28. Söz – Cennet’e Dairdir – 3. Suâl: Cennet’te Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Feyzi, Bir Basit Bedevî Feyziyle Nasıl Birleşir?

Cennet’te Dostların Beraberliği: Farklı Makamlar Ebedi Saadette Buluşmaya Mani mi?
Cennet’te Dostların Beraberliği: Farklı Makamlar Ebedi Saadette Buluşmaya Mani mi?
28. Söz – Cennet’e Dairdir – 3. Suâl: Cennet’te Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Feyzi, Bir Basit Bedevî Feyziyle Nasıl Birleşir?

Cennet’te Dostların Beraberliği: Farklı Makamlar Ebedi Saadette Buluşmaya Mani mi?

Bu metin, Cennet hayatının mahiyetine dair derinlikli bir soruyu, sevilenlerle bir arada olma hakikati üzerinden açıklamaktadır.

Yazar, manevi kapasiteleri birbirinden çok farklı olan bireylerin aynı mekanda nasıl olup da farklı seviyelerde feyiz alabileceğini etkileyici bir benzetmeyle izah eder.

Görkemli bir ziyafette yanyana oturan iki kişinin, duyularının gelişim düzeyine göre o sofradan farklı lezzetler alması gibi, ahirette de herkesin kendi istidadı ölçüsünde mutluluğu tadacağı vurgulanır. 

Cennet tabakalarının mimari yapısı ve hiyerarşisi, en yüksek mertebedeki bir zat ile sıradan bir müminin bir arada bulunmasına engel teşkil etmeyen bir genişlikte tasvir edilir.

Sonuç olarak, farklı manevi derecelere sahip dostların ebedi saadette beraber olmalarının mantıksal ve hikmetli zemini net bir şekilde ortaya konur.

NotebookLM & Google Gemini


PowerPoint



SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi sekizinci Söz

Cennet’e Dairdir

Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.

3. Suâl: Cennet’te Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Feyzi, Bir Basit Bedevî Feyziyle Nasıl Birleşir?

Suâl:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

Kişi sevdiğiyle beraberdir.

hadis – Buhari, Edeb: 96; Müslim, Birr: 165; Tirmizi, Zühd: 50, Daavât: 98; Dârimî, Rikak: 71; Müsned, 1:392, 3:104, 110, 159, 165, 167, 168, 172

sırrınca: “Dost, dostuyla beraber Cennet’te bulunacaktır.” Hâlbuki basit bir bedevî, bir dakikada Sohbet‑i Nebeviye’de Lillâh için bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennet’te Peygamber’in yanında bulunması lâzım gelir. Hâlbuki gayr‑ı mütenâhî feyze mazhar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?

Elcevap:

Bir temsîl ile şu ulvî hakikate şöyle bir işâret ederiz ki: Meselâ; gayet güzel ve şâşaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyâfet, gayet müzeyyen bir seyrangâh, öyle bir sûrette ihzar etmiş ki; kuvve‑i zâikanın hissedecek bütün lezâiz‑i mat’ûmâtı câmi’, kuvve‑i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve‑i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkezâ‥ bütün havâss‑ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyâfete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve‑i zâikası pek az olduğundan cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve‑i şâmmesi yok. Sanâyi‑i garîbeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kâbiliyeti nispetinde ancak zevkederek istifade eder. Diğeri ise; bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalp ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki; o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garâibi, ayrı ayrı hissedip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı hâlde o dost ile omuz omuzadır.

Mâdem, bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyâ’ya kadar fark oluyor. Elbette dâr‑ı saâdet ve ebediyet olan Cennet’te, bittarîki’l‑evlâ, dost, dostu ile beraber iken; her birisi istîdâdına göre sofra‑i Rahmânürrahîm’den, istîdatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennet’ler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü; Cennet’in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları hâlde, umumun damı Arş-ı Âzamdır.

Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar sûrlu dâireler bulunsa‥ o dâireler birbirinin üstündedir; fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de; Cennet’ler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdîsin mütenevvî rivâyâtı işâret ediyor.

KAYNAK

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmisekizinci-soz-3-sual-cennette-resul-i-ekrem-aleyhissalatu-vesselamin-feyzi-bir-basit-bedevi-feyziyle-nasil-birlesir#4060

https://erisale.com/#content.tr.1.672

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-sekizinci-soz/673


28. Söz – Cennet’e Dairdir – Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?

28. Söz – Cennet’e Dairdir - Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
28. Söz – Cennet’e Dairdir - Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
28. Söz – Cennet’e Dairdir – Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?

Ebedi Zevkler: Cennetin Bedensel ve Ruhsal Doğası

Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler isimli eserinden alınan bu metin, Cennet hayatının mahiyetini ve özellikle cismani lezzetlerin ebediyetle olan bağını izah etmektedir.

Yazar, ahiretteki ödüllerin sadece ruhani olmadığını, insan bedeninin ilahi isimleri tartıp tanıyacak en kapsamlı cihazlarla donatıldığını ve bu yüzden haşr-i cismaninin bir gereklilik olduğunu savunur.

Dünyadaki yemek, içmek ve evlilik gibi faaliyetlerin Cennet’te ihtiyaçtan ziyade yüksek birer mükâfat ve lezzet kaynağına dönüşeceği belirtilir.

Metne göre ebedi alemde maddiyat, bu dünyadakinin aksine hayattar ve şuurlu bir yapıya bürünerek kusurlardan arınacaktır.

Sonuç olarak eser, ilahi adaletin ve rahmetin bir tecellisi olarak insanın hem ruhen hem de bedenen sonsuz bir saadete ulaştırılacağını vurgular.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi sekizinci Söz

Cennet’e Dairdir

Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, Cennet’in bazı letâifine işâret eder. Fakat, Onuncu Söz’de on iki hakikat-i kâtıa ile, gayet kat’î bir sûrette ve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, Onuncu Söz’ün hülâsası ve esâsı, müteselsil gayet metîn Arabî bir bürhân‑ı kat’î ile gayet parlak bir tarzda vücûdu ispat olunan Cennet’in, ispat-ı vücûdundan bahis değil, belki şu makamda yalnız suâl ve cevaba ve tenkide medâr olan birkaç ahvâl‑i Cennet’ten bahseder. Eğer tevfik‑i İlâhî refîk olsa sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır, İnşâallâh.

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُو وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

İman eden ve güzel işler yapanları müjdele: Altlarından ırmaklar akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden rızık olarak bir meyve yediklerinde, ‘Bu daha önce yediğimiz rızıktandır’ derler. Rızıkları, dünyadakine benzer şekilde kendilerine sunulur. Orada onlar için ter temiz eşler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.

ayet – Bakara Sûresi, 2:25

Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.

Cennet’e dair, Cennet’ten daha güzel, hûrilerinden daha latîf, selsebilinden daha tatlı olan beyânât‑ı Âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları; hem o Cennet‑i Kur’âniye’den nümûne için, bazı çiçeklerin nümûnesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu suâl ve cevapla işâret edeceğiz. Evet, Cennet bütün lezâiz‑i maneviyeye medâr olduğu gibi, bütün lezâiz‑i cismâniyeye de medârdır.

Suâl: Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?

Elcevap: Çünkü, nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nispeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat, masnûât‑ı İlâhiye’nin bütün envâına menşe ve medâr olduğundan bütün anâsır‑ı sâirenin mânen fevkıne çıktığı gibi‥ hem kesâfetli olan nefs‑i insaniye; sırr‑ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif‑i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet; en câmi’, en muhît, en zengin bir âyine‑i tecelliyât-ı Esmâ-i İlâhiye’dir. Bütün hazâin‑i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzana çekecek âletler, cismâniyettedir.

Meselâ; dildeki kuvve‑i zâika, rızık zevkinde envâ-ı mat’ûmât adedince mîzanlara menşe olmasaydı her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem, gayet mütenevvî ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istîdatlar, yine cismâniyettedir.

Mâdem şu kâinâtın Sâni’i, şu kâinâtla bütün hazâin‑i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât‑ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, Onbirinci Söz’de ispat edildiği gibi kat’î anlaşılıyor.

Elbette şu seyl‑i kâinâtın bir havz‑ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraa‑i dünyanın bir mahzen‑i ebedîsi olan dâr‑ı saâdet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhâni bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.

