“Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal Dokuzuncu Asıl.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
ÜÇÜNCÜ DAL
DOKUZUNCU ASIL:
Mesâil-i imaniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyet ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair ehâdis-i şerifenin bir kısmı, tergib ve terhîbe münasip bir tesir vermek için belâğatli bir üslûpta geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalâğalı zannetmişler. Halbuki, bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından, mücazefe ve mübalâğa, içlerinde yoktur.
Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadistir ki:
ev kemâ kàl. Meâl-i şerifi: “Dünyanın, Cenâb-ı Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki:
عِنْدَ اللهِ
tabiri, “âlem-i bekàdan” demektir. Evet, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar bir nur, madem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvazene değil; belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsan-ı İlâhîye muvazeneye gelmediği demektir.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek, Esmâ-i Hüsnânın âyineleri ve mektubât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıt ve bütün hatîâtın menşei ve beliyyâtın menbaı olan, dünyaperestlerin dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i imana verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir.
İşte, en doğru ve ciddî şu hakikat nerede? Ve insafsız ehl-i ilhâdın fehmettikleri mânâ nerede? O insafsız ehl-i ilhâdın en mübalâğa, en mücazefe zannettikleri mânâ nerede?
Hem meselâ, insafsız ehl-i ilhâdın mübalâğa zannettikleri, hattâ muhal bir mübalâğa ve mücazefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bazı
adem: yokluk, hiçlik âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y) amel: davranış, iş âyine: ayna ayn-ı hak: hakkın, doğrunun ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) beliyyât: belâlar, musibetler Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) dünyaperest: dünyaya düşkün ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ehâdis-i şerife: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i ilhâd: inkârcılar, dinsizler
ehl-i iman: iman edenler, inananlar (bk. e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) ev kemâ kâl: veya nasıl söylemiş ise… ezcümle: meselâ, örneğin fazilet: değer, üstün (bk. f-ḍ-l) fehmetmek: anlamak fena: gelip geçicilik, yok oluş (bk. f-n-y) feyz-i İlâhiye: Allah’ın feyzi, lütfu (bk. f-y-ḍ; e-l-h) hadis: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hatîât: hatalarhususî: özelihsan-ı İlâhî: Allah’ın ihsanı, ikramı, bağışı (bk. ḥ-s-n; e-l-h)mahz-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) marzî-i İlâhî: Allah’ın rızasına uygun olan iş (bk. e-l-h) meâl-i şerif: şerefli, yüce mânâ
mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d) menba: kaynak menşe: kaynak mesâil-i imaniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n) mezraa: tarla mübalağa: abartı (bk. b-l-ğ) mücazefe: aldatma münasip: uygun (bk. n-s-b) muhal: imkansız mukayyet: kayıtlı, sınırlı mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ) muvakkat: geçici muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) netâic: neticeler, sonuçlar sermedî: daimi, sürekli tabir: ifade (bk. a-b-r) tergib: şevklendirme, isteklendirme terhîb: korkutma tevehhüm etmek: zannetmek, sanmak üslûp: tarz, biçim zerre: atom, maddenin en küçük parçası ziyade: çok, fazla
surelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ, Fâtiha’nın Kur’ân kadar sevabı vardır;1 Sûre-i İhlâs, sülüs-ü Kur’ân;2 Sûre-i İzâ Zülzileti’l-Ardu, rub’u;3 Sûre-i Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, rub’u;4 Sûre-i Yâsin, on defa Kur’ân kadar olduğuna rivâyet vardır. İşte, insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Şu muhaldir. Çünkü Kur’ân içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur.”
Elcevap: Hakikati şudur ki: Kur’ân-ı Hakîmin herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazan bin beş yüz (Sûre-i İhlâsın harfleri gibi), bazan on bin (Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazan otuz bin (meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadîrde okunan âyetler gibi). Ve “O gece bin aya mukabil” işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur, anlaşılır. İşte, Kur’ân-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber, elbette muvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevabıyla, bazı surelerle muvazeneye gelebilir.
Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farz etsek, herbir sünbülde yüzer dane olmuşsa, o vakit tek bir habbe, bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. Meselâ birisi de on sünbül vermiş, herbirinde iki yüz dane vermiş. O vakit bir tek habbe, asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyas et.
Şimdi, Kur’ân-ı Hakîmi, nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte, herbir harfi, asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsin, İhlâs, Fâtiha, Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, İzâ Zülzileti’l-Ardu gibi, sair faziletlerine dair rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvazene edilebilir. Meselâ, Kur’ân-ı Hakîmin üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan, Sûre-i İhlâs, Besmeleyle beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmış dokuz, iki yüz yedi harftir. Demek, Sûre-i İhlâsın herbir harfinin haseneleri bin beş yüze yakındır. İşte, Sûre-i Yâsinin hurufatı hesap edilse, Kur’ân-ı Hakîmin mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerifin herbir harfi, takriben beş yüze yakın sevabı vardır, yani o kadar hasene sayılabilir. İşte, buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.
Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti farz etmek: varsaymak fazilet: değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l) fazl-ı İlahî: Allah’ın lütfu, ihsanı (bk. f-ḍ-l; e-l-h) habbe: dane, tohum hâkezâ: bunun gibi hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hasene: sevap, iyilik (bk. ḥ-s-n) hurufat: harfler iki sülüs: üçte iki kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) Leyle-i Berat: Berat Gecesi Leyle-i Kadir: Kadir Gecesi (bk. ḳ-d-r) makbul: kabul görmüş mecmu-u hurufat: harflerin toplamı (bk. c-m-a) mezraa-i semâviye: semâvi tarla (bk. s-m-v) muhal: imkânsız mukabil: karşılık mukaddes: her türlü çirkinlikten ve eksiklikten arınmış, kutsal (bk. ḳ-d-s) muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muzaaf: kat kat
mücazefe: abartma, mübalağa nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) netice: sonuç nisbet: kıyas, ölçü (bk. n-s-b) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi rub’: dörtte bir sair: diğer sülüs-ü Kur’ân: Kur’ân’ın üçte biri takriben: yaklaşık olarak tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tatbik: uygulama tesadüf etme: rastgelme tezâuf-u sevab: sevabın katlanması
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Dokuzuncu Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Vad är Jul? Har det någon koppling till Jesu födelse? Hur beskrivs Jesu födelse i Bibeln och Koranen? En jämförelse Kan du förklara Jul och Jesu födelse mer detaljerat i Bibelns och Koranens kontext?
Vad är Jul?
“Jul” är en term som används i skandinaviska kulturer, särskilt i de skandinaviska länderna (Norge, Sverige, Danmark, Island), för att beskriva julperioden. Ordet härstammar från förkristna hedniska traditioner och syftar på midvinterfirandet, som på fornnordiska kallades “Yule”.
Julens Ursprung och Betydelse
Hedniska rötter: Jul var en hednisk högtid som firades vid vintersolståndet (kring 21 december). Firandet markerade att dagarna började bli längre igen och hyllade solens återkomst.
Kristendomens påverkan: Med kristendomens spridning kopplades Jul till firandet av Jesu födelse. Många traditioner behöll dock sina hedniska rötter.
Jultraditioner Dagens julfirande är inspirerat av både kristna och hedniska traditioner.
Julbord: Ett traditionellt julbord i Sverige som serveras under julen, med rätter som kött, fisk, potatis och olika sötsaker.
Julebryg: Ett öl som tillverkas särskilt för julperioden.
Julgran: Julgranen dekoreras och placeras i hemmen.
Julklappar: Gåvoutdelningens tradition.
Luciadagen: En tradition som firas den 13 december och symboliserar ljusets återkomst.
Jul är än idag en mycket viktig period i de skandinaviska kulturerna och kombinerar både religiösa och kulturella inslag.
Har det någon koppling till Jesu födelse?
Ja, Jul (eller Yule) har kopplats till Jesu födelse genom kristendomen. Men Julens ursprung går tillbaka till förkristna tider och bygger på hedniska traditioner.
Förkristet och Hedniskt Ursprung
Jul var en högtid kopplad till vintersolståndet och firade naturens cykler samt solens återkomst (dagarnas förlängning).
Fornnordiska folk utförde ritualer som Yule log (eldning av en trästock) för att symbolisera fruktbarhet och ljus.
Kristendomens Integrering
När kristendomen spreds till Skandinavien anpassades lokala hedniska firanden som Jul till den kristna tron.
Inom kristendomen firas Jesu födelse den 25 december. Detta datum är inte baserat på historiska fakta utan sammanföll med solguden Sol Invictus födelsedag (vid vintersolståndet) i Romarriket. Denna strategi underlättade sammansmältningen med hedniska festivaler som Jul.
Koppling till Jesu Födelse
När kristendomen nådde Skandinavien omvandlades Julfirandet till jul och kopplades till Jesu födelse.
Julens ursprung handlar dock mer om natur och cykler än om religion.
Sammanfattningsvis:
Julens ursprung har ingen direkt koppling till Jesu födelse.
Under kristendomens tid omvandlades Jul till jul och tillägnades Jesu födelse.
Dagens julfirande är en kombination av hedniska och kristna traditioner.
Hur beskrivs Jesu födelse i Bibeln och Koranen? En jämförelse
Både Bibeln och Koranen betonar Jesu födelse som en mirakulös händelse och ger den en särskild betydelse. Dock behandlar de två texterna denna händelse i olika sammanhang och med olika perspektiv. Här är en jämförande analys:
Jesu födelse i Bibeln
Källor: Matteus- och Lukasevangelierna
Bibeln beskriver Jesu födelse i detalj i Nya Testamentets två första böcker:
Beskedet till Maria: Ängeln Gabriel uppenbarar sig för Maria och meddelar att Guds Ande ska komma över henne och att hon ska föda en son. Sonen ska kallas “Jesus” (på hebreiska: Yeshua) (Luk 1:26-38).
Jungfrufödseln: Maria blir gravid utan att ha varit med en man, vilket förklaras som ett resultat av Guds direkta ingripande.
Födelseplatsen: Enligt Lukas föds Jesus i ett stall i Betlehem, eftersom det inte fanns plats i härbärget.
Stjärnan och de vise männen: Matteus berättar att en klar stjärna syns på himlen, och vise män från öst följer den för att ge gåvor till Jesus.
Kung Herodes: Matteus beskriver hur kung Herodes försöker döda Jesus, vilket får Maria och Josef att fly till Egypten med barnet (Matt 2:13-15).
Huvudbudskap:
Jesu födelse presenteras som en uppfyllelse av Messias-profetiorna i Gamla Testamentet.
Fokus ligger på inkarnationen, dvs. att Gud kommer till världen i mänsklig form.
Jesu födelse i Koranen
Källor: Surorna Maryam och Al-Imran
Koranen framställer Jesu födelse som ett mirakel:
Beskedet till Maria: Änglarna (eller Gabriel) meddelar Maria att Gud ska ge henne en son (Al-Imran 3:45-47). Maria uttrycker sin förvåning och säger: “Hur kan jag få ett barn? Ingen man har rört mig.”
Jungfrufödseln: Koranen förklarar att Maria blir gravid utan mänsklig påverkan, vilket ses som ett tecken på Guds makt (Maryam 19:16-22).
Födelseplatsen: Maria drar sig undan till en avlägsen plats och föder Jesus under en dadelpalm. Hon uppmanas att skaka palmen för att få färska dadlar (Maryam 19:23-26).
Jesus talar i vaggan: Den nyfödde Jesus talar mirakulöst för att försvara sin mor och proklamerar att han är en profet (Maryam 19:27-33).
Huvudbudskap:
Jesu födelse framställs som ett tecken på Guds obegränsade makt.
Jesus är en profet, inte Guds son (Al-Imran 3:59).
Jämförelse
Egenskap
Bibeln
Koranen
Maria
En lydig och utvald kvinna av Gud.
En kysk och hängiven kvinna som valts ut av Gud.
Födelsens natur
Jungfrufödsel genom Guds Ande.
Jungfrufödsel genom Guds ord “Var”.
Plats
Ett stall i Betlehem.
En avlägsen plats under en dadelpalm.
Guds budskap
Jesus är Guds son och Messias.
Jesus är Guds profet, inte hans son.
Talar i vaggan
Inte nämnt.
Jesus talar och deklarerar sin profetroll direkt efter födelsen.
Huvudbudskap
Jesu födelse betonar inkarnationen – Gud i mänsklig form.
Jesu födelse är ett tecken på Guds makt.
Slutsats:
Bibeln framställer Jesus som Guds son och världens frälsare, medan Koranen beskriver honom som en av Guds profeter.
Båda texterna ser Jesu födelse som en mirakulös händelse, men de tolkar dess natur och budskap i olika teologiska sammanhang.
Kan du förklara Jul och Jesu födelse mer detaljerat i Bibelns och Koranens kontext?
Jul och Jesu födelse i Bibeln och Koranen
Jul och Jesu födelse är sammanflätade genom både historiska och religiösa perspektiv. Här undersöker vi kopplingen mellan Jul och Jesu födelse med utgångspunkt i Bibeln och Koranen.
Jul och kristen kontext
Jul är ursprungligen en hednisk högtid som firades kring vintersolståndet i nordisk kultur. När kristendomen spreds, integrerades Jul med firandet av Jesu födelse, som senare blev känt som julfirandet. Kristendomen assimilerade lokala traditioner som Jul för att skapa en ny religiös och kulturell mening, där Jesu födelse blev ett centralt tema.
Jesu födelse i Bibeln
Bibeln beskriver Jesu födelse i detalj, särskilt i evangelierna enligt Matteus och Lukas. För kristna markerar denna händelse Guds inträde i världen som människa (inkarnationen) för att frälsa mänskligheten.
1. Före födelsen
Ängeln Gabriels budskap: Ängeln Gabriel berättade för Maria att hon skulle föda en son genom den Helige Ande. Josef, Marias fästman, fick också en dröm där han uppmanades att acceptera barnet som en del av Guds plan (Lukas 1:26–38, Matteus 1:18–25).
Messiasprofetior: Jesu födelse anses vara uppfyllelsen av profetior i Gamla testamentet, särskilt från profeten Jesaja (Jesaja 7:14; Mika 5:2).
2. Födelseberättelsen
Plats: Enligt Lukas föddes Jesus i Betlehem, Davids stad, vilket uppfyller de profetiska förutsägelserna i Gamla testamentet.
Andliga symboler: Jesu födelse omgavs av symboliska händelser, såsom herdar och en lysande stjärna, som representerar Messias som frälsare för hela mänskligheten.
