Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz bu haftaki Cumartesi Derslerinde “Ateş Topu – Fireball – Göktaşı Meteor Yağmuru- Yıldız Kayması – Şeytan Taşlama – Dünyadan Uzaya Gidip Gelme ve Uzaydan Dünyaya İnip Çıkma” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Beşinci Basamak.
Ateş Topu – Fireball – Göktaşı Meteor Yağmuru- Yıldız Kayması – Şeytan Taşlama – Dünyadan Uzaya Gidip Gelme ve Uzaydan Dünyaya İnip Çıkma – Cumartesi Dersleri 15. 5.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
BEŞİNCİ BASAMAK
Madem arzdan semâya gidip gelmek var. Semâdan arza inip çıkmak oluyor; ehemmiyetli levazımat-ı arziye oradan gönderiliyor. Ve madem ervâh-ı tayyibeler
arz: yer, dünya
ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-ḥ)
levazımat-ı arziye: dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlar
sema: gök (bk. s-m-v)
semâya gidiyorlar. Elbette, ervâh-ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü vücutça letafet ve hiffetleri var. Hem şüphesiz tard ve red edilecekler. Çünkü mahiyetçe şeraret ve nuhusetleri vardır.
Hem, bilâşek velâ şüphe, şu muamele-i mühimmenin, şu mübareze-i mâneviyenin, âlem-i şehadette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü, saltanat-ı Rububiyetin hikmeti iktiza eder ki, zîşuur için, bahusus en mühim vazifesi müşahede ve şehadet ve dellâllık ve nezaret olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. (Nasıl ki, nihayetsiz bahar mucizatına yağmuru işaret koymuş ve havârık-ı san’atına esbab-ı zahiriyeyi alâmet etmiş.) Ta âlem-i şehadet ehlini işhad etsin. Belki o acip temâşâya, umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celb etsin. Yani, o koca semâvâtı, etrafında nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir suretinde gösterip haşmet-i Rububiyetini tefekkür ettirsin.
Madem şu mübareze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki, hadisat-ı cevviye ve semâviye içinde, şu ilâna münasip hiçbir hadise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira, yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hadise-i necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar ensep düştüğü bedâheten anlaşılır. Halbuki, şu hadisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka, ona münasip bir hikmeti bilinmiyor. Sair hadisat öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdemden beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur.
ahyâr: hayırlı kimseler (bk. ḫ-y-r) âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d) bahusus: özellikle bedâheten: ap açık bir şekilde beşer: insan bilâşek velâ şüphe: şeksiz ve şüphesiz (bk. lâ) celb etmek: çekmek cühud: bilerek inkâr etme dellal: davetçi, ilan edici ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i semavat: semavat ehli, melekler ve ruhanîler (bk. s-m-v) enseb: daha uygun (bk. n-s-b) enzâr-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r) ervâh-ı habîse: kötü ruhlar (bk. r-v-ḥ) esbab-ı zahiriye: görünen sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r) hadisat-ı cevviye ve semaviye: hava ve gök olayları (bk. s-m-v) hadisat-ı necmiye: yıldız olayları (bk. ḥ-d-s̱) haşmet-i Rububiyet: Cenab-ı Hakkın bütün varlıkları merhamet ve şefkatle beslemesi, terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutmasının ihtişamı (bk. r-b-b)
havârık-ı san’at: sanat harikaları (bk. ṣ-n-a) hiffet: hafiflik hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m) i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z) iktiza: gerektirme işhad: şahit gösterme (bk. ş-h-d) letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f) mahiyet: esas, nitelik, içyapı mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti meşhud: görünen, bilinen (bk. ş-h-d) mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) muamele-i mühimme: önemli davranış mübareze-i mâneviye: mânevî mücadele ve çatışma (bk. a-n-y) mübareze-i ulviye: yüce mücadele muhkem: sağlam (bk. ḥ-k-m) münasip: uygun (bk. n-s-b) müşahede: gözlemleme (bk. ş-h-d) müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d) nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
nöbettar: nöbetçi nuhuset: uğursuzluk recm-i şeytan: şeytan taşlama sair: diğer saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) sekene-i arz: dünyalılar (bk. s-k-n) semâ: gök (bk. s-m-v) semavat: gökler (bk. s-m-v) şer: kötülük şeraret: şerlilik, kötülük suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tard: kovma, uzaklaştırma tasarrufat-ı gaybiye: görünmeyen âlemlerden gelen tasarruflar (bk. ğ-y-b; ṣ-r-f) tefekkür etmek: düşünmek (bk. f-k-r) temâşâ: seyir temerrüd: inat etme, direnme tezyin edilmek: süslenmek (bk. z-y-n) tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) zaman-ı Âdem: Âdem peygamberin zamanı zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Beşinci Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Melekler ve Şeytanlar – İyiler ve Kötüler Arasındaki Mübareze – Mücadele ve Çatışma” işlnmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Dördüncü Basamak.
Melekler ve Şeytanlar – İyiler ve Kötüler Arasındaki Mübareze – Mücadele ve Çatışma – Cumartesi Dersleri 15. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
DÖRDÜNCÜ BASAMAK
Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbiri ve Hâlıkı olan Zât-ı Zülcelâlin, ahkâmları ayrı ayrı pek çok namları ve ünvanları ve Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Meselâ, ashab-ı Nebî safında küffara karşı muharebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvan ise, o isim ve ünvan iktiza eder ki, melâike ile şeyâtin ortasında muharebe bulunsun ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arzîn mabeynlerinde mübareze olsun. Evet, küffarın nüfus ve enfasları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emirle, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rububiyet-i âmme ünvanıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze açıyor.
Temsilde hata olmasın, görüyoruz ki, nasıl ki bir padişahın daire-i hükûmeti itibarıyla ayrı ayrı pek çok ünvanları, isimleri bulunur. Meselâ daire-i adliye onu Hâkim-i Âdil ismiyle yad eder. Daire-i askeriye onu Kumandan-ı Âzam namıyla bilir.
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) ahyâr-ı semâviyyîn: göktekilerin hayırlıları, iyileri (bk. s-m-v) âlem: dünya, evren (bk. a-l-m) arz: yer, dünya ashab-ı Nebî: Peygamberimizin ashabı, arkadaşları (bk. n-b-e) daire-i adliye: adliye dairesi (bk. a-d-l) daire-i askeriye: askerlik dairesi daire-i hükûmet: yönetim dairesi (bk. ḥ-k-m) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) enfas: nefesler, hayatlar, canlar (bk. n-f-s) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) eşrâr-ı arzîn: yeryüzünün şerlileri, kötüleri evliyalar: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme (bk. bilgiler) fıtrî: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r) hadsiz: sınırsız Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hulkî: yaratılıştan (bk. ḫ-l-ḳ) iktiza: gerektirmeins: insanlar kabza-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kayıt: sınır küffar: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r) Kumandan-ı Âzam: her yere ve herşeye hükmeden en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m) kuvâ: duygular, hisler mabeyn: ara mahdut: sınırlı mahvetmek: yok etmek mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) mazhar-ı tahavvülât: değişikliğe uğramış (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) meydan-ı imtihan: imtihan meydanı mezkur: sözü geçen, anılan mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mübareze: mücadele, çatışma Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) muharebe: savaş mühim: önemli
nam: ad, isim, ünvan nemrud: (bk. bilgiler) neş’et eden: doğan, meydana çıkan nüfus: nefisler (bk. n-f-s) peyda olmak: var olmak Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) sair: diğer, başka sayha: sesleniş sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v) şeraret: şerlilik, kötülük şeyâtin: şeytanlar sür’at: hız tagayyür: başkalaşma tahavvül: değişim tedennî: alçalma, gerileme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakki: yükselme, ilerleme yad edilmek: anılmak Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
Daire-i meşihat onu Halife ismiyle zikreder. Daire-i mülkiye onu Sultan namiyle tanır. Mutî ahali ona Merhametkâr Padişah derler. Âsi insanlar ona Kahhar Hâkim derler. Daha bunlara kıyas et. İşte, bazı vakit oluyor ki, bütün ahali onun elinde olan o padişah-ı âli âciz, zelil bir âsiyi bir emirle idam etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sadık bir memurunu taltife liyakatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki, haşmet-i saltanat ve tedbir-i hükûmet ünvanıyla mükâfata istihkakını teşhir etmek için bir meydan-ı müsabaka açar, vezirine emreder, ahaliyi temâşâya davet eder. Bir istikbal-i siyasî yaptırır, muhteşem bir imtihan-ı ulvî neticesinde bir mecma-ı âlide onu taltif eder, liyakatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyas et.
İşte,
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1
Ezel, Ebed Sultanının pek çok Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Tecelliyat-ı celâliye ve tezahürat-ı cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve unvanları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennemin vücudunu iktiza eden isim ve ünvan ve şe’ni ise, kanun-u tenasül, kanun-u müsabaka, kanun-u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillü, kanun-u mübarezenin dahi bir derece tâmimini isterler. Kalb etrafındaki ilhamat ve vesveselerin mübarezelerinden tut, ta semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübarezesine (2) kadar, o kanunun şümulünü iktiza eder.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âfâk: ufuklar ahali: halk arz: yer, dünya âsi: isyan eden, başkaldıran cihet: yön, taraf daire-i meşihat: din işleri dairesi daire-i mülkiye: devlet idaresiyle meşguliyet dairesi (bk. m-l-k) ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-ḥ) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Ezel ve Ebed Sultanı: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hâkimiyet sahibi Allah (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ) Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l) Halife: Müslümanların dini reisi (bk. ḫ-l-f) haşmet-i saltanat: sultanlığın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ) hususî: özel iktiza: gerektirme ilhamat: ilhamlar imtihan-ı ulvî: yüce imtihan istihkak: hak etme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
istikbal-i siyasî: siyasî karşılama Kahhar Hâkim: kahreden ve herşeye hükmeden güç ve kuvvet sahibi (bk. ḳ-h-r; ḥ-k-m) kanun-u mübareze: mücadele, çatışma kanunu (bk. ḳ-n-n) kanun-u müsabaka: yarışma kanunu (bk. ḳ-n-n) kanun-u teavün: yardımlaşma kanunu (bk. ḳ-n-n) kanun-u tenasül: üreme ve çoğalma kanunu (bk. ḳ-n-n) levazımat-ı arziye: dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlar liyakat: layık olma mecma-ı âli: yüce meclis (bk. c-m-a) melâike: melekler (bk. m-l-k) Merhametkâr: merhametli, şefkatli (bk. r-ḥ-m) meydan-ı müsabaka: yarış meydanı misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mübareze: mücadele, çatışma muhteşem: ihtişamlı, görkemli muktedir: iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) mutî: itaatkâr, emre uyan nam: ad, ünvan nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
padişah-ı âli: yüce hükümdar sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ) şe’n: iş, fiil, özellik (bk. ş-e-n) sema: gök (bk. s-m-v) şümul: kapsam şuûnat: işler, fiiller ve icraatlar (bk. ş-e-n) taltif: lütuf ve iyilikte bulunma (bk. l-ṭ-f) tâmim: genelleştirme, yayma tecelliyat-ı celâliye: Allah’ın haşmet ve ihtişamının varlıklar üzerinde görünümü (bk. c-l-y; c-l-l) tedbir-i hükûmet: hükûmetin tedbiri, işleri önceden planlayarak idare etmesi (bk. d-b-r; ḥ-k-m) temâşâ: seyretme teşhir etmek: sergilemek tezahürat-ı cemâliye: Allah’ın güzelliğinin, lütuf ve iyiliklerinin varlıklar üzerinde görünüşleri (bk. ẓ-h-r; c-m-l) umumî: genel vesvese: şüphe, kuruntu vücud: varlık (bk. v-c-d) zelil: alçak, aşağılık zikretmek: anmak zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Dördüncü Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Yer ile Gök, Dünya ile Uzay Kıyaslaması – Dünya Evrene Nispeten Bir Ölçek Gibidir, Bir Çeşme Gibidir” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz’den Üçüncü Basamak.
Yer ile Gök, Dünya ile Uzay Kıyaslaması – Dünya Evrene Nispeten Bir Ölçek Gibidir, Bir Çeşme Gibidir – Cumartesi Dersleri 15. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
ÜÇÜNCÜ BASAMAK
ÜÇÜNCÜ BASAMAK
Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttıradı ve vüs’at ve nuraniyeti gösterir ki, sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki, bütün ahalisi muti’dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame ve münakaşayı icap edecek bir sebep yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.