Ve O Sâni’‑i Hakîm ve O Âdil‑i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfât olarak ve ibâdât‑ı mahsûsalarına sevap olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle O’nun cemâl‑i rahmetine ve kemâl‑i adâletine uygun değildir, kâbil-i tevfik olamaz.

Suâl: Cisim, eğer hayatî olsa; eczâ‑yı bedenî, dâim terkip ve tahlildedir, inkırâza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, bekâ-yı şahsî ve muâmele‑i zevciye ise, bekâ-yı nev’î içindir ki, şu âlemde birer esâs olmuşlar. Âlem‑i ebediyette ve âlem‑i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?

Elcevap: Evvelâ, şu âlemde cism‑i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârifin muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn‑i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârif ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem‑i ebediyette ise; zerrât‑ı cisim sâbit kalıp terkip ve tahlile mârûz değil. Veyâhut muvâzene sâbit kalır

(Hâşiye – Şu dünyada cism‑i insanî ve hayvanî, zerrât için güyâ bir misâfirhâne, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, hayattar olan âlem-i bekâya zerrât olmak için liyâkat kesbederler, çıkarlar.

Âhirette ise

اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ

Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64

sırrınca, nur‑u hayat orada âmmdır. Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o tâlimat ve tâlime lüzum yoktur. Zerreler demirbaş olarak sâbit kalabilirler.)

; vâridât ile masârif muvâzenettedir. Devr‑i dâimî gibi, cism‑i zîhayat; telezzüzat için, hayat‑ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.

Ekl ve şürb ve muâmele‑i zevciye; gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider; fakat o vazifeye bir ücret‑i muaccele olarak öyle mütenevvî lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccuh ediyor. Mâdem bu dâr‑ı elemde, bu kadar acip ve ayrı ayrı lezzetlere medâr, ekl ve nikâhtır; elbette, dâr‑ı lezzet ve saâdet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir sûret alıp ve vazife‑i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi, uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münâsip, en câmi’ hayattar bir mâden‑i lezzet olur.

Evet,

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ

Ve bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64

sırrınca, şu dâr‑ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu hayattardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar, emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: “Filân meyveyi bana getir.” getirir. Filân taşa desen: “Gel” gelir. Mâdem taş, ağaç, bu derece ulvî bir sûret alırlar.

Elbette ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat‑i cismâniyelerini muhâfaza etmekle beraber, Cennet’in dünya fevkındeki derecesi nispetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları iktiza eder.

KAYNAK

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmisekizinci-soz#4035

https://erisale.com/#content.tr.1.669

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-sekizinci-soz/670


27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl – Suâller – Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?

27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl - Suâller - Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl - Suâller - Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl – Suâller – Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?

Sahabelerin Üstünlüğü ve Manevi Rütbesi

Bu metin, Sahâbelerin manevî makamını ve onların neden diğer tüm velîlerden üstün olduğunu izah eden bir risaledir.

Yazara göre sahâbeler, İslam’ın en zor dönemlerinde sergiledikleri sarsılmaz iman ve yüksek takvâ sayesinde ulaşılamaz bir dereceye sahip olmuşlardır.

Eser, sahâbelerin dünyayı terk etmek yerine, onu İlahî isimlerin bir aynası ve ahiretin tarlası olarak görerek kutsal bir amaçla kullandıklarını vurgular.

Ayrıca, insanın sadece kalpten ibaret olmadığını, tüm duygularını kulluk yolunda çalıştıran sahâbe mesleğinin en kuşatıcı yol olduğu savunulur.

Son olarak metin, kendi kuralsızlıklarını meşrulaştırmak için dini önderlerle kendilerini bir tutanların iddialarını kesin delillerle çürütmektedir.

NotebookLM


PowerPoint –


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahâbeler Hakkındadır

Suâller

Suâl

Deniliyor ki: “Sahâbeler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise, görmeden îmân ettik. Öyle ise, îmânımız daha kavîdir. Hem, kuvvet‑i îmânımıza delâlet eden rivâyet var?”

Elcevap: Sahâbeler, o zamanda efkâr‑ı âmme-i âlem, hakâik-ı İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken – sahâbeler – yalnız sûret‑i insaniyede Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mûcizesiz olarak, öyle bir îmân getirmişler ki; bütün efkâr‑ı âmme-i âlem, onların îmânlarını sarsmıyordu. Şübhe değil, bazısına vesvese de vermezdi.

Sizler iseniz, kendi îmânınızı, sahâbelerin îmânlarıyla muvâzene ediyorsunuz. Bütün efkâr‑ı âmme-i İslâmiye, îmânınıza kuvvet ve senet olduğu hâlde; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şecere‑i tûbâ-i Nübüvvet’inin çekirdeği olan beşeriyeti ve sûret‑i cismâniyesini değil, belki umum envâr‑ı İslâmiye ve hakâik-ı Kur’âniye ile nurânî, muhteşem şahs‑ı manevîsini, bin mûcizât ile muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz hâlde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen îmânınız nerede! Bütün âlem‑i küfrün ve Nasâra ve Yehûd’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahâbelerin îmânları nerede!‥ Hem, sahâbelerin kuvvet‑i îmânlarını gösteren ve îmânlarının tereşşuhâtı olan şiddet‑i takvâları ve kemâl‑i salâhatleri nerede! Ey müddeî! Senin şiddet-i zaafından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük îmânın nerede!‥

Amma hadîste vârid olan ki; “Âhirzamanda beni görmeyen ve îmân getiren, daha ziyâde makbûldür.” meâlindeki rivâyet, hususî fazilete dairdir. Hâs bazı eşhâs hakkındadır. Bahsimiz ise, fazilet‑i külliye ve ekseriyet itibariyledir.

İkinci Suâl

Diyorlar ki: Ehl‑i velâyet ve ashâb‑ı kemâlât, dünyayı terketmişler. Hattâ hadîste var ki: “Dünya muhabbeti bütün hatâların başıdır.” Hâlbuki, sahâbeler dünyaya pek çok girmişler. Terk‑i dünya değil, belki bir kısım sahâbe, o zamanın ehl‑i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle sahâbelerin en ednâsına, “En büyük bir velî kadar kıymeti var” diyorsunuz?

Elcevap: Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında, gayet kat’î ispat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, Esmâ‑i İlâhiye’ye mukâbil olan yüzünü sevmek, sebeb‑i noksaniyet değil, belki medâr‑ı kemâldir ve o iki yüzde, ne kadar ileri gitse daha ziyâde ibâdet ve mârifetullâhta ileri gider. Sahâbelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcûdâtı, Esmâ‑i İlâhiye’nin âyinesi görüp, müştâkâne temâşâ edip bakmışlar. Fenâ‑i dünya ise, fânî yüzüdür ki, insanın hevesâtına bakar.

Üçüncü Suâl

Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhûr ve en yüksek ve cadde‑i kübrâ iddia olunan Tarîk‑ı Nakşibendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imâmlarından bazıları esâsını böyle târif etmişler, demişler ki:

دَرْ طَرِيقِ نَقْشبَنْدِى لَازِمْ اٰمَدْ چَارِ تَرْك: تَرْكِ دُنْيَا، تَرْكِ عُقْبَى، تَرْكِ هَسْتِى، تَرْكِ تَرْكْ

Yani, Tarîk‑ı Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksûd‑u hakîki yapmamak; hem vücûdunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakîki mârifetullâh ve kemâlât‑ı insaniye terk‑i mâsivâ ile olur?

Elcevap: Eğer, insan yalnız bir kalpten ibaret olsaydı bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına rabt-ı kalp etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, rûh, sır, nefis gibi pek çok vazifedâr letâifi ve hâssaları vardır.

İnsan‑ı kâmil odur ki; bütün o letâifi, kendilerine mahsûs ayrı ayrı tarîk‑ı ubûdiyette, hakikat cânibine sevketmek ile, sahâbe gibi geniş bir dâirede, zengin bir sûrette, kalp bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr‑ı iftihar değil, belki netice‑i ıztırardır.

Dördüncü Suâl

Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?

Elcevap: Şu meseleyi söyleyen iki kısımdır.

Bir kısmı, sâfî ehl‑i diyânet ve ehl‑i ilimdir ki; bazı ehâdîsi görmüşler, şu zamanda ehl‑i takvâ ve salâhati teşvik ve terğîb için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zâten onlar azdırlar, çabuk da intibâha gelirler.

