Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
“Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal Dokuzuncu Asıl.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
ÜÇÜNCÜ DAL
DOKUZUNCU ASIL:
Mesâil-i imaniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyet ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair ehâdis-i şerifenin bir kısmı, tergib ve terhîbe münasip bir tesir vermek için belâğatli bir üslûpta geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalâğalı zannetmişler. Halbuki, bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından, mücazefe ve mübalâğa, içlerinde yoktur.
Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadistir ki:
ev kemâ kàl. Meâl-i şerifi: “Dünyanın, Cenâb-ı Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki:
عِنْدَ اللهِ
tabiri, “âlem-i bekàdan” demektir. Evet, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar bir nur, madem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvazene değil; belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsan-ı İlâhîye muvazeneye gelmediği demektir.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek, Esmâ-i Hüsnânın âyineleri ve mektubât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıt ve bütün hatîâtın menşei ve beliyyâtın menbaı olan, dünyaperestlerin dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i imana verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir.
İşte, en doğru ve ciddî şu hakikat nerede? Ve insafsız ehl-i ilhâdın fehmettikleri mânâ nerede? O insafsız ehl-i ilhâdın en mübalâğa, en mücazefe zannettikleri mânâ nerede?
Hem meselâ, insafsız ehl-i ilhâdın mübalâğa zannettikleri, hattâ muhal bir mübalâğa ve mücazefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bazı
adem: yokluk, hiçlik âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y) amel: davranış, iş âyine: ayna ayn-ı hak: hakkın, doğrunun ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) beliyyât: belâlar, musibetler Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) dünyaperest: dünyaya düşkün ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ehâdis-i şerife: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i ilhâd: inkârcılar, dinsizler
ehl-i iman: iman edenler, inananlar (bk. e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) ev kemâ kâl: veya nasıl söylemiş ise… ezcümle: meselâ, örneğin fazilet: değer, üstün (bk. f-ḍ-l) fehmetmek: anlamak fena: gelip geçicilik, yok oluş (bk. f-n-y) feyz-i İlâhiye: Allah’ın feyzi, lütfu (bk. f-y-ḍ; e-l-h) hadis: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hatîât: hatalarhususî: özelihsan-ı İlâhî: Allah’ın ihsanı, ikramı, bağışı (bk. ḥ-s-n; e-l-h)mahz-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) marzî-i İlâhî: Allah’ın rızasına uygun olan iş (bk. e-l-h) meâl-i şerif: şerefli, yüce mânâ
mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d) menba: kaynak menşe: kaynak mesâil-i imaniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n) mezraa: tarla mübalağa: abartı (bk. b-l-ğ) mücazefe: aldatma münasip: uygun (bk. n-s-b) muhal: imkansız mukayyet: kayıtlı, sınırlı mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ) muvakkat: geçici muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) netâic: neticeler, sonuçlar sermedî: daimi, sürekli tabir: ifade (bk. a-b-r) tergib: şevklendirme, isteklendirme terhîb: korkutma tevehhüm etmek: zannetmek, sanmak üslûp: tarz, biçim zerre: atom, maddenin en küçük parçası ziyade: çok, fazla
surelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ, Fâtiha’nın Kur’ân kadar sevabı vardır;1 Sûre-i İhlâs, sülüs-ü Kur’ân;2 Sûre-i İzâ Zülzileti’l-Ardu, rub’u;3 Sûre-i Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, rub’u;4 Sûre-i Yâsin, on defa Kur’ân kadar olduğuna rivâyet vardır. İşte, insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Şu muhaldir. Çünkü Kur’ân içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur.”
Elcevap: Hakikati şudur ki: Kur’ân-ı Hakîmin herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazan bin beş yüz (Sûre-i İhlâsın harfleri gibi), bazan on bin (Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazan otuz bin (meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadîrde okunan âyetler gibi). Ve “O gece bin aya mukabil” işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur, anlaşılır. İşte, Kur’ân-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber, elbette muvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevabıyla, bazı surelerle muvazeneye gelebilir.
Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farz etsek, herbir sünbülde yüzer dane olmuşsa, o vakit tek bir habbe, bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. Meselâ birisi de on sünbül vermiş, herbirinde iki yüz dane vermiş. O vakit bir tek habbe, asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyas et.
Şimdi, Kur’ân-ı Hakîmi, nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte, herbir harfi, asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsin, İhlâs, Fâtiha, Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, İzâ Zülzileti’l-Ardu gibi, sair faziletlerine dair rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvazene edilebilir. Meselâ, Kur’ân-ı Hakîmin üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan, Sûre-i İhlâs, Besmeleyle beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmış dokuz, iki yüz yedi harftir. Demek, Sûre-i İhlâsın herbir harfinin haseneleri bin beş yüze yakındır. İşte, Sûre-i Yâsinin hurufatı hesap edilse, Kur’ân-ı Hakîmin mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerifin herbir harfi, takriben beş yüze yakın sevabı vardır, yani o kadar hasene sayılabilir. İşte, buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.
Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti farz etmek: varsaymak fazilet: değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l) fazl-ı İlahî: Allah’ın lütfu, ihsanı (bk. f-ḍ-l; e-l-h) habbe: dane, tohum hâkezâ: bunun gibi hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hasene: sevap, iyilik (bk. ḥ-s-n) hurufat: harfler iki sülüs: üçte iki kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) Leyle-i Berat: Berat Gecesi Leyle-i Kadir: Kadir Gecesi (bk. ḳ-d-r) makbul: kabul görmüş mecmu-u hurufat: harflerin toplamı (bk. c-m-a) mezraa-i semâviye: semâvi tarla (bk. s-m-v) muhal: imkânsız mukabil: karşılık mukaddes: her türlü çirkinlikten ve eksiklikten arınmış, kutsal (bk. ḳ-d-s) muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muzaaf: kat kat
mücazefe: abartma, mübalağa nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) netice: sonuç nisbet: kıyas, ölçü (bk. n-s-b) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi rub’: dörtte bir sair: diğer sülüs-ü Kur’ân: Kur’ân’ın üçte biri takriben: yaklaşık olarak tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tatbik: uygulama tesadüf etme: rastgelme tezâuf-u sevab: sevabın katlanması
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Dokuzuncu Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal Sekizinci Asıl.
Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
ÜÇÜNCÜ DAL
SEKİZİNCİ ASIL:
Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda, çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla, çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ, Leyle-i Kadri umum Ramazan’da, saat-i icâbe-i duayı Cuma gününde, makbul velîsini insanlar içinde, eceli ömür içinde ve kıyametin vaktini ömr-ü dünya içinde saklamış.
Zira, ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki, âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak maslahatı, iktiza eder ki, her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde, müphem tarzdaki yirmi sene müphem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.
İşte, kıyamet dahi, şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurun-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurun-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat-ı şahsiyesiyle, hanesinin ve köyünün bekàsıyla alâkadardır. Öyle de, hayat-ı içtimaiye ve nev’iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır. Kur’ân
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ 1
der, “Kıyamet yakındır” ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyameti, Mugayyebât-ı Hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte, bu ipham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyametten korkmuşlar. Hattâ bazıları “Şerâiti hemen hemen çıkmış” demişler.
Dipnot-1
Kamer Sûresi, 54:1.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) alâkadar: alâkalı, ilgili asr-ı hakikatbîn: gerçeği gören asır (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Asr-ı Saadet: Peygamberimizin yaşadığı dönem, mutluluk asrı baîd: uzakbekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak: sınırsız hikmet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) dâr-ı tecrübe: deneme yeri darağacı: idam sehpası dehşet: korku, ürküntü ecel: ölüm vakti ecel-i insan: insanın ölüm vakti ferman etmek: buyurmak gaflet-i mutlaka: sınırsız bir şekilde umursamazlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l; ṭ-l-ḳ) Hakîm-i Mutlak: sınırsız hikmet sahibi olan Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)
halel: zarar, eksiklik hane: ev havf: korku hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı şahsiye: özel hayat (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) iktiza: gerektirme insan-ı ekber: en büyük insan (bk. k-b-r) insaniyet: insanlık ipham: gizleme kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) küre-i arz: yeryüzü, dünya kurun-u uhrâ: yakın çağ (bk. e-ḫ-r) kurun-u ûlâ ve vusta: ilk ve orta çağ Leyle-i Kadr: Kadir gecesi (bk. ḳ-d-r) makbul: kabul görmüş; değer ve itibar sahibi maslahat: gaye, fayda (bk. ṣ-l-ḥ)
meydan-ı imtihan: sınav meydanı muayyen: belli Mugayyebât-ı Hamse: beş bilinmeyen şey (bk. ğ-y-b) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) mühim: önemli müphem: belirsiz müreccah: tercih edilme muvazene: denge nev’i: tür nisbet edilmek: bağ kurulmak (bk. n-s-b) nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) ömr-ü dünya: dünyanın ömrü recâ: ümit saat-i icâbe-i dua: duaların kabul edildiği saat (bk. c-v-b; d-a-v) saat-i kıyamet: kıyâmet vakti (bk. ḳ-v-m) şerâit: şartlar, belirtiler taayyün: belirlenme umum: bütün velî: Allah dostu (bk. v-l-y) zira: çünkü
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbal-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler?”
Elcevap: Çünkü, Sahabeler, feyz-i sohbet-i Nübüvvetten, herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyametin ipham vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın bu nevi sözleri, hikmet-i iphamdan ileri geliyor.
Hem şu sırdandır ki, Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları, çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet “Onlar geçmiş” demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki, vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu.
Şimdi, Mehdî gibi eşhasın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki:
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) ecel: ölüm zamanı ecel-i şahsi: kişinin ölüm vakti ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) eşhas: şahıslar fenâ: gelip geçicilik; kötü (bk. f-n-y) feyz-i sohbet-i Nübüvvet: Peygamberimizin (a.s.m.) sohbetinin feyzi, bereketi (bk. f-y-ḍ; n-b-e) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i İlâhiye: İlâhî hikmet; Allah’ın gözettiği fayda ve gaye (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
hikmet-i ipham: bir şeyi gizlemenin hikmeti (bk. ḥ-k-m) ihtilâfât: farklılıklar, ihtilaflar iktiza: gerektirme illet: esas sebep intizar etmek: beklemek ipham: gizli bırakmak irşad-ı Nebevî: Peygamberin doğru yolu göstermesi (bk. r-ş-d; n-b-e) istikbal-i dünyevî: dünyanın geleceği karib: yakın kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kuvve-i mâneviye: mânevî kuvvet, moral gücü (bk. a-n-y) lâkayt: duyarsız, ilgisiz maslahat-ı irşad-ı umumî: herkese doğru yolu göstermenin gerektirdiği hikmet (bk. ṣ-l-ḥ; r-ş-d) medar: sebep, dayanak Mehdî: âhirzamanda gelip dini takviye edecek ve Müslümanların imanlarını yenileyecek olan zât (bk. h-d-y) muntazır: bekleyen, hazır müteyakkız: uyanık, gözü açık müthiş: dehşet veren, korkutan nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nevi: tür, çeşit nifak: münafıklık, ikiyüzlülük Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi Sahabe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler sır: gizem, gizli gerçek Süfyan: âhirzamanda gelip İslâm dinini yıkmak için çalışacak olan dinsiz ve münafık şahıs taayyün: belirlenme Tâbiin: sahabeleri gören mü’minler tafsilât: ayrıntılar takviye: kuvvetlendirme, güçlendirme vahy: bir emrin veya hakikatin Allah tarafından Peygambere bildirilmesi (bk. v-ḥ-y) vuku-u muayyen: belirlenmiş olay yeis: ümitsizlik zayi olmak: kaybolmak ziyade: fazla, çok
Ehâdisi tefsir edenler, metn-i ehâdisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ, merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi, merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zatlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı harika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki, demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir.
Alâmet-i kıyametten olan Deccal hakkındaki hadis-i şerifte “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyâm-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer”1 rivâyet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivâyete muhal demişler—hâşâ—şu rivâyetin inkâr ve iptaline gitmişler. Halbuki, ve’l-ilmü indallah, hakikati şu olmak gerektir ki:
Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyunun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyeti inkâr edecek bir şahsın şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki, kutb-u şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür; altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccalın bir günü bir senedir” o daire yakınında zuhuruna işarettir. “İkinci günü bir aydır” demekten murat, şimalden bu tarafa geldikçe bazan olur, yazın bir ayında güneş gurub etmez. Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecavüzüne işarettir; günü Deccala isnat etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe, bir haftada güneş gurub etmiyor.
ehâdis: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) alâmet-i kıyamet: kıyametin alâmetleri (bk. ḳ-v-m) âlem-i küfr: küfür ve inkâr dünyası (bk. a-l-m; k-f-r) âlem-i medeniyet: medenî dünya (bk. a-l-m) âsâr-ı azîme: büyük eserler (bk. a-ẓ-m) Basra: (bk. bilgiler) bidâyeten: başlangıçta cereyan-ı azîm: büyük akım (bk. a-ẓ-m) Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse eşhas: şahıslar eşhas-ı âhirzaman: âhirzamanda etkin olan şahıslar (bk. e-ḫ-r) eşhas-ı harika: harika, olağanüstü şahıslar eyyâm-ı saire: diğer günler fikr-i küfrî: küfür felsefesi, düşüncesi (bk. f-k-r; k-f-r)
gurub: batma hadis-i şerif: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil ihtiyar: irade, seçim gücü (bk. ḫ-y-r) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) isnat: dayandırma (bk. s-n-d) istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarma, içtihad etme kesafetli: yoğun, katı Kûfe: (bk. bilgiler) kutb-u şimalî: kuzey kutbu Medine: (bk. bilgiler) merkez-i saltanat: saltanatın merkezi (bk. s-l-ṭ) metn-i ehâdis: hadislerin metni, sözleri (bk. ḥ-d-s̱) muhal: imkânsız murat: kasıt, amaç (bk. r-v-d) nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n) remz-i hikmet: bilimsel işaret (bk. ḥ-k-m)
rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi şahs-ı mânevi: mânevî şahıs, kollektif kişilik (bk. a-n-y) Şam: (bk. bilgiler) şimal: kuzey tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle var olduğunu iddia edenler (bk. ṭ-b-a) tasavvur: düşünme (bk. ṣ-v-r) tatbik: uygulama tecavüz: saldırma tefsir: yorumlama (bk. f-s-r) Ulûhiyet: Cenab-ı Allah’ın ilâhlığı (bk. e-l-h) ve’l-ilmü indallah: bilgi Allah katındadır (bk. a-l-m) vukuat-ı Mehdiye ve Süfyaniye: Mehdinin ve Süfyanın gelmesiyle ortaya çıkacak olaylar (bk. h-d-y) zuhur: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r)
Daha gele gele, tulû ve gurub ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esarette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı; seyir için oraya gidiyorlardı. “Deccalın çıktığı vakit umum dünya işitecek” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler şimdi âdi görüyorlar.
