talade] han [till dem]: “Jag är Guds tjänare. Han har gett mig uppenbarelsen och kallat mig till profet;
[19:31] Han har välsignat mig, var jag än befinner mig, och befallt mig att så länge jag lever förrätta bönen och ta mig an de fattiga
[19:32] och att älska min moder och visa henne aktning – och Han har inte gjort mig till en eländig tyrann.
[19:33] [Guds] fred var med mig den dag jag föddes och skall vara med mig den dag jag dör och den dag då jag skall uppväckas från de döda.”
[19:34] DETTA ÄR med sanna ord Jesus, Marias son, om vars [natur] de tvistar.
[19:35] Guds [majestät] förbjuder att Han skulle ha en son; stor är Han i Sin härlighet! När Han beslutar att något skall vara, säger Han endast till det: “Var!” – och det är.
[19:36] Och [Jesus själv sade:] “Gud är min Herre och er Herre – Honom skall ni dyrka! Detta är en rak väg.”
[19:37] Men de sekter [som uppstod genom splittringen bland efterföljarna av äldre uppenbarelser] är sinsemellan oense [om Jesus]. Varna dem som förnekade sanningen! En olycksdiger Dag kommer de att få bevittna fruktansvärda ting!
[19:38] Hör deras rop och se [hur de beter sig] när de förs fram inför Oss! Men i dag, i denna värld, är de orättfärdiga uppenbarligen helt [fångna] i sina misstag.
[21:91]OCH [MINNS] henne som bevarade sin jungfrudom. Vi andades in i henne något av Vår ande och Vi gjorde henne och hennes son till ett tecken för alla folk.
[23:50] Och Vi gjorde Marias son och hans moder till ett tecken [för människorna] och förde dem till en plats på en skyddad höjd som erbjöd vila och som vattnades av friska källor.
[66:12] Ännu ett exempel har de i Maria, `Imrans dotter; Hon bevarade sin oskuld och Vi andades in i [hennes kropp] något av Vår ande. Hon trodde på sin Herres ord och på Hans uppenbarelser och hon var en av dem som ödmjukt böjer sig under Hans vilja.
[24:11] Det var en grupp av era egna som spred det illvilliga förtalet. Men anse inte detta som ett ont; nej, det är tvärtom ett gott för er! Var och en av dessa [ryktesspridare] skall stå till svars för sin del i denna synd och den av dem som bär huvudansvaret har ett hårt straff att vänta.
[24:12] Alla troende män och kvinnor borde – då de hör sådant [tal] – tro det bästa om varandra och säga: “Detta är en uppenbar lögn.”
[24:13] Varför [har ni] inte [krävt] fyra vittnen som stöd [för anklagelsen]? – Eftersom de inte hade vittnen är det nu de som inför Gud är lögnare.
[24:14] Om Gud inte visade er godhet och förbarmade sig över er i detta och det kommande livet, skulle förvisso ett hårt straff drabba er för allt [förtal] ni sprider,
[24:15] då ni tar upp på era tungor och för vidare med era munnar sådant som ni inte vet något om; ni anser det vara obetydligheter, men inför Gud är det allvarliga ting.
[24:16] Om ni ändå hade sagt, då ni hörde [ryktet]: “Det är inte rätt av oss att tala om detta. Stor är Du i Din härlighet – detta är avskyvärt förtal!”
[24:17] Gud varnar er för att någonsin återfalla i denna [synd] om ni är [sanna] troende.
[24:18] Gud klargör [Sina] budskap för er. Gud är allvetande, vis.
[24:19] De som gärna ser att skamligt förtal sprids mot de troende har ett plågsamt straff att vänta i denna värld och i det kommande livet. – Gud vet, men ni vet inte [hela sanningen].
[24:20] Ja, [vad vore ni människor] om Gud inte visade er godhet och förbarmade sig över er och inte i Sin barmhärtighet ömmade för er?
[33:6] Profeten är närmare de troende än de är sig själva, och hans hustrur är deras mödrar [i tron]. Men de band som knyter blodsförvanter till varandra är enligt Guds lag fastare än de band av broderskap som nu förenar de troende med dem som har utvandrat, vilket inte hindrar att ni ger era troende bröder och vänner de sedvanliga bevisen på er vänskap. Detta står skrivet i [Guds öppna] bok.
[33:28] PROFET! Säg till dina hustrur: “Om ni längtar efter de glädjeämnen som livet i denna värld [kan erbjuda], kom då [till mig] så skall jag lösa er i godo från det äktenskapliga bandet som ni önskar.
[33:29] Men om ni har sinnet vänt mot Gud och Hans Sändebud och det eviga livets [goda], har Gud en rik belöning i beredskap för dem av er som vill göra det goda och det rätta.”
[33:30] Hustrur till [Vår] Profet! Om någon bland er öppet begår en grovt oanständig handling, har hon ett dubbelt straff att vänta – detta är en lätt sak för Gud.
[33:31] Men den av er som visar ödmjukhet och lydnad för Gud och Hans Sändebud och som lever ett rättskaffens liv skall Vi ge dubbel lön och Vi har sörjt frikostigt för hennes framtida väl.
[33:32] Hustrur till [Vår] Profet! Ni skiljer er från alla andra kvinnor, om ni fruktar Gud. Var inte [för] mjuka och tillmötesgående i ert tal så att den som har ett sjukt hjärta fattar begär [till er], men använd ett artigt och vänligt språk som sig bör.
[33:33] Och stanna i ert hem. Men [om ni måste lämna det] försök inte dra uppmärksamheten till era yttre företräden på det sätt som var vanligt under den hedniska tiden, och förrätta bönen och ge åt de behövande och lyd Gud och Hans Sändebud. Gud vill befria er, ni som står Profeten närmast, från all [jordisk] smuts och göra er renhet fullkomlig.
[33:34] Och bevara i minnet och återge [för andra], vad som läses upp i ert hem av Guds budskap och [Hans] visdom. Gud är den Outgrundlige som genomskådar allt, är underrättad om allt.
[33:35] FÖR DE män och de kvinnor som har underkastat sig Guds vilja, de troende männen och de troende kvinnorna, de män och de kvinnor som visar sann fromhet, de män och de kvinnor som älskar sanningen, de män och de kvinnor som tåligt uthärdar motgång, de män och de kvinnor som visar ödmjukhet, de män och de kvinnor som ger åt de fattiga, de män och de kvinnor som fastar, de män och de kvinnor som lägger band på sin sinnlighet, de män och de kvinnor som alltid har Gud i tankarna – [för dem alla] har Gud i beredskap förlåtelse för deras synder och en rik belöning.
[33:36] Och när en fråga som rör en troende man eller kvinna har avgjorts av Gud och Hans Sändebud, har dessa inte rätt att själva döma i det som rör dem; den som sätter sig upp emot Gud och Hans Sändebud begår ett uppenbart svårt misstag.
[33:37] Minns [Muhammad] vad du sade till honom som Gud visade Sin nåd och som du själv visade stor välvilja: “Behåll din hustru och frukta Gud!” Och av rädsla för människorna gömde du inom dig vad Gud skulle ge till känna, fastän du inte bör frukta någon utom Gud. Men då Zayd skilde sig från henne gav Vi henne som hustru åt dig för att [visa att] ingenting hindrar en troende att ingå äktenskap med sin adoptivsons hustru, sedan bandet mellan dem har upplösts. Guds vilja måste ske.
[33:38] Ingen skuld vilar på Profeten som här handlade så som Gud befallde honom. Så gick Gud till väga mot föregångarna – ja, allas öden formas av Guds beslut –
[33:39] de som [för människorna] förkunnade Guds budskap och som fruktade Honom och inte fruktade någon annan än Gud. Det behövs ingen annan än Gud för att ställa [människorna] till räkenskap.
[33:40] Troende! Muhammad är inte fader till någon av era män. Han är Guds Sändebud och Profetlängdens Sigill. Gud har kunskap om allt.
[33:50] PROFET! Vi har förklarat dem till vilka du har gett deras brudgåvor som dina lagliga hustrur; de som du rättmätigt besitter [av fångar tagna i krig för trons sak] som Gud har tilldelat dig [kan läggas till dem]. Dina kusiner på din faders sida och din moders sida som utvandrade med dig [till Yathrib har du också rätt att ta till hustrur], och den troende kvinna som vill skänka Profeten sin hand, om Profeten anser äktenskapet lämpligt; detta är en rätt som tillkommer dig ensam med uteslutande av [andra] troende – Vi vet vad Vi har föreskrivit för dem vad gäller deras hustrur och dem som de rättmätigt besitter – [detta klargör Vi] för att befria dig från alla bekymmer; Gud är ständigt förlåtande, barmhärtig.
[33:51] [När det gäller fullgörandet av de äktenskapliga plikterna] får du låta den du vill av [dina hustrur] vänta och den du vill komma till dig, och du gör ingen orätt genom att vända dig till den du vill av dem som du har låtit vänta; på så sätt ökas deras glädje [när de får komma till dig] och minskas deras bedrövelse [när de får vänta] och tillfredsställelsen med vad du ger dem blir större för alla. Gud vet vad ni gömmer i era hjärtan; Gud vet allt och har överseende med era brister.
[33:52] Det är hädanefter inte tillåtet för dig att ta [andra] kvinnor till hustrur eller att låta andra ta [dina nuvarande] hustrurs platser, hur intagen du än kan vara av deras skönhet. [Av andra kvinnor får du] inte [närma dig] någon utöver dem som du rättmätigt besitter. Och Gud vakar över allt.
[33:53] TROENDE! Gå inte in i Profetens hus annat än om ni inbjudits till en måltid och [gå då inte in] förrän vid utsatt tid. Men om ni har inbjudits, stig in [när tiden är inne]. Och ta avsked när måltiden är över och dröj er inte kvar för att samtala i förtrolighet. Det besvärar Profeten, som av finkänslighet [drar sig för att be er gå]. Men Gud drar sig inte för [att säga] sanningen. När ni behöver vända er till [Profetens hustrur] för att be om något, tala då till dem från andra sidan av ett förhänge; detta är bästa sättet för er och för dem att bevara hjärtats renhet. Och företa er ingenting som kunde förarga eller såra Profeten. Och ta inte under några omständigheter [någon av] hans änkor till hustru efter hans död! Inför Gud skulle detta vara en oerhörd handling.
[33:54] Vare sig ni [gör] något öppet eller håller det hemligt, har Gud kännedom om allt.
[33:55] [Profetens hustrur] gör ingenting klandervärt [om de samtalar öppet] med sina fäder eller söner eller bröder eller bröders söner eller systrars söner eller med närstående kvinnor eller dem som de rättmätigt besitter. Men frukta Gud [alla ni kvinnor]! Gud är vittne till allt.
[33:56] Gud och Hans änglar välsignar Profeten; be Gud välsigna honom, ni troende, och hälsa honom med en vördnadsfull hälsning!
[33:57] Gud fördömer dem som smädar och sårar Honom och Hans Sändebud, och Han utestänger dem från Sin nåd i detta liv och i det kommande; Han har ett förnedrande straff i beredskap för dem.
[33:58] Och de som beskyller troende män och troende kvinnor för [handlingar] som de inte har begått, tar på sig ansvaret för grovt förtal och en uppenbar synd.
[33:59] Profet! Säg till dina hustrur och dina döttrar – och till [alla] troende kvinnor – att de [utanför hemmet] noga sveper om sig sina ytterplagg; på så sätt blir de lättare igenkända [som anständiga kvinnor] och undgår att bli ofredade. Gud är ständigt förlåtande, barmhärtig.
[33:60] OM INTE hycklarna och de som har tvivlets sjuka i sina hjärtan och de som vållar oro i [Profetens] stad genom att sprida ut falska rykten – [om de] inte upphör [med sina förehavanden], skall Vi sannerligen låta dig [Muhammad] gå hårt fram mot dem [och] då kommer de inte länge att förbli dina grannar i [staden].
[33:61] De är utestängda från Guds nåd och de skall gripas, var de än påträffas, och dödas utan förskoning.
[33:62] Så gick Gud till väga mot dem som levde före dig och du skall finna att Guds vägar har förblivit desamma.
[66:1] PROFET! Varför pålägger du [dig själv] – i en önskan att vara dina hustrur till lags – förbud mot det som Gud har förklarat tillåtet för dig? Gud är ständigt förlåtande, barmhärtig.
[66:2] Gud har tillåtit er att frångå eder [vars innehåll strider mot lag och rätt] och att plikta för detta. Gud är er Beskyddare och Han är den Allvetande, den Allvise.
[66:3] Det hände att Profeten i förtroende berättade något för en av sina hustrur och hon förde det vidare; när Gud lät honom veta detta nämnde han något om det [till andra] men undanhöll [en del]. Då han sade det till henne frågade hon: “Vem har låtit dig veta det?” – och han svarade: “Han som vet allt, är underrättad om allt, har låtit mig veta det.”
[66:4] [Det är bäst för er båda] att ni vänder åter till Gud i ånger över [ert handlingssätt], eftersom era hjärtan har avvikit [från pliktens väg]! Om ni gör gemensam sak mot honom [bör ni veta att] Gud är hans Beskyddare och att därför också Gabriel och de främsta bland de troende och [alla] änglar står vid hans sida.
[66:5] Om [Profeten] skulle förskjuta er skänker honom kanske hans Herre bättre hustrur än ni – kvinnor som underkastar sig Guds vilja, sanna troende, ödmjuka inför Gud, som ångrar [sina synder] och troget tillber sin Herre, och som ständigt går [Guds ärenden] – förut gifta eller ungmör.
[66:6] TROENDE! För er egen skull och för deras som står er nära bör ni frukta den Eld som har människor och stenar till bränsle, och som mäktiga och stränga änglar [vakar över, änglar] som aldrig brister i lydnad för Gud, vad Han än befaller dem, och som utför allt som åläggs dem.
[58:1] GUD har helt visst hört hennes ord, hon som vädjar till dig i [tvisten med] sin man och som bönfaller Gud om hjälp. Och Gud hör vad ni båda har haft att anföra – Gud är Den som hör allt, ser allt.
[58:2] De av er som [hädanefter vill] förskjuta sina hustrur [bör inse att de] inte är deras mödrar; deras mödrar är de som födde dem och inga andra. Orden [som yttras enligt denna sed] strider mot rim och reson och är en klar lögn. Men Gud utplånar och förlåter mycken synd.
[58:3] De som på detta sätt förskjuter sin hustru men tar tillbaka sitt ord skall [som bot] skänka en slav friheten, innan samlivet [med den förskjutna] får återupptas. Detta är vad Gud föreskriver för er. Gud är underrättad om vad ni gör.
[58:4] De som inte [är i stånd att lyda denna föreskrift] skall fasta två månader i följd, innan [man och hustru] får återuppta samlivet; och de som inte förmår [fasta] skall ge mat åt sextio nödställda; på så sätt får ni [visa] er tro på Gud och Hans Sändebud. Detta är Guds föreskrifter, och de som inte lyder [dem] har ett plågsamt straff [att vänta].
[58:5] De som sätter sig upp mot Gud och Hans Sändebud skall förödmjukas såsom deras föregångare blev förödmjukade, eftersom Våra budskap är otvetydiga. De som förnekar sanningen har ett förnedrande straff [att vänta]
[58:6] den Dag då Gud skall uppväcka dem alla till nytt liv och låta dem veta vad deras handlingar [var värda]. Gud håller räkning på det som de själva har glömt. Gud är vittne till allt som sker.
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
ADAM (PBUH)AND EVE
We said: “O Adam! dwell thou and thy wife in the Garden; and eat of the bountiful things therein as (where and when) ye will; but approach not this tree, or ye run into harm and transgression.”
Then did Satan make them slip from the (garden), and get them out of the state (of felicity) in which they had been. We said: “Get ye down, all (ye people), with enmity between yourselves. On earth will be your dwelling-place and your means of livelihood – for a time.”
Then learnt Adam from his Lord words of inspiration, and his Lord Turned towards him; for He is Oft-Returning, Most Merciful.
O mankind! reverence your Guardian-Lord, who created you from a single person, created, of like nature, His mate, and from them twain scattered (like seeds) countless men and women;- reverence Allah, through whom ye demand your mutual (rights), and (reverence) the wombs (That bore you): for Allah ever watches over you.
“O Adam! dwell thou and thy wife in the Garden, and enjoy (its good things) as ye wish: but approach not this tree, or ye run into harm and transgression.”
Then began Satan to whisper suggestions to them, bringing openly before their minds all their shame that was hidden from them (before): he said: “Your Lord only forbade you this tree, lest ye should become angels or such beings as live for ever.”
And he swore to them both, that he was their sincere adviser.
So by deceit he brought about their fall: when they tasted of the tree, their shame became manifest to them, and they began to sew together the leaves of the garden over their bodies. And their Lord called unto them: “Did I not forbid you that tree, and tell you that Satan was an avowed enemy unto you?”
They said: “Our Lord! We have wronged our own souls: If thou forgive us not and bestow not upon us Thy Mercy, we shall certainly be lost.”
(Allah) said: “Get ye down. With enmity between yourselves. On earth will be your dwelling-place and your means of livelihood,- for a time.”
He said: “Therein shall ye live, and therein shall ye die; but from it shall ye be taken out (at last).”
It is He Who created you from a single person, and made his mate of like nature, in order that he might dwell with her (in love). When they are united, she bears a light burden and carries it about (unnoticed). When she grows heavy, they both pray to Allah their Lord, (saying): “If Thou givest us a goodly child, we vow we shall (ever) be grateful.”