Diğer kısım ise, gayet müdhiş mağrûr insanlardır ki; mezhepsizliklerini, Müçtehidîn‑i İzâm’a müsâvât dâvâsı altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahâbeye karşı müsâvât dâvâsı altında icra etmek istiyorlar.

Çünkü,

Evvelen; o ehl‑i dalâlet sefâhete girmiş, sefâhette tiryâki olmuş, sefâhete mâni olan tekâlif‑i Şer’iye’yi yapamıyor. Kendine bir bahâne bulmak için der ki: “Şu mesâil, içtihâdiyedirler. O mesâilde mezhepler birbirine muhâlif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hatâ edebilirler. Öyle ise; biz de onlar gibi içtihat ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi yaparız. Onlara tâbi olmağa ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar, bu desîse‑i şeytaniye ile, başlarını mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu dâvâları ne kadar çürük, ne kadar esâssız olduğu Yirmiyedinci Söz’de kat’î bir sûrette gösterildiğinden ona havâle ederiz.

Sâniyen; o kısım ehl‑i dalâlet baktılar ki, müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyât‑ı diniyedir. Hâlbuki bu kısım ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyeyi terk ve tağyîr etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz.” deseler meseleleri tamam olmuyor. Çünkü; müçtehidîn, nazariyâta ve kat’î olmayan teferruâta karışabilirler.

Hâlbuki bu mezhepsiz ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kâbil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat’î erkân‑ı İslâmiye’ye karşı gelmek istediklerinden, elbette zarûriyât‑ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan sahâbelere ilişecekler.

Heyhât! Değil bunlar gibi insan sûretindeki hayvanlar, belki hakîki insanlar ve hakîki insanların en kâmilleri olan evliyânın büyükleri, sahâbenin küçüklerine karşı müsâvât dâvâsını kazanamadıkları, gayet kat’î bir sûrette Yirmiyedinci Söz’de ispat edilmiştir.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الَّذ۪ي قَالَ: لَا تَسُبُّوا اَصْحَاب۪ي، لَوْ اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَبًا مَا بَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ مِنْ اَصْحَاب۪ي صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ

Allahım! “Ashabıma sövmeyin; sizden birisi Uhud Dağı kadar altın bağışlasa, Ashabımdan birinin yarım müdd (bir avuçluk) bağışının yerini tutmaz” buyuran Resulüne salât ve selâm et. Allahın Rasulü elbette doğru söyledi.

arabi – Metindeki Hadisin kaynağı: (Buhari, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî: 5; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 221, 222; Ebû Dâvud, Sünnet: 10; Tirmizi, Menâkıb: 58; İbn-i Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 3:11.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.

ayet – Bakara Sûresi, 2:32

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#4005

https://erisale.com/#content.tr.1.665

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/yirmi-yedinci-sozun-zeyli/665


Yaşamın Sonu ve Palyatif Bakım – Yaşamın sonuna gelmeden önce okunması faydalı olabilecek üç kitap*

Yaşamın Sonu ve Palyatif Bakım - Yaşamın sonuna gelmeden önce okunması faydalı olabilecek üç kitap*

* Bu sayfa, metin ve video;

https://dersdunyasi.net/sv/2026/06/11/livets-slut-och-palliativ-vard-tre-bocker-som-kan-vara-vardefulla-att-lasa-infor-livets-slutskede/

sayfasında yayınlanan İsveççe metinden faydalanılarak hazırlanmıştır.

Yaşamın Sonu ve Palyatif Bakım - Yaşamın sonuna gelmeden önce okunması faydalı olabilecek üç kitap*
Yaşamın Son Skalası ve Palyatif – Hafifletici Bakım

Palyatif Bakım ve Yaşamın Sonu Sürecine İlişkin Manevi Perspektifler

Bu metin, palifatif bakım kavramını ve hayatın son evresindeki insani desteği hem tıbbi hem de manevi açılardan ele almaktadır.

Yazar, modern sağlık eğitimindeki semptom kontrolü ve iletişim gibi temel ilkeleri, Said Nursi’nin hastalık ve yaşlılık üzerine yazdığı teselli edici eserlerle harmanlamaktadır.

Kaynaklar, ağır hastalıkların yalnızca fiziksel bir acı olmadığını, aynı zamanda sabır ve tevekkül ile manevi bir gelişime kapı açtığını vurgulamaktadır.

Ölüm sonrası ebedi hayat ve yeniden diriliş düşüncesi, hastalar ve yaşlılar için bir umut kaynağı olarak sunulmaktadır.

Bu içerik, hem sağlık çalışanlarına mesleki bir bakış açısı sunmakta hem de bireylere hayatın sonuna dair derinlikli bir içgörü kazandırmayı amaçlamaktadır.

NotebookLM



Hayatın Son Dönemi ve Palyatif Bakım

Hayatın son dönemine hazırlanırken okunabilecek üç kitap

Eslöv’deki Carl Engström Okulu Yetişkin Eğitimi Merkezinde (Vuxenutbildningen) Omvårdnad Seviye 1 dersini okudum. Öğretmenin belirlediği Itslearning ve Gleerups portalındaki ders materyallerini kullandım. Dersin son bölümünde hayatın son dönemi ve palyatif bakım konusu yer almaktadır.

Daha önce Gerontoloji ve Geriatri Seviye 1 dersini de almıştım. O derste de son konular arasında palyatif bakım ve destek hizmetleri bulunuyordu.

Peki hayatın son dönemi ve palyatif bakım ne anlama gelir?

Ders kitabında palyatif bakım şu şekilde açıklanmaktadır:

  • Palyatif bakım: Hafifletici ve rahatlatıcı bakım.
  • Palyatif bakım: Tedavi edilmesi mümkün olmayan bir hastalık durumunda kişinin acısını ve sıkıntılarını azaltmayı amaçlayan sağlık ve bakım alanındaki bir uzmanlık dalı.

İnsan çocukken, gençken veya sağlıklı bir yetişkinken hayatın sonu ve ölüm hakkında çok fazla düşünmez. Ancak kişi tedavi edilemeyen bir hastalığa yakalandığında, yaşlandığında veya yaşlılığa yaklaştığında bu konular üzerinde düşünmeye başlar.

Hayat güzeldir ve hiç kimse ölmek istemez. İnsanlar bu dünyada yaşamaya devam etmek isterler. Ancak bu mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar, canlılar ve organizmalar bir gün mutlaka ölecektir.

Bu nedenle insanın ölümden önce, ölüm anında ve ölümden sonra ne olacağı konusunda düşünmesi gerekir.

Omvårdnad Seviye 1 dijital ders kitabına göre palyatif bakım dört temel ilke üzerine kuruludur:

  • Semptom kontrolü: Hastanın belirtileri ve rahatsızlıkları hafifletilmelidir.
  • Yakınlara destek: Hasta yakınları palyatif bakımın önemli bir parçasıdır ve desteklenmelidir.
  • İletişim: Hasta ve yakınları arasında iyi bir iletişim sağlanmalıdır.
  • Ekip çalışması: Palyatif bakımda farklı meslek grupları birlikte çalışmalıdır.

Bunların hepsi çok önemlidir. Ancak bana göre iletişim en önemli unsurdur. Çünkü hayatının sonuna yaklaşan insanlar çoğu zaman şu tür varoluşsal sorular sorarlar:

  • Dünyanın, insanın, hayatın, ölümün ve ölümden sonraki hayatın anlamı nedir?
  • Hayatım boyunca mutlu oldum mu, olmadım mı?
  • Ölümden sonra ne olacak?
  • Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?
  • Pişman olduğum şeyler var mı? Neden?

İnsan hastalandığında veya yaşlandığında ve palyatif bakım almaya başladığında bu sorular devam eder.

Ben de bu sorulara nasıl cevap verilebileceğini düşünürüm. Bazen cevap vermek gerekmez; sadece dinlemek yeterlidir. Bazı soruların cevabı kolaydır, bazılarının ise cevaplanması oldukça zordur.

Palyatif bakım konusunu okurken, Said Nursî’nin üç eserini hatırladım. Kişisel bakış açıma göre bu üç eser; hastalık, yaşlılık, ölüm ve ahiret hayatı üzerine düşünmeme yardımcı olmuştur.