Evet, zeminde ezdad içtima etmiş, eşrar ahyara karışmış, içlerinde münakaşat başlamış. O sebepten ihtilâfat ve ıztırabat düşmüş. Ve ondan imtihanat ve müsabakat teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyat ve tedenniyat çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:
Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz’ü olan meyvesidir. Malûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cemiyetli, en nazik, en ehemmiyetli cüz’üdür. İşte bunun için, semere-i âlem olan insan en cami’, en bedi’, en âciz, en zayıf ve en lâtif bir mucize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumana nisbeten
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) ahali: halk ahyar: hayırlılar, iyiler âsuman: gökyüzü, gökkubbe bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a) beşer: insan cami’: kapsayıcı (bk. c-m-a) cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a) cesed-i misalî: maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden (bk. m-s̱-l) cüz’ü: kısım, parça (bk. c-z-e) edyân-ı semaviye: vahiyle gelen semavî dinler (bk. s-m-v) ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ervâh-ı emvat: ölülerin ruhları (bk. r-v-ḥ; m-v-t) ervâh-ı enbiya ve evliya: peygamberlerin ve velilerin ruhları (bk. r-v-ḥ; n-b-e; v-l-y) eşrar: şerliler, kötüler ezdad: zıtlar fıtrat: yaratılış, mizaç (bk. f-ṭ-r) hads-i kat’î: doğru ve kesin sezgi (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hiffet: hafiflik hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) icap etmek: gerektirmek icmâ: görüş birliği (bk. c-m-a) içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a) ihtilâfat: ihtilaflar, farklılıklar imtihanat: imtihanlar intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istinad eden: dayanan (bk. s-n-d) izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) ıttırad: düzgünlük, aynı şekilde devamlılık ıztırabat: ıztıraplar, sıkıntılar karib: yakın lâtif: cismanî olmayan, ruhla ilgili (bk. l-ṭ-f) letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f) mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m) melâike: melekler (bk. m-l-k) mesken: ev, yer (bk. s-k-n) mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) münakaşa: tartışma münakaşat: münakaşalar, tartışmalar müsabakat: müsabakalar, yarışmalar muti’: itaat eden, emre uyan
müzahame: zahmet verme, itişip kakışma nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b) nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r) safi: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y) sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n) sekene-i arz: dünyalılar, yer sakinleri (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v) semere: meyve, netice semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m) şerece-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d) sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n) sükût: sessizlik tedenniyat: alçalmalar, gerilemeler teklif: görev yükleme terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber vahiy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y) vüs’at: genişlik zemin: yer
maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün mucizât-ı san’atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi ve nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri ve mâkesi ve hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-ı sağîresinde cevâdâne icadın medarı ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı ve menâzır-ı sermediyenin sür’atle değişen taklitgâhı ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte, arzın HAŞİYE-1 bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor; mükerreren
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 1
der.
Haşiye-1
Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle birşey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san’atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte,
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
sırrını anla.
Dipnot-1
“Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16; İsrâ Sûresi, 17:102, Kehf Sûresi, 18:14.
âhiret âlemi: öteki dünya (bk. e-ḫ-r; a-l-m) âlem: dünya (bk. a-l-m) arz: yer, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y) besâtin-i daime: daimi ve sürekli bahçeler Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cevâdâne: cömertçe (bk. c-v-d) destgâh: tezgâh, işyeri envâ-ı sağîre: küçük çeşitler faaliyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b) farz etmek: varsaymak gayb âlemi: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. ğ-y-b; a-l-m) hadsiz: sınırsız hakaret: küçüklük, değersizlik hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın yaratıcılığı, yoktan var ediciliği (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hemmiyet-i san’aviye: san’at tarafının önemi (bk. ṣ-n-a) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hususan: özellikle icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) küre-i arz: yerküre, dünya mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) mahsulât: ürünler mâkes: yansıma yeri, ayna masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) mazi: geçmiş zaman medar: eksen, dayanak, vesile menâzır-ı sermediye: devamlı, sürekli manzaralar (bk. n-ẓ-r) mensucat-ı ebediye: sonsuz hayata ait dokumalar (bk. e-b-d)
meşher: sergi mezher: çiçeklik mezraa: tarla mikyas: ölçü mu’cizât-ı san’at: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a) mükerreren: tekrarla, defalarca müteaddit: çeşitli, birden fazla müteceddid: yenilenen, tazelenen muvakkat: geçici muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) nazar: dikkat (bk.n-ẓ-r) nebatat: bitkiler nihayetsiz: sonsuz nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) noksan: eksik nokta-i mihrakiye: odak noktası nümunegâh: nümunelerin bulunduğu yer rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) semavat: gökler (bk. s-m-v) sür’at: hız taklitgâh: taklit yeri tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları (bk. c-l-y; s-m-v) terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b) varidatsız: gelirsiz yeknesak: monoton, değişmeyen zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r) ziyade: fazla
Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş’et eden sür’atli tahavvülü ve devamlı tagayyürü iktiza eder ki, sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülât olsun.
Hem şu mahdut arz, hadsiz mucizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sair zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için, nihayetsiz terakki ve nihayetsiz tedennîye mazhar olmuşlar. Enbiyadan, evliya dan tut, ta Nemrutlara, ta şeytanlara kadar, uzun bir meydan-ı imtihanları peyda olmuştur. Madem öyledir; elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) ahyâr-ı semâviyyîn: göktekilerin hayırlıları, iyileri (bk. s-m-v) âlem: dünya, evren (bk. a-l-m) arz: yer, dünya ashab-ı Nebî: Peygamberimizin ashabı, arkadaşları (bk. n-b-e) daire-i adliye: adliye dairesi (bk. a-d-l) daire-i askeriye: askerlik dairesi daire-i hükûmet: yönetim dairesi (bk. ḥ-k-m) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) enfas: nefesler, hayatlar, canlar (bk. n-f-s) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) eşrâr-ı arzîn: yeryüzünün şerlileri, kötüleri evliyalar: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme (bk. bilgiler) fıtrî: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r) hadsiz: sınırsız Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hulkî: yaratılıştan (bk. ḫ-l-ḳ) iktiza: gerektirmeins: insanlar kabza-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kayıt: sınır küffar: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r) Kumandan-ı Âzam: her yere ve herşeye hükmeden en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m) kuvâ: duygular, hisler mabeyn: ara mahdut: sınırlı mahvetmek: yok etmek mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) mazhar-ı tahavvülât: değişikliğe uğramış (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) meydan-ı imtihan: imtihan meydanı mezkur: sözü geçen, anılan mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mübareze: mücadele, çatışma Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) muharebe: savaş mühim: önemli
nam: ad, isim, ünvan nemrud: (bk. bilgiler) neş’et eden: doğan, meydana çıkan nüfus: nefisler (bk. n-f-s) peyda olmak: var olmak Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) sair: diğer, başka sayha: sesleniş sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v) şeraret: şerlilik, kötülük şeyâtin: şeytanlar sür’at: hız tagayyür: başkalaşma tahavvül: değişim tedennî: alçalma, gerileme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakki: yükselme, ilerleme yad edilmek: anılmak Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, Üçüncü Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Yer ve Gök Arasındaki İlişki ve Uzaya Çıkmak” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Beşinci Söz İkinci Basamak.
Yer ve Gök Arasındaki İlişki ve Uzaya Çıkmak – Cumartesi Dersleri 15. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Beşinci Söz
İKİNCİ BASAMAK
Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor.
alâkadar: ilgili âlem-i cismâniyât: cismânî varlıkların bulunduğu âlem, varlıklar dünyası (bk. a-l-m) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) bahr: deniz bereket: bolluk (bk. b-r-k) cismânî: maddî vücutla alakalı ecnâs: cinsler, türler ecsâm-ı hayvaniye: hayvan cisimleri, bedenleri (bk. ḥ-y-y) ecsâm-ı seyyare: gezici cisimler emr-i Hak: Allah’ın emri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) envâ: çeşitler, türler ervâh: ruhlar (bk. r-v-ḥ) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hararet: ısı, sıcaklık haşmetli: ihtişamlı, görkemli hasse: duyu hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması (bk. ḥ-k-m) hükûmet: idare, yönetim (bk. ḥ-k-m)
hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n) ibâdât: ibadetler (bk. a-b-d) ins: insanlar intizam-ı âlem: kâinatta var olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-l-m) irtibat: bağ, ilişki işârât: işaretler izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kat’iyet: kesinlik katarât: damlalar kesafetli: yoğun, katı kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r) küdûretli: bulanık letafetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) melâike: melekler (bk. m-l-k) merâkib: binekler mu’cizât-ı fıtrat: yaratılış mu’cizesi (bk. a-c-z; f-ṭ-r) muamele: iş, işlem, alışveriş münasip: uygun (bk. n-s-b) müracaat etmek: başvurmak mütemadiyen: sürekli olarak mütenevvi: çeşitli nam: ad nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sonsuz Nokta Risalesi: Mesnevî-i Nûriye’de yer almaktadır nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
nuraniyetli: aydınlık, parlak (bk. n-v-r) rahmet: yağmur (bk. r-ḥ-m) risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi ruhaniyat: ruhanî varlıklar (bk. r-v-ḥ) sema: gökyüzü (bk. s-m-v) seyran etmek: seyretmek, gezmek seyyarat: gezegenler taam: yiyecek tayyare: uçak temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak tesmiye edilen: isimlendirilen (bk. s-m-v) tuyûrun hudrun: yeşil renkli kuşlar ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vezaif: vazifeler, görevler vücut: varlık (bk. v-c-d) vüs’atli: geniş zemin: yer zevi’l-idrak: idrak sahipleri, düşünebilen varlıklar zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) ziya: ışık zulmet: koyu karanlık (bk. ẓ-l-m)
Vahye istinad eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, melâike ve ervah semâdan zemine geliyorlar.
Bundan, hisse karib bir hads-i kat’î ile bilinir ki, sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semâya gider. Öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiya ve evliya veya cesetlerini çıkaran ervâh-ı emvat, izn-i İlâhî ile oraya giderler. Madem hiffet ve letafet bulanlar oraya giderler. Elbette cesed-i misalî giyen ve ervah gibi hafif ve lâtif bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) ahali: halk ahyar: hayırlılar, iyiler âsuman: gökyüzü, gökkubbe bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a) beşer: insan cami’: kapsayıcı (bk. c-m-a) cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a) cesed-i misalî: maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden (bk. m-s̱-l) cüz’ü: kısım, parça (bk. c-z-e) edyân-ı semaviye: vahiyle gelen semavî dinler (bk. s-m-v) ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ervâh-ı emvat: ölülerin ruhları (bk. r-v-ḥ; m-v-t) ervâh-ı enbiya ve evliya: peygamberlerin ve velilerin ruhları (bk. r-v-ḥ; n-b-e; v-l-y) eşrar: şerliler, kötüler ezdad: zıtlar fıtrat: yaratılış, mizaç (bk. f-ṭ-r) hads-i kat’î: doğru ve kesin sezgi (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hiffet: hafiflik hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) icap etmek: gerektirmek icmâ: görüş birliği (bk. c-m-a) içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a) ihtilâfat: ihtilaflar, farklılıklar imtihanat: imtihanlar intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istinad eden: dayanan (bk. s-n-d) izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) ıttırad: düzgünlük, aynı şekilde devamlılık ıztırabat: ıztıraplar, sıkıntılar karib: yakın lâtif: cismanî olmayan, ruhla ilgili (bk. l-ṭ-f) letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f) mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m) melâike: melekler (bk. m-l-k) mesken: ev, yer (bk. s-k-n) mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) münakaşa: tartışma münakaşat: münakaşalar, tartışmalar müsabakat: müsabakalar, yarışmalar muti’: itaat eden, emre uyan
müzahame: zahmet verme, itişip kakışma nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b) nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r) safi: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y) sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n) sekene-i arz: dünyalılar, yer sakinleri (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v) semere: meyve, netice semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m) şerece-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d) sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n) sükût: sessizlik tedenniyat: alçalmalar, gerilemeler teklif: görev yükleme terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber vahiy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y) vüs’at: genişlik zemin: yer
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Beşinci Söz, İkinci Basamak, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlemiş olduğumuz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Deprem İlahi İkazdır” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Dördüncü Sözün Zeyli.