Stjärnan och de vise männen: I Matteusevangeliet följer de vise männen från öst en stjärna som leder dem till Jesus. De ger gåvor som symboliserar kunglighet, gudomlighet och offer (Matteus 2:1–12).
3. Teologisk betydelse
Kristendomen tolkar Jesu födelse som början på Guds plan för mänsklighetens frälsning. Jesus är Guds son, sänd till världen för att förlåta människans synder.
Jesu födelse i Koranen
Koranen beskriver Jesu födelse som en mirakulös händelse, men betonar att Jesus inte är Guds son utan en profet, sänd av Gud för att vägleda människorna.
1. Före födelsen
Marias utvaldhet: Maria presenteras i Koranen som en dygdig och hängiven kvinna, utvald av Gud att föda en son. Änglarna meddelade henne detta och förklarade att det var en del av Guds plan (Ali Imran 3:42–45).
Marias förvåning: Maria frågar: “Hur kan jag få en son när ingen man har rört mig?” Gud svarar att allt är möjligt för Honom genom Hans ord: “Bli!” (Ali Imran 3:47; Maryam 19:20–21).
2. Födelseberättelsen
Plats: Enligt Koranen drog sig Maria tillbaka till en avlägsen plats för att föda. Under en palm uppmanades hon att skaka trädet för att få dadlar och dricka från en bäck som Gud låtit uppstå (Maryam 19:22–26).
Jesu tal i vaggan: Som nyfödd talade Jesus mirakulöst för att försvara Marias ära och förklara sitt uppdrag som profet (Maryam 19:27–33).
3. Teologisk betydelse
Guds profet: Enligt Koranen är Jesus en skapad människa och en profet. Idén att han skulle vara Guds son förkastas (Ali Imran 3:59).
Mirakulös födelse: Jesu födelse är ett tecken på Guds makt och skaparkraft. Den jämförs med skapelsen av Adam, som också skapades av Gud genom ordet “Bli” (Ali Imran 3:59).
Jul, Bibeln och Koranen om Jesu födelse
Trots att Jul har hednisk bakgrund har den inom kristendomen omformats till ett firande av Jesu födelse. Bibeln och Koranen erbjuder dock olika teologiska perspektiv på denna händelse:
Egenskap
Jul och kristendom (Bibeln)
Koranen och islam
Syftet med födelsen
Guds inträde i världen för mänsklighetens frälsning.
Ett tecken på Guds makt och en profets ankomst.
Marias roll
Utvald jungfru som föder Guds son.
Dygdig kvinna som föder en profet.
Teologiskt budskap
Jesus är Guds son och Messias.
Jesus är Guds profet och Messias, men inte Guds son.
Traditioner
Jul firas som Jesu födelse.
Jesu födelse firas inte inom islam, men hans profetskap respekteras.
Slutsats
Julens transformation: Den hedniska högtiden Jul har omformats inom kristendomen till en symbol för Jesu födelse, även om detta i grunden är en kulturell integration.
Bibeln och Koranen om födelsen: Båda texterna beskriver Jesu födelse som mirakulös, men deras teologiska innebörd skiljer sig åt. Kristendomen ser födelsen som Guds inbjudan till en relation med mänskligheten, medan islam ser den som ett uttryck för Guds skaparkraft och en början på Jesu profetskap.
Bibelns och Koranens verser om Maria och Jesus födelse
Bibeln
Koranen
26 När Elisabet var i sjätte månaden sände Gud ängeln Gabrielå till staden Nasaret i Galileen, 27 till en ung kvinna*ä som hette Maria.ö Hon var förlovad med en man av Davids släkt som hette Josef. 28 När ängeln kom in till henne sa han: ”Du rikt välsignade! Jehova är med dig.” 29 Hon blev djupt skakad av ängelns ord och försökte förstå vad hans hälsning kunde betyda. 30 Så han sa: ”Du behöver inte vara rädd, Maria, för Gud är med dig. 31 Du ska bli med barn och föda en son,a och du ska ge honom namnet Jesus.b32 Han kommer att vara storc och kallas den Högstes son.d Jehova Gud ska ge honom hans förfader Davids tron,e33 och han ska regera som kung över Jakobs avkomlingar för evigt, och hans styre ska inte få något slut.”f34 Men Maria sa till ängeln: ”Hur ska det gå till? Jag har ju inte legat med någon man.”g35 Ängeln svarade: ”Helig ande ska komma över dig,h och den Högstes kraft ska överskugga dig. Därför ska pojken som föds vara heligi och kallas Guds son.j36 Din släkting Elisabet har också blivit med barn och är i sjätte månaden. Hon som alla trodde var ofruktsam ska nu få en son på sin ålderdom, 37 för ingenting är omöjligt för Gud.”k38 Då sa Maria: ”Jag är Jehovas tjänare! Låt det som du har sagt hända med mig.” Då lämnade ängeln henne.
19:16 – OCH MINNS [vad] denna Skrift [har att säga om] Maria. Hon drog sig ifrån de sina till ett [avskilt] rum i öster
19:17 – och lät dem förstå att hon ville vara i ostördhet genom [att anbringa] ett förhänge. Och Vi sände till henne Vår ingivelses ängel som uppenbarade sig för henne i en välskapad mans skepnad.
19:18 – Då ropade hon: “Jag ber om den Nåderikes beskydd mot dig! [Kom inte nära mig] om du fruktar Gud!”
19:19 – [Ängeln] sade: ”Jag är ingenting annat än en budbärare från din Herre [med hälsningen:] ‘Jag skall skänka dig en son, ren och rättfärdig.’”
19:20 – Hon sade: “Hur skulle jag, som ingen man har rört, kunna få en son? Jag har aldrig fört ett lösaktigt liv!”
19:21 – [Ängeln] svarade: ”Det skall bli [som jag har sagt]. Din Herre säger: ‘Detta är lätt för Mig och [det sker] för att han skall bli ett tecken för människorna och [en symbol för] Vår nåd. Så har [Vi] beslutat!’”
19:22 – Och hon blev havande och drog sig undan med sin börda till en avlägsen trakt.
Jul nedir? Hz. İsa’nın doğumuyla bir ilgisi var mıdır? İncil’de ve Kur’an’da Hz. İsa’nın doğumu nasıl anlatılmaktadır? Karşılaştırma yapabilir misin? Jul ve Hz. İsa’nın doğumunu İncil ve Kur’an bağlamında daha detaylı anlatabilir misin?
Jul nedir?
“Jul,” İskandinav kültürlerinde ve özellikle İskandinav ülkelerinde (Norveç, İsveç, Danimarka, İzlanda) Noel dönemini ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu kelime, Hristiyanlık öncesi pagan geleneklerinden kaynaklanır ve eski İskandinav dilinde “Yule” olarak bilinen kış dönencesi kutlamalarını ifade eder.
Jul’un Kökeni ve Anlamı
Pagan kökenleri: Jul, Hristiyanlık öncesinde kış dönencesi (21 Aralık civarı) sırasında kutlanan bir pagan bayramıydı. Bu kutlamalar, günlerin tekrar uzamaya başladığı dönemi işaret ediyor ve güneşin dönüşü kutlanıyordu.
Hristiyanlık etkisi: Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte Jul, İsa’nın doğumuyla ilişkilendirilen Noel kutlamalarına dönüştü. Ancak pek çok gelenek pagan kökenlerini korudu.
Jul Gelenekleri
Bugünkü Jul kutlamaları, hem Hristiyan hem de pagan geleneklerinden esinlenmiştir.
Julbord: İsveç’te Jul zamanı hazırlanan geleneksel bir Noel sofrasıdır. Et, balık, patates ve çeşitli tatlılardan oluşur.
Julebryg: Özel olarak Jul dönemi için üretilen bira.
Julgran: Noel ağacı, süslenip evlerin içine yerleştirilir.
Julklappar: Hediye verme geleneği.
Lucia Günü: 13 Aralık’ta kutlanan, ışığın getirilmesini sembolize eden bir gelenek.
Jul, bugün hala İskandinav kültürlerinde çok önemli bir dönemdir ve hem dini hem de kültürel unsurları birleştirir.
Hz. İsa’nın doğumuyla bir ilgisi var mıdır?
Evet, Jul (veya Yule) gelenekleri, Hristiyanlık ile birlikte Hz. İsa’nın doğumuyla ilişkilendirilmiştir. Ancak Jul’un kökeni aslında Hristiyanlık öncesi döneme, yani pagan geleneklerine dayanır.
Hristiyanlık Öncesi ve Pagan Kökeni
Jul, kış dönencesiyle bağlantılı bir kutlama olup, doğanın döngüsünü ve güneşin geri dönüşünü (günlerin uzamaya başlaması) kutlayan bir pagan bayramıdır.
Eski İskandinavlar, bu dönemde Yule log (odun kütüğü yakma) gibi ritüellerle bereketi ve ışığı simgeliyorlardı.
Hristiyanlık ile Birleşmesi
Hristiyanlık İskandinavya’ya yayıldığında, Jul gibi yerel pagan kutlamaları Hristiyan inancına adapte edilmiştir. Hristiyanlıkta 25 Aralık, Hz. İsa’nın doğum günü olarak kutlanır. Ancak bu tarih, tarihi bir kayda dayanmaz; Roma İmparatorluğu’nda güneş tanrısı Sol Invictus’un doğum günü (kış dönencesi) ile örtüşecek şekilde belirlenmiştir. Aynı strateji, Jul gibi pagan festivalleriyle birleşmeyi kolaylaştırmıştır.
Hz. İsa’nın Doğumuyla Bağlantısı
Hristiyanlığın İskandinavya’ya girmesiyle, Jul kutlamaları Noel’e dönüştürülmüş ve Hz. İsa’nın doğum günüyle ilişkilendirilmiştir. Ancak Jul’un orijinal kökeni dini olmaktan ziyade doğa ve döngülerle ilgilidir.
Sonuç olarak:
Jul’un kökeni Hz. İsa’nın doğumuyla bağlantılı değildir.
Hristiyanlık döneminde Jul, Noel’e dönüştürülerek Hz. İsa’nın doğumuna ithaf edilmiştir.
Bugünkü Jul kutlamaları hem pagan hem de Hristiyan geleneklerini harmanlar.
İncil’de ve Kur’an’da Hz. İsa’nın doğumu nasıl anlatılmaktadır? Karşılaştırma yapabilir misin?
Hem İncil hem de Kur’an, Hz. İsa’nın doğumuna özel bir önem atfeder ve onu mucizevi bir olay olarak tasvir eder. Ancak iki metin bu olayı farklı bir bağlamda ve üslupla ele alır. İşte karşılaştırmalı bir inceleme:
İncil’de Hz. İsa’nın Doğumu
Kaynaklar: Matta ve Luka İncilleri İncil’de Hz. İsa’nın doğumu, Yeni Ahit’in ilk iki kitabında detaylandırılır:
Meryem’e müjde: Melek Cebrail, Meryem’e gelerek Tanrı’nın Ruhunun onun üzerine ineceğini ve bir oğul doğuracağını bildirir. Bu çocuğa “İsa” (İbranice adıyla Yeshua) adı verilmesi gerektiği söylenir (Luka 1:26-38).
Bakire doğum: Meryem’in hamileliği bakirelik durumu içinde gerçekleşir ve bu durum, Tanrı’nın doğrudan müdahalesiyle açıklanır.
Doğumun yeri: Luka’ya göre Hz. İsa, Beytüllahim’de bir ahırda dünyaya gelir, çünkü kalacak yer bulunamaz.
Yıldız ve müneccimler: Matta’ya göre doğum sırasında gökyüzünde parlak bir yıldız belirir ve Doğu’dan gelen bilge adamlar (müneccimler), bu yıldızı takip ederek İsa’ya hediyeler getirirler.
Kral Hirodes: Matta’da, Kral Hirodes’in Hz. İsa’yı öldürme girişimi nedeniyle Meryem ve Yusuf’un bebeği alıp Mısır’a kaçtığı anlatılır (Matta 2:13-15).
Ana mesaj:
Hz. İsa’nın doğumu, Eski Ahit’teki Mesih (kurtarıcı) kehanetlerinin yerine gelişi olarak vurgulanır.
Tanrı’nın insanlıkla bağ kurmak için fiziksel bir formda dünyaya gelişi (Enkarnasyon) teması üzerinde durulur.
Kur’an’da Hz. İsa’nın Doğumu
Kaynaklar: Meryem ve Al-i İmran Sureleri Kur’an, Hz. İsa’nın doğumunu mucizevi bir olay olarak sunar:
Meryem’e müjde: Melekler (veya Cebrail), Meryem’e Tanrı’nın kendisine bir oğul bağışlayacağını bildirir (Al-i İmran 3:45-47). Meryem, “Ben nasıl çocuk sahibi olabilirim? Bana hiçbir insan dokunmadı” diyerek şaşkınlık ifade eder.
Bakire doğum: Kur’an, Meryem’in hiçbir erkeğe temas etmeden Hz. İsa’ya hamile kaldığını açıkça belirtir. Bu olay, Tanrı’nın kudretinin bir göstergesi olarak sunulur (Meryem 19:16-22).
Doğumun yeri: Meryem, doğum sancıları başladığında ıssız bir yere çekilir ve bir hurma ağacının altında Hz. İsa’yı dünyaya getirir. Ona, “Hurma ağacını silkele, sana taze hurmalar dökülsün” denir (Meryem 19:23-26).
Hz. İsa’nın beşikte konuşması: Yeni doğmuş Hz. İsa, mucizevi şekilde konuşarak annesini temize çıkarır ve Tanrı’nın bir peygamberi olduğunu söyler (Meryem 19:27-33).
Ana mesaj:
Hz. İsa’nın doğumu, Tanrı’nın mutlak kudretini ve mucizelerini vurgular.
Hz. İsa’nın sadece bir peygamber olduğu, Tanrı’nın oğlu olmadığı özellikle belirtilir (Al-i İmran 3:59).
Karşılaştırma
Özellik
İncil
Kur’an
Anne (Meryem)
Meryem, Tanrı’ya itaatkar ve seçilmiş bir kadındır.
Meryem, tüm kadınlar arasında seçilmiş, iffetli ve Tanrı’ya bağlıdır.
Doğum şekli
Bakire doğum, Tanrı’nın Ruhuyla gerçekleşir.
Bakire doğum, Tanrı’nın “Ol” emriyle gerçekleşir.
Yer
Beytüllahim’de bir ahır.
Issız bir yer ve bir hurma ağacı.
Tanrısal mesaj
İsa, Tanrı’nın oğlu ve Mesih’tir.