Alâmet-i kıyametten olan Ye’cüc ve Me’cüce ve Sedde dair bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan, ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı beşeriyeyi zîrüzeber eden taifeler ve Sedd-i Çinînin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın, yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîrüzeber edecekleri, rivâyetlerde vardır.
Bazı mülhidler derler: “Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler nerede?”
Elcevap: Çekirge gibi bir âfat, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe, memleketi fesada veren kesretli o taifelerin hakikatleri, mahdut bazı fertlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe, emr-i İlâhî ile, o mahdut fertlerden gayet kesretli aynı fesat yine başlar. Güya onların hakikat-i milliyetleri inceliyor, kopmuyor; yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor.
Aynen öyle de, bir zaman dünyayı hercümerc eden o taifeler, izn-i İlâhî ile, mevsimi geldiği vakit, aynı o taife, medeniyet-i beşeriyeyi hercümerc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir surette tezahür eder.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ 1
Dipnot-1
“Gaybı ancak Allah bilir.” Neml Sûresi, 27:65; Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 7; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân: 21.
acaib: şaşırtıcı, garip şeyler âdi: basit, sıradan âfat: bela, büyük felaket alâmet-i kıyamet: kıyamet alâmeti (bk. ḳ-v-m) âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) amel: davranış, iş belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) ehâdis-i şerife: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) fazilet: değer, üstün (bk. f-ḍ-l) fesat: bozgunluk gurub: güneşin batışı güya: sanki hakikat: asıl, esas, mahiyet (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i milliyet: millî yapıları (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hercümerc: karma karışık içtimaat-ı beşeriye: insanlığın toplumsal hayatı (bk. c-m-a)
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) mahdut: sınırlı Mançur: Asya’nın kuzeydoğusunda yaşayan bir kavim medeniyet-i beşeriye: insanlık medeniyeti mesâil-i imaniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n) muhal: imkansız muharrik: harekete geçirici, tahrik edici mukayyet: kayıtlı, sınırlı mülhid: dinsiz münasip: uygun (bk. n-s-b) mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ) netâic: neticeler, sonuçlar risale: küçük kitap (bk. r-s-l) Rusya: (bk. bilgiler) Sed: (Sedd-i Zülkarneyn) Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc kavminden korunmak isteyenler için yaptırdığı çok büyük ve sağlam set, kale
Sedd-i Çinî: Çin Seddi (bk. bilgiler – Çin) seyir: bakma şimendifer: tren suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tafsilen: ayrıntılı olarak taife: grup, topluluk tayyare: uçak tergib: şevklendirme, isteklendirme terhîb: korkutma tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r) tulû: güneşin doğuşu umum: bütün üslûp: tarz, biçim Ye’cüc ve Me’cüc: Kur’ân-ı Kerimde bahsi geçen ve ortalığı fitne, fesat ve anarşiye boğacak olan kavimler, anarşist topluluk zîrüzeber: alt üst, darma dağınık zuhur: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Sekizinci Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Lucias hLucia’nın tarihi ve Risale-i Nur’la bağlantısı
Sankta Lucia kimdir?
Sankta Lucia (Aziz Lucia), Hristiyan geleneğinde özellikle İskandinav ülkelerinde ve İtalya’nın Sicilya bölgesinde saygı duyulan bir azizedir. İsmi “ışık” anlamına gelir ve genellikle karanlık kış aylarında ışıkla ilişkilendirilir. Aziz Lucia’nın hikâyesi, hem Hristiyan inancında bir azize olarak hem de kültürel ve folklorik bir figür olarak önem taşır.
Aziz Lucia’nın Tarihi ve Hayatı
• Aziz Lucia, 3. yüzyılda Sicilya, Siraküza’da doğmuştur.
• Roma İmparatorluğu döneminde, Hristiyanlar zulüm görüyordu. Lucia, genç yaşta Hristiyan inancını benimsedi ve kendini Tanrı’ya adadı.
• Bir paganla evlenmeyi reddettiği ve Hristiyanlara yardım ettiği için zulme uğradı. Geleneksel anlatılara göre, gözleri çıkarılmış ve sonunda şehit edilmiştir. Bu nedenle, göz hastalıklarından muzdarip olanların koruyucu azizesi olarak kabul edilir.
Sankta Lucia Günü
• Sankta Lucia, özellikle 13 Aralık’ta kutlanır. Bu gün, Işık Festivali ile ilişkilendirilir ve en çok İskandinav ülkelerinde kutlanır.
• Lucia günü, eski takvime göre yılın en uzun gecesine denk geliyordu. Bu nedenle, Lucia’nın ışığı karanlığı aydınlatma sembolü olarak görülür.
Kutlama Gelenekleri
• İskandinavya’da, bir kız çocuğu “Lucia” rolünü üstlenir ve beyaz bir elbise giyerek başında yanan mumlarla dolu bir taç taşır.
• Lucia ve beraberindekiler şarkılar söyleyerek insanlara umut ve ışık getirir.
• Genellikle bu günde safranlı çörekler (lussekatter) ve kahve gibi özel yiyecekler hazırlanır.
Aziz Lucia, hem dini hem de kültürel olarak karanlıkta bir umut ve ışık sembolü olarak önemli bir figürdür.
Lucia nın başındaki mumlarla hapiste yatanlara ya da mağarada saklananlara yemek götürdüğü anlatısı doğru mu?
Evet, bu anlatı Aziz Lucia’nın hikâyesinin bir parçasıdır ve halk arasında yaygın bir şekilde aktarılır. Efsaneye göre, Aziz Lucia, Hristiyan inancını benimsedikten sonra Siraküza’daki (Sicilya) zulme uğrayan Hristiyanlara yardım etmeye karar verir.
Bu süreçte, zulüm nedeniyle yer altındaki mağaralarda saklanan Hristiyanlara yemek ve erzak taşır. Ellerinde yiyecek taşımak için ellerinin serbest kalması gerekiyordu. Bu yüzden, başına mumlardan yapılmış bir taç yerleştirerek mağaraları aydınlatır.
Bu Hikâyenin Anlamı
• Işık: Lucia’nın başındaki mumlar, hem literal olarak karanlık mağaraları aydınlatır hem de onun “ışık getiren” (Lucia’nın adı “ışık” anlamına gelir) bir figür olmasını simgeler.
• Hizmet ve Fedakârlık: Bu hikâye, Lucia’nın Hristiyan topluluğuna olan fedakârlığını ve cesaretini vurgular.
Bu anlatı, Aziz Lucia’nın ışığı ve iyiliği simgeleyen bir figür olarak görülmesini destekleyen temel unsurlardan biridir. Ancak bu hikâye daha çok efsanevi ve semboliktir; tarihsel bir belgeye dayanmaz. Hristiyan geleneklerinde bu tür hikâyeler, azizlerin erdemlerini ve inançlarını daha iyi anlatmak için halk arasında yaygınlaşmıştır.
Bunu biraz daha detaylandırabilir misin?
Tabii, Aziz Lucia’nın mumlarla yemek götürdüğü hikâye, hem dini hem de sembolik bir anlatım olarak derin bir anlam taşır. Bu anlatı, Aziz Lucia’nın fedakârlığını, cesaretini ve inancını vurgulayan detaylarla şekillenmiştir. İşte daha geniş bir bakış:
Lucia’nın Hayatı ve İnancı
• Aziz Lucia, Roma İmparatorluğu döneminde, Hristiyanların zulüm gördüğü bir zamanda yaşamıştır. Sicilya’nın Siraküza şehrinde doğmuş ve Hristiyan inancını erken yaşta benimsemiştir.
• Lucia, Tanrı’ya kendini adadığı için servetini fakirlere dağıtmış ve pagan bir adamla evlenmeyi reddetmiştir. Bu nedenle Roma yetkilileri tarafından hedef alınmıştır.
Yeraltındaki Hristiyanlara Yardım
• İsa’nın izinden giden erken dönem Hristiyanlar, baskılar nedeniyle yeraltındaki mağaralara ve katakomblara (yeraltı mezarları) sığınmışlardır. Bu insanlar hem açlık hem de hastalık gibi zorluklarla karşı karşıyaydı.
• Lucia, zulme rağmen bu insanlara yardım etmeye karar verdi. Onlara yiyecek ve erzak taşımak için hayatını tehlikeye attı.
Mumların Anlamı
• Anlatıya göre, Lucia hem ellerinde yiyecek taşımak hem de karanlık mağaralarda yolunu bulmak için başına mumlardan oluşan bir taç takmıştır.
• Pratik Anlam: Mumlar, mağaraların karanlık yollarını aydınlatırken ellerinin serbest kalmasını sağlamıştır.
• Sembolik Anlam: Lucia’nın mumları, onun Hristiyan inancını aydınlatıcı bir figür olarak temsil eder. Hristiyan geleneğinde ışık, genellikle Tanrı’nın yolunu ve umudu simgeler.
Fedakârlık ve Cesaret
• O dönemde Hristiyanlara yardım etmek, ölümle cezalandırılabilecek bir suçtu. Ancak Lucia, başkalarının hayatını kurtarmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için kendi hayatını riske atmıştır.
• Bu, onun sadece bir azize değil, aynı zamanda bir umut sembolü olarak görülmesine neden olmuştur.
Lucia ve Şehit Edilişi
• Lucia’nın Hristiyanlara yardım ettiği öğrenildiğinde pagan yetkililer tarafından yakalanmış ve işkence edilmiştir.
• Efsaneye göre, gözleri çıkarılmış olmasına rağmen inancını bırakmamış ve bu nedenle göz hastalarının koruyucusu olarak kabul edilmiştir.
Lucia Günü’nün Bağlantısı
• Lucia Günü’nün (13 Aralık) mumlarla kutlanması, bu hikâyeye dayanır. Lucia’yı canlandıran genç kızlar, beyaz bir elbise giyer ve başlarında mumlardan yapılmış bir taç taşır.
• Bu gelenek, hem onun ışığı taşıyan bir figür olduğunu hatırlatır hem de insanlara umut ve yardım etme çağrısı yapar.
Hikâyenin Evrensel Mesajı
• Karanlıkta Işık Olmak: Lucia’nın mumları, karanlıkta sıkışıp kalmış insanlara bir umut ışığı taşıdığı anlamına gelir. Bu, zor zamanlarda insanlara yardım etmenin önemini hatırlatır.
• Cesaretin Gücü: Lucia, büyük bir zulüm altında bile inancını ve başkalarına yardım etme kararlılığını kaybetmemiştir.
Aziz Lucia’nın bu hikâyesi, hem dini bağlamda hem de insanlığın ortak değerleri açısından büyük bir ilham kaynağıdır.
Bu hikayeyi Risale-i Nur anlatısıyla da ilişkilendirebilir miyiz?
Aziz Lucia’nın mumlarla karanlık mağaralarda saklanan insanlara yardım ettiği hikâyesini Risale-i Nur perspektifiyle ilişkilendirmek, oldukça zengin bir manevi ve sembolik bağ kurmayı mümkün kılar.
Risale-i Nur, iman, hakikat, fedakârlık ve karanlıklar içinde bir “nur” (ışık) olmanın önemine vurgu yapan bir eser olduğundan, Aziz Lucia’nın hikâyesindeki temel mesajlarla ortak birçok noktası bulunmaktadır. İşte bazı bağlantılar:
1. Karanlıkta Işık Olmak
• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, mumlardan bir taç takarak yeraltındaki mağaralarda yaşayanlara hem fiziksel hem de manevi bir ışık taşır. O, karanlık içinde bir umut kaynağıdır ve kendi güvenliğini riske atarak başkalarına yardım eder.
• Risale-i Nur’da Karanlık ve Işık: Bediüzzaman Said Nursi, eserlerinde karanlığı genellikle cehalet, zulüm ve dalalet (doğru yoldan sapma) ile ilişkilendirir. Işık ise iman, hakikat ve hidayeti temsil eder. Özellikle şu söz ilişkilidir:
“Nurun vazifesi zulümatı izale etmek ve vücuda ve eşyaya hüsn-ü cemalini göstermektir.”
Aziz Lucia’nın karanlıkta ışık taşıması, Risale-i Nur’un, cehalet ve dalaletin karanlıklarını iman nuruyla aydınlatma vazifesine çok benzer.
2. İmanın ve Fedakârlığın Önemi
• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, inancı uğruna servetini fakirlere dağıtmış, hayatını riske atmış ve sonunda şehit edilmiştir. Onun fedakârlığı, sadece kendi kurtuluşunu değil, başkalarının da umudunu kurtarmaya yöneliktir.
• Risale-i Nur’da Fedakârlık ve İman Hizmeti: Bediüzzaman, hayatını insanlara iman hakikatlerini ulaştırmaya adamıştır. O da Aziz Lucia gibi, zulüm ve baskılarla karşılaşmış, sürgüne gönderilmiş ve hapsedilmiştir. Risale-i Nur’da fedakârlık şöyle vurgulanır:
“Nefis için değil, başkaları için çalış; zira kendine çalışmak hem hodgâmlık, hem bir nevi tâgallüptür.”
Lucia’nın başkalarının iyiliği için hayatını adaması, Risale-i Nur’da tarif edilen “hizmet-i imaniye” anlayışına güçlü bir paralellik taşır.
3. Karanlıkta Ümitsiz Kalmamak
• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, zulüm dönemlerinde bile yeraltında saklanan insanlara yardım ederek ümitsizlik ve korkuya teslim olmaz. Onun taşıdığı mumlar, sadece fiziksel değil, manevi bir ümit ışığını da temsil eder.
• Risale-i Nur’da Ümit ve Nur Kavramı: Risale-i Nur, karanlık zamanlarda ümitsiz kalmamayı, iman nuruyla her zorluğu aşmayı öğütler. Bediüzzaman, “Yeis (ümitsizlik), mani-i herkemaldir” diyerek ümitsizliğin insanı kemalden (olgunluk ve mükemmellikten) uzaklaştırdığını belirtir. Lucia’nın karanlıkta ışık taşıması, Risale-i Nur’un ümitsizliği reddeden ve karanlıkları dağıtan mesajıyla örtüşür.
