Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır. – Mesnevî-i Nuriye – Zerre
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlâhîde teşhir edilen tezyinâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşahit, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün, o manzaralar arasında tenezzüh etsin, o harika nakışlara, ziynetlere tefekkürle hayran olsun. Sonra o sergiden Sâniinin celâline, Mâlikinin iktidar ve kemâlâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi ifa edecek, insandır. Çünkü, insan gerçi cahil, zulmetli birşeydir, amma öyle bir istidadı vardır ki, âleme bir enmuzeç ve bir nümune olmaya liyâkatı vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedia bırakılmıştır ki, onunla gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdit edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binaen, küllî bir nevi şuur sâhibi olur ki, Sultan-ı Ezelin azamet ve haşmetinin şâşaasını idrak ediyor.
Evet, mâşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezelînin
âlem: dünya, kâinat, bütün yaratılmışlar Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun âşık: şiddetli seven azamet: büyüklük, yücelik beyan etme: açıklama binaen: -dayanarak binaenaleyh: bundan dolayı celâl: büyüklük, azamet, haşmet dellâllık: ilân edicilik enbiya: nebiler, peygamberler enmuzeç: örnek, fihriste enzâr-ı âlem: dünyanın bakışları, dikkatler ihak ve hakikat: asıl, gerçek ve doğru hakaik: hakikatler, esaslar hakikat: asıl, gerçek, doğru haşmet: büyüklük, görkem, azamet hüsün: güzellik i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! ifa etmek: yerine getirmek iktidar: güç, kudret intikal etme: geçme; anlama, kavrama istidad: kabiliyet, yetenek istilzam etmek: gerektirmek kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar küllî: genel, kapsamlı; bütün fertleri içine alan tür
liyâkat: hak etme, lâyık olma Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah mâşuk: aşık olunan kimse, sevgili merâtib: mertebeler, dereceler mücmel: öz, özet müşahit: tanık, şahit, delil mütefekkir: varlıklar üzerinde etraflıca düşünüp Allah’a ulaşan aydın, düşünür mütehayyir: hayrete düşen, hayrete kapılan mütenezzih: tenezzüh eden, gezen, seyreden mutlak: kayıtsız, sınırsız nakış: işleme, süsleme Nakkaş-ı Ezelî: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde nakış işleyen, varlığının başlangıcı olmayan Allah nazar: bakış, dikkat nevi: çeşit, tür nisbet: ölçü nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği nümune: örnek, misal rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
Sâni: her şeyi san’atla ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah şâşaa: gösteriş, göz alıcılık, parlaklık sath-ı âlem: kâinat ve dünya zemini secde-i hayret: hayret secdesi sergi-yi İlâhî: Allah tarafından olan sergi Sultan-ı Ezel: sonsuz otorite ve hâkimiyet sahibi ezelî Sultan, Allah şuur: bilinç, anlayış, idrak tafsilât: ayrıntılar, detaylar tahdit edilme: sınırlanma, sınırlandırılma tefekkür: varlıklar üzerinde Allah’a ulaşmayı netice verecek şekilde etraflıca düşünme tenezzüh: gezinti teşhir etme: sergileme tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma tezyinât: süslemeler ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, ilâhlık; Cenab-ı Allah’ın ilâhlığı vedia bırakılma: emanet edilme, ödünç verilme ziynet: süs zulmetli: karanlıklı
rububiyeti de insanın nazarını iktizâ eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun.
Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin?
Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır.
Kezâlik, bu âlemi şu kadar ziynetlerle, nakışlarla tezyin eden Mâlikü’l-Mülk, elbette ve elbette o harika, antika, mu’cize manzaraları, ziynetleri, seyircilerden, müşahitlerden, âşık ve müştaklardan, ârif dellâllardan hâli bırakmayacaktır. İşte, câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflâke ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.
abd: kul âlem: dünya, kâinat ârif: bilgide ileri olan, bilen âzâ: organlar bilhassa: özellikle burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil, kanıt câmiiyet: kapsamlılık delâlet etmek: delil olmak, göstermek dellâl: duyurucu, ilân edici Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen ve bütün kemâl sıfatların sahibi olan bir Allah eşya: şeyler, varlıklar Hakîm: herşeyi hikmetle belirli fayda ve gayelere yönelik olarak mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah hâlî: boş, ıssız Hâlık: her şeyi yaratan Allah halk-ı eflâk: feleklerin, kâinatın yaratılışı halk-ı kâinat: kâinatın yaratılışı, yaratılması hikmet: amaç, gaye, hedef; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapılması i’lem eyyühe’l-aziz: “Ey aziz kardeşim bil ki!”
icad: var etme, yaratma ihtiyar: dileme, istek, irade iktizâ etmek: gerektirmek ille-i gaiye: asıl gaye; elde edilmesi için çalışılan gaye insan-ı kâmil: mükemmel, olgun insan istifade: faydalanma, yararlanma istihsan: beğenme, güzel bulma keyfiyet: durum, nitelik kezâlik: bunun gibi mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar Mâlikü’l-Mülk: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarının aciz kaldıkları olağanüstü şey Muhtar: ihtiyar ve irade sahibi Allah muntazam: düzenli müşahit: gören, seyreden, seyirci müştak: aşık, çok arzulu ve istekli nakış: işleme nazar: bakış, dikkat nefis: bir kimsenin kendisi rububiyet: Rablık; her bir varlığın yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeylerin verilmesi, onların terbiye edilip idare ve egemenlik altında bulundurulması
Sâni: her şeyi san’atla ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah şehadet etmek: şahitlik etmek, delil olmak semere: meyve, netice şiddet-i muhabbet: aşırı sevgi tahsin: beğenme, birşeyin güzelliğini dile getirme takdir etme: beğeniyi dile getirme tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde etraflıca düşünme tehalüf: birbirinden farklı olmak temasül: birbirine benzeme tevafuk: uygunluk, denk gelme tezyin etme: süsleme vahdet: birlik, teklik Vâhid: Zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı, benzeri ve dengi olmayan ve herşeyi birliğiyle kuşatan Allah zâlim: zulmeden, acımasız, başkasının hakkına tecavüz eden Zât: kimse, Allah ziynet: süs
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Mesnevî-i Nuriye – Zerre, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Hz. Davud A.S. gecenin ilk yarısında istirahat eder, üçte birisini namaz kılarak geçirir ve altıda birinde uyurdu. – Hadisler ve Matematik 1
Abdullah İbn Amr İbn Âs radıyallahu anhumâ demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah’a en sevimli gelen namaz ve oruç Hz. Davud’un namazı ve orucudur. Davud aleyhisselâm gecenin ilk yarısında istirahat eder, üçte birini namaz kılarak geçirir ve altıda birinde de uyurdu. Hem o, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı.” (Buhari, Teheccüd 7; Müslim, Sıyâm)
Bu hadise göre;
Hz. Davud A.S.’ın gece ne kadar dinlendiğini, ne kadar uyuduğunu ve gece ne kadar namaz kıldığını hesaplayalım.
Önce denklem kuralım.
Ne kadar uyuduğunu bulmak için şu şekilde bir denklem kurabiliriz:
1 – (1 / 2 + 1 / 3) = 1 / 6
Geceye 1 değerini verelim. Gece 1 ise; gecenin 1/2 sinde dinleniyor, 1/3 ünde ise namaz kılıyor.
Bunların toplamını gecenin tamamından çıkardığımızda ise uyuduğu miktar olan 1/6 yı buluyoruz.
Örneğin gece ve gündüzün birbirine eşit olduğu zaman dilimini temel alırsak bir gün 24 saat olduğuna göre;
24 / 2 = 12 saat gece olur.
12 saat geceyi, 1 – (1 / 2 + 1 / 3) = 1 / 6 denklemimizde yerine koyduğumuzda ise;
12-(12/2+12/3)=12/6
Önce parantezin içindeki toplama işlemi yapılır.
Kesirli sayılarda toplama ve çıkartmalarda paydalar eşit değilse eşitlenir.
Buna göre paydalar 6 da eşitlenir.
Paydalar eşitlenirken paylar da paydaların çarpıldığı aynı sayı ile çarpılır.
Bu durumda;
12-(36/6+24/6)=12/6 olur.
12-(60/6)=12/6
12-(+10)=12/6
Parantezin önünde eksi işareti olğu için artı işaretli sayılar parantezin dışına eksi olarak çıkar.
12-10=12/6
2=2
Gecenin 1/6 sı, yani diğer deyişle gece uyuduğu süre 2 saattir.
12-(36/6+24/6)=12/6 işlemini sadeleştırerek de devam edebilirdik.
Örneğin 36 yı 6 ya bölersek 6 kalır, 24 ü 6 ya bölersek 4 kalır, 12 yi 6 ya bölersek de 2 kalır. Bu durumda;
12-(6+4)=2
12-(10)=2
12-10=2
2=2
Gecenin 1/6 sı, yani diğer deyişle gece uyuduğu süre 2 saat olarak yine aynı sonucu elde ederiz.
Davud aleyhisselâm gecenin ilk yarısında istirahat ediyordu yani dinleniyordu.
Bu durumda;
12/2=6 saat gecenin ilk yarısında dinleniyor.
Gecenin üçte birini namaz kılarak geçiriyor.
Buna göre;
12/3=4 saat namaz kılıyor.
Toplam dinlenme ve uyku süresi ise;
Dinlenme süresi + uyku süresi
6+2=8 saat yapıyor.
Bu işlemi gece ve gündüzün eşit olduğu zaman dilimine göre yaptık.
Sizler de yaşadığınız yere ve zaman dilimine göre ne kadar süre dinlendiği, ne kadar süre namaz kıldığı ve ne kadar süre uyuduğunu hesaplayabilirsiniz.
Bu durumda sonuçlar küsüratlı çıkabilir. Hesap makinesi kullanabilirsiniz.
Örneğin yaz mevsiminde gecenin 9 saat olduğu bir yerde kaç saat uyurdu, kaç saat dinlenirdi, kaç saat namaz kılardı? Hesaplayalım.
Formülümüz 1 – (1 / 2 + 1 / 3) = 1 / 6 da yerine koyalım:
9-(9/2+9/3)=9/6
Parantezin içindeki işlemi yapıyoruz ve paydaları eşitleyerek başlıyoruz.
9-(27/6+18/6)=9/6
9-(45/6)=9/6
9-(7,5)=9/6
9-7,5=9/6
1,5=1,5 saat uyurdu.
Sadeleştirerek gidecek olursak;
9-(27/6+18/6=9/6
27 üçe bölünürse 9, 18 üçe bölünürse 6, paydalardaki 6 lar da 3 e bölünürse 2 şer kalır.
Eşitliğin sağ taearındaki 9 üçe bölünürse 3, 6 üçe bölünürse 2 kalır.
Bu durumda;
9-(9/2+6/2)=3/2 olur.
9-(15/2)=3/2
Ya da 9-(9/2+6/2)=3/2 denklemde doğrudan parantezin içindeki bölme işlemini yaparsak;
9-(4,5+3)=3/2
9-(7,5)=3,2
9-7,5=3/2
1,5=1,5 olarak yine aynı sonucu buluruz.
(Not: 3/2 nin bir anlamı da ya da gösterim şekli de 1 tam 1/2 dir, o da 1,5 şeklinde ifade edilir.)
“İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Dördüncü Nükte.
İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Üçüncü Söz
İkinci Mebhas
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı vakit lisan-ı hâl duasıyla hasılolan bir matlubunu, yanlış olarak kendi iktidarına haml eder.
Meselâ, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte câ-yı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i rahmet…
Nasıl ki, nazdar bir çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin haliyle matluplarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o matluplardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi, böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ithametmek suretiyle, ahmakâne bir gururla, “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) ahmakâne: ahmakça aşr-i mişâr: yüzde bir câ-yı dikkat: dikkat edilecek nokta cilve-i rahmet: rahmet görüntüsü (bk. c-l-y; r-ḥ-m) dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v) eda: yerine getirme elem: acı, keder hademe: hizmetçi halen: hareket ve davranışla haml etme: yüklenme, üstlenme haram: dinen yasaklanmış (bk. ḥ-r-m) hasıl olma: meydana gelme hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hazin: hüzünlü, üzüntülü helâl: dinen yapılmasına izin verilen himayet: koruma iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r)
iktidar-ı zâtî: kendi zâtının kudreti, kişisel güç (bk. ḳ-d-r) İstanbul: (bk. bilgiler) istimdad: yardım dileme itham: suçlama kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalen: sözle kavî: güçlü, kuvvetli kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) lehviyât-ı muharreme: haram kılınmış eğlenceler (bk. ḥ-r-m) lezâiz-i nâmeşru: haram olan lezzetler (bk. ş-r-a) lisan-ı hâl: hal ve davranış dili maksat: gaye, istek (bk. ḳ-ṣ-d) matlub: istek, arzu (bk. ṭ-l-b) meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) mülâkat: buluşma, karşılaşma musahhar: boyun eğme, itaat etme muvaffak: başarılı nazdar: nazlı nazenin: ince, narin, duyarlı nazik: ince, zarif sa’y: çalışma, emek sair: diğer şâyân-ı temâşâ: seyretmeye değer şefkat: içten ve karşılıksız sevgi (bk. ş-f-ḳ) şimendifer: tren tabir: yorumlama, açıklama (bk. a-b-r) tahrik: harekete getirme tasavvur-u zevâl: gelip geçiciliği düşünme (bk. ṣ-v-r; z-v-l) tavren: tavırla teshir: boyun eğdirme zaaf: zayıflık
İşte, insan dahi, Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini itham edecek bir tarzda, küfran-ı nimet suretinde, Karun gibi
اِنَّمَۤا اُو تِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ 1
yani “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i azâba kendini müstehakeder.
Demek, şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsanedilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlûp olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânîdir.
Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve
حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ 2
de, yüksel.
Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlaktarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?”
Çünkü, sen çendan nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife
Dipnot-1
Kasas Sûresi, 28:78
Dipnot-2
“Allah bize yeter. O ne güzel Vekîl’dir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
abd: kul (bk. a-b-d) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) belki: aslında, gerçekte cehl: cahillik, bilgisizlik celb: çekme çendan: gerçi, her ne kadar cidal: mücadele, kavga dergâh: makam, huzur dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v) ehemmiyet: değer, önem enâniyet: kendini beğenme, benlik eşya: şeyler, varlıklar fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) galebe: üstünlük hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşerat: zararlı hayvanlar hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; e-l-h) ihsan edilmek: bağışlanmak (bk. ḥ-s-n) ikram-ı Rahmânî: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah’ın ikramı (bk. k-r-m; r-ḥ-m) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) iktidar-ı ilmî: ilmi güç (bk. ḳ-d-r; a-l-m) ilham: Allah tarafından kalbe gelen mânâ istimdat: medet isteme itham: suçlama itibarıyla: özelliğiyle kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) Karun: (bk. bilgiler) kasdî: bilerek, isteyerek (bk. ḳ-ṣ-d) kemâlât-ı medeniyet: medeniyetin mükemmellikleri, üstünlükleri (bk. k-m-l) küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m) mağlûp: yenilmiş meşhud: görünen (bk. ş-h-d) muavenet: yardım müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nefis: can, kişinin kendisi (bk. n-f-s)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) re’fet-i Rabbâniye: Allah’ın acıması (bk. r-b-b) saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ) saltanat-ı insaniyet: insanlık saltanatı, egemenliği (bk. s-l-ṭ) şefkat: içten ve karşılıksız merhamet, sevgi (bk. ş-f-ḳ) semere: meyve, netice sille-i azâb: azap tokadı şükr-ü küllî: bütün nimetler için varlıkların tamamı adına yapılan şükür (bk. ş-k-r; k-l-l) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tazarru: dua, yakarış terekkiyât-ı beşeriye: insanlığa ait terakkiler, ilerlemeler teshir: boyun eğdirme teshir-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın herşeye boyun eğdirmesi (bk. r-b-b) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) zaaf: zayıflık
ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâğatli bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalâacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet, ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla sağîr bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudat-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın; ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin; ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı bana hizmetkâryaptı. Ve nebâtâtı o hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır.”
Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.
abdiyet: kulluk (bk. a-b-d) ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âlem: dünya (bk. a-l-m) belâğat: maksada ve hale uygun söz söyleme (bk. b-l-ğ) cihet: yön cismaniyet: maddi yapıya sahip olma cüz: parça (bk. c-z-e) cüz’î: fert, birey (bk. c-z-e) cüz’iyet: fertlik, bireylik (bk. c-z-e) daire-i nezaret: gözetim dairesi (bk. n-ẓ-r) ehemmiyetli: önemli esâsât: esaslar esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaret: küçüklük, değersizlik hakir: küçük, ehemmiyetsiz hane: ev haşmet: görkem, heybet hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
nâzır: gözlemci, gözetici (bk. n-ẓ-r) nebâtât: bitkiler nebatî: bitkisel nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) netice-i kelâm: sözün özü (bk. k-l-m) Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m) sağir: küçük sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m) takvim: program tazammun: içine alma, içerme tehdit: korkutma tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teşvik: şevklendirme, cesaretlendirme tevdi: bırakma, emanet etme ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vazife-i insaniyet: insanlığın vazifesi ziya: ışık ziynetli: süslü (bk. z-y-n)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Dördüncü Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta:
“O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Üçüncü Nükte.
O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Üçüncü Söz
İkinci Mebhas
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibarıyla zayıf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvânât-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki, yabanîemsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi).
Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîme misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış; ve hadsiz bedî masnuâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş; ve o misafirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyyâ etmiştir ki, o dairenin nısf-ı kutru, yani merkezden muhit hattına kadar, gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.
İşte, eğer insan enâniyetine istinad edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve dâvâcı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîmin izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder, sonra âlâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.
Evet, insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü, insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki, insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviyelezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil; elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder.
âciz: zayıf, güçsüz (bk. a-c-z) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âlât: âletler, organlar amel: davranış, iş azîm: büyük (bk. a-z-m) aziz: izzetli, değerli (bk. a-z-z) bedî: güzel (bk. b-d-a) cihazat: cihazlar, duyu ve organlar cihâzât-ı acîbe: şaşırtıcı ve hayret verici cihazlar, duyu ve organlar cihet: yön daire-i tasarrufât: tasarruf etme dairesi, hareket alanı (bk. ṣ-r-f) derd-i maişet: geçim derdi (bk. a-y-ş) dua: Allah’a yalvarma, isteme (bk. d-a-v) ehlî: evcil elem: acı, keder elem-i zevâl: sona erme elemi (bk. z-v-l) emsal: benzerler (bk. m-s̱-l) enâniyet: benlik fiil: iş, hareket (bk. f-a-l) gaye-i hayal: hayal edilen gaye, hedef (bk. ḫ-y-l) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayat-ı bâkiye: sürekli ve kalıcı olan hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hayvan: canlı hayvânât-ı ehliye: evcil hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hayvanî: hayvanca (bk. ḥ-y-y) hizmetkâr: hizmetçi infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme (bk. f-a-l) istifade: yararlanma istinad: dayanma, güvenme (bk. s-n-d) itibar: özellik Kerîm: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m) letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mâlikiyet: sahiplik (bk. m-l-k) masnuât: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
müheyyâ: hazırlamamuhit: çevre musahhar: emre verme muvakkat: geçici nihayetsiz: sınırsız nisbet etme: kıyaslama (bk. n-s-b) nısf-ı kutr: yarı çap rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sarf etmek: harcamak sa’y-i maddî: maddi çalışma şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sermaye-i ömür: ömür sermayesi temâşâ: seyretme teneffüs: nefeslenme, rahatlama tenezzüh: seyir ve gezinti (bk. n-z-h) yabanî: vahşi, evcil olmayan zaaf: zayıflık Zât-ı Kerîm: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah (bk. k-r-m) ziyade: çok, fazla
Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.
Demek, ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsille bu hakikati beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir.
Evvelki hizmetkâr, on altınla âlâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir tedip gördü ve dehşetli bir azap çekti.
İşte, ednâ bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.
Aynen onun gibi, insandaki cihâzât-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisatetmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü; ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâika-i lisaniyesi; ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişafetmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan kendine has bir amelde-münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus-ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususîdir.
İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle, insanın hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyâcâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassasiyeti çok
ahsen-i takvim: insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) âlâ: en üstün amel: iş, fiil bedbaht: talihsiz beyan: açıklama (bk. b-y-n) cihaz-ı mahsus: özel duyu veya organ cihazat: organlar, duyular cihâzât-ı mâneviye: manevi duygular (bk. a-n-y) cihet: yön dehşetli: korkunç divanelik: akılsızlık ednâ: en aşağı, en küçük envâ: çeşitler, türler evvelki: önceki ezvâk-ı mahsusa: kendisine has, özel zevkler hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) has: özel hasr-ı fikir: fikir ve düşünceyi sadece birşeye yöneltme (bk. f-k-r) hasse: duyu hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hissiyat: hisler, duygular hizmetkâr: hizmetçi hususî: özel ihtiyâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) inbisat: genişleme, yayılma inkişaf: gelişme, açılma (bk. k-ş-f) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) letâif-i insaniye: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f)
mahsus: özel merâtib: mertebeler, dereceler münhasıran: buna has olarak müştak: düşkün, iştiyaklı nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b) nüfuz: etki peydâ etme: meydana ve açığa çıkma pusula: küçük not kağıdı sair: diğer seyyid: efendi şuur: bilinç, anlayış, idrak (bk. ş-a-r) taam: yiyecek tedip: edeplendirme, ceza temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) temyiz: ayırd etme zâika-i lisaniye: dilin tad alma duyusu ziyade: çok, fazla
tenevvü etmiş ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makàsıda mütevecciharzulara medar olmuş; ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyade inbisat peydâ etmiştir. Ve ibâdâtın bütün envâına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi’ bir istidat verilmiştir
İşte, şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki, şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek; ve nimetler içinde imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta kudret-i Rabbâniyenin mu’cizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.
Ey dünyaperest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafilinsan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vakıa-i hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi dinle:
Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zat, bana tahsis ettiği altmış altından, tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarf edip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa, bir gece içinde on altını kumara mumara, eğlencelere ve şöhretperestlik yoluna sarf ettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.