Bu eserler şunlardır:

  • Hastalar Risalesi
  • Haşir Risalesi (Diriliş ve Ahiret Hayatı)
  • İhtiyarlar Risalesi (Treatise For The Elderly)

Bu eserlerden ikisi İsveççeye çevrilmiştir. Üçüncü eser ise İngilizce olarak bulunmaktadır.

“Gerontoloji ve Geriatri Ne Demektir?” başlıklı yazımda İhtiyarlar Risalesi hakkında yazmış ve ChatGPT yardımıyla İsveççe kısa bir özet hazırlamıştım.

Bu yazıda diğer iki kitabın tamamını özetlemek zor olduğu için, yine ChatGPT yardımıyla kısa özetlerini paylaşmak istiyorum.

Hastalar Risalesi’nin Kısa Özeti

Said Nursî, Hastalar Risalesi’nde hastalığın yalnızca bir sıkıntı olmadığını, aynı zamanda manevî bir fırsat olabileceğini açıklar.

Hastalık sayesinde insan kendi acizliğini, Allah’a olan ihtiyacını ve dünyanın geçiciliğini daha iyi fark eder.

Eserin temel mesajları şunlardır:

  • Hastalık her zaman bir ceza değildir; bazen bir rahmet ve imtihan olabilir.
  • Hastalık karşısında sabır göstermek değerli bir ibadet şeklidir.
  • Çekilen sıkıntılar günahların affına ve manevî gelişime vesile olabilir.
  • Hastalık, insanın dua ve tevekkül yoluyla Allah’a yönelmesine yardımcı olur.
  • Dünya hayatının geçici olduğunu ve ebedî hayata hazırlanmak gerektiğini hatırlatır.

Eser, hastalığı sabır ve şükürle karşılayan bir müminin büyük manevî kazançlar elde edebileceğini vurgulayarak umut ve teselli vermektedir.

Haşir Risalesi’nin Kısa Özeti

Said Nursî, Haşir Risalesi’nde insanın ölümden sonra yeniden dirilişinin ve ebedî hayatın hem mümkün, hem gerekli hem de Allah’ın hikmet ve adaletine uygun olduğunu açıklar.

Eserde doğadan birçok örnek verilir. Nasıl ki yeryüzü her baharda kışın ardından yeniden canlanıyorsa, Allah da her yıl milyarlarca diriliş örneği göstermektedir. Sayısız bitki ve canlıya hayat veren Allah, insanları da ölümden sonra yeniden diriltmeye kadirdir.

Eserin temel mesajları şunlardır:

  • İnsanı ilk defa yaratan Allah, onu yeniden yaratmaya da elbette kadirdir.
  • Tabiattaki sürekli yenilenme, gelecekteki dirilişin bir işaretidir.
  • Allah’ın adaleti, iyilik ve kötülüğün tam karşılığını bulacağı bir ahiret hayatını gerekli kılar.
  • İnsanın sonsuzluk arzusu, ebedî bir hayatın varlığına işaret eder.
  • Peygamberlerin mesajları, kutsal kitaplar ve özellikle Tevrat, İncil ve Kur’an ölümden sonra diriliş ve ahiret hayatını haber vermektedir.

Eser şu sonuca ulaşır:

Diriliş yalnızca bir inanç meselesi değil; yaratılış, akıl ve ilahî hikmet tarafından da desteklenen bir gerçektir. Bu nedenle ahirete iman, insan hayatında umut, anlam ve sorumluluk kaynağıdır.

İhtiyarlar Risalesi’nin kısa özeti ise “Gerontoloji ve Geriatri Ne Demektir?” başlıklı yazımda bulunmaktadır. Bu yazıyı daha fazla uzatmamak için burada tekrar etmiyorum. İsteyenler ilgili yazıdan okuyabilirler.

Sonuç

Hasta bakıcılığı (Undersköterska) eğitimi yalnızca mesleki becerileri geliştirmekle kalmıyor, aynı zamanda insanın hayat üzerine düşünmesine de katkı sağlıyor.

Bu yazıyı hem bakım hizmeti alan kişilere hem de Undersköterska eğitimi gören öğrencilere faydalı olabilmek amacıyla yazıyorum.

Dileğim ve temennim, herkesin hem bu dünyada hem de ahirette, yani cennette mutluluğa ulaşmasıdır.

Kaynaklar

  • Omvårdnad nivå 1 (2025–2026), Maria Christidis, Anna-Lena Stenlund, Gleerups Utbildning AB
  • Gerontologi och geriatrik nivå 1 (2025–2026), Eva-Lena Lindqvist, Gleerups Utbildning AB
  • “Gerontoloji ve Geriatri Ne Demektir?” yazısı
  • Said Nursî, Hastalar Risalesi
  • Said Nursî, Haşir Risalesi
  • Said Nursî, İhtiyarlar Risalesi (Treatise For The Elderly)

27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.

27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur'âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur'âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.

Sahabenin Elde Edilemeyecek Konumu

Bu metin, sahabelerin manevi makamına hiçbir velinin yetişemeyeceğini üç temel gerekçeyle açıklayan bir risaledir.

İlk olarak, sahabelerin ilahi muradı anlama ve hüküm çıkarma konusundaki kabiliyetlerinin, o dönemin yüksek manevi atmosferi sayesinde benzersiz olduğu vurgulanır.

İkinci olarak, Allah’a yakınlıkta nübüvvet mirası yoluyla ulaştıkları mertebenin, sonradan gelenlerin çabalarından çok daha kestirme ve saf bir yol olduğu belirtilir.

Üçüncü gerekçe ise, İslam’ın kuruluşunda sergiledikleri fedakârlıkların ve öncülüklerin, az bir amelle bile kıyaslanamaz sevaplar kazandırdığını anlatır.

Sonuç olarak, sahabeler İslam ağacının kökleri ve hidayet yıldızları olarak nitelendirilerek, onların ulaştığı kurbiyet ve fazilet makamının erişilmezliği temellendirilir.

NotebookLM



SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahâbeler Hakkındadır

Üçüncü Sebep

On ikinci ve Yirmi dördüncü ve Yirmibeşinci Söz’lerde ispat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nispeti, güneşin ayn‑ı zâtıyla, âyinelerde görülen güneşin misâli gibidir. İşte dâire‑i nübüvvet, dâire‑i velâyetten ne kadar yüksek ise, dâire‑i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahâbeler dahi dâire‑i velâyetteki sulehâya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâyet‑i kübrâ olan veraset‑i Nübüvvet ve sıddıkıyet – ki, sahâbelerin velâyetidir – bir velî kazansa yine saff‑ı evvel olan sahâbelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü Sebeb’in müteaddit vücûhundan üç vechini beyân ederiz.

Birinci Vecih:

İçtihatta, yani istinbat‑ı ahkâmda, yani Cenâb‑ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlamakta, sahâbelere yetişilmez.

Çünkü; o zamandaki o büyük inkılâb‑ı İlâhî, marziyât‑ı Rabbâniye’yi ve ahkâm‑ı İlâhiye’yi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhân, istinbat‑ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalpler, “Rabbimizin bizden istediği nedir!” diye merak ederdi. Ahvâl‑i zaman, bu hâli işmâm ve ihsâs edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhâverât, bu mânâları tazammun ederek vukû buluyordu. İşte bunun için her şey ve her hâl ve muhâvereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden; sahâbenin istîdâdını tekmîl ve fikirlerini tenvir ettiğinden; içtihat ve istinbatta istîdâdı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihâdı, o sahâbenin derece-i zekâvetinde ve istîdâdında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır.

Çünkü; şimdi saâdet‑i ebediyeye bedel, saâdet‑i dünyeviye medâr‑ı nazardır. Beşerin nazar‑ı dikkati, başka maksatlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd‑i maîşet, rûha sersemlik ve felsefe‑i tabîiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i içtimâîsi, o şahsın zihnine ve istîdâdına, içtihat hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi yedinci Sözün içtihat bahsinde, Süfyân İbn‑i Uyeyne ile, onun zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde ispat etmişiz ki; Süfyân’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.

İkinci Vecih:

Sahâbelerin Kurbiyet‑i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez.

Çünkü; Cenâb‑ı Hak, bize akrebdir ve her şeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise, O’ndan nihâyetsiz uzağız. O’nun kurbiyetini kazanmak iki sûretle olur.

Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahâbeler o sırra mazhardırlar.