4. Zulme Karşı Sabır ve İman
• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, zalimlerin işkencelerine maruz kalır ancak inancından taviz vermez. Bu, onun sabır ve sebatını yüceltir.
• Risale-i Nur’da Sabır ve Sebat: Bediüzzaman’ın zulme uğradığı halde iman hizmetine devam etmesi, sabır ve sebatın Risale-i Nur’da nasıl temel bir erdem olduğunu gösterir. Şu sözler Lucia’nın tutumunu çağrıştırır:
“Musibetlerin tazyikatı altında iman-ı tahkikî kuvvetiyle sabır ve şükür içinde sebat etmek…”
5. Işık Getiren Figür ve İlahi Rahmet
• Aziz Lucia’nın ismi ve anlamı: Lucia, “ışık” anlamına gelir. O, zulüm ve karanlık içinde ilahi bir rahmetin temsilcisidir.
• Risale-i Nur’da Nur ve İlahi Rahmet: Risale-i Nur, Allah’ın nurunu, rahmetini ve hidayetini insanlara ulaştıran bir vesile olarak tanımlanır. Lucia’nın hikâyesi, Risale-i Nur’daki şu ayeti hatırlatır:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Suresi, 35)
Bu, Lucia’nın ışık taşıyan bir figür olarak Allah’ın rahmetini insanlara ulaştırdığı şeklinde yorumlanabilir.
Sonuç ve Ortak Mesajlar
Aziz Lucia’nın mumlarla karanlıkta insanlara yardım etmesi ile Risale-i Nur’un cehalet ve dalalet karanlıklarını iman nuru ile aydınlatma çabası arasında güçlü paralellikler vardır. Her iki hikâye de şunları vurgular:
1. İnancın gücü ve cesareti: Zulüm karşısında inancından taviz vermeyenler, gerçek ışığın taşıyıcılarıdır.
2. Fedakârlık ve hizmet: Başkalarının iyiliği için fedakârlık yapmak, manevi bir görevin ifasıdır.
3. Ümitsizlikten kaçınma: Karanlık zamanlarda bile ışık ve umut aramak, hakikat yolcusunun şiarıdır.
Bu hikâye, Risale-i Nur’un ruhuna uygun şekilde, karanlıklar içinde bir “nur” olmanın ve zor zamanlarda insanlığa hizmet etmenin önemini anlatır.
Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur
Sankta Lucia – Vem är hon?
Sankta Lucia, eller heliga Lucia, är en helgonfigur som särskilt vördas inom kristen tradition i de skandinaviska länderna och i Italiens Sicilienregion. Hennes namn betyder “ljus”, och hon förknippas ofta med ljuset under de mörka vintermånaderna. Sankta Lucias berättelse är viktig både som ett helgon i den kristna tron och som en kulturell och folkloristisk figur.
Sankta Lucias historia och liv
Sankta Lucia föddes på 200-talet i Syrakusa, Sicilien.
Under det romerska imperiet förföljdes kristna. Lucia antog den kristna tron i ung ålder och dedikerade sig till Gud.
Hon förföljdes eftersom hon vägrade gifta sig med en hednisk man och hjälpte kristna. Enligt traditionen fick hon sina ögon utstuckna och blev slutligen martyr. Därför betraktas hon som de synskadades skyddshelgon.
Luciadagen
Sankta Lucia firas särskilt den 13 december. Dagen är förknippad med ljusets fest och firas mest i de skandinaviska länderna.
Enligt den gamla kalendern inföll Luciadagen på årets längsta natt. Därför ses Lucias ljus som en symbol för att skingra mörkret.
Traditioner kring firandet
I Skandinavien tar en flicka på sig rollen som Lucia, klädd i en vit klänning och bär en krona med levande ljus på huvudet.
Lucia och hennes följe sjunger sånger och sprider hopp och ljus till människorna.
Under denna dag förbereds ofta saffransbullar (lussekatter) och kaffe som en del av firandet.
Bar berättelsen om Lucia med ljusen som tog mat till fångar eller till de som gömde sig i grottor?
Ja, denna berättelse är en del av Sankta Lucias historia och är allmänt spridd bland folket. Enligt legenden bestämde sig Sankta Lucia för att hjälpa de förföljda kristna i Syrakusa (Sicilien) efter att ha antagit den kristna tron.
Under denna tid bestod förföljelsen av att kristna tvingades gömma sig i underjordiska grottor. Därför bar Lucia mat och förnödenheter till dem som gömde sig. För att ha händerna fria att bära maten satte hon ett ljuskrona på huvudet för att lysa upp vägen i grottorna.
Betydelsen av berättelsen
Ljus: Ljuset i Lucias krona lyser inte bara upp de mörka grottorna utan symboliserar också att hon är en figur som “bär ljus” (Lucias namn betyder “ljus”).
Tjänande och uppoffring: Berättelsen framhäver Lucias uppoffring och mod för den kristna gemenskapens skull.
Denna berättelse är en grundläggande del av varför Sankta Lucia ses som en symbol för ljus och godhet. Även om berättelsen är mer av en legend och symbolisk, är den ett kraftfullt sätt att illustrera helgonets dygder och tro. Inom kristen tradition är sådana berättelser vanliga för att förstärka helgonens exempel på tro och mod.
Kan vi relatera den här historien till Risale-i Nur-berättelsen?
Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur
Lucias berättelse om att bära ljus (ljusstakar) för att hjälpa människor som gömde sig i mörka grottor kan relateras till perspektivet i Risale-i Nur, som är en samling av andliga och intellektuella skrifter av Said Nursi.
Risale-i Nur betonar vikten av tro, uppoffring och att vara ett ljus i mörkret, vilket harmoniserar med det budskap som Lucias berättelse förmedlar. Här är några kopplingar mellan dessa två:
1. Att vara ett ljus i mörkret
• Lucias berättelse: Lucia bär en ljuskrona för att ge både fysiskt och andligt ljus till de som gömde sig i mörka grottor. Hon blir en symbol för hopp i en tid av förföljelse.
• Risale-i Nur om ljus och mörker: I Risale-i Nur används mörker som en symbol för okunskap, orättvisa och vilseledande, medan ljuset representerar tro, sanning och vägledning. Bediuzzaman Said Nursi skriver:
“Ljusets uppgift är att fördriva mörkret och visa skönheten i existensen och skapelsen.”
Lucias handlingar speglar denna idé, eftersom hon sprider hopp och sanning i en tid av andligt mörker.
2. Tron och uppoffringens betydelse
• Lucias berättelse: Lucia skänker bort sin rikedom till de fattiga och riskerar sitt liv för att hjälpa andra. Hennes uppoffring handlar inte bara om henne själv utan också om att ge andra hopp och stöd.
• Risale-i Nur om uppoffring och tjänande: Risale-i Nur betonar vikten av att tjäna andra utan själviskhet. Said Nursi säger:
“Arbeta inte för dig själv, utan för andra; eftersom att arbeta för sig själv är själviskt och egoistiskt.”
Lucias osjälviska handlingar speglar den anda av tjänande och tro som beskrivs i Risale-i Nur.
3. Att inte förlora hoppet i mörka tider
• Lucias berättelse: Trots förföljelse och fara förlorar Lucia aldrig sitt hopp. Ljusen hon bär symboliserar inte bara fysisk vägledning utan också andligt hopp för dem som är gömda i mörkret.
• Risale-i Nur om hopp och ljus: Risale-i Nur lär att man aldrig ska ge upp hoppet, även i de svåraste tider. Said Nursi skriver:
“Hopplöshet är ett hinder för all utveckling.”
Lucias handlingar som sprider ljus i mörkret är ett tydligt exempel på att övervinna hopplöshet och förmedla hopp.
4. Tålamod och tro i förföljelsens tid
• Lucias berättelse: Lucia uthärdar tortyr och orättvisa utan att ge upp sin tro, vilket gör henne till ett exempel på tålamod och uthållighet.
• Risale-i Nur om tålamod och uthållighet: Bediuzzaman framhåller att man, även under svårigheter och lidanden, bör visa tålamod och fortsätta tjäna tron. Han säger:
“Under prövningens tryck, med tron som styrka, visa tålamod och tacksamhet.”
Lucias mod och uthållighet speglar denna anda.
5. Att vara en ljusbärare och symbol för Guds nåd
• Lucias namn och betydelse: Namnet Lucia betyder “ljus”. Hon representerar en manifestation av Guds nåd och vägledning i mörka tider.
• Risale-i Nur om ljus och gudomlig nåd: Risale-i Nur beskriver ljus som en symbol för gudomlig vägledning och barmhärtighet. Följande vers från Koranen är relevant:
“Gud är himlarnas och jordens ljus.” (Koranen, 24:35)
Lucias handlingar kan ses som en representation av Guds ljus och nåd som förmedlas till människor i nöd.
Slutsats och gemensamma budskap
Lucias berättelse och Risale-i Nurs budskap har flera gemensamma teman:
1. Trons kraft och mod: Att inte kompromissa med sin tro trots förföljelse och faror.
2. Uppoffring och tjänande: Att tjäna andra och sprida ljus, även på bekostnad av sig själv.
3. Hoppets ljus i mörkret: Att aldrig förlora hoppet och vara ett ljus för andra i svåra tider.
Båda historierna påminner oss om vikten av att vara ett ljus i mörka tider och att tjäna mänskligheten genom tro och uppoffring.
“Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal 1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. Asıl.
Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 1.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
ÜÇÜNCÜ DAL
Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bazı a’mâlin fazilet ve sevaplarından bahseden ehâdis-i şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim, onların bir kısmına zayıf veya mevzu demişler. İmanı zayıf ve enâniyeti kavî bir kısım da inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız “On İki Asıl”ı beyan ederiz.
BİRİNCİ ASIL:
Yirminci Sözün âhirindeki sual ve cevapta izah ettiğimiz meseledir. İcmâli şudur ki:
a’mâl: ameller, işler âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r) alâmet: işaret Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âzam: en büyük (bk. a-ẓ-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) derecât-ı ârifîn: ariflerin dereceleri (bk. a-r-f) derece-i âzam: en büyük derece (bk. a-ẓ-m) ehâdis-i şerife: Peygamberimizin yüce sözleri (bk. ḥ-d-s̱) ehl-i ilim: ilim ehli, âlimler (bk. a-l-m) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) enâniyet: benlik, gurur erkân-ı imaniye: imanın esasları (bk. r-k-n; e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar
fazilet: erdem, üstünlük (bk. f-ḍ-l) fevkinde: üstünde hadd: yetki hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-ı haşir ve kıyamet: kıyamet ve haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r; ḳ-v-m) haşr-i âzam/haşir: en büyük haşir; öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) hikmet-i irşad: olması gereken keyfiyette doğru yolu gösterme ve yaşatmanın gayesi (bk. ḥ-k-m; r-ş-d) icmâl: özet, kısaltılmış (bk. c-m-l) ihsas: hissettirme iktifa: yetinme iktiza: bir şeyin gereği inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f) iptidaî: ilkel İsm-i Âzam: Cenâb-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
itminan-ı kalb: kalben tam kanaatle inanma kavî: kuvvetli kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kıyamet-i kübrâ: büyük kıyâmet, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m; k-b-r) marifetullah: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. r-k-n; a-r-f) mazhar: görünme yeri (bk. ẓ-h-r) mertebe: derece mertebe-i uzma: en büyük mertebe (bk. a-ẓ-m) mevzu: uydurma hadis nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) tafsil: ayrıntı tafsilât: ayrıntılar takat: güç, kuvvet tefavüt etmek: farklılık göstermek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) vukuat: olaylar zikretmek: bildirmek, hatırlatmak
Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur.
İşte, bunun için, Mehdî ve Süfyan meseleleri gibi çok meselelerde çok ihtilâf olmuş. Hem rivâyât dahi çok muhteliftir; birbirine zıt hükümler olmuş.
İKİNCİ ASIL:
Mesâil-i İslâmiyenin tabakatı vardır. Biri bir burhan-ı kat’î istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder, başkası yalnız bir kabul-u teslimi ve reddetmemek ister. Öyle ise, esâsât-ı imaniyeden olmayan mesâil-i fer’iye veya vukuat-ı zamaniyenin herbirinde bir iz’ân-ı yakîn ile bir burhan-ı kat’î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir.
ÜÇÜNCÜ ASIL:
Zaman-ı Sahabede Benî İsrail ve Nesârâ ulemalarından çoğu İslâmiyete girdiler. Eski malûmatları dahi onlarla beraber Müslüman oldu; bazı hilâf-ı vaki malûmât-ı sâbıkaları, İslâmiyetin malı olarak tevehhüm edildi.
DÖRDÜNCÜ ASIL:
Ehâdis-i şerife râvilerinin bazı kavilleri veyahut istinbat ettikleri mânâları, metn-i hadisten telâkki ediliyordu. Halbuki, insan hatadan hâli olmadığı için, hilâf-ı vaki bazı istinbatları veya kavilleri hadis zannedilerek zaafına hükmedilmiş.
alâmet-i kıyamet: kıyâmet alâmeti, işareti (bk. ḳ-v-m) bedâhet: ap açıklık bedihî: açık, âşikar Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler burhan-ı kat’î: kesin delil ehâdis-i şerife: Peygamberimizin yüce sözleri (bk. ḥ-d-s̱) ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar (bk. k-ş-f) ervâh-ı âliye: yüksek ruhlar (bk. r-v-ḥ) ervâh-ı sâfile: alçak ruhlar (bk. r-v-ḥ) esâsât-ı imaniye: imanın esasları (bk. e-m-n) hâli: uzak, boş hilâf-ı vaki: gerçeğe aykırı ihtilâf: uyuşmazlık, ayrılık ihtiyar: irade, seçme gücü (bk. ḫ-y-r) iktifa: yetinme istidat: kabiliyet, meziyet (bk. a-d-d) istinbat: gizli bir mânâyı ortaya çıkarma
iz’ân-ı yakîn: kesin delile dayalı olan sağlam inanç (bk. y-ḳ-n) kabul-u teslim: teslimiyet ile kabul etmek (bk. s-l-m) kavil: söz, görüş malûmat: bilgiler (bk. a-l-m) malûmat-ı sâbıka: geçmişteki bilgiler (bk. a-l-m) meçhul: bilinmeyen Mehdî: âhirzamanda gelip dini takviye edecek ve Müslümanların imanlarını yenileyecek olan zât (bk. h-d-y) mesâil-i fer’iye: teferruata dair olan meseleler (bk. m-s̱-l) mesâil-i İslâmiye: İslâmî meseleler (bk. s-l-m) metn-i hadis: hadisin metni, sözel kısım (bk. ḥ-d-s̱) muhtelif: değişik, çeşitli muztar: mecbur, çaresiz Nesârâ: Hıristiyanlar netice-i imtihan: imtihan neticesi râvi: rivâyet eden, nakleden
rivâyât: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi sırr-ı teklif: sorumluluk ve imtihan sırrı Süfyan: âhirzamanda gelip İslâm dinini yıkmak için çalışacak olan dinsiz ve münafık şahıs tabakat: tabakalar tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tefrik: ayırma telâkki etmek: kabul etmek teslimiyet: bir görüşe, bir fikre teslim olma, onu kabul etme (bk. s-l-m) tevehhüm edilmek: sanılmak ulema: âlimler (bk. a-l-m) vukuat: olaylar vukuat-ı zamaniye: zamanın olayları zaaf: zayıflık zaman-ı Sahabe: Sahabelerin zamanı zann-ı galibî: üstün gelen kanaat zayi olmak: kaybolmak
ve ehl-i velâyet olan muhaddisîn-i muhaddesun ilhamlarıyla gelen bazı maânî, hadis telâkki edilmiş. Halbuki ilham-ı evliya, bazı ârızalarla hata olabilir. İşte, bu neviden bir kısım hilâf-ı hakikat çıkabilir.