When We said to the angels, “Prostrate yourselves to Adam”, they prostrated themselves, but not Iblis: he refused.
Then We said: “O Adam! verily, this is an enemy to thee and thy wife: so let him not get you both out of the Garden, so that thou art landed in misery.
“There is therein (enough provision) for thee not to go hungry nor to go naked,
“Nor to suffer from thirst, nor from the sun’s heat.”
But Satan whispered evil to him: he said, “O Adam! shall I lead thee to the Tree of Eternity and to a kingdom that never decays?”
In the result, they both ate of the tree, and so their nakedness appeared to them: they began to sew together, for their covering, leaves from the Garden: thus did Adam disobey his Lord, and allow himself to be seduced.
But his Lord chose him (for His Grace): He turned to him, and gave him Guidance.
He said: “Get ye down, both of you,- all together, from the Garden, with enmity one to another: but if, as is sure, there comes to you Guidance from Me, whosoever follows My Guidance, will not lose his way, nor fall into misery.
“But whosoever turns away from My Message, verily for him is a life narrowed down, and We shall raise him up blind on the Day of Judgment.”
Allah sets forth, for an example to the Unbelievers, the wife of Noah and the wife of Lut: they were (respectively) under two of our righteous servants, but they were false to their (husbands), and they profited nothing before Allah on their account, but were told: “Enter ye the Fire along with (others) that enter!”
There came Our messengers to Abraham with glad tidings. They said, “Peace!” He answered, “Peace!” and hastened to entertain them with a roasted calf.
But when he saw their hands went not towards the (meal), he felt some mistrust of them, and conceived a fear of them. They said: “Fear not: We have been sent against the people of Lut.”
And his wife was standing (there), and she laughed: But we gave her glad tidings of Isaac, and after him, of Jacob.
She said: “Alas for me! shall I bear a child, seeing I am an old woman, and my husband here is an old man? That would indeed be a wonderful thing!”
They said: “Dost thou wonder at Allah’s decree? The grace of Allah and His blessings on you, o ye people of the house! for He is indeed worthy of all praise, full of all glory!”
Remember Abraham said: “O my Lord! make this city one of peace and security: and preserve me and my sons from worshipping idols.
“O my Lord! they have indeed led astray many among mankind; He then who follows my (ways) is of me, and he that disobeys me,- but Thou art indeed Oft-forgiving, Most Merciful.
“O our Lord! I have made some of my offspring to dwell in a valley without cultivation, by Thy Sacred House; in order, O our Lord, that they may establish regular Prayer: so fill the hearts of some among men with love towards them, and feed them with fruits: so that they may give thanks.
“O our Lord! truly Thou dost know what we conceal and what we reveal: for nothing whatever is hidden from Allah, whether on earth or in heaven.
“Praise be to Allah, Who hath granted unto me in old age Isma’il and Isaac: for truly my Lord is He, the Hearer of Prayer!
O my Lord! make me one who establishes regular Prayer, and also (raise such) among my offspring O our Lord! and accept Thou my Prayer.
“O our Lord! cover (us) with Thy Forgiveness – me, my parents, and (all) Believers, on the Day that the Reckoning will be established!
He said: “And who despairs of the mercy of his Lord, but such as go astray?”
Abraham said: “What then is the business on which ye (have come), O ye messengers (of Allah)?”
They said: “We have been sent to a people (deep) in sin,
“Excepting the adherents of Lut: them we are certainly (charged) to save (from harm),- All –
“Except his wife, who, We have ascertained, will be among those who will lag behind.”
At length when the messengers arrived among the adherents of Lut,
He said: “Ye appear to be uncommon folk.”
They said: “Yea, we have come to thee to accomplish that of which they doubt.
“We have brought to thee that which is inevitably due, and assuredly we tell the truth.
“Then travel by night with thy household, when a portion of the night (yet remains), and do thou bring up the rear: let no one amongst you look back, but pass on whither ye are ordered.”
And We made known this decree to him, that the last remnants of those (sinners) should be cut off by the morning.
(We also sent) Lut (as a messenger): behold, He said to his people, “Do ye do what is shameful though ye see (its iniquity)?
Would ye really approach men in your lusts rather than women? Nay, ye are a people (grossly) ignorant!
But his people gave no other answer but this: they said, “Drive out the followers of Lut from your city: these are indeed men who want to be clean and pure!”
But We saved him and his family, except his wife; her We destined to be of those who lagged behind.
And We rained down on them a shower (of brimstone): and evil was the shower on those who were admonished (but heeded not)!
And (remember) Lut: behold, he said to his people: “Ye do commit lewdness, such as no people in Creation (ever) committed before you.
“Do ye indeed approach men, and cut off the highway?- and practise wickedness (even) in your councils?” But his people gave no answer but this: they said: “Bring us the Wrath of Allah if thou tellest the truth.”
He said: “O my Lord! help Thou me against people who do mischief!”
When Our Messengers came to Abraham with the good news, they said: “We are indeed going to destroy the people of this township: for truly they are (addicted to) crime.”
He said: “But there is Lut there.” They said: “Well do we know who is there: we will certainly save him and his following,- except his wife: she is of those who lag behind!”
And when Our Messengers came to Lut, he was grieved on their account, and felt himself powerless (to protect) them: but they said: “Fear thou not, nor grieve: we are (here) to save thee and thy following, except thy wife: she is of those who lag behind.
“For we are going to bring down on the people of this township a Punishment from heaven, because they have been wickedly rebellious.”
And We have left thereof an evident Sign, for any people who (care to) understand.
Allah sets forth, for an example to the Unbelievers, the wife of Noah and the wife of Lut: they were (respectively) under two of our righteous servants, but they were false to their (husbands), and they profited nothing before Allah on their account, but were told: “Enter ye the Fire along with (others) that enter!”
Then there came a caravan of travellers: they sent their water-carrier (for water), and he let down his bucket (into the well)… He said: “Ah there! Good news! Here is a (fine) young man!” So they concealed him as a treasure! But Allah knoweth well all that they do!
The (Brethren) sold him for a miserable price, for a few dirhams counted out: in such low estimation did they hold him!
The man in Egypt who bought him, said to his wife: “Make his stay (among us) honourable: may be he will bring us much good, or we shall adopt him as a son.” Thus did We establish Joseph in the land, that We might teach him the interpretation of stories (and events). And Allah hath full power and control over His affairs; but most among mankind know it not.
When Joseph attained His full manhood, We gave him power and knowledge: thus do We reward those who do right.
But she in whose house he was, sought to seduce him from his (true) self: she fastened the doors, and said: “Now come, thou (dear one)!” He said: “Allah forbid! truly (thy husband) is my lord! he made my sojourn agreeable! truly to no good come those who do wrong!”
And (with passion) did she desire him, and he would have desired her, but that he saw the evidence of his Lord: thus (did We order) that We might turn away from him (all) evil and shameful deeds: for he was one of Our servants, sincere and purified.
So they both raced each other to the door, and she tore his shirt from the back: they both found her lord near the door. She said: “What is the (fitting) punishment for one who formed an evil design against thy wife, but prison or a grievous chastisement?”
He said: “It was she that sought to seduce me – from my (true) self.” And one of her household saw (this) and bore witness, (thus):- “If it be that his shirt is rent from the front, then is her tale true, and he is a liar!
“But if it be that his shirt is torn from the back, then is she the liar, and he is telling the truth!”
So when he saw his shirt,- that it was torn at the back,- (her husband) said: “Behold! It is a snare of you women! truly, mighty is your snare!
“O Joseph, pass this over! (O wife), ask forgiveness for thy sin, for truly thou hast been at fault!”
Ladies said in the City: “The wife of the (great) ‘Aziz is seeking to seduce her slave from his (true) self: Truly hath he inspired her with violent love: we see she is evidently going astray.”
When she heard of their malicious talk, she sent for them and prepared a banquet for them: she gave each of them a knife: and she said (to Joseph), “Come out before them.” When they saw him, they did extol him, and (in their amazement) cut their hands: they said, “Allah preserve us! no mortal is this! this is none other than a noble angel!”
She said: “There before you is the man about whom ye did blame me! I did seek to seduce him from his (true) self but he did firmly save himself guiltless!…. and now, if he doth not my bidding, he shall certainly be cast into prison, and (what is more) be of the company of the vilest!”
He said: “O my Lord! the prison is more to my liking than that to which they invite me: Unless Thou turn away their snare from me, I should (in my youthful folly) feel inclined towards them and join the ranks of the ignorant.”
So his Lord hearkened to him (in his prayer), and turned away from him their snare: Verily He heareth and knoweth (all things).
Then it occurred to the men, after they had seen the signs, (that it was best) to imprison him for a time.
(Joseph) said: “For seven years shall ye diligently sow as is your wont: and the harvests that ye reap, ye shall leave them in the ear,- except a little, of which ye shall eat.
“Then will come after that (period) seven dreadful (years), which will devour what ye shall have laid by in advance for them,- (all) except a little which ye shall have (specially) guarded.
“Then will come after that (period) a year in which the people will have abundant water, and in which they will press (wine and oil).”
So the king said: “Bring ye him unto me.” But when the messenger came to him, (Joseph) said: “Go thou back to thy lord, and ask him, ‘What is the state of mind of the ladies who cut their hands’? For my Lord is certainly well aware of their snare.”
(The king) said (to the ladies): “What was your affair when ye did seek to seduce Joseph from his (true) self?” The ladies said: “Allah preserve us! no evil know we against him!” Said the ‘Aziz’s wife: “Now is the truth manifest (to all): it was I who sought to seduce him from his (true) self: He is indeed of those who are (ever) true (and virtuous).
“This (say I), in order that He may know that I have never been false to him in his absence, and that Allah will never guide the snare of the false ones.
“Nor do I absolve my own self (of blame): the (human) soul is certainly prone to evil, unless my Lord do bestow His Mercy: but surely my Lord is Oft-forgiving, Most Merciful.”
“Behold! We sent to thy mother, by inspiration, the message:
“‘Throw (the child) into the chest, and throw (the chest) into the river: the river will cast him up on the bank, and he will be taken up by one who is an enemy to Me and an enemy to him’: But I cast (the garment of) love over thee from Me: and (this) in order that thou mayest be reared under Mine eye.
“Behold! thy sister goeth forth and saith, ‘shall I show you one who will nurse and rear the (child)?’ So We brought thee back to thy mother, that her eye might be cooled and she should not grieve. Then thou didst slay a man, but We saved thee from trouble, and We tried thee in various ways. Then didst thou tarry a number of years with the people of Midian. Then didst thou come hither as ordained, O Moses!
So We sent this inspiration to the mother of Moses: “Suckle (thy child), but when thou hast fears about him, cast him into the river, but fear not nor grieve: for We shall restore him to thee, and We shall make him one of Our messengers.”
Then the people of Pharaoh picked him up (from the river): (It was intended) that (Moses) should be to them an adversary and a cause of sorrow: for Pharaoh and Haman and (all) their hosts were men of sin.
The wife of Pharaoh said: “(Here is) joy of the eye, for me and for thee: slay him not. It may be that he will be use to us, or we may adopt him as a son.” And they perceived not (what they were doing)!
But there came to be a void in the heart of the mother of Moses: She was going almost to disclose his (case), had We not strengthened her heart (with faith), so that she might remain a (firm) believer.
And she said to the sister of (Moses), “Follow him” so she (the sister) watched him in the character of a stranger. And they knew not.
And we ordained that he refused suck at first, until (His sister came up and) said: “Shall I point out to you the people of a house that will nourish and bring him up for you and be sincerely attached to him?”…
Thus did We restore him to his mother, that her eye might be comforted, that she might not grieve, and that she might know that the promise of Allah is true: but most of them do not understand.
DAUGHTERS OF SHUAYB (PBUH) AND THE WIFE OF MOSES(PBUH)
Has the story of Moses reached thee?
Behold, he saw a fire: So he said to his family, “Tarry ye; I perceive a fire; perhaps I can bring you some burning brand therefrom, or find some guidance at the fire.”
But when he came to the fire, a voice was heard: “O Moses!
“Verily I am thy Lord! therefore (in My presence) put off thy shoes: thou art in the sacred valley Tuwa.
Behold! Moses said to his family: “I perceive a fire; soon will I bring you from there some information, or I will bring you a burning brand to light our fuel, that ye may warm yourselves.
But when he came to the (fire), a voice was heard: “Blessed are those in the fire and those around: and glory to Allah, the Lord of the worlds.
“O Moses! verily, I am Allah, the exalted in might, the wise!….
And when he arrived at the watering (place) in Madyan, he found there a group of men watering (their flocks), and besides them he found two women who were keeping back (their flocks). He said: “What is the matter with you?” They said: “We cannot water (our flocks) until the shepherds take back (their flocks): And our father is a very old man.”
So he watered (their flocks) for them; then he turned back to the shade, and said:”O my Lord! truly am I in (desperate) need of any good that Thou dost send me!”
Afterwards one of the (damsels) came (back) to him, walking bashfully. She said: “My father invites thee that he may reward thee for having watered (our flocks) for us.” So when he came to him and narrated the story, he said: “Fear thou not: (well) hast thou escaped from unjust people.”
Said one of the (damsels): “O my (dear) father! engage him on wages: truly the best of men for thee to employ is the (man) who is strong and trusty”….
He said: “I intend to wed one of these my daughters to thee, on condition that thou serve me for eight years; but if thou complete ten years, it will be (grace) from thee. But I intend not to place thee under a difficulty: thou wilt find me, indeed, if Allah wills, one of the righteous.”
He said: “Be that (the agreement) between me and thee: whichever of the two terms I fulfil, let there be no ill-will to me. Be Allah a witness to what we say.”
Now when Moses had fulfilled the term, and was travelling with his family, he perceived a fire in the direction of Mount Tur. He said to his family: “Tarry ye; I perceive a fire; I hope to bring you from there some information, or a burning firebrand, that ye may warm yourselves.”
But when he came to the (fire), a voice was heard from the right bank of the valley, from a tree in hallowed ground: “O Moses! Verily I am Allah, the Lord of the Worlds….
The wife of Pharaoh said: “(Here is) joy of the eye, for me and for thee: slay him not. It may be that he will be use to us, or we may adopt him as a son.” And they perceived not (what they were doing)!
And Allah sets forth, as an example to those who believe the wife of Pharaoh: Behold she said: “O my Lord! Build for me, in nearness to Thee, a mansion in the Garden, and save me from Pharaoh and his doings, and save me from those that do wrong”;
We gave (in the past) knowledge to David and Solomon: And they both said: “Praise be to Allah, Who has favoured us above many of his servants who believe!”
And Solomon was David’s heir. He said: “O ye people! We have been taught the speech of birds, and on us has been bestowed (a little) of all things: this is indeed Grace manifest (from Allah.)”
And before Solomon were marshalled his hosts,- of Jinns and men and birds, and they were all kept in order and ranks.
At length, when they came to a (lowly) valley of ants, one of the ants said: “O ye ants, get into your habitations, lest Solomon and his hosts crush you (under foot) without knowing it.”
So he smiled, amused at her speech; and he said: “O my Lord! so order me that I may be grateful for Thy favours, which thou hast bestowed on me and on my parents, and that I may work the righteousness that will please Thee: And admit me, by Thy Grace, to the ranks of Thy righteous Servants.”
And he took a muster of the Birds; and he said: “Why is it I see not the Hoopoe? Or is he among the absentees?
“I will certainly punish him with a severe penalty, or execute him, unless he bring me a clear reason (for absence).”
But the Hoopoe tarried not far: he (came up and) said: “I have compassed (territory) which thou hast not compassed, and I have come to thee from Saba with tidings true.
“I found (there) a woman ruling over them and provided with every requisite; and she has a magnificent throne.
“I found her and her people worshipping the sun besides Allah: Satan has made their deeds seem pleasing in their eyes, and has kept them away from the Path,- so they receive no guidance,-
“(Kept them away from the Path), that they should not worship Allah, Who brings to light what is hidden in the heavens and the earth, and knows what ye hide and what ye reveal.
“Allah!- there is no god but He!- Lord of the Throne Supreme!”
(Solomon) said: “Soon shall we see whether thou hast told the truth or lied!
“Go thou, with this letter of mine, and deliver it to them: then draw back from them, and (wait to) see what answer they return”…
(The queen) said: “Ye chiefs! here is delivered to me – a letter worthy of respect.
“It is from Solomon, and is (as follows): ‘In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful:
“‘Be ye not arrogant against me, but come to me in submission (to the true Religion).'”
She said: “Ye chiefs! advise me in (this) my affair: no affair have I decided except in your presence.”
They said: “We are endued with strength, and given to vehement war: but the command is with thee; so consider what thou wilt command.”
She said: “Kings, when they enter a country, despoil it, and make the noblest of its people its meanest thus do they behave.
“But I am going to send him a present, and (wait) to see with what (answer) return (my) ambassadors.”
Now when (the embassy) came to Solomon, he said: “Will ye give me abundance in wealth? But that which Allah has given me is better than that which He has given you! Nay it is ye who rejoice in your gift!
“Go back to them, and be sure we shall come to them with such hosts as they will never be able to meet: We shall expel them from there in disgrace, and they will feel humbled (indeed).”
He said (to his own men): “Ye chiefs! which of you can bring me her throne before they come to me in submission?”
Said an ‘Ifrit, of the Jinns: “I will bring it to thee before thou rise from thy council: indeed I have full strength for the purpose, and may be trusted.”
Said one who had knowledge of the Book: “I will bring it to thee within the twinkling of an eye!” Then when (Solomon) saw it placed firmly before him, he said: “This is by the Grace of my Lord!- to test me whether I am grateful or ungrateful! and if any is grateful, truly his gratitude is (a gain) for his own soul; but if any is ungrateful, truly my Lord is Free of all Needs, Supreme in Honour!”