Birden, ben o hazin hâlette iken, orada bir adam peydâ oldu. Bana dedi:
“Bütün bütün sermayeni zayi ettin, tokada da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa tevbe kapısı açıktır.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) âlât: âletler, organlar câmi’: kapsamlı, içine alan (bk. c-m-a) câmiiyet: genişlik, kapsamlılık (bk. c-m-a) cihâzât: organlar, duyular dünyaperest: dünyaya aşırı düşkün ehemmiyet: önem elem: acı, keder, sıkıntı envâ: çeşitler, türler Eski Said: (bk. bilgiler) fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gafil: duyarsız, umursamaz (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlet: durum, hal hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hazin: hüzün veren, acıklı ibâdât: ibâdetler (bk. a-b-d) imdâdât-ı Rahmâniye: sonsuz rahmet sahibi Allah’ın yardımları (bk. r-ḥ-m) inbisat: genişleme, yayılma istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kudret-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın sonsuz kudreti (bk. ḳ-d-r; r-b-b) küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) medar: eksen, vesile mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) müflis: iflas etmiş müşahede etmek: görmek, gözlemlemek (bk. ş-h-d) müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d) müstehak olma: hak etme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müteveccih: yönelik muvakkat: geçici nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nazar-ı ibret: ibretle bakış (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sonsuz peydâ etme: meydana ve açığa çıkma sarf etmek: harcamak şehadet: şahidlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sermaye: servet, varlık seyyid: efendi sırr-ı ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olmasının sırrı (bk. ḥ-s-n)
söhretperestlik: şöhret tutkunluğu suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tahsil: elde etme, kazanma tahsis etmek: ait kılmak, ayırmak tedricen: azar azar tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme (bk. f-k-r) temâşâ: seyretme, ibretle bakma tenevvü: çeşitlenme tesbihat: Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vakıa-i hayaliye: hayâli olay (bk. ḫ-y-l) vakıa-i temsiliye: örnek olay (bk. m-s̱-l) vazife-i asliye: asıl vazife vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev (bk. f-ṭ-r) vezâif: vazifeler Yeni Said: (bk. bilgiler) zayi etmek: kaybetmek ziyade: çok, fazla
Bundan sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından, her eline geçtikçe, yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani, gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.”
Baktım, nefsim razı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra “Dörtte birisini” dedi. Baktım, nefsim müptelâ olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.
Birden o hal değişti. Baktım ki, ben tünel içinde sukut eder gibi bir sür’atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaipten olarak, o şimendiferin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler dikenli mikenli; mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle mufarakatinden elimi parçalıyorlar, bana pek pahalı düşüyorlardı.
Birden, şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver; sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine, elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var; izinsiz koparamazsın.”
Birden, sıkıntıdan, ne vakit tünel bitecek diye, başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm; iki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merakla dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden, o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi:
“Aklın başına geldi mi?”
Dedim: “Evet, geldi. Fakat kuvvet kalmadı, çare yok.”
Dedi: “Tevbe et, tevekkül et.”
Dedim: “Ettim.”
Ayıldım. Eski Said kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi gördüm.
İşte, o vakıa-i hayaliyeyi, Allah hayretsin, bir iki kısmını ben tabir edeceğim; sair cihetleri sen kendin tabir et.
O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise, altmış sene ömürdür ki, bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok; fakat bâki kalan on beşinden yarısını âhirete sarf etmek için, Kur’ân-ı Hakîmin hâlis bir tilmizi beni irşad etti.
âdet: alışkanlık, huy âhiret: öteki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) bâki: arta kalan; devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y) berzah: kabir âlemi cazibedar: cazibeli, çekici ebedü’l-âbâd: sonsuzlukların sonsuzluğu olan âhiret (bk. e-b-d) Eski Said: (bk. bilgiler) garaib: tuhaf, şaşılacak şey hademe: hizmetçi hâlis: samimi, saf, temiz (bk. ḫ-l-ṣ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hiddet: öfke ihtiyaten: ilerisini düşünerek irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) leziz: lezzetli mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) muhafaza: saklama (bk. ḥ-f-ẓ) mukabil: karşılık mülâkat: kavuşma müptelâ: bağımlı, tutkun nasihat: öğüt nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) rahm-ı mâder: ana rahmi (bk. r-ḥ-m) sair: diğer
sarf etmek: harcamak şimendifer: tren sukut: düşme, alçalma tabir: yorumlama, açıklama (bk. a-b-r) teessüf: üzüntü tevbe: pişmanlık duyarak günahtan dönüş tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l) tilmiz: öğrenci vakıa: olay vakıa-i hayaliye: hayalî olay (bk. ḫ-y-l) Yeni Said: (bk. bilgiler)
O han ise, benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise zamandır; herbir yıl bir vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezâiz-i nâmeşruadır ve lehviyât-ı muharremedir ki, mülâkat esnasında tasavvur-u zevâldeki elem kalbi kanatıyor, mufarakatinde parçalıyor, cezayı dahi çektiriyor.
Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver; onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa’yiyle, meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.
Sair kısımları sen tabir edebilirsin.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Üçüncü Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın İlk Hayatı, Şarktaki Aşâirle Muhavere,
Bediüzzaman’ın Şarktaki aşâirle muhavere ve münazaralarından birkaç misâl başlıklı bu bölümde:
“Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültü-hâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi:”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın İlk Hayatı, Şarktaki Aşâirle Muhavere.
Bediüzzaman’ın Şarktaki aşâirle muhavere ve münazaralarından birkaç misâl – Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültü-hâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi
Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın İlk Hayatı, Şarktaki Aşâirle Muhavere,
Bediüzzaman’ın Şarktaki aşâirle muhavere ve münazaralarından birkaç misâl
Sual – Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Elcevap – İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir; göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlûp biçare bir reise yahut müdahin memurlara veyahut mantıksız bir kısım zabitlere itimat edilirse ve dinin himayesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir; yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin mâdeni olan, herkesin kalbindeki şefkat-i imâniye olan envâr-ı İlâhînin lemeâtının içtimalarından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerârât-ı neyyirânesinin imtizacından hasıl olan amûd-u nuranînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir, siz muhakeme ediniz.
Evet, şu amûd-u nuranî, dinin himayetini, şehametinin başına, murakabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki, lemeât-ı müteferrika, tele’lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss-i dinî, lâsiyyema (bâhusus) din-i hakk-ı fıtrînin sözü daha nâfiz, hükmü daha âlî, tesiri daha şedittir…
Evet, evet… Eğer sivrisinek tantanasını kesse, balarısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zira, kâinatı nağamatıyla raksa getiren ve hakaikin esrarını ihtizaza veren musika-i İlâhiye hiç durmuyor; mütemadiyen güm güm eder.
Padişahlar padişahı olan Sultan-ı Ezelî, Kur’ân denilen musika-i İlâhiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumanda şiddetli ses getirmekle,
âlî: yüce, yüksek amûd-u nuranî: nurlu, parlak sütun, nurlu direk aşâir: aşiretler bîçâre: çaresiz, zavallı demdeme: gürültü, vızıltı din-i hakk-ı fıtrî: insanın yaratılışına en uygun olan hak din; İslâmiyet efkâr-ı âmme-i millet: kamuoyu, milletin fikir ve düşünceleri envâr-ı İlâhî: Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği nurlar esrâr: sırlar, gizli hakikatler fenn-i hikmet: hikmet ilmi, pozitif bilim hakaik: hakikatler, esaslar hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti hamiyet-i İslâmiye: İslâmiyet’i koruma, Müslümanlara sahip çıkma gayreti hasıl olan: meydana gelen himaye: koruma himayet: koruma hiss-i dinî: dinî duygu
hissiyat-ı İslâmiye: İslâmî duygu ve hisler içtima’: toplanma, bir araya gelme ihtizâza verme: sevinçten çoşturup neşelendirme imtizaç: birleşip kaynaşma incizab: cezbedilme, çekilme kâinat: evren, yaratılmış bütün varlıklar kubbe-i âsuman: gökyüzü, gök kubbe lemeât: parıltılar lemeât-ı müteferrika: çeşitli parıltılar mağlûp: yenilmiş, yenilgiye uğramış müdahin: menfaat için yüze gülen, yağcılık ve dalkavukluk yapan; dalkavuk muhakeme etmek: değerlendirmek muhavere: karşılıklı konuşma münazara: karşılıklı fikir alışverişi, ilmî tartışma murakabe: gözetme, koruma mûsika-i İlâhiye: İlâhî müzik, Allah’ın kâinata yerleştirdiği, Allah’ın ilhamıyla varlıkların çıkardığı tabii nâmeler ve sesler
mütemadiyen: sürekli, devamlı nâfiz: etkili, nüfuz eden, geçerli nağamat: nağmeler, güzel sesler raksa getirme: neşelendirme, oynatma; neşe ve memnuniyet içinde Allah’ı zikrettirme, ibadet ettirme şark: doğu şedit: çok şiddetli, güçlü şefkat-i imaniye: imandan gelen şefkat şehâmet: izzet, şeref, onur şerârât-ı neyyirâne: aydınlatıcı parlak kıvılcımlar, ışık saçan kıvılcımlar şevk: çok arzu, şiddetli istek seyf-i elmas: elmas kılıç Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatı ezelî olan Sultan, Allah takarrur etme: sabit olma, karar kılma tantana: gürültü, ses teessüf etme: üzülme tele’lü: parlama, parıldama umum: bütün, genel zabit: subay
sadef-i kefh-misâl olan ulema ve meşâyih ve hutebânın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisanlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizaza getiren o sadânın tecessüm ve intibaıyla; umum kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve herbir tel, bir nev’iyle onu ilân eden o sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nispeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?…
S – Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hattâ âdetâ hürriyette insan her ne sefahet ve rezalet işlerse, başkasına zarar etmemek şartıyla birşey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?
C – Öyleler hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira, nâzenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır.