ALTINCI ASIL:
Beynennas iştihar bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki, durub-u emsal hükmüne geçer, hakikî mânâsına bakılmaz. Ne maksat için sevk edilir, ona bakılır. İşte, bu neviden, beynennas teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bir maksad-ı irşadî için temsil ve kinaye nev’inden zikredivermiş. Şu nevi meselelerin mânâ-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa aittir ve teârüf ve tesâmu-u umumîye râcidir.
YEDİNCİ ASIL:
Pek çok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-i maddiye telâkki ediliyor, hataya düşer. Meselâ, “Sevr” ve “Hut” isminde ve âlem-i misalde sevr ve hut timsalinde, berrî ve bahrî hayvânat nâzırlarından iki melâiketullah, adeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.
Hem meselâ, bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi. Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etti ki: “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, tâ ancak bu dakika Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.”1 İşte bu hadisi işiten, hakikate vasıl olmayan, inkâra sapar. Halbuki, yirmi dakika o hadisten sonra kat’iyen sabittir ki, biri geldi, Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâma dedi ki: “Meşhur münafık yirmi dakika evvel öldü.” Yetmiş yaşına giren o münafık, Cehennemin bir taşı olarak, bütün müddet-i ömrü tedennîde, esfel-i sâfilîne, küfre sukuttan ibaret olduğunu, gayet beliğane bir surette, Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm beyan etmiştir. Cenâb-ı Hak, o vefat dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir.
Dipnot-1
bk. Müslim, Cennet, 31; Müsned, 3:341, 346.
âdât-ı nâs: insanların adetleri alâmet: işaret âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ârıza: aksama bahrî: denize ait beliğane: beliğ bir şekilde (bk. b-l-ğ) berrî: karaya ait beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beynennas: insanlar arasında cehl: cahillik, bilgisizlik Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cismanî: maddi yapısı olan durub-u emsal: atasözleri (bk. m-s̱-l) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı ferman etmek: buyurmak hadis: Peygamberimize ait söz, emir veya davranış (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i maddiye: maddî gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikâyât: hikâyeler hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hut: büyük balık huzur-u Nebevî: Peygamberin huzuru, yanı (bk. ḥ-ḍ-r; n-b-e) ilham: Allah’tan kalbe gelen ve doğan mânâlar ilham-ı evliya: evliyanın kalbine doğan mânâ (bk. v-l-y) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) iştihar: meşhur olma kat’iyen: kesinlikle kinaye: bir sözü üstü kapalı olarak ifade etme kıssa: ibretli hikâye küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r) maânî: mânâlar (bk. a-n-y) maksad-ı irşadî: yol gösterme gayesi (bk. ḳ-ṣ-d; r-ş-d) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mânâ-yı hakikî: gerçek mânâ (bk. a-n-y; ḥ-ḳ-ḳ) melâiketullah: Allah’ın melekleri (bk. m-l-k) müddet-i ömür: ömür süresi
muhaddisîn-i muhaddesun: Allah tarafından ilhama mazhar olan hadisçiler (bk. ḥ-d-s̱) münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kişi mürur-u zaman: zamanın geçmesi nâzır: gözlemci (bk. n-ẓ-r) nev’: tür nevi: tür, çeşit râci: ait Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) sevr: öküz sukut: düşme, alçalma teârüf etmek: bilinmek (bk. a-r-f) tedennî: alçalma, gerileme telâkki: kabul etme telâkki etmek: kabul etmek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesâmu-u umumîye: genel duyuş, halkta oluşmuş yaygın kanaat (bk. s-m-a) teşbih: benzetme timsal: suret, görüntü (bk. m-s̱-l) vasıl olma: ulaşma, kavuşma zikretmek: bildirmek
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, 1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bir Zât-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek talep eder. Öyle ise, herbirimiz, istidadımıza göre, o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz. – Cumartesi Dersleri 24. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Bir Zât-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek talep eder. Öyle ise, herbirimiz, istidadımıza göre, o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz İkinci Dal.
Bir Zât-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek talep eder. Öyle ise, herbirimiz, istidadımıza göre, o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz. – Cumartesi Dersleri 24. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
İKİNCİ DAL
Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyan eder.
Birinci sır: Evliya ne için usul-i imaniyede ittifak ettikleri halde meşhudatlarında, keşfiyatlarında çok tehalüf ediyorlar. Şuhud derecesinde olan keşifleri bazan hilâf-ı vaki ve muhalif-i hak çıkıyor. Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, herbiri kat’î bir burhanla hak telâkki ettikleri efkârlarında, birbirine mütenakız bir surette hakikati görüyorlar ve gösteriyorlar; bir hakikat niçin çok renklere giriyor?
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (bk. s-m-v; r-ḥ-m) burhan: kesin delil Cevşenü’l-Kebir: Peygamberimize Cebrâil’in (a.s.) getirdiği ve “Zırhı çıkar, bu duâyı oku” dediği meşhur duâ (bk. k-b-r) efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r) ehl-i fikir ve nazar: fikir ve dikkat sahipleri (bk. f-k-r; n-ẓ-r) elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar, gizli gerçekler evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hilâf-ı vaki: gerçeğe aykırı insan-ı kâmil: mükemmel insan (bk. k-m-l) istiâne: yardım isteme istiâze: Allah’a sığınma ittifak: birleşme, birlik kat’î: kesin kâtib: yazıcı (bk. k-t-b) keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f) lisan: dil mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) medâr-ı fahr: övünç vesilesi medet: yardım mes’uliyet: sorumluluk meşhudat: kalb gözüyle görülen şeyler (bk. ş-h-d) muavenet: yardım muhalif-i hak: gerçeğe zıt (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d) mükellef: yükümlü
mülkiye müfettişi: devletin idarî işlerini ve heyetlerini denetleyen müfettiş, denetçi (bk. m-l-k) münâcât: Allah’a yalvarış, dua (bk. n-c-v) müptelâ: bağımlı, tutulmuş müracaat: başvurma mütenakız: birbirine zıt, çelişen muvaffakiyet: başarı nam: adnev-i insan: insanlık nisbet: bağ (bk. n-s-b) şer: kötülük şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) talep: isteme (bk. ṭ-l-b) tazammun eden: içine alan tehalüf: birbirine zıt olma telâkki: kabul etme terakkiyât: ilerlemeler, yükselmeler usul-i imaniye: iman esasları (bk. e-m-n) zâbit: subay zikretmek: anmak
İkinci sır: Enbiya-yı sâlife, niçin haşr-i cismanî gibi bir kısım erkân-ı imaniyeyi bir derece mücmel bırakmışlar, Kur’ân gibi tafsilât vermemişler; sonra ümmetlerinden bir kısmı, ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler? Hem niçin hakikî ârif olan evliyanın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler? Hattâ derece-i hakkalyakîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imaniye onların meşreplerinde pek az ve mücmel bir surette görünüyor. Hattâ, onun içindir ki, onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı imaniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler; hattâ bazıları sapmışlar. Madem bütün erkân-ı imaniyenin inkişafıyla hakikî kemâl bulunur, niçin ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Halbuki, bütün esmânın mertebe-i âzamlarının mazharı ve bütün enbiyanın serveri olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin reis-i enveri olan Kur’ân-ı Hakîm, bütün erkân-ı imaniyeyi vâzıh bir surette, pek ciddî bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsil etmişlerdir.
Evet, çünkü hakikatte hakikî kemâl-i etemm öyledir. İşte, şu esrarın hikmeti şudur ki:
İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin, iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî eder. Onun için, hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor; bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor; bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor; bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet, ve zılliyet ve asliyet itibarıyla, cilve-i esmâ
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f) asliyet: asıl oluş berzah: geçit çendan: gerçi cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) cilve-i esmâ: isimlerin görünmesi (bk. c-l-y; s-m-v) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) derece-i hakkalyakîn: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme derecesi (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) ehl-i hakikat: hak ve doğruluk üzere olan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) enbiya-yı sâlife: geçmişteki peygamberler (bk. n-b-e) erkân: şartlar, esaslar (bk. r-k-n) erkân-ı imaniye: imanın esasları (bk. r-k-n; e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar evliya: veliler (bk. v-l-y) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haşr-i cismanî: öldükten sonra bedenlerin ve vücutların dirilişi (bk. ḥ-ş-r) hikmet: sır, bilimsel izah (bk. ḥ-k-m) ihtiyar: irade, dileme, tercih (bk. ḫ-y-r) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f) istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) itibarıyla: özelliğiyle kasdî: bilerek, direkt (bk. ḳ-ṣ-d) kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l) kemâl-i etem: tam mükemmellik (bk. k-m-l) kemâlât: mükemmel özellikler, üstünlükler (bk. k-m-l) keşif: açığa çıkarma (bk. k-ş-f) külliyet: kapsamlılık (bk. k-l-l) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) kütüb-ü mukaddese: kutsal kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil, Kur’ân-ı Kerîm (bk. k-t-b; ḳ-d-s) mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) medar: dayanak, eksen
menşe: kaynak mertebe-i âzam: en yüksek derece (bk. a-ẓ-m) meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol, usül mücmel: kısa, özet halinde (bk. c-m-l) muhtelif: çeşitli müstaid: istidatlı, yetenekli (bk. a-d-d) mütefavit: farklı reis-i enver: en nurlu başkan (bk. n-v-r) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) server: reis, baş şuhud: görme, şahid olma (bk. ş-h-d) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tafsil: ayrıntılı olarak açıklama tafsilât: ayrıntılar taharrî: araştırma tebaiyet: tabi olma, uyma tenevvü: çeşitlenme tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler vâzıh: açık, âşikâr zılliyet: gölge tarzında tecellî
başka başka suret alıyor; bazı istidat cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidatta onun hükmü hükümran oluyor. İşte, şu derin sırra ve şu geniş hikmete, esrarlı, geniş ve hakikatle bir derece karışık bir temsille bazı işaretler ederiz.
Meselâ, Zühre namıyla nakışlı bir çiçek ve kamere âşık hayatlı bir Katre ve güneşe bakan safvetli bir Reşha’yı farz ediyoruz ki, herbirisinin bir şuuru, bir kemâli var ve o kemâle bir iştiyakı bulunuyor.
Şu üç şey de, çok hakikatlere işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder ve üç tabaka ehl-i hakikate misaldir. HAŞİYE-1
İkincisi: Cismanî cihazatla kemâline sa’y edip hakikate gidenleri; ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimâliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri; ve kalbin tasfiyesiyle ve iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir.
Üçüncüsü: Enâniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlâliyle hakikate giden; ve ilim ve hikmetle ve akıl ve marifetle hakikati aramaya giden; ve iman ve Kur’ân ile, fakr ve ubûdiyetle hakikate çabuk giden, ayrı ayrı istidatta bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilâflarına işaret eden temsillerdir.
İşte, şu üç tabakanın terakkiyâtındaki sırrı ve geniş hikmeti Zühre, Katre, Reşha ünvanları altında bir temsille bir derece göstereceğiz.
Meselâ, güneşin, kendi Hâlıkının izniyle ve emriyle, üç çeşit tecellîsi ve in’ikâsı ve ifâzası var: Birisi çiçeklere, birisi kamere ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in’ikâslarıdır.
Birincisi üç tarzdadır:
Biri, küllî ve umumî bir tecellî ve in’ikâsdır ki, bütün çiçeklere birden ifâzasıdır.
Biri de has bir tecellîdir ki, herbir nev’e göre bir hususî in’ikâsı vardır.
Haşiye-1
Her tabakada dahi üç taife var. Temsildeki üç misal, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar; yoksa üç tabakaya değil.
âsâr: eserler cihazat: organlar, duyular cismanî: maddi yapısı olan cüz’iyet: küçüklük, parça olma hali (bk. c-z-e) ehl-i fikir: düşünce sahipleri (bk. f-k-r) ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i nübüvvet: peygamberler (bk. n-b-e) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) enâniyet: benlik, gurur esrar: sırlar fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) farz etmek: varsaymak hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) has: özel haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i ihtilâf: anlaşmazlığın sebebi (bk. ḥ-k-m) hükümran: hükmü geçen, hükmeden (bk. ḥ-k-m) icra etmek: yerine getirmek ifâza: feyiz verme, bereketlendirme (bk. f-y-ḍ) in’ikâs: yansıma işârât: işaretler istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) istidlâl: delil getirme, akıl yürütme istimâl: kullanma iştiyak: çok arzu ve istek kamer: ay Katre: damla kemâl: mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l) marifet: bilgi (bk. a-r-f) misal: örnek (bk. m-s̱-l) mücahede: cihad etme, mücadele (bk. c-h-d) nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nev’: tür
Reşha: sızıntı sa’y: çalışma safvetli: saf, berrak (bk. ṣ-f-y) seyyare: gezegen sır: gizem, gizli gerçek sülûk: yol alma suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r) taife: grup, topluluk tasfiye: saflaştırma, arındırma (bk. ṣ-f-y) tecellî: yansıma (bk. c-l-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakkiyât: ilerlemeler teslimiyet: kendini Allah’ın iradesine bırakma (bk. s-l-m) tezkiye: temize çıkarma ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) Zühre: çiçek
Biri de cüz’î bir tecellîdir ki, herbir çiçeğin şahsiyetine göre bir ifazasıdır.