Deprem İlahi İkazdır – On Dördüncü Sözün Zeyli – Cumartesi Dersleri 14. 7.
ŞU SÛRE kat’iyen ifade ediyor ki, küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor.
Mânevî ve ehemmiyetli bir canipten, şimdiki zelzele münasebetiyle, altı yedi cüz’î suale karşı, yine mânevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.
Birinci sual: Bu büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm, mânevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve meyusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selb ederek dehşetli bir azap vermesi nedendir?
Yine mânevî cevap: Şöyle denildi ki, Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde kemâl-i neş’e ve sürurla, sarhoşçasına, gayet heveskârâne şarkıları ve bazan kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde cazibedârâne işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.
İkinci sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu biçare Müslümanlara iniyor?
Elcevap: Büyük hatalar ve cinayetler tehirle büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler tâcille küçük merkezlerde verildiği gibi, mühim bir hikmete binaen,
Dipnot-1
“Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır. Ve insan ‘Ne oluyor buna?’ der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.” Zilzal Sûresi, 99:1-5.
biçare: çaresiz binaen: –dayanarak canip: yön, taraf cazibedârâne: çekici, baştan çıkarıcı bir şekilde cüz’î: küçük (bk. c-z-e) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elîm: acı veren, üzücü emir tahtında: emir altında heveskârâne: hevesli bir şekilde, nefsin arzu ve isteklerine uyarak hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) icmalen: kısaca, özetle (bk. c-m-l)
ihtar: hatırlatma kat’iyen: kesinlikle kemâl-i neş’e ve sürur: tam bir neşe ve sevinç (bk. k-m-l) küre-i arz: yerküre, dünya mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r) merkez-i İslâmiyet: İslâm merkezi (bk. s-l-m) meyusiyet: ümitsizlik mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k) mühim: önemli musibet: felaket, belâ selb etme: ortadan kaldırma
semavî: vahiyle gelen (bk. s-m-v) tâcil: çabuklaştırma tafsilen: ayrıntılı olarak tehir: erteleme, sonraya bırakma vahiy/ilham: Allah tarafından varlıklara verilmiş duygu; yaratılışa ait kalbe doğuş (bk. v-ḥ-y) zelzele: deprem, sarsıntı zeyl: ilâve, ek
ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı âzamı Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşre tehir edilerek, ehl-i imanın hataları kısmen bu dünyada cezası verilir. HAŞİYE-1
Üçüncü sual: Bazı eşhâsın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?
Elcevap: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.
Dördüncü sual: Madem bu zelzele musibeti hataların neticesi ve keffâretü’z-zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Âdaletullah nasıl müsaade eder?
Yine mânevî canipten elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere taallûk ettiği için, Risale-i Kadere havale edip, yalnız burada bu kadar denildi:
Yani, “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.”
Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dar-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, ta müsabaka ve mücahede ile Ebu Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil’ler esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebu Cehil’ler, aynen Ebu Bekir’ler gibi teslim olup, mücahede ile mânevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.
Madem mazlum zalim ile beraber musibete düşmek hikmet-i İlâhiyece lâzım geliyor. Acaba o biçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?
Haşiye-1
Hem Rus gibi olanlar (Bu tâbir SSCB dönemi Rusya’sına aittir), mensuh ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullaha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp bunlara hiddet ediyor.
Dipnot-1
Enfâl Sûresi, 8:25.
adaletullah: Allah’ın adaleti (bk. a-d-l) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi biçare: çaresiz canip: taraf, yön cihet: yön, taraf dar-ı teklif ve mücahede: sorumluluk ve mücadele yeri (bk. c-h-d) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) Ebu Bekir: (bk. bilgiler) Ebu Cehil: (bk. bilgiler) ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) ehl-i küfür: küfür ehli, inanmayanlar (bk. k-f-r) ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r) esfel-i sâfilin: aşağıların en aşağısı eşhâs: şahıslar, kişiler fiilen: davranışla (bk. f-a-l) gayretullah: Allah’ın hak dinini koruma sıfatı (bk. ğ-y-r) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harekât: hareketler, davranışlar
haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet-i İlâhî: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-l-h) iktiza: gerektirme iltihaken: katılarak iltizamen: taraftar olarak iştirak: ortak olma, katılma kabil-i nesh olmayan: hükmü kaldırılamayan keffâretü’z-zünub: günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile kısm-ı âzam: büyük kısım (bk. a-ẓ-m) Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşr: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r; ḥ-ş-r) mazlum: zulme uğrayan (bk. ẓ-l-m) mensuh: hükmü yürürlükten kalkmış olan meydan-ı tecrübe ve imtihan: deneme ve imtihan meydanı
mücahede: nefisle mücadele, cihad (bk. c-h-d) müsabaka: yarışma musibet-i âmme: büyük ve genel musibet nâs: insanlar rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) Risale-i Kader: Kader Risalesi (Yirmi Altıncı Söz) (bk. r-s-l; ḳ-d-r) sır: gizli gerçek, gizem sırr-ı kader: kader sırrı (bk. ḳ-d-r) sırr-ı teklif: kulluk sırrı, insanların Allah tarafından görevlendirilerek dünyaya gönderilmesinin anlamı taallûk etmek: ilgili olmak tahrif edilmek: değiştirilmek, bozulmak tehir: erteleme, sonraya bırakma teklif: görev yükleme, sorumluluk terakki: ilerleme zelzele: deprem, sarsıntı
Bu suale karşı, cevaben denildi ki: O musibetteki gazap ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazap içinde bir rahmettir.
Beşinci sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip koca bir unsuru musallat eder? Bu hal cemâl-i rahmetine ve şümul-u kudretine nasıl muvafık düşer?
Elcevap: Kadîr-i Zülcelâl herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde bir tek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur o vazifeden men edilse, o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir; ve lüzumlu bir hayrı yapmamak şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır—ta birtek şer gelmesin gibi, gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat, kusurdan münezzehtirler. Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette, o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde, “Onları terbiye et” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.
Altıncı sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, adeta tesadüfî ve tabiî ve maksatsız bir hadise nazarıyla bakarlar. Bu hadisenin mânevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar, ta ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?
Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah (bk. a-d-l) arz: yer, dünya ayn-ı gazap: hiddetin, öfkenin kendisi ayn-ı hikmet ve adalet: hikmet ve adaletin tâ kendisi (bk. ḥ-k-m; a-d-l) ayn-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi (bk. r-ḥ-m) bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) cemâl-i rahmet: rahmetin güzelliği (bk. c-m-l; r-ḥ-m) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) ehl-i gaflet: âhiretten habersiz, mânevî sorumluluklarına karşı duyarsız kimseler (bk. ğ-f-l) esbab: sebepler (bk. s-b-b) fâni: geçici, yok olucu (bk. f-n-y) fevkalâde: olağanüstü gazap: öfke, kızgınlık hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
haysiyet: itibar hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hilâf-ı hikmet: yaratılıştaki hikmete, İlâhî gayeye zıt (bk. ḥ-k-m) inkılâbât-ı madeniye: madenlerin alt üst olması, değişmesi intibah: uyanış işâa etme: yayma, duyurma istinad: dayanma (bk. s-n-d) Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) küllî: büyük, çok (bk. k-l-l) küre-i arz: yerküre, dünya mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mazlum: zulme uğramış (bk. ẓ-l-m)
men edilme: yasaklanma meşakkat: zahmet, sıkıntı münezzeh: kusur ve eksiklikten uzak, temiz (bk. n-z-h) musallat: sataşma muvafık: uygun muvakkat: geçici nazarıyla: gözüyle, bakışıyla nevi: çeşit, tür nisbeten: oranla, kıyasla (bk. n-s-b) Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sadaka: Allah rızası için ihtiyaç sahibi kişilere yapılan yardım sair: diğer şer: kötülük şümul: kapsam şümul-u kudret: kudretin herşeyi kaplaması (bk. ḳ-d-r) tabiî: tabiat gereği, kendiliğinden (bk. ṭ-b-a) tahkir: hakaret, aşağılama tecavüz: haddi aşma, ileri gitme tesadüfî: rastgele, tesadüfen vücud: varlık (bk. v-c-d) zelzele: deprem, sarsıntı
Elcevap: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, her sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın birtek nev’i olan, meselâ sinek taifesinden hadsiz efradından birtek ferdin yüzer âzâsından birtek uzvu olan kanadının kast ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayt kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hâmisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’al ve ahvali, belki hiçbir şeyi—cüz’î olsun küllî olsun—irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak, hikmetinin muktezasıyla, zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip ateşlendiriyor.
Haydi, madenî inkılâbat dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur, başka olamaz. Meselâ bir adam bir tüfekle birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip biçare maktulün büs bütün hukukunu zayi etmek ne derece belâhet ve divaneliktir. Aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâlin musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için ateşlendir” diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşneidir.
Altıncı sualin tetimmesi ve haşiyesi: Ehl-i dalâlet ve ilhad, mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın intibahlarına mukabele ve mümanaat etmek için, o derece garip bir temerrüd ve acip bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder. Meselâ, bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anâsır-ı külliye kızdıklarından; ve Hâlık-ı Arz ve Semâvât
âhir: son (bk. e-ḫ-r) ahval: haller, vaziyetler anâsır-ı külliye: büyük unsurlar; toprak, hava, su, ateş (bk. k-l-l) âzâ: organlar belâhet: aptallık beşer: insan biçare: çaresiz cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) divanelik: delilik, akılsızlık ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) ehl-i dalâlet ve ilhad: sapıklık ve inkâr ehli, dinsizler (bk. ḍ-l-l) ehl-i gaflet ve tuğyan: gaflete dalanlar ve zulüm ve taşkınlıkta çok ileri gidenler (bk. ğ-f-l; ṭ-ğ-y) ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b) envâ: çeşitler, türler esbab: sebepler (bk. s-b-b) eşne: en çirkin ve fena, iğrenç hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık-ı Arz ve Semavat: gökleri ve yeri yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v) hamâkat: ahmaklık hâmi: koruyucu hariç: dış hâşiye: dipnot, açıklayıcı not hasr-ı nazar etmek: bakışı tek bir yere yöneltmek (bk. n-ẓ-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i İlâhî: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-l-h) iddihar edilmek: biriktirilmek, depolanmak ihtiyar: irade, istek, tercih (bk. ḫ-y-r) inkılâbat: inkılaplar, büyük değişimler intibah: uyanış irade: istek, tercih, dileme (bk. r-v-d) Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi, herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kasd-ı İlâhî: Allah’ın kasdı, isteği, hedefi (bk. ḳ-ṣ-d; e-l-h) küllî: çok, büyük (bk. k-l-l) küre-i arz: yerküre, dünya lâkayt: duyarsız, ilgisiz maktul: öldürülen mazhariyet: sahip olma, üzerinde gösterme (bk. ẓ-h-r) merci: başvurulacak, sığınılacak yer meşiet: dileme, irade, istek meslek: gidilen yol, usul mukabele: karşılık mukteza: gerektirme mümanaat etmek: engel olmak münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: emir altına girmiş, boyun eğmiş nev’: çeşit, tür taife: topluluk, grup tasarrufat: faaliyetler, uygulamalar (bk. ṣ-r-f) temerrüd: inat etme tetimme: ek, tamamlayıcı not umumiyet: genellik uzuv: organ zahir: görünen (bk. ẓ-h-r) zayi: ziyan, kayıp zelzele: deprem, sarsıntı zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) ziyade: fazla, çok zulümatlı: karanlıklı (bk. ẓ-l-m)
dahi, değil hususî bir Rububiyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile, kâinatın heyet-i mecmuasında ve Rububiyetin daire-i külliyesinde nev-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri Kâinat Sultanını tanıttırmak için, emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten, zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyetini, iradesini ve hâkimiyetini pek zahir bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyeye ve terbiye-i İlâhiyeye karşı eblehâne bir temerrüdle mukabele edip diyorlar ki, “Tabiattır, bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın suretini vermiş” diye, mânâsız hezeyanlar ediyorlar.
Dalâletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan neş’et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle, bilmiyorlar ki, esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve destgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir; “İşte bu ağaç bundan çıkmış” diye, Sâniinin o çamdaki gösterdiği bin mucizâtı inkâr eder misillü, bazı zahirî sebepleri irâe eder. Hâlıkın ihtiyar ve hikmetle işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini hiçe indirir. Bazan gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı!
âdileşmek: basitleşmek, sıradanlaşmak âfât: afetler, musibetler âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) Amerika: (bk. bilgiler) cehalet: cahillik cevv: hava, gökyüzü cihazat: organlar, donanım cihet: yön, taraf daire-i külliye: geniş, kapsamlı, herşeyi içine alan daire (bk. k-l-l) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) destgâh: tezgâh, işyeri eblehâne: ahmakçasına emsalsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) esbab: sebepler (bk. s-b-b) fennî: bilimsel fiil-i rububiyet: Cenab-ı Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan terbiye ve idare edicilik fiili (bk. f-a-l; r-b-b) hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâkim: herşeyi hükmü altında tutan, herşeye galip olan Allah (bk. ḥ-k-m) hâkimiyet: egemenlik (bk. ḥ-k-m) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hararet: sıcaklık, ısı harb-i umumî: dünya savaşı haysiyetiyle: özelliğiyle
heyet-i mecmua: genel yapı, bütün (bk. c-m-a) hezeyan: saçmalama hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihtiyar: irade, dileme, tercih (bk. ḫ-y-r) inkâr: kabul etmeme, reddetme (bk. n-k-r) irade: dileme, tercih ve seçim yapma gücü (bk. r-v-d) irâe etmek: göstermek işârât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın işaretleri (bk. r-b-b) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) Kastamonu: (bk. bilgiler) kayyumiyet: Allah’ın daimî mevcudiyeti ve herşeyi her an ayakta tutması (bk. ḳ-v-m) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) küllî: genel, kapsamlı (bk. k-l-l) mahiyet: esas, nitelik, özellik mânâ: anlam (bk. a-n-y) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) mukabele: karşılıknam: ad neş’et eden: doğan, meydana gelen
nev-i insan: insanlık Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) sema: gök (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim, görüntü (bk. ṣ-v-r) tecelli: yansıma, görünme (bk. c-l-y) temerrüd: inat etme terbiye-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın terbiyesi (bk. r-b-b; e-l-h) tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) umumî: genel zahir: açık, görünür (bk. ẓ-h-r) zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zındıka: dinsizlik
İşte, gel, belâhet ve hamâkatin nihayetsiz derecelerine bak ki, yüz sahife ile tarif edilse ve hikmetleri beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-i meçhuleye bir nam takar; malûm bir şey gibi, “Bu budur” der. Meselâ, “Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır.”
Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i nev’iyenin ünvanları bulunan ve “âdetullah” namıyla yad edilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hadise-i Rububiyeti ircâ eder. O ircâ ile, onun nisbetini irade-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar, tesadüfe, tabiata havale eder, Ebu Cehil’den ziyade muzaaf bir echeliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini bir nizam ve kanun-u askeriyeye isnad edip kumandanından, padişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü, âsi bir divane olur.
Hem meyvedar bir ağacın bir çekirdekten icadı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından, çok mucizatlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa, bir adam o odun parçasını gösterip dese, “Bu işler tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş”; o ustanın harika san’atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkattir. Aynen öyle de…
Yedinci sual: Bu hadise-i arziye, bu memleketin ahali-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi neyle anlaşılıyor? Ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?
Elcevap: Bu hadise hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması, hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi çok emarelerin delâletiyle, bu hadise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor.
Biçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki vechi var:
âdetullah: Allah’ın tabiatta yürürlükte olan kanun ve kuralları ahali-i İslâmiye: Müslüman halk (bk. s-l-m) arşın: yaklaşık 68 cm’lik bir ölçü birimi âsi: isyan eden, başkaldıran belâhet: aptallık beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n) biçare: çaresiz delâlet: delil olma, işaret etme divane: deli, akılsız Ebu Cehil: (bk. bilgiler) echeliyet: son derece cahillik ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) emare: belirti, işaret Erzincan: (bk. bilgiler) fıtrî: yaratılıştan gelen, doğal (bk. f-ṭ-r) gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l) hadise-i arziye: yerle ilgili olay hadise-i Rububiyet: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın gerçekleştirdiği hadise (bk. r-b-b)
hakikat-i meçhule: bilinmeyen gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkimiyet-i nev’iye: bir sınıfın üstün olduğu egemenlik (bk. ḥ-k-m) hamâkat: ahmaklık harb: savaş harekât: hareketler hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihtiyar-ı âmm: Allah’ın herşeyi kuşatan iradesi, seçme ve tercih gücü (bk. ḫ-y-r) intibah: uyanış irade-i ihtiyariye: hür tercih, hür seçim (bk. r-v-d; ḫ-y-r) irade-i külliye: Allah’ın herşeyi kaplayan iradesi (bk. r-v-d; k-l-l) irca: döndürme, yönlendirme isnad: dayandırma (bk. s-n-d )İzmir: (bk. bilgiler) kanun-u askeriye: askerlik kanunu (bk. ḳ-n-n)
kasdî: isteyerek (bk. ḳ-ṣ-d) mahsus: özel mâlum: bilinen (bk. a-l-m) meyvedar: meyveli misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mu’cizatlı: mu’cizeler gösteren (bk. a-c-z) muhtelif: çeşitli muzaaf: kat kat nam: ad nefer: asker, er nihayetsiz: sonsuz nisbet: bağ (bk. n-s-b) niyaz: dua, yalvarma nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) okka: 1.283 grama karşılık gelen ağırlık ölçüsü taam: yiyecek tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tabiî: tabiat gereği, kendiliğinden (bk. ṭ-b-a) tahribat: yıkımlar, bozulmalar vecih: yön, taraf ziyade: fazla, çok
Biri: Hataları az olmak cihetiyle, temizlemek için tâcil edildi.
İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlûp olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle, en evvel oraları tokatladı ihtimali var. Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.1
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir – Kafayı kuma sokmak – Deprem” konusu işlenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Dördüncü Söz Hatime bölümüdür.
Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir – Kafayı kuma sokmak – Deprem – Hatime – Cumartesi Dersleri 14. 6.
EY GAFLETE DALIP ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna! Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.
Ey nefis! Şu temsile bak, gör, nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti elîm bir eleme kalb eder. Meselâ, şu karyede, yani Barla’da, iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştaktır. Orayı düşünür, ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, “Oraya git”; sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler zanneder. Şu biçare adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.
Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbab ın, kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdâne kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.
Ey nefsim! Deme, “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekàya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peydâ ediyor.
Dipnot-1
“Dünya hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.
acz-i beşerî: insanın acizliği (bk. a-c-z) ahbap: dostlar, sevilenler (bk. ḥ-b-b) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlâm-ı firak: ayrılık elemleri, acıları (bk. f-r-ḳ) aziz: izzetli, yüce, değerli (bk. a-z-z) Barla: (bk. bilgiler) bedbaht: talihsiz bedel: karşılık bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y) beşer: insan biçare: çaresiz derd-i maişet: geçim derdi (bk. a-y-ş) ders-i ibret: ibret dersi elem: acı, keder, üzüntü
elîm: üzücü, acı veren fakr-ı insanî: insanın fakirliği (bk. f-ḳ-r) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l) gaflet: duyarsızlık, sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-b-b) hasr-ı nazar: sadece bir şeye yönelme (bk. n-ẓ-r)
hâtime: sonuç, son bölüm İstanbul: (bk. bilgiler) kalb etmek: dönüştürmek karye: köy mahvolmak: yok olmak merdâne: mertçe müştak: arzulu, çok istekli, aşık nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) perestiş: taparcasına bağlanmak sür’at peyda etmek: hız kazanmak talep etmek: istemek (bk. ṭ-l-b) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) ünsiyet: dostluk, yakınlık ziyadeleşmek: artmak, fazlalaşmak
Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.
Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vakıalar olan şu hadisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller. Meselâ, zemine nebatat ve hayvanat envâından giydirilen, birbiri üstünde, birbiri içinde gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler, baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âli gayeler içinde kemâl-i intizamla meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın, benî Âdemden, bahusus ehl-i imandan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mâneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi HAŞİYE-1 mevtâlûd hadisat-ı hayatiyesini, bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek, bütün musibetzedelerin elîm zayiatını bedelsiz, hebâen mensur gösterip müthiş bir ye’se atarlar. Hem büyük bir hata, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hadiseler, bir Hakîm-i Rahîmin emriyle, ehl-i imanın fâni malını sadaka hükmüne çevirip ibkà etmektir ve küfran-ı nimetten gelen günahlara kefarettir.
Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin, yüzünün ziyneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp çirkin bulur. Hâlıkın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle ehl-i şirki Cehenneme döker; ehl-i şükre “Haydi, Cennete buyurun” der.
Haşiye-1
İzmir’in zelzelesi münasebetiyle yazılmıştır.
âli: yüce âsâr-ı beşeriye: insanların eserleri bahusus: özellikle benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) ehl-i şirk: Allah’a ortak koşanlar ehl-i şükür: şükür ehli, Allah’a şükredenler (bk. ş-k-r) elîm: acıklı, üzücü envâ: çeşitler, türler etvâr-ı gaflet: gaflet davranışları (bk. ğ-f-l) fâni: gelip geçici, yok olucu (bk. f-n-y) hadisat-ı hayatiye: hayata ait olaylar (bk. ḥ-y-y) hadisat-ı kevniye: kâinat ve yaratılışla ilgili olaylar (bk. k-v-n) Hakîm-i Rahîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve çok şefkatli ve merhametli olan Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hebâen mensur: boşu boşuna hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) ibkà etmek: devamlı ve kalıcı hale getirmek (bk. b-ḳ-y) kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m) küre-i arz: yerküre, dünya meczup: cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş mevlevî: Mevlevîlik tarikatına mensup kimse mevtâlûd: ölümcül (bk. m-v-t) misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi mücehhez: cihazlanmış, donanmış mülhid: dinsiz münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş)
münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: boyun eğen, itaat eden musibetzede: felâkete uğrayan müzeyyen: süslenmiş (bk. ẓ-y-n) nazar-ı hikmet: hikmet bakışı (bk. n-ẓ-r; ḥ-k-m) nebatat: bitkiler neşretmek: yaymak nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) şirk-âlûd: şirk karışmış sıklet-i mâneviye: mânevî ağırlık (bk. a-n-y) tesadüf: rastlantı tesadüfî: rastlantı vakıa: olay ye’s: ümitsizlik zayiat: kayıplar zelzele: deprem, sarsıntı zemin: yer ziynet: süs (bk. z-y-n)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, Hâtime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak devam ettiğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Kur’an’da insanın şiddetli şikayet edilmesi, büyük tehditler edilmesi ve müthiş korkutulması hangi hikmete dayanmaktadır, hangi yönden bağdaştırılabilir ve ne şekilde uygun düşer?” sorusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler isimli eserinden On Dördüncü Söz’ün Beşinci Meselesi’dir.
Kur’an’da insanın şiddetli şikayet edilmesi, büyük tehditler edilmesi ve müthiş korkutulması hangi hikmete dayanmaktadır, hangi yönden bağdaştırılabilir ve ne şekilde uygun düşer? – Cumartesi Dersleri 14. 5.
“Onlar Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla bilemediler. Halbuki kıyamet gününde yeryüzü bütünüyle Onun tasarrufundadır; gökler de Onun kudretiyle dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.
ya kadar hudud-u azamet-i Rububiyeti ve kibriyâ-i Ulûhiyeti tutmuş olan Ezel, Ebed Sultanı, şu âciz ve nihayetsiz zayıf ve nihayetsiz fakir ve nihayetsiz muhtaç ve yalnız cüz’î bir ihtiyarla, icada kabiliyeti olmayan zayıf bir kisble mücehhez benî Âdeme karşı şedid şikâyât-ı Kur’âniyesi ve azîm tehdidatı ve müthiş vaidleri ne hikmete binaendir ve ne vech ile tevfik edilir, ne suretle münasip düşer, demek olan derin ve yüksek hakikate kanaat getirmek için, şu gelecek iki temsile bak.