İsa, Allah’ın peygamberidir, Tanrı’nın oğlu değildir.
İsa’nın doğumu, Tanrı’nın insan suretine girişi (enkarnasyon).
İsa’nın doğumu, Allah’ın kudretinin bir göstergesi.
Sonuç
İncil, Hz. İsa’yı Tanrı’nın oğlu ve kurtarıcı olarak tanıtırken, Kur’an, onu Allah’ın bir peygamberi olarak tanımlar.
Her iki metin de Hz. İsa’nın doğumunu mucizevi bir olay olarak görür, ancak bu mucizenin doğasını ve mesajını farklı teolojik bağlamlarda açıklar.
Jul ve Hz. İsa’nın doğumunu İncil ve Kur’an bağlamında daha detaylı anlatabilir misin?
Elbette, Jul ile Hz. İsa’nın doğumunun ilişkisi, İncil ve Kur’an’daki anlatımlarıyla detaylı şekilde açıklanabilir. Bu bağlamda, Jul’un tarihsel arka planı ve dini metinlerdeki doğum anlatıları üzerinden bir inceleme yapabiliriz.
Jul ve Hristiyanlık Bağlamı
Jul, İskandinav kültüründe kış dönencesiyle ilişkilendirilen pagan bir bayramdır. Hristiyanlık yayıldıkça bu bayram, Hz. İsa’nın doğumuna atfedilen Noel ile bütünleşmiştir. Hristiyanlık, yerel kültürleri dönüştürürken Jul gibi önemli pagan geleneklerini kendi içine adapte etmiştir. Hz. İsa’nın doğumu, bu noktada bir sembolik merkez haline gelmiştir.
İncil’de Hz. İsa’nın Doğumu
İncil’de Hz. İsa’nın doğumu, özellikle Matta ve Luka İncillerinde detaylandırılır. Hristiyan dünyasında bu olay, Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için yeryüzüne inişi (Enkarnasyon) olarak yorumlanır. Bu bağlamda, Hz. İsa’nın doğumu, hem tarihsel hem de teolojik bir dönüm noktasıdır.
1. Doğum Öncesi
Meryem’e Müjde: Melek Cebrail, Meryem’e Tanrı’nın Ruhunun onun üzerine ineceğini ve bir oğul doğuracağını bildirir. Meryem’in nişanlısı Yusuf da bu olayla ilgili bir rüya görür ve bebeğin kutsal bir görev için dünyaya geleceğini öğrenir (Luka 1:26-38, Matta 1:18-25).
Mesih Kehanetleri: İsa’nın doğumu, Eski Ahit’teki peygamberlerin, özellikle de İşaya Peygamber’in Mesih hakkındaki kehanetlerinin gerçekleşmesi olarak görülür (İşaya 7:14; Mika 5:2).
2. Doğum Hikayesi
Yer: Luka’ya göre, Hz. İsa Beytüllahim’de dünyaya gelir. Bu şehir, Eski Ahit’e göre Davud Peygamber’in memleketidir ve Mesih’in burada doğacağı öngörülmüştür.
Manevi Semboller: İsa’nın doğumu sırasında çobanlar ve gökyüzündeki parlak yıldız gibi detaylar, Mesih’in tüm insanlık için bir kurtarıcı olarak geldiğini simgeler.
Yıldız ve Müneccimler: Matta İncili’nde Doğu’dan gelen bilge adamlar (müneccimler), gökteki parlak bir yıldızı takip ederek İsa’nın doğduğu yeri bulur ve ona hediyeler (altın, mür ve günlük) sunar (Matta 2:1-12).
3. Teolojik Anlam
Hristiyanlık, İsa’nın doğumunu insanlık için ilahi bir kurtuluş planının başlangıcı olarak görür. İsa, Tanrı’nın Oğlu ve tüm insanlığın günahlarını bağışlamak için gönderilmiş bir kurtarıcıdır.
Kur’an’da Hz. İsa’nın Doğumu
Kur’an, Hz. İsa’nın doğumuna büyük bir önem atfeder ve onun mucizevi bir olay olduğunu vurgular. Ancak Kur’an’da bu olay, Hristiyanlıkta olduğu gibi İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu fikrini reddeder; aksine, bu olay Allah’ın mutlak kudretinin bir göstergesi olarak sunulur.
1. Doğum Öncesi
Meryem’in Seçilmişliği: Meryem, Kur’an’da iffetli ve Allah’a tam bağlı bir kadın olarak tanıtılır. Ona melekler aracılığıyla, Allah’ın kendisini âlemlerin kadınları arasından seçtiği ve bir oğul bağışlayacağı bildirilir (Al-i İmran 3:42-45).
Meryem’in Şaşkınlığı: Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmamışken nasıl bir oğlum olabilir?” diyerek şaşkınlığını dile getirir. Allah ise, “Ol” emriyle her şeyin mümkün olduğunu ifade eder (Al-i İmran 3:47; Meryem 19:20-21).
2. Doğum Hikayesi
Yer: Kur’an’a göre, Meryem doğum sancıları başladığında uzak bir yere çekilir. Bir hurma ağacının altında doğum yapar. Allah ona, hurma ağacını silkeleyerek hurma yemesini ve susuzluğunu gidermek için bir dereyi kullanmasını söyler (Meryem 19:22-26).
Beşikte Konuşma: Yeni doğmuş Hz. İsa, mucizevi bir şekilde konuşarak annesinin iffetine tanıklık eder ve Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini açıklar (Meryem 19:27-33).
3. Teolojik Anlam
Allah’ın Peygamberi: Kur’an’da Hz. İsa, Allah’ın yarattığı bir kul ve peygamberdir. “Allah’ın oğlu” olduğu iddiası reddedilir (Al-i İmran 3:59).
Mucizevi Doğum: Bu doğum, Allah’ın kudretinin ve yaratma iradesinin bir göstergesidir. Hz. İsa’nın yaratılışı, Adem’in yaratılışına benzetilir: “Ona sadece ‘Ol’ dedi ve o oldu” (Al-i İmran 3:59).
Jul, İncil ve Kur’an Bağlamında Hz. İsa’nın Doğumu
Jul’un kökeni pagan bir kutlama olsa da, Hristiyanlıkla birlikte Hz. İsa’nın doğumu ile ilişkilendirilmiştir. Ancak İncil ve Kur’an, Hz. İsa’nın doğumuna dair farklı teolojik çerçeveler sunar:
Özellik
Jul ve Hristiyanlık (İncil)
Kur’an ve İslam
Doğumun Amacı
İnsanlığın günahlarından kurtulması için Tanrı’nın insan formuna gelişi.
Allah’ın peygamberlerinden birinin mucizevi şekilde dünyaya gelişi.
Meryem’in Rolü
Tanrı’nın oğlunu doğurmak için seçilmiş bakire.
Allah’ın kudretinin göstergesi olarak seçilmiş iffetli bir kadın.
Teolojik Mesaj
İsa, Tanrı’nın Oğlu ve Mesih’tir.
İsa, Allah’ın peygamberidir, Mesih’tir ama Tanrı’nın oğlu değildir.
Kutlama ve Gelenekler
Jul, Hristiyanlıkla birleşerek Noel haline gelmiştir.
İslam’da Hz. İsa’nın doğumu kutlanmaz, ancak peygamberliği yüceltilir.
Sonuç
Jul’un Dönüşümü: Pagan kökenli bir kış kutlaması olan Jul, Hristiyanlıkla birlikte Hz. İsa’nın doğum günü olarak yeniden şekillendirilmiştir. Ancak bu, esasen kültürel bir birleşimdir.
İncil ve Kur’an’da Doğum: Her iki metin de Hz. İsa’nın doğumunu mucizevi bir olay olarak anlatır, ancak teolojik anlam ve bağlam açısından önemli farklılıklar içerir. Hristiyanlık, Hz. İsa’nın doğumunu Tanrı’nın insanlarla bağ kurma süreci olarak görürken, İslam, onun doğumunu Allah’ın kudretinin bir tecellisi ve peygamberliğin başlangıcı olarak kabul eder.
“Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal Sekizinci Asıl.
Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
ÜÇÜNCÜ DAL
SEKİZİNCİ ASIL:
Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda, çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla, çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ, Leyle-i Kadri umum Ramazan’da, saat-i icâbe-i duayı Cuma gününde, makbul velîsini insanlar içinde, eceli ömür içinde ve kıyametin vaktini ömr-ü dünya içinde saklamış.
Zira, ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki, âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak maslahatı, iktiza eder ki, her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde, müphem tarzdaki yirmi sene müphem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.
İşte, kıyamet dahi, şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurun-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurun-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat-ı şahsiyesiyle, hanesinin ve köyünün bekàsıyla alâkadardır. Öyle de, hayat-ı içtimaiye ve nev’iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır. Kur’ân
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ 1
der, “Kıyamet yakındır” ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyameti, Mugayyebât-ı Hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte, bu ipham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyametten korkmuşlar. Hattâ bazıları “Şerâiti hemen hemen çıkmış” demişler.
Dipnot-1
Kamer Sûresi, 54:1.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) alâkadar: alâkalı, ilgili asr-ı hakikatbîn: gerçeği gören asır (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Asr-ı Saadet: Peygamberimizin yaşadığı dönem, mutluluk asrı baîd: uzakbekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak: sınırsız hikmet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) dâr-ı tecrübe: deneme yeri darağacı: idam sehpası dehşet: korku, ürküntü ecel: ölüm vakti ecel-i insan: insanın ölüm vakti ferman etmek: buyurmak gaflet-i mutlaka: sınırsız bir şekilde umursamazlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l; ṭ-l-ḳ) Hakîm-i Mutlak: sınırsız hikmet sahibi olan Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)
halel: zarar, eksiklik hane: ev havf: korku hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı şahsiye: özel hayat (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) iktiza: gerektirme insan-ı ekber: en büyük insan (bk. k-b-r) insaniyet: insanlık ipham: gizleme kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) küre-i arz: yeryüzü, dünya kurun-u uhrâ: yakın çağ (bk. e-ḫ-r) kurun-u ûlâ ve vusta: ilk ve orta çağ Leyle-i Kadr: Kadir gecesi (bk. ḳ-d-r) makbul: kabul görmüş; değer ve itibar sahibi maslahat: gaye, fayda (bk. ṣ-l-ḥ)
meydan-ı imtihan: sınav meydanı muayyen: belli Mugayyebât-ı Hamse: beş bilinmeyen şey (bk. ğ-y-b) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) mühim: önemli müphem: belirsiz müreccah: tercih edilme muvazene: denge nev’i: tür nisbet edilmek: bağ kurulmak (bk. n-s-b) nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) ömr-ü dünya: dünyanın ömrü recâ: ümit saat-i icâbe-i dua: duaların kabul edildiği saat (bk. c-v-b; d-a-v) saat-i kıyamet: kıyâmet vakti (bk. ḳ-v-m) şerâit: şartlar, belirtiler taayyün: belirlenme umum: bütün velî: Allah dostu (bk. v-l-y) zira: çünkü
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbal-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler?”
Elcevap: Çünkü, Sahabeler, feyz-i sohbet-i Nübüvvetten, herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyametin ipham vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın bu nevi sözleri, hikmet-i iphamdan ileri geliyor.
Hem şu sırdandır ki, Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları, çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet “Onlar geçmiş” demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki, vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu.
Şimdi, Mehdî gibi eşhasın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki:
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) ecel: ölüm zamanı ecel-i şahsi: kişinin ölüm vakti ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) eşhas: şahıslar fenâ: gelip geçicilik; kötü (bk. f-n-y) feyz-i sohbet-i Nübüvvet: Peygamberimizin (a.s.m.) sohbetinin feyzi, bereketi (bk. f-y-ḍ; n-b-e) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i İlâhiye: İlâhî hikmet; Allah’ın gözettiği fayda ve gaye (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
hikmet-i ipham: bir şeyi gizlemenin hikmeti (bk. ḥ-k-m) ihtilâfât: farklılıklar, ihtilaflar iktiza: gerektirme illet: esas sebep intizar etmek: beklemek ipham: gizli bırakmak irşad-ı Nebevî: Peygamberin doğru yolu göstermesi (bk. r-ş-d; n-b-e) istikbal-i dünyevî: dünyanın geleceği karib: yakın kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kuvve-i mâneviye: mânevî kuvvet, moral gücü (bk. a-n-y) lâkayt: duyarsız, ilgisiz maslahat-ı irşad-ı umumî: herkese doğru yolu göstermenin gerektirdiği hikmet (bk. ṣ-l-ḥ; r-ş-d) medar: sebep, dayanak Mehdî: âhirzamanda gelip dini takviye edecek ve Müslümanların imanlarını yenileyecek olan zât (bk. h-d-y) muntazır: bekleyen, hazır müteyakkız: uyanık, gözü açık müthiş: dehşet veren, korkutan nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nevi: tür, çeşit nifak: münafıklık, ikiyüzlülük Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi Sahabe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler sır: gizem, gizli gerçek Süfyan: âhirzamanda gelip İslâm dinini yıkmak için çalışacak olan dinsiz ve münafık şahıs taayyün: belirlenme Tâbiin: sahabeleri gören mü’minler tafsilât: ayrıntılar takviye: kuvvetlendirme, güçlendirme vahy: bir emrin veya hakikatin Allah tarafından Peygambere bildirilmesi (bk. v-ḥ-y) vuku-u muayyen: belirlenmiş olay yeis: ümitsizlik zayi olmak: kaybolmak ziyade: fazla, çok
Ehâdisi tefsir edenler, metn-i ehâdisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ, merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi, merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zatlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı harika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki, demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir.