He said: “Transform her throne out of all recognition by her: let us see whether she is guided (to the truth) or is one of those who receive no guidance.”
So when she arrived, she was asked, “Is this thy throne?” She said, “It was just like this; and knowledge was bestowed on us in advance of this, and we have submitted to Allah (in Islam).”
And he diverted her from the worship of others besides Allah: for she was (sprung) of a people that had no faith.
She was asked to enter the lofty Palace: but when she saw it, she thought it was a lake of water, and she (tucked up her skirts), uncovering her legs. He said: “This is but a palace paved smooth with slabs of glass.” She said: “O my Lord! I have indeed wronged my soul: I do (now) submit (in Islam), with Solomon, to the Lord of the Worlds.”
ZECHARIA’S (PBUH)WIFE AND YAHYA’S (JOHN’S) (PBUH)MOTHER
There did Zakariya pray to his Lord, saying: “O my Lord! Grant unto me from Thee a progeny that is pure: for Thou art He that heareth prayer!
While he was standing in prayer in the chamber, the angels called unto him: “Allah doth give thee glad tidings of Yahya, witnessing the truth of a Word from Allah, and (be besides) noble, chaste, and a prophet,- of the (goodly) company of the righteous.”
He said: “O my Lord! How shall I have son, seeing I am very old, and my wife is barren?” “Thus,” was the answer, “Doth Allah accomplish what He willeth.”
He said: “O my Lord! Give me a Sign!” “Thy Sign,” was the answer, “Shall be that thou shalt speak to no man for three days but with signals. Then celebrate the praises of thy Lord again and again, and glorify Him in the evening and in the morning.”
(This is) a recital of the Mercy of thy Lord to His servant Zakariya.
Behold! he cried to his Lord in secret,
Praying: “O my Lord! infirm indeed are my bones, and the hair of my head doth glisten with grey: but never am I unblest, O my Lord, in my prayer to Thee!
“Now I fear (what) my relatives (and colleagues) (will do) after me: but my wife is barren: so give me an heir as from Thyself,-
“(One that) will (truly) represent me, and represent the posterity of Jacob; and make him, O my Lord! one with whom Thou art well-pleased!”
(His prayer was answered): “O Zakariya! We give thee good news of a son: His name shall be Yahya: on none by that name have We conferred distinction before.”
He said: “O my Lord! How shall I have a son, when my wife is barren and I have grown quite decrepit from old age?”
He said: “So (it will be) thy Lord saith, ‘that is easy for Me: I did indeed create thee before, when thou hadst been nothing!'”
(Zakariya) said: “O my Lord! give me a Sign.” “Thy Sign,” was the answer, “Shall be that thou shalt speak to no man for three nights, although thou art not dumb.”
So Zakariya came out to his people from him chamber: He told them by signs to celebrate Allah’s praises in the morning and in the evening.
(To his son came the command): “O Yahya! take hold of the Book with might”: and We gave him Wisdom even as a youth,
And piety (for all creatures) as from Us, and purity: He was devout,
And kind to his parents, and he was not overbearing or rebellious.
So Peace on him the day he was born, the day that he dies, and the day that he will be raised up to life (again)!
Allah did choose Adam and Noah, the family of Abraham, and the family of ‘Imran above all people,-
Offspring, one of the other: And Allah heareth and knoweth all things.
Behold! a woman of ‘Imran said: “O my Lord! I do dedicate unto Thee what is in my womb for Thy special service: So accept this of me: For Thou hearest and knowest all things.”
When she was delivered, she said: “O my Lord! Behold! I am delivered of a female child!”- and Allah knew best what she brought forth- “And no wise is the male Like the female. I have named her Mary, and I commend her and her offspring to Thy protection from the Evil One, the Rejected.”
Right graciously did her Lord accept her: He made her grow in purity and beauty: To the care of Zakariya was she assigned. Every time that he entered (Her) chamber to see her, He found her supplied with sustenance. He said: “O Mary! Whence (comes) this to you?” She said: “From Allah: for Allah Provides sustenance to whom He pleases without measure.”
Behold! the angels said: “O Mary! Allah hath chosen thee and purified thee- chosen thee above the women of all nations.
“O Mary! worship Thy Lord devoutly: Prostrate thyself, and bow down (in prayer) with those who bow down.”
This is part of the tidings of the things unseen, which We reveal unto thee (O Messenger!) by inspiration: Thou wast not with them when they cast lots with arrows, as to which of them should be charged with the care of Mary: Nor wast thou with them when they disputed (the point).
Behold! the angels said: “O Mary! Allah giveth thee glad tidings of a Word from Him: his name will be Christ Jesus, the son of Mary, held in honour in this world and the Hereafter and of (the company of) those nearest to Allah;
“He shall speak to the people in childhood and in maturity. And he shall be (of the company) of the righteous.”
She said: “O my Lord! How shall I have a son when no man hath touched me?” He said: “Even so: Allah createth what He willeth: When He hath decreed a plan, He but saith to it, ‘Be,’ and it is!
“And Allah will teach him the Book and Wisdom, the Law and the Gospel,
“And (appoint him) a messenger to the Children of Israel, (with this message): “‘I have come to you, with a Sign from your Lord, in that I make for you out of clay, as it were, the figure of a bird, and breathe into it, and it becomes a bird by Allah’s leave: And I heal those born blind, and the lepers, and I quicken the dead, by Allah’s leave; and I declare to you what ye eat, and what ye store in your houses. Surely therein is a Sign for you if ye did believe;
“‘(I have come to you), to attest the Law which was before me. And to make lawful to you part of what was (Before) forbidden to you; I have come to you with a Sign from your Lord. So fear Allah, and obey me.
“‘It is Allah Who is my Lord and your Lord; then worship Him. This is a Way that is straight.'”
When Jesus found Unbelief on their part He said: “Who will be My helpers to (the work of) Allah?” Said the disciples: “We are Allah’s helpers: We believe in Allah, and do thou bear witness that we are Muslims.
Relate in the Book (the story of) Mary, when she withdrew from her family to a place in the East.
She placed a screen (to screen herself) from them; then We sent her our angel, and he appeared before her as a man in all respects.
She said: “I seek refuge from thee to (Allah) Most Gracious: (come not near) if thou dost fear Allah.”
He said: “Nay, I am only a messenger from thy Lord, (to announce) to thee the gift of a holy son.
She said: “How shall I have a son, seeing that no man has touched me, and I am not unchaste?”
He said: “So (it will be): Thy Lord saith, ‘that is easy for Me: and (We wish) to appoint him as a Sign unto men and a Mercy from Us’: It is a matter (so) decreed.”
So she conceived him, and she retired with him to a remote place.
And the pains of childbirth drove her to the trunk of a palm-tree: She cried (in her anguish): “Ah! would that I had died before this! would that I had been a thing forgotten and out of sight!”
But (a voice) cried to her from beneath the (palm-tree): “Grieve not! for thy Lord hath provided a rivulet beneath thee;
“And shake towards thyself the trunk of the palm-tree: It will let fall fresh ripe dates upon thee.
“So eat and drink and cool (thine) eye. And if thou dost see any man, say, ‘I have vowed a fast to (Allah) Most Gracious, and this day will I enter into not talk with any human being'”
At length she brought the (babe) to her people, carrying him (in her arms). They said: “O Mary! truly an amazing thing hast thou brought!
“O sister of Aaron! Thy father was not a man of evil, nor thy mother a woman unchaste!”
But she pointed to the babe. They said: “How can we talk to one who is a child in the cradle?”
He said: “I am indeed a servant of Allah: He hath given me revelation and made me a prophet;
“And He hath made me blessed wheresoever I be, and hath enjoined on me Prayer and Charity as long as I live;
“(He) hath made me kind to my mother, and not overbearing or miserable;
“So peace is on me the day I was born, the day that I die, and the day that I shall be raised up to life (again)”!
Such (was) Jesus the son of Mary: (it is) a statement of truth, about which they (vainly) dispute.
It is not befitting to (the majesty of) Allah that He should beget a son. Glory be to Him! when He determines a matter, He only says to it, “Be”, and it is.
Verily Allah is my Lord and your Lord: Him therefore serve ye: this is a Way that is straight.
But the sects differ among themselves: and woe to the unbelievers because of the (coming) Judgment of a Momentous Day!
How plainly will they see and hear, the Day that they will appear before Us! but the unjust today are in error manifest!
And We made the son of Mary and his mother as a Sign: We gave them both shelter on high ground, affording rest and security and furnished with springs.
And Mary the daughter of ‘Imran, who guarded her chastity; and We breathed into (her body) of Our spirit; and she testified to the truth of the words of her Lord and of His Revelations, and was one of the devout (servants).
Those who brought forward the lie are a body among yourselves: think it not to be an evil to you; On the contrary it is good for you: to every man among them (will come the punishment) of the sin that he earned, and to him who took on himself the lead among them, will be a penalty grievous.
Why did not the believers – men and women – when ye heard of the affair,- put the best construction on it in their own minds and say, “This (charge) is an obvious lie”?
Why did they not bring four witnesses to prove it? When they have not brought the witnesses, such men, in the sight of Allah, (stand forth) themselves as liars!
Were it not for the grace and mercy of Allah on you, in this world and the Hereafter, a grievous penalty would have seized you in that ye rushed glibly into this affair.
Behold, ye received it on your tongues, and said out of your mouths things of which ye had no knowledge; and ye thought it to be a light matter, while it was most serious in the sight of Allah.
And why did ye not, when ye heard it, say? – “It is not right of us to speak of this: Glory to Allah! this is a most serious slander!”
Allah doth admonish you, that ye may never repeat such (conduct), if ye are (true) Believers.
And Allah makes the Signs plain to you: for Allah is full of knowledge and wisdom.
Those who love (to see) scandal published broadcast among the Believers, will have a grievous Penalty in this life and in the Hereafter: Allah knows, and ye know not.
Were it not for the grace and mercy of Allah on you, and that Allah is full of kindness and mercy, (ye would be ruined indeed).
The Prophet is closer to the Believers than their own selves, and his wives are their mothers. Blood-relations among each other have closer personal ties, in the Decree of Allah. Than (the Brotherhood of) Believers and Muhajirs: nevertheless do ye what is just to your closest friends: such is the writing in the Decree (of Allah).
O Prophet! Say to thy Consorts: “If it be that ye desire the life of this World, and its glitter,- then come! I will provide for your enjoyment and set you free in a handsome manner.
But if ye seek Allah and His Messenger, and the Home of the Hereafter, verily Allah has prepared for the well-doers amongst you a great reward.
O Consorts of the Prophet! If any of you were guilty of evident unseemly conduct, the Punishment would be doubled to her, and that is easy for Allah.
But any of you that is devout in the service of Allah and His Messenger, and works righteousness,- to her shall We grant her reward twice: and We have prepared for her a generous Sustenance.
O Consorts of the Prophet! Ye are not like any of the (other) women: if ye do fear (Allah), be not too complacent of speech, lest one in whose heart is a disease should be moved with desire: but speak ye a speech (that is) just.
And stay quietly in your houses, and make not a dazzling display, like that of the former Times of Ignorance; and establish regular Prayer, and give regular Charity; and obey Allah and His Messenger. And Allah only wishes to remove all abomination from you, ye members of the Family, and to make you pure and spotless.
And recite what is rehearsed to you in your homes, of the Signs of Allah and His Wisdom: for Allah understands the finest mysteries and is well-acquainted (with them).
For Muslim men and women,- for believing men and women, for devout men and women, for true men and women, for men and women who are patient and constant, for men and women who humble themselves, for men and women who give in Charity, for men and women who fast (and deny themselves), for men and women who guard their chastity, and for men and women who engage much in Allah’s praise,- for them has Allah prepared forgiveness and great reward.
It is not fitting for a Believer, man or woman, when a matter has been decided by Allah and His Messenger to have any option about their decision: if any one disobeys Allah and His Messenger, he is indeed on a clearly wrong Path.
Behold! Thou didst say to one who had received the grace of Allah and thy favour: “Retain thou (in wedlock) thy wife, and fear Allah.” But thou didst hide in thy heart that which Allah was about to make manifest: thou didst fear the people, but it is more fitting that thou shouldst fear Allah. Then when Zaid had dissolved (his marriage) with her, with the necessary (formality), We joined her in marriage to thee: in order that (in future) there may be no difficulty to the Believers in (the matter of) marriage with the wives of their adopted sons, when the latter have dissolved with the necessary (formality) (their marriage) with them. And Allah’s command must be fulfilled.
There can be no difficulty to the Prophet in what Allah has indicated to him as a duty. It was the practice (approved) of Allah amongst those of old that have passed away. And the command of Allah is a decree determined.
(It is the practice of those) who preach the Messages of Allah, and fear Him, and fear none but Allah. And enough is Allah to call (men) to account.
Muhammad is not the father of any of your men, but (he is) the Messenger of Allah, and the Seal of the Prophets: and Allah has full knowledge of all things.
O Prophet! We have made lawful to thee thy wives to whom thou hast paid their dowers; and those whom thy right hand possesses out of the prisoners of war whom Allah has assigned to thee; and daughters of thy paternal uncles and aunts, and daughters of thy maternal uncles and aunts, who migrated (from Makka) with thee; and any believing woman who dedicates her soul to the Prophet if the Prophet wishes to wed her;- this only for thee, and not for the Believers (at large); We know what We have appointed for them as to their wives and the captives whom their right hands possess;- in order that there should be no difficulty for thee. And Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.
Thou mayest defer (the turn of) any of them that thou pleasest, and thou mayest receive any thou pleasest: and there is no blame on thee if thou invite one whose (turn) thou hadst set aside. This were nigher to the cooling of their eyes, the prevention of their grief, and their satisfaction – that of all of them – with that which thou hast to give them: and Allah knows (all) that is in your hearts: and Allah is All-Knowing, Most Forbearing.
It is not lawful for thee (to marry more) women after this, nor to change them for (other) wives, even though their beauty attract thee, except any thy right hand should possess (as handmaidens): and Allah doth watch over all things.
O ye who believe! Enter not the Prophet’s houses,- until leave is given you,- for a meal, (and then) not (so early as) to wait for its preparation: but when ye are invited, enter; and when ye have taken your meal, disperse, without seeking familiar talk. Such (behaviour) annoys the Prophet: he is ashamed to dismiss you, but Allah is not ashamed (to tell you) the truth. And when ye ask (his ladies) for anything ye want, ask them from before a screen: that makes for greater purity for your hearts and for theirs. Nor is it right for you that ye should annoy Allah’s Messenger, or that ye should marry his widows after him at any time. Truly such a thing is in Allah’s sight an enormity.
Whether ye reveal anything or conceal it, verily Allah has full knowledge of all things.
There is no blame (on these ladies if they appear) before their fathers or their sons, their brothers, or their brother’s sons, or their sisters’ sons, or their women, or the (slaves) whom their right hands possess. And, (ladies), fear Allah; for Allah is Witness to all things.
Allah and His angels send blessings on the Prophet: O ye that believe! Send ye blessings on him, and salute him with all respect.
Those who annoy Allah and His Messenger – Allah has cursed them in this World and in the Hereafter, and has prepared for them a humiliating Punishment.
And those who annoy believing men and women undeservedly, bear (on themselves) a calumny and a glaring sin.
O Prophet! Tell thy wives and daughters, and the believing women, that they should cast their outer garments over their persons (when abroad): that is most convenient, that they should be known (as such) and not molested. And Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.
Truly, if the Hypocrites, and those in whose hearts is a disease, and those who stir up sedition in the City, desist not, We shall certainly stir thee up against them: Then will they not be able to stay in it as thy neighbours for any length of time:
They shall have a curse on them: whenever they are found, they shall be seized and slain (without mercy).
(Such was) the practice (approved) of Allah among those who lived aforetime: No change wilt thou find in the practice (approved) of Allah.
O Prophet! Why holdest thou to be forbidden that which Allah has made lawful to thee? Thou seekest to please thy consorts. But Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.
Allah has already ordained for you, (O men), the dissolution of your oaths (in some cases): and Allah is your Protector, and He is Full of Knowledge and Wisdom.
When the Prophet disclosed a matter in confidence to one of his consorts, and she then divulged it (to another), and Allah made it known to him, he confirmed part thereof and repudiated a part. Then when he told her thereof, she said, “Who told thee this? “He said, “He told me Who knows and is well-acquainted (with all things).”
If ye two turn in repentance to Him, your hearts are indeed so inclined; But if ye back up each other against him, truly Allah is his Protector, and Gabriel, and (every) righteous one among those who believe,- and furthermore, the angels – will back (him) up.
It may be, if he divorced you (all), that Allah will give him in exchange consorts better than you,- who submit (their wills), who believe, who are devout, who turn to Allah in repentance, who worship (in humility), who travel (for Faith) and fast,- previously married or virgins.
O ye who believe! save yourselves and your families from a Fire whose fuel is Men and Stones, over which are (appointed) angels stern (and) severe, who flinch not (from executing) the Commands they receive from Allah, but do (precisely) what they are commanded.
THE STATEMENT OF THE WOMAN WHO PLEADS WITH THEE CONCERNING HER HUSBAND
Allah has indeed heard (and accepted) the statement of the woman who pleads with thee concerning her husband and carries her complaint (in prayer) to Allah: and Allah (always) hears the arguments between both sides among you: for Allah hears and sees (all things).