Birinci temsil:
Meselâ, şahane bir bağ var ki, nihayetsiz meyvedar ve çiçektar masnular, içinde bulunuyorlar. Ona nezaret etmek için pek çok hademeler tayin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrâsındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyahut kurudu. O vakit, Hâlıkın san’at-ı Rabbâniyesinden ve sultanın nezaret-i şahanesinden ve ziya ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka, bütün hademelerin o sersemden şekvâya hakları vardır. Zira hizmetlerini akim bıraktı veya zarar verdi.
Dipnot-1
“Bilin ki, Allah, kişinin kalbine ondan daha yakındır.” Enfâl Sûresi, 8:24.
Dipnot-2
“Allah herşeyin yaratıcısıdır. O herşey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir.” Zümer Sûresi, 39:62.
Dipnot-3
“Allah onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da.” Bakara Sûresi, 2:77.
Dipnot-4
“Gökleri ve yeri O yarattı.” A’râf Sûresi, 7:54.
Dipnot-5
“Sizi de, sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” Sâffât Sûresi, 37:96.
Dipnot-6
“Maşaallah, Allah dilemiş de yaratmış! Kuvvet ve kudret ancak Allah’ındır.” Kehf Sûresi, 18:39.
Dipnot-7
“Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz.” İnsan Sûresi, 76:30.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) akim: sonuçsuz, verimsiz azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar binâen: –dayanarak, dolayı çiçektar: çiçekli cüz’î: küçük (bk. c-z-e) Ezel Ebed Sultanı: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hakimiyet sahibi Sultan, Allah (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ) hademe: hizmetçi hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halel: eksiklik, zarar Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m) hizmet-i bendegâne: kölecesine hizmet etmek hizmetkâr: hizmetçi hudud-u azamet-i Rububiyet: Allah’ın varlıklar üzerindeki terbiye ve idare ediciliğinin ve egemenliğinin geniş sınırları (bk. a-ẓ-m; r-b-b)
ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḥ-y-r) kanaat: inanma, razı olma kibriyâ-i Ulûhiyet: Allah’ın ortak kabul etmeyen ilâhlığının büyüklüğü (bk. k-b-r; e-l-h) kisb: çalışma masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a) mecrâ: kaynak meyvedar: meyveli mücehhez: cihazlanmış, donanmış münasip: uygun (bk. n-s-b) nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) nezaret-i şahane: son derece güzel bakım ve gözetim (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sonsuz san’at-ı Rabbâniye: herşeyi yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sanatı (bk. ṣ-n-a; r-b-b)
şedid: şiddetli şekvâ: şikayet şikâyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın şikâyetleri suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tayin edilmek: görevlendirilmek tehdidat: tehditler tekemmül: olgunlaşma (bk. k-m-l) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tevfik edilmek: bağdaştırılmak vaid: korkutma (bk. v-a-d) vecih: yön ziya: ışık
İkinci temsil:
Meselâ, cesîm bir sefine-i sultaniyede, âdi bir adam cüz’î vazifesini terk etmesiyle, bütün gemideki vazifedarların netâic-i hidematına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazifedarlar namına gemi sahibi ondan şedit şikâyet eder. Kusur sahibi ise diyemez ki, “Ben bir âdi adamım; ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değilim.” Çünkü, tek bir adem, hadsiz ademleri intaç eder. Fakat vücut kendine göre semere verir. Çünkü birşeyin vücudu bütün şerâit ve esbabın vücuduna mütevakkıf olduğu halde, o şeyin ademi ve intıfâsı, tek bir şartın intıfâsıyla ve tek bir cüz’ün ademiyle, netice itibarıyla mün’adim olur. Bundandır ki, “tahrip, tamirden pek çok defa eshel olduğu” bir düstur-u müteârife hükmüne geçmiştir.
Madem küfür ve dalâlet, tuğyan ve mâsiyet, esasları inkârdır ve reddir, terktir ve adem-i kabuldür. Suret-i zahiriyede ne kadar müsbet ve vücutlu görünse de, hakikatte intıfâdır, ademdir. Öyle ise cinayet-i sâriyedir. Sair mevcudatın netâic-i amellerine halel verdiği gibi, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i cemâllerine perde çeker.
İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcudat namına, o mevcudatın Sultanı, şu âsi beşerden azîm şikâyet eder. Ve etmesi ayn-ı hikmettir. Ve o âsi, şiddetli tehdidata elbette müstehaktır ve dehşetli vaidlere, bilâşüphe sezâdır.
adem: yokluk adem-i kabul: kabul etmeme âdi: basit, sıradan âsi: isyan eden ayn-ı hikmet: hikmetin kendisi (bk. ḥ-k-m) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) beşer: insan bilâşüphe: şüphesiz cesîm: büyük cilve-i cemâl: güzelliğin görüntüsü (bk. c-l-y; c-m-l) cinayet-i sâriye: bulaşıcı, salgın cinayet cüz’î: küçük (bk. c-z-e) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) düstur-u müteârife: bilinen bir kural (bk. a-r-f) ehemmiyetsiz: önemsiz esbab: sebepler (bk. s-b-b)
eshel: daha kolay esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halel: eksiklik, zarar icad: var etme, yoktan yaratma (bk. v-c-d) intaç: netice verme intifâ: yok olma, bitme mahvetmek: yok etmek mâsiyet: günah, isyan mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mün’adim: yok olma müsbet: olumlu, pozitif müstehak: layık, hak etmiş (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mütevakkıf: bağlı netâic-i amel: yapılan işin neticeleri netâic-i hidemat: hizmetlerin neticesi
sair: diğer sefine-i sultaniye: hükümdarlık gemisi (bk. s-l-ṭ) semere: meyve, netice şerâit: şartlar sezâ: layık suret-i zahiriye: dış görünüş (bk. ṣ-v-r; ẓ-h-r) tahrip: yıkma, yok etme tehdidat: tehditler temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tuğyan: azgınlık, isyan ve inançsızlıkta çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) vaid: korkutma, tehdit etme (bk. v-a-d) vazifedar: görevli vücut: varlık (bk. v-c-d)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, Beşinci Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Güneş ve Nur Temsili ile Uzaklık – Yakınlık; Büyüklük – Küçüklük; Aracısız – Temassız Yaratma” konusu ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Dördüncü Söz’ün Dördüncü Meselesi’dir.
Güneş ve Nur Temsili ile Uzaklık – Yakınlık; Büyüklük – Küçüklük; Aracısız – Temassız Yaratma – Cumartesi Dersleri 14. 4.
“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-3
“Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, hattâ ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.
Dipnot-4
“Biz ona şahdamarından daha yakınız.” Kaf Sûresi, 50:16.
Dipnot-5
“Melekler ve Cebrail, elli bin sene uzunluğunda bir gün olan kıyamet gününde, Allah’ın emrini almak üzere Arşa yükselirler.” Meâric Sûresi, 70:4.
gibi âyetlerin ifade ettikleri hakikat-i ulviyesine ki, Kàdir-i Mutlak o derece suhulet ve sür’atle ve muâlecesiz ve mübaşeretsiz eşyayı halk eder ki, yalnız sırf bir emir ile îcad eder gibi görünüyor, fehmediliyor.
Hem o Sâni-i Kadîr nihayet derecede masnuata karîb olduğu halde, masnuat nihayet derecede Ondan baîddir.
Hem nihayetsiz kibriyâsıyla beraber, gayet cüz’î ve hakir umuru dahi ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san’attan hariç bırakmıyor.
İşte bu hakikat-i Kur’âniyenin vücuduna, mevcudatta meşhud suhulet-i mutlaka içinde intizam-ı ekmel şehadet ettiği gibi, gelecek temsil dahi onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ,
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1
Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin emr-i Rabbânî ve teshir-i İlâhî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikati fehme takrib eder. Şöyle ki:
Güneş, ulviyetiyle beraber, bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın, belki onların zatlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsaliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği halde, o şeffaf şeyler ise binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vech ile müteessir edemezler, kurbiyet dâvâ edemezler.
Hem o güneş, her şeffaf zerreye, hattâ ziyası nereye girmişse orada hazır ve nazır gibi olduğu, o zerrenin kabiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi timsali görünmesiyle anlaşılır.
Hem güneşin azamet-i nuraniyeti derecesinde ihatası, nüfuzu ziyadeleşir. Nuraniyet azametindendir ki, en küçük, ufak şeyler ondan gizlenip kaçamazlar.
akis: yansıma âyine: ayna azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) azamet-i nuraniyet: ışığın, parlaklığın büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; n-v-r) baîd: uzak cihet: yön cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) cüz’î: küçük (bk. c-z-e) emr-i Rabbânî: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın emri (bk. r-b-b) Esmâ-i Hüsnâ: Cenab-ı Hakkın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) eşya: varlıklar fehm: anlayış fehmedilmek: anlaşılmak hakikat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikati (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i ulviye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakir: hor ve değersiz halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hüsn-ü san’at: sanatın güzelliği (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) ihata: kuşatma, içine alma intizam-ı ekmel: en mükemmel düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ḳ-m-l)
Kâdir-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) karîb: yakın kesif: yoğun, katı, saydam olmayan kibriyâ: büyüklük, azamet (bk. k-b-r) kurbiyet: yakınlık masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mazhar olmak: sahip olmak, erişmek (bk. ẓ-h-r) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muâlecesiz: doğrudan doğruya mübaşeretsiz: temas etmeden müteessir: etkileme, tesiri altında bırakma nâzır: bakan, gözlemci (bk. n-ẓ-r) nevi: çeşit nihayet: son nüfuz: etki Nur: bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan Allah (bk. n-v-r) nuraniyet: nurluluk, parlaklık (bk. n-v-r) Sâni-i Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḳ-d-r)
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) sırr-ı hikmet: hikmet sırrı (bk. ḥ-k-m) suhulet: kolaylık suhulet-i mutlak: tam kolaylık (bk. ṭ-l-ḳ) takrib etme: yaklaştırma tanzim: düzenleme, düzene koyma (bk. n-ẓ-m) tasarruf: kullanma (bk. ṣ-r-f) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) teshir-i İlâhî: Allah’ın boyun eğdirmesi, itaat ettirmesi (bk. e-l-h) timsal: suret, görüntü (bk. m-s̱-l) ulviyet: yükseklik umur: işler vecih: yön, şekil vücud: varlık (bk. v-c-d) zât: kendisi zerre: atom ziya: ışık ziyadeleşmek: artmak, fazlalaşmak
Demek azamet-i kibriyâsı, cüz’î ve ufak şeyleri, nuraniyet sırrıyla harice atmak değil, bilâkis daire-i ihatasına alıyor.
Hem güneşi, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde, farz-ı muhal olarak, fail-i muhtar farz etsek, o derece suhulet ve sür’at ve vüs’at içinde, zerreden, katreden, deniz yüzünden seyyarata kadar izn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufat-ı azimeyi yalnız bir mahz-ı emirle yapar tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyare, emrine karşı müsavidirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kabiliyetine göre kemâl-i intizamla verir.
İşte, semâ denizinin yüzünde ziyadar bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlakın Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu güneşin, bilmüşahede şu hakikatin üç esasının nümunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette, güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, Nuru’n-Nur, Münevviru’n-Nur, Mukaddiru’n-Nur olan Zât-ı Zülcelâl, herşeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nazır; ve eşya Ondan gayet uzak olduğuna; hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, suhuletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür’at ve suhuletiyle icad eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz’î küllî, küçük büyük, daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyâsı ihata ettiğine, şuhud derecesinde bir yakîn-i imanî ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.