Hürriyet-i umumî, efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şe’ni odur ki, ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmasın…
Fakat, ey göçerler, sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kut-u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunuyor. Vâkıa, şu biçare vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, ruhun mâşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki, saâdet-sarây-ı medeniyette oturmuş ve marifet ve fazilet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir…
âdâb-ı şeriat: şeriatın edep kuralları, adapları aks-i sadâ: yankı; sesin yankılanması âlûde: karışık, karışmış, dolu biçare: çaresiz, zavallı cevher-i insâniyet: insanlık cevheri, insanı insan yapan hakikat, öz demdeme: gürültü, yüksek ses, vızıltı dimağ: akıl, şuur efradın zerrât-ı hürriyâtı: bireylerin bütün zerrelerinin hürriyetleri, bireylerin bütün varlıklarıyla hür ve özgür olmaları emîr: reis, önder fazilet: güzel ahlâk, erdem fem: ağız fena: kötü gayr: başkası hezeyan etme: saçmalama hulle: güzel giysi, elbise hürriyet: serbestlik, özgürlük hürriyet-i umumî: genel hürriyet ve özgürlük hutebâ: hatipler ihtizaza getiren: coşturan, sevindiren intıba’: damgalanma, mühürlenme; bütün varlıklar üzerinde yansıyıp iz bırakması
istibdad: baskı ve zulüm kanun: bir çeşit telli ve mızraplı çalgı küfv: denk olan, uygun düşen kut-u lâyemût: ölmeyecek kadar alınan gıda kütüb-ü İslâmiye: İslâmî kitaplar, İslâmiyetle ilgili yazılan eserler lâkin: ama, fakat lisan: dilmarifet: ilim, bilgi mâşuka: sevgili, aşık olunan, sevilen meşâyih: şeyhler muhassal: ortaya çıkan, netice, ürün müteeddibe: terbiye edilmiş, terbiye almış mütezeyyine: süslü, süslenmiş (z-y-n) nâzenin: ince, narin, duyarlı nefs: kişinin kendisi nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı devamlı kötülüğe sevk eden duygu nev’i: çeşit, tür nispeten: oranla rezalet: rezillik, alçaklık saadet—sarây-ı medeniyet: medeniyetin mutluluk sarayı sadâ: ses sadâ-yı semavî ve ruhanî: semavî ve ruhanî ulvî ses
sadef-i kehf-misâl: mağara gibi büyük inci kabuğu (içinde ilim, irfan ve hikmet bulunan büyüklerin akıl, kalb ve ağızları mağara büyüklüğünde bir inci kabuğuna benzetilmiştir) şe’n: bir şeyin gereği sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlenceye düşkünlük seyir ü seyelân etme: devamlı akıp gitme, dolaşma tanbur: klâsik Türk müziğinin başlıca çalgılarından biri olan, yay veya mızrapla çalınan, uzun saplı, telli tahta çalgı tecessüm: cisimleşme, maddî yapıya bürünme tefsir etme: açıklama, yorumlama ulema: âimler umum: bütün vahşî: yabanî vâkıa: gerçek, realite, gerçekte olan
S – Nasıl hürriyet imânın hassasıdır?
C – Zirâ, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz.
Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet…
S – Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.
C – Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
S – Heyhât! Bize tesellî veren şu ulvî emeli ye’se inkılâp ettiren ve etrafımızda hayatımızı zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış olan o müthiş yılanlara ne diyeceğiz?
C – Korkmayınız. Medeniyet, fazilet ve hürriyet âlem-i insaniyette galebe çalmaya başladığından, bizzarure terazinin öteki yüzü şey’en feşey’en hafifleşecektir. Farz-ı muhal olarak—Allah etmesin—eğer bizi parça parça edip öldürseler, emin olunuz, biz yirmi olarak öleceğiz, üç yüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezâil ve ihtilâfatın gubarını silkip, hakikî münevver ve müttehid olarak kervân-ı benî beşere pîşdârlık edeceğiz. Biz, en şedit, en kavî ve en bâkî hayatı intaç eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de İslâmiyet sağ kalır. O millet-i kudsiye sağ olsun.
âlem-i insaniyet: insanlık âlemi âlîm: bilgili, ilim sahibi kimse Asr-ı Saadet: mutluluk asrı; Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem bâkî: sürekli, kalıcı, sonsuz bîçare: çaresiz, zavallı bizzarure: zorunlu olarak, kaçınılmaz şekildeemel: arzu, istek farz-ı muhal: varsayım fazilet: güzel ahlâk, erdem galebe çalmak: yenmek, üstün gelmek gubar: toz hakikatli: gerçek, doğru, esaslı hakikî: asıl, gerçek hassa: ayırıcı vasıf, özellik hizmetkâr: hizmetçi hukuk: haklar hürriyet: serbestlik, özgürlük ihtilâfat: ayrılıklar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar inkılâp ettirme: dönüştürme, değiştirme
intac etme: netice verme istibdad: baskı ve zulüm izzet: değer, itibar, yücelik kavî: güçlü, kuvvetli kervân-ı benî beşer: insanlık kervanı, kafilesi meziyet: üstün özellik, nitelik millet-i kudsiye: mukaddes millet; İslâm milleti münevver: nurlu, aydın, aydınlanmış müttehid: birleşmiş pîşdârlık etme: önder ve kılavuz olma râbıta-i îman: iman bağı (e-m-n) rezâil: rezillikler, alçaklıklar sabiyy-i müteşeyyih: şeyhlik taslayan çocuk şe’n: durum, hâl, bir şeyin gereği şedit: çok şiddetli şefkat-i imaniye: imandan gelen şefkat şehamet-i imaniye: imandan gelen cesaret, yiğitlik
şey’en feşey’en: azar azar, yavaş yavaş şeyh: tarikat dersi veren mânevî lider, mürşid Sultan-ı Kâinat: kâinatın sultanı olan Allah tahakküm: baskı, zorbalık tecavüz etme: haddi aşma, ileri gitme tekebbür: büyüklenme, gururlanma tenezzül etme: inme, alçalma tevazu ve mahviyet: alçakgönüllülük tezellül: zillet ve alçaklık gösterme, önünde eğilme ulvî: yüce, yüksek velâyet: velilik; mânevî mertebeler aşarak Allah’ın yakınlığını ve dostluğunu elde etme veli: Allah dostu ye’s: ümitsizlik
S – Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?
C – Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve gedâ birdir. Acaba bir şeriat, “karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder? Kellâ… Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) âdî bir Yahudi ile muhakemesi ve medâr-ı fahriniz olan Selahaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim. HAŞİYE-1
Zira, meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi edip bini kazanan, zarar etmez.
(31 Mart Hadisesi Hakkında Bir Cevabı)
Ben 31 Mart Hadisesinde şuna yakın bir hal gördüm. Zira İslâmiyetin meşrutiyet perver ve hamiyetli fedâileri cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik edip ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşad ve tam mukaddes şeriatı, meşrutiyet kuvvetiyle ila; ve meşrutiyeti, şeriat kuvvetiyle
Haşiye-1
Eski Said, Nur’un parlak hâsiyetinden gelen kuvvetli bir ümit ve tam teselli ile siyaseti İslâmiyete âlet yaparak hararetle hürriyete çalışırken diğer bir hiss-i kablelvuku ile dehşetli ve lâdini bir istibdad-ı mutlakın geleceğini bir hadis-i şerifin mânâsından anlayıp elli sene evvel haber vermiş. Said’in tesellî haberlerini o istibdad-ı mutlak yirmi beş sene bilfiil tekzib edeceğini hissetmiş ve otuz senedenberi
31 Mart Hâdisesi: (bk. bilgiler) âdî: basit, sıradan aktâr-ı âlem: dünyanın her köşesi benî Âdem: İnsanoğlu, insanlar bilfiil: fiilen, gerçekte cevher-i hayat: hayat cevheri; can, ruh ehl-i hükûmet: hükümette olanlar, yöneticiler, idareciler farz etmek: varsaymak fazilet: güzel ahlâk, üstünlük fedâi: fedakâr, kendini bir hizmete adayan gayr-ı müslim: Müslüman olmayan gedâ: köle hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hâkimiyet-i millet: milletin hakimiyeti, halkın egemenliği hamiyet: din, millet gibi mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti; millî onur ve haysiyet
haşiye: dipnot, açıklayıcı not hâsiyet: özellik hiss-i kablelvuku: birşeyi olmadan önce hissetme hizmetkâr: hizmetçi Hıristiyan: (bk. bilgiler – Hıristiyanlık) hukuk: adâlet; haklar hükûmet: idare, yönetim hürriyet: serbestlik, özgürlük i’lâ: yükseltme, yüceltme İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)] imtisal: uyma, yerine getirme irşad: doğru yolu gösterme, öğretme istibdad-ı mutlak: tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük kellâ: asla öyle değil lâdini: dinsiz medâr-ı fahr: övünç kaynağı memuriyet: memurluk men etme: yasaklama meşrutiyet: (bk. bilgiler) meşrutiyet-perver: meşrutiyet taraftarı, meşrutiyet sever millet-i İslâmiye: İslâm milleti; Müslümanlar
miskin: fakir muhakeme: mahkeme önüne çıkarılma, yargılanma mukaddes: kutsal, yüce mürafaa: mahkeme duruşması, yargılanma müsavat: eşitlik müsavi: eşit, denk nev: tür, çeşit nimet-i meşrutiyet: meşrutiyet nimeti riyaset: reislik, başkanlık şah: hükümdar Salâhaddin-i Eyyûbî: (bk. bilgiler) şeref: yücelik, büyüklük şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet şerik etme: ortak etme tashih etmek: düzeltmek tâzib: azap, eziyet tekzib: yalanlama Yahudi: (bk. bilgiler – Yahudilik) Yeni Said: Bediüzzaman Said Nursî zayi etmek: kaybetmek
ibka; ve bütün seyyiat-ı sabıkayı muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için bazı telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan fark edemeyenler—hâşâ!—şeriatı, istibdada müsait zannederek tûti kuşları taklidi gibi “Şeriat isteriz” demekle, hakikî maksat ortada anlaşılmaz oldu. Zaten plânlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. İşte câ-yı ibret bir nokta-i siyah! HAŞİYE-1
Hakikaten, bence, bir Müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri İslâmiyetten tecerrüt etse bile, fıtratı ve vicdanı hiçbir vakit İslâmiyetten vazgeçemez. En ebleh ve en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinadımız olan İslâmiyete bütün mevcudiyetiyle taraftardır—lâsiyyema siyasetten haberdar olanlar…
Hem zaman-ı saadetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki, bir Müslüman muhakeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyete tercih etmiş olsun ve delil ile başka bir dine dahil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mesele… Taklit ise, ehemmiyetsizdir. Halbuki edyân-ı saire müntesipleri mutlaka fevc fevc, muhakeme-i akliye ile ve burhan-ı kat’î ile daire-i İslâmiyete dahil olmuşlar ve olmaktadırlar.
Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dahil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki, ehl-i İslâmın temeddünü, hakikat-i İslâmiyete ittibaları nispetindedir. Başkaların temeddünü ise, dinleriyle mâkûsen mütenasiptir.
Haşiye-1
Gitme, dikkat et. Âlihimmet olanlar, o hadisede sükût ettiler. Garazkâr cerideler hakikî hürriyetin sadâsını susturdular. Meşrutiyet pek az adamların üstüne münhasır kaldı. Fedakârları da dağıldılar.