Şu temsilimiz o kavle göredir ki, çiçeklerin süslü renkleri, güneşin ziyasındaki yedi rengin istihâle-i in’ikâsiyesinden neş’et ediyor; ve bu kavle göre çiçekler dahi güneşin bir çeşit âyineleridir.
İkincisi: Güneşin, kamere ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîmin izniyle verdiği nur ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra, kamer, o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru, güneşten küllî bir surette istifade eder, sonra hususî bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir suret-i cüz’iyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifade ve ifâzasıdır.
Üçüncüsü: Güneşin, emr-i İlâhî ile, cevv-i havayı ve denizlerin yüzlerini birer âyine ederek, safî ve küllî ve gölgesiz bir in’ikâsı var. Sonra o güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve karın şişeciklerine, herbirine birer cüz’î aksi, birer küçük timsalini veriyor.
İşte, güneşin, herbir çiçeğe ve kamere mukabil herbir katreye, herbir reşhaya, mezkûr üç cihette, ikişer tarikle teveccüh ve ifâzası var:
Birinci tarik: Bil’asale, doğrudan doğruya, berzahsız, hicapsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarikini temsil eder.
İkinci yol: Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların kabiliyetleri, şemsin cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velâyet mesleğini temsil eder.
İşte, Zühre, Katre, Reşha, herbirisi, evvelki yolda diyebilirler ki: “Ben umum âlem güneşinin bir âyinesiyim.” Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki “Ben kendi güneşimin âyinesiyim”; veyahut “Nev’ime tecellî eden güneşin âyinesiyim” der. Çünkü güneşi öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir güneşi göremiyor. Halbuki, o şahsın veyahut nev’inin veya cinsinin güneşi, dar berzah içinde mahdut bir kayıt altında ona görünüyor. Halbuki kayıtsız, berzahsız, mutlak güneşin âsârını o mukayyet güneşe veremiyor. Çünkü bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir etmek, umum nebâtat, hayvânâtın hayatlarını tahrik etmek ve seyyârâtı etrafında döndürmek gibi haşmetnümâ eserleri, o dar kayıt ve mahdut berzah içinde
âsâr: eserler âyine: ayna berzah: geçit bil’asale: bizzat cevv-i hava: hava boşluğu cihet: yön cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) cüz’î: ferdî, küçük (bk. c-z-e) emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) evvelki: önceki Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) feyz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ) haşmetnümâ: ihtişamlı, görkemli hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hicap: perde hususî: özel ifade: faydalandırma ifâza: feyiz verme, bereketlendirme (bk. f-y-ḍ)
in’ikâs: yansıma istihâle-i in’ikâsiye: yansımanın başkalaşması, farklı bir keyfiyet alması kamer: ay Katre: damla kavl: söz küllî: geniş, kapsamlı (bk. k-l-l) mahdut: sınırlı mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) mezkûr: sözü geçen mukabil: karşı mukayyet: kayıtlı mutlak: şart ve kayıt altında olmayan, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ) nebâtât: bitkiler neş’et etme: doğma, ortaya çıkma nev’: tür, çeşit nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) Reşha: sızıntı safî: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y)
şahsiyet: kişilik, yapı şems: güneş seyyarat: gezegenler seyyare: gezegen suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) suret-i cüz’iye: küçük suret (bk. ṣ-v-r; c-z-e) tahrik: harekete geçirme tarik: yol tarz: şekil, biçim tavassut: vasıta olma, aracılık etme tecellî: yansıma (bk. c-l-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r) teveccüh: yönelme timsal: suret, görüntü (bk. m-s̱-l) umum: bütün velâyet: velîlik (bk. v-l-y) zerre: atom ziya: ışık Zühre: çiçek
gördüğü güneşe, şuhud-u kalbî ile veremiyor. Belki, o âsâr-ı acîbeyi, eğer o şuurlu farz ettiğimiz üç şey, o kayıt altında gördüğü güneşe verse de, sırf aklî ve imanî bir tarzda; ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslimiyetle verebilir. Fakat, o insan gibi akıllı farz ettiğimiz Zühre, Katre, Reşha, şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri, aklîdir, şuhudî değil. Belki, bazan hükm-ü imanîleri, şuhud-u kevniyelerine müsademe eder; pek güçlükle inanabilirler.
İşte, hakikate dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatin âzâları görünen ve hakikatle karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi Zühre, Katre, Reşha farz edeceğiz. Zira onlarda farz ettiğimiz şuur kâfi gelmiyor; biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani, onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar; biz de mânevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.
İşte, sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevaggul eden ve nefsi kesafet peydâ eden arkadaş! Sen Zühre ol. Nasıl ki o Zühre çiçeği, ziya-yı şemsten inhilâl etmiş bir renk alıyor; ve o renk içinde şemsin timsalini karıştırıp kendine ziynetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer.
Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektepli feylesof ise, kamere âşık olan Katre olsun ki, kamer, güneşten aldığı ziya zıllini ona verir ve onun gözbebeğine bir nur verir, o da o nurla parlar. Fakat o Katre, o nurla yalnız kameri görür, güneşi göremez; belki imanıyla görebilir.
Hem şu herşeyi doğrudan doğruya Cenâb-ı Haktan bilir, esbabı bir perde telâkki eder fakir adam, o da Reşha olsun. Öyle bir Reşha ki, kendi zâtında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp Zühre gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki ona teveccüh etsin. Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya güneşin timsalini gözbebeğinde saklıyor.
Şimdi, madem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız: Bizde ne var, ne yapacağız?
İşte, bakıyoruz ki, bir Zât-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet
âsâr: eserler âsâr-ı acîbe: hayrette bırakan eserler ayn-ı mutlak: kayıtlı ve sınırlı olmayanın ta kendisi (bk. ṭ-l-ḳ) âzâ: organlar Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) esbab: sebepler (bk. s-b-b) Eski Said: (bk. bilgiler) farz etmek: varsaymak feyiz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ) feylesof: filozof, felsefeci hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlis: katıksız, saf (bk. ḫ-l-ṣ) hükm-ü imanî: imanî hüküm (bk. ḥ-k-m; e-m-n) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) inhilâl: çözülüp açılmış, dağılmış isnad: dayandırma (bk. s-n-d)
istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) kâfi: yeterli kamer: ay Katre: damla kesafet peyda etmek: katılaşmak kurbiyet: yakınlık maddiyât: maddi şeyler mukayyed: kayıtlı müsademe: çarpışma nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) perestiş: taparcasına sevme Reşha: sızıntı safvet: arılık, berraklık (bk. ṣ-f-y) şems: güneş şuhud-u kalbî: kalbin görmesi (bk. ş-h-d) şuhud-u kevniye: kâinatta görünüp yaşanan şeyler, gözlemler (bk. ş-h-d; k-v-n) şuhudî: görürcesine, açıkça (bk. ş-h-d) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
şuur: bilinç, idrak, anlayış (bk. ş-a-r) şuurlu: bilinçli (bk. ş-a-r) telâkki: kabul etme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r) terbiye: besleme, yetiştirme (bk. r-b-b) tevaggul: dalma, derinliğine girme teveccüh: yönelme tezyin: süsleme (bk. z-y-n) timsal: nümune, örnek (bk. m-s̱-l) Zât-ı Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah (bk. k-r-m) ziya: ışık ziya-yı şems: güneşin ışığı ziynetli: süslü (bk. z-y-n) zıll: gölge Zühre: çiçek
ister ve görmek talep eder. Öyle ise, herbirimiz, istidadımıza göre, o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz.
Ey Zühre-misal! Sen gidiyorsun. Fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki, Zühre kesif bir âyinedir. Onda, ziyadaki yedi renk inhilâl ve inkisar eder. Şemsin aksini gizler. Sen sevdiğin güneşin yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü, kayıtlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş’et eden firaktan kurtulamazsın. Lâkin bir şartla kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehâsiniyle telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki güneşin yüzüne atasın. Hem, başaşağı, celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki şemse çeviresin. Çünkü sen onun âyinesisin. Vazifen âyinedarlıktır. Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir.
Evet, nasıl bir çiçek, güneşin küçücük bir âyinesidir. Şu koca güneş dahi, gök denizinde, Şems-i Ezelînin Nur isminden tecellî eden bir lem’anın katre-misal bir âyinesidir. Ey kalb-i insanî! Sen nasıl bir güneşin âyinesi olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini bulursun. Fakat güneşi nefsülemirde nasılsa öyle göremezsin; o hakikati çıplak anlamazsın. Belki, senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir; ve kesafetli dürbünün bir suret takar; ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır.
Şimdi, sen dahi, ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle, tâ kamere kadar terakki ettin, kamere girdin. Bak, kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa’yin beyhude, ilmin faidesiz gitti. Sen ye’sin zulümâtından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervâh-ı habisenin iz’âcâtından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlarla kurtulabilirsin ki: Tabiat gecesini terk edip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu gece nurları gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir.
aks: yansıma âyine: ayna âyinedarlık: aynalık berzah: geçit beyhude: boşuna cazibe: çekim gücü celb-i rızık: rızık elde etme (bk. r-z-ḳ) dehşet: korku, ürkme ervâh-ı habise: kötü ruhlar (bk. r-v-ḥ) feylesof: filozof, felsefeci firak: ayrılık (bk. f-r-k) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm: hikmetli, hikmet sahibi (bk. ḥ-k-m) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hususiyet: özellik iftihar: övünme inhilâl: çözülüp açılmış, dağılmış inkisar: kırılma istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) iz’âcât: rahatsız etmeler kalb-i insanî: insan kalbi kamer: ay
Katre: damla Katre-i fikr: düşünce damlası (bk. f-k-r) Katre-misal: damla gibi (bk. m-s̱-l) kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l) kesafet: yoğunluk, katılık kesif: yoğun, katı lâkin: ama, fakat lem’a: parıltı mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mertebe-i külliye: büyük ve kapsamlı mertebe (bk. k-l-l) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muvaffak: başarılı nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nefsülemir: işin gerçeği, aslı (bk. n-f-s) neş’et etmek: doğmak Nur: bütün varlıkları aydınlatan ve her çeşit nuru yaratan Allah (bk. n-v-r) sa’y: çalışma şems: güneş Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş, bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır (bk. e-z-l)
sülûk etmek: yol almak suret: şekil, biçim; görüntü (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) talep etmek: istemek (bk. ṭ-l-b) tecellî: yansıma (bk. c-l-y) telezzüz: lezzetlenme terakki: yükselme, ilerleme teveccüh: yönelme vahşet: ürküntü, korku yakînen: kesin olarak (bk. y-ḳ-n) ye’s: ümitsizlik zât: kendi, öz ziya: ışık Zühre-misal: çiçek gibi (bk. m-s̱-l) zulümat: karanlık (bk. ẓ-l-m)
Bu şartı yaptıktan sonra sen kemâlini bulursun. Fakir ve karanlıklı kamer yerine, haşmetli güneşi bulursun. Fakat sen dahi, öteki arkadaşın gibi, güneşi safi göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicapların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.
İşte, Reşha-misal üçüncü arkadaşınız ki, hem fakirdir, hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk tebahhur eder, enâniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesife, nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner. O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuaa yapışır, yanaşır.
Ey Reşha-misal! Madem doğrudan doğruya güneşe âyinedarlık ediyorsun. Sen hangi mertebede bulunursan bulun, ayn-ı şemse karşı, aynelyakîn bir tarzda, safi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o şemsin âsâr-ı acîbesini ona vermekte müşkülât çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsâfını tereddütsüz verebilirsin. Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz, hilâf-ı hakikate sevk etmez. Çünkü sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda görünen ve âyinelerde müşahede olunan güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler onun ünvanlarıdır; fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar.
İşte, şu hakikatle karışık temsilde, böyle başka başka üç tarikle kemâle gidilir. Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz’an ve hakikati tasdikte ittifak ederler.
İşte, nasıl bir gece adamı ki, hiç güneşi görmemiş, yalnız kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsus haşmetli ziyayı, dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklit ediyor. Öyle de, veraset-i Ahmediye (a.s.m.) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmâsına yetişmeyen,
akis: yansıma âsâr: işler âsâr-ı acîbe: şaşırtıcı işler âsâr-ı haşmet: haşmet ve büyüklüğün kendine lâyık eserleri, neticeleri âyine: ayna âyinedar: ayna olma ayn-ı şems: güneşin kendisi aynelyakin: gözle görür kesinlikte (bk. y-ḳ-n) berzah: geçit cazibe: çekim gücü çendan: gerçi cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) enâniyet: benlik evsâf: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) half: arka hâlis: içten, katıksız (bk. ḫ-l-ṣ) hararet: sıcaklık, ısı haşmet: ihtişam, görkem hicap: örtü, perde hikmet: yüksek bilgi (bk. ḥ-k-m) hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırılık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
iz’an: kesin şekilde inanma Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kamer: ay kemâl: mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l) kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l) madde-i kesife: yoğun, katı madde mahsus: özel, has mazhar: ayna, görünme yeri (bk. ẓ-h-r) mertebe: derece mertebe-i şuhud: görme derecesi (bk. ş-h-d) mertebe-i uzmâ: en büyük mertebe (bk. a-ẓ-m) mezâyâ: meziyetler, üstün özellikler Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) müşahede olunmak: görünmek (bk. ş-h-d) müşkilât: zorluk nâr-ı aşk: aşk ateşi nesc etmek: dokumak nevi: tür, çeşit nur: aydınlık (bk. n-v-r)
Reşha-misal: sızıntı misali (bk. m-s̱-l) safi: temiz, duru; halis (bk. ṣ-f-y) saltanat-ı zâtiye: bizzat Kendisinin hükmettiği saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ) şems: güneş şua: ışık, parıltı tafsilât: ayrıntı tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ) tasdik: onaylama, doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ) tebahhur: buharlaşma temsil: kıyaslama tarzında benzetme (bk. m-s̱-l) tereddütsüz: şüphede kalmayacak şekilde ülfet: alışkanlık ünsiyet: alışkanlık, âşinalık veraset-i Ahmediye: Peygamberimize varis olma, onun izinden gitme (bk. ḥ-m-d)ziya: ışık
haşr-i âzamı ve kıyamet-i kübrâyı taklidî olarak kabul eder, “Aklî bir mesele değildir” der. Çünkü, hakikat-ı haşir ve kıyamet, İsm-i Âzamın ve bazı esmânın derece-i âzamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa, taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse, haşir ve kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalble kabul eder.