âyinecik: küçük ayna azamet-i kibriyâ: büyüklüğün varlıkları kuşatması (bk. a-ẓ-m; k-b-r) bilâkis: aksine, tersine bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) daire-i ihata: kuşatıcı daire, kapsama alanı daire-i kudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarının hâkim olduğu daire (bk. ḳ-d-r) fail-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan fâil (bk. f-a-l) farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım feyz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hararet: sıcaklık, ısı hariç: dışarı icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihata: kuşatma, içine alma izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
Kadîr-i Mutlak: hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın herşeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) katre: damla kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan kibriyâ: Cenab-ı Allah’ın her cihetle büyüklüğü (bk. k-b-r) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) külfetsiz: zahmetsiz, zorlanmadan küllî: büyük, çok (bk. k-l-l) mahz-ı emir: sadece ve yalnız emir mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) muâlecesiz: doğrudan doğruya Mukaddiru’n-Nur: bütün nurların miktarlarını takdir eden Nurların Mukaddiri, Allah (bk. ḳ-d-r; n-v-r) Münevviru’n-Nur: bütün nurlar ve nurlu varlıklar Kendisinden feyiz alan Nurların Nurlandırıcısı, Allah (bk. n-v-r)
müsavi: eşit nâzır: bakan, gözlemci (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sonsuz nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b) nümune: örnek Nur: bütün varlığı aydınlatan, her çeşit nuru yaratan Allah (bk. n-v-r) Nuru’n-Nur: bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan Nurların Nuru, Allah (bk. n-v-r) sema: gök (bk. s-m-v) seyyarat: gezegenler seyyare: gezegen şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d) suhulet: kolaylık sür’at: hız tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) tasarrufat-ı azime: büyük tasarruflar, kullanımlar (bk. ṣ-r-f; a-ẓ-m) vüs’at: genişlik yakin-i imanî: kesin ve şüphesiz iman (bk. y-ḳ-n; e-m-n) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) zerre: atom ziyadar: ışıklı
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, Dördüncü Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Dersleri – Bu haftanın konusu Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Dördüncü Söz Üçüncü Mesele “Kırk binler başlı melek – melekler, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat’ konusu ele alınmaktadır.
Kırk binler başlı melek – melekler, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat – Cumartesi Dersleri 14. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
On Dördüncü Söz
Üçüncü Mesele
ÜÇÜNCÜSÜ: Meselâ, Hamele-i Arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sair bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sadıkın tasvir ettiği, meselâ kırk binler başlı, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat ettiklerini (1) ve intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubûdiyetlerini ifade eden hakikate çıkmak için şuna dikkat et ki, Zât-ı Zülcelâl,
gibi âyetlerle tasrih ediyor ki, mevcudatın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münasip bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.
Evet, bir bahr-i müsebbih olan şu semâvâtın kelimat-ı tesbihiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmidiyesi hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz’î birer tesbihatı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin herbir kıt’asının da ve herbir dağ ve derenin de ve ber ve bahrinin de ve göklerin herbir feleğinin de ve herbir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır.
“Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-3
“Biz dağları Dâvud’un emrine verdik ki, onunla beraber tesbih ederlerdi.” Sâd Sûresi, 38:18.
Dipnot-4
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.” Ahzâb Sûresi, 33:72.
azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) bahr: deniz bahr-i müsebbih: Allah’ı tesbih eden deniz (bk. s-b-ḥ) ber: kara, yer burc: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l) elfâz-ı tahmidiye: Allah’ı öven ve Ona şükürlerini sunan sözler (bk. ḥ-m-d) eyne’s-serâ mine’s-süreyyâ: “yer nerede, Ülker yıldızı nerede”, birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir fail: işi yapan, özne (bk. f-a-l) felek: gök katı hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hamele-i Arş ve yer ve gök: Arş’ın, yerin ve göğün taşıyıcısı (bk. a-r-ş)
intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubûdiyet: kulluğun düzenliliği, çokluğu ve genişliği (bk. n-ẓ-m; k-l-l; a-b-d) kelimat-ı tesbihiye: Allah’ı tesbih eden kelimeler (bk. k-l-m; s-b-ḥ) küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) külliyet: büyüklük, kapsamlılık (bk. k-l-l) lisan: dil masdar: kaynak melâike-i müekkel: görevli melekler (bk. m-l-k; v-k-l) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mistar-ı hikmet: hikmetin gerçekleşmesi için kullanılan vasıta, şablon (bk. ḥ-k-m) Muhbir-i Sadık: doğru sözlü haber verici, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) (bk. ṣ-d-ḳ) münasip: uygun (bk. n-s-b) münfail: fiilden etkilenen (bk. f-a-l) nakş-ı san’at: san’atlı nakış, işleme (bk. n-ḳ-ş; ṣ-n-a)
nebat: bitki sair: diğer semavat: gökler (bk. s-m-v) tabiat-ı müessire: tesir sahibi, yaratıcı tabiat (bk. ṭ-b-a) tarz: şekil, biçim tasrih etme: açıkça ifade etme tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tayr-ı müsebbih ve hâmid: Allah’ı tesbih eden ve şükreden kuş (bk. s-b-ḥ; ḥ-m-d) telâkki: kabul etme tesbih-i küllî: büyük ve kapsamlı tesbih (bk. s-b-ḥ; k-l-l) tesbihat: Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak ve bütün kemâl sıfatlara sahip olduğunu ifade eden sözler (bk. s-b-ḥ) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) zemin: yer
Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisanlar bulunan ve her lisanda yüz bin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misalde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.
Evet, müteaddit eşya bir cemaat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cemiyet imtizaç edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi ruh-u mânevîsi ve vazife-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.
İşte, bak: Misal olarak, bu Barla ağzının, şu dağ lisanının bir muazzam kelimesi olan, bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var. Ve her dilde, bak, kaç yüz mevzun ve muntazam meyve kelimeleri var. Ve her meyvede, dikkat et, kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, emr-i
كُنْ فَيَكُونُ 1 ‘e
mâlik Sâni-i Zülcelâline ne kadar beliğ bir medih ve fasih bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi, ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddit dillerle tesbihatını temsil ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.
Dipnot-1
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
âlem-i ervah: ruhânî varlıkların bulunduğu âlem (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i mânâ: mânâ âlemi (bk. a-l-m; a-n-y) âlem-i misal: dünyadaki işlerin görüntülendiği ve gözlendiği madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) Barla: (bk. bilgiler) beliğ: maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ) cemiyet: topluluk (bk. c-m-a) fasih: güzel, açık ve düzgün konuşan (bk. f-ṣ-ḥ) hikmeten: hikmet gereği; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması gereği (bk. ḥ-k-m)
imtizaç: kaynaşıp karışma ittihad: birlik lisan: dil mâlik: sahip (bk. m-l-k) medih: övgü melek-i müekkel: görevli, vekil melek (bk. m-l-k; v-k-l) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m) müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli (bk. v-k-l) muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) müteaddit: çeşitli, birden fazla nevi: çeşit, tür ruh-u mânevî: mânevî ruh (bk. r-v-ḥ; a-n-y) şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik (bk. a-n-y)
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) tahmidat: Allah’ı öven ve Ona şükürlerini sunan sözler (bk. ḥ-m-d) tesbihat: Cenab-ı Hakkın bütün noksan sıfatlardan uzak ve bütün kemâl sıfatlara sahip olduğunu ifade eden sözler (bk. s-b-ḥ) vazife-i tesbihiye: Allah’ı övme ve şanına layık ifadelerle anma görevi (bk. s-b-ḥ) zemin: yer
Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır. ﴾44﴿
Tefsir
“Yedi gök” ile onlarda bulunan varlıkların hepsi hal lisanıyla Allah’ı tesbih eder, O’na ibadet eder, fakat insanlar onların tesbihlerini anlayamazlar (“yedi gök” hakkında açıklama için bk. Bakara 2/29).
Tefsirlerde âyetteki tesbih kavramı açıklanırken tesbihin iki şeklinin bulunduğu belirtilir: Dil ile tesbih, hal ile tesbih. Birincisi, kulun Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederek zâtı, sıfatları ve fiilleriyle insan zihninin düşünebileceği bütün mükemmellik özelliklerine sahip olduğunu dile getirmesi, Allah’ı hep böyle bilip böyle anmasıdır. Hal ile tesbih ise insanın imanı, ibadeti, ahlâkı, genel olarak her türlü tutum ve davranışlarıyla Allah’ın birliğine, eksiksiz ve kusursuz olduğuna inandığını göstermesi, yasalarına boyun eğmesi, amelinin imanına şahitlik etmesidir. Bu belirtilenler, Râgıb el-İsfahânî’nin iradî dediği tesbih olup şuurlu ve iradeli varlıklara mahsustur (el-Müfredât, “sbh”, “scd” md.leri).
Bir de konumuz olan âyetin üzerinde durduğu, bütün varlıkların Cenâb-ı Hakk’ı tesbih etmesi vardır. Müfessirlere göre bu da iki çeşittir: 1. Dil ile tesbih. Her şey kendi diliyle Hakk’ı tesbih eder ama âyette belirtildiği gibi insanlar bunu anlayamazlar; 2. Hal ile tesbih. Evrendeki varlık ve olayların var oluş ve işleyişini gerçekleştiren ilâhî yasalara bütün kâinat mutlak bir zorunlulukla boyun eğmekte, bu suretle yaratanı tesbih etmektedir. Bu anlamda müminiyle münkiriyle bütün insanlar da Allah’ı tesbih ederler, varlığına tanıklık ederler. Özetle zerreden küreye, galaksilerden hidrojen çekirdeğinin etrafında saniyede 2000 km. hızla dönen elektrona kadar evrendeki her şey Allah’ın mutlak düzeni içinde işlemekte, O’nu tesbih etmekte, O’nun varlığına, birliğine kudret ve hikmetine tanıklık etmektedir.
Putperestlerin inancındaki saçmalığı dile getiren 42. âyetin ardından evrenin düzenine işaret eden âyetin gelmesi son derece anlamlıdır, engin hikmetler taşımaktadır.
Âyette evrendeki her varlığın Allah’ı övgü ile tesbih ettiği belirtildikten sonra “Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız” buyurulmaktadır. Fahreddin er-Râzî bu ifadeyi şöyle açıklıyor: Bir elma düşünelim; bu elma çeşitli atomlardan (cüz’-eczâ’) oluşmaktadır ve bu parçacıklardan her biri Allah Teâlâ’nın varlığına tam ve başlı başına bir delildir. Bu atomlardan her birinin kendine özgü doğal yapısı (tab‘), tadı, rengi, kokusu, hacmi gibi nitelikleri vardır. Atomun bu özel sıfatlarla belirlilik kazanması imkân dahilindedir ve bu belirliliği ona ancak kudretli ve hakîm olan bir belirleyici kazandırabilir. Şu halde elmanın her bir parçası yüce Tanrı’nın varlığına eksiksiz bir delildir (XX, 210-211). Eşyanın kendilerine mahsus dil ile yaptığı tesbihi insanlar anlayamazlar; öte yandan atomların sayılarını, niteliklerini, mahiyetlerini de bütünüyle bilmek mümkün değildir. Bu sebeple âyette, “…bilmezsiniz, anlayamazsınız” buyurulmuştur. Kuşkusuz bilimsel keşifler ilerledikçe insanoğlunun evren hakkındaki bilgileri de artacaktır. Nitekim genetikçilerin çözmeye çalıştıkları genlerin şifresi de bir çeşit dildir. Ayrıca bu çalışmalar ilerledikçe evrenin sırlarla dolu olduğu, bilinenlere göre bilinmeyenlerin ne kadar çok olduğu ortaya çıkacaktır.
Âyette Allah’ın sıfatı olarak geçen halîm kelimesi, “sabırlı, akıllı, ağır başlı ve temkinli” demektir. Özellikle Allah için kullanıldığında “kullarının günah ve isyanları karşısında sabırlı, onları cezalandırmakta acele etmeyen” anlamına gelir. Allah’ın halîm ismiyle “günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden” anlamındaki afüv, gafûr, tevvâb; “her şeyin iç yüzünden haberdar olup bütün ayrıntıları bilen” anlamındaki habîr, muhsî, vâsi‘; “her şeye gücü yeten, kudretli” anlamındaki kadîr, kavî, metîn, muktedir” ve “çok sabırlı” anlamındaki sabûr isimleri arasında anlam yakınlığı bulunduğu kabul edilir.
Kendisiyle birlikte sabah akşam tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi. ﴾18-19﴿
Tefsir
Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetler, Hz. Dâvûd Allah’ı tesbih ederken dağların ve kuşların da dile gelerek onun tesbihine katıldıkları şeklindeki mûcizevî bir olayı anlatmaktadır. Ancak bu âyetleri mecazi anlamda yorumlayanlar da vardır. Buna göre Dâvûd Zebûr okuyarak Allah’ı tesbih ettiği gibi kuşlar ve dağlar da kendi varlık yapılarıyla Allah’ın kudretini ve yüceliğini yansıtmakta, böylece lisân-ı halleriyle Allah’ı tesbih etmektedirler (ayrıca bk. Enbiyâ 21/79). Bu mânaya göre cansız tabiatın Allah’ı tesbih etmesine dağlar, canlı varlıkların tesbihine de kuşlar örnek olarak zikredilmiştir; özellikle inanmış insanların bilinçli tesbihine örnek de Hz. Dâvûd’un tesbihidir.