Alâmet-i kıyametten olan Deccal hakkındaki hadis-i şerifte “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyâm-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer”1 rivâyet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivâyete muhal demişler—hâşâ—şu rivâyetin inkâr ve iptaline gitmişler. Halbuki, ve’l-ilmü indallah, hakikati şu olmak gerektir ki:
Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyunun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyeti inkâr edecek bir şahsın şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki, kutb-u şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür; altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccalın bir günü bir senedir” o daire yakınında zuhuruna işarettir. “İkinci günü bir aydır” demekten murat, şimalden bu tarafa geldikçe bazan olur, yazın bir ayında güneş gurub etmez. Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecavüzüne işarettir; günü Deccala isnat etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe, bir haftada güneş gurub etmiyor.
ehâdis: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) alâmet-i kıyamet: kıyametin alâmetleri (bk. ḳ-v-m) âlem-i küfr: küfür ve inkâr dünyası (bk. a-l-m; k-f-r) âlem-i medeniyet: medenî dünya (bk. a-l-m) âsâr-ı azîme: büyük eserler (bk. a-ẓ-m) Basra: (bk. bilgiler) bidâyeten: başlangıçta cereyan-ı azîm: büyük akım (bk. a-ẓ-m) Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse eşhas: şahıslar eşhas-ı âhirzaman: âhirzamanda etkin olan şahıslar (bk. e-ḫ-r) eşhas-ı harika: harika, olağanüstü şahıslar eyyâm-ı saire: diğer günler fikr-i küfrî: küfür felsefesi, düşüncesi (bk. f-k-r; k-f-r)
gurub: batma hadis-i şerif: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil ihtiyar: irade, seçim gücü (bk. ḫ-y-r) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) isnat: dayandırma (bk. s-n-d) istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarma, içtihad etme kesafetli: yoğun, katı Kûfe: (bk. bilgiler) kutb-u şimalî: kuzey kutbu Medine: (bk. bilgiler) merkez-i saltanat: saltanatın merkezi (bk. s-l-ṭ) metn-i ehâdis: hadislerin metni, sözleri (bk. ḥ-d-s̱) muhal: imkânsız murat: kasıt, amaç (bk. r-v-d) nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n) remz-i hikmet: bilimsel işaret (bk. ḥ-k-m)
rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi şahs-ı mânevi: mânevî şahıs, kollektif kişilik (bk. a-n-y) Şam: (bk. bilgiler) şimal: kuzey tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle var olduğunu iddia edenler (bk. ṭ-b-a) tasavvur: düşünme (bk. ṣ-v-r) tatbik: uygulama tecavüz: saldırma tefsir: yorumlama (bk. f-s-r) Ulûhiyet: Cenab-ı Allah’ın ilâhlığı (bk. e-l-h) ve’l-ilmü indallah: bilgi Allah katındadır (bk. a-l-m) vukuat-ı Mehdiye ve Süfyaniye: Mehdinin ve Süfyanın gelmesiyle ortaya çıkacak olaylar (bk. h-d-y) zuhur: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r)
Daha gele gele, tulû ve gurub ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esarette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı; seyir için oraya gidiyorlardı. “Deccalın çıktığı vakit umum dünya işitecek” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler şimdi âdi görüyorlar.
Alâmet-i kıyametten olan Ye’cüc ve Me’cüce ve Sedde dair bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan, ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı beşeriyeyi zîrüzeber eden taifeler ve Sedd-i Çinînin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın, yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîrüzeber edecekleri, rivâyetlerde vardır.
Bazı mülhidler derler: “Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler nerede?”
Elcevap: Çekirge gibi bir âfat, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe, memleketi fesada veren kesretli o taifelerin hakikatleri, mahdut bazı fertlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe, emr-i İlâhî ile, o mahdut fertlerden gayet kesretli aynı fesat yine başlar. Güya onların hakikat-i milliyetleri inceliyor, kopmuyor; yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor.
Aynen öyle de, bir zaman dünyayı hercümerc eden o taifeler, izn-i İlâhî ile, mevsimi geldiği vakit, aynı o taife, medeniyet-i beşeriyeyi hercümerc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir surette tezahür eder.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ 1
Dipnot-1
“Gaybı ancak Allah bilir.” Neml Sûresi, 27:65; Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 7; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân: 21.
acaib: şaşırtıcı, garip şeyler âdi: basit, sıradan âfat: bela, büyük felaket alâmet-i kıyamet: kıyamet alâmeti (bk. ḳ-v-m) âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) amel: davranış, iş belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) ehâdis-i şerife: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) fazilet: değer, üstün (bk. f-ḍ-l) fesat: bozgunluk gurub: güneşin batışı güya: sanki hakikat: asıl, esas, mahiyet (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i milliyet: millî yapıları (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hercümerc: karma karışık içtimaat-ı beşeriye: insanlığın toplumsal hayatı (bk. c-m-a)
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) mahdut: sınırlı Mançur: Asya’nın kuzeydoğusunda yaşayan bir kavim medeniyet-i beşeriye: insanlık medeniyeti mesâil-i imaniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n) muhal: imkansız muharrik: harekete geçirici, tahrik edici mukayyet: kayıtlı, sınırlı mülhid: dinsiz münasip: uygun (bk. n-s-b) mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ) netâic: neticeler, sonuçlar risale: küçük kitap (bk. r-s-l) Rusya: (bk. bilgiler) Sed: (Sedd-i Zülkarneyn) Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc kavminden korunmak isteyenler için yaptırdığı çok büyük ve sağlam set, kale
Sedd-i Çinî: Çin Seddi (bk. bilgiler – Çin) seyir: bakma şimendifer: tren suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tafsilen: ayrıntılı olarak taife: grup, topluluk tayyare: uçak tergib: şevklendirme, isteklendirme terhîb: korkutma tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r) tulû: güneşin doğuşu umum: bütün üslûp: tarz, biçim Ye’cüc ve Me’cüc: Kur’ân-ı Kerimde bahsi geçen ve ortalığı fitne, fesat ve anarşiye boğacak olan kavimler, anarşist topluluk zîrüzeber: alt üst, darma dağınık zuhur: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Sekizinci Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Lucias hLucia’nın tarihi ve Risale-i Nur’la bağlantısı
Sankta Lucia kimdir?
Sankta Lucia (Aziz Lucia), Hristiyan geleneğinde özellikle İskandinav ülkelerinde ve İtalya’nın Sicilya bölgesinde saygı duyulan bir azizedir. İsmi “ışık” anlamına gelir ve genellikle karanlık kış aylarında ışıkla ilişkilendirilir. Aziz Lucia’nın hikâyesi, hem Hristiyan inancında bir azize olarak hem de kültürel ve folklorik bir figür olarak önem taşır.
Aziz Lucia’nın Tarihi ve Hayatı
• Aziz Lucia, 3. yüzyılda Sicilya, Siraküza’da doğmuştur.
• Roma İmparatorluğu döneminde, Hristiyanlar zulüm görüyordu. Lucia, genç yaşta Hristiyan inancını benimsedi ve kendini Tanrı’ya adadı.
• Bir paganla evlenmeyi reddettiği ve Hristiyanlara yardım ettiği için zulme uğradı. Geleneksel anlatılara göre, gözleri çıkarılmış ve sonunda şehit edilmiştir. Bu nedenle, göz hastalıklarından muzdarip olanların koruyucu azizesi olarak kabul edilir.
Sankta Lucia Günü
• Sankta Lucia, özellikle 13 Aralık’ta kutlanır. Bu gün, Işık Festivali ile ilişkilendirilir ve en çok İskandinav ülkelerinde kutlanır.
• Lucia günü, eski takvime göre yılın en uzun gecesine denk geliyordu. Bu nedenle, Lucia’nın ışığı karanlığı aydınlatma sembolü olarak görülür.
Kutlama Gelenekleri
• İskandinavya’da, bir kız çocuğu “Lucia” rolünü üstlenir ve beyaz bir elbise giyerek başında yanan mumlarla dolu bir taç taşır.
• Lucia ve beraberindekiler şarkılar söyleyerek insanlara umut ve ışık getirir.
• Genellikle bu günde safranlı çörekler (lussekatter) ve kahve gibi özel yiyecekler hazırlanır.
Aziz Lucia, hem dini hem de kültürel olarak karanlıkta bir umut ve ışık sembolü olarak önemli bir figürdür.
Lucia nın başındaki mumlarla hapiste yatanlara ya da mağarada saklananlara yemek götürdüğü anlatısı doğru mu?
Evet, bu anlatı Aziz Lucia’nın hikâyesinin bir parçasıdır ve halk arasında yaygın bir şekilde aktarılır. Efsaneye göre, Aziz Lucia, Hristiyan inancını benimsedikten sonra Siraküza’daki (Sicilya) zulme uğrayan Hristiyanlara yardım etmeye karar verir.
Bu süreçte, zulüm nedeniyle yer altındaki mağaralarda saklanan Hristiyanlara yemek ve erzak taşır. Ellerinde yiyecek taşımak için ellerinin serbest kalması gerekiyordu. Bu yüzden, başına mumlardan yapılmış bir taç yerleştirerek mağaraları aydınlatır.
Bu Hikâyenin Anlamı
• Işık: Lucia’nın başındaki mumlar, hem literal olarak karanlık mağaraları aydınlatır hem de onun “ışık getiren” (Lucia’nın adı “ışık” anlamına gelir) bir figür olmasını simgeler.
• Hizmet ve Fedakârlık: Bu hikâye, Lucia’nın Hristiyan topluluğuna olan fedakârlığını ve cesaretini vurgular.
Bu anlatı, Aziz Lucia’nın ışığı ve iyiliği simgeleyen bir figür olarak görülmesini destekleyen temel unsurlardan biridir. Ancak bu hikâye daha çok efsanevi ve semboliktir; tarihsel bir belgeye dayanmaz. Hristiyan geleneklerinde bu tür hikâyeler, azizlerin erdemlerini ve inançlarını daha iyi anlatmak için halk arasında yaygınlaşmıştır.
Bunu biraz daha detaylandırabilir misin?
Tabii, Aziz Lucia’nın mumlarla yemek götürdüğü hikâye, hem dini hem de sembolik bir anlatım olarak derin bir anlam taşır. Bu anlatı, Aziz Lucia’nın fedakârlığını, cesaretini ve inancını vurgulayan detaylarla şekillenmiştir. İşte daha geniş bir bakış:
Lucia’nın Hayatı ve İnancı
• Aziz Lucia, Roma İmparatorluğu döneminde, Hristiyanların zulüm gördüğü bir zamanda yaşamıştır. Sicilya’nın Siraküza şehrinde doğmuş ve Hristiyan inancını erken yaşta benimsemiştir.
• Lucia, Tanrı’ya kendini adadığı için servetini fakirlere dağıtmış ve pagan bir adamla evlenmeyi reddetmiştir. Bu nedenle Roma yetkilileri tarafından hedef alınmıştır.
Yeraltındaki Hristiyanlara Yardım
• İsa’nın izinden giden erken dönem Hristiyanlar, baskılar nedeniyle yeraltındaki mağaralara ve katakomblara (yeraltı mezarları) sığınmışlardır. Bu insanlar hem açlık hem de hastalık gibi zorluklarla karşı karşıyaydı.
• Lucia, zulme rağmen bu insanlara yardım etmeye karar verdi. Onlara yiyecek ve erzak taşımak için hayatını tehlikeye attı.
Mumların Anlamı
• Anlatıya göre, Lucia hem ellerinde yiyecek taşımak hem de karanlık mağaralarda yolunu bulmak için başına mumlardan oluşan bir taç takmıştır.
• Pratik Anlam: Mumlar, mağaraların karanlık yollarını aydınlatırken ellerinin serbest kalmasını sağlamıştır.
• Sembolik Anlam: Lucia’nın mumları, onun Hristiyan inancını aydınlatıcı bir figür olarak temsil eder. Hristiyan geleneğinde ışık, genellikle Tanrı’nın yolunu ve umudu simgeler.
Fedakârlık ve Cesaret
• O dönemde Hristiyanlara yardım etmek, ölümle cezalandırılabilecek bir suçtu. Ancak Lucia, başkalarının hayatını kurtarmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için kendi hayatını riske atmıştır.
• Bu, onun sadece bir azize değil, aynı zamanda bir umut sembolü olarak görülmesine neden olmuştur.
Lucia ve Şehit Edilişi
• Lucia’nın Hristiyanlara yardım ettiği öğrenildiğinde pagan yetkililer tarafından yakalanmış ve işkence edilmiştir.
• Efsaneye göre, gözleri çıkarılmış olmasına rağmen inancını bırakmamış ve bu nedenle göz hastalarının koruyucusu olarak kabul edilmiştir.
Lucia Günü’nün Bağlantısı
• Lucia Günü’nün (13 Aralık) mumlarla kutlanması, bu hikâyeye dayanır. Lucia’yı canlandıran genç kızlar, beyaz bir elbise giyer ve başlarında mumlardan yapılmış bir taç taşır.
• Bu gelenek, hem onun ışığı taşıyan bir figür olduğunu hatırlatır hem de insanlara umut ve yardım etme çağrısı yapar.
Hikâyenin Evrensel Mesajı
• Karanlıkta Işık Olmak: Lucia’nın mumları, karanlıkta sıkışıp kalmış insanlara bir umut ışığı taşıdığı anlamına gelir. Bu, zor zamanlarda insanlara yardım etmenin önemini hatırlatır.
• Cesaretin Gücü: Lucia, büyük bir zulüm altında bile inancını ve başkalarına yardım etme kararlılığını kaybetmemiştir.
Aziz Lucia’nın bu hikâyesi, hem dini bağlamda hem de insanlığın ortak değerleri açısından büyük bir ilham kaynağıdır.
Bu hikayeyi Risale-i Nur anlatısıyla da ilişkilendirebilir miyiz?
Aziz Lucia’nın mumlarla karanlık mağaralarda saklanan insanlara yardım ettiği hikâyesini Risale-i Nur perspektifiyle ilişkilendirmek, oldukça zengin bir manevi ve sembolik bağ kurmayı mümkün kılar.
Risale-i Nur, iman, hakikat, fedakârlık ve karanlıklar içinde bir “nur” (ışık) olmanın önemine vurgu yapan bir eser olduğundan, Aziz Lucia’nın hikâyesindeki temel mesajlarla ortak birçok noktası bulunmaktadır. İşte bazı bağlantılar:
1. Karanlıkta Işık Olmak
• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, mumlardan bir taç takarak yeraltındaki mağaralarda yaşayanlara hem fiziksel hem de manevi bir ışık taşır. O, karanlık içinde bir umut kaynağıdır ve kendi güvenliğini riske atarak başkalarına yardım eder.
• Risale-i Nur’da Karanlık ve Işık: Bediüzzaman Said Nursi, eserlerinde karanlığı genellikle cehalet, zulüm ve dalalet (doğru yoldan sapma) ile ilişkilendirir. Işık ise iman, hakikat ve hidayeti temsil eder. Özellikle şu söz ilişkilidir:
“Nurun vazifesi zulümatı izale etmek ve vücuda ve eşyaya hüsn-ü cemalini göstermektir.”
Aziz Lucia’nın karanlıkta ışık taşıması, Risale-i Nur’un, cehalet ve dalaletin karanlıklarını iman nuruyla aydınlatma vazifesine çok benzer.