If any men among you divorce their wives by Zihar (calling them mothers), they cannot be their mothers: None can be their mothers except those who gave them birth. And in fact they use words (both) iniquitous and false: but truly Allah is one that blots out (sins), and forgives (again and again).
But those who divorce their wives by Zihar, then wish to go back on the words they uttered,- (It is ordained that such a one) should free a slave before they touch each other: Thus are ye admonished to perform: and Allah is well-acquainted with (all) that ye do.
And if any has not (the wherewithal), he should fast for two months consecutively before they touch each other. But if any is unable to do so, he should feed sixty indigent ones, this, that ye may show your faith in Allah and His Messenger. Those are limits (set by) Allah. For those who reject (Him), there is a grievous Penalty.
Those who resist Allah and His Messenger will be humbled to dust, as were those before them: for We have already sent down Clear Signs. And the Unbelievers (will have) a humiliating Penalty,-
On the Day that Allah will raise them all up (again) and show them the Truth (and meaning) of their conduct. Allah has reckoned its (value), though they may have forgotten it, for Allah is Witness to all things.
Allah bunların hepsi ile cennette buluşmayı ve hep birlikte Cuma Yamaçlarında Kendi Cemalini seyretmeyi bizlere, hepimize nasip etsin.
Amin.
Facebook’ta paylaştığımız bir grupta bir katılımcı bu gönderiye şöyle bir yorum yazmış:
“Tabii, aynı önermeler tersine de çevrilebilir. Bir erkek, bir kadının neyi olabilir? şeklinde…
Ancak erkek ya da kadın farketmeksizin öncelikle bir birey olabilmek, yaşam yolculuğumuzda kendimizi erdemli bir insan olmaya dönüştürebilmek esastır…”
Biz de altına “Aynen katılıyoruz” diye yazdık.
Bu durumda “Bir erkek, bir kadının neyi olabilir?” sorusunu da aşağıda cevaplamaya çalışalım:
Bir erkek, bir kadının neyi olabilir?
Büyükbabası olabilir
Dedesi olabilir
Babası olabilir
Kayınbabası olabilir
Kocası olabilir
Erkek kardeşi olabilir
Süt kardeşi olabilir
Oğlu olabilir
Amcası olabilir
Dayısı olabilir
Erkek kardeşinin oğlu olabilir
Kız kardeşinin oğlu olabilir
Amcasının oğlu olabilir
Teyzesinin oğlu olabilir
Dayısının oğlu olabilir
Halasının oğlu olabilir
Öğretmeni olabilir
Kayın biraderi olabilir
Eniştesi olabilir
Damadı olabilir
Torunu olabilir
Allah bunların hepsi ile de cennette buluşmayı ve hep birlikte Cuma Yamaçlarında Kendi Cemalini seyretmeyi bizlere, hepimize nasip etsin.
Bu sayfada 8 Mart 2023 Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle; Hayat Boyu Öğrenme‘de insanın sürekli eğitiminde ve gelişiminde vazgeçilmez bir parçası olan Kur’an’da yer alan kadınlardan, First Lady’lerden bazıları değişik şekillerde yer almaktadır.
Kur’an’da Yer Alan Bazı “First Lady”ler – 8 MART 2023 DÜNYA KADINLAR GÜNÜ ANISINA – Hayat Boyu Öğrenme
Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik. ﴾35﴿
Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik. ﴾36﴿
Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır. ﴾37﴿
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. ﴾1﴿
(Allah buyurdu ki): Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yeyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz. ﴾19﴿
Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. ﴾20﴿
Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. ﴾21﴿
Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti. ﴾22﴿
(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. ﴾23﴿
Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu. ﴾24﴿ «Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız» dedi.
Sizi bir tek candan (Âdem’den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. Eşi ile (birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah’a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler. ﴾189﴿
Bir zaman biz meleklere: Âdem’e secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti. ﴾116﴿
Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu, hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin! ﴾117﴿
Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak. ﴾118﴿
Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın. ﴾119﴿
Derken şeytan onun aklını karıştırıp «Ey Âdem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?» ﴾120﴿
Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı. ﴾121﴿
Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti. ﴾122﴿
Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. ﴾123﴿
Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. ﴾124﴿
Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin! denildi. ﴾10﴿
Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahim’e müjde getirdiler ve: «Selam (sana) » dediler. O da: «(Size de)selam» dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. ﴾69﴿
Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! (biz melekleriz). Lût kavmine gönderildik. ﴾70﴿
O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak’ı, İshak’ın ardından da Ya’kub’u müjdeledik. ﴾71﴿ (
İbrahim’in karısı:) Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey! dedi. ﴾72﴿
(Melekler) dediler ki: Allah’ın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur. ﴾73﴿
Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: «Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!» ﴾35﴿
«Çünkü, onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin.» ﴾36﴿
«Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.» ﴾37﴿
«Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen bizim gizleyeceğimizi de açıklayacağımızı da bilirsin. Çünkü ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.» ﴾38﴿
«İhtiyar halimde bana İsmail’i ve İshak’ı lütfeden Allah’a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.» ﴾39﴿
«Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!» ﴾40﴿
«Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!» ﴾41﴿
Kavminin cevabı: Onları (Lût’u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış! demelerinden başka bir şey olmadı. ﴾82﴿
Biz de onu ve karısından başka aile efradını kurtardık; çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. ﴾83﴿
Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu! ﴾84﴿
Dediler ki: «Bilakis, biz sana, onların şüphe etmekte oldukları şeyi (azabı ve helâkı) getirdik. ﴾63﴿
Sana gerçeği getirdik; biz, hakikaten doğru söyleyenleriz. ﴾64﴿
Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından yürü. Sizden hiç kimse, sakın dönüp de ardına bakmasın, istenen yere gidin.» ﴾65﴿
Ona (Lût’a) şu hükmümüzü vahyettik: «Sabaha çıkarlarken mutlaka onların ardı kesilmiş olacaktır.» ﴾66﴿
Lût’u da (peygamber olarak kavmine gönderdik.) Kavmine şöyle demişti: Göz göre göre hâla o hayâsızlığı yapacak mısınız? ﴾54﴿
(Bu ilâhî ikazdan sonra hâla) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz! ﴾55﴿
Kavminin cevabı sadece: «Lût ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar (bizim yaptıklarımızdan) uzak kalmak isteyen insanlarmış!» demelerinden ibaret oldu. ﴾56﴿
Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna; onun geride (azaba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik. ﴾57﴿
Onların üzerlerine müthiş bir yağmur indirdik. Bu sebeple, uyarılan (fakat aldırmayan) ların yağmuru ne kötü olmuştur! ﴾58﴿
Lût’u da (gönderdik). O, kavmine demişti ki: Gerçekten siz, daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz! ﴾28﴿
(Bu ilâhî ikazdan sonra hâla) siz, ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlikler yapacak mısınız! Kavminin cevabı ise, şöyle demelerinden ibaret oldu: (Yaptıklarımızın kötülüğü ve azaba uğrayacağımız konusunda) doğru söyleyenlerden isen, Allah’ın azabını getir bize! ﴾29﴿
(Lût:) Şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle Rabbim! dedi. ﴾30﴿
Elçilerimiz İbrahim’e (iki oğul ihsan edeceğimize dair) müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: Biz bu memleket halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı zalim kimselerdir. ﴾31﴿
(İbrahim) dedi ki: Ama orada Lût var! Şöyle cevap verdiler: Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Yalnız karısı müstesna; o, (azapta) kalacaklar arasındadır. ﴾32﴿
Elçilerimiz Lût’a gelince, Lût onlar hakkında tasalandı ve (onları korumak için) ne yapacağını bilemedi. Ona: Korkma, tasalanma! Çünkü biz seni de aileni de kurtaracağız. Yalnız, (azapta) kalacaklar arasında bulunan karın müstesna, dediler. ﴾33﴿
«Biz, şüphesiz, bu memleket halkının üzerine, yoldan çıkmalarına karşılık gökten (feci) bir azap indireceğiz.» ﴾34﴿
Andolsun ki, biz, aklını kullanacak bir kavim için oradan apaçık bir ibret nişânesi bırakmışızdır. ﴾35﴿
Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin! denildi. ﴾10﴿
Bir kervan geldi ve sucularını (kuyuya) gönderdiler, o da (gidip) kovasını saldı, (Yusuf’u görünce) «Müjde! İşte bir oğlan!» dedi. Onu bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. ﴾19﴿
(Kafile Mısır’a vardığında) onu değersiz bir pahaya, sayılı birkaç dirheme sattılar. Onlar zaten ona değer vermemişlerdi. ﴾20﴿
Mısır’da onu satın alan adam, karısına dedi ki: «Ona değer ver ve güzel bak! Umulur ki bize faydası olur. Veya onu evlât ediniriz.» İşte böylece (Mısır’da adaletle hükmetmesi) ve kendisine (rüyadaki) olayların yorumunu öğretmemiz için Yusuf’u o yere yerleştirdik. Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler. ﴾21﴿ (
Yusuf) erginlik çağına erişince, ona (isabetle) hükmetme (yeteneği) ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükâfatlandırırız. ﴾22﴿
Evinde bulunduğu kadın, onun nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kapattı ve «Haydi gel!» dedi. O da «(Hâşâ), Allah’a sığınırım! Zira kocanız benim velinimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmaz!» dedi. ﴾23﴿
Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz o ihlâslı kullarımızdandı. ﴾24﴿
İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında onun kocasına rastladılar. Kadın dedi ki: Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir! ﴾25﴿
Yusuf: «Asıl kendisi benim nefsimden murat almak istedi» dedi. Kadının akrabasından biri şöyle şahitlik etti: «Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, bu ise yalancılardandır.» ﴾26﴿
«Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir. Bu ise doğru söyleyenlerdendir.» ﴾27﴿
(Kocası, Yusuf’un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu görünce, (kadına): «Şüphesiz, dedi; bu, sizin tuzağınızdır. Sizin tuzağınız gerçekten büyüktür.» ﴾28﴿
«Ey Yusuf! Sen bundan (olanları söylemekten) vazgeç! (Ey kadın!) Sen de günahının affını dile! Çünkü sen günahkârlardan oldun» ﴾29﴿
Şehirdeki bazı kadınlar dediler ki: Azizin karısı, delikanlısının nefsinden murat almak istiyormuş; Yusuf’un sevdası onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz. ﴾30﴿
Kadın, onların dedikodusunu duyunca, onlara dâvetçi gönderdi; onlar için dayanacak yastıklar hazırladı. Onlardan herbirine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyveleri soyarken Yusuf’a): «Çık karşılarına!» dedi. Kadınlar onu görünce, onun büyüklüğünü anladılar. (Şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve dediler ki: Hâşâ Rabbimiz! Bu bir beşer değil… Bu ancak üstün bir melektir! ﴾31﴿
Kadın dedi ki: İşte hakkında beni kınadığınnız şahıs budur. Ben onun nefsinden murat almak istedim. Fakat o, (bundan) şiddetle sakındı. Andolsun, eğer o kendisine emredeceğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacaktır! ﴾32﴿
(Yusuf:) Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum! dedi. ﴾33﴿
Rabbi onun duasını kabul etti ve hilelerini ondan uzaklaştırdı. Çünkü O çok iyi işiten, pek iyi bilendir. ﴾34﴿
Sonunda (aziz ve arkadaşları) kesin delilleri görmelerine rağmen (halkın dedikodusunu kesmek için yine de) onu bir zamana kadar mutlaka zindana atmaları kendilerine uygun göründü. ﴾35﴿
Yusuf dedi ki: Yedi sene âdetiniz üzere ekin ekersiniz. Sonra da yiyeceklerinizden az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında (stok edip) bırakınız. ﴾47﴿
Sonra bunun ardından, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, o yıllar için biriktirdiklerinizi yeyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir. ﴾48﴿
Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki, o yılda insanlara (Allah tarafından) yardım olunacak ve o yılda (meyvesuyu ve yağ) sıkacaklar. ﴾49﴿ (Adam bu yorumu getirince) kral dedi ki: «Onu bana getirin!» Elçi, Yusuf’a geldiği zaman, (Yusuf) dedi ki: «Efendine dön de ona: Ellerini kesen o kadınların zoru neydi? diye sor. Şüphesiz benim Rabbim onların hilesini çok iyi bilir.» ﴾50﴿
(Kral kadınlara) dedi ki: Yusuf’un nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi? Kadınlar, Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Azizin karısı da dedi ki: «Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir.» ﴾51﴿
(Yusuf dedi ki): Bu, azizin yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını (herkesin) bilmesi içindir. ﴾52﴿
(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir. ﴾53﴿
Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: ﴾38﴿
Musa’yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim. ﴾39﴿
Hani, kız kardeşin gidip «Ona bakacak birini size bulayım mı?» diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Bunun için yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdire göre (bu makama) geldin ey Musa! ﴾40﴿
Musa’nın anasına: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız, diye bildirdik. ﴾7﴿
Nihayet Firavun ailesi onu yitik çocuk olarak (nehirden) aldı.O, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler. ﴾8﴿
Firavun’un karısı (sepetin içinden erkek çocuk çıkınca kocasına:) Benim ve senin için göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz, dedi. Halbuki onlar (işin sonunu) sezemiyorlardı. ﴾9﴿
Musa’nın anasının yüreğinde yalnızca çocuğunun tasası kaldı. Eğer biz, (vâdimize) inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi meydana çıkaracaktı. ﴾10﴿
Annesi Musa’nın ablasına: Onun izini takip et, dedi. O da, onlar farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi. ﴾11﴿
Biz daha önceden (annesine geri verilinceye kadar) onun süt analarını kabulüne (emmesine) müsaade etmedik. Bunun üzerine ablası: Size, onun bakımını namınıza üstlenecek, hem de ona iyi davranacak bir aile göstereyim mi? dedi. ﴾12﴿
Böylelikle biz onu, anasına, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah’ın vâdinin gerçek olduğunu bilsin diye geri verdik. Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler. ﴾13﴿
HZ. ŞUAYB (A.S.)’IN KIZLARI VE HZ. MUSA (A.S.)’NIN EŞİ
(Resûlüm!) Musa (olayının) haberi sana ulaştı mı? ﴾9﴿
Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meş’ale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum, demişti. ﴾10﴿
Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi: ﴾11﴿
Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ’dasın! ﴾12﴿
Hani Musa, ailesine şöyle demişti: Gerçekten ben bir ateş gördüm. (Gidip) size oradan bir haber getireceğim, yahut bir ateş parçası getireceğim, umarım ki ısınırsınız! ﴾7﴿
Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir! ﴾8﴿
Ey Musa! İyi bil ki, ben, mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah’ım! ﴾9﴿
Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu. Onların gerisinde de, (hayvanlarını) engelleyen iki kadın gördü. Onlara: Derdiniz nedir? dedi. Şöyle cevap verdiler: Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır. ﴾23﴿
Bunun üzerine Musa, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra (lütfuna) muhtacım, dedi. ﴾24﴿
Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi: Babam, dedi, bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor. Musa, ona (Hz. Şuayb’a) gelip başından geçeni anlatınca o: Korkma, o zalim kavimden kurtuldun, dedi. ﴾25﴿
(Şuayb’ın) iki kızından biri: Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır, dedi. ﴾26﴿
(Şuayb) dedi ki: Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden (işverenlerden) bulacaksın. ﴾27﴿
Musa şöyle cevap verdi: Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, demek ki bana karşı husumet yok. Söylediklerimize Allah vekîldir. ﴾28﴿
Sonunda Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir ateş parçası getiririm, dedi. ﴾29﴿
Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: Ey Musa! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’ım. ﴾30﴿
Firavun’un karısı (sepetin içinden erkek çocuk çıkınca kocasına:) Benim ve senin için göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz, dedi. Halbuki onlar (işin sonunu) sezemiyorlardı. ﴾9﴿
Allah, inananlara da Firavun’un karısını misal gösterdi. O: Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar! demişti. ﴾11﴿
HZ. SÜLEYMAN (A.S.)VE SABÂ VEYA SEBE MELİKESİ BELKIS
Andolsun ki biz, Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar: Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun, dediler. ﴾15﴿
Süleyman Davud’a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur. ﴾16﴿
Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi birarada (onun tarafından) düzenli olarak sevkediliyordu. ﴾17﴿
Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi. ﴾18﴿
(Süleyman) onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat. ﴾19﴿
(Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? ﴾20﴿ Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da onun canını iyice yakacağım yahut onu boğazlayacağım! ﴾21﴿
Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim. ﴾22﴿
Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım. ﴾23﴿
Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar. ﴾24﴿
(Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler. ﴾25﴿
(Halbuki) büyük Arş’ın sahibi olan Allah’tan başka tanrı yoktur. ﴾26﴿
(Süleyman Hüdhüd’e) dedi ki: Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. ﴾27﴿
Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak. ﴾28﴿
(Süleyman’ın mektubunu alan Sebe’ melikesi,) «Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı» dedi. ﴾29﴿
«Mektup Süleyman’dandır, rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta) dır. ﴾30﴿
«Bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadır)». ﴾31﴿
(Sonra Melike) dedi ki: Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam. ﴾32﴿
Onlar, şu cevabı verdiler: Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız; buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün. ﴾33﴿
Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır, dedi. ﴾34﴿
Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler. ﴾35﴿
(Elçiler, hediyelerle) Süleyman’a gelince şöyle dedi: Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Hediyenizle (ben değil) siz sevinirsiniz. ﴾36﴿
(Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamıyacakları ordularla gelir, onları muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız! ﴾37﴿
(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir? ﴾38﴿
Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi. ﴾39﴿
Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanıbaşına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir. ﴾40﴿
(Süleyman devamla) dedi ki: Onun tahtını bilemeyeceği bir hale getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayanlar arasında mı olacak. ﴾41﴿