âlihimmet: himmeti yüksek, büyük gayret sahibi; din, millet gibi mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti taşıyan burhan-ı kat’î: güçlü ve sağlam kesin delil câ-yı ibret: ibret edilecek nokta, ibret verici ceride: gazete daire-i İslâmiyet: İslâmiyet dairesi ebleh: ahmak, akılsız edyân-ı saire: diğer dinler ehl-i İslâm: İslâma tabi olan, Müslümanlar fevc fevc: dalga dalga, akın akın fıtrat: mizaç, karakter, yaratılış garazkâr: kötü niyet sahibi, art niyetli hakikat-i İslâmiyet: İslâmiyetin hakikatleri, esasları hakikaten: gerçekten hakikî: asıl, gerçek hamiyet: din, millet gibi mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti; millî onur ve haysiyet
hâşâ: kesinlikle öyle değil haşiye: dipnot, açıklayıcı not hürriyet: serbestlik, özgürlük ibka: devam ettirme, kalıcı hale getirme ilka: atmak, bırakmak ism-i mukaddes: kutsal yüce isim; şeriat ismi istibdad: baskı ve zulüm istikamet: doğru yolda olma, doğruluk ittiba: tabi olma, uyma lâsiyyema: özellikle, bilhassa mâkûsen mütenasip: ters orantılı Meşrutiyet: (bk. bilgiler) mevcudiyet: varlık muhakeme-i akliye: akıl yürütüp düşünme, değerlendirme muhalefet-i şeriat: şeriata muhalefet etme, aykırı olma münhasır: belli bir grup ve şeyle sınırlı, bir şeye mahsus ve ait müntesip: intisap eden, bağlı olan nesil: soy, zürriyet nispet: oran
nokta-i siyah: siyah nokta; dikkat edilmesi gereken bir nokta sadâ: ses sedd-i rasîn-i istinad: sağlam dayanak seddi sefih: bunak, ahmak şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet seyyiat-ı sabıka: geçmişteki günahlar, önceki kusur ve hatalar sükût etme: sessiz kalma, susma tatbikat: yerine getirme, uygulama tecavüz: haddi aşıp hücum etme, saldırma, sataşma tecerrüt etmek: soyutlanmak, sıyrılmak teferruat: ayrıntılar telkinat: telkinler, fikir aşılamalar temeddün: medenileşme tûti kuşu: dudu kuşu, papağan zaman-ı saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem
Hem de hakikat bize bildiriyor ki, mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyema, uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzet olmuş adam dinsiz yaşayamaz. Zira uyanmış bir beşer, kâinatın tehacümüne karşı istinad edecek ve gayr-ı mahdud âmâline (amellerine) neşvünemâ verecek ve istimdatgâhı olacak noktayı, yani din-i hak olan dâne-i hakikati elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki, herkeste din-i hakkı bulmak için bir meyl-i taharrî uyanmıştır. Demek istikbalde nev-i beşerin din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına beraatü’l-istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak bir istidadda olan hakikat-i İslâmiyeti, nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve mutaassıp bir kısım hocalara tahsis edip, İslâmiyetin yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz? Hem de, umum kemâlâtı câmi, bütün nev-i beşerin hissiyat-ı âliyesini besleyecek mevaddı muhît olan o kasr-ı nurânî-yi İslâmiyeti, ne cür’etle mâtem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere has olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes âyinesinin müşâhedatına tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
S – İfrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.
C – Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler, ve saireler!
âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi âmâl: emeller, arzular, istekler bedevî: köylü, göçebe beraatü’l-istihlâl: güzel bir alâmet, başlangıç beşer: insan, insanlar câmi: kendinde toplayan cür’et: cesaret dâne-i hakikat: hakikat tanesi, meyvesi, gıdası din-i fıtrî: insanın yaratılışına uygun olan din; İslâmiyet din-i hak: hak din, İslâm ebed: sonsuz, sonsuzluk fukara: fakirler, yoksullar gayr-ı mahdud: sınırsız hakikat: doğru, gerçek hakikat-i İslâmiyet: İslâmiyetin hakikatleri, esasları has: özel, ait hiss-i kablelvuku: bir şeyi olmadan önce hissetme duygusu hissiyat-ı âliye: yüksek hisler, yüce duygular
ifrat: aşırılık, ileri gitme, haddi aşma istidat: potansiyet kabiliyet, yetenek istikbal: gelecek istimdatgâh: medet isteme, yardım dileme yeri istinad: dayanma, dayanak kasr-ı nurânî-yi İslâmiyet: İslâmiyetin nurlu ve aydınlık sarayı kemâlât: olgunluklar, faziletler, mükemmellikler lâsiyyema: özellikle, bilhassa mâtem: yas mevad: maddeler, malzemeler meyl-i taharrî: araştırma, inceleme meyli, isteği, eğilimi muhît: kapsamlı, kuşatıcı mürteci: geriye gitmek isteyen; gerici müşâhedat: gözlemler, görülen şeyler müstakbel: gelecek zaman mutaassıp: körü körüne bağlı, tutucu mütenebbih: uyanmış, birşeyden ders alıp aklını başına toplayan
namzet: aday nazar-ı hafî-i gaybî: görünmeyeni, ileride olacakları görecek şekilde gizli bakış neşet etme: kaynaklanma, doğma neşv ü nemâ: büyüme ve gelişme nev-i beşer: insanlık, insanlar sair: diğer başka sâkitâne: susarak, suskun tâbi: izleme, uyma tahayyül etmek: hayal etmek tahkir etmek: aşağılamak, hakaret etmek tahsis etme: ait, mahsus kılma, ayırma teçhil etmek: cahillikle suçlamak tedennî: alçalma, gerileme tehacüm: hücum, saldırı temâşâ eden: gözleyen, seyreden terakki: ilerleme, yükselme, gelişme ziyalandırmak: aydınlatmak
Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin HAŞİYE-1 mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan
هَنِۤيئًا لَكُمْ 1
sadâsını işiteceksiniz.
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar, şu kitabın HAŞİYE-2 hakaikini hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki, şu kitabın mesâili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camiye dâvet ediyorum.
İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!
S – Eskiler bizden âlâ veya bizim gibi. Gelenler bizden daha fena gelecekler.
C –Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültü-hâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi:
Haşiye-1
Medresetü’z-Zehra’nın Van’daki nümunesi olan ve vefat eden Horhor Medresesinin mezartaşı hükmünde bulunan Van Kalesi demektir.
Dipnot-1
Size âfiyet olsun!
Haşiye-2
İstikbalde telif edilecek Risale-i Nur Külliyatını hiss-i kablelvuku ile haber veriyor.
âlâ: üstün, kıymetli asr-ı hâzır: şimdiki asır asr-ı sâlis-i aşr: on üçüncü asır bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz cennet-âsâ: cennet gibi ecdad: cedler, atalar, dedeler fena: kötü fikren: düşünce olarak hakaik: gerçekler, esaslar hakikat: asıl, gerçek, doğru hakikat-i İslâmiye: İslâmın hakikati, esası haşiye: dipnot, açıklayıcı not hayal tevehhüm etmek: hayal sanmak, hayal zannetmek
hiss-i kablelvuku: bir şeyi olmadan önce hissetme duygusu hitap etmek: konuşmak, seslenmek Horhor Medresesi: (bk. bilgiler) istikbal: gelecek lâkayt: kayıtsız, ilgisiz, duyarsız mazi: geçmiş medrese: okul, mektep Medresetü’z-Zehrâ: (bk. bilgiler) mesâil: meseleler, konular mezar-ı müteharrik: hareketli mezar; yaşayan ölü muâsır: çağdaş, aynı dönemde yaşayan
muhatap: kendisine konuşulan nesl-i cedid: yeni nesil nümune: örnek sadâ: ses sadakte: doğrudur, doğru söyledin sureten: şeklen, görünüşte tahakkuk etme: gerçekleşme tasavvurat: düşünceler, tasavvurlar telif: yazma, kaleme alma temevvüc-sâz: dalgalandıran tenbih etme: ikaz etme, uyarma Van: (bk. bilgiler) Van Kalesi: (bk. bilgiler) zemin: ortam, yer
“Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akim bir kıyas ettiniz, bizi kısır bıraktınız.”
Hem de sol safında duran ve şehristân-ı istikbâlden gelen evlâtlarınız, sağdaki ecdatlarınızı tasdik ederek demeyecekler mi ki:
“Ey tembel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğrâ ve kübrâsı? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rapt eden rabıtamızın hadd-i evsatı? Heyhât! Ne kadar hakikatsiz ve karıştırıcı ve müşağabeli bir kıyas oldunuz!”1
İşte, ey bedevî göçerler ve ey inkılâp softaları!2 Manzara-i hayal Haşiye 1 üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingte iki taraf da sizi protesto ettiler.
Dipnot-1
Bu cümlelelirn mânâsı için bakınız Kavramlar Sözlüğü: ḳ-ḍ-y kökü.
Dipnot-2
Sonradan ilâve edilmiştir.
Haşiye 1
Hayal dahi bir simotoğraftır.
(Cevaplardan Bir Kısım)
Öyle ise ben derim: Hakikaten sizin harikulâde şecaate istidadınız vardır. Zira bir menfaat veya cüz’î bir haysiyet veya itibarî bir şeref için veya “Filân yiğittir” sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden veya ağasının namusunu isti’zam için kendini feda eden kimseler, eğer uyansalar, hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine HAŞİYE-1, yani üç yüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi? Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binler şevkle satar.
Maatteessüf, güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar. Güya bizim bir kısım içtimaî ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revaç bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revaç bulmadığından cehaletimizin pazarına getirilmiş.
Haşiye-1
Milliyetimiz bir vücuttur. Ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve îmandır.
ahlâk-ı âliye: yüksek, üstün ahlâk akim bir kıyas: neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas bedevî: çölde yaşayan, göçebe cehalet: bilgisizlik, cahillik cüz’î: az, küçük, ferdî ecdad: dedeler, atalar, cedler gayr-ı Müslim: Müslüman olmayan hadd-i evsat: kıyası meydana getiren önermelerde ortak olarak tekrarlanan sonuç için gerekli bağlantıyı kuran ve kıyasın hükmünün illeti olan terim harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici haşiye: dipnot, açıklayıcı not haysiyet: itibar, özellik heyhât: eyvah, yazık içtimaî: sosyal, toplumsal inkılâp: değişiklik, karışıklık isti’zam: büyük gösterme, büyütme, yüceltme istidad: kabiliyet, yetenek istihfaf: hafife alma, küçümseme
istihfaf-ı hayat: hayatı küçümseme, hafife alma itibarî: varsayılan kübrâ: büyük önerme; kıyası oluşturan önermelerden birisidir. Kıyasın sonuç önermesinin yüklemi olan büyük terim bu büyük önermede bulunur maatteessüf: maalesef, ne yazık ki manzara-i hayal: hayal manzarası, insanın kafasında tasarlayıp canlandırdığı manzara menfaat: fayda, yarar, çıkar müşağabe: karışık, aldatıcı, kötü, şerli netice-i hayat: hayatın neticesi, hayatın meyvesi, ürünü peder: baba rabıta: bağ, ilişki rapt eden: bağlayan revaç: kıymet, değer rezâil: rezillikler, ahlâka aykırı çirkin ve alçak şeyler şecaat: yiğitlik, cesaret, kahramanlık şehristân-ı istikbâl: geleceğin büyük şehri, istikbal memleketi
simotoğraf: sinema, sinema makinesi Siz misiniz hayatımızın suğrâsı ve kübrâsı?: Siz misiniz hayatımızın neseb bağı olan babalarımız ve bizi dedelerimize bağlayan bağlarımız? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rapt eden rabıtamızın hadd-i evsatı?: Siz misiniz şu şanlı dedelerimizle bizim aramızdaki ortak bağ ve ortak nitelik softa: bir inanışa körü körüne bağlanan kimse suğrâ: küçük önerme; kıyası oluşturan önermelerden birisidir. Kıyasın sonuç önermesinin öznesi olan küçük terim bu küçük önermede bulunur uhuvvet: kardeşlik
Hem, büyük bir taaccüple görmüyor musunuz ki, terakkiyat-ı hâzıranın üssü’l-esası ve belki din-i hakkın muktezâsı olan “Ben ölürsem devletim, milletim ve ahbaplarım sağdırlar” gibi kelime-i beyza ve haslet-i hamrâyı gayr-ı müslimler çalmışlar? Çünkü onların bir fedâisi der: “Ben ölürsem milletim sağ olsun; içinde bir hayat-ı mâneviyem vardır.” Ve bütün sefaletin ve şahsiyatın esası olan “Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun. İsterse tûfan olsun” veyahut
وَاِنْ مِتُّ عَطْشًا فَلاَ نَزَلَ الْقَطْرُ 1
olan kelime-i hamka ve seciye-i avra, himmetimizin elini tutmuş, rehberlik ediyor. İşte, en iyi haslet ki, dinimizin muktezasıdır:
Biz ruhumuzla, canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki:
“Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet haydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayat-ı mâneviyem beni yaşattırır; âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder.
وَالْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا 2″
deyip, nurun ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
S – Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?
C – Doğruluk.
S – Daha?
C – Yalan söylememek.
S – Sonra?
C – Sıdk, sadakat, ihlâs, sebat, tesanüd.
S – Neden?
C – Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan kâfi değil midir ki, hayatımızın bekàsı imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır?
…….
S – En evvel rüesâmız ıslah olunmalı.
C – Evet, reisleriniz malınızı ceplerine indirip hapsettikleri gibi, akıllarınızı da
Dipnot-1
Ben susuzluktan ölürsem, artık bir tek damla bile yağmasın!
Dipnot-2
Ölüm, Nevruz günümüzdür, baharımızdır.
ahbap: dostlar, sevilenler âlem-i ulvî: yüce âlem; âhiret âlemi bâkî: devamlı, kalıcı bekà: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil, kanıt din-i hak: hak din, İslâm fedâi: fedakâr, kendini bir hizmete adayan gayr-ı Müslim: Müslüman olmayan hamiyet: din gibi mukaddes değerleri ve aile ve vatanı koruma duygusu ve gayreti haslet: huy, karakter haslet-i hamrâ: haya hasleti, utanma ve ar duygusu hay: sağ, canlı hayat-ı mâneviye: maddî olmayan, mânevî hayat
himmet: ciddi gayret, yardım ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet ilelebed: sonsuza kadar ıslah: düzelme, iyileşme kâfi: yeterli kelime-i avra: kör söz, basiretsizce söylenilen söz kelime-i beyza: parlak, kıymetli söz kelime-i hamka: ahmakça söz küfür: inanmama, inkâr etme mahiyet: asıl esas, temel nitelik muktezâ: bir şeyin gereği mütelezziz: lezzet alan, lezzetlenen reis: başkan; idareci, yönetici rüesâ: reisler, başkanlar; idareciler ve yöneticiler
sadakat: bağlılık, doğruluk şahsiyat: kişisellik, bencillik sebat: kararlı olma seciye-i avra: tek gözlü, âhireti görmeme ve sadece dünyaya dalma; dünyaperestlik, dünyaya düşkünlük karakteri, hâli sefalet: perişanlık, yoksulluk sevâb-ı uhrevî: âhiret mükâfatı, sevabı sıdk: doğruluk taaccüp: hayret etme, şaşkınlık terakkiyat-ı hâzıra: şimdiki gelişmeler, ilerlemeler tesanüd: dayanışma tûfan: büyük sel felâketi üssü’l-esas: temel unsur
sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyleyse, şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyühe’r-ruûs ve’r-ruesâ! Tekâsülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havale etmeyiniz. Elinizdeki malımızla ve yanınızdaki aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü, şu mesâkini istihdam etmekle ücretinizi almışsınız.
Elhasıl: İslâm uyandı ve uyanıyor. HAŞİYE-1 Fenalığı fena, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşâirini tevbekâr eden, işte bu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu istidadı almakta ve kesb etmektedir. Lâkin, sizler bedevî olduğunuzdan ve fıtrat-ı asliyeniz, oldukça bozulmamış olduğundan, İslâmiyetin kudsî milliyetine daha yakınsınız.
C – İki madde var, mezc ettiriyorum. Birinden tiryak-ı şâfi, birinden elektrik-i muzî tevellüd eder.
S – Bunlar nerede bulunur?
C – Medeniyet ve fazilet çarşısında, cephesinde insan yazılı ve iki ayak üstünde gezen sandık içindeki, üstüne kalb yazılan ya siyah veya pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.
S – İsimleri nedir?
C – İman, muhabbet, sadakat, hamiyet.
Ceride-i Seyyare, Ebu Lâşey, İbnüzzaman, Ehu’l-Acâib, İbn-u Ammil-Garâib Said Nursî
Dipnot-1
Vakit geçmiş değil, eskiden kaybettiklerinizi şimdi tedârik edin. (Yazın kaybettiklerinizi şimdi hazırlamaya ve bulmaya bakın.)
Haşiye-1
Evet, kırk beş sene evvel söylenen bu sözü Pakistan, Arabistan aşâiri dahi hâkimiyet ve istiklâliyetlerini kazandıklarından, Eski Said’i bu dersinde tasdik ediyorlar ve daha da edecekler.
Arabistan: (bk. bilgiler) aşâir: aşîretler; kabileler bedevî: çölde yaşayan, göçebe Ceride-i Seyyare: hareketli gazete, yürüyen gazete dimağ: beyin Ebu Lâ-şey: hiçbir şeyin babası; kimsesiz, kimsesi olmayan Ehu’l-Acâib: tuhaflıkların kardeşi elektrik-i muzî: parlak ışık veren, aydınlatan lamba elhasıl: kısaca, özetle Eski Said: Bediüzzaman Said Nursî eyyühe’r-ruûs ve’r-ruesâ: ey başlar ve başkanlar, ey yönetici ve idareciler
fazilet: değer ve üstünlük fıtrat-ı asliye: esas yaratılış gayesi hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti haşiye: dipnot, açıklayıcı not havale: bırakma, gönderme İbn-u Ammil-Garâib: garipliklerin amca oğlu ibnü’z-zaman: bu zamanın evladı, çocuğu istidad: kabiliyet, yetenek istihdam: çalıştırma, kullanma istiklâl: bağımsızlık kesb etmek: kazanmak
mesâkin: miskinler, zavallı fakir kimseler mezc etme: kaynaştırma muhabbet: sevgi Pakistan: (bk. bilgiler) tâcir: tüccar tekâsülî: tembellikle ilgili, tembellikten gelen tevbekâr: pişmanlık duyup bağışlanma dileyen tevekkül etmek: Allah’a dayanmak ve güvenmek tevellüd etme: meydana gelme, üreme tiryak-ı şâfi: şifalı, şifa verici güçlü ilâç
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın İlk Hayatı, Şarktaki Aşâirle Muhavere, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Dersdunyasi.net olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta:
“Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas İkinci Nükte.
Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Üçüncü Söz
İkinci Mebhas
İKİNCİ NÜKTE
İnsanda iki vecih var. Birisi, enâniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri, ubûdiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar.
Evvelki vecih itibarıyla öyle bir biçare mahlûktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa’re (saç) gibi cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî; ve iktidardan zayıf bir kesb; ve hayattan, çabuk söner bir şule; ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik; ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber, kâinatın tabakatında serilmiş hadsiz envâın hesapsız efradından nazik, zayıf bir fert olarak bulunuyor.
İkinci vecih itibarıyla ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs’ati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü, Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr derc etmiştir—tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir Zâtın hadsiz tecelliyâtına cami’ geniş bir âyine olsun.
Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten mânevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş; tâ ki toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek, sû-i mizacından dolayı, ona verilen cihâzât-ı mâneviyeyi toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, faidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o mânevî cihâzâtını,
فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى 1
‘nın emr-i tekvînîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse, o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz’î hakikati ve ruh-u mânevîsi büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır.
Dipnot-1
Taneleri ve çekirdekleri çatlatan (Şüphesiz Allah’tır).
acz: güçsüzlük (bk. a-c-z) azîm: çok büyük (bk. a-z-m) biçare: çaresiz bilhassa: özellikle cami’: toplayan, kapsamlı (bk. c-m-a) celb etmek: çekmek cesîm: büyük cihâzât: donanımlar cihâzât-ı mâneviye: mânevî donanım, cihazlar (bk. a-n-y) cihet: yön, taraf cüz-ü ihtiyarî: insanın elindeki seçim gücü, irade (bk. c-z-e; ḫ-y-r)cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) derc etmek: içine yerleştirmek efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) ehemmiyet: önem emr-i tekvinî: yaratılışa dair emir (bk. k-v-n) enaniyet: benlik envâ: türler evvelki: önceki fakr: ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Ganiyy-i Kerîm: sonsuz cömertlik ve zenginlik sahibi olan Allah (bk. ğ-n-y; k-r-m)
gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y) hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i külliye: kapsamlı hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-l-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hüsn-ü istimal etmek: güzel kullanmak (bk. ḥ-s-n) ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r) imtisal: yerine getirme istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) itibariyle: özelliğiyle kader: Allah’ın meydana gelecek herşeyi olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) Kadîr-i Rahîm: gücü her şeye yeten, rahmeti her şeyi kuşatan Allah (bk. ḳ-d-r; r-ḥ-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
İşte, aynen onun gibi, insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihâzât-ı mâneviyesini nefsin hevesâtına sarf etse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes’uliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, imanın ziyasıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur.
Şu hakikati, bir vakıa-i hayaliyede şöyle bir temsilde gördüm ki: Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, itle oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar yabanî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını
âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) âlem-i arzî: dünya âlemi (bk. a-l-m) âlem-i misal: görüntüler âlemi (bk. a-l-m; m-s̱-l) bedbaht: talihsiz berzah: kabir âlemi cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a) cazibedarlık: çekicilik celb etmek: çekmek cihazat: cihazlar, donanım cihâzât-ı mâneviye: mânevî duygular (bk. a-n-y) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) ehemmiyetli: önemli ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l) evâmir-i Kur’âniye: Kur’ân’ın emirleri hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i daime: devamlı hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d)
hevesât: hevesler, gelip geçici arzular hususî: özel imtisal: yerine getirme istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) kader: Allah’ın meydana gelecek herşeyi olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l) kıymettar: değerli kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kuvve: duyu letâif: insanın mânevi yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f) mahiyet: öz nitelik, asıl yapı medar: eksen, vesile mes’uliyet-i maneviye: mânevî sorumluluk (bk. a-n-y) mübarek: bereketli (bk. b-r-k) münevver: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) musahhar etmek: boyun eğdirmek, hizmetine vermek nazar-ı dikkat: dikkatle bakış (bk. n-ẓ-r) nefis: can, kişinin kendisi (bk. n-f-s)
nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç (bk. n-f-s) revnaktar: süslü, hoş, güzel sair: diğer şecere-i bâkiye: ölümsüz ağaç (bk. b-ḳ-y) şecere-i kâinat: kainat ağacı, evren (bk. k-v-n) süflî: aşağı sukut: düşüş, alçalma tefessüh: bozulma, kokuşma telezzüz: lezzetlenme, tad alma temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakkî: ilerleme tevcih: yöneltme tevdi etmek: emânet vermek ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vakıa-i hayaliye: hayalî olay (bk. ḥ-y-l) vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d) yabanî: yabancı ziya: ışık
tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bom boş, hep nazik vazifeler muattal kalmış, ahlâkları sukut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır.
Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki, kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim, niçin o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik. Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifelerle saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar, sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet lâtif san’atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatini temin için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için, kendine has ve ulvî vazifelerle iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, yasak demediler, gezebildim.
Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum.
Dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalâletindir. Diğerleri, namuslu Müslüman büyüklerinindir.”
Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl-i taaccübümden bağırarak aklım başıma geldi, ayıldım.
İşte, o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.
İşte, o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O saraylar, herbirisi birer insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letâif ve nefis ve hevâ ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir lâtifenin ayrı ayrı vazife-i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve-i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir.
Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.
âciz: zayıf, güçsüz (bk. a-c-z) amel: davranış, iş ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l) elem: acı, sıkıntı fiil: iş, hareket (bk. f-a-l) has: özel hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların toplumsal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hevâ: kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme (bk. h-v-y) iştigal etmek: meşgul olmak istirahat: rahatlık, huzur itibar: özellik kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak emrettiği şeylerden birini inkâr eden kimse (bk. k-f-r)
kemâl-i taaccüp: tam bir şaşkınlık (bk. k-m-l) kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l) kuvve-i gadabiye: öfke gücü kuvve-i şeheviye: şehvet gücü lâtif: ince, hoş (bk. l-ṭ-f) letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f) medine-i medeniyet-i insaniye: insanlığın uygarlık şehri muattal kalma: kullanılmaz olma muhabere: haberleşme musahhar etmek: boyun eğdirmek, hizmetine vermek nazik: ince, zarif nefis: can, bir kimsenin kendisi (bk. n-f-s)
sa’y-i maddî: maddi çalışma sair: diğer sukut: düşme, alçalma suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tabir: yorumlama (bk. a-b-r) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r) terakki: ilerleme terakkiyât: ilerlemeler ulvî: yüce vakıa-i hayaliye: hayalî olay (bk. ḫ-y-l) vazife-i asliye: esas vazife vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d) vefadar: vefalı
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, İkinci Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâli de görmeye müştaktır. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâli de görmeye müştaktır.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Birinci Nükte.
İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâli de görmeye müştaktır. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 1.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Üçüncü Söz
İkinci Mebhas
İnsanın saadet ve şekavetine medar Beş Nükteden ibarettir.
İNSAN ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet cami’ bir istidat verildiği için, esfel-i sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne, ferşten tâ Arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir (1) bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu’cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san’at olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte, insanın şu dehşetli terakkî ve tedennîsinin sırrını Beş Nüktede beyan edeceğiz.
BİRİNCİ NÜKTE
İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâli de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk-ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaip olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır.
İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir
Dipnot-1
bk. Tîn Sûresi, 95:4-6.
acube-i san’at: san’at yönüyle hayret verici olan (bk. ṣ-n-a) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) ahbap: sevilenler, dostlar (bk. ḥ-b-b) âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) ahsen-i takvim: insanın en güzel suret ve kıvamda yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi alâkadar: alâkalı, ilgili âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) berzah: kabir âlemi beyan: açıklama (bk. b-y-n) cami’: kapsamlı (bk. c-m-a) Cemîl-i Zülcelâl: heybet ve yücelik sahibi, güzelliği sonsuz olan Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l) derecât: dereceler derekât: aşağı mertebeler
dergâh: huzur, makam ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) envâ: neviler, türler esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı ferş: yer firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık (bk. f-r-ḳ; e-b-d) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ihtiyâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) iltica: sığınma istidat: potansiyel kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mâbud: ibadet edilen (bk. a-b-d) mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r) makamât: dereceler, makamlar mebhas: bölüm, konu medar: sebep, vesile menzil: ev, mekân (bk. n-z-l)
merâtib: mertebeler meydan-ı imtihan: imtihan meydanı muallâ: yüksek, yüce müberrâ: arınmış, uzak mucize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mukaddes: kusur ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) münezzeh: arınmış, yüce (bk. n-z-h) müştak: arzulu, çok istekli naks: noksanlık, eksiklik nâzır: bakan, gözlemci (bk. n-ẓ-r) netice-i hilkat: yaratılış neticesi (bk. ḫ-l-ḳ) nihayetsiz: sınırsız nükte: ince anlamlı söz saadet: mutluluk şekavet: mutsuzluk, sıkıntı şems: güneş sır: gizem, gizli gerçek sukut: düşüş, alçalış suûd: yükseliş tedennî: gerileme, alçalma terakkî: ilerleme, yükselme zerre: atom
Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, mâbudiyete lâyık yalnız O’dur.
İşte, ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelil bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve dâvâya sapsan, o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin; şer ve tahrip cihetinde dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.
Evet, ey insan, sende iki cihet var: Birisi, icad ve vücut ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrip, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet itibarıyla arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibarıyla dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünkü sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs’atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder.
Meselâ küfür bir fenalıktır, bir tahriptir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinatın tahkirini ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünkü şu mevcudatın âli bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar mektubât-ı Rabbâniye ve merâyâ-yı Sübhâhiye ve memurîn-i İlâhiyedirler. Küfür ise, onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve mânidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve
abd: kul (bk. a-b-d) abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş âciz: güçsüz, zavallı (bk. a-c-z) adem: yokluk adem-i tasdik: doğruyu kabul etmeme, tasdik etmeme (bk. ṣ-d-ḳ) âli: yüksek, yüce âyinedarlık: aynalık, ayna tutucu cihet: yön, taraf dâvâ: iddia dereke: aşağı derece enâniyet: benlik, gurur esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fenâlık: kötülük (bk. f-n-y) fiil: hareket, iş, etki (bk. f-a-l) firâk: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hâcât-ı insaniye: insanın ihtiyaçları (bk. ḥ-v-c) Hakîm-i Zülkemâl: sonsuz mükemmellik sahibi, herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; k-m-l) hayır: iyilik (bk. ḫ-y-r) icad: yapma, meydana getirme (bk. v-c-d) ifa etme: yerine getirme iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme (bk. f-a-l)
insaniyet: insanlık intişar: yayılma istinkâf: kabul etmeme, çekimserlik izhar-ı acz: âcizliğini ortaya koyma (bk. ẓ-h-r; a-c-z) Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mâbudiyet: ibadet edilmeye layık olma (bk. a-b-d) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mânidarlık: anlamlılık (bk. a-n-y) mektubât-ı Rabbâniye: Allah’ın birer mektup gibi yazdığı ve san’atla yarattığı eserler, varlıklar (bk. k-t-b; r-b-b) memurîn-i İlâhiye: Allah’ın emriyle hareket eden memurlar (bk. e-l-h) merâyâ-yı Sübhâniye: Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren aynalar, varlıklar (bk. s-b-ḥ) mevadd-ı fâniye: geçici maddeler (bk. f-n-y)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhit: herşeyi kuşatan, kapsamlı müsbet: olumlu muzır: zararlı nefy: olumsuzluk nihayetsiz: sınırsız nisbet: ölçü (bk. n-s-b) Rahîm-i Zülcemâl: güzelliği ve rahmeti sınırsız olan Allah (bk. r-ḥ-m; ẕü; c-m-l) şer: kötülük seyyie: kötülük, günah tahkir: hakaret, aşağılama tahrip: yıkıp bozma, yok etme tâun: salgın ve ölümcül hastalık tazammun: içine alma, içerme tecavüz: haddi aşma, ileri gitme tekebbür: büyüklenme, gururlanma (bk. k-b-r) terzil: rezil ve alçak gösterme tesadüf: rastlantı tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l) tezyif: hakaret, küçük düşürme ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) vüs’at: genişlik zelil: alçak zevâl: geçip gitme (bk. z-v-l)
ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen esmâ-i İlâhiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihâzâtını cami’ çekirdek-misal bir mu’cize-i kudret-i bâhire ve emanet-i kübrâyı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüçhâniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi, en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zayıf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar ve mânâsız, karma karışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.
Elhasıl: Nefs-i emmâre, tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz’îdir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlâhiyeden istese, şer ve tahripten ve nefse itimattan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit
يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ 1
sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâb eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, âlâ-yı illiyyîne çıkar.
İşte, ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakkın fazlına ve keremine: Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde, bir seyyieyi bir yazar; bir haseneyi on, bazan yetmiş, bazan yedi yüz, bazan yedi bin yazar. Hem şu Nükteden anla ki, o müthiş Cehenneme girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adldir; fakat Cennete girmek mahz-ı fazldır.
Dipnot-1
“Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” Furkan Sûresi, 25:70.
abd: kul (bk. a-b-d) âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) âdi: değersiz, basit ahsen-i takvim: insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılması (bk. ḥ-s-n) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âyine: ayna ayn-ı adl: adeletin ta kendisi (bk. a-d-l) cami’: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a) çekirdek-misal: çekirdek gibi (bk. m-s̱-l) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) ceza-yı amel: amelin cezası cihâzât: cihazlar, donanım cihet: yön, taraf cilve: yansıma, akis (bk. c-l-y) cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) dereke: aşağı derece ehemmiyetsizlik: önemsizlik elhasıl: özetle, sonuç olarak emanet-i kübrâ: en büyük emânet, halifelik (bk. e-m-n; k-b-r) enâniyet: benlik, gurur esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve noksandan uzak isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
fazl: cömertlik, ihsan (bk. f-ḍ-l) gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l) hane: ev harap etme: yıkma, yok etme hasene: iyilik (bk. ḥ-s-n) hayır: iyilik (bk. ḫ-y-r) hayvan-ı fâni-i zâil: yok olup giden hayvan (bk. ḥ-y-y; f-n-y; z-v-l) icad: yapma, meydana getirme (bk. v-c-d) inkılâb etmek: dönüşmek istiğfar: Allah’tan bağışlanma dileme (bk. ğ-f-r) itimat: güvenme kabiliyet-i hayr: hayır kabiliyeti (bk. a-d-d; ḫ-y-r) kabiliyet-i şer: kötülük kabiliyeti (bk. a-d-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kaside-i manzume-i hikmet: hikmetle ve düzenli bir şekilde yazılmış kaside, şiir (bk. n-ẓ-m; ḥ-k-m) kerem: ikram, iyilik, bağış (bk. k-r-m) kıymetsizlik: değersizlik lâkin: fakat mahz-ı fazl: iyilik ve bağışın ta kendisi (bk. f-ḍ-l)
mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) mertebe: derece mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d) mucize-i kudret-i bâhire: ap açık kudret mucizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) nakış: işleme, süsleme (bk. n-ḳ-ş) nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç (bk. n-f-s) nihayetsiz: sınırsız nükte: ince ve derin mânâ rüçhâniyet: üstünlük sahib-i mertebe-i hilâfet-i arziye: yeryüzü halifeliğinin mertebesinin sahibi (bk. ḫ-l-f) şecere-i bâkiye: devamlı ve kalıcı ağaç (bk. b-ḳ-y) şer: kötülük seyyie: kötülük tahrip: bozup yıkma tefevvuk: üstün gelme tevfik-i İlâhiye: Allah’ın yardımı (bk. e-l-h) tezyif: hakaret, küçük düşürme uhde: üstüne alma, sorumluluk vücud: varlık (bk. v-c-d) zelil: aşağı, alçak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Birinci Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var – De ki “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin! (Furkân Sûresi 2577), Bana dua edin, size cevap vereyim. (Mü’min Sûresi, 4060.) – Cumaretsi Dersleri 23. 1. 5.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“‘Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?’ – De ki: ‘Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!’ (Furkân Sûresi 25:77), ‘Bana dua edin, size cevap vereyim.’ (Mü’min Sûresi, 40:60.)”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz Birinci Mebhas Beşinci Nokta.
Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var – De ki “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin! (Furkân Sûresi 2577), Bana dua edin, size cevap vereyim. (Mü’min Sûresi, 4060.) – Cumaretsi Dersleri 23. 1. 5.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Üçüncü Söz
Birinci Mebhas
BEŞİNCİ NOKTA
İman, duayı bir vesile-i kat’iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi, “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde,
Eğer desen: Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir; ‘Her duaya cevap var’ ifade ediyor.”
Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var. Fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek, Cenâb-ı Hakkın hikmetine tâbidir.
Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: “Ya hekim, bana bak.”
Hekim “Lebbeyk,” der. “Ne istersin?” Cevap verir.
Çocuk “Şu ilâcı ver bana” der.
Dipnot-1
Furkan Sûresi, 25:77.
Dipnot-2
“Bana dua edin, size cevap vereyim.” Mü’min Sûresi, 40:60.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) ahmak: sersem âyet: Kur’an’ın herbir cümlesi ayn-ı matlub: istenilen şeyin kendisi (bk. ṭ-l-b) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) dergâh: Allah’ın yüce katı dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v) eda etmek: yerine getirmek fakr: fakirlik, ihtiyaç hâli (bk. f-ḳ-r) ferman etmek: buyurmak fiilî: fiilen, çalışarak (bk. f-a-l) fıtrat-ı asliye: esas yaratılış gayesi (bk. f-ṭ-r) fıtrat-ı insaniye: insanın yaratılışı, tabiatı (bk. f-ṭ-r)
haylaz: yaramaz hekim: doktor hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihtiyacat: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) iktiza: gerektirme kabil-i teshir olmayan: boyun eğdirilmesi mümkün olmayan kavlî: sözlü olarak küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m) lebbeyk: buyurunuz lisan-ı acz: âcizlik dili (bk. a-c-z) makàsıd: gayeler, istenilen şeyler (bk. ḳ-s-d) maksud: istek (bk. ḳ-s-d) meâl: anlam meram: arzu, istek musahhar: boyun eğmiş
müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muvaffak olmak: başarmak nazdar: nazlı nazenin: ince, nazik, duyarlı nazik: zarif, ince Rahmânü’r-Rahîm: sonsuz merhamet sahibi, her yaratığa uygun rızık veren ve yarattıklarına karşı çok şefkat eden Allah (bk. r-ḥ-m) tâbi: uyan tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r) teshir: boyun eğdirme umumî: genel vâveylâ: feryad vesile-i kât’iye: kesin aracı zaaf: zayıflık zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.
İşte, Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için, abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizasıyla, ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.
Hem dua bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.
Meselâ, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa, o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa, o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz.
Nasıl ki, güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, “küsuf ve husuf namazları” denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi müneccim hesabıyla muayyen olan ay ve güneşin husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir.
Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; dua ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def’ olunmazsa, denilmeyecek ki, “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki, “Duanın vakti kaza olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref etse, nurun alâ nur, o vakit dua vakti biter, kaza olur.
Demek, dua bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı.
abd: kul (bk. a-b-d) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) âyet: Kur’ân’ın herbir cümlesi azamet-i İlâhiye: Allah’ın azameti, büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; e-l-h) beliyye: belâ, musibet binaen: –dayanarak Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) def’: ortadan kaldırma, savma dergâh: huzur, rahmet kapısı dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v) dünyevî: dünyaya ait evkat-ı mahsusa: özel vakitler evlâ: daha iyi fazl: ihsan, yardım (bk. f-ḍ-l) gurub: batış Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) hâlis: samimi, içten (bk. ḫ-l-ṣ) hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ)
hevâperestâne: nefsin isteklerine düşkün bir şekilde (bk. h-v-y) heveskârâne: hevesine düşkün bir şekilde hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; r-b-b) husuf: ay tutulması huzur: yakınında olma (bk. h-ḍ-r) ibâd: kullar (bk. a-b-d) ibadet-i mahsusa: özel ibadet (bk. a-b-d) iktiza: gerektirme iltica: sığınma inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f) istilâ: işgal Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kaza: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y) kerem: ikram, iyilik, bağış (bk. k-r-m) küsuf: güneş tutulması livechillâh: Allah için maksat: gaye, istenilen şey (bk. ḳ-s-d)
Yalnız aczini izhar edip, dua ile Ona iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı. Tedbiri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini itham etmemeli.
Evet, hakikat-i halde, âyât-ı beyyinâtın beyanıyla sabit olan: Bütün mevcudat, herbirisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye giden, bir duadır:
Ya istidat lisanıyladır—bütün nebâtat ve hayvanâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.
Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır—bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.
Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat’î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder.
Bu üç nevi dua, bir mâni olmazsa, daima makbuldür.
Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri fiilî ve hâlî, diğeri kalbî ve kàlîdir.
Meselâ, esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hâl ile müsebbebi Cenâb-ı Haktan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevâd-ı Mutlakın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) âyât-ı beyyinât: ap açık âyetler (bk. b-y-n) belki: aslında, işin doğrusu beyan: açıklama, izah (bk. b-y-n) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Cevâd-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah (bk. c-v-d; ṭ-l-ḳ) dergâh-ı İlâhiye: İlâhî rahmet kapısı (bk. e-l-h) dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v) dua-yı fiilî: fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirerek yapılan dua (bk. d-a-v; f-a-l) ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ) esbab: sebepler (bk. s-b-b) esmâ: isimler (bk. s-m-v) Feyyâz-ı Mutlak: pekçok feyiz, bolluk ve bereket veren Allah (bk. f-y-ḍ; ṭ-l-ḳ) hâcât-ı zaruriye: zarurî ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hakikat-i hal: gerçek hal (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlî: hal ve hareketle hâmî-i meçhul: bilinmeyen koruyucu has: özel
hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a) idame-i hayat: hayatı devam ettirme (bk. ḥ-y-y) ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) iltica: sığınma istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) itham: suçlama itimad: güvenme izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalbî: kalben, içten kâlî: sözle kat’i: kesin lisan-ı hâl: hal dili lisan-ı istidad: kabiliyet dili (bk. a-d-d) lisan-ı ıztırar: çaresizlik ve mecburiyet dili mahsus: özel makbul: kabul gören, geçerli mâni: engel mazhariyet: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mazhariyet-i münkeşife: bir görünüme sahip olmak (bk. ẓ-h-r; k-ş-f)
meşhur: bilinen metâlib: istekler (bk. ṭ-l-b) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) müsebbib: sebep olan (bk. s-b-b) müteveccih: yönelik muztar: çaresiz, zorda kalan nebâtat: bitkiler nevi: çeşit, tür Rabb-i Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) suret: şekil, görünüş (bk. ṣ-v-r) tedbir: idare (bk. d-b-r) tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teşebbüs: başvurma teveccüh: yönelme vaziyet-i marziye: razı olunacak hal zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)
İkinci kısım, lisanla, kalble dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.
İşte, ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık, bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al, bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi
اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 1
de, kâinatın güzel bir takvimi ol.
Dipnot-1
“Ancak Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi 1:5.
abd-i küllî: bütün varlıkların ibadetlerini içine alan ve temsil eden kul (bk. a-b-d; k-l-l) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) âlâ-yı illiyyîn-i insaniyet: insanlığın en yüksek derecesi beşer: insan
İnsanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum bilmektir. – Cumartesi Dersleri 23. 1. 4.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Resa i Internationella bilfria dagen, eller World Car Free Day, från Landskrona till Malmö, klimat, miljö, krig problemen och Förenta Nationerna (FN) problemen
Internationella bilfria dagen, eller World Car Free Day, är jätteviktigt om miljö- och klimatproblemen.
Jag har skrivit den här texten i Kävlinge skrivargrupp. Eftersom vi bestämde oss tillsammans på ett sista möte att skriva en text om resa.
Den 22:a september reste jag och min familj, min fru och dotter, med Skånetrafiken från Landskrona till Malmö och tillbaka samma dag. Eftersom den dagen var Internationella bilfria dagen, eller World Car Free Day, och vi reste hela dagen och tog alla bussar och tåg och betalade bara en SEK.
Det var jättekul men det fanns mycket folk i tåget. Först kunde vi inte åka med Pågatåg eftersom det kort tåg och det fanns mycket passagerare med cykel och barnvagn.
Vi väntade Öresundståg och när det kom sprang vi framför första vagn eftersom vi tänkte att det var lite lugnare. Men vi var fel eftersom vagn var full. Vi var lyckosam om några personer steg ut ur tåget. Då kunde vi ta tåget med trängsel. Det skeende det och vi kunde gå in.
När tåget började gå efter några minuter upptäckte jag att det fanns en hund under mina ben. Jag tycker om hundar men jag ville inte vara så nära hunden. Efter mig upptäckte min fru och dotter också hunden. Hunden rörde sig, då blev några tjejer rädd. Min fru och dotter rörde sig också lite borta men jag kunde inte rörde mig eftersom det inte fanns inga lediga platser.
Resan var jätte svår och jobbig eftersom man kunde inte röra sig och med hunden under ben. Äntligen framme vi Malmö och några människor steg av ut ur tåget. Så vi kunde röra oss bort från hunden i vagnen. Vi skulle stiga av Hyllie, dessutom steg några passagerare också av i Triangeln. Så vi kunde sitta och vila lite då.
Vi besökte några platser i Malmö den dagen internationella bilfria dagen, eller World Car Free Day, och reste tillbaka till Landskrona.
Det var kul men Skånetrafiken borde fixa eller organisera kollektivtrafiken lite ordentligt. Eftersom många vill resa den dagen så behövs extra tåg och personal.
Dagens firar är jätteviktigt om klimat- och miljöproblemen i världen för att människor upptäcker. Eftersom världen har getts till oss människor, djur, växter, väsen. Det finns bara människor att göra den smutsiga världen. Djur och annan eller väsen kan inte göra det.
Det sker mycket jordbävningar, översvämning, regna mycket, skogsbrand, torka, kärnvapen osv. Några av dessa orsaker är hälso- och miljöfarliga utsläpp som människorna gjort.
Människor måste tänka själv och framtiden för sina barnbarn och andra människor. Annars ska det inte kunna leva i världen i framtiden. Människorna gjorde många saker som dåliga för både mänskligheten och världen.
I dåtid skedde första och andra världskriget sedan det atombomb och dog miljoner människor. Nu fortsätter också några krig, Ukraina, Syrien, Gaza, Lubian m.m. Människor borde stoppa dem.
Förenta Nationerna (FN) måste försöka stoppa båda krigen och klimat- och miljöproblemen. FN måste stoppa problemen och göra det för mänskliga.
Vi måste också prata om Förenta Nationernas (FNS) problem. Eftersom det finns 5 länder som blockera och göra veto till några bestämmer. Då är det inte fungerande. De är USA, Frankrike. Ryssland, Kina, Storbritannien.
Då fungerar FN inte så effektivt. Det är orättvist. Så världen går till mer katastrof, mer katastrof.
Andra länder måste lite hög prata om det är orättvist. En av dem borde också bli Sverige.