2. İmanın ve Fedakârlığın Önemi
• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, inancı uğruna servetini fakirlere dağıtmış, hayatını riske atmış ve sonunda şehit edilmiştir. Onun fedakârlığı, sadece kendi kurtuluşunu değil, başkalarının da umudunu kurtarmaya yöneliktir.
• Risale-i Nur’da Fedakârlık ve İman Hizmeti: Bediüzzaman, hayatını insanlara iman hakikatlerini ulaştırmaya adamıştır. O da Aziz Lucia gibi, zulüm ve baskılarla karşılaşmış, sürgüne gönderilmiş ve hapsedilmiştir. Risale-i Nur’da fedakârlık şöyle vurgulanır:
“Nefis için değil, başkaları için çalış; zira kendine çalışmak hem hodgâmlık, hem bir nevi tâgallüptür.”
Lucia’nın başkalarının iyiliği için hayatını adaması, Risale-i Nur’da tarif edilen “hizmet-i imaniye” anlayışına güçlü bir paralellik taşır.
3. Karanlıkta Ümitsiz Kalmamak
• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, zulüm dönemlerinde bile yeraltında saklanan insanlara yardım ederek ümitsizlik ve korkuya teslim olmaz. Onun taşıdığı mumlar, sadece fiziksel değil, manevi bir ümit ışığını da temsil eder.
• Risale-i Nur’da Ümit ve Nur Kavramı: Risale-i Nur, karanlık zamanlarda ümitsiz kalmamayı, iman nuruyla her zorluğu aşmayı öğütler. Bediüzzaman, “Yeis (ümitsizlik), mani-i herkemaldir” diyerek ümitsizliğin insanı kemalden (olgunluk ve mükemmellikten) uzaklaştırdığını belirtir. Lucia’nın karanlıkta ışık taşıması, Risale-i Nur’un ümitsizliği reddeden ve karanlıkları dağıtan mesajıyla örtüşür.
4. Zulme Karşı Sabır ve İman
• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, zalimlerin işkencelerine maruz kalır ancak inancından taviz vermez. Bu, onun sabır ve sebatını yüceltir.
• Risale-i Nur’da Sabır ve Sebat: Bediüzzaman’ın zulme uğradığı halde iman hizmetine devam etmesi, sabır ve sebatın Risale-i Nur’da nasıl temel bir erdem olduğunu gösterir. Şu sözler Lucia’nın tutumunu çağrıştırır:
“Musibetlerin tazyikatı altında iman-ı tahkikî kuvvetiyle sabır ve şükür içinde sebat etmek…”
5. Işık Getiren Figür ve İlahi Rahmet
• Aziz Lucia’nın ismi ve anlamı: Lucia, “ışık” anlamına gelir. O, zulüm ve karanlık içinde ilahi bir rahmetin temsilcisidir.
• Risale-i Nur’da Nur ve İlahi Rahmet: Risale-i Nur, Allah’ın nurunu, rahmetini ve hidayetini insanlara ulaştıran bir vesile olarak tanımlanır. Lucia’nın hikâyesi, Risale-i Nur’daki şu ayeti hatırlatır:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Suresi, 35)
Bu, Lucia’nın ışık taşıyan bir figür olarak Allah’ın rahmetini insanlara ulaştırdığı şeklinde yorumlanabilir.
Sonuç ve Ortak Mesajlar
Aziz Lucia’nın mumlarla karanlıkta insanlara yardım etmesi ile Risale-i Nur’un cehalet ve dalalet karanlıklarını iman nuru ile aydınlatma çabası arasında güçlü paralellikler vardır. Her iki hikâye de şunları vurgular:
1. İnancın gücü ve cesareti: Zulüm karşısında inancından taviz vermeyenler, gerçek ışığın taşıyıcılarıdır.
2. Fedakârlık ve hizmet: Başkalarının iyiliği için fedakârlık yapmak, manevi bir görevin ifasıdır.
3. Ümitsizlikten kaçınma: Karanlık zamanlarda bile ışık ve umut aramak, hakikat yolcusunun şiarıdır.
Bu hikâye, Risale-i Nur’un ruhuna uygun şekilde, karanlıklar içinde bir “nur” olmanın ve zor zamanlarda insanlığa hizmet etmenin önemini anlatır.
Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur
Sankta Lucia – Vem är hon?
Sankta Lucia, eller heliga Lucia, är en helgonfigur som särskilt vördas inom kristen tradition i de skandinaviska länderna och i Italiens Sicilienregion. Hennes namn betyder “ljus”, och hon förknippas ofta med ljuset under de mörka vintermånaderna. Sankta Lucias berättelse är viktig både som ett helgon i den kristna tron och som en kulturell och folkloristisk figur.
Sankta Lucias historia och liv
Sankta Lucia föddes på 200-talet i Syrakusa, Sicilien.
Under det romerska imperiet förföljdes kristna. Lucia antog den kristna tron i ung ålder och dedikerade sig till Gud.
Hon förföljdes eftersom hon vägrade gifta sig med en hednisk man och hjälpte kristna. Enligt traditionen fick hon sina ögon utstuckna och blev slutligen martyr. Därför betraktas hon som de synskadades skyddshelgon.
Luciadagen
Sankta Lucia firas särskilt den 13 december. Dagen är förknippad med ljusets fest och firas mest i de skandinaviska länderna.
Enligt den gamla kalendern inföll Luciadagen på årets längsta natt. Därför ses Lucias ljus som en symbol för att skingra mörkret.
Traditioner kring firandet
I Skandinavien tar en flicka på sig rollen som Lucia, klädd i en vit klänning och bär en krona med levande ljus på huvudet.
Lucia och hennes följe sjunger sånger och sprider hopp och ljus till människorna.
Under denna dag förbereds ofta saffransbullar (lussekatter) och kaffe som en del av firandet.
Bar berättelsen om Lucia med ljusen som tog mat till fångar eller till de som gömde sig i grottor?
Ja, denna berättelse är en del av Sankta Lucias historia och är allmänt spridd bland folket. Enligt legenden bestämde sig Sankta Lucia för att hjälpa de förföljda kristna i Syrakusa (Sicilien) efter att ha antagit den kristna tron.
Under denna tid bestod förföljelsen av att kristna tvingades gömma sig i underjordiska grottor. Därför bar Lucia mat och förnödenheter till dem som gömde sig. För att ha händerna fria att bära maten satte hon ett ljuskrona på huvudet för att lysa upp vägen i grottorna.
Betydelsen av berättelsen
Ljus: Ljuset i Lucias krona lyser inte bara upp de mörka grottorna utan symboliserar också att hon är en figur som “bär ljus” (Lucias namn betyder “ljus”).
Tjänande och uppoffring: Berättelsen framhäver Lucias uppoffring och mod för den kristna gemenskapens skull.
Denna berättelse är en grundläggande del av varför Sankta Lucia ses som en symbol för ljus och godhet. Även om berättelsen är mer av en legend och symbolisk, är den ett kraftfullt sätt att illustrera helgonets dygder och tro. Inom kristen tradition är sådana berättelser vanliga för att förstärka helgonens exempel på tro och mod.
Kan vi relatera den här historien till Risale-i Nur-berättelsen?
Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur
Lucias berättelse om att bära ljus (ljusstakar) för att hjälpa människor som gömde sig i mörka grottor kan relateras till perspektivet i Risale-i Nur, som är en samling av andliga och intellektuella skrifter av Said Nursi.
Risale-i Nur betonar vikten av tro, uppoffring och att vara ett ljus i mörkret, vilket harmoniserar med det budskap som Lucias berättelse förmedlar. Här är några kopplingar mellan dessa två:
1. Att vara ett ljus i mörkret
• Lucias berättelse: Lucia bär en ljuskrona för att ge både fysiskt och andligt ljus till de som gömde sig i mörka grottor. Hon blir en symbol för hopp i en tid av förföljelse.
• Risale-i Nur om ljus och mörker: I Risale-i Nur används mörker som en symbol för okunskap, orättvisa och vilseledande, medan ljuset representerar tro, sanning och vägledning. Bediuzzaman Said Nursi skriver:
“Ljusets uppgift är att fördriva mörkret och visa skönheten i existensen och skapelsen.”
Lucias handlingar speglar denna idé, eftersom hon sprider hopp och sanning i en tid av andligt mörker.
2. Tron och uppoffringens betydelse
• Lucias berättelse: Lucia skänker bort sin rikedom till de fattiga och riskerar sitt liv för att hjälpa andra. Hennes uppoffring handlar inte bara om henne själv utan också om att ge andra hopp och stöd.
• Risale-i Nur om uppoffring och tjänande: Risale-i Nur betonar vikten av att tjäna andra utan själviskhet. Said Nursi säger:
“Arbeta inte för dig själv, utan för andra; eftersom att arbeta för sig själv är själviskt och egoistiskt.”
Lucias osjälviska handlingar speglar den anda av tjänande och tro som beskrivs i Risale-i Nur.
3. Att inte förlora hoppet i mörka tider
• Lucias berättelse: Trots förföljelse och fara förlorar Lucia aldrig sitt hopp. Ljusen hon bär symboliserar inte bara fysisk vägledning utan också andligt hopp för dem som är gömda i mörkret.
• Risale-i Nur om hopp och ljus: Risale-i Nur lär att man aldrig ska ge upp hoppet, även i de svåraste tider. Said Nursi skriver:
“Hopplöshet är ett hinder för all utveckling.”
Lucias handlingar som sprider ljus i mörkret är ett tydligt exempel på att övervinna hopplöshet och förmedla hopp.
4. Tålamod och tro i förföljelsens tid
• Lucias berättelse: Lucia uthärdar tortyr och orättvisa utan att ge upp sin tro, vilket gör henne till ett exempel på tålamod och uthållighet.
• Risale-i Nur om tålamod och uthållighet: Bediuzzaman framhåller att man, även under svårigheter och lidanden, bör visa tålamod och fortsätta tjäna tron. Han säger:
“Under prövningens tryck, med tron som styrka, visa tålamod och tacksamhet.”
Lucias mod och uthållighet speglar denna anda.
5. Att vara en ljusbärare och symbol för Guds nåd
• Lucias namn och betydelse: Namnet Lucia betyder “ljus”. Hon representerar en manifestation av Guds nåd och vägledning i mörka tider.
• Risale-i Nur om ljus och gudomlig nåd: Risale-i Nur beskriver ljus som en symbol för gudomlig vägledning och barmhärtighet. Följande vers från Koranen är relevant:
“Gud är himlarnas och jordens ljus.” (Koranen, 24:35)
Lucias handlingar kan ses som en representation av Guds ljus och nåd som förmedlas till människor i nöd.
Slutsats och gemensamma budskap
Lucias berättelse och Risale-i Nurs budskap har flera gemensamma teman:
1. Trons kraft och mod: Att inte kompromissa med sin tro trots förföljelse och faror.
2. Uppoffring och tjänande: Att tjäna andra och sprida ljus, även på bekostnad av sig själv.
3. Hoppets ljus i mörkret: Att aldrig förlora hoppet och vara ett ljus för andra i svåra tider.
Båda historierna påminner oss om vikten av att vara ett ljus i mörka tider och att tjäna mänskligheten genom tro och uppoffring.
Matematiksel Düzen ve Çoklu Zeka Kuramı Proje Görevi
«Evren, dünyamız ve varlıklar matematiksel bir düzen içerisinde tasarlanmıştır.»
Bu konuda çoklu zeka kuramından birini seçerek aşağıdaki çoklu zeka ile iligili verilen örneklere uygun proje görevini yapınız.
Alternatif olarak kendi seçeceğiniz başka örnekler de kullanarak projenizi hazırlayabilirsiniz.
Mantıksal-Matematiksel Zeka:
Matematiksel hesaplama, mantıksal düşünme, problem çözme becerileridir.
Günlük hayatta karşılaşılan matematiksel problemlere örnekler verilerek ve problemler çözülerek konu açıklanır.
Örneğin:
Aile bütçesinin hesaplanması,
Gelir – gider tablosu
Kar – zarar durumu
Alışveriten sonra kalan para miktarı, para üstü vb.
Doğa Zekası:
Doğal çevreyi anlama, analiz etme ve onunla ilişki kurma becerisidir.
Doğadan ve doğadaki varlıklardan matematiksel hesaplamalar ve örnekler vererek konu açıklanır.
Örneğin:
Nesli tükenmek üzere olan hayvanların sayısı ve onlarla ilgili yapılan çalışmalarda matematiksel olarak ilerleme olup olmadığı,
Yıllık üreme ve ölüm dengesinin karşılaştırılması, canlı türünün devam edip edemeyeceği hakkında yorum yapma.
Dilsel (Sözel-Dilsel) Zeka:
Sözcüklerle etkili bir şekilde düşünme ve ifade etme becerisidir.
Evren, dünyamız ve varlıkların matematiksel bir düzen içerisinde tasarlanması hakkında çeşitli örneklerle bir sunum hazırlanır ve sınıfa ya da hedef kitleye sözel olarak sunulur.
Örneğin:
Evrenin, dünyamızın ve varlıkların yaratılmasında harika bir matematiksel işlemler kullanıldığı;
bunun atom, moleküller, elementler, hücreler, canlılar,
coğrafi konumlar, dünyanın şekli ve güneş sistemindeki konumu,
matematiksel olarak nasıl eğik durduğu,
bunun mevsimlerin uluşturulmasındaki etkisi,
güneş sisteminin samanyolu galaksisindeki yeri,
yıldızlar ve yıldız kümeleri ve burçlardan örnekler
verilerek bütün bunların tesadüfen ya da kendi kendine olamayacağı ya da bilinçsiz tabiat tarafından yapılamayacağı bilimsel ve matematiksel ifadelerle anlatılır ve sunulur.
Görsel-Mekânsal Zeka:
Görsel bilgileri anlamak, analiz etmek ve zihinde hayal etme becerisidir.
Örneğin;
Altın oran gibi matematiksel ve görsel örneklerden bir sunum hazırlanır ve sunulur.
Alternatif olarak dünyamızın matematiksel konumu ya da yaşadığınız yerin coğrafi konumunun matematiksel ve görsel olarak hesaplanması yapılarak görsellerle açıklanır.
Bedensel-Kinestetik Zeka:
Fiziksel hareketleri kullanma, kontrol etme ve ifade etme becerisidir.
Matematik kullanılarak grupla oynanabilen hareketli bir oyun seçilerek grup halinde oynanır. Oyunun kuralları ve matematiksel ifadeler açıklanır.