Melike gelince: Senin tahtın da böyle mi? dendi. O şöyle cevap verdi: Tıpkı o! (Süleyman şöyle dedi): Bize daha önce (Allah’tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk. ﴾42﴿
Onu, Allah’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi. ﴾43﴿
Ona: Köşke gir! dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman: Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemindir, dedi. Melike dedi ki: Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum. ﴾44﴿
HZ. ZEKERİYA (A.S.)’IN KARISI VE HZ. YAHYA (A.S.)’IN ANNESİ
Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi. ﴾38﴿
Zekeriyya mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime’yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeler. ﴾39﴿
Zekeriyya: Rabbim! dedi, bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir? Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir; Allah dilediğini yapar. ﴾40﴿
Zekeriyya: Rabbim! (Oğlum olacağına dair) bana bir alâmet göster, dedi. Allah buyurdu ki: Senin için alâmet, insanlara, üç gün, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et. ﴾41﴿
(Bu,) Rabbinin, Zekeriyya kuluna rahmetinin anılmasıdır. ﴾2﴿ Hani o, gizli bir sesle Rabbine niyaz etmişti: ﴾3﴿
Rabbim! dedi, benden (vücudumdan), kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim, sana (ettiğim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadım. ﴾4﴿
Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver. ﴾5﴿
Ki o bana vâris olsun; Ya’kub hanedanına da vâris olsun. Rabbim, onu rızana lâyık kıl! ﴾6﴿
(Allah şöyle buyurdu:) Ey Zekeriyya! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki, onun adı Yahya’dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık. ﴾7﴿
Zekeriyya: Rabbim! dedi, karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir? ﴾8﴿
Allah: Öyledir, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım, buyurdu. ﴾9﴿
O: Rabbim! dedi, (çocuğum olacağına dair) bana bir işaret ver. Allah: Sana işaret, sapasağlam olduğun halde (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır, buyurdu. ﴾10﴿
Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir. ﴾33-34﴿
İmrân’ın karısı şöyle demişti: «Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin.» ﴾35﴿
Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken: Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi. ﴾36﴿
Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve «Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?» der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi. ﴾37﴿
Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti. ﴾42﴿
Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, (O’nun huzurunda) eğilenlerle beraber sen de eğil. ﴾43﴿
(Resûlüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kur’a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin. ﴾44﴿
Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa’dır. Mesîh’tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’ın kendisine yakın kıldıklarındandır. ﴾45﴿
O, sâlihlerden olarak beşikte iken ve yetişkinlik halinde insanlara (peygamber sözleri ile) konuşacak. ﴾46﴿
Meryem: Rabbim! dedi, bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece «Ol!» der; o da oluverir. ﴾47﴿
(Melekler, Meryem’e hitaben İsa hakkında sözlerine devam ettiler:) Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat’ı, İncil’i öğretecek. ﴾48﴿
O, İsrailoğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mucize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah’ın izni ile o kuş oluverir. Yine Allah’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yeyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır. ﴾49﴿
Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde Allah’tan korkun, bana da itaat edin. ﴾50﴿
Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur. ﴾51﴿
İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlarız, cevabını verdiler. ﴾52﴿
(Resûlüm!) Kitap’ta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. ﴾16﴿
Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. ﴾17﴿
Meryem dedi ki: Senden, çok esirgeyici olan Allah’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma). ﴾18﴿
Melek: Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim, dedi. ﴾19﴿
Meryem: Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir? dedi. ﴾20﴿
Melek: Öyledir, dedi; (zira) Rabbin buyurdu ki: Bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış (ezelde olup bitmiş) bir iş idi. ﴾21﴿
Meryem ona hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi. ﴾22﴿
Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevketti. «Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!» ﴾23﴿
Aşağısından (İsa yahut melek) ona şöyle seslendi: «Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir.» ﴾24﴿
«Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.» ﴾25﴿
«Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok merhametli olan Allah’a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.» ﴾26﴿
Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın! ﴾27﴿
Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi. ﴾28﴿
Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. «Biz, dediler, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz?» ﴾29﴿
Çocuk şöyle dedi: «Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı.» ﴾30﴿
«Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.» ﴾31﴿
«Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.» ﴾32﴿
«Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır.» ﴾33﴿
İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak- budur. ﴾34﴿
Allah’ın bir evlât edinmesi, olacak şey değildir! O, bundan münezzehtir. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece «Ol!» der ve hemen olur. ﴾35﴿
(İsa şunu da söyledi:) Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur. ﴾36﴿
Sonra guruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne şahit olunduğu zamanda vay o kâfirlerin haline! ﴾37﴿
Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün (başlarına gelecek olanları) ne iyi duyarlar ve ne iyi görürler (bir görsen)! Fakat o zalimler bugün açık bir sapıklık içindedirler. ﴾38﴿
İffetini korumuş olan, İmran kızı Meryem’i de (Allah örnek gösterdi). Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi. ﴾12﴿
Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek). ﴾1-5﴿
(Peygamber’in eşine) bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardır. Onlardan (elebaşlık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır. ﴾11﴿
Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: «Bu, apaçık bir iftiradır» demeleri gerekmez miydi? ﴾12﴿
Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler. ﴾13﴿
Eğer dünyada ve ahirette Allah’ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi. ﴾14﴿
Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur. ﴾15﴿
Onu duyduğunuzda: «Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır» demeli değil miydiniz? ﴾16﴿
Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır. ﴾17﴿
Ve Allah âyetleri size açıklıyor. Allah, (işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. ﴾18﴿
İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. ﴾19﴿
Ya sizin üstünüze Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)! ﴾20﴿
Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah’ın Kitabına göre, (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap’ta yazılı bulunmaktadır. ﴾6﴿
Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya dirliğini ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim. ﴾28﴿
Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır. ﴾29﴿
Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allah’a göre kolaydır. ﴾30﴿
Sizden kim, Allah’a ve Resûlüne itaat eder ve yararlı iş yaparsa ona mükâfatını iki kat veririz. Ve ona (cennette) bol rızık hazırlamışızdır. ﴾31﴿
Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin. ﴾32﴿
Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. ﴾33﴿
Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır. ﴾34﴿
Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. ﴾35﴿
Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. ﴾36﴿
(Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir. ﴾37﴿
Allah’ın, kendisine helâl kıldığı şeyde Peygamber’e herhangi bir vebâl yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allah’ın âdeti böyle idi. Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir. ﴾38﴿
O peygamberler ki Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter. ﴾39﴿
Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. ﴾40﴿
Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir. ﴾50﴿
Onlardan dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Bıraktığın hanımlarından arzu ettiğini tekrar yanına almanda, senin üzerine bir günah yoktur. Böyle yapman onların mutlu olmalarına, üzülmemelerine ve hepsinin, senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur. Allah, kalplerinizde olanı bilir. Allah hakkıyle bilendir, halîmdir. ﴾51﴿
Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, elinin altında bulunan cariyeler hariç, güzellikleri hoşuna gitse bile, bunların yerine başka hanımlar alman sana helâl değildir. Allah her şeyi gözetler. ﴾52﴿
Ey iman edenler! Siz, bir yemeğe çağırılmadıkça, zamanını gözetmeksizin, Peygamber’in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah’ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah) tır. ﴾53﴿
Bir şeyi açığa vursanız da, gizleseniz de şüphe yok ki Allah, her şeyi gayet iyi bilmektedir. ﴾54﴿
Onlara (Peygamber’in hanımlarına) babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları (mümin kadınlar) ve ellerinin altında bulunan câriyelerinden dolayı bir günah yoktur. (Ey Peygamber hanımları!) Allah’tan korkun; şüphesiz Allah, her şeye şahittir. ﴾55﴿
Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin. ﴾56﴿
Allah ve Resûlünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır. ﴾57﴿
Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir. ﴾58﴿
Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. ﴾59﴿
Andolsun, iki yüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar (fuhuş düşüncesi taşıyanlar), şehirde kötü haber yayanlar (bu hallerinden) vazgeçmezlerse, seni onlara musallat ederiz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz); sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler. ﴾60﴿
Hepsi de lânetlenmiş olarak nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve mutlaka öldürülürler. ﴾61﴿
Allah’ın önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. ﴾62﴿
Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. ﴾1﴿
Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız Allah’tır. O, bilendir, hikmet sahibidir. ﴾2﴿
Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi. ﴾3﴿
Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır. ﴾4﴿
Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bâkire eşler verebilir. ﴾5﴿
Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır. ﴾6﴿
Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir. ﴾1﴿
İçinizden zıhâr yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyorlar. Kuşkusuz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır. ﴾2﴿
Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. ﴾3﴿
(Buna imkân) bulamayan kimse, hanımıyla temas etmeden önce ardarda iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme), Allah’a ve Resûlüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah’ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır. ﴾4﴿
Allah’a ve Resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Biz apaçık âyetler indirmişizdir. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır. ﴾5﴿
O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır. Onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir. ﴾6﴿
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Kur’an ve Kainat Kitabına Göre Varlıkların Ani veya Tedricî – Yavaş Yavaş Derecelerle Yaratılmasının Sırrı ve Hikmeti Nedir?” sorusu cevaplandırılmaya çalışılıyor. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Altıncı Söz İkinci Şua.
Kur’an ve Kainat Kitabına Göre Varlıkların Ani veya Tedricî – Yavaş Yavaş Derecelerle Yaratılmasının Sırrı ve Hikmeti Nedir? – Cumartesi Dersleri 16. 2.
gibi âyetler, vücud-u eşya sırf bir emirle ve def’î olduğunu; ve
صُنْعَ اللهِ الَّذِۤى اَتْقَنَ كُلَّ شَىْءٍ 3
hem
اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ 4
gibi âyetler, vücud-u eşya ilim içinde azîm bir kudretle, hikmet içinde dakik bir san’atla, tedricî olduğunu gösteriyorlar. Vech-i tevfiki nedir?
Elcevap: Kur’ân’ın feyzine istinaden deriz:
Dipnot-1
“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-2
“Tek bir sesledir ki, hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler.” Yâsin Sûresi, 36:53.
Dipnot-3
“Allah’ın san’atıdır ki, herşeyi hikmetle, yerli yerinde ve sapa sağlam yaratmıştır.” Neml Sûresi, 27:88.
Dipnot-4
“O herşeyi en güzel şekilde yarattı.” Secde Sûresi, 32:7.
âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) âyine-i cemâl: güzelliğin aynası (bk. c-m-l) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) Celîl-i Zülcemâl: sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l) Cemîl-i Zülkemâl: kemâl ve güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l; ẕü; k-m-l) cilve-i ef’âl: İlâhî fiillerin yansıması (bk. c-l-y; f-a-l) dakik: pek ince, nazik def’î: birden bire feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
ilm-i muhit: her şeyi kuşatan ilim (bk. a-l-m) irade-i külliye: herşeyi kuşatan irade (bk. r-v-d; k-l-l) istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kamer: ay kesb etmek: kazanmak kudret: kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i mutlaka: sınırsız güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) külliye: kapsamlı (bk. k-l-l) külliyet: genellik; istidatların tamamını geliştirme (bk. k-l-l) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) merâtib-i külliye: büyük ve kalabalık mertebeler (bk. k-l-l) mertebe-i asliye: asıl mertebe muhîta: kuşatıcı mukayyet: kayıtlı, sınırlı nefs-i bîhuş: akılsız nefis (bk. n-f-s) nim-şeffaf: yarı şeffaf
sıfât: vasıflar, nitelikler (bk. v-ṣ-f) şuûnat: işler, faaliyetler (bk. ş-e-n) tecellî-i sıfât: sıfâtın görünmesi (bk. c-l-y; v-ṣ-f) tecerrüd: sıyrılma, arınma tedricî: yavaş yavaş temsil: kıyaslama tarzında benzetme (bk. m-s̱-l) teveccüh-ü ehadiyet: Allah’ın herbir varlığa ayrı ayrı ve doğrudan teveccühü (bk. v-ḥ-d) ulviyet: yücelik umum: bütün vech-i tevfik: uygunluk yönü vücud-u eşya: varlıkların yaratılması (bk. v-c-d) Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s) zılâl: gölgeler
Evvelâ: Münâfat yoktur. Bir kısım öyledir; iptidadaki icad gibi. Bir kısmı böyledir; mislini iade gibi.
Saniyen: Mevcudatta meşhud olan suhulet ve sür’at ve kesret ve vüs’at içinde nihayet intizam, gayet ittikan ve hüsn-ü san’at ve kemâl-i hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücud-u hakikatlerine kat’iyen şehadet eder. Öyle ise, şunların hariçte tahakkukları medar-ı bahis olması lüzumsuzdur. Belki yalnız “Sırr-ı hikmeti nedir?” denilebilir. Öyle ise, biz dahi, bir kıyas-ı temsilî ile şu hikmete işaret ederiz.
Meselâ, nasıl ki terzi gibi bir san’atçı, birçok külfetler, maharetlerle musannâ birşeyi icad eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsalini külfetsiz, çabuk yapabilir. Hattâ bazan öyle bir derece suhulet peyda eder ki, güya emreder, yapılır. Ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder—saat gibi—güya bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Öyle de, Sâni-i Hakîm ve Nakkâş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedi’ bir surette yaptıktan sonra, cüz’î ve küllî, cüz ve küll herşeye bir model hükmünde bir nizam-ı kaderî ile bir miktar-ı muayyen vermiştir. İşte, bak, o Nakkâş-ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu’cizat-ı kudretiyle murassâ, taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyas ederek havârık-ı rahmetiyle musannâ, taze bir kâinatı o kamete göre dikiyor. Herbir günü bir satır yaparak dekaik-i hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcudatı onda yazıyor.
Hem o Kadîr-i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rû-yi zemini, herbir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit bevakit, taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icad ediyor, birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim bemevsim, her bağ ve bostanda taze taze mu’cizât-ı kudretini ve hedâyâ-yı rahmetini gösterir, yeni birer kitab-ı hikmetnümâ yazıyor, taze taze birer
âlem: dünya (bk. a-l-m) bedi’: güzel, eşsiz (bk. b-d-a) bostan: bahçe cüz: kısım, parça (bk. c-z-e) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) dekaik-i hikmet: hikmet incelikleri (bk. ḥ-k-m) emsal: benzer (bk. m-s̱-l) evvelâ: ilk olarak hariç: dış havârık-ı rahmet: rahmet harikaları (bk. r-ḥ-m) hedâyâ-yı rahmet: rahmet hediyeleri (bk. r-ḥ-m) hüsn-ü san’at: sanatın güzelliği (bk. ḥ-s-n, ṣ-n-a) icad: var etme, yoktan yaratma; yapma, meydana getirme (bk. v-c-d) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) iptida: başlangıç ittikan: sağlamlık Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kâinat: evren, yaratılmış herşey, (bk. k-v-n) kamet: biçim ve boy, endam kat’iyen: kesinlikle kemâl-i hilkat: yaratılışın mükemmelliği (bk. k-m-l; ḫ-l-ḳ)
Nakkaş-ı Alîm: her şeyi bilen ve her şeyi san’atlı bir şekilde işleyen Allah (bk. n-ḳ-ş; a-l-m) Nakkaş-ı Ezelî: herşeyi san’atlı bir şekilde işleyen, varlığının başlangıcı olmayıp sonradan var olmayan Allah (bk. n-ḳ-ş; e-z-l) nihayet: son derece nizam-ı kaderî: kader ölçüsü (bk. n-ẓ-m; ḳ-d-r) rû-yi zemin: yeryüzü sahrâ: ova Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) saniyen: ikinci olarak sırr-ı hikmet: hikmetin sırrı (bk. ḥ-k-m) suhulet: kolaylık suhulet peyda etmek: kolaylık kazanmak suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) vücud-u hakikat: gerçek varlık (bk. v-c-d; ḥ-ḳ-ḳ) vüs’at: genişlik
matbaha-i rahmetini kuruyor, mücedded bir hulle-i san’atnümâ giydiriyor. Her baharda, herbir ağaca sündüs-misal taze bir çarşaf giydiriyor, lü’lü’-misal yeni bir murassaatla süslendiriyor, yıldız-misal rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
İşte, şu işleri nihayet hüsn-ü san’at ve kemâl-i intizamla yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyar âlemleri nihayet hikmet ve inâyet ve kemâl-i kudret ve san’atla değiştiren Zat, elbette gayet Kadîr ve Hakîmdir, nihayet derecede Basîr ve Alîmdir. Tesadüf onun işine karışamaz. İşte, o Zât-ı Zülcelâldir ki, şöyle ferman ediyor:
deyip, hem kemâl-i kudretini ilân, hem kudretine nisbeten haşir ve kıyamet gayet sehl ve külfetsiz olduğunu beyan ediyor. Emr-i tekvinîsi kudret ve iradeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya, evâmirine gayet musahhar ve münkad olduklarını ve mübaşeretsiz, muâlecesiz halk ettiği için icadındaki suhulet-i mutlakayı ifade için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ile ferman ediyor.
Hasıl-ı kelâm: Bir kısım âyetler, eşyada, hususan bidayet-i icadında gayet derecede hüsn-ü san’atı ve nihayet derecede kemâl-i hikmeti ilân ediyor. Diğer kısmı, eşyada, hususan tekrar icadında ve iadesinde gayet derecede suhulet ve sür’atini, nihayet derecede inkıyad ve külfetsizliğini beyan eder.
Dipnot-1
“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-2
“Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.