İşte şu sırdandır ki, haşir ve kıyameti, en âzam mertebede, en ekmel tafsilâtla Kur’ân zikrediyor ve İsm-i Âzamın mazharı olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise, hikmet-i irşadın iktizasıyla, bir derece basit ve iptidaî bir halde olan ümmetlerine, haşri en âzam bir derecede, en geniş bir tafsilâtla ders vermemişler.
Hem şu sırdandır ki, bir kısım ehl-i velâyet, bazı erkân-ı imaniyeyi mertebe-i uzmâsında görmemişler veya gösterememişler. Hem şu sırdandır ki, marifetullahta derecât-ı ârifîn çok tefavüt ediyor.
Daha bunlar gibi çok esrar, şu hakikatten inkişaf eder. Şimdi şu temsil, hem bir derece hakikati ihsas ettiğinden, hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan, biz dahi temsille iktifa ediyoruz. Haddimizin ve takatimizin fevkinde olan esrara girişmeyeceğiz.
a’mâl: ameller, işler âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r) alâmet: işaret Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âzam: en büyük (bk. a-ẓ-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) derecât-ı ârifîn: ariflerin dereceleri (bk. a-r-f) derece-i âzam: en büyük derece (bk. a-ẓ-m) ehâdis-i şerife: Peygamberimizin yüce sözleri (bk. ḥ-d-s̱) ehl-i ilim: ilim ehli, âlimler (bk. a-l-m) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) enâniyet: benlik, gurur erkân-ı imaniye: imanın esasları (bk. r-k-n; e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar
fazilet: erdem, üstünlük (bk. f-ḍ-l) fevkinde: üstünde hadd: yetki hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-ı haşir ve kıyamet: kıyamet ve haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r; ḳ-v-m) haşr-i âzam/haşir: en büyük haşir; öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) hikmet-i irşad: olması gereken keyfiyette doğru yolu gösterme ve yaşatmanın gayesi (bk. ḥ-k-m; r-ş-d) icmâl: özet, kısaltılmış (bk. c-m-l) ihsas: hissettirme iktifa: yetinme iktiza: bir şeyin gereği inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f) iptidaî: ilkel İsm-i Âzam: Cenâb-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
itminan-ı kalb: kalben tam kanaatle inanma kavî: kuvvetli kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kıyamet-i kübrâ: büyük kıyâmet, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m; k-b-r) marifetullah: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. r-k-n; a-r-f) mazhar: görünme yeri (bk. ẓ-h-r) mertebe: derece mertebe-i uzma: en büyük mertebe (bk. a-ẓ-m) mevzu: uydurma hadis nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) tafsil: ayrıntı tafsilât: ayrıntılar takat: güç, kuvvet tefavüt etmek: farklılık göstermek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) vukuat: olaylar zikretmek: bildirmek, hatırlatmak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, İkinci Dal, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, bir rububiyetle, ve hâkezâ, tanısa, başka ünvanları, rububiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sair esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. – Cumartesi Dersleri 24. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, bir rububiyetle, ve hâkezâ, tanısa, başka ünvanları, rububiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sair esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Birinci Dal.
Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, bir rububiyetle, ve hâkezâ, tanısa, başka ünvanları, rububiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sair esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. – Cumartesi Dersleri 24. 1.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
Şu Söz Beş Daldır. Dördüncü Dala dikkat et. Beşinci Dala yapış, çık, meyvelerini kopar, al.
ŞU ÂYET-İ CELÎLENİN şecere-i nuraniyesinin çok hakikatlerinden bir hakikatinin Beş Dalına işaret ederiz.
BİRİNCİ DAL
Nasıl ki bir sultanın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dairesinde hâkim-i âdil; ve mülkiyede sultan; ve askeriyede kumandan-ı âzam; ve ilmiyede halife—daha buna kıyasen sair isim ve ünvanlarını bilsen anlarsın ki, birtek padişah, saltanatının dairelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvana sahip olabilir. Güya o hâkim, herbir dairede şahsiyet-i mâneviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcut ve hazırdır; bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle meşhud ve nâzırdır; görünür, görür. Ve herbir mertebede, perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir; idare eder, bakar.
Öyle de, Ezel-Ebed Sultanı olan Rabbü’l-Âlemîn için, rububiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe’n ve namları; ve ulûhiyetinin
Dipnot-1
“O Allah ki, Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler Onundur.” Tâhâ Sûresi, 20:8.
alâmet: işaretâyet-ı celîle: yüce âyet (bk. c-l-l)basîr: gören (bk. b-ṣ-r)Ezel-Ebed Sultanı: hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâkim: hükmeden, hükümdâr (bk. ḥ-k-m)hâkim-i âdil: adaletli hâkim (bk. ḥ-k-m; a-d-l)halife: Müslümanların dini reisi (bk. ḫ-l-f)haysiyetiyle: özelliğiylehükûmet: idare, yönetim (bk. ḥ-k-m)kumandan-ı âzam: en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)mertebe: derecemeşhud: görünen, bilinen (bk. ş-h-d)
mevcut: var olma (bk. v-c-d)mülkiye: yönetim daireleri ve kadroları (bk. m-l-k)mümessil: temsilci (bk. m-s̱-l)mutasarrıf: dilediği gibi idare eden (bk. ṣ-r-f)nâzır: bakan, gözlemci (bk. n-ẓ-r)nizam: düzen, kanun (bk. n-ẓ-m)Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; a-l-m)raiyet: halkrububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
şahsiyet-i mâneviye: mânevî kişilik (bk. a-n-y)saltanat: egemenlik (bk. s-l-ṭ)şe’n/şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r)sultan: hükümdâr, yönetici (bk. s-l-ṭ)tabaka: kat, sınıftabaka-i hükûmet: yönetim tabakası (bk. ḥ-k-m)ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)vasıf: özellik, sıfat (bk. v-ṣ-f)
dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmetnümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsas eder ünvanları var. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhurâtı var. Ve ef’âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san’atında ve mütenevvi masnuâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rububiyâtı vardır.
Bununla beraber, kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde Esmâ-i Hüsnâdan bir ismin ünvanı tecellî eder. O isim o dairede hâkimdir; başka isimler orada ona tâbidirler, belki onun zımnında bulunurlar.
Hem mahlûkatın herbir tabakasında, az ve çok, küçük ve büyük, has ve âmm, herbirisinde has bir tecellî, has bir rububiyet, has bir isimle cilvesi vardır. Yani, o isim herşeye muhit ve âmm olduğu halde, öyle bir kast ve ehemmiyetle birşeye teveccüh eder; güya o isim yalnız o şeye hastır.
Hem, bununla beraber, Hâlık-ı Zülcelâl herşeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nuranî perdeleri vardır. Meselâ, sana tecellî eden Hâlık isminin, mahlûkıyetindeki cüz’î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlıkı olan mertebe-i kübrâ ve ünvan-ı âzama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin. Demek, bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlûkıyetin kapısından Hâlık isminin müntehâsına yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın.
Madem perdelerin birbirine temâşâ eder pencereleri var. Ve isimler birbiri içinde görünüyor. Ve şuûnât birbirine bakar. Ve temessülât birbiri içine girer. Ve ünvanlar birbirini ihsas eder. Ve zuhurat birbirine benzer. Ve tasarrufat birbirine yardım edip itmam eder. Ve rububiyetin mütenevvi terbiyeleri birbirine imdat edip muavenet eder. Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, bir rububiyetle, ve hâkezâ, tanısa, başka ünvanları, rububiyetleri, şe’nleri
âlem: dünya (bk. a-l-m)âmm: genelcilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y)cüz’î: küçük (bk. c-z-e)daire-i sıfât: sıfat dairesi (bk. v-ṣ-f)ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)hâkezâ: böylece, bunun gibihâkim: hüküm sahibi, hükmeden, galip (bk. ḥ-k-m)Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve şeref sahibi yaratıcı, Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)has: özelhaşmet: heybet, görkemhaşmetnümâ: ihtişamlı, görkemlihikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)ihsas: hissettirme, hatırlatmaikmal etme: tamamlama (bk. k-m-l)
imdat: yardıma yetişmeitmam: tamamlamakâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d)kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)mahlûkıyet: yaratılmışlık (bk. ḫ-l-ḳ)masnuât: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)mertebe-i kübrâ: en büyük mertebe (bk. k-b-r)muavenet: yardımmuhit: kuşatan, kapsayıcımukaddes: kutsal, her türlü kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s)müntehâ: en son noktamütenevvi: çeşitlinuranî: nurlu (bk. n-v-r)rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
şe’n/şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)tâbi: uyantaife: topluluk, gruptasarrufât: tasarruflar, dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)tecellî: yansıma (bk. c-l-y)tecelliyât: tecellîler, yansımalar (bk. c-l-y)temâşâ etmek: bakmak, seyretmektemessül: görüntünün belirmesi (bk. m-s̱-l)temessülât: görüntülerin belirmesi (bk. m-s̱-l)terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma (bk. r-b-b)teveccüh: yönelmeünvan-ı âzam: en büyük ünvan (bk. a-ẓ-m)zımn: iç tarafzuhurât: görünümler, meydana çıkmalar (bk. ẓ-h-r)
içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sair esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. Belki lâzım gelir ki, onun nazarı, daima karşısında Hüve, Hüvallah okusun, görsün. Onun kulağı herşeyden
قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ 1
dinlesin, işitsin. Onun lisanı Lâ ilâhe illâhû beraber mîzened âlem desin, ilân etsin.
fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlere işaret eder.
Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ Azîz, yâ Cebbâr” dediklerini işiteceksin.
Sonra, deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Cemîl, yâ Cemîl, yâ Rahîm, yâ Rahîm” diyecekler. HAŞİYE-1
Dipnot-1
“De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.
Dipnot-2
“O Allah ki, Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler Onundur.” Tâhâ Sûresi, 20:8.
Haşiye-1
Hattâ birgün kedilere baktım. Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi: “Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?”
Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi, sarih bir surette “Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm” diyerek, güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı.
Aklıma geldi: “Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa taifesine mi âmmdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir muterize mi münhasırdır, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?”
Sonra, sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendan onun gibi sarih değil; fakat mütefavit derecede aynı zikri tekrar ediyorlar. Bidâyette hırhırları arkasında “Yâ Rahîm” fark edilir. Git gide hırhırları, mırmırları aynı “Yâ Rahîm” olur; mahreçsiz, fasih bir zikr-i hazîn olur. Ağzını kapar, güzel “Yâ Rahîm” çeker.
Yanıma gelen ihvanlara hikâye ettim. Onlar dahi dikkat ettiler, “Bir derece işitiyoruz” dediler. Sonra kalbime geldi: “Acaba şu ismin vech-i tahsisi nedir? Ve niçin insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisanıyla etmiyorlar?”
Kalbime geldi: Şu hayvanlar çocuk gibi çok nazdar ve nazik ve insana karışık bir arkadaş olduğundan, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandığı vakit, hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilâfına olarak esbabı bırakıp, yalnız kendi Hâlık-ı Rahîminin rahmetini kendi âleminde ilân ile, nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve “Yâ Rahîm” nidâsıyla, kimden medet gelir ve kimden rahmet beklenir, esbap-perestlere ihtar ediyorlar.
Alîm: herşeyi sonsuz ilmiyle bilen Allah (bk. a-l-m)âmm: genelAzîz: izzet, şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. a-z-z)bidâyet: başlangıçCebbâr: azamet ve yücelik sahibi, yarattıklarına istediğini yaptıran Allah (bk. c-b-r)Celîl: sonsuz derecede haşmet, yücelik ve azamet sahibi Allah (bk. c-l-l)Cemîl: sonsuz güzellik sahibi olan Allah (bk. c-m-l)çendan: gerçicilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y)dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık (bk. ḍ-l-l)esmâ: isimler (bk. s-m-v)fasih: güzel, açık ve düzgün konuşan (bk. f-s-ḥ)ferman: buyrukgaflet: umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız davranma hali (bk. ğ-f-l)
güya: sankihakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)Hâlık: herşeyi var eden, yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ)haşiye: dipnot, açıklayıcı nothayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-yHüvallah: “O Allah’tır”Hüve: O, Allahihvan: kardeşlerinkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)intikal: geçme, farkına varmaKadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)Kur’ân-ı Mübîn: hak ve hakikati açıklayan Kur’ân (bk. b-y-n)Lâ ilâhe illâ Hû beraber mîzened âlem: bütün âlem hep beraber “Allah’tan başka ilâh yoktur” der (bk. e-l-h)mahreçsiz: harfleri doğru çıkarmadanmahsus: özel, hasmübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k)münhasır: ait, sınırlı
mütefavit: farklı farklımuteriz: itiraz edennazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m)sair: diğersarih: açıkşefkat: karşılıksız sevgi ve merhamet (bk. ş-f-ḳ)suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)tahkir: hor görmetaife: kavim, gruptemâşâ etmek: seyretmekvech-i tahsis: tahsis yönü, has kılma sebebizelzele: deprem, sarsıntızemin: yeryüzüzikir: Allah’ı anmazikr-i hazîn: içli zikir, mânevî hüzün veren zikirzikretmek: bildirmek, anmak
Semâyı dinle. Nasıl “Yâ Celîl-i Zülcemâl” diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl “Yâ Cemîl-i Zülcelâl”diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Yâ Rahmân, yâ Rezzâk” diyorlar. Bahardan sor. Bak, nasıl “Yâ Hannân, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Kerîm, yâ Lâtif, yâ Atûf, ya Musavvir, yâ Münevvir, yâ Muhsin, yâ Müzeyyin” gibi çok esmâyı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak, nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı okuyor ve cephesinde yazılı; sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güya kâinat azîm bir musika-i zikriyedir. En küçük nağme, en gür nağamâta karışmakla, haşmetli bir letâfet veriyor. Ve hâkezâ, kıyas et.