İkinci Sûret: Bu’diyetimiz noktasında kat’‑ı merâtib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk‑i velâyet ona göre ve seyr‑i enfüsî ve seyr‑i âfâkî bu sûretle cereyan ediyor.

İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizaptır, cezb‑i Rahmânî’dir ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâip hârikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.

Meselâ; nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var:

Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet‑i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir.

İkincisi, bir sene kat’‑ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir; fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor…

Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir.

Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp tarîkat berzahına girmeden, hakikati, ayn‑ı zâhir içinde bulmaktır.

İkincisi, çok merâtibden seyr ü sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl‑i velâyet, çendan fenâ‑i nefse muvaffak olurlar, nefs‑i emmâreyi öldürürler; yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden; nefsin mâhiyetindeki cihâzât‑ı kesîre ile, ubûdiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ‑i nefisten sonra ubûdiyet‑i evliyâ besâtet peydâ eder.

Üçüncü Vecih:

Fazilet‑i a’mâl ve sevâb‑ı ef’âl ve fazilet‑i uhreviye cihetinde sahâbelere yetişilmez.

Çünkü; nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahùf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor.

Öyle de, sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki, bütün dakikaları – o hizmet‑i kudsiyede – o şehit olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.

Evet, sahâbeler mâdem İslâmiyet’in tesisinde ve envâr‑ı Kur’âniye’nin neşrinde, saff‑ı evvel teşkil ediyorlar;

اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ

Bir şeye sebep olan onu işleyen gibidir.

(hadis – Hadis-i bilma’na. Sahih-i İbn-i Hibban 5/131; Şerh-üs Sünne 6/159; Ed-Dürer-ül Müntesire – Suyuti sh: 83; Cem’-ül Fevaid 1/299; El-Feth-ül Kebir 2/144, 3/190 ve 200; Tirmizi bab: 14, hadis no: 29; Ez-Zühd – İbn-ül Mübarek 1/513; Ramuz-ül Ehadis sh: 207; Muhtar-ul Ehadis sh: 77, 111 ve 144)

sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ

Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve âl ve Ashabına rahmet et.

demesiyle; sahâbelerin, bütün ümmetin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebde’de küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasıl ki nokta‑i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyâdelik, dâire‑i muhîtada, bazen bir metre kadar ziyâdeye mukâbil geliyor.

Aynen şu dört misâl gibi; sahâbeler İslâmiyet’in şecere‑i nurâniyesinin köklerinden, esâslarından oldukları; hem bina‑yı İslâmiyet’in hutût‑u nurâniyesinin mebde’inde, hem Cemâat‑i İslâmiye’nin imâmlarından ve adetlerinin evvellerinde, hem Şems‑i Nübüvvet ve Sirâc‑ı Hakikat’in merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakîki sahâbe olmak lâzım geliyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلَّذ۪ي قَالَ اَصْحَاب۪ي كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ وَخَيْرُ الْقُرُونِ قَرْن۪ي وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

Allahım! “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz” buyuran Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salât ve selâm olsun.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.

ayet- Bakara Sûresi, 2:32

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Üçüncü Sebep, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#3976

https://erisale.com/#content.tr.1.661

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/yirmi-yedinci-sozun-zeyli/661


27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 2. Sebep – Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?

27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 2. Sebep – Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 2. Sebep – Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 2. Sebep – Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin

Yoldaşların Eşsiz Erdemi

Bu metin, sahabelerin manevi makamlarının neden ulaşılamaz olduğunu ve onların fazilet yönünden neden diğer tüm velilerden üstün sayıldığını açıklamaktadır.

İslam’ın ilk dönemindeki büyük devrim sayesinde hak ile batıl arasındaki keskin ayrım, sahabelerin doğruluğa ve imana en saf haliyle sarılmalarını sağlamıştır.

O dönemde her bir zikir ve ibadet, tüm insani duyguları uyandıran taze ve derin bir mana taşırken, zamanla bu hakikatler üzerindeki ünsiyet perdesi kalınlaşmıştır.

Yazara göre, sahabelerin kısa bir sürede elde ettiği manevi terakki, sonraki asırlarda ancak çok uzun süreli çabalarla yakalanabilmektedir.

Sonuç olarak eser, Asr-ı Saadet’teki benzersiz atmosferin insan ruhunda bıraktığı derin tesiri ve bu etkinin taklit edilemez olduğunu vurgulamaktadır.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahâbeler Hakkındadır

İkinci Sebep

Yirmiyedinci Söz’deki içtihat bahsinde beyân ve ispat edildiği gibi; sahâbeler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, kemâlât‑ı insaniyenin en âlâ derecesindedirler. Çünkü; o zamanda, o inkılâb‑ı azîm-i İslâmî’de hayır ve hak, bütün güzelliğiyle; şer ve bâtıl, bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı.

Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümûnesi olan Müseylime‑i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat‑ı ulviye sâhibi ve maâlî‑i ahlâka meftûn ve izzet ve mübâhâta meyyâl olan sahâbeler, elbette ihtiyarlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler.

Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümûnesi olan Habîbullâh’ın (Asm.) âlâ-yı illiyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak muktezâ‑yı seciyeleridir.

Meselâ; nasıl ki, zaman oluyor; medeniyet‑i beşeriye çarşısında ve hayat-ı içtimâiye-i insaniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i kâtil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve manevî metâların verdikleri güzel neticeler ve kıymettar eserler, bir tiryâk‑ı nâfi’ ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar‑ı rağbetini kendine celbeder. Herkes, elinden geldiği kadar onları satın almağa çalışır.

Öyle de; Asr‑ı Saâdet’te hayat-ı içtimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekâvet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime‑i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlit ettiğinden, secâya‑yı àliye ve hubb‑u maâlîye meftûn olan sahâbelerin, zehr-i kâtilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saâdet‑i ebediye gibi netice veren ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi’ bir tiryâk, en kıymettar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letâifleriyle onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir.

Hâlbuki o zamandan sonra, gitgide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı içtimâiye bozuldu. Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?

Geçen meseleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum. Şöyle ki:

Bir zaman kalbime geldi; niçin Muhyiddin‑i Arabî gibi hârika zâtlar sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde

سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰى

Büyük ve yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim.

arabi – Sahih-i Tirmizi (1/83)

derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki; o hatıra ve o hâl, sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşattır.

Evet Kur’ân‑ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb-ı azîm-i içtimâîde, ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbi’iyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla ve hayır ve kemâlât, bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyic bir zamanda; her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakâtını turfanda ve tarâvetli ve taze ve genç bir sûrette ifâde ettiği gibi; o inkılâb‑ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letâif‑i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyâr ve müteyakkız bir sûrette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte, şu hikmete binâen bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyâr olan sahâbeler, envâr‑ı îmâniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimât‑ı mübârekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.

Hâlbuki o infilâk ve inkılâptan sonra, gitgide letâif uykuya ve havâs o hakâik noktasında gaflete düşüp, o kelimât‑ı mübâreke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letâfetini ve tarâvetini kaybeder. Âdeta, sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyâtla, ancak evvelki hâli iâde edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahâbenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – İkinci Sebep, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#3963

https://erisale.com/#content.tr.1.659

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/yirmi-yedinci-sozun-zeyli/659


27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 1. Hikmet – Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olur; sonra Çin ve Hint gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve rehber‑i kemâlât olurdu.

27. Söz – İçtihat Risalesi - Zeyl 1. Hikmet - Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olur; sonra Çin ve Hint gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve rehber‑i kemâlât olurdu.
27. Söz – İçtihat Risalesi - Zeyl 1. Hikmet - Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olur; sonra Çin ve Hint gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve rehber‑i kemâlât olurdu.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 1. Hikmet – Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olur; sonra Çin ve Hint gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve rehber‑i kemâlât olurdu.

Sahabelerin Manevi Üstünlüğü

Bu metin, İslam peygamberi Hz. Muhammed’in (asm) arkadaşlarının, yani sahabelerin diğer tüm evliyalardan neden daha üstün olduğunu derinlikli bir perspektifle açıklamaktadır.

Temel argüman, peygamberlik nurunun bizzat yansıdığı Nebevi sohbetin ruhsal gelişim üzerindeki benzersiz ve dönüştürücü gücüne dayanmaktadır.