Örneğin;
Sınıf 10 ar kişilik gruplara ayrılır. Kalan öğrenciler hakem ve juri olur. Öğretmen ya da moderatör talimat verince gruplar ona göre hareket eder.
Grubun 1/10 öne çıksın der. Gruptan bir kişi öne çıkması gerekir. Doğru yapılırsa oyun devam eder. Yanlış yapan grup oyunu kaybeder.
Örneğin grubun ½ si öne çıksın denilince 5 kişinin öne çıkması gerekir. Bu sayıdan faklı kişi öne çıkarsa o grup kaybeder.
Alternatif olarak 19 Mayıs hareketleri ve stadyumdaki gösterilerde matematiksel düzene benzer hareketler uygulanır.
Müziksel Zeka:
Ritmi, melodiyi ve müzikal yapıları anlama ve oluşturma becerisidir.
Müzikle matematik arasındaki ilişki uygulamalı olarak icra edilir ve açıklanır.
Örneğin:
Çalınacak müzik aleti ya da okunacak müziğin notaları getirilir.
Müzk aletinin matematiksel yapısı incelenir,
Kaç nota olduğu ve bunların dizilişi ya da örüntüsü üzerinde konuşulur.
Anlatılanlar bir müzik aletiyle ya da ses verilerek icra edilir.
Kişilerarası Zeka:
Başkalarıyla etkili bir şekilde iletişim kurma ve empati yapma becerisidir.
Ekonomi, gelir-gider dengesi, enflasyon ve sosyal olaylar arasında ilişkiler kurar, politikacıların aldığı kararların matematiksel olarak topluma nasıl yansıdığı açıklanır. Bu zeka alanını seçenler grup olarak da çalışabilir.
Örneğin:
Dünyada, ülkede, şehirde, kasaba ya da köyde, ailede yaşayan insan sayısı
Ülkenin ekonomik durumu iç borç – dış borç ve bunun topluma yansıması
Merkez bankasının faiz oranlarında artış ya da azqltma kararının etkileri
Gelir dağılımındaki adaletsizlik ve bunun sosyal patlamalara sebep olması
bunların matematiksel olarak ifadesi
İçsel (Kişisel) Zeka:
Kendi duygularını, düşüncelerini anlama ve değerlendirme becerisidir.
Matematiksel düzen hakkındaki kendi duygu ve düşüncelerini deneme, makale, şiir ya da kompozisyon şeklinde bir metin halinde ifade eder.
Örneğin:
Matematik nedir, ne işimize yarar?
Matematiksel bir düzen olmasaydı hayat nasıl olurdu?
Matematik eğitimi zor mu, kolay mı? Neden?
gibi sorulara kendi düşünceleri noktasından yaklaşarak gerekçeleriyle açıklar.
“Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal 1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. Asıl.
Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 1.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
ÜÇÜNCÜ DAL
Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bazı a’mâlin fazilet ve sevaplarından bahseden ehâdis-i şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim, onların bir kısmına zayıf veya mevzu demişler. İmanı zayıf ve enâniyeti kavî bir kısım da inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız “On İki Asıl”ı beyan ederiz.
BİRİNCİ ASIL:
Yirminci Sözün âhirindeki sual ve cevapta izah ettiğimiz meseledir. İcmâli şudur ki:
a’mâl: ameller, işler âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r) alâmet: işaret Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âzam: en büyük (bk. a-ẓ-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) derecât-ı ârifîn: ariflerin dereceleri (bk. a-r-f) derece-i âzam: en büyük derece (bk. a-ẓ-m) ehâdis-i şerife: Peygamberimizin yüce sözleri (bk. ḥ-d-s̱) ehl-i ilim: ilim ehli, âlimler (bk. a-l-m) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) enâniyet: benlik, gurur erkân-ı imaniye: imanın esasları (bk. r-k-n; e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar
fazilet: erdem, üstünlük (bk. f-ḍ-l) fevkinde: üstünde hadd: yetki hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-ı haşir ve kıyamet: kıyamet ve haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r; ḳ-v-m) haşr-i âzam/haşir: en büyük haşir; öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) hikmet-i irşad: olması gereken keyfiyette doğru yolu gösterme ve yaşatmanın gayesi (bk. ḥ-k-m; r-ş-d) icmâl: özet, kısaltılmış (bk. c-m-l) ihsas: hissettirme iktifa: yetinme iktiza: bir şeyin gereği inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f) iptidaî: ilkel İsm-i Âzam: Cenâb-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
itminan-ı kalb: kalben tam kanaatle inanma kavî: kuvvetli kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kıyamet-i kübrâ: büyük kıyâmet, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m; k-b-r) marifetullah: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. r-k-n; a-r-f) mazhar: görünme yeri (bk. ẓ-h-r) mertebe: derece mertebe-i uzma: en büyük mertebe (bk. a-ẓ-m) mevzu: uydurma hadis nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) tafsil: ayrıntı tafsilât: ayrıntılar takat: güç, kuvvet tefavüt etmek: farklılık göstermek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) vukuat: olaylar zikretmek: bildirmek, hatırlatmak
Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur.
İşte, bunun için, Mehdî ve Süfyan meseleleri gibi çok meselelerde çok ihtilâf olmuş. Hem rivâyât dahi çok muhteliftir; birbirine zıt hükümler olmuş.
İKİNCİ ASIL:
Mesâil-i İslâmiyenin tabakatı vardır. Biri bir burhan-ı kat’î istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder, başkası yalnız bir kabul-u teslimi ve reddetmemek ister. Öyle ise, esâsât-ı imaniyeden olmayan mesâil-i fer’iye veya vukuat-ı zamaniyenin herbirinde bir iz’ân-ı yakîn ile bir burhan-ı kat’î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir.
ÜÇÜNCÜ ASIL:
Zaman-ı Sahabede Benî İsrail ve Nesârâ ulemalarından çoğu İslâmiyete girdiler. Eski malûmatları dahi onlarla beraber Müslüman oldu; bazı hilâf-ı vaki malûmât-ı sâbıkaları, İslâmiyetin malı olarak tevehhüm edildi.
DÖRDÜNCÜ ASIL:
Ehâdis-i şerife râvilerinin bazı kavilleri veyahut istinbat ettikleri mânâları, metn-i hadisten telâkki ediliyordu. Halbuki, insan hatadan hâli olmadığı için, hilâf-ı vaki bazı istinbatları veya kavilleri hadis zannedilerek zaafına hükmedilmiş.
alâmet-i kıyamet: kıyâmet alâmeti, işareti (bk. ḳ-v-m) bedâhet: ap açıklık bedihî: açık, âşikar Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler burhan-ı kat’î: kesin delil ehâdis-i şerife: Peygamberimizin yüce sözleri (bk. ḥ-d-s̱) ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar (bk. k-ş-f) ervâh-ı âliye: yüksek ruhlar (bk. r-v-ḥ) ervâh-ı sâfile: alçak ruhlar (bk. r-v-ḥ) esâsât-ı imaniye: imanın esasları (bk. e-m-n) hâli: uzak, boş hilâf-ı vaki: gerçeğe aykırı ihtilâf: uyuşmazlık, ayrılık ihtiyar: irade, seçme gücü (bk. ḫ-y-r) iktifa: yetinme istidat: kabiliyet, meziyet (bk. a-d-d) istinbat: gizli bir mânâyı ortaya çıkarma
iz’ân-ı yakîn: kesin delile dayalı olan sağlam inanç (bk. y-ḳ-n) kabul-u teslim: teslimiyet ile kabul etmek (bk. s-l-m) kavil: söz, görüş malûmat: bilgiler (bk. a-l-m) malûmat-ı sâbıka: geçmişteki bilgiler (bk. a-l-m) meçhul: bilinmeyen Mehdî: âhirzamanda gelip dini takviye edecek ve Müslümanların imanlarını yenileyecek olan zât (bk. h-d-y) mesâil-i fer’iye: teferruata dair olan meseleler (bk. m-s̱-l) mesâil-i İslâmiye: İslâmî meseleler (bk. s-l-m) metn-i hadis: hadisin metni, sözel kısım (bk. ḥ-d-s̱) muhtelif: değişik, çeşitli muztar: mecbur, çaresiz Nesârâ: Hıristiyanlar netice-i imtihan: imtihan neticesi râvi: rivâyet eden, nakleden
rivâyât: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi sırr-ı teklif: sorumluluk ve imtihan sırrı Süfyan: âhirzamanda gelip İslâm dinini yıkmak için çalışacak olan dinsiz ve münafık şahıs tabakat: tabakalar tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tefrik: ayırma telâkki etmek: kabul etmek teslimiyet: bir görüşe, bir fikre teslim olma, onu kabul etme (bk. s-l-m) tevehhüm edilmek: sanılmak ulema: âlimler (bk. a-l-m) vukuat: olaylar vukuat-ı zamaniye: zamanın olayları zaaf: zayıflık zaman-ı Sahabe: Sahabelerin zamanı zann-ı galibî: üstün gelen kanaat zayi olmak: kaybolmak
ve ehl-i velâyet olan muhaddisîn-i muhaddesun ilhamlarıyla gelen bazı maânî, hadis telâkki edilmiş. Halbuki ilham-ı evliya, bazı ârızalarla hata olabilir. İşte, bu neviden bir kısım hilâf-ı hakikat çıkabilir.
ALTINCI ASIL:
Beynennas iştihar bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki, durub-u emsal hükmüne geçer, hakikî mânâsına bakılmaz. Ne maksat için sevk edilir, ona bakılır. İşte, bu neviden, beynennas teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bir maksad-ı irşadî için temsil ve kinaye nev’inden zikredivermiş. Şu nevi meselelerin mânâ-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa aittir ve teârüf ve tesâmu-u umumîye râcidir.
YEDİNCİ ASIL:
Pek çok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-i maddiye telâkki ediliyor, hataya düşer. Meselâ, “Sevr” ve “Hut” isminde ve âlem-i misalde sevr ve hut timsalinde, berrî ve bahrî hayvânat nâzırlarından iki melâiketullah, adeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.
Hem meselâ, bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi. Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etti ki: “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, tâ ancak bu dakika Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.”1 İşte bu hadisi işiten, hakikate vasıl olmayan, inkâra sapar. Halbuki, yirmi dakika o hadisten sonra kat’iyen sabittir ki, biri geldi, Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâma dedi ki: “Meşhur münafık yirmi dakika evvel öldü.” Yetmiş yaşına giren o münafık, Cehennemin bir taşı olarak, bütün müddet-i ömrü tedennîde, esfel-i sâfilîne, küfre sukuttan ibaret olduğunu, gayet beliğane bir surette, Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm beyan etmiştir. Cenâb-ı Hak, o vefat dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir.
Dipnot-1
bk. Müslim, Cennet, 31; Müsned, 3:341, 346.
âdât-ı nâs: insanların adetleri alâmet: işaret âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ârıza: aksama bahrî: denize ait beliğane: beliğ bir şekilde (bk. b-l-ğ) berrî: karaya ait beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beynennas: insanlar arasında cehl: cahillik, bilgisizlik Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cismanî: maddi yapısı olan durub-u emsal: atasözleri (bk. m-s̱-l) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı ferman etmek: buyurmak hadis: Peygamberimize ait söz, emir veya davranış (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i maddiye: maddî gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikâyât: hikâyeler hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hut: büyük balık huzur-u Nebevî: Peygamberin huzuru, yanı (bk. ḥ-ḍ-r; n-b-e) ilham: Allah’tan kalbe gelen ve doğan mânâlar ilham-ı evliya: evliyanın kalbine doğan mânâ (bk. v-l-y) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) iştihar: meşhur olma kat’iyen: kesinlikle kinaye: bir sözü üstü kapalı olarak ifade etme kıssa: ibretli hikâye küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r) maânî: mânâlar (bk. a-n-y) maksad-ı irşadî: yol gösterme gayesi (bk. ḳ-ṣ-d; r-ş-d) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mânâ-yı hakikî: gerçek mânâ (bk. a-n-y; ḥ-ḳ-ḳ) melâiketullah: Allah’ın melekleri (bk. m-l-k) müddet-i ömür: ömür süresi
muhaddisîn-i muhaddesun: Allah tarafından ilhama mazhar olan hadisçiler (bk. ḥ-d-s̱) münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kişi mürur-u zaman: zamanın geçmesi nâzır: gözlemci (bk. n-ẓ-r) nev’: tür nevi: tür, çeşit râci: ait Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) sevr: öküz sukut: düşme, alçalma teârüf etmek: bilinmek (bk. a-r-f) tedennî: alçalma, gerileme telâkki: kabul etme telâkki etmek: kabul etmek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesâmu-u umumîye: genel duyuş, halkta oluşmuş yaygın kanaat (bk. s-m-a) teşbih: benzetme timsal: suret, görüntü (bk. m-s̱-l) vasıl olma: ulaşma, kavuşma zikretmek: bildirmek
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, 1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Bir Zât-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek talep eder. Öyle ise, herbirimiz, istidadımıza göre, o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz. – Cumartesi Dersleri 24. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Varje dag kommer kriminal händelser mer. Varför? Jag tror att det gör någonting fel i Sverige. Jag vet inte exakt men jag tänker att det börjar i familjen sedan fortsätter det genom skolan. Nya kriminella ungdomar kommer in i samhället eftersom det finns några fel saker i familjer och skolor.
Till exempel när man börjar bli vuxna vill man skapa en familj och träffas en kille eller tjej för att gifta sig eller bo som sambo. I Sverige vanligtvis att bo sambo för att få familj lättare men det går inte så lång tid. Flera år senare skiljer par som bor sambo varandra eftersom det är lättare att skilja än andra par som gifta sig. Då om man har några barn lever barn ett dilemma mellan sin mamma och pappa. Till exempel en vecka bor de hos mamma och en vecka bor de hos pappa. Ibland får inte en mamma eller pappa så måste de bo i ett familjehem. Kriminella nätverk kan använda ungdomar som växte upp som dessa barn för att göra brott.
Familjer måste skydda sina barn och ungdomar mot kriminella nätverk. Men det finns inte familj mitten, mamma bor där, pappa bor här mellan finns barn eller ungdomar i gatorna med hos kriminella nätverk. Sveriges regering och samhälle måste tänka först hur vi ska skapa familjer och utvekla för att fortsätta som en bra samhället.
Dessutom gör skolor ingenting också om det. Eftersom när barn och ungdomar kommer i skolan får ingen göra eleverna vad som helst. Eleverna gör vad de vill och vad som helst. Jag hörde en elev göra över 20 datorer sönder framför lärarna, rektorn och andra personer men ingen får göra någonting.