Alîm: herşeyi bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Basîr: herşeyi gören Allah (bk. b-ṣ-r) beyan: açıklama (bk. b-y-n) bidayet-i icad: yaratılışın başlangıcı (bk. v-c-d) emr-i tekvinî: yaratma emri (bk. k-v-n) eşya: şeyler, varlıklar evâmir: emirler ferman etmek: buyurmak Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hasıl-ı kelâm: sözün özü (bk. k-l-m) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hulle-i san’atnümâ: san’atlı elbise (bk. ṣ-n-a)
hüsn-ü san’at: güzel san’at (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) hususan: özellikle icad: yoktan yaratma (bk. v-c-d) inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) inkıyad: itaat etme irade: dileme, tercih (bk. r-v-d) Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kemâl-i hikmet: hikmetin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i intizam: mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i kudret ve san’at: kudret ve san’atın mükemmelliği (bk. k-m-l; ḳ-d-r; ṣ-n-a)kıyamet: varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) külfetsiz: zahmetsiz, kolay Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lü’lü’-misal: inci gibi (bk. m-s̱-l) matbaha-i rahmet: rahmet mutfağı (bk. r-ḥ-m) muâlecesiz: doğrudan doğruya mübaşeretsiz: temas etmeksizin mücedded: yenilenen münkad: itaat etmiş murassaât: mücevherlerle süslü musahhar: boyun eğmiş nihayet: son derece; son nisbeten: oranla, kıyasla (bk. n-s-b) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sehl: kolay seyyar: hareketli, gezici suhulet: kolaylık suhulet-i mutlaka: sınırsız kolaylık (bk. ṭ-l-ḳ) sündüs-misal: ipekli kumaş gibi (bk. m-s̱-l) tazammun: kapsama, içine alma yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Altıncı Söz, İkinci Şua, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Allah’ın herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Altıncı Söz Birinci Şua.
Allah’ın herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması – Cumartesi Dersleri 16. 1.
İtminan-ı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan Dört Şuâı göstermekle kör nefs ime bir basiret vermek için yazılmıştır.
BİRİNCİ ŞUA
Ey nefs-i nadan! Diyorsun ki: “Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef’âli; ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i Rububiyeti; ve ferdâniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması; ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması, hakaik-ı Kur’âniyedendir. Kur’ân ise hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zahirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim.
Elcevap: Madem öyledir; itminan için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur çok müşkilâtımızı halletmiş; inşaallah bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyar ile, İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi deriz:
Dipnot-1
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir. Şanı ne yücedir Onun ki, herşeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. Siz de ona döneceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:82-83.
basiret: görüş ve seziş (bk. b-ṣ-r) Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye: Allah’ın Zâtının birliği (bk. v-ḥ-d; e-l-h) ferdâniyet: birlik ve teklik (bk. f-r-d) feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ) hakaik-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm: hikmet sahibi (bk. ḥ-k-m) ihtiyar: irade, seçme, tercih (bk. ḫ-y-r) İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler) ism-i Nur: Allah’ın Nur ismi (bk. s-m-v; n-v-r) istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) itminan: inanma, tatmin olma
itminan-ı nefis: nefsin tam kanaatle inanması (bk. n-f-s) külliyet-i ef’âl: işlerin çokluğu ve kapsamlılığı (bk. k-l-l; f-a-l) medar: sebep, vesile muinsiz: yardımcısız münâfât: tezat, zıtlık münezzehiyet: arınmış ve yüce olma (bk. n-ẓ-h) müşkilât: zorluklar nefis: kişinin kendisi; insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nefs-i nadan: cahil nefis (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
şeriksiz: ortaksız şuâ: ışık, parıltı şümul-ü tasarrufat: tasarrufların her şeyi kaplaması (bk. ṣ-r-f) tahmil etmek: yüklemek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) ulviyet: yücelik umumiyet-i Rububiyet: Cenab-ı Hakkın idare ve terbiye ediciliğinin ve egemenliğinin her şeyi kuşatması (bk. r-b-b) vahdet-i şahsiye: şahsın birliği (bk. v-h-d) vâzıh: açık, âşikar zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
Temsil, i’câz-ı Kur’ân’ın en parlak bir âyinesi olduğundan, biz dahi bir temsille şu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Birtek zat, muhtelif merâyâ vasıtasıyla külliyet kesb eder. Cüz’î-yi hakikî iken, umumî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ, şems, bir cüz’î-yi müşahhas iken, eşya-yı şeffâfe vasıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki, rû-yi zemini timsalleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarat ve parlak zerrat adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyası ve ziyasının içinde olan yedi renkli elvân-ı seb’ası, herbirisi, mukabilindeki eşyaya muhit, âmm ve şamil oldukları halde, herbir şeffaf şey dahi güneşin timsaliyle beraber harareti, hem ziyayı, hem elvân-ı seb’ayı gözbebeğinde saklıyor ve sâfi kalbini ona bir taht yapıyor.
Demek, şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukabil umum eşyaya muhit olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle, herbir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber, bir nevi cilve-i zatıyla bulunur. Madem temsilden temessül bahsine geçtik. Temessülün çok envâından şu meseleye medar olacak üç nev’ine işaret ederiz.
Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır, ayn değil; hem mevattır, ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin. Ötekiler ölüdürler; hayat hassaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nuranînin akisleridir. Şu akis ayn değil, fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor; fakat o nurânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir, onun gibi hayy sayılıyor.
Meselâ, şems dünyaya girdi, herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hassaları hükmünde olan hararet, ziya ve ziyadaki elvân-ı seb’a bulunuyor. Eğer, faraza, güneş zîşuur olsaydı—harareti ayn-ı kudreti, ziyası ayn-ı ilmi, elvân-ı seb’ası sıfât-ı seb’ası olsaydı—o vakit, o tek ve yekta bir
Dipnot-1
“Ben ne geceyim, ne de geceye kulluk ederim. Ben bir hakikat güneşinin hâdimiyim ki, size ondan haber getiriyorum.” İmam-ı Rabbânî, el-Mektûbât 1:124 (130. Mektup).
âmm: umumî, genel âyine: ayna ayn: aslı, kendisi ayn-ı ilmi: ilmin kendisi (bk. a-l-m) ayn-ı kudret: kudretin kendisi (bk. ḳ-d-r) cilve: yansıma (bk. c-l-y) cilve-i zât: zâtın görüntüsü (bk. c-l-y) cüz’î-yi hakikî: gerçek fert, tek kişi (bk. c-z-e; ḥ-ḳ-ḳ) cüz’î-yi müşahhas: somut bir fert, birey (bk. c-z-e) ehadiyet: her bir varlıkta görünen birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elvân-ı seb’a: yedi renk envâ: çeşitler, türler eşya-yı şeffâfe: şeffaf şeyler faraza: varsayalım ki gayr: diğeri, başkası hararet: sıcaklık, ısı
hâsiyet: özellik, hususiyet hassa: özellik hayy: diri, canlı (bk. ḥ-y-y) hüviyet-i suriye: görünüşteki şahsiyet i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) katarat: damlalar kesb etmek: kazanmak kesif: yoğun, şeffaf olmayan küllî: fertlerden oluşan topluluk, bireyler topluluğu (bk. k-l-l) külliyet: fertlerden oluşan topluluk hâli (bk. k-l-l) mahiyet: özellik, nitelik, iç yapı mahzen: depo mâlik: sahip (bk. m-l-k) medar: dayanak, vesile merâyâ: aynalar mevat: ölmüş (bk. m-v-t) muhit: kapsayıcı, kuşatıcı mukabil: karşılık
nev’: çeşit nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) rû-yi zemin: yeryüzü sâfi: saf, temiz (bk. ṣ-f-y) şamil: kapsamlı şems: güneş sıfât-ı seb’a: yedi sıfat (bk. v-ṣ-f) şuûnât: özellikler, haller ve işler (bk. ş-e-n) temessül: görüntünün belirmesi (bk. m-s̱-l) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) umumî: genel vâhidiyet: varlıkları kaplayan birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d) yekta: tek, eşsiz zerrat: zerreler, atomlar zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) ziya: ışık
güneş, bir anda herbir âyinede bulunur, herbirisini kendine bir nevi arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle, âyinemiz vasıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
Üçüncüsü: Nuranî ruhların aksidir. Şu akis hem hayydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i nefsü’l-emriyesini tamamen tutmuyor.
Meselâ, Hazret-i Cebrail aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu1 bir anda, huzur-u İlâhîde, haşmetli kanatlarıyla Arş-ı Âzamın önünde secdeye gider,2 hem o anda hesapsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mâni olmazdı.
İşte, şu sırdandır ki, mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ, evliyadan, ziyade nuraniyet kesb eden ve abdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misalin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür’atinde bir vasıta-i seyir ve seyahat suretine geçerler. Ve o ruhanîler, hayal sür’atiyle o merâyâ-yı nazifede, o menâzil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.
Madem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyet nim-nuranî masnular, nuraniyet sırrıyla, bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyet bir cüz’î iken mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz’î bir ihtiyar ile pek çok muhtelif işleri yapabilirler. Acaba, maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayıt ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberrâ; ve şu umum envar ve bütün nuraniyat Onun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesif
abdal: Allah’a yönelmiş kimse, derviş âlem-i misal: görüntüler âlemi (bk. a-l-m; m-s̱-l) arş: taht (bk. a-r-ş) Arş-ı Âzam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-z-m) asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi kimseler (bk. ṣ-f-y) âyine: ayna ayn: aslı, kendisi berk: şimşek Cebrâil: (bk. bilgiler) cismaniyat: maddî varlıklar cüz’î: fert, birey; az (bk. c-z-e) Dıhye: (bk. bilgiler) envar: nurlar (bk. n-v-r) envâr-ı kudsiye-i esmâ: Allah’ın isimlerinin mukaddes nurları (bk. n-v-r; ḳ-d-s; s-m-v) esir: kâinatı kapladığına inanılan ince ve lâtif madde evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hayy: diri, canlı (bk. ḥ-y-y) huzur-u İlâhi: Cenab-ı Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; e-l-h) huzur-u Nebevî: Hz. Peygamberin huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; n-b-e) ihtiyar: irade, tercih (bk. ḫ-y-r) kesb etmek: kazanmak kesif: yoğun, şeffaf olmayan küllî: bireyler topluluğu (bk. k-l-l) mahiyet-i nefsü’l-emir: birşeyin gerçek niteliği (bk. n-f-s) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a) menâzil-i lâtife: güzel yerler (bk. n-z-l; l-ṭ-f) merâyâ-yı nazife: temiz aynalar mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muallâ: yüce müberrâ: temiz, pâk mücerred: soyutlanmış mukayyet: kayıtlı, sınırlı münezzeh: arınmış, yüce (bk. n-z-h)
müşahede: görme (bk. ş-h-d) musahhar: boyun eğmiş mutlak: sınrsız, kayıtsız (bk. ṭ-l-ḳ) nevi: çeşit, tür nim-nuranî: yarı parlak (bk. n-v-r) nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b ) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nuraniyat: nurdan varlıklar (bk. n-v-r) nuraniyet: nur özelliği (bk. n-v-r) ruhaniyat: ruhanîler (bk. r-v-ḥ) salâvat: Peygamberimize rahmet ve esenlik duası (bk. ṣ-l-v) tahdid-i kayıt: kayıt altına alınma tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r) vasıta-i seyir ve seyahat: seyir ve yolculuk vasıtası zulmet-i kesafet: madde ve yoğunluğun karanlığı (bk. ẓ-l-m)
zılâli; ve umum vücut ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misal nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı muhîta; ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdesin irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef’âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahıs külliyet kesb etmeden ona yanaşabilir?
Evet, nasıl güneş kayıtsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana senin gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyet olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Adeta, mânen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de, Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülkemâl sana gayet yakındır; sen Ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış.
âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) âyine-i cemâl: güzelliğin aynası (bk. c-m-l) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) Celîl-i Zülcemâl: sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l) Cemîl-i Zülkemâl: kemâl ve güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l; ẕü; k-m-l) cilve-i ef’âl: İlâhî fiillerin yansıması (bk. c-l-y; f-a-l) dakik: pek ince, nazik def’î: birden bire feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
ilm-i muhit: her şeyi kuşatan ilim (bk. a-l-m) irade-i külliye: herşeyi kuşatan irade (bk. r-v-d; k-l-l) istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kamer: ay kesb etmek: kazanmak kudret: kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i mutlaka: sınırsız güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) külliye: kapsamlı (bk. k-l-l) külliyet: genellik; istidatların tamamını geliştirme (bk. k-l-l) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) merâtib-i külliye: büyük ve kalabalık mertebeler (bk. k-l-l) mertebe-i asliye: asıl mertebe muhîta: kuşatıcı mukayyet: kayıtlı, sınırlı nefs-i bîhuş: akılsız nefis (bk. n-f-s) nim-şeffaf: yarı şeffaf
sıfât: vasıflar, nitelikler (bk. v-ṣ-f) şuûnat: işler, faaliyetler (bk. ş-e-n) tecellî-i sıfât: sıfâtın görünmesi (bk. c-l-y; v-ṣ-f) tecerrüd: sıyrılma, arınma tedricî: yavaş yavaş temsil: kıyaslama tarzında benzetme (bk. m-s̱-l) teveccüh-ü ehadiyet: Allah’ın herbir varlığa ayrı ayrı ve doğrudan teveccühü (bk. v-ḥ-d) ulviyet: yücelik umum: bütün vech-i tevfik: uygunluk yönü vücud-u eşya: varlıkların yaratılması (bk. v-c-d) Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)zılâl: gölgeler
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Altıncı Söz, Birinci Şua, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlemiş olduğumuz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı – Kur’an’ın vecizliği, az sözle çok mânâlar ifade etmesi ve mucizeliği” ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nın Sözler isimli eserinden On Beşinci Sözün Zeyli son bölüm.
Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı – Kur’an’ın vecizliği, az sözle çok mânâlar ifade etmesi ve mucizeliği – On Beşinci Sözün Zeyli – Cumartesi Dersleri 15. 9.
Şu âyetleri okurken Şeytan dedi ki: “Kur’ân’ın en mühim fesahatini, siz onun selâsetinde ve vuzuhunda buluyorsunuz. Halbuki şu âyette nereden nereye atlıyor! Sekerattan, tâ kıyamete atlıyor. Nefh-i surdan,2 muhasebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehenneme idhali zikrediyor. Bu acip atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur’ân’ın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak meseleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz vaziyetiyle selâset ve fesahat nerede kalır?”
Elcevap: Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın esas-ı i’câzı, en mühimlerinden belâğatinden sonra îcâzdır. Îcaz, i’câz-ı Kur’ân’ın en metin ve en mühim bir esasıdır. Kur’ân-ı Hakîmde şu mucizâne îcaz o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki, ehl-i tetkik, karşısında hayrettedirler. Meselâ,
“İnsanın ağzından hiçbir söz çıkmaz ki, yanında onu yazmaya hazır, gözetleyici bir melek olmasın. Derken ölüm sarhoşluğu gerçekten geliverir. İşte senin kaçıp durduğun şey budur. Ve sûra üfürülür. Vaad olunan gün işte budur. Herkes yanında bir sevk eden, bir de şahitlik eden melekle beraber gelir. And olsun ki sen bundan gafildin. Şimdi gözünden perdeyi kaldırdık. Bakışın pek keskindir bugün! Yanındaki melek, ‘İşte onun defteri bende hazırdır’ der. Atın Cehenneme herbir inatçı kâfiri!” Kaf Sûresi, 50:18-24.
acip: şaşırtıcı, hayret verici belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) ehl-i tetkik: dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) esas-ı i’câz: mu’cizeliğin esası (bk. a-c-z) fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ) hitâm: son i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z)
idhal: girme intikal etme: geçme, yer değiştirme kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) metin: sağlam mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z)
muhasebe: hesaba çekilme münasebet: ilgi, bağlantı (bk. n-s-b) nefh-i sur: Hz. İsrafil’in sur’a üflemesi, kıyametin kopması sekerat: ölüm sarhoşluğu, can çekişme hali selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) vuzuh: açıklık zikretmek: anmak, belirtmek
İşte, kavm-i Semud’un acip ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû-i akıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcaz içinde bir i’câz ile, selâsetli ve vuzuhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyan ediyor.
cümlesine kadar çok cümleler matvîdir, o mezkûr olmayan cümleler ise fehmi ihlâl
etmiyor, selâsetine zarar vermiyor. Hazret-i Yunus aleyhisselâmın kıssasından mühim esasları zikreder, mütebâkisini akla havale eder.
Dipnot-1
“Ve denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut.’ Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve ‘Zalimler güruhu Allah’ın rahmetinden uzak olsun’ denildi.” Hûd Sûresi, 11:44.
Dipnot-2
“Semud kavmi, azgınlığı yüzünden peygamberini yalanladı. Onların en azgını başkaldırdığı zaman, Allah’ın Resulü kendilerine ‘Allah’ın bir mucize olarak yarattığı şu deveye dokunmayın; onun su içmesine mâni olmayın’ demişti. Onlar peygamberlerini yalanlayıp deveyi öldürdüler. Rableri de, günahları yüzünden onları azapla kuşatıp hepsini birden helâk etti. Allah onlara verdiği cezanın âkıbetinden korkacak değildir.” Şems Sûresi, 91:11-15.
Dipnot-3
“Balığın yuttuğu Yunus’u da hatırla ki, öfkelenerek kavmini terk etmiş ve Bizim de kendisini bu yüzden bir sıkıntıya uğratmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde kaldığında niyaz etti: ‘Senden başka ilâh yoktur; Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendisine zulmedenlerden oldum.'” Enbiyâ Sûresi, 21:87.