Yazar, bu özel etkileşimin bir dakika gibi çok kısa bir sürede dahi bir insanı manevi zirvelere taşıyabileceğini, öyle ki en büyük velilerin bile bu seviyeye erişemeyeceğini vurgular.

Metinde ayrıca, bir zamanlar vahşi ahlaka sahip bedevilerin bu nurla temas ettikten sonra dünyaya medeniyet ve rahmet dağıtan birer fazilet abidesine nasıl dönüştükleri anlatılır.

Sonuç olarak, sahabelerin ulaştığı külli faziletin, onların doğrudan peygamberlik makamıyla muhatap olmalarından kaynaklanan eşsiz bir mertebe olduğu ifade edilir.

NotebookLM




SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz 

İçtihat Risalesi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli 

Sahâbeler Hakkındadır

Mevlâna Câmî’nin dediği gibi derim:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ چِه بَاشَدْ چُونْ سَگِ اَصْحَابِ كَهْف

Yâ Resulallah, nasıl olur ki Ashab-ı Kehfin köpeği

دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَهِٔ اَصْحَابِ تُو

Senin ashabınla beraber Cennete girsin?

اُو رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ وَ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَىْ رَوَاسْت

O Cennette, ben Cehennemde revâ mıdır bu?

اُو سَگِ اَصْحَابِ كَهْف وَ مَنْ سَگِ اَصْحَابِ تُو

O Kehf Ashabının köpeği, ben senin ashabının…

farsi – Mevlana Câmi


بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Ve hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.

ayet – İsrâ Sûresi, 17:44


Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ… الخ

Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise pek merhametlidirler.

ayet – Fetih Sûresi, 48:29

Suâl Ediyorsunuz:

Bazı rivâyetlerde vardır ki: “Bid’aların revâcı hengâmında ehl‑i îmân ve takvâdan bir kısım sulehâ, sahâbe derecesinde veya daha ziyâde efdal olabilir.” diye rivâyetler vardır. Bu rivâyetler sahîh midir? Sahîh ise, hakikatleri nedir?

Elcevap:

Enbiyâdan sonra nev-i beşerin en efdali sahâbe olduğu, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’in icmâı bir hüccet-i kâtıadır ki, o rivâyetlerin sahîh kısmı, fazilet‑i cüz’iye hakkındadır. Çünkü; cüz’î fazilette ve hususî bir kemâlde; mercûh, râcihe tereccuh edebilir. Yoksa Sûre‑i Feth’in âhirinde, sitâyişkârâne tavsifât‑ı Rabbâniye’ye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur’ân’ın medih ve senâsına mazhar olan sahâbelere, fazilet‑i külliye nokta‑i nazarında yetişilemez.

Şu hakikatin pek çok esbap ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç hikmeti beyân edeceğiz.

Birinci Hikmet

Sohbet‑i Nebeviye öyle bir iksîrdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukâbil, hakikatin envârına mazhar olur. Çünkü, sohbette insibağ ve in’ikâs vardır. Mâlûmdur ki; in’ikâs ve tebaiyetle, o Nur-u Âzam-ı Nübüvvet’le beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük velîler sahâbe derecesine çıkamıyorlar.

Hattâ Celâleddin‑i Süyûtî gibi, uyanık iken çok defa Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olan velîler, Resûl‑i Ekrem (Asm.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin sohbeti, Nübüvvet‑i Ahmediye (Asm.) nuruyla, yani “Nebî” olarak O’nunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise, vefât‑ı Nebevîden sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmeleri, velâyet‑i Ahmediye nuruyla sohbettir. Demek Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, onların nazarlarına temessül ve tezâhür etmesi, Velâyet‑i Ahmediye cihetindedir; “Nübüvvet” itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefâvüt etmek lâzım gelir.

Sohbet‑i Nebeviye ne derece bir iksîr‑i nurânî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir kasâvet‑i vahşiyânede bulunduğu hâlde gelip, bir saat Sohbet‑i Nebeviye’ye müşerref olur; daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat‑i rahîmâneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olur; sonra Çin ve Hint gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve rehber‑i kemâlât olurdu.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Birinci Hikmet, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#3943

https://erisale.com/#content.tr.1.657

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/yirmi-yedinci-sozun-zeyli/657


27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

İçtihat ve İlâhî Kanunlar

Bu metin, İslam hukukunda içtihat kapısının teoride açık olsa da günümüz şartlarında bu yetkinliğe ulaşmanın önündeki engelleri ve mezheplerin çeşitlilik nedenlerini ele almaktadır.

Müellif, ilk dönem müçtehitlerinin hakikate yakınlıkları ve doğruluk ile yalan arasındaki keskin ayrım sayesinde ulaştıkları manevi mertebeyi, modern zamanın karmaşasıyla kıyaslamaktadır. 

Şeriatın temel hükümlerinin sabit kalmasına rağmen, fer’î meselelerdeki farklılıkların insanların sosyal yapılarına, yaşam tarzlarına ve mizaçlarına göre şekillendiği vurgulanmaktadır.

Farklı mezhep uygulamaları, bir hastaya şifa olan suyun diğerine zarar verebilmesi örneğiyle, toplumsal ihtiyaçlara uygun düşen ilahi bir hikmet ve rahmet olarak sunulmaktadır.

Sonuç olarak, insanlığın gelişim sürecine bağlı olarak hukuki yorumların çeşitlenmesinin bir gereklilik olduğu ifade edilmektedir.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

İçtihat kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni” vardır.

Altıncısı

Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

Eğer Desen: “Sahâbeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hàlî olmazlar. Hâlbuki, içtihâdatın ve ahkâm‑ı Şerîatın medârı, sahâbelerin adâleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet “Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler.” diye ittifak etmişler?”

Elcevap: Evet, sahâbeler ekseriyet‑i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştâk, adâlete hâhişgerdirler. Çünkü; yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesâfe, Arş’tan ferşe kadar açılmış. Esfel‑i sâfilîndeki Müseylime‑i Kezzâb’ın derekesinden âlâ-yı illiyînde olan Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın derece‑i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.

Evet, Müseylime’yi esfel‑i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l‑Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm’ı âlâ-yı illiyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.

İşte, hissiyat‑ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin‑i ahlâkıyeye perestiş eden ve Şems‑i Nübüvvet’in ziyâ‑yı sohbetiyle nurlanan sahâbeler, o derece çirkin ve sukùta sebep ve Müseylime’nin maskara‑âlûd müzahrefât dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr‑ı fahr ve mübâhât ve mîrâc-ı suûd ve terakkî ve Fahr‑i Risalet’in hazine‑i àliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle, içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka – ve bilhassa ahkâm‑ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde – elbette ellerinden geldiği kadar tâlip ve muvâfık ve âşık olmaları kat’îdir, zarûrîdir, şüphesizdir.

Hâlbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesâfe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vâsıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek àlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne îtimat edip, körü körüne alınmaz.

Hâtime

Asırlara göre şerîatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l‑Enbiyâ’dan sonra, Şerîat‑ı Kübrâ’sı her asırda, her kavme kâfî geldiğinden, muhtelif şerîatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruâtta, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır.

Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar tebeddül eder; öyle de, asırlara göre şerîatlar değişir, milletlerin istîdâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü; ahkâm‑ı şer’iyenin teferruât kısmı, ahvâl‑i beşeriyeye bakar; ona göre gelir, ilâç olur.

Enbiyâ‑i sâlife zamanında, tabakât-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri, hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidâî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şerîatlar, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıtada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatlar bulunurmuş.

Sonra, Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesiyle, insanlar güyâ iptidâî derecesinden îdâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtât ile akvâm‑ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şerîatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.

Fakat, tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyede gitmediğinden, mezhepler taaddüt etmiştir.

Eğer beşerin ekseriyet‑i mutlakası, bir mekteb‑i àlînin talebesi gibi bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhepler tevhid edilebilir. Fakat bu hâl‑i âlem, o hâle müsâade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.

Eğer Desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?

Elcevap: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır‥ şöyleki: Birisine hastalığının mizâcına göre su, ilâçtır; tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”

İşte bunun gibi, ahkâm‑ı İlâhiye – mezheplere, Hikmet‑i İlâhiye’nin sevkiyle ittibâ edenlere göre – değişir; hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur.