Fakat, çendan insan bütün esmâya mazhardır; fakat kâinatın tenevvüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibâdâtını intaç eden tenevvü-ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebep olmuştur. Enbiyanın ayrı ayrı şeriatleri, evliyanın başka başka tarikatleri, asfiyanın çeşit çeşit meşrepleri şu sırdan neş’et etmiştir. Meselâ, İsâ aleyhisselâm, sair esmâ ile beraber, Kadîr ismi onda daha galiptir. Ehl-i aşkta Vedûd ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir.
âlem: dünya (bk. a-l-m)Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)arz: yer, dünyaasfiya: Hz. Peygamber yolundan giden yüksek ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y)Atûf: çok şefkatli, pek merhametli olan Allah (bk. a-ṭ-f)azîm: çok büyük (bk. a-ẓ-m)Celîl-i Zülcemâl: sınırsız güzelliğiyle beraber, sonsuz yücelik ve haşmetiyle sahibi olan Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l)Cemîl-i Zülcelâl: sınırsız yücelik ve haşmetiyle beraber, sonsuz güzel-lik sahibi Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l)çendan: gerçiehl-i aşk: kalpleri Allah sevgisiyle dolu olanlarehl-i tefekkür: varlıklar üzerinde Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünenler (bk. f-k-r)enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)esbab: sebepler (bk. s-b-b)esbap-perest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren (bk. s-b-b)esmâ: isimler (bk. s-m-v)Esmâ-yi Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)hâkezâ: bunun gibiHakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
hâkim: hüküm sahibi, hükmeden, galip (bk. ḥ-k-m)Hâlık-ı Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan yaratıcı, Allah (bk. ḫ-l-ḳ; r-ḥ-m)hamd: şükür, övgü (bk. ḥ-m-d)Hannân: rahmetlerinin en hoş cilvesini gösteren Allah (bk. ḥ-n-n)haşmetli: görkemli, heybetlihilâf: ters, aksiihtar: hatırlatma, uyarma, ikazihtilâf-ı ibâdât: ibadetlerin farklı farklı olması (bk. a-b-d)intaç eden: sonuç verenİsâ: (bk. bilgiler)Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)kelb: köpekKerîm: cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m)Lâtif: çok lütuf ve ihsanda bulunan Allah (bk. l-ṭ-f)letâfet: hoşluk, güzellik (bk. l-ṭ-f)mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)medet: yardımmelâike: melekler (bk. m-l-k)meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol, usülMuhsin: yarattıklarına bağış ve iyiliklerde bulunan Allah (bk. ḥ-s-n)Münevvir: herşeyi maddî ve manevî nurlandıran, sonsuz nur sahibi Allah (bk. n-v-r)Musavvir: herşeyi istediği sıfat ve surette yaratan Allah (bk. ṣ-v-r)
musika-i zikriye: zikir musikîsiMüzeyyin: herşeyi eşsiz sanatıyla süsleyen, güzelleştiren Allah (bk. z-y-n)nağamat: nağmeler, güzel seslernağme: ahenk, güzel sesnazdar: nazlınazik: ince, zarifneş’et: doğma, ortaya çıkmanevm-i gaflet: gaflet uykusu (bk. ğ-f-l)nidâ: seslenişRahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m)Râhman: çok merhamet sahibi ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (bk. r-ḥ-m)rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)Rezzak: bütün canlıların rızkını veren Allah (bk. r-z-ḳ)sair: diğerşefkat: karşılıksız sevgi ve merhamet (bk. ş-f-ḳ)semâ: gökyüzü (bk. s-m-v)şeriat: yol, İlâhî kanun (bk. ş-r-a)sır: gizem, gizli gerçektaltif: lütuf ve ihsanda bulunma (bk. l-ṭ-f)tarikat: mânevî yol (bk. ṭ-r-ḳ)tenevvü: çeşitliliktenevvü-ü esmâ: isimlerin çeşitliliği (bk. s-m-v)Vedûd: kullarını çok seven ve şefkat eden, Kendisine çok sevgi beslenen Allah (bk. v-d-d)ziyade: fazla
İşte, nasıl eğer bir adam hem hoca, hem zâbit, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa, onun herbir dairede birer nisbeti, birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes’uliyeti, birer terakkiyâtı; ve muvaffakiyetsizliğine sebep birer düşman ve rakipleri oluyor. Ve padişaha karşı çok ünvanlarla görünüyor ve görür. Ve çok lisanlarla ondan medet ister ve âmirinin çok ünvanlarına müracaat eder. Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için, muavenetini çok suretlerle talep eder.
Öyle de, çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptelâ olan insan, münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm, Cevşenü’l-Kebîr namındaki münâcâtında bin bir ismiyle dua ediyor, ateşten istiâze ediyor.
de üç ünvan ile istiâzeyi emrediyor ve Bismillâhirrahmânirrahîm’de üç ismiyle istiâneyi gösteriyor.
Dipnot-1
“De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların Mâlikine, insanların İlâhına. Sinsice vesvese verenlerin şerrinden…” Nâs Sûresi, 114:1-4.
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)beyan: açıklama (bk. b-y-n)Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (bk. s-m-v; r-ḥ-m)burhan: kesin delilCevşenü’l-Kebir: Peygamberimize Cebrâil’in (a.s.) getirdiği ve “Zırhı çıkar, bu duâyı oku” dediği meşhur duâ (bk. k-b-r)efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r)ehl-i fikir ve nazar: fikir ve dikkat sahipleri (bk. f-k-r; n-ẓ-r)elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)esmâ: isimler (bk. s-m-v)esrar: sırlar, gizli gerçeklerevliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hilâf-ı vaki: gerçeğe aykırıinsan-ı kâmil: mükemmel insan (bk. k-m-l)istiâne: yardım istemeistiâze: Allah’a sığınmaittifak: birleşme, birlikkat’î: kesinkâtib: yazıcı (bk. k-t-b)keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f)lisan: dilmazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)medâr-ı fahr: övünç vesilesimedet: yardımmes’uliyet: sorumlulukmeşhudat: kalb gözüyle görülen şeyler (bk. ş-h-d)muavenet: yardımmuhalif-i hak: gerçeğe zıt (bk. ḥ-ḳ-ḳ)Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)mükellef: yükümlü
mülkiye müfettişi: devletin idarî işlerini ve heyetlerini denetleyen müfettiş, denetçi (bk. m-l-k)münâcât: Allah’a yalvarış, dua (bk. n-c-v)müptelâ: bağımlı, tutulmuşmüracaat: başvurmamütenakız: birbirine zıt, çelişenmuvaffakiyet: başarınam: adnev-i insan: insanlıknisbet: bağ (bk. n-s-b)şer: kötülükşuhud: gözle görme (bk. ş-h-d)suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)talep: isteme (bk. ṭ-l-b)tazammun eden: içine alantehalüf: birbirine zıt olmatelâkki: kabul etmeterakkiyât: ilerlemeler, yükselmelerusul-i imaniye: iman esasları (bk. e-m-n)zâbit: subayzikretmek: anmak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Birinci Dal, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 6.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. ”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Beşinci Nükte son bölüm ile On Yedinci Söz, On Yedinci Sözün İkinci Makamı, Birinci Levha, İkinci Levha.
Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 6.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Üçüncü Söz
İkinci Mebhas
BEŞİNCİ NÜKTE
…
Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör.
Birinci levha: Ehl-i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan, gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.
İkinci levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat (bk. e-ḫ-r) ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l) ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l) ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r)
esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı gaflet: umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsızlık (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mâhiyeti, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) insan-ı gafil: sorumsuz, âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olan insan (bk. ğ-f-l)
levha-i hakikat: hakikat levhası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müteveccih: yönelik sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma (bk. ḫ-y-r) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
On Yedinci Söz
On Yedinci Sözün İkinci Makamı
Bundan yirmi beş sene kadar evvel İstanbul Boğazındaki Yuşa Tepesinde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler.
Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız; istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutur etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübarek hatıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhafaza edildi.
Yirmi Üçüncü Sözün âhirine ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya alındı.
Birinci Levha
Ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.
Beni dünyaya çağırma, …. Ona geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicab oldu …. Ve nur-u Hak nihan gördüm.
Bütün eşya u mevcudat …. Birer fâni muzır gördüm.
Vücut desen, onu giydim, …. Ah, ademdi, çok belâ gördüm.
Hayat desen onu tattım …. Azap-ender azap gördüm.
Akıl ayn-ı ikab oldu, …. Bekàyı bir belâ gördüm.
Ömür ayn-ı heva oldu, …. Kemâl ayn-ı heba gördüm.
Amel ayn-ı riya oldu, …. Emel ayn-ı elem gördüm.
Visal nefs-i zevâl oldu, …. Devâyı ayn-ı dâ gördüm.
Bu envar zulümat oldu, …. Bu ahbabı yetim gördüm.
Bu savtlar nây-ı mevt oldu, … Bu ahyâyı mevat gördüm.
Ulûm evhâma kalb oldu, …. Hikemde bin sekam gördüm.
Lezzet ayn-ı elem oldu, …. Vücutta bin adem gördüm.
Habib desen onu buldum, …. Ah, firakta çok elem gördüm.
eşya u mevcudat: var olan şeyler, varlıklar (bk. v-c-d)evhâm: vehimler, kuruntularfâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y)firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l)habib: sevgili (bk. ḥ-b-b)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hicab: perdehikem: hikmetler (bk. ḥ-k-m)hutur etme: hatıra gelmeilhak: eklemeistihare: bir işin hayırlı olup olmayacağını anlamak niyetiyle abdest alıp, dua edip, rüya görmek üzere uykuyu yatma
kalb olmak: dönüşmekkemâl: mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l)mevat: ölmüş (bk. m-v-t)mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k)muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)muzır: zararlınây-ı mevt: ölüm haberi (bk. m-v-t)nefs-i zevâl: sona ermenin kendisi (bk. n-f-s; z-v-l)nihan: gizli, saklınur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)savt: sessekam: hastalıktasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)ulûm: ilimler (bk. a-l-m)visal: kavuşmaYûşâ Tepesi: (bk. bilgiler)zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
İkinci Levha
Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder levhadır.
Demâ gaflet zevâl buldu, …. Ve nur-u Hak ayan gördüm.
Vücut burhan-ı Zât oldu, …. Hayat, mir’ât-ı Haktır, gör.
Akıl miftah-ı kenz oldu, …. Fenâ, bâb-ı bekàdır, gör.
Kemâlin lem’ası söndü, …. Fakat şems-i cemâl var, gör.
Zevâl ayn-ı visal oldu, …. Elem ayn-ı lezzettir, gör.
Ömür nefs-i amel oldu, …. Ebed ayn-ı ömürdür, gör.
Zalâm zarf-ı ziya oldu, …. Bu mevtte hak hayat var, gör.
Bütün eşya enîs oldu, …. Bütün asvat zikirdir, gör.
Bütün zerrat-ı mevcudat…. Birer zâkir, müsebbih gör.
Fakrı kenz-i gınâ buldum, …. Aczde tam kuvvet var, gör.
Eğer Allah’ı buldunsa…… Bütün eşya senindir, gör.
Eğer Mâlik-i Mülke memlûk isen…. Onun mülkü senindir, gör.
Eğer hodbin ve kendi nefsine mâliksen… Bilâ-addin belâdır, gör,
Bilâ-haddin azaptır, tad, …. Bilâ gayet ağırdır, gör.
Eğer hakikî abd-i hüdâbin isen, …. Hudutsuz bir safâdır, gör,
Hesapsız bir sevap var, tad, …. Nihayetsiz saadet gör.
abd-i hüdâbin: Cenab-ı Hakkı tanıyan kul (bk. a-b-d) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) asvat: sesler ayan: aşikâr, belli ayn-ı lezzet: lezzetin tâ kendisi ayn-ı ömür: hayatın tâ kendisi ayn-ı visal: kavuşmanın tâ kendisi bâb-ı bekà: sonsuzluk kapısı (bk. b-ḳ-y) bilâ-addin: sayısız (bk. lâ) bilâ-haddin: sınırsız (bk. lâ) burhan-ı Zât: Cenab-ı Allah’ın varlığının delili demâ: her zaman ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r) elem: acı, üzüntü enîs: canayakın, dost eşya: şeyler, varlıklar
fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y) gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i dünya: dünyanın gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hodbin: bencil kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kenz-i gınâ: zenginliğin hazinesi (bk. ğ-n-y) lem’a: parıltı mâlik: sahip (bk. m-l-k) Mâlik-i Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah (bk. m-l-k) memlûk: köle, kul (bk. m-l-k) mevt: ölüm (bk. m-v-t) miftah-ı kenz: hazinenin anahtarı
mir’ât-ı Hak: Hakkın aynası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k) müsebbih: tesbih eden (bk. s-b-ḥ) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nefs-i amel: amelin kendisi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz nur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) saadet: mutluluk safâ: gönül hoşnutluğu şems-i cemâl: güzelliğin güneşi (bk. c-m-l) vücut: varlık (bk. v-c-d) zâkir: zikreden zalâm: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) zarf-ı ziya: ışığın kılıfı zerrat-ı mevcudat: varlıkların zerreleri (bk. v-c-d) zevâl: sona erme (bk. z-v-l)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Beşinci Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, On Yedinci Sözün İkinci Makamı, Birinci Levha, Şkşncş Levha, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 5.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Beşinci Nükte.
İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 5.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Üçüncü Söz
İkinci Mebhas
BEŞİNCİ NÜKTE
İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmal edeceğiz, tâ ki “ahsen-i takvim” sırrı anlaşılsın.
abdiyet: kulluk (bk. a-b-d) ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âlem: dünya (bk. a-l-m) belâğat: maksada ve hale uygun söz söyleme (bk. b-l-ğ) cihet: yön cismaniyet: maddi yapıya sahip olma cüz: parça (bk. c-z-e) cüz’î: fert, birey (bk. c-z-e) cüz’iyet: fertlik, bireylik (bk. c-z-e) daire-i nezaret: gözetim dairesi (bk. n-ẓ-r) ehemmiyetli: önemli esâsât: esaslar esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaret: küçüklük, değersizlik hakir: küçük, ehemmiyetsiz hane: ev haşmet: görkem, heybet hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
nâzır: gözlemci, gözetici (bk. n-ẓ-r) nebâtât: bitkiler nebatî: bitkisel nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) netice-i kelâm: sözün özü (bk. k-l-m) Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m) sağir: küçük sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m) takvim: program tazammun: içine alma, içerme tehdit: korkutma tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teşvik: şevklendirme, cesaretlendirme tevdi: bırakma, emanet etme ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vazife-i insaniyet: insanlığın vazifesi ziya: ışık ziynetli: süslü (bk. z-y-n)
İşte, insan, şu kâinata geldikten sonra iki cihetle ubûdiyeti var. Bir ciheti, gaibâne bir surette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri, hâzırâne, muhâtaba suretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.
Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı Rububiyeti, itaatkârâne tasdik edip kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezaretidir.
Sonra, esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî san’atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.
Sonra, herbiri birer gizli hazine-i mâneviye hükmünde olan esmâ-i Rabbâniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymetşinaslığıyla takdirkârâne kıymet vermektir.
Sonra, kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütalâa edip hayretkârâne tefekkürdür.
Sonra, şu mevcudattaki ziynetleri ve lâtif san’atları istihsankârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır-ı Zülcemâlinin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni-i Zülkemâlinin huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.
İkinci vecih huzur ve hitap makamıdır ki, eserden müessire geçer. Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi san’atının mu’cizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder.
Sonra görür ki, bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini Ona sevdirir.
Sonra görüyor ki, bir Mün’im-i Kerîm, maddî ve mânevî nimetlerin lezizleriyle
arz: yeryüzü, dünya bedî: güzel (bk. b-d-a) cevher: değerli şey, öz cihet: yön dellâllık: ilâncılık, rehberlik esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusurdan uzak, kutsal isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) esmâ-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; r-b-b) Fâtır-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi hârika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-m-l) gaibâne: yüzyüze olmadan, gizlice hasr-ı muhabbet: sevgiyi yöneltme, sadece onu sevme (bk. ḥ-b-b) hayretkârâne: hayret ederek hazine-i mâneviye: manevi hazine (bk. a-n-y) hâzırâne: hazırcasına idrak: anlayış, kavrayış iltifat: iyilik ve güzellikle muamele etme istihsankârâne: beğenerek (bk. ḥ-s-n) iştiyak: fazla arzu ve istek itaatkârane: itaat ederek kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l) kıymetşinaslık: kadir kıymet bilmek lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) leziz: lezzetli marifet: tanıma, bilme (bk. a-r-f) mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r) mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mektubat: şuur sahiplerine hitap eden birer mektup gibi anlamlı şekilde yaratılmış varlıklar (bk. k-t-b) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müessir: tesir eden muhabbet: sevme (bk. ḥ-b-b) muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b) mukabele: karşılık verme Mün’im-i Kerîm: kerem sahibi ve nimet verici Allah (bk. n-a-m; k-r-m) münâcât: Allah’a yalvarma, yakarma (bk. n-c-v) mütalâa: okuma, inceleme nazar-ı ibret: ibretli bakış (bk. n-ẓ-r) nezaret: bakış, seyir (bk. n-ẓ-r) nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) Rabb-i Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyin rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) saltanat-ı Rububiyet: Rablık saltanatı; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) Sâni-i Zülkemâl: sonsuz kemâl sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; k-m-l) semâ: gökyüzü (bk. s-m-v) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahsis-i taabbüd: ibadeti ve kulluğu sadece Allah için yapma (bk. a-b-d) takdirkârâne: takdir edercesine (bk. ḳ-d-r) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme (bk. f-k-r) temâşâ: hoşlanarak bakma ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) vecih: yön ziynet: süs (bk. z-y-n)
onu perverde ediyor. O da, ona mukabil fiiliyle, hâliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleriyle, cihâzâtıyla şükür ve hamd ü senâ eder.
Sonra görüyor ki, bir Celîl-i Cemîl, şu mevcudatın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhar edip nazar-ı dikkati celb ediyor. O da, ona mukabil, “Allahu ekber, Sübhânallah” deyip, mahviyet içinde, hayret ve muhabbetle secde eder.
Sonra görüyor ki, bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehâvet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da, ona mukabil, tâzim ve senâ içinde, kemâl-i iftikarla sual eder ve ister.
Sonra görüyor ki, o Fâtır-ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış, bütün antika san’atlarını orada teşhir ediyor. O da, ona mukabil, “Mâşaallah” diyerek takdir ile, “Bârekâllah” diyerek tahsin ile, “Sübhânallah” diyerek hayret ile, “Allahu ekber” diyerek istihsan ile mukabele eder.
Sonra görüyor ki, bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklit edilmez sikkeleriyle, Ona mahsus hâtemleriyle, Ona münhasır turralarıyla, Ona has fermanlarıyla, bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktârında vahdâniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da, ona mukabil, tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz’ân ile, şehadet ile, ubûdiyet ile mukabele eder.
İşte, bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir, imanın yümniyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.
âfâk-ı âlem: âlemin ufukları (bk. a-l-m) ahsen-i takvim: insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) aktâr: her taraf Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r) âyât: deliller âyine: ayna Bârekâllah: “Allah ne mübarek yaratmış” (bk. b-r-k) celâl: heybet, yücelik, haşmet (bk. c-l-l) celb: çekme Celîl-i Cemîl: sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. c-l-l; c-m-l) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cihâzât: cihazlar, organlar damga-i vahdet: birlik damgası (bk. v-ḥ-d) emin: güvenilir (bk. e-m-n) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi hârika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) ferman: buyruk fiil: iş, hareket (bk. f-a-l) Ganiyy-i Mutlak: sınırsız zenginliğe sahip olan Allah (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâl: tavır, davranış halife-i arz: yeryüzünün halifesi, yöneticisi (bk. ḫ-l-f)
hamd ü senâ: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d) hasse: duyu hâtem: mühür, damga ibadat: ibadetler (bk. a-b-d) istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n) iz’ân: kesin şekilde inanma izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kàl: söz, konuşma kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l) kemâl-i iftikar: Allah’a karşı fakirliğini tam hissetme (bk. k-m-l; f-ḳ-r) kibriyâ: büyüklük (bk. k-b-r) mahsus: özgü mahviyet: tevazu, alçak gönüllülük Mâşaallah: “Allah ne güzel dilemiş ve yapmış” mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukabil/mukabele: karşılık verme münhasır: ait olan nakş etmek: işlemek (bk. n-ḳ-ş) nazar-ı dikkat: dikkatle bakış (bk. n-ẓ-r) perverde: beslenmiş, eğitilmiş rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sehâvet-i mutlak: sınırsız cömertlik (bk. c-v-d; ṭ-l-ḳ) senâ: övme, yüceltme sikke: mühür, işaret sual etmek: istemek Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) tahsin: beğenme, birşeyin güzelliğini ilân etme (bk. ḥ-s-n) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tâzim: Allah’ın sonsuz büyüklüğünü dile getirme (bk. a-z-m) tefekkürat: tefekkürler, düşünmeler (bk. f-k-r) teşhir: sergileme tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) turra: mühür, nişan ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği herbir şeyde görülen Allah (bk. v-ḥ-d) yümn: uğur, bereket
Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör.
Birinci levha: Ehl-i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan, gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.
İkinci levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” (Bakara Sûresi, 2:32.)
Dipnot-2
“Ey Rabbim, gönlüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz—tâ ki sözümü iyice anlasınlar.” (Tâhâ Sûresi, 20:25-28.)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat (bk. e-ḫ-r) ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l) ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l) ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r)
esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı gaflet: umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsızlık (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mâhiyeti, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) insan-ı gafil: sorumsuz, âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olan insan (bk. ğ-f-l)
levha-i hakikat: hakikat levhası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müteveccih: yönelik sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma (bk. ḫ-y-r) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
Allahım! Sırlar semâsının güneşi, nurların mazharı, celâl dairesinin merkezi ve cemâl sahibinin kutbu olan Muhammed’in biricik, lâtif zâtına rahmet et. Allahım! Onun, Senin katındaki sırrı ve Sana olan seyri hürmetine, beni korkularımdan emin kıl, hatalarımı gider, hüznümü ve hırsımı benden gider. Varlığın ve huzurunla beni müşerref kıl. Beni benden kurtarıp kendine al. Kendi varlığımı Sana feda etmekle beni rızıklandır. Beni nefsime düşkün ve hissimle kör eyleme. Herbir gizli sırrı bana aç. Yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm! Bana, arkadaşlarıma ve ehl-i iman ve Kur’ân’a merhamet et. Âmin, ey merhametlilerin en merhametlisi ve kerem sahiplerinin en kerîmi olan Allahım!
“Onların duâları şu sözlerle sona erer: Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Yunus Sûresi, 10:10.)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Beşinci Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 4.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Dördüncü Nükte.
İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Üçüncü Söz
İkinci Mebhas
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı vakit lisan-ı hâl duasıyla hasılolan bir matlubunu, yanlış olarak kendi iktidarına haml eder.
Meselâ, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte câ-yı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i rahmet…
Nasıl ki, nazdar bir çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin haliyle matluplarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o matluplardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi, böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ithametmek suretiyle, ahmakâne bir gururla, “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) ahmakâne: ahmakça aşr-i mişâr: yüzde bir câ-yı dikkat: dikkat edilecek nokta cilve-i rahmet: rahmet görüntüsü (bk. c-l-y; r-ḥ-m) dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v) eda: yerine getirme elem: acı, keder hademe: hizmetçi halen: hareket ve davranışla haml etme: yüklenme, üstlenme haram: dinen yasaklanmış (bk. ḥ-r-m) hasıl olma: meydana gelme hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hazin: hüzünlü, üzüntülü helâl: dinen yapılmasına izin verilen himayet: koruma iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r)
iktidar-ı zâtî: kendi zâtının kudreti, kişisel güç (bk. ḳ-d-r) İstanbul: (bk. bilgiler) istimdad: yardım dileme itham: suçlama kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalen: sözle kavî: güçlü, kuvvetli kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) lehviyât-ı muharreme: haram kılınmış eğlenceler (bk. ḥ-r-m) lezâiz-i nâmeşru: haram olan lezzetler (bk. ş-r-a) lisan-ı hâl: hal ve davranış dili maksat: gaye, istek (bk. ḳ-ṣ-d) matlub: istek, arzu (bk. ṭ-l-b) meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) mülâkat: buluşma, karşılaşma musahhar: boyun eğme, itaat etme muvaffak: başarılı nazdar: nazlı nazenin: ince, narin, duyarlı nazik: ince, zarif sa’y: çalışma, emek sair: diğer şâyân-ı temâşâ: seyretmeye değer şefkat: içten ve karşılıksız sevgi (bk. ş-f-ḳ) şimendifer: tren tabir: yorumlama, açıklama (bk. a-b-r) tahrik: harekete getirme tasavvur-u zevâl: gelip geçiciliği düşünme (bk. ṣ-v-r; z-v-l) tavren: tavırla teshir: boyun eğdirme zaaf: zayıflık
İşte, insan dahi, Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini itham edecek bir tarzda, küfran-ı nimet suretinde, Karun gibi
اِنَّمَۤا اُو تِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ 1
yani “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i azâba kendini müstehakeder.
Demek, şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsanedilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlûp olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânîdir.
Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve
حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ 2
de, yüksel.
Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlaktarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?”
Çünkü, sen çendan nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife
Dipnot-1
Kasas Sûresi, 28:78
Dipnot-2
“Allah bize yeter. O ne güzel Vekîl’dir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
abd: kul (bk. a-b-d) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) belki: aslında, gerçekte cehl: cahillik, bilgisizlik celb: çekme çendan: gerçi, her ne kadar cidal: mücadele, kavga dergâh: makam, huzur dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v) ehemmiyet: değer, önem enâniyet: kendini beğenme, benlik eşya: şeyler, varlıklar fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) galebe: üstünlük hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşerat: zararlı hayvanlar hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; e-l-h) ihsan edilmek: bağışlanmak (bk. ḥ-s-n) ikram-ı Rahmânî: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah’ın ikramı (bk. k-r-m; r-ḥ-m) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) iktidar-ı ilmî: ilmi güç (bk. ḳ-d-r; a-l-m) ilham: Allah tarafından kalbe gelen mânâ istimdat: medet isteme itham: suçlama itibarıyla: özelliğiyle kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) Karun: (bk. bilgiler) kasdî: bilerek, isteyerek (bk. ḳ-ṣ-d) kemâlât-ı medeniyet: medeniyetin mükemmellikleri, üstünlükleri (bk. k-m-l) küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m) mağlûp: yenilmiş meşhud: görünen (bk. ş-h-d) muavenet: yardım müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nefis: can, kişinin kendisi (bk. n-f-s)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) re’fet-i Rabbâniye: Allah’ın acıması (bk. r-b-b) saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ) saltanat-ı insaniyet: insanlık saltanatı, egemenliği (bk. s-l-ṭ) şefkat: içten ve karşılıksız merhamet, sevgi (bk. ş-f-ḳ) semere: meyve, netice sille-i azâb: azap tokadı şükr-ü küllî: bütün nimetler için varlıkların tamamı adına yapılan şükür (bk. ş-k-r; k-l-l) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tazarru: dua, yakarış terekkiyât-ı beşeriye: insanlığa ait terakkiler, ilerlemeler teshir: boyun eğdirme teshir-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın herşeye boyun eğdirmesi (bk. r-b-b) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) zaaf: zayıflık
ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâğatli bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalâacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet, ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla sağîr bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudat-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın; ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin; ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı bana hizmetkâryaptı. Ve nebâtâtı o hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır.”
Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.
abdiyet: kulluk (bk. a-b-d) ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âlem: dünya (bk. a-l-m) belâğat: maksada ve hale uygun söz söyleme (bk. b-l-ğ) cihet: yön cismaniyet: maddi yapıya sahip olma cüz: parça (bk. c-z-e) cüz’î: fert, birey (bk. c-z-e) cüz’iyet: fertlik, bireylik (bk. c-z-e) daire-i nezaret: gözetim dairesi (bk. n-ẓ-r) ehemmiyetli: önemli esâsât: esaslar esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaret: küçüklük, değersizlik hakir: küçük, ehemmiyetsiz hane: ev haşmet: görkem, heybet hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
nâzır: gözlemci, gözetici (bk. n-ẓ-r) nebâtât: bitkiler nebatî: bitkisel nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) netice-i kelâm: sözün özü (bk. k-l-m) Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m) sağir: küçük sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m) takvim: program tazammun: içine alma, içerme tehdit: korkutma tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teşvik: şevklendirme, cesaretlendirme tevdi: bırakma, emanet etme ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vazife-i insaniyet: insanlığın vazifesi ziya: ışık ziynetli: süslü (bk. z-y-n)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Dördüncü Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.