“Karanlıklar içinde nida etti.” Enbiyâ Sûresi, 21:87.
acip: hayret verici, şaşırtıcı Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) ehl-i belâğat: edebiyatçılar, söz ve ifade uzmanları (bk. b-l-ğ) fehm: anlayış, kavrayış hâdisât: hadiseler, olaylar hadise-i âzime: büyük olay (bk. ḥ-d-s̱; a-ẓ-m) Hazret-i Yunus: (bk. bilgiler) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z) îcazkârâne: vecizeli bir şekilde, az sözle çok mânâlar ifade ederek (bk. v-c-z) ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak kavm-i Semûd: Hz. Salih’in peygamber olarak gönderildiği fakat azgınlıklarından dolayı Allah’ın yok ettiği kavim kıssa: ibretli hikâye matvî: dürülmüş, sıkıştırılmış
mezkûr: anılan, sözü geçen mühim: önemli mütebaki: geri kalan kısım (bk. b-ḳ-y) netâic: neticeler, sonuçlar selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) sû-i akıbet: kötü son Tufan: Nuh Tufanı, büyük su baskını vuzuh: açıklık zikretmek: anmak, bildirmek
Hem meselâ, Sûre-i Yusuf’ta
فَاَرْسِلُونِ 1
kelimesinden
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدِّيقُ 2
ortasında yedi sekiz cümle, îcaz ile tayyedilmiş; hiç fehmi ihlâl etmiyor, selâsetine zarar vermiyor. Bu çeşit mucizâne îcazlar Kur’ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sûre-i Kaf’ın âyeti ise, ondaki îcaz pek acip ve mucizânedir. Çünkü, kâfirlerin pek müthiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor, şimşek gibi fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösteriyor; zikredilmeyen hâdisâtı hayale havale edip alî bir selâsetle beyan eder.
İşte, ey Şeytan, şimdi bir sözün daha varsa söyle.
Şeytan der: “Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan suretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok firavunlar var, enâniyetlerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar, senin bu gibi Sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslim-i silâh etmem.”
(O iki gençten kurtulmuş olanı, bir hayli zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve “Ben size bu rüyanın tâbirini bildiririm, beni zindana gönderin” dedi. Yusuf Sûresi 12:45.)
(Zindana varınca, “Ey Yûsuf, ey doğru sözlü kişi,” dedi. “Yedi zayıf ineğin yediği yedi semiz ineği ve kurularla karışık yedi yeşil başağı bize tâbir et ki o insanların yanına bu haberle döneyim; belki böylece senin kadrini bilirler.” Yusuf Sûresi, 12:46.)
Dipnot-3
“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, rahmete erişesiniz.” A’râf Sûresi, 7:204.
acip: hayret verici, şaşırtıcı ahmak: akılsız beyan: açıklama (bk. b-y-n) dehşetli: korkunç elîm: elemli, acı veren enâniyet: benlik, gurur fehm: anlayış, kavrayış feylesof: filozof, felsefeci hâdisât: hadiseler, olaylar (bk. ḥ-d-s̱) îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z)
ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak inkılâbât: değişimler, dönüşümler istikbal: gelecek kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse (bk. k-f-r) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) mühim: önemli nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) neşr: yayımlama sed çekmek: engel koymak
selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tayyedilmek: atlanmak, çıkarılmak teslim-i silâh etmek: teslim olmak, yenilgiyi kabul etmek ulvî: yüce, yüksek zikredilmek: anılmak, belirtilmek
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Sözün Zeyli, Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur’ân’ın delili – Tarafsız olarak değerlendirme ne demek?” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler isimli eserinden On Beşinci Sözün Zeyli.
Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur’ân’ın delili – Tarafsız olarak değerlendirme ne demek – Cumartesi Dersleri 15. 8.
İBLİS’İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde Şeytanın müdhiş bir desisesini, kat’î bir surette reddeden bir vakıadır. O vakıanın mücmel bir kısmını on sene evvel Lemeâtta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin telifinden on bir sene evvel, Ramazan-ı Şerifte, İstanbul’da, Bayezid Cami-i Şerifinde hafızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim, fakat mânevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayalen dinledim. Baktım ki, bana der:
“Sen Kur’ân’ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?”
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur’ân’ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı.
O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur’ân’dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat’î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı.
Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir.
Dipnot-1
Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. “Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-2
“Şeytandan sana bir vesvese geldiğinde Allah’a sığın. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir.” Fussilet Sûresi, 41:36.
âli: yüce, yüksek beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) bîtarafâne: tarafsız olarak desise: hile, aldatma ehl-i tuğyan: azgınlık ve taşkınlık yapanlar, zulüm ve küfürde çok ileri gidenler (bk. ṭ-ğ-y) farz etmek: varsaymak hafız: Kur’ân-ı Kerimi ezberleyen kişi (bk. ḥ-f-ẓ) hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hüccetü’l-Kur’ân ale’ş-Şeytan ve Hizbihî: Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur’ân’ın delili İblis: Şeytan ifham: delil göstererek susturma ilzam: susturma, cevap veremez hale getirme iskât: susturma İstanbul: (bk. bilgiler) istimdad etmek: yardım istemek kat’î: kesin mebhas: bölüm, konu meziyet: üstün özellikler
Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur’ân’a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki: “Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak.”
Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir.1
İşte, Kur’ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya’ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur’ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz.
Heyhat! Binler berâhin-i kat’iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir?
İşte, ey Şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur’ân’a karşı imanlarını ziyadeleştirirler. Senin ve şakirtlerinin gösterdiği yol ise:
Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere
adem: yokluk Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) bâtıl: gerçek ve doğru olmayan, geçersiz berâhin-i kat’iyet: kesin burhanlar, deliller beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) bîtarafâne: tarafsız bîtaraflık: tarafsızlık burhan: delil Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) delâil-i ispat: ispatın delilleri ehl-i hak ve insaf: hak ve doğru yolda olan insaf sahibi kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
farz etmek: varsaymak hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) heyhat: yazık, çok yazık iltizam: taraf tutma kabil: mümkün kaideten: kural gereği kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) kıymettar: kıymetli, değerli kurbiyet-i mekân: yer yakınlığı (bk. m-k-n) mağrip: batı maşrık: doğu mıh: çivi muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m) müddeî: iddia sahibi, davacı muhakeme: değerlendirme, yargılama (bk. ḥ-k-m) münazâun fîh: hakkında tartışılan
muvakkaten: geçici olarak nâkızeyn: birbirine zıt iki şey rağmına: zıddına, inadına sahibülyed: mal sahibi şakirt: talebe, öğrenci serâdan Süreyya’ya kadar: yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir) şıkk-ı muhalif: karşı taraf, karşıt görüşsuret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) taraf-ı İlâhî: Allah’ın tarafı (bk. e-l-h) taraf-ı muhalif: muhalif taraf, karşıt tarafgirlik: taraftarlık vücut: varlık (bk. v-c-d) ziyadeleştirmek: artırmak
atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi: “Kur’ân beşer kelâmına benziyor; onların muhaveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer Allah’ın kelâmı olsa, Ona yakışacak, her cihetçe harikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san’atı nasıl beşer san’atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli.”
Cevaben dedim: Nasıl ki Peygamberimiz (a.s.m.), mucizâtından ve hasâisinden başka, ef’al ve ahval ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiyeye ve evâmir-i tekvîniyesine münkad ve mutî olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker, ve hâkezâ… Herbir ahval ve etvârında harikulâde bir vaziyet verilmemiş—tâ ki ümmetine ef’âliyle imam olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında harikulâde olsaydı, bizzat her cihetçe imam olamazdı, herkese mürşid-i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle rahmeten li’l-âlemîn olamazdı.1
Aynen öyle de, Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhaverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarurî ve kat’îdir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesâilini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşeretini ondan taallüm ediyor, ve hâkezâ, herkes onu merci yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın Tûr-i Sina’da işittiği kelâmullah tarzında olsaydı, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci edemezdi.
Dipnot-1
bk. Enbiyâ Sûresi, 21:107.
âdet-i İlâhiye: Allah’ın âdeti, kanunu (bk. e-l-h) ahval: haller, davranışlar Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) beşer: insan beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) beşeriyet: insanlık bîtarafâne: tarafsız burhan: delil cihet: yön, taraf cin ve ins: cinler ve insanlar desise: hile, aldatma dua: yalvarma, yakarma (bk. d-a-v) edeb-i muaşeret: görgü ve ahlâk kuralları ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i kemâl: kemâl sahipleri, olgun kimseler (bk. k-m-l) ehl-i şuur: şuur ehli, bilinç sahibi olanlar (bk. ş-a-r) envâr: nurlar, ışıklar (bk. n-v-r) etvâr: tavırlar, hal ve hareketler evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait emirler (bk. k-v-n)
hâkezâ: böylece, bunun gibi harekât: hareketler harikulâde: olağanüstü hasâis: vasıflar, özellikler Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) kat’î: kesin kelâm: söz (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) lisan: dil merci: kaynak, başvurulacak yer mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) metanet: sağlamlık mıh: çivi mu’cizât: mu’cizeler, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şeyler (bk. a-c-z) muallim: öğretmen (bk. a-l-m) muhakeme: değerlendirme, yargılama (bk. ḥ-k-m) muhaverât: karşılıklı konuşmalar muhavere: karşılıklı konuşma münâcât: dua, yakarış (bk. n-c-v)
münkad: boyun eğen, bağlılık gösteren mürşid: irşad edici, doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d) mürşid-i mutlak: mutlak irşad edici, doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d; ṭ-l-ḳ) mutî: itaat eden, emre uyan muvaffak: başarılı rahmeten li’l-âlemîn: âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (bk. r-ḥ-m; a-l-m) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taallüm: öğrenme (bk. a-l-m) tahammül: dayanma, katlanma Tûr-i Sina: Sina Dağı; Mûsâ (a.s.) peygamberin Allah’ın kelâmına nâil olduğu dağ ümmet: Peygambere inanıp onun yolundan gidenler umum: bütün üslûb: ifade tarzı zarurî: zorunlu, gerekli zikretmek: anmak zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm gibi bir ulül’azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsâ aleyhisselâm demiş:
Şeytan döndü yine, dedi ki: “Kur’ân’ın meseleleri gibi, çok zatlar o çeşit meseleleri din namına söylüyorlar. Onun için, bir beşer, din namına böyle birşey yapmak mümkün değil mi?”
Cevaben, Kur’ân’ın nuruyla dedim ki:
Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için, “Hak böyledir, hakikat budur, Allah’ın emri böyledir” der. Yoksa, Allah’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, Onun yerinde konuşmaz.
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللهِ 2
düsturundan titrer.
Ve saniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir, belki yüz derece muhaldir. Çünkü birbirine yakın zatlar birbirini taklit edebilirler. Bir cinsten olanlar birbirinin suretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar birbirinin makamlarını taklit edebilirler, muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat daimi iğfal edemezler. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında, alâ külli hal, etvar ve ahvâli içindeki tasannuatlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan, ötekinden gayet uzaksa, meselâ âdi bir adam İbn-i Sina gibi bir dâhiyi ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hali bağıracak ki, “Bu sahtekârdır!”
İşte—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—Kur’ân beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz, hakikî bir yıldız olarak rasat ehline görünsün?
Dipnot-1
“Senin kelâmın böyle midir?’ Allah buyurdu: ‘Ben bütün lisanların kuvvetine mâlikim.” Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 3:536.
Dipnot-2
“Allah adına yalan söyleyenden daha zalim kim vardır?” Zümer Sûresi, 39:32.
âdi: basit, sıradan ahvâl: haller, davranışlar alâ külli hal: ister istemez, her durumda (bk. k-l-l) Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) beşer: insan beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) cihet: yön cins: tür, çeşit dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi düstur: prensip, kural ehl-i dikkat: dikkat sahibi kimseler etvâr: tavırlar, hal ve hareketler evvelâ: ilk olarak farz etmek: varsaymak haddinden tecavüz etmek: çizgiyi aşmak, çok ileri gitmek
hadsiz: sınırsız hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) İbn-i Sina: (bk. bilgiler) iğfal: gaflete düşürerek kandırma, aldatma (bk. ğ-f-l) kelâm: söz (bk. k-l-m) maskara: gülünç muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhal: imkansız muvaffak: başarılı muvakkaten: geçici olarak nam: ad nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nur: ışık (bk. n-v-r) rasat ehli: gözlemci, gözetleyen
saniyen: ikinci olarak suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tahammül: dayanma, katlanma tasannuat: yapmacık hareketler (bk. ṣ-n-a) tekellüfat: zoraki davranışlar tekellüfsüz: zahmetsiz ulü’l-azm: azamet, ciddiyet, sabır ve sebat sahibi büyük peygamberler; Hz. Âdem, Hz. Mûsâ, Hz. İsa, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve peygamberimiz Hz. Muhammed’e verilen sıfat
Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus suretini tasannusuz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmi bir nefer, namdar, âli bir müşirin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsas etmesin? Hem müfteri, yalancı, itikadsız bir adam, müddet-i ömründe daima en sadık, en emin, en mutekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhilerin nazarında tasannuu saklansın? Bu ise yüz derece muhaldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez. Ve öyle de farz etmek, bedihî bir muhali vaki farz etmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i İslâmın semâsında bilmüşahede pek parlak ve daima envâr-ı hakaiki neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemâlât telâkki edilen Kitab-ı Mübînin—hâşâ—mahiyeti bir yıldız böceği hükmünde tasannucu bir beşerin hurafatlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın. Ve onu daima âli ve menba-ı hakaik bir yıldız bilsin. Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, sen ey Şeytan, yüz derece şeytanette ileri gitsen, buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın. Yalnız mânen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Salisen: Hem, Kur’ân’ı beşer kelâmı farz etmek, lâzım gelir ki, âsârıyla, tesirâtıyla, netâiciyle âlem-i insaniyetin bilmüşahede en ruhlu ve hayatfeşan, en hakikatli ve saadetresan, en cemiyetli ve mucizbeyan, âli meziyetleriyle yaldızlı bir Furkanın gizli hakikati—hâşâ—muavenetsiz, ilimsiz birtek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasniâtı olsun ve yakından onu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar onda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu eserini görmesin; daima ciddiyeti, samimiyeti, ihlâsı bulsun.
âlem-i insaniyet: insanlık âlemi (bk. a-l-m) âlem-i İslâm: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m) âli: yüce, yüksek âmi: basit, sıradan âsâr: eserler bedihî: ap açık beşer: insan beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cemiyetli: geniş kapsamlı (bk. c-m-a) cihet: yön, taraf dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi dehâ: olağanüstü zeka ve akıl sahibi kimse emin: güvenilir (bk. e-m-n) envâr-ı hakaik: hakikat nurları (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) farz etmek: varsaymak Furkan: doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur’ân (bk. f-r-ḳ) hakikatli: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil hayatfeşan: hayat saçan (bk. ḥ-y-y) hezeyan: saçmalama
hurafat: batıl inanışlar; mânâsız sözler ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme (bk. ḫ-l-ṣ) ihsas: hissettirme itikadsız: inançsız kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) keyfiyet: özellik, nitelik Kitâb-ı Mübîn: herşeyi açıkça beyan eden kitap, Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; b-y-n) mahiyet: özellik, nitelik, esas mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) menba-ı hakaik: hakikatlerin kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mu’cizbeyan: açıklama ve anlatış tarzı mu’cize olan (bk. a-c-z; b-y-n) muavenetsiz: yardımsız müdakkik: dikkatli, inceden inceye araştıran müddet-i ömür: ömür süresi müfteri: iftiracı muhal: olması imkansız şey müşir: mareşal mutekid: inanmış, dindar
namdar: şan ve şöhret sahibi nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nefer: asker, er neşretmek: yaymak netâic: neticeler, sonuçlar saadetresan: mutluluğa ulaştıran sadık: doğru, dürüst (bk. ṣ-d-ḳ) salisen: üçüncü olarak şems-i kemâlât: kemâlât güneşi, her türlü mükemmelliğin kaynağı (bk. k-m-l) şeytanet: şeytanlık suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tasannu: yapmacık hareket, zorla birşeyi daha iyi göstermeye çalışma (bk. ṣ-n-a) tasniât: uydurmalar telâkki etmek: kabul etmek temâşâ eden: hayranlıkla seyreden temâşâ ehli: gözlemci, gözetleyen tesirât: tesirler, etkiler ulvî: yüksek vaki: olmuş yıldız-ı hakikat: hakikat yıldızı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) zîakıl: akıl sahibi (bk. ẕî)
Bu ise, yüz derece muhal olmakla beraber, bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emaneti, imanı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en âli haslet telâkki edilen ve kabul edilen bir zâtı en emniyetsiz, en ihlâssız, en itikadsız farz etmekle, muzaaf bir muhali vaki görmek gibi, Şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı küfrîdir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira, farz-ı muhal olarak, Kur’ân kelâmullah olmazsa, Arştan zemine düşer gibi sukut eder, ortada kalmaz. Mecma-ı hakaik iken, menba-ı hurafat olur. Ve o harika fermanı gösteren zat-hâşâ, sümme hâşâ-eğer Resulullah olmazsa, âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne sukut etmek ve menba-ı kemâlât derecesinden maden-i desâis makamına düşmek lâzım gelir, ortada kalmaz. Zira Allah namına iftira eden, yalan söyleyen, en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği daimî bir surette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşahede etmek ne kadar muhal ise, şu mesele de öyle muhaldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divane lâzım ki buna ihtimal versin.