Meselâ, Hikmet‑i İlâhiye’nin tensibiyle İmâm‑ı Şâfiî’ye ittibâ eden, ekseriyet itibariyle Hanefîlere nispeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati bir tek vücûd hükmüne getiren hayat-ı içtimâiye de nâkıs olduğundan, her biri bizzat dergâh-ı Kâdiü’l-Hâcât’ta kendi derdini söylemek ve hususî matlûbunu istemek için, imâm arkasında, Fâtiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.

İmâm-ı Âzam’a ittibâ edenler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimâiyeye müstaid olduğundan; bir cemâat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum nâmına söyler. Umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalp edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî Mezhebi’ne göre imâm arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.

Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu tâdil edip nefs‑i emmâreyi terbiye eder. Elbette ekser etbâı, köylü ve nîm‑bedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebi’ne göre: “Kadına temâs ile abdest bozulur; az bir necâset zarar verir.” Ekseriyet itibariyle hayat-ı içtimâiyeye giren, nîm‑medenî şeklini alan insanlar, ittibâ ettikleri Mezheb‑i Hanefî’ye göre: “Mess‑i nisvân abdesti bozmaz; bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.”

İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz‑ı maîşet itibariyle ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya müptelâ olduğundan; sanat ve maîşet itibariyle, tabiat ve nefs‑i emmâresi meydânı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için şerîat, onların hakkında, o tecâvüzâta sed çekmek için, “Abdest bozulur, temâs etme! Namazını iptal eder, bulaşma!” manevî kulağında bir sadâ‑yı semâvî çınlattırır. Ama o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı içtimâiyesi itibariyle, ahlâk‑ı umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa müptelâ değil, mülevves şeylerle nezâfet‑i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şerîat, Mezheb‑i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz. Hicap edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetvâ vardır.” der, onu vesveseden kurtarır.

İşte, denizden iki katre sana misâl… Onlara kıyâs et. Mîzan‑ı Şa’rânî mîzanıyla, şerîat mîzanlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.

ayet – Bakara Sûresi, 2:32

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ تَمَثَّلَ ف۪يهِ اَنْوَارُ مَحَبَّتِكَ لِجَمَالِ صِفَاتِكَ وَاَسْمَائِكَ، بِكَوْنِهِ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى، وَمَنْ تَمَرْكَزَ ف۪يهِ شُعَاعَاتُ مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ ف۪ي مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهِ اَكْمَلَ وَاَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ، وَصَيْرُورَتِهِ اَنْمُوذَجَ كَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ، وَفِهْرِسْتَةَ مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ. وَمَنْ تَظَاهَرَ ف۪يهِ لَطَائِفُ مَحَبَّتِكَ وَرَغْبَتِكَ لِاِسْتِحْسَانِ صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهِ اَعْلٰى دَلَّالِ مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ وَاَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِن۪ينَ صَوْتًا ف۪ي اِعْلَانِ حُسْنِ نُقُوشِكَ وَاَبْدَعَهُمْ نَعْتًا لِكَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ. وَمَنْ تَجَمَّعَ ف۪يهِ اَقْسَامُ مَحَبَّتِكَ وَاِسْتِحْسَانِكَ لِمَحَاسِنِ اَخْلَاقِ مَخْلُوقَاتِكَ وَلَطَائِفِ اَوْصَافِ مَصْنُوعَاتِكَ، بِكَوْنِهِ جَامِعًا لِمَحَاسِنِ الْاَخْلَاقِ كَافَّةً بِاِحْسَانِكَ وَلَطَائِفِ الْاَوْصَافِ قَاطِبَةً بِفَضْلِكَ. وَمَنْ صَارَ مِصْدَاقًا صَادِقًا وَمِقْيَاسًا فَائِقًا لِجَم۪يعِ مَنْ ذَكَرْتَ ف۪ي فُرْقَانِكَ اِنَّكَ تُحِبُّهُمْ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ وَالصَّابِر۪ينَ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُتَّق۪ينَ وَالتَّوَّاب۪ينَ وَالْاَوَّاب۪ينَ وَجَم۪يعِ الْاَصْنَافِ الَّذ۪ينَ اَحْبَبْتَهُمْ وَشَرَّفْتَهُمْ بِمَحَبَّتِكَ، ف۪ي فُرْقَانِكَ حَتّٰى صَارَ اِمَامَ الْحَب۪يب۪ينَ لَكَ، وَسَيِّدَ الْمَحْبُوب۪ينَ لَكَ وَرَئ۪يسَ اَوِدَّائِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاِخْوَانِهِ اَجْمَع۪ينَ

Allahım! Esmâ-i Hüsnânın tecelliyâtına câmi’ bir ayna oluşu sırrıyla, esmâ ve sıfâtının güzelliğine olan kudsî muhabbetinin envârı onda temessül eden, masnuâtının en ekmeli ve en bedîi, kemâlât-ı san’atının enmuzeci ve mehâsin-i nukuşunun fihristesi olması hasebiyle, masnuâtındaki san’atına olan kudsî muhabbetinin şuaları onda temerküz eden, mehâsin-i san’atının en âlî dellâlı, nukuşunun güzelliklerini ilân edenler arasında sesçe en yüksek oluşu ve kemâlât-ı san’atının en güzel medîhelerini dile getirişi sebebiyle, san’atının istihsânına muhabbet ve rağbetinin en latîf cilveleri onda tezahür eden, Senin ihsânın olan mehâsin-i ahlâkın kâffesini ve eser-i fazlın olan letâif-i evsâfın hepsini câmi’ olması sırrıyla, mahlûkatının güzel ahlâkına ve masnuâtının latîf evsâfına olan muhabbet ve istihsânının aksâmı onda tecemmu eden, Furkan’ında muhsinlerden, sâbirlerden, mü’minlerden, müttakîlerden, tevvâbînden, evvâbînden ve Kendini onlara sevdirdiğin ve muhabbetinle onları şereflendirdiğin bilcümle esnâf-ı ibâdın için doğru bir mihenk ve fâik bir mikyas teşkil eden, ve öyle bir mihenk ve mikyas ki, Senin habiblerinin imamı ve Senin mahbublarının seyyidi ve Senin dostlarının reisi olan Zâta, bütün ashâbına ve ihvânına, salât ve selâm et.

اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ

Rahmetinle ey Erhamürrâhimîn…Âmin.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Altıncı Mâni – Hâtime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-altinci-mani#3910

https://erisale.com/#content.tr.1.651

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/651


27. Söz – İçtihat Risalesi 4. ve 5. Mâni: Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.

27. Söz – İçtihat Risalesi 4. ve 5. Mâni: Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.
27. Söz – İçtihat Risalesi 4. ve 5. Mâni: Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.
27. Söz – İçtihat Risalesi 4. ve 5. Mâni: Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.

Şeriatın ve Hukukun İlahi Sınırları

Bu metinler, İslam hukukunda içtihat yapmanın şartlarını ve modern dönemde bu kapıdan girmeye engel olan durumları ele almaktadır.

Yazara göre, dini bütünlüğü korumak için yapılan yenilikler bir tekemmül sayılırken, dünyevi felsefelerle şekillenen müdahaleler yıkıcı birer tahrip vesilesidir.

Günümüzdeki yaklaşımların şeriatın ulvi gayelerinden uzaklaşarak sadece dünyevi faydaya ve beşeri arzulara odaklandığı vurgulanmaktadır.

Özellikle zaruret kavramının yanlış yorumlanması ve ibadet dilinin değiştirilmesi gibi girişimlerin, ilahi hükümlerin özünü bozduğu ifade edilmektedir.

Sonuç olarak, dini hükümlerde yapılacak her türlü tasarrufun ancak takva ve ilahi izin çerçevesinde meşru olabileceği savunulmaktadır.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

https://youtube.com/shorts/wJSlf9XVi4Y

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

İçtihat kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni” vardır.

Dördüncüsü

Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için tevessü’ meyli bulunur. O meyl‑i tevessü’ ise – çünkü dâhildendir – vücûd ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsî’ için bir meyil ise; o, vücûdun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tevsî’ değildir. Öyle de; İslâmiyet’in dâiresine selef‑i sâlihîn gibi takvâ‑yı kâmile kapısıyla ve zarûriyât‑ı diniyenin imtisali tarîkiyle dâhil olanlarda meylü’t‑tevessü’ ve irâde-i içtihat bulunsa, o, kemâldir ve tekemmüldür. Yoksa zarûriyâtı terkeden ve hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe‑i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t‑tevsî’ ve irâde-i içtihat, vücûd‑u İslâmiye’yi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmağa vesiledir.