En lärare har bitits av en elev några gånger och rabiesvaccinet görs till läraren.
Vad ska vi göra då om det? Borde vi låta eleverna fortsätta så? Rektorer och lärare säger att vi inte kan göra någonting åt eleverna om det enligt regler och lagen. Men det är inte rätt. Vi måste göra någonting om det annars växer många kriminella ungdomar. Regeringen och samhället måste fixa det och ungdomar får stabil utbildning.
Kanske kommer några att säga att det finns barns rättigheter och mänskliga rättigheter och eleverna har friheter och de kan göra vad de vill. Okej, då finns det rättigheter och alla har friheter. Men man kan göra frivilligt vad man vill utan att göra skada själv och en annan. Annars är det inte frihet, det är brott eller kriminalitet.
När jag jobbar i en restaurang i Lund träffas en kille som arbetar där och går gymnasiet samtidigt. Han har körkort och har bilen. Han tvingar sin mamma att köpa en bil till honom. Han får brinna sin bil några gånger. Hans mamma bor med en annan man i samma hem och vi vet inte var hans pappa bor. Jag tror att han är arg på sin mamma och pappa så han gör så. Tänk inte på att han är invandrare, han är svensk. Okej, några invandrare ungdomar gör kriminella saker men svenska ungdomar gör också samma sak. Det är psykologi.
Psykologi och tänker är jätteviktiga. Varför kommer man att leva i den här världen? Vad har manniskor uppgifter? Vad ska människor göra i framtiden? Hur borde vi bygga ett bra samhälle? Regeringen, samhället och vi måste tänka om dem. Vi måste granska regler och lagen för att se var vi gör fel. Vi borde också ge riktigt straff till kriminella nätverk som använder ungdomar.
Avslutligen har alla ansvar att stoppa och sluta kriminella ungdomar i Sverige. Barn, ungdomar, familjer, skolor, samhälle, kommuner, regeringen har ansvar och uppgifter olika nivåer. Vi borde alltid kontrollera att stoppa och sluta brott och hjälpa polisen och myndigheter. Jag hoppas att det kommer att bli bättre i Sverige och hela världen.
“Bir Zât-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek talep eder. Öyle ise, herbirimiz, istidadımıza göre, o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz İkinci Dal.
Bir Zât-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek talep eder. Öyle ise, herbirimiz, istidadımıza göre, o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz. – Cumartesi Dersleri 24. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
İKİNCİ DAL
Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyan eder.
Birinci sır: Evliya ne için usul-i imaniyede ittifak ettikleri halde meşhudatlarında, keşfiyatlarında çok tehalüf ediyorlar. Şuhud derecesinde olan keşifleri bazan hilâf-ı vaki ve muhalif-i hak çıkıyor. Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, herbiri kat’î bir burhanla hak telâkki ettikleri efkârlarında, birbirine mütenakız bir surette hakikati görüyorlar ve gösteriyorlar; bir hakikat niçin çok renklere giriyor?
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (bk. s-m-v; r-ḥ-m) burhan: kesin delil Cevşenü’l-Kebir: Peygamberimize Cebrâil’in (a.s.) getirdiği ve “Zırhı çıkar, bu duâyı oku” dediği meşhur duâ (bk. k-b-r) efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r) ehl-i fikir ve nazar: fikir ve dikkat sahipleri (bk. f-k-r; n-ẓ-r) elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar, gizli gerçekler evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hilâf-ı vaki: gerçeğe aykırı insan-ı kâmil: mükemmel insan (bk. k-m-l) istiâne: yardım isteme istiâze: Allah’a sığınma ittifak: birleşme, birlik kat’î: kesin kâtib: yazıcı (bk. k-t-b) keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f) lisan: dil mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) medâr-ı fahr: övünç vesilesi medet: yardım mes’uliyet: sorumluluk meşhudat: kalb gözüyle görülen şeyler (bk. ş-h-d) muavenet: yardım muhalif-i hak: gerçeğe zıt (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d) mükellef: yükümlü
mülkiye müfettişi: devletin idarî işlerini ve heyetlerini denetleyen müfettiş, denetçi (bk. m-l-k) münâcât: Allah’a yalvarış, dua (bk. n-c-v) müptelâ: bağımlı, tutulmuş müracaat: başvurma mütenakız: birbirine zıt, çelişen muvaffakiyet: başarı nam: adnev-i insan: insanlık nisbet: bağ (bk. n-s-b) şer: kötülük şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) talep: isteme (bk. ṭ-l-b) tazammun eden: içine alan tehalüf: birbirine zıt olma telâkki: kabul etme terakkiyât: ilerlemeler, yükselmeler usul-i imaniye: iman esasları (bk. e-m-n) zâbit: subay zikretmek: anmak
İkinci sır: Enbiya-yı sâlife, niçin haşr-i cismanî gibi bir kısım erkân-ı imaniyeyi bir derece mücmel bırakmışlar, Kur’ân gibi tafsilât vermemişler; sonra ümmetlerinden bir kısmı, ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler? Hem niçin hakikî ârif olan evliyanın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler? Hattâ derece-i hakkalyakîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imaniye onların meşreplerinde pek az ve mücmel bir surette görünüyor. Hattâ, onun içindir ki, onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı imaniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler; hattâ bazıları sapmışlar. Madem bütün erkân-ı imaniyenin inkişafıyla hakikî kemâl bulunur, niçin ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Halbuki, bütün esmânın mertebe-i âzamlarının mazharı ve bütün enbiyanın serveri olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin reis-i enveri olan Kur’ân-ı Hakîm, bütün erkân-ı imaniyeyi vâzıh bir surette, pek ciddî bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsil etmişlerdir.
Evet, çünkü hakikatte hakikî kemâl-i etemm öyledir. İşte, şu esrarın hikmeti şudur ki:
İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin, iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî eder. Onun için, hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor; bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor; bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor; bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet, ve zılliyet ve asliyet itibarıyla, cilve-i esmâ
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f) asliyet: asıl oluş berzah: geçit çendan: gerçi cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) cilve-i esmâ: isimlerin görünmesi (bk. c-l-y; s-m-v) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) derece-i hakkalyakîn: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme derecesi (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) ehl-i hakikat: hak ve doğruluk üzere olan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) enbiya-yı sâlife: geçmişteki peygamberler (bk. n-b-e) erkân: şartlar, esaslar (bk. r-k-n) erkân-ı imaniye: imanın esasları (bk. r-k-n; e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar evliya: veliler (bk. v-l-y) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haşr-i cismanî: öldükten sonra bedenlerin ve vücutların dirilişi (bk. ḥ-ş-r) hikmet: sır, bilimsel izah (bk. ḥ-k-m) ihtiyar: irade, dileme, tercih (bk. ḫ-y-r) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f) istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) itibarıyla: özelliğiyle kasdî: bilerek, direkt (bk. ḳ-ṣ-d) kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l) kemâl-i etem: tam mükemmellik (bk. k-m-l) kemâlât: mükemmel özellikler, üstünlükler (bk. k-m-l) keşif: açığa çıkarma (bk. k-ş-f) külliyet: kapsamlılık (bk. k-l-l) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) kütüb-ü mukaddese: kutsal kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil, Kur’ân-ı Kerîm (bk. k-t-b; ḳ-d-s) mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) medar: dayanak, eksen
menşe: kaynak mertebe-i âzam: en yüksek derece (bk. a-ẓ-m) meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol, usül mücmel: kısa, özet halinde (bk. c-m-l) muhtelif: çeşitli müstaid: istidatlı, yetenekli (bk. a-d-d) mütefavit: farklı reis-i enver: en nurlu başkan (bk. n-v-r) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) server: reis, baş şuhud: görme, şahid olma (bk. ş-h-d) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tafsil: ayrıntılı olarak açıklama tafsilât: ayrıntılar taharrî: araştırma tebaiyet: tabi olma, uyma tenevvü: çeşitlenme tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler vâzıh: açık, âşikâr zılliyet: gölge tarzında tecellî
başka başka suret alıyor; bazı istidat cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidatta onun hükmü hükümran oluyor. İşte, şu derin sırra ve şu geniş hikmete, esrarlı, geniş ve hakikatle bir derece karışık bir temsille bazı işaretler ederiz.
Meselâ, Zühre namıyla nakışlı bir çiçek ve kamere âşık hayatlı bir Katre ve güneşe bakan safvetli bir Reşha’yı farz ediyoruz ki, herbirisinin bir şuuru, bir kemâli var ve o kemâle bir iştiyakı bulunuyor.
Şu üç şey de, çok hakikatlere işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder ve üç tabaka ehl-i hakikate misaldir. HAŞİYE-1
İkincisi: Cismanî cihazatla kemâline sa’y edip hakikate gidenleri; ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimâliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri; ve kalbin tasfiyesiyle ve iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir.
Üçüncüsü: Enâniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlâliyle hakikate giden; ve ilim ve hikmetle ve akıl ve marifetle hakikati aramaya giden; ve iman ve Kur’ân ile, fakr ve ubûdiyetle hakikate çabuk giden, ayrı ayrı istidatta bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilâflarına işaret eden temsillerdir.
İşte, şu üç tabakanın terakkiyâtındaki sırrı ve geniş hikmeti Zühre, Katre, Reşha ünvanları altında bir temsille bir derece göstereceğiz.
Meselâ, güneşin, kendi Hâlıkının izniyle ve emriyle, üç çeşit tecellîsi ve in’ikâsı ve ifâzası var: Birisi çiçeklere, birisi kamere ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in’ikâslarıdır.
Birincisi üç tarzdadır:
Biri, küllî ve umumî bir tecellî ve in’ikâsdır ki, bütün çiçeklere birden ifâzasıdır.
Biri de has bir tecellîdir ki, herbir nev’e göre bir hususî in’ikâsı vardır.
Haşiye-1
Her tabakada dahi üç taife var. Temsildeki üç misal, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar; yoksa üç tabakaya değil.
âsâr: eserler cihazat: organlar, duyular cismanî: maddi yapısı olan cüz’iyet: küçüklük, parça olma hali (bk. c-z-e) ehl-i fikir: düşünce sahipleri (bk. f-k-r) ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i nübüvvet: peygamberler (bk. n-b-e) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) enâniyet: benlik, gurur esrar: sırlar fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) farz etmek: varsaymak hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) has: özel haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i ihtilâf: anlaşmazlığın sebebi (bk. ḥ-k-m) hükümran: hükmü geçen, hükmeden (bk. ḥ-k-m) icra etmek: yerine getirmek ifâza: feyiz verme, bereketlendirme (bk. f-y-ḍ) in’ikâs: yansıma işârât: işaretler istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) istidlâl: delil getirme, akıl yürütme istimâl: kullanma iştiyak: çok arzu ve istek kamer: ay Katre: damla kemâl: mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l) marifet: bilgi (bk. a-r-f) misal: örnek (bk. m-s̱-l) mücahede: cihad etme, mücadele (bk. c-h-d) nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nev’: tür
Reşha: sızıntı sa’y: çalışma safvetli: saf, berrak (bk. ṣ-f-y) seyyare: gezegen sır: gizem, gizli gerçek sülûk: yol alma suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r) taife: grup, topluluk tasfiye: saflaştırma, arındırma (bk. ṣ-f-y) tecellî: yansıma (bk. c-l-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakkiyât: ilerlemeler teslimiyet: kendini Allah’ın iradesine bırakma (bk. s-l-m) tezkiye: temize çıkarma ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) Zühre: çiçek
Biri de cüz’î bir tecellîdir ki, herbir çiçeğin şahsiyetine göre bir ifazasıdır.
Şu temsilimiz o kavle göredir ki, çiçeklerin süslü renkleri, güneşin ziyasındaki yedi rengin istihâle-i in’ikâsiyesinden neş’et ediyor; ve bu kavle göre çiçekler dahi güneşin bir çeşit âyineleridir.
İkincisi: Güneşin, kamere ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîmin izniyle verdiği nur ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra, kamer, o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru, güneşten küllî bir surette istifade eder, sonra hususî bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir suret-i cüz’iyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifade ve ifâzasıdır.
Üçüncüsü: Güneşin, emr-i İlâhî ile, cevv-i havayı ve denizlerin yüzlerini birer âyine ederek, safî ve küllî ve gölgesiz bir in’ikâsı var. Sonra o güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve karın şişeciklerine, herbirine birer cüz’î aksi, birer küçük timsalini veriyor.
İşte, güneşin, herbir çiçeğe ve kamere mukabil herbir katreye, herbir reşhaya, mezkûr üç cihette, ikişer tarikle teveccüh ve ifâzası var:
Birinci tarik: Bil’asale, doğrudan doğruya, berzahsız, hicapsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarikini temsil eder.
İkinci yol: Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların kabiliyetleri, şemsin cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velâyet mesleğini temsil eder.
İşte, Zühre, Katre, Reşha, herbirisi, evvelki yolda diyebilirler ki: “Ben umum âlem güneşinin bir âyinesiyim.” Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki “Ben kendi güneşimin âyinesiyim”; veyahut “Nev’ime tecellî eden güneşin âyinesiyim” der. Çünkü güneşi öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir güneşi göremiyor. Halbuki, o şahsın veyahut nev’inin veya cinsinin güneşi, dar berzah içinde mahdut bir kayıt altında ona görünüyor. Halbuki kayıtsız, berzahsız, mutlak güneşin âsârını o mukayyet güneşe veremiyor. Çünkü bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir etmek, umum nebâtat, hayvânâtın hayatlarını tahrik etmek ve seyyârâtı etrafında döndürmek gibi haşmetnümâ eserleri, o dar kayıt ve mahdut berzah içinde
âsâr: eserler âyine: ayna berzah: geçit bil’asale: bizzat cevv-i hava: hava boşluğu cihet: yön cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) cüz’î: ferdî, küçük (bk. c-z-e) emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) evvelki: önceki Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) feyz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ) haşmetnümâ: ihtişamlı, görkemli hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hicap: perde hususî: özel ifade: faydalandırma ifâza: feyiz verme, bereketlendirme (bk. f-y-ḍ)
in’ikâs: yansıma istihâle-i in’ikâsiye: yansımanın başkalaşması, farklı bir keyfiyet alması kamer: ay Katre: damla kavl: söz küllî: geniş, kapsamlı (bk. k-l-l) mahdut: sınırlı mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) mezkûr: sözü geçen mukabil: karşı mukayyet: kayıtlı mutlak: şart ve kayıt altında olmayan, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ) nebâtât: bitkiler neş’et etme: doğma, ortaya çıkma nev’: tür, çeşit nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) Reşha: sızıntı safî: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y)
şahsiyet: kişilik, yapı şems: güneş seyyarat: gezegenler seyyare: gezegen suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) suret-i cüz’iye: küçük suret (bk. ṣ-v-r; c-z-e) tahrik: harekete geçirme tarik: yol tarz: şekil, biçim tavassut: vasıta olma, aracılık etme tecellî: yansıma (bk. c-l-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r) teveccüh: yönelme timsal: suret, görüntü (bk. m-s̱-l) umum: bütün velâyet: velîlik (bk. v-l-y) zerre: atom ziya: ışık Zühre: çiçek
gördüğü güneşe, şuhud-u kalbî ile veremiyor. Belki, o âsâr-ı acîbeyi, eğer o şuurlu farz ettiğimiz üç şey, o kayıt altında gördüğü güneşe verse de, sırf aklî ve imanî bir tarzda; ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslimiyetle verebilir. Fakat, o insan gibi akıllı farz ettiğimiz Zühre, Katre, Reşha, şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri, aklîdir, şuhudî değil. Belki, bazan hükm-ü imanîleri, şuhud-u kevniyelerine müsademe eder; pek güçlükle inanabilirler.