Rabian: Hem, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, nev’-i benî Âdemin en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (a.s.m.) mukaddes kumandanı olan Kur’ân, bilmüşahede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle, o pek büyük orduyu iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı-maddî ve mânevî teçhiz ettiği ve umum o efradın derecâtına göre akıllarını talim ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshir ve vicdanlarını tathir, âzâ ve cevârihlerini istimal ve istihdam ettiği halde—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip, yüz derece muhali kabul etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakkın kanunlarını benî Âdeme ders veren ve samimî
ahvâl: haller, davranışlar akvâl: sözler âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âli: yüce Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) âzâ: organlar bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cevârih: organlar cihan: dünya derecât: dereceler divane: akılsız, deli düstur: prensip, kural ednâ: en aşağı efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) emniyet: güven (bk. e-m-n) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı evsâf: vasıflar, özellikler, nitelikler (bk. v-ṣ-f) farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım ferman: buyruk ferş: yer fethetmek: açmak fıtraten: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r) Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harekât: hareketler hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil haslet: huy, özellik, karakter hezeyan-ı küfrî: küfür, inançsızlık saçmalığı (bk. f-k-r) ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme (bk. ḫ-l-ṣ) intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) inzibat: güvenlik ve düzen, asayiş istihdam: çalıştırma, kullanma istikamet: doğruluk istimal: kullanma itikadsız: inançsız kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) maden-i desâis: hile ve aldatmaların kaynağı mecma-ı hakaik: hakikatlerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ) menba-ı hurafat: hurafelerin kaynağı menba-ı kemâlât: mükemmelliklerin kaynağı (bk. k-m-l) müddet-i hayat: hayat süresi (bk. ḥ-y-y)
muhal: olması imkansız şey muhteşem: ihtişamlı, görkemli mukaddes: her türlü noksandan ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) müşahede etmek: gözlemlemek (bk. ş-h-d) muzaaf: katmerli, kat kat nâfiz: etkili, hükmü geçen nev’-i benî Âdem: Âdemoğulları, insanlık türü rabian: dördüncü olarak Resulullah: Allah’ın Resulü (bk. r-s-l) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) sukut etmek: düşmek, alçalmak talim: öğretme (bk. a-l-m) tathir: temiz tutma, temizleme teçhiz etmek: donatmak telâkki edilen: kabul edilen teshir: boyun eğdirme ümmet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’e inanıp onun yolundan giden Müslümanlar (bk. ḥ-m-d) umum: bütün vaki: olmuş
ef’âliyle hakikatin düsturlarını beşere talim eden ve hâlis ve makul akvâliyle istikametin ve saadetin usullerini gösteren ve tesis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyade Allah’ı bilen ve bildiren1 ve nev-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren ve şöhretşiar şuûnâtıyla, nev-i beşerin, belki kâinatın elhak medar-ı fahri olan bir zâtı—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—sahtekâr, Allah’tan korkmaz ve bilmez, haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farz etmekle, yüz derece muhali birden irtikâp etmek lâzım gelir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira, farz-ı muhal olarak, Kur’ân kelâmullah olmazsa, Arştan düşse, orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, ey Şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
Şeytan döndü, dedi: “Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur âkıllerine Kur’ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.”
Elcevap:
Evvelâ: Gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Saniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa, gayet muhal birşey mümkün görünebilir.
Bir zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş, “Ayı gördüm” demiş. İşte, muhaldir ki, hilâl o beyaz kıl olsun. Fakat kasten ve bizzat aya baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhali mümkün telâkki etmiş.
Salisen: Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır.
Adem-i kabul bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz.
adem-i kabul: kabul etmeme âkıl: akıllı olan akvâl: sözler Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) beşer: insan câhilâne: cahilce düstur: prensip, kural ef’âl: fiiler, işler (bk. f-a-l) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elhak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) evvelâ: ilk olarak farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: varsayım hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlis: saf, katıksız, samimi (bk. ḫ-l-ṣ) hâşâ: asla öyle değil havf etmek: korkmak haysiyet: itibar, şeref
hilâl: yay şeklinde görülen yeni ay inkâr: inanmama, yok sayma (bk. n-k-r) irtikâp etmek: yapmak, işlemek istikamet: doğruluk kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) katmer: kat kat kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) kemâl-i haşmet: ihtişam ve heybetin mükemmelliği (bk. k-m-l) küre-i arz: yerküre, dünya lâkaytlık: ilgisizlik, duyarsızlık makul: akla uygun medar-ı fahr: övünç kaynağı muhal: imkansız, olmayacak şey mümkün: olabilir (bk. m-k-n) nazar: bakış, göz (bk. n-ẓ-r)
nev-i beşer: insanlık, insan türü saadet: mutluluk salisen: üçüncü olarak saniyen: ikinci olarak sathî: yüzeysel şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) semâ: gök (bk. s-m-v) şöhretşiar: şöhretli suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuûnat: işler, fiiller ve özellikler (bk. ş-e-n) talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tarihçe-i hayat: kısa hayat hikâyesi (bk. ḥ-y-y) tebeî: dolaylı telâkki: kabul etme tesis etmek: kurmak velvele: gürültü ziyade: çok, fazla
Amma inkâr ise, o adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur.
O halde, senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem, ey Şeytan, bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inat ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytanî desiselerle, çok muhâlâtı intaç eden inkâr ve küfrü, o bedbaht, insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Rabian: Hem, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyalara, sıddıkînlere, aktablara bilmüşahede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemadiyen hak ve hakkaniyeti, sıdk ve sadakati, emn ve emaneti umum tabakat-ı ehl-i kemâle talim eden ve erkân-ı imaniyenin hakaikiyle ve erkân-ı İslâmiyenin desâtiriyle iki cihanın saadetini temin eden ve bu icraatının şehadetiyle bizzarure hak ve hâlis ve sâfi hakikat ve gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı, kendi evsâfının ve tesirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip—hâşâ, sümme hâşâ—bir sahtekârın tasniat ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, sofestaîleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber; izhar ettiği din ve şeriat-ı İslâmiyenin şehadetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil’ittifak fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfi ubûdiyetinin delâletiyle ve
adem-i kabul: kabul etmeme aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler âlem-i insaniyet: insanlık âlemi (bk. a-l-m) asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) bâtıl: gerçek dışı, sahte, yalan bedbaht: talihsiz bil’ittifak: ittifakla, hep birlikte bilbedâhe: ap açık bir şekilde bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) bizzarure: zorunlu olarak cihan: dünya dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) delâlet: delil olma, işaret etme desâtir: düsturlar, prensipler, kurallar desise: hile, aldatma emn ve emanet: güven ve güvenilirlik (bk. e-m-n) envâr: nurlar (bk. n-v-r) erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları (bk. r-k-n; e-m-n) erkân-ı İslâmiye: İslâmın esasları, şartları (bk. r-k-n; s-l-m) evsâf: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) farz etmek: varsaymak fevkalâde: olağanüstü gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: gerçek mahiyetler, asıl ve esaslar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: hak oluş, doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlis: katıksız, saf, samimi (bk. ḫ-l-ṣ) hâşâ: asla öyle değil hezeyan-ı küfrî: küfür saçmalaması (bk. k-f-r) hüküm: yargı, kesin bir karara varma (bk. ḥ-k-m) iğfal: gaflete düşürerek kandırma, aldatma (bk. ğ-f-l) inkâr: inanmama, yok sayma (bk. n-k-r) intaç etmek: sonuç vermek izhar etmek: ortaya çıkarmak (bk. ẓ-h-r) kabul-ü adem: yokluğunu kabul etme, inkâr kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mecmua: topluluk (bk. c-m-a) müddet-i hayat: hayat süresi (bk. ḥ-y-y) muğâlata: karşısındakini yanıltma, yanlışa sevketme muhal: imkansız, olmayacak şey muhâlât: imkansız, olmayacak şeyler mükâbere: büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme (bk. k-b-r) mümkün: olabilir (bk. m-k-n) mütemadiyen: sürekli olarak muttasıf: vasıflanmış (bk. v-ṣ-f)
nazarıyla: gözüyle, bakışıyla rabian: dördüncü olarak saadet: mutluluk sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) sâfi: temiz, arınmış (bk. ṣ-f-y) safsata: yalan yanlış, uydurma semâ: gök (bk. s-m-v) şenî: kötü, çirkin, alçakça şeriat-ı İslâmiye: İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâm (bk. ş-r-a; s-l-m) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için herşeyi, hatta kendisini dahi inkâr eden suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tabakat-ı ehl-i kemâl: olgunluk ve fazilet sahibi insanların tabakaları (bk. k-m-l) takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma (bk. v-ḳ-y) talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tasniat: uydurma şeyler tesirât: tesirler ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün
bil’ittifak kendinde görünen ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemâlâtın tasdikiyle en mutekid, en metin, en emin, en sadık bir zâtı—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—itikadsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz bir vaziyette farz etmek, muhâlâtın en çirkin ve menfur bir suretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâp etmek lâzım gelir.
Elhasıl: On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci İşaretinde denildiği gibi, nasıl kulaklı âmi tabakası, i’câz-ı Kur’ân fehminde demiş: “Kur’ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcut kitaplara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur’ân umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise, Kur’ân umum kitapların fevkindedir; öyle ise mucizedir.
Aynen öyle de, biz de ilm-i usul ve fenn-i mantıkça sebr ve taksim denilen en kat’î bir hüccetle1 deriz:
Ey Şeytan ve ey Şeytanın şakirtleri! Kur’ân ya Arş-ı Âzamdan ve İsm-i Âzamdan gelmiş bir kelâmullahtır veyahut—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—yerde, sahtekâr ve Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, itikadsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan, sabık hüccetlere karşı bunu sen diyemezdin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarure ve bilâşüphe, Kur’ân Hâlık-ı Kâinatın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz. Nasıl ki kat’î bir surette ispat ettik; sen de gördün ve dinledin.
Hem Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ya Resulullahtır ve bütün resullerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir; veyahut—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, itikadsız,
ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ; ḥ-s-n) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âmi: cahil, tahsil görmemiş Arş-ı Âzam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) beşer: insan bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle bilâşüphe: kuşkusuz bizzarure: kaçınılmaz şekilde dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) efdâl: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l) ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) elhasıl: özetle, sonuç olarak emin: güvenilir (bk. e-m-n) farz etmek: varsaymak fehm: anlayış, kavrayış
fenn-i mantık: mantık ilmi fevkinde: üstünde Hâlık-ı Kâinat: evreni ve içindeki herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) hâşâ: asla öyle değil hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil hüccet: delil i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) iktiza: gerektirme ilm-i usul: bir işin nasıl yapılacağını gösteren ilim, metodoloji (bk. a-l-m) irtikâp etmek: yapmak, işlemek İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m) itikad: inanç itikadsız: inançsız kat’î: kesin kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m) mahlukât: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ)
menfur: nefret edilen metin: sağlam mevcut: var olan (bk. v-c-d) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) muhal: olması imkansız şey muhâlât: olması imkansız şeyler mutekid: inanmış, dindar resul: peygamber, elçi (bk. r-s-l) Resulullah: Allah’ın elçisi (bk. r-s-l) sabık: geçen, önceki sadık: doğru (bk.i) sahib-i kemâlât: olgunluk ve fazilet sahibi kimseler (bk. k-m-l) şakirt: talebe, öğrenci sebr ve taksim: mantıkta bir ispatlama usulü suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) umum: genel, bütün zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m) zulümlü: karanlık (bk. ẓ-l-m)
esfel-i sâfilîne sukut etmiş bir beşer farz etmek HAŞİYE-1 lâzım gelir ki bu ise, ey İblis, ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münafıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsitleri ve o Asya münafıklarının en vicdansızları dahi diyorlar ki: “Muhammed-i Arabî (a.s.m.) çok akıllıydı ve çok güzel ahlâklıydı.”
Madem şu mesele iki şıkka münhasırdır. Ve madem ikinci şık muhaldir ve hiçbir kimse buna sahip çıkmıyor. Ve madem kat’î hüccetlerle ispat ettik ki, ortası yoktur. Elbette ve bizzarure, senin ve hizbüşşeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakkılyakîn, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm Resulullahtır ve bütün resullerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir.
Kur’ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyatlarını ve galiz tabiratlarını iptal etmek için zikrettiğine istinaden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhaliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tabirâtı farz-ı muhal suretinde titreyerek kullanmaya mecbur oldum.
Dipnot-1
Meleklerin, insanların ve cinlerin sayısınca ona salât ve selâm olsun.
Asya: (bk. bilgiler) Avrupa: (bk. bilgiler) beşer: insan bihakkılyakîn: yaşanmış bir kesinlikte (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) bilbedâhe: ap açık bir şekilde bizzarure: zorunlu olarak efdal: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l) ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım feylesof: filozof, felsefeci
fikr-i küfrî: küfür ve inkâr fikri (bk. f-k-r; k-f-r) galiz: çirkin haşiye: dipnot, açıklayıcı not hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları hüccet: delil İblis: Şeytan istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin birşeyi inkâr eden kimse (bk. k-f-r) kat’î: kesin küfriyat: inkâr ve inançsızlığa sebep olan sözler ve işler (bk. k-f-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ)
müfsit: bozguncu muhal: olması imkansız şey muhaliyet: imkansızlık Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d) münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse münhasır: ayrılmış rağmına: zıddına, aksine resul: peygamber, elçi (bk. r-s-l) Resulullah: Allah’ın resulü, elçisi (bk. r-s-l) sukut etmek: düşmek, alçalmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabirât: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Sözün Zeyli, Yirmi Altıncı Mektup’un Birinci Mebhası, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Şeytanların Taşlanmasında Atılan Şahapların – Göktaşlarının – Metorların Üç Anlamı Olabilir” konusu üzerinde durulmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Yedinci Basamak.
Şeytanların Taşlanmasında Atılan Şahapların – Göktaşlarının – Metorların Üç Anlamı Olabilir – Cumartesi Dersleri 15. 7.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
YEDİNCİ BASAMAK
YEDİNCİ BASAMAK
Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efradları vardır. Bir kısmı nihayet küçük,2 bir kısmı gayet büyüktür.3 Hattâ gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev’i de, nazenin semâ yüzünün murassa ziynetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesireler, binekler, menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev’ini de şeyâtînin recmine alet etmiş.
arz: yer, dünya azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) efrad: fertler (bk. f-r-d) esbap: sebepler (bk. s-b-b) ezvâc: hanımlar, eşler Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) haşmet: heybet, görkem hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) hürmet-i Nebî: Peygamber Efendimize saygı (bk. ḥ-r-m; n-b-e) izhar: gösterme, ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kuvvet-i hikmet: hikmetin kuvveti (bk. ḥ-k-m) menzil: mekan, yer (bk. n-z-l) mesire: seyredilecek, gezilecek yer misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhtelif: çeşitli münevver: aydınlık, nurlanmış (bk. n-v-r) murassa: süslenmiş müsebbih: tesbih eden, Allah’ı anan (bk. s-b-ḥ) nazenin: ince, nâzik, duyarlı Nebî: Peygamber (bk. n-b-e) nev’: çeşit nihayet: son nuhas: erimiş bakır rahîmâne: şefkat ve merhametle (bk. r-ḥ-m) recm: taşlama riayet: gözetme, kollama
Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atlı şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l) şekva: şikayet sema: gök (bk. s-m-v) semek: balık şenaat: kötülük, alçaklık şeyâtin: şeytanlar şuvazlı: kızgın, ateşli tahşid: kuvvetlendirme, destekleme tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma teşhir: sergileme zaife: zayıf, dayanıksız ziynet: süs (bk. z-y-n)
İşte bu recm-i şeyâtîn için atılan şahapların üç mânâsı olabilir.
Birincisi: Kanun-u mübareze en geniş dairede dahi cereyan ettiğine remiz ve alâmettir.
İkincisi: Semâvâtta huşyar nöbettarlar, mutî sekeneler var. Arzlı şerirlerin ihtilâtından ve istimâlarından hoşlanmayan cünudullah bulunduğuna ilân ve işarettir.
Üçüncüsü: Muzahrafat-ı arziyenin mümessilât-ı habiseleri olan casus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvis etmemek ve nüfus-u habise hesabına tecessüs ettirmemek için, edepsiz casusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri misillü, o şeytanları ebvâb-ı semâdan o şahaplarla red ve tarddır.1
İşte, yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimad eden ve Kur’ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu Yedi Basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet. Biz dahi etmeliyiz ve
“Ey Rabbim, şeytanların yanımda bulunmasından, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:98.
Dipnot-3
“Tam ve kesin delil ve herşeyde açık ve kat’î şekilde eserleri görünen hikmet Allah’ındır.” (bk. En’âm Sûresi, 6:149.)
Dipnot-4
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.
arzlı: dünyalı cünudullah: Allah’ın askerleri ebvâb-ı sema: gök kapıları (bk. s-m-v) hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) huşyar: uyanık i’câz: mu’cize oluş, muhatapları acze düşürecek derecede mükemmel olma (bk. a-c-z) ihtilât: karışma istimâ: dinleme itimad eden: güvenen kanun-u mübareze: mücadele, çatışma kanunu (bk. ḳ-n-n) kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi
mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti mesken: ev, mekan (bk. s-k-n) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mümessilât-ı habise: pis ve kötü temsilciler (bk. m-s̱-l) mutî: itaat eden, emre uyan muzahrafat-ı arziye: dünyanın süprüntüleri, pislikleri nöbettar: nöbetçi nüfus-u habise: pis ve kötü nefisler (bk. n-f-s)