“Hepsi de Allah’a yönelmişlerdi” diye çevirdiğimiz 19. âyetin son cümlesi, “Gerek dağlar gerekse kuşlar Dâvûd’un etrafında toplanıp ona itaat ederlerdi” veya “Dâvûd tesbihe başlayınca onlar da kendisine katılırlardı” şeklinde de açıklanmıştır (Taberî, XXIII, 138; Râzî, XXVI, 186; İbn Âşûr, XXIII, 228-229).
Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir. ﴾72﴿ Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmek; mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul etmek için insana emaneti yüklemiştir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. ﴾73﴿
Tefsir
Burada yine bir benzetme ve temsil yoluyla anlatım örneği görüyoruz. Âyeti bazı tefsirciler hakiki mânasıyla alarak “Allah’ın ezelde, göklere, yere ve dağlara şuur verdiğini, emaneti almayı onlara teklif ettiğini, onların bundan çekinerek yüklenmek istemediklerini, sonra insana teklif ettiğini, insanın ise tabiatı itibariyle bilgisiz ve neyi nereye koyacağı konusunda genellikle başarısız olduğu için, başka bir deyişle dağlar taşlar kadar bile düşünemediği, bilemediği için emaneti yüklendiğini” söylemiş, böyle anlamışlardır. Ancak bizim tercihimiz burada bir temsilî anlatımın söz konusu olduğudur. Anlatılmak istenen şudur: Emanet, ilk bakışta insandan daha büyük, güçlü ve dayanıklı gibi görülen göklerin, yerin ve dağların taşıyamayacağı kadar ağır ve önemlidir. Bu ağırlık ve önemdeki emaneti insan yüklenmiştir. Çünkü o, bir yandan bunu yüklenecek kabiliyet ve yetenektedir, ama öte yandan neyi yüklendiğinin farkında değildir, onu hakkıyla taşımada başarılı olamamaktadır. Yani insan şuursuz ve cahil olmamalı, kimliğinin, kabiliyetinin ve yüklendiği emanetin farkında olmalıdır; bu konulardaki bilgisizlik büyük bir cehalettir. Taşıdığı emanetin hakkını yerine getirmeye de gayret etmelidir, onun hakkını yerine getirmemek büyük bir zulümdür.
Emanet kelimesinin sözlük anlamı “korku ve kaygının gitmesi, insanın korunma konusunda gönül rahatlığı içinde olması”dır. Emanet kelimesi bu güvenlik hali, psikolojisi için kullanıldığı gibi, güvenme ve koruma konusu olan, korunması istenen şey için de kullanılır. Bir din terimi olarak emanete birçok anlam yüklenmiştir. Bunlar içinde maksada en yakın bulduklarımız, “tevhid kelimesi ve inancı, adalet, okuma-yazma, akıl ve yükümlü (mükellef) olma kabiliyeti ve Türkçe’deki anlamıyla emanet”tir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “emn” md.; Râzî, XXV, 202; İbn Âşûr, XXII, 126). Bunların da tamamını, “insanın, akıl ve hür iradeye dayalı yükümlülüğü” kavramı içinde toplamak mümkündür. İnsandan başka her şey, yaratıcı tarafından nasıl programlanmışsa öyle işler, tabiatının dikte ettiği davranış biçimini değiştiremez. Bu sebeple dünyada ve âhirette göklere, yerlere, canlı ve cansız varlıklara “Niçin böyle yaptın?” diye sorulmaz. İnsana gelince onda akıl, bilgi edinme, bilgisini, kararını ve davranışını değiştirme kabiliyeti vardır. Ancak gerek din ve ahlâk alanlarında doğruyu bilme ve gerekse doğru, iyi ve hayırlı olanı yapma konusunda insanın önünde önemli engeller de vardır. Bu yüzden –ilâhî bir bilgi ve hidayet desteğinden mahrum olan– insanların bilmedikleri bildiklerinden fazladır (72. âyetteki deyimiyle insan cehûldür, çok bilgisizdir); din ve ahlâk konusunda kötülükleri iyiliklerinden çoktur (aynı âyetteki ifadeyle insan zalûmdur, gerekeni yapma, her şeyin hakkını verme konusunda başarısızdır). Belki her devirde ama kesin olarak çağımız insanları arasında, Allah’ın razı olduğu bir inanç, ibadet ve ahlâk hayatını yaşayanların sayısı, böyle olmayanlara göre oldukça azdır. İnsana tevdi edilen yükümlülük kabiliyeti çok değerli bir emanettir, iyi muhafaza edildiği, hakkı verildiği takdirde insan, onun sayesinde eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en değerlisi ve şereflisi) olur; hakkını veremezse, sermayeyi kötüye kullanırsa, şeytana uyarsa aşağıların aşağısına yuvarlanır. İşte bu yüzden emanet, insandan başka bir mahlûkun yüklenmeye cesaret edemeyeceği kadar büyüktür, önemlidir ve değerlidir.
Âyette geçen “emanet” Türkçe’deki karşılığı ile alınır, bunun kastedildiği yorumu tercih edilirse, daha genel olan yükümlülükler kümesi içinden bir önemlisi öne çıkarılmış olur. Bu takdirde Allah kullarının dikkatini, eşya gibi maddî veya görevler ve ödevler gibi mânevî emanetin önemine çekmiş olmaktadır.
Sûrenin ana konularından biri münafıkların ve müşriklerin Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı kurdukları tuzaklar, çektirdikleri eziyetler, bunlar sebebiyle hem müminleri hem ötekileri iki cihanda bekleyen âkıbetler idi. Son âyetlerde emanetin mahiyet ve önemine temas edildikten sonra, insanın bunu yüklenmesinin hikmetine, onu iyi koruyan müminlerin mutlu sonuna, kötüye kullanan münafıkların ve müşriklerin de acı sonlarına işaret edilerek ana konu bir daha vurgulanmıştır.
Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 405-407
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, Üçüncü Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Yaş ve kuru ne varsa, hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.” başlığı altında Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Dördüncü Söz İkinci Mesele ele alınmaktadır.
“Yaş ve kuru ne varsa, hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.” – On Dördüncü Söz – İkinci Mesele – Cumartesi Dersleri 14. 2.
gibi âyetlerin ifade ettikleri ki, “Bütün eşya, bütün ahvâliyle, vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor” demek olan hakikat-i âliyesine kanaat getirmek için, Nakkâş-ı Zülcelâl, rû-yi zeminin sahifesinde, her mevsimde, bahusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntazam mahlûkatın fihriste-i vücutlarını, tarihçe-i hayatlarını, desatir-i hareketlerini çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde, mânevî bir surette derc ve muhafaza ettiğini; ve zevâlden sonra, semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, mânevî bir tarzda, basit tohumcuklarında yazdığını; hattâ her geçici baharda, yaş kuru ne varsa, mahdut zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda kemâl-i intizamla muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Güya herbir bahar, birtek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzun olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîlin eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.
Hakikat böyleyken, beşerin en acip bir dalâleti budur ki, kader kaleminin sahifesi olan Levh-i Mahfuzun yalnız bir cilve-i aksi olarak, fihriste-i san’at-ı Rabbâniye olup ehl-i gafletin lisanında “tabiat” denilen bu kitabet-i fıtriyeyi, bu
Dipnot-1
“Yaş ve kuru ne varsa, hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.” En’âm Sûresi, 6:59.
Dipnot-2
“Biz herşeyi İmam-ı Mübînde tek tek saydık.” Yâsin Sûresi, 36:12.
Dipnot-3
“Ne göklerde ve ne de yerde zerre kadar birşey Ondan uzak kalamaz; bundan küçük veya büyük ne varsa hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.” Sebe’ Sûresi, 34:3.
acip: ilginç, hayret verici ahvâl: haller, vaziyetler bahusus: özellikle beşer: insan Celîl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. c-l-l) Cemîl: sonsuz ve kusursuz güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l) cilve-i akis: yansımanın görüntüsü (bk. c-l-y) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) derc: yerleştirme desatir-i hareket: hareket düsturları ehl-i gaflet: dünyaya daldığından dolayı âhiretin farkında olmayan (bk. ğ-f-l) eşya: varlıklar fihriste-i san’at-ı Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın sanatlı bir şekilde yarattığı varlıkların fihristesi (bk. ṣ-n-a; r-b-b) fihriste-i vücut: varlık fihristesi (bk. v-c-d)
hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-ı âliye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) kader kalemi: Allah’ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip yazması (bk. ḳ-d-r) kalem-i kader: kader kalemi, Allah’ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip yazması (bk. ḳ-d-r) kanaat getirmek: razı olmak, inanmak kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kitabet-i fıtriye: yaratılışa ait yazılar, doğal yazı (bk. k-t-b; f-ṭ-r) Levh-i Mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı mânevî kader levhası (bk. ḥ-f-ẓ) mahdut: sınırlı mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) Nakkaş-ı Zülcelâl: herşeyi nakışlı ve süslü bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. n-ḳ-ş; ẕü; c-l-l) nazar-ı şuhud: şahitlerin bakışı; görüş (bk. n-ẓ-r; ş-h-d) nihayetsiz: sonsuz rû-yi zemin: yeryüzü semere: meyve suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar; maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tarihçe-i hayat: hayat hikâyesi, biyografi (bk. ḥ-y-y) vücuda gelmek: var olmak (bk. v-c-d) zemin: yer zerrecik: atom, en küçük madde parçası zevâl: geçip gitme (bk. z-v-l)
nakş-ı san’atı, bu münfail mistar-ı hikmeti, “tabiat-ı müessire” diyerek masdar ve fail telâkki etmesidir. Eyne’s-serâ mine’s-süreyyâ? Hakikat nerede, ehl-i gafletin telâkkileri nerede?
azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) bahr: deniz bahr-i müsebbih: Allah’ı tesbih eden deniz (bk. s-b-ḥ) ber: kara, yer burc: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l) elfâz-ı tahmidiye: Allah’ı öven ve Ona şükürlerini sunan sözler (bk. ḥ-m-d) eyne’s-serâ mine’s-süreyyâ: “yer nerede, Ülker yıldızı nerede”, birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir fail: işi yapan, özne (bk. f-a-l) felek: gök katı hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hamele-i Arş ve yer ve gök: Arş’ın, yerin ve göğün taşıyıcısı (bk. a-r-ş)
intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubûdiyet: kulluğun düzenliliği, çokluğu ve genişliği (bk. n-ẓ-m; k-l-l; a-b-d) kelimat-ı tesbihiye: Allah’ı tesbih eden kelimeler (bk. k-l-m; s-b-ḥ) küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) külliyet: büyüklük, kapsamlılık (bk. k-l-l) lisan: dil masdar: kaynak melâike-i müekkel: görevli melekler (bk. m-l-k; v-k-l) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mistar-ı hikmet: hikmetin gerçekleşmesi için kullanılan vasıta, şablon (bk. ḥ-k-m) Muhbir-i Sadık: doğru sözlü haber verici, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) (bk. ṣ-d-ḳ) münasip: uygun (bk. n-s-b)münfail: fiilden etkilenen (bk. f-a-l) nakş-ı san’at: san’atlı nakış, işleme (bk. n-ḳ-ş; ṣ-n-a)
nebat: bitki sair: diğer semavat: gökler (bk. s-m-v) tabiat-ı müessire: tesir sahibi, yaratıcı tabiat (bk. ṭ-b-a) tarz: şekil, biçim tasrih etme: açıkça ifade etme tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tayr-ı müsebbih ve hâmid: Allah’ı tesbih eden ve şükreden kuş (bk. s-b-ḥ; ḥ-m-d) telâkki: kabul etme tesbih-i küllî: büyük ve kapsamlı tesbih (bk. s-b-ḥ; k-l-l) tesbihat: Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak ve bütün kemâl sıfatlara sahip olduğunu ifade eden sözler (bk. s-b-ḥ) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) zemin: yer
De ki: “Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah’a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” ﴾57﴿ De ki: “Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu.” Allah zalimleri daha iyi bilir. ﴾58﴿ Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dahilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın. ﴾59﴿
Tefsir
İlk âyet, bir bakıma, inkârcıların Resûlullah’ı “şair, sihirbaz, mecnun” gibi hiçbir gerçeklik taşımayan ifadelerle itham etmelerine karşı bir cevap teşkil etmekte; onun tebliğlerinin kesin ve apaçık delile (beyyine) dayandığını haber vermektedir. 57-59. âyetlerde, müşriklerin, güya Hz. Peygamber’i zor durumda bırakmak ve âciz olduğunu göstermek için “Eğer iddialarında doğruysan, hadi şu bizi tehdit ettiğin azap ve musibetleri başımıza getir de görelim!” gibi sözler sarfetmelerine karşılık, Resûlullah’ta tanrısal bir güç bulunmadığı, onun böyle bir iddia da taşımadığı, azap ve musibet gibi hususlardaki hükmün yalnız Allah’a ait olduğu bildirilmiştir. Hz. Peygamber’in, Kur’an’daki bu açıklamaları, yani Allah’ın kendisine tanıdığı yetki ve görevin ötesinde ilâhî güçler taşımadığını, gaybı da bilmediğini –kendilerini olduğundan daha kudretli göstermeye çalışan sahte önderlerin aksine– hiçbir komplekse kapılmadan tam bir dürüstlük ve içtenlikle insanlara bildirmesi, onun nübüvvetinin en belirgin delillerinden biridir.