Beşincisi

Üç nokta‑i nazar, şu zamanın içtihâdatını arziye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Hâlbuki, şerîat semâviyedir ve içtihâdat-ı şer’iye dahi, onun ahkâm‑ı mestûresini izhâr ettiğinden semâviyedirler.

Birincisi:

Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir; icâba, icâda medâr değildir. İllet ise, vücûduna medârdır. Meselâ; seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat‑ı şer’iyenin illeti seferdir; hikmeti ise, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü, illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti, illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihat arziyedir, semâvî değildir.

İkincisi:

Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saâdet‑i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları, ona tevcîh ediyor. Hâlbuki; şerîatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saâdet‑i uhreviyeye bakar. İkinci derecede – âhirete vesile olmak dolayısıyla – dünyanın saâdetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, rûh‑u şerîattan yabânîdir. Öyle ise, şerîat nâmına içtihat edemez.

Üçüncüsü:

اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ

Zaruretler mahzurluları (haramı) helâl derecesine getirir.

arabi

el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 2:35.

kaidesi, yani: “Zarûret haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise, küllî değil. Zarûret, eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû‑i ihtiyarıyla, gayr‑ı meşrû sebeplerle zarûret olmuş ise; haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz, özür teşkil edemez.

Meselâ; bir adam sû‑i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufâtı, ulemâ‑i şerîatça aleyhinde cârîdir, mâzûr sayılmaz. Tatlîk etse talâkı vâki olur. Bir cinayet etse ceza görür. Fakat sû‑i ihtiyarıyla olmazsa talâk vâki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ; bir içki müptelâsı, zarûret derecesinde müptelâ olsa da diyemez ki: “Zarûrettir, bana helâldir.”

İşte şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden bir beliye‑i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki; sû‑i ihtiyardan, gayr‑ı meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüt ettiklerinden; ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Hâlbuki şu zamanın ehl-i içtihâdı, o zarûratı, ahkâm‑ı şer’iyeye medâr yaptıklarından, içtihatları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir, semâvî olamaz, şer’î değil. Hâlbuki; semâvât ve arzın Hàlık’ının ahkâm‑ı İlâhiye’sinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdâhale, O Hàlık’ın izn‑i manevîsi olmazsa; o tasarruf, o müdâhale merduttur.

Meselâ; bazı gâfiller, hutbe gibi bazı Şeâir‑i İslâmiyeyi, Arabî’den çıkarıp her milletin lisânıyla söylemeyi, iki sebep için istihsân ediyorlar.

Birincisi:

“Tâ, siyaset‑i hâzıra avâm‑ı müslimîne de o sûretle tefhim edilsin.” Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.

İkinci sebep:

“Hutbe, bazı suver‑i Kur’âniye’nin nasihatleri anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet‑i İslâm, İslâmiyet’in zarûriyâtı ve müsellemâtı ve mâlûm olan ahkâmını, ekseriyet itibariyle imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât‑ı şer’iye ve mesâil‑i dakîka ve nasâyih‑i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisân ile hutbe okunması ve suver‑i Kur’âniye’nin – eğer mümkün olsaydı – tercümesi (Hâşiye)

İ’câza dair olan Yirmi beşinci Söz, Kur’ân’ın hakîki tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.

belki müstahsen olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücûbu ve katl, zinâ ve şarabın haramiyeti gibi mâlûm olan ahkâm‑ı kat’iyye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm‑ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders almağa muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm‑ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve îmân hissini tahrîk etmekle imtisallerine teşvik ve tezkîre ve ihtara muhtaçtırlar.

Hâlbuki; bir âmî, ne kadar câhil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe‑i Arabiye’den şu meâl‑i icmâliyeyi anlar ki: “Herkese ve bana mâlûm olan îmânın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini hatip ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor.” der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba, kâinâtta hangi tâbirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur’ân‑ı Hakîm’in i’câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkîrlerine, teşviklerine mukâbil gelebilsin!

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Dördüncü ve Beşinci Mâni, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-dorduncu-mani#3893

https://erisale.com/#content.tr.1.648

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/648


7. Sınıf Matematik Tam Sayılar | 10 Dakikada Toplama – Çıkarma Öğren (Konu Özeti)

7. Sınıf Matematik Tam Sayılar | 10 Dakikada Toplama–Çıkarma Öğren (Konu Özeti)
7. Sınıf Matematik Tam Sayılar | 10 Dakikada Toplama–Çıkarma Öğren (Konu Özeti)
7. Sınıf Matematik Tam Sayılar | 10 Dakikada Toplama–Çıkarma Öğren (Konu Özeti)

Tam Sayıların Matematiksel Temelleri: Toplama ve Çıkarma Özeti

Sunulan metin, 7. sınıf matematik dersi müfredatında yer alan tam sayılarla toplama ve çıkarma işlemlerinin temel prensiplerini kapsamlı bir şekilde özetlemektedir.

Kaynak, pozitif ve negatif sayıların mantığını açıklarken, işlemler sırasında uygulanması gereken işaret kurallarını ve bu sayıların sayı doğrusu üzerindeki gösterimlerini detaylandırmaktadır.

Ayrıca, toplama işleminin değişme, birleşme ve etkisiz eleman gibi yapısal özellikleri ile sayıların günlük hayattaki borç-alacak veya yükseklik-derinlik gibi pratik karşılıkları üzerinde durulmaktadır.

Metnin sonunda, matematiksel düşünme yeteneğinin insan doğasına yerleştirilmiş olmasıyla ilgili ve diğer canlılardan ayrılan yönü üzerine felsefi bir soruya yer verilmiştir.

Millî Eğitim Bakanlığı müfredatına dayanan bu içerik, öğrencilerin konuyu analiz etme ve uygulama becerilerini geliştirmeyi hedefleyen eğitici bir rehber niteliği taşımaktadır.

NotebookLM

PowerPoint –

7. Sınıf Matematik Tam Sayılar | 10 Dakikada Toplama–Çıkarma Öğren (Konu Özeti)


📘 Tam Sayılarla Toplama ve Çıkarma – Özet

🔢 1. Tam Sayılar Nedir?

Pozitif (+), negatif (−) ve sıfırdan (0) oluşan sayılardır.
Örneğin: −5, 0, +7 gibi.


➕ 2. Tam Sayılarla Toplama Kuralları

✔️ Aynı işaretli sayılar:

  • Sayıların mutlak değerleri toplanır
  • Ortak işaret korunur

Örnek:
(+3) + (+2) = +5
(−4) + (−6) = −10


✔️ Zıt işaretli sayılar:

  • Büyük olanın mutlak değerinden küçük olan çıkarılır
  • Sonuç, mutlak değeri büyük olanın işaretini alır

Örnek:
(−10) + (+7) = −3


✔️ Sayı doğrusunda:

  • Pozitif sayı → sağa ilerlenir
  • Negatif sayı → sola ilerlenir

🧠 4. Toplama İşleminin Özellikleri

🔁 Değişme özelliği:

a + b = b + a

🔗 Birleşme özelliği:

(a + b) + c = a + (b + c)

0️⃣ Etkisiz eleman:

a + 0 = a

🔄 Ters eleman:

a + (−a) = 0


🌍 5. Günlük Hayat Örnekleri

  • Yükseklik (dağ) → pozitif
  • Derinlik (deniz) → negatif
  • Borç → negatif,
  • Para → pozitif

Bu tür problemler tam sayılarla ifade edilerek çözülür.


İnsanlara verilen ve diğer varlıklardan ayıran en büyük özelliklerden birisi de sayıları kullanarak varlıkları ve durumları anlaması, analiz etmesi ve çıkarımlar yapabilmesidir.

Matematiği ve sayları kullanabilme ve işlem yapabilme becerisi insanlardan başka varlıklara da verilmiş midir?


KAYNAKLAR

MEB DEVLET KİTAPLARI 2024, ORTAOKUL VE İMAM HATİP ORTAOKULU MATEMATİK 7. SINIF DERS KİTABINDAN ÖZETLENMİŞTİR.

Özetlemede ChatGPT ve NotebookLM yapay zeka araçları kullanılmıştır.