İşte, hakikate dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatin âzâları görünen ve hakikatle karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi Zühre, Katre, Reşha farz edeceğiz. Zira onlarda farz ettiğimiz şuur kâfi gelmiyor; biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani, onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar; biz de mânevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.
İşte, sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevaggul eden ve nefsi kesafet peydâ eden arkadaş! Sen Zühre ol. Nasıl ki o Zühre çiçeği, ziya-yı şemsten inhilâl etmiş bir renk alıyor; ve o renk içinde şemsin timsalini karıştırıp kendine ziynetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer.
Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektepli feylesof ise, kamere âşık olan Katre olsun ki, kamer, güneşten aldığı ziya zıllini ona verir ve onun gözbebeğine bir nur verir, o da o nurla parlar. Fakat o Katre, o nurla yalnız kameri görür, güneşi göremez; belki imanıyla görebilir.
Hem şu herşeyi doğrudan doğruya Cenâb-ı Haktan bilir, esbabı bir perde telâkki eder fakir adam, o da Reşha olsun. Öyle bir Reşha ki, kendi zâtında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp Zühre gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki ona teveccüh etsin. Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya güneşin timsalini gözbebeğinde saklıyor.
Şimdi, madem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız: Bizde ne var, ne yapacağız?
İşte, bakıyoruz ki, bir Zât-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet
âsâr: eserler âsâr-ı acîbe: hayrette bırakan eserler ayn-ı mutlak: kayıtlı ve sınırlı olmayanın ta kendisi (bk. ṭ-l-ḳ) âzâ: organlar Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) esbab: sebepler (bk. s-b-b) Eski Said: (bk. bilgiler) farz etmek: varsaymak feyiz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ) feylesof: filozof, felsefeci hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlis: katıksız, saf (bk. ḫ-l-ṣ) hükm-ü imanî: imanî hüküm (bk. ḥ-k-m; e-m-n) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) inhilâl: çözülüp açılmış, dağılmış isnad: dayandırma (bk. s-n-d)
istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) kâfi: yeterli kamer: ay Katre: damla kesafet peyda etmek: katılaşmak kurbiyet: yakınlık maddiyât: maddi şeyler mukayyed: kayıtlı müsademe: çarpışma nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) perestiş: taparcasına sevme Reşha: sızıntı safvet: arılık, berraklık (bk. ṣ-f-y) şems: güneş şuhud-u kalbî: kalbin görmesi (bk. ş-h-d) şuhud-u kevniye: kâinatta görünüp yaşanan şeyler, gözlemler (bk. ş-h-d; k-v-n) şuhudî: görürcesine, açıkça (bk. ş-h-d) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
şuur: bilinç, idrak, anlayış (bk. ş-a-r) şuurlu: bilinçli (bk. ş-a-r) telâkki: kabul etme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r) terbiye: besleme, yetiştirme (bk. r-b-b) tevaggul: dalma, derinliğine girme teveccüh: yönelme tezyin: süsleme (bk. z-y-n) timsal: nümune, örnek (bk. m-s̱-l) Zât-ı Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah (bk. k-r-m) ziya: ışık ziya-yı şems: güneşin ışığı ziynetli: süslü (bk. z-y-n) zıll: gölge Zühre: çiçek
ister ve görmek talep eder. Öyle ise, herbirimiz, istidadımıza göre, o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz.
Ey Zühre-misal! Sen gidiyorsun. Fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki, Zühre kesif bir âyinedir. Onda, ziyadaki yedi renk inhilâl ve inkisar eder. Şemsin aksini gizler. Sen sevdiğin güneşin yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü, kayıtlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş’et eden firaktan kurtulamazsın. Lâkin bir şartla kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehâsiniyle telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki güneşin yüzüne atasın. Hem, başaşağı, celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki şemse çeviresin. Çünkü sen onun âyinesisin. Vazifen âyinedarlıktır. Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir.
Evet, nasıl bir çiçek, güneşin küçücük bir âyinesidir. Şu koca güneş dahi, gök denizinde, Şems-i Ezelînin Nur isminden tecellî eden bir lem’anın katre-misal bir âyinesidir. Ey kalb-i insanî! Sen nasıl bir güneşin âyinesi olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini bulursun. Fakat güneşi nefsülemirde nasılsa öyle göremezsin; o hakikati çıplak anlamazsın. Belki, senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir; ve kesafetli dürbünün bir suret takar; ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır.
Şimdi, sen dahi, ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle, tâ kamere kadar terakki ettin, kamere girdin. Bak, kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa’yin beyhude, ilmin faidesiz gitti. Sen ye’sin zulümâtından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervâh-ı habisenin iz’âcâtından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlarla kurtulabilirsin ki: Tabiat gecesini terk edip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu gece nurları gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir.
aks: yansıma âyine: ayna âyinedarlık: aynalık berzah: geçit beyhude: boşuna cazibe: çekim gücü celb-i rızık: rızık elde etme (bk. r-z-ḳ) dehşet: korku, ürkme ervâh-ı habise: kötü ruhlar (bk. r-v-ḥ) feylesof: filozof, felsefeci firak: ayrılık (bk. f-r-k) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm: hikmetli, hikmet sahibi (bk. ḥ-k-m) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hususiyet: özellik iftihar: övünme inhilâl: çözülüp açılmış, dağılmış inkisar: kırılma istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) iz’âcât: rahatsız etmeler kalb-i insanî: insan kalbi kamer: ay
Katre: damla Katre-i fikr: düşünce damlası (bk. f-k-r) Katre-misal: damla gibi (bk. m-s̱-l) kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l) kesafet: yoğunluk, katılık kesif: yoğun, katı lâkin: ama, fakat lem’a: parıltı mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mertebe-i külliye: büyük ve kapsamlı mertebe (bk. k-l-l) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muvaffak: başarılı nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nefsülemir: işin gerçeği, aslı (bk. n-f-s) neş’et etmek: doğmak Nur: bütün varlıkları aydınlatan ve her çeşit nuru yaratan Allah (bk. n-v-r) sa’y: çalışma şems: güneş Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş, bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır (bk. e-z-l)
sülûk etmek: yol almak suret: şekil, biçim; görüntü (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) talep etmek: istemek (bk. ṭ-l-b) tecellî: yansıma (bk. c-l-y) telezzüz: lezzetlenme terakki: yükselme, ilerleme teveccüh: yönelme vahşet: ürküntü, korku yakînen: kesin olarak (bk. y-ḳ-n) ye’s: ümitsizlik zât: kendi, öz ziya: ışık Zühre-misal: çiçek gibi (bk. m-s̱-l) zulümat: karanlık (bk. ẓ-l-m)
Bu şartı yaptıktan sonra sen kemâlini bulursun. Fakir ve karanlıklı kamer yerine, haşmetli güneşi bulursun. Fakat sen dahi, öteki arkadaşın gibi, güneşi safi göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicapların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.
İşte, Reşha-misal üçüncü arkadaşınız ki, hem fakirdir, hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk tebahhur eder, enâniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesife, nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner. O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuaa yapışır, yanaşır.
Ey Reşha-misal! Madem doğrudan doğruya güneşe âyinedarlık ediyorsun. Sen hangi mertebede bulunursan bulun, ayn-ı şemse karşı, aynelyakîn bir tarzda, safi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o şemsin âsâr-ı acîbesini ona vermekte müşkülât çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsâfını tereddütsüz verebilirsin. Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz, hilâf-ı hakikate sevk etmez. Çünkü sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda görünen ve âyinelerde müşahede olunan güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler onun ünvanlarıdır; fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar.
İşte, şu hakikatle karışık temsilde, böyle başka başka üç tarikle kemâle gidilir. Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz’an ve hakikati tasdikte ittifak ederler.
İşte, nasıl bir gece adamı ki, hiç güneşi görmemiş, yalnız kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsus haşmetli ziyayı, dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklit ediyor. Öyle de, veraset-i Ahmediye (a.s.m.) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmâsına yetişmeyen,
akis: yansıma âsâr: işler âsâr-ı acîbe: şaşırtıcı işler âsâr-ı haşmet: haşmet ve büyüklüğün kendine lâyık eserleri, neticeleri âyine: ayna âyinedar: ayna olma ayn-ı şems: güneşin kendisi aynelyakin: gözle görür kesinlikte (bk. y-ḳ-n) berzah: geçit cazibe: çekim gücü çendan: gerçi cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) enâniyet: benlik evsâf: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) half: arka hâlis: içten, katıksız (bk. ḫ-l-ṣ) hararet: sıcaklık, ısı haşmet: ihtişam, görkem hicap: örtü, perde hikmet: yüksek bilgi (bk. ḥ-k-m) hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırılık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
iz’an: kesin şekilde inanma Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kamer: ay kemâl: mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l) kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l) madde-i kesife: yoğun, katı madde mahsus: özel, has mazhar: ayna, görünme yeri (bk. ẓ-h-r) mertebe: derece mertebe-i şuhud: görme derecesi (bk. ş-h-d) mertebe-i uzmâ: en büyük mertebe (bk. a-ẓ-m) mezâyâ: meziyetler, üstün özellikler Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) müşahede olunmak: görünmek (bk. ş-h-d) müşkilât: zorluk nâr-ı aşk: aşk ateşi nesc etmek: dokumak nevi: tür, çeşit nur: aydınlık (bk. n-v-r)
Reşha-misal: sızıntı misali (bk. m-s̱-l) safi: temiz, duru; halis (bk. ṣ-f-y) saltanat-ı zâtiye: bizzat Kendisinin hükmettiği saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ) şems: güneş şua: ışık, parıltı tafsilât: ayrıntı tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ) tasdik: onaylama, doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ) tebahhur: buharlaşma temsil: kıyaslama tarzında benzetme (bk. m-s̱-l) tereddütsüz: şüphede kalmayacak şekilde ülfet: alışkanlık ünsiyet: alışkanlık, âşinalık veraset-i Ahmediye: Peygamberimize varis olma, onun izinden gitme (bk. ḥ-m-d)ziya: ışık
haşr-i âzamı ve kıyamet-i kübrâyı taklidî olarak kabul eder, “Aklî bir mesele değildir” der. Çünkü, hakikat-ı haşir ve kıyamet, İsm-i Âzamın ve bazı esmânın derece-i âzamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa, taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse, haşir ve kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalble kabul eder.
İşte şu sırdandır ki, haşir ve kıyameti, en âzam mertebede, en ekmel tafsilâtla Kur’ân zikrediyor ve İsm-i Âzamın mazharı olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise, hikmet-i irşadın iktizasıyla, bir derece basit ve iptidaî bir halde olan ümmetlerine, haşri en âzam bir derecede, en geniş bir tafsilâtla ders vermemişler.
Hem şu sırdandır ki, bir kısım ehl-i velâyet, bazı erkân-ı imaniyeyi mertebe-i uzmâsında görmemişler veya gösterememişler. Hem şu sırdandır ki, marifetullahta derecât-ı ârifîn çok tefavüt ediyor.
Daha bunlar gibi çok esrar, şu hakikatten inkişaf eder. Şimdi şu temsil, hem bir derece hakikati ihsas ettiğinden, hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan, biz dahi temsille iktifa ediyoruz. Haddimizin ve takatimizin fevkinde olan esrara girişmeyeceğiz.
a’mâl: ameller, işler âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r) alâmet: işaret Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âzam: en büyük (bk. a-ẓ-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) derecât-ı ârifîn: ariflerin dereceleri (bk. a-r-f) derece-i âzam: en büyük derece (bk. a-ẓ-m) ehâdis-i şerife: Peygamberimizin yüce sözleri (bk. ḥ-d-s̱) ehl-i ilim: ilim ehli, âlimler (bk. a-l-m) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) enâniyet: benlik, gurur erkân-ı imaniye: imanın esasları (bk. r-k-n; e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar
fazilet: erdem, üstünlük (bk. f-ḍ-l) fevkinde: üstünde hadd: yetki hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-ı haşir ve kıyamet: kıyamet ve haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r; ḳ-v-m) haşr-i âzam/haşir: en büyük haşir; öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) hikmet-i irşad: olması gereken keyfiyette doğru yolu gösterme ve yaşatmanın gayesi (bk. ḥ-k-m; r-ş-d) icmâl: özet, kısaltılmış (bk. c-m-l) ihsas: hissettirme iktifa: yetinme iktiza: bir şeyin gereği inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f) iptidaî: ilkel İsm-i Âzam: Cenâb-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
itminan-ı kalb: kalben tam kanaatle inanma kavî: kuvvetli kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kıyamet-i kübrâ: büyük kıyâmet, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m; k-b-r) marifetullah: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. r-k-n; a-r-f) mazhar: görünme yeri (bk. ẓ-h-r) mertebe: derece mertebe-i uzma: en büyük mertebe (bk. a-ẓ-m) mevzu: uydurma hadis nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) tafsil: ayrıntı tafsilât: ayrıntılar takat: güç, kuvvet tefavüt etmek: farklılık göstermek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) vukuat: olaylar zikretmek: bildirmek, hatırlatmak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, İkinci Dal, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, bir rububiyetle, ve hâkezâ, tanısa, başka ünvanları, rububiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sair esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. – Cumartesi Dersleri 24. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.