59. âyet, yüce Allah’ın ilminin ne kadar geniş, ne kadar kapsamlı olduğunun çok veciz ve eşsiz ifadelerindendir: Gaybın anahtarları (başka bir kıraate göre gaybın hazineleri) Allah’ın yanındadır (gayb terimi için bk. Bakara 2/3). Burada Allah’ın ilminin, karalar ve denizler gibi en geniş varlık ve olaylardan, düşen bir yaprağa, yerin karanlıklarındaki bir bitki tanesine, kuruluk, yaşlılık vb. keyfiyetler gibi en basit varlık ve olaylara kadar her şeyi kuşatıp kapsadığı, dolayısıyla bütün bunların en yüce, en ince bilgi ve kudretle yaratılıp düzenlendiği ifade buyurulmuştur. Bundan dolayı kelâm bilginleri tarafından söz konusu âyet, bazı düşünürlerin, ilm-i ilâhînin cüz’iyyâtı (değişken varlık ve olayları) kapsamadığı yolundaki iddialarını çürüten en kesin delillerden biri olarak gösterilmiştir. “Apaçık bir kitap” diye çevirdiğimiz “kitâbin mübîn” tamlaması, “hafaza melekleri tarafından tutulan amel defteri”, “levh-i mahfûz” veya “Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi” olarak açıklanmıştır (Zemahşerî, II, 19; İbn Atıyye, II, 300). Râzî son yorumu tercih eder (XIII, 11).
Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir. ﴾12﴿
Tefsir
Müşriklerin ağır baskıları altında büyük sıkıntılar çeken Hz. Peygamber ve müminler için teselli ve moral kaynağı özelliği taşıyan bu âyet kümesi, yüce Allah’ın eşsiz kudret ve ilmine, ölüleri diriltmeye kadir olanın da, herkesin yapıp ettiklerini bilenin de yalnız O olduğuna özel bir vurgu yapılarak bitirilmektedir. Bazı ilk dönem müfessirleri bu âyetteki “ölüleri diriltme” ifadesinden maksadın şirkten çıkarıp imana eriştirmek olduğunu belirtmişlerdir (Zemahşerî, III, 281).
Bir taraftan kişinin bütün yapıp ettiklerinin kayda geçirildiğinin, diğer taraftan da olup bitecek her şeyin zaten Allah Teâlâ’nın ezelî ilminde mâlûm olduğunun belirtilmesinden şöyle bir anlam çıkarılabilir: İnsanın bütün eylemlerinin kayda geçirilmesine yüce Allah’ın ihtiyacı yoktur; bu, insanın bu bilgiyi her zaman göz önünde bulundurup dünya hayatındaki varlığını anlamlandırabilmesi ve her adımını varlık sebebine uygun bir bilinç içinde atması içindir. Bu sayede insan soyut bir ahlâkî görev telakkisiyle baş başa kalmamış olur; yaşanan hayat gibi canlı, her anını kuşatan ve her davranışına yön veren somut bir tasavvurdan güç alır. Yine bu inanç kişiye, insanın metafizik âlemle ilişkisinin sırf Tanrı’ya yalvarılan ve belirli dinî vecîbelerin ifa edildiği zaman dilimlerine hapsedilemeyeceği şuurunu kazandırır, fizik âlemde olup bitenlerle fizik ötesi gerçekler arasındaki sıkı bağı kavramasını kolaylaştırır.
Tefsirlerde âyetin “gelecek için yaptıkları her şey ve bıraktıkları her iz” şeklinde tercüme edilen kısmı açıklanırken, bir yandan iyi olsun kötü olsun insanların bütün işlediklerinin tesbit edildiği belirtilir; diğer yandan da kişinin öbür dünyada karşısına çıkacak amel defterinin ölümle kapanmadığı, yararlı bir bilgiyi öğretme veya kaleme alma, bir imkânını vakfedip kalıcı hayır yapma, insanların faydalanacakları hizmet binası, cami, misafirhane, köprü vb. iyi eserler bırakmanın yahut bazı zalim yöneticilerin yaptığı gibi insanların eziyet çekmesine, zarara girmesine veya Allah yolundan sapmasına sebep olacak usuller ihdas etmek suretiyle geride kötü izler bırakmanın –bu iz ve eserler varlığını koruduğu sürece– insanın sorumluluk hanesine olumlu veya olumsuz puanlar halinde kaydedildiği üzerinde durulur (Zemahşerî, III, 281; Şevkânî, IV, 414). Bu bakımdan âyeti “ölmeden yapıp tükettikleri, bitirdikleri ile izi ve eseri devam eden bütün işlerini (amellerini) …” şeklinde çevirmek de mümkündür. Hz. Peygamber’in şu meâldeki hadisi insanların yararı devam ettiği sürece sevabı da yenilenen hayır faaliyetlerine yoğun biçimde yönelmelerinde ve özellikle vakıf kurumunun gelişmesinde çok etkili olmuştur: “İnsan öldükten sonra amel (defteri) kapanır; yalnız şu üç şeyin sevabı devam eder: Sadaka-i câriye, yararı sürekli olan ilim ve ölenin ardından dua eden hayırlı evlât” (Müslim, “Vasiyet”, 14; Tirmizî, “Ahkâm”, 36). Fakat bu hadiste amel defterinin kapanması sevapların yazılması açısındandır. Birçok müfessirin konumuz olan âyetin yorumu sırasında belirttiği üzere, başkalarının kötülük işlemesine sebebiyet verecek kötü bir yol açanlar da bu âyetin kapsamındadırlar ve etkileri öldükten sonra devam eden bu kötülüklerden ötürü veballeri de artmaktadır. Nitekim Peygamber efendimiz şu hadisinde başkalarını etkileyecek çığır açmanın iki şeklini de ayrı ayrı ifade etmiştir: “Kim iyi bir uygulamaya öncülük ederse, kendisine hem o davranışın hem de kıyamete kadar onu örnek alan kimselerin sevabı verilir. Yine kim kötü bir uygulamaya öncülük ederse, kendisine hem o davranışın hem de kıyamete kadar onu örnek alan kimselerin günahı yüklenir” (Müslim, “İlim”, 15, “Zekât”, 44, 69; Müsned, IV, 362).
“Ana kitap” diye çevrilen imâm kelimesi, “delil niteliği taşıyan, kendisine uyulan kitap”, “levh-i mahfûz” ve “amel defterleri” gibi mânalarla açıklanmıştır (İbn Atıyye, IV, 448). Yüce Allah’ın kendi ilmini sözlükte “öncü, kendisine uyulan” anlamlarına gelen bu kelimeyle nitelemesi, rabbânî irade ve kudretin ilişkili olduğu her şeyin ona uygun biçimde cereyan ettiğini belirtmek içindir (İbn Âşûr, XXII, 357; bu hususun insanın mesuliyeti ile ilişkisi hakkında bk. Fâtır 35/11; irade ve kader konusunda bilgi için bk. Bakara 2/7; Enfâl 8/17-23).
Ensardan Selemeoğulları’nın yerlerini yurtlarını terkedip Mescid-i Nebevî çevresine yerleşmek istemeleri üzerine Resûlullah bunu uygun görmemiş ve onlara “Kendi bulunduğunuz yerde de yaptıklarınızın izleri kayda geçirilir” buyurmuştu. Bazıları bu olayı delil göstererek bu âyetin Medine’de indiğini ileri sürmüşlerdir. Halbuki Hz. Peygamber’in bu âyetteki ifadeyi Medine’de geçen olayda kullanmış olması onun Medine’de indiğini göstermez (İbn Atıyye, IV, 445, 448).
Allah, yere gireni, yerden çıkanı; gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, çok merhamet edicidir, çok bağışlayıcıdır. ﴾2﴿ İnkar edenler, “Kıyamet bize gelmeyecektir” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” ﴾3﴿
Tefsir
İlk âyette yüce Allah’ın ilmiyle ilgili bir tasvire yer verilmiştir. Bu tasvire göre insanın yakın çevresinde mevcut bulunan veya olup biten maddî ve mânevî, açık ve gizli bütün varlık ve olaylar Allah Teâlâ’nın bilgisi dahilindedir (Taberî, XXII, 59; İbn Atıyye, IV, 404). Şu halde O’ndan başkasına kulluk etmek insana yaraşmaz. “Ona yükselen” anlamına gelen cümlede “ilâ” değil “fî” edatının kullanılmasındaki incelik şöyle açıklanır: İlâ “sona ulaşma”yı, fî ise “içine girip nüfuz etme”yi ifade eder. 3. âyette Allah’ın –insanın kendi imkânlarıyla bilgisine ulaşamayacağı bir alan olan– gaybı da bildiği, evrendeki bütün varlık ve olayların en küçük ayrıntısına kadar açık bir kitapta kayıtlı olduğu belirtilmektedir. Müfessirlerin çoğuna göre bu kitaptan maksat levh-i mahfûzdur. Bunu şöyle anlamak da mümkündür: Gerek duyular âlemine dahil gerekse bunun ötesindeki her şey bütün ayrıntılarıyla Allah tarafından bilinmektedir (ayrıca bk. En‘âm 6/59).
İnkârcıların insanların yapıp ettiklerinden hesaba çekilecekleri bir günün gelmeyeceği yönündeki iddiası, evrenin sonsuz olduğu, sadece değişebileceği ama asla yok olmayacağı fikrini içerir ki bu iddia aynı zamanda insanın varlığını anlamsız ve değersiz kabul etme mânasına gelir. Bazı tefsirlerde, âyette genel bir ifadeyle inkârcılara atfedilen bu sözün Ebû Süfyân tarafından söylendiğine dair bir rivayete yer verilir. Bu rivayete göre bir gün Ebû Süfyân, “Ne gelecek bir son saat var, ne kıyamet var, ne de haşir var” diyerek –en büyük putlardan– Lât ve Uzzâ’nın adı üzerine yemin etmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah peygamberine, onun da aksi yönde yemin etmesini buyurdu (İbn Atıyye, IV, 405).
Gayb, Allah’ın, yarattıklarından gizli tuttuğu hususlar demektir (bilgi için bk. Bakara 2/3; Mâide 5/94-96). Burada Cenâb-ı Allah’ın kendisini “gaybı bilen” şeklinde nitelemesi, kıyametin mutlaka kopacağını fakat zamanını sadece kendisinin bildiğini vurgulama amacı taşımaktadır (Taberî, XXII, 61). Elmalılı, bunun yanı sıra burada, bedenleri çürüyüp darmadağın olmuş insanların yeniden diriltilmesini imkânsız görenlere cevap verme tarzında bir mâna inceliğinin de bulunduğunu belirtir (VI, 3943).
Kur’an Yolu Tefsiri Yolu Cilt: 4 Sayfa: 411-412
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Dördüncü Söz, İkinci Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.