Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 6.

Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. - Cumartesi Dersleri 25. 2. 6.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. ”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Beşinci Nükte son bölüm ile On Yedinci Söz, On Yedinci Sözün İkinci Makamı, Birinci Levha, İkinci Levha.

Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. - Cumartesi Dersleri 25. 2. 6.
Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 6.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Üçüncü Söz

İkinci Mebhas

BEŞİNCİ NÜKTE

Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör.

Birinci levha: Ehl-i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan, gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.

İkinci levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat (bk. e-ḫ-r)
ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n)
ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l)
ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l)
ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r)
esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı
gaflet: umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsızlık (bk. ğ-f-l)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mâhiyeti, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
insan-ı gafil: sorumsuz, âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olan insan (bk. ğ-f-l)
levha-i hakikat: hakikat levhası (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
müteveccih: yönelik
sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma (bk. ḫ-y-r)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)

On Yedinci Söz

On Yedinci Sözün İkinci Makamı

Bundan yirmi beş sene kadar evvel İstanbul Boğazındaki Yuşa Tepesinde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler.

Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız; istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutur etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübarek hatıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhafaza edildi.

Yirmi Üçüncü Sözün âhirine ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya alındı.

Birinci Levha

Ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.


Beni dünyaya çağırma, …. Ona geldim fenâ gördüm.

Demâ gaflet hicab oldu …. Ve nur-u Hak nihan gördüm.

Bütün eşya u mevcudat …. Birer fâni muzır gördüm.

Vücut desen, onu giydim, …. Ah, ademdi, çok belâ gördüm.

Hayat desen onu tattım …. Azap-ender azap gördüm.

Akıl ayn-ı ikab oldu, …. Bekàyı bir belâ gördüm.

Ömür ayn-ı heva oldu, …. Kemâl ayn-ı heba gördüm.

Amel ayn-ı riya oldu, …. Emel ayn-ı elem gördüm.

Visal nefs-i zevâl oldu, …. Devâyı ayn-ı dâ gördüm.

Bu envar zulümat oldu, …. Bu ahbabı yetim gördüm.

Bu savtlar nây-ı mevt oldu, … Bu ahyâyı mevat gördüm.

Ulûm evhâma kalb oldu, …. Hikemde bin sekam gördüm.

Lezzet ayn-ı elem oldu, …. Vücutta bin adem gördüm.

Habib desen onu buldum, …. Ah, firakta çok elem gördüm.  


adem: yokluk, hiçlikahbap: sevgililer, dostlar (bk. ḥ-b-b)âhir: son (bk. e-ḫ-r)ahyâ: canlılar (bk. ḥ-y-y)ayn-ı dâ: hastalığın tâ kendisiayn-ı elem: acının tâ kendisiayn-ı heba: zararın tâ kendisiayn-ı heva: boş istek ve arzunun tâ kendisiayn-ı ikab: azabın tâ kendisiayn-ı riya: gösterişin tâ kendisiazap-ender azap: azap içinde azapbekà: devamlılık, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y)demâ: her zaman, dâimaehl-i gaflet: âhiretten habersiz, mânevî sorumluluklarına karşı duyarsız kimseler (bk. ğ-f-l)elem: acı, üzüntüemel: arzu, istekenvar: nurlar, aydınlıklar (bk. n-v-r)eşya u mevcudat: var olan şeyler, varlıklar (bk. v-c-d)evhâm: vehimler, kuruntularfâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y)firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l)habib: sevgili (bk. ḥ-b-b)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hicab: perdehikem: hikmetler (bk. ḥ-k-m)hutur etme: hatıra gelmeilhak: eklemeistihare: bir işin hayırlı olup olmayacağını anlamak niyetiyle abdest alıp, dua edip, rüya görmek üzere uykuyu yatmakalb olmak: dönüşmekkemâl: mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l)mevat: ölmüş (bk. m-v-t)mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k)muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)muzır: zararlınây-ı mevt: ölüm haberi (bk. m-v-t)nefs-i zevâl: sona ermenin kendisi (bk. n-f-s; z-v-l)nihan: gizli, saklınur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)savt: sessekam: hastalıktasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)ulûm: ilimler (bk. a-l-m)visal: kavuşmaYûşâ Tepesi: (bk. bilgiler)zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

İkinci Levha

Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder levhadır.


Demâ gaflet zevâl buldu, …. Ve nur-u Hak ayan gördüm.

Vücut burhan-ı Zât oldu, …. Hayat, mir’ât-ı Haktır, gör.

Akıl miftah-ı kenz oldu, …. Fenâ, bâb-ı bekàdır, gör.

Kemâlin lem’ası söndü, …. Fakat şems-i cemâl var, gör.

Zevâl ayn-ı visal oldu, …. Elem ayn-ı lezzettir, gör.

Ömür nefs-i amel oldu, …. Ebed ayn-ı ömürdür, gör.

Zalâm zarf-ı ziya oldu, …. Bu mevtte hak hayat var, gör.

Bütün eşya enîs oldu, …. Bütün asvat zikirdir, gör.

Bütün zerrat-ı mevcudat…. Birer zâkir, müsebbih gör.

Fakrı kenz-i gınâ buldum, …. Aczde tam kuvvet var, gör.

Eğer Allah’ı buldunsa…… Bütün eşya senindir, gör.

Eğer Mâlik-i Mülke memlûk isen…. Onun mülkü senindir, gör.

Eğer hodbin ve kendi nefsine mâliksen… Bilâ-addin belâdır, gör,

Bilâ-haddin azaptır, tad, …. Bilâ gayet ağırdır, gör.

Eğer hakikî abd-i hüdâbin isen, …. Hudutsuz bir safâdır, gör,

Hesapsız bir sevap var, tad, …. Nihayetsiz saadet gör.


abd-i hüdâbin: Cenab-ı Hakkı tanıyan kul (bk. a-b-d)
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
asvat: sesler
ayan: aşikâr, belli
ayn-ı lezzet: lezzetin tâ kendisi
ayn-ı ömür: hayatın tâ kendisi
ayn-ı visal: kavuşmanın tâ kendisi
bâb-ı bekà: sonsuzluk kapısı (bk. b-ḳ-y)
bilâ-addin: sayısız (bk. lâ)
bilâ-haddin: sınırsız (bk. lâ)
burhan-ı Zât: Cenab-ı Allah’ın varlığının delili
demâ: her zaman
ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d)
ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r)
elem: acı, üzüntü
enîs: canayakın, dost
eşya: şeyler, varlıklar
fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y)
gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l)
hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i dünya: dünyanın gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hodbin: bencil
kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)
kenz-i gınâ: zenginliğin hazinesi (bk. ğ-n-y)
lem’a: parıltı
mâlik: sahip (bk. m-l-k)
Mâlik-i Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah (bk. m-l-k)
memlûk: köle, kul (bk. m-l-k)
mevt: ölüm (bk. m-v-t)
miftah-ı kenz: hazinenin anahtarı
mir’ât-ı Hak: Hakkın aynası (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k)
müsebbih: tesbih eden (bk. s-b-ḥ)
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
nefs-i amel: amelin kendisi (bk. n-f-s)
nihayetsiz: sonsuz
nur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)
saadet: mutluluk
safâ: gönül hoşnutluğu
şems-i cemâl: güzelliğin güneşi (bk. c-m-l)
vücut: varlık (bk. v-c-d)
zâkir: zikreden
zalâm: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
zarf-ı ziya: ışığın kılıfı
zerrat-ı mevcudat: varlıkların zerreleri (bk. v-c-d)
zevâl: sona erme (bk. z-v-l)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Beşinci Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Yedinci Söz, On Yedinci Sözün İkinci Makamı, Birinci Levha, Şkşncş Levha, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.443

http://www.erisale.com/#content.tr.1.301

http://www.erisale.com/#content.tr.1.302

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-ucuncu-soz/442

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/on-yedinci-soz/on-yedinci-sozun-ikinci-makami/301


CUMARTESİ DERSLERİ

İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 5.
İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 5.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

نعم، إنّ مَن زيّن وجوهَ الأزاهير كما أوجد لها عشاقا مستحسِنين من أنواع الذبابات والعصافير، وزيّن خدودَ المُلّاح فأوجد لها أنظار المشتاقين الوالهين.. – المثنويالعربيالنوري – 307

اعلم أنه يلزم لمثل هذه التزيينات والكمالات والمناظرِ الحسنة وحشمة الربوبية وسلطنةِ الألوهية من مُشاهِدٍ لها، ومتنـزِّهٍ بها، ومتحيّرٍ فيها، ومتفكر ينظر إلى أطرافها ومحاسنها، فينتقل منها إلى جلالة صانعها ومالكها واقتداره وكماله.

نعم، إن الإنسان -مع جهالاته وظلماته- له استعدادٌ جامع كأنه أنموذجُ مجموع العالم، وأُودع فيه أمانةٌ يفهم بها الكنـزَ المخفي ويفتحه.

ولم يُحدَّد قواه، بل أُرسلَت مطلقةً فيكون له نوع شعور كلي بشعشعةِ كمالِ حشمةِ جلالِ سرادقِ جمالِ عظمةِ ألوهيةِ سلطان الأزل.

وكما أن الحُسن يستلزم نظرَ العشق، كذلك ربوبيةُ النقاش الأزلي تقتضي وجودَ نظر الإنسان بالتقدير والحيرة والتحسين والتفكر، وتستلزم أيضا بقاءَ ذلك المتفكر المتحير إلى الأبد ورفاقتَه لمَا تحيّر فيه في طريق أبد الآباد.

نعم، إنّ مَن زيّن وجوهَ الأزاهير كما أوجد لها عشاقا مستحسِنين من أنواع الذبابات والعصافير، وزيّن خدودَ المُلّاح فأوجد لها أنظار المشتاقين الوالهين..

كذلك من زيّن وجهَ العالَم بهذه الزينة الجاذبة، ونوّر عيونَه بهذه المصابيح المتبسّمة وحسّنه بأنواع المحاسن المتلألئة، وأدمج في كل نقش بكمال الوضوح توددا وتعرفا وتحببا، لا يخليه من أنظارِ مشتاقين متحيرين متفكرين منجذبين عارفين بقيمة كل؛ فلجامعية الإنسان صار الإنسان الكامل سببَ خلق الأفلاك علّةً غائية له وثمرة له.


المثنوي العربي النوري – 307


İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 5.

İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 5.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Beşinci Nükte.

İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 5.
İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 5.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Üçüncü Söz

İkinci Mebhas

BEŞİNCİ NÜKTE

İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmal edeceğiz, tâ ki “ahsen-i takvim” sırrı anlaşılsın.


abdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n)
âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
âlem: dünya (bk. a-l-m)
belâğat: maksada ve hale uygun söz söyleme (bk. b-l-ğ)
cihet: yön
cismaniyet: maddi yapıya sahip olma
cüz: parça (bk. c-z-e)
cüz’î: fert, birey (bk. c-z-e)
cüz’iyet: fertlik, bireylik (bk. c-z-e)
daire-i nezaret: gözetim dairesi (bk. n-ẓ-r)
ehemmiyetli: önemli
esâsât: esaslar
esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı
hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakaret: küçüklük, değersizlik
hakir: küçük, ehemmiyetsiz
hane: ev
haşmet: görkem, heybet
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hizmetkâr: hizmetçi
hürmetli: saygıdeğer (bk. ḥ-r-m)
icmal: özetleme (bk. c-m-l)
istidâdât: kabiliyetler, yetenekler (bk. a-d-d)
istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
izah: açıklama
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat (bk. k-t-b; a-l-m)
küllî: bireylerden oluşan topluluk, tür (bk. k-l-l)
levazımat: gerekli şeyler
lisan-ı nâtık: konuşan dil
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
mertebe: derece
mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d)
mevcudât-ı seyyâle: akıp giden varlıklar (bk. v-c-d)
muhabbet-i İlâhiye: Allah sevgisi (bk. ḥ-b-b; e-l-h)
münevver: nurlanmış, aydınlanmış (bk. n-v-r)
mütalâacı: okuyucu, tetkik edici
nâzır: gözlemci, gözetici (bk. n-ẓ-r)
nebâtât: bitkiler
nebatî: bitkisel
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
netice-i kelâm: sözün özü (bk. k-l-m)
Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m)
sağir: küçük
sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m)
takvim: program
tazammun: içine alma, içerme
tehdit: korkutma
tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l)
tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
teşvik: şevklendirme, cesaretlendirme
tevdi: bırakma, emanet etme
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
vazife-i insaniyet: insanlığın vazifesi
ziya: ışık
ziynetli: süslü (bk. z-y-n)

İşte, insan, şu kâinata geldikten sonra iki cihetle ubûdiyeti var. Bir ciheti, gaibâne bir surette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri, hâzırâne, muhâtaba suretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.

Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı Rububiyeti, itaatkârâne tasdik edip kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezaretidir.

Sonra, esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî san’atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.

Sonra, herbiri birer gizli hazine-i mâneviye hükmünde olan esmâ-i Rabbâniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymetşinaslığıyla takdirkârâne kıymet vermektir.

Sonra, kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütalâa edip hayretkârâne tefekkürdür.

Sonra, şu mevcudattaki ziynetleri ve lâtif san’atları istihsankârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır-ı Zülcemâlinin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni-i Zülkemâlinin huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.

İkinci vecih huzur ve hitap makamıdır ki, eserden müessire geçer. Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi san’atının mu’cizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder.

Sonra görür ki, bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini Ona sevdirir.

Sonra görüyor ki, bir Mün’im-i Kerîm, maddî ve mânevî nimetlerin lezizleriyle


arz: yeryüzü, dünya
bedî: güzel (bk. b-d-a)
cevher: değerli şey, öz
cihet: yön
dellâllık: ilâncılık, rehberlik
esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusurdan uzak, kutsal isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
esmâ-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; r-b-b)
Fâtır-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi hârika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-m-l)
gaibâne: yüzyüze olmadan, gizlice
hasr-ı muhabbet: sevgiyi yöneltme, sadece onu sevme (bk. ḥ-b-b)
hayretkârâne: hayret ederek
hazine-i mâneviye: manevi hazine (bk. a-n-y)
hâzırâne: hazırcasına
idrak: anlayış, kavrayış
iltifat: iyilik ve güzellikle muamele etme
istihsankârâne: beğenerek (bk. ḥ-s-n)
iştiyak: fazla arzu ve istek
itaatkârane: itaat ederek
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l)
kıymetşinaslık: kadir kıymet bilmek
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
leziz: lezzetli
marifet: tanıma, bilme (bk. a-r-f)
mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r)
mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)
mektubat: şuur sahiplerine hitap eden birer mektup gibi anlamlı şekilde yaratılmış varlıklar (bk. k-t-b)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
müessir: tesir eden
muhabbet: sevme (bk. ḥ-b-b)
muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b)
mukabele: karşılık verme
Mün’im-i Kerîm: kerem sahibi ve nimet verici Allah (bk. n-a-m; k-r-m)
münâcât: Allah’a yalvarma, yakarma (bk. n-c-v)
mütalâa: okuma, inceleme
nazar-ı ibret: ibretli bakış (bk. n-ẓ-r)
nezaret: bakış, seyir (bk. n-ẓ-r)
nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)
Rabb-i Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyin rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
saltanat-ı Rububiyet: Rablık saltanatı; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
Sâni-i Zülkemâl: sonsuz kemâl sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; k-m-l)
semâ: gökyüzü (bk. s-m-v)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahsis-i taabbüd: ibadeti ve kulluğu sadece Allah için yapma (bk. a-b-d)
takdirkârâne: takdir edercesine (bk. ḳ-d-r)
tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme (bk. f-k-r)
temâşâ: hoşlanarak bakma
ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)
vecih: yön
ziynet: süs (bk. z-y-n)

onu perverde ediyor. O da, ona mukabil fiiliyle, hâliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleriyle, cihâzâtıyla şükür ve hamd ü senâ eder.

Sonra görüyor ki, bir Celîl-i Cemîl, şu mevcudatın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhar edip nazar-ı dikkati celb ediyor. O da, ona mukabil, “Allahu ekber, Sübhânallah” deyip, mahviyet içinde, hayret ve muhabbetle secde eder.

Sonra görüyor ki, bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehâvet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da, ona mukabil, tâzim ve senâ içinde, kemâl-i iftikarla sual eder ve ister.

Sonra görüyor ki, o Fâtır-ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış, bütün antika san’atlarını orada teşhir ediyor. O da, ona mukabil, “Mâşaallah” diyerek takdir ile, “Bârekâllah” diyerek tahsin ile, “Sübhânallah” diyerek hayret ile, “Allahu ekber” diyerek istihsan ile mukabele eder.

Sonra görüyor ki, bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklit edilmez sikkeleriyle, Ona mahsus hâtemleriyle, Ona münhasır turralarıyla, Ona has fermanlarıyla, bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktârında vahdâniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da, ona mukabil, tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz’ân ile, şehadet ile, ubûdiyet ile mukabele eder.

İşte, bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir, imanın yümniyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.


âfâk-ı âlem: âlemin ufukları (bk. a-l-m)
ahsen-i takvim: insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n)
aktâr: her taraf
Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r)
âyât: deliller
âyine: ayna
Bârekâllah: “Allah ne mübarek yaratmış” (bk. b-r-k)
celâl: heybet, yücelik, haşmet (bk. c-l-l)
celb: çekme
Celîl-i Cemîl: sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. c-l-l; c-m-l)
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
cihâzât: cihazlar, organlar
damga-i vahdet: birlik damgası (bk. v-ḥ-d)
emin: güvenilir (bk. e-m-n)
Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi hârika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
ferman: buyruk
fiil: iş, hareket (bk. f-a-l)
Ganiyy-i Mutlak: sınırsız zenginliğe sahip olan Allah (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâl: tavır, davranış
halife-i arz: yeryüzünün halifesi, yöneticisi (bk. ḫ-l-f)
hamd ü senâ: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d)
hasse: duyu
hâtem: mühür, damga
ibadat: ibadetler (bk. a-b-d)
istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)
iz’ân: kesin şekilde inanma
izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kàl: söz, konuşma
kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
kemâl-i iftikar: Allah’a karşı fakirliğini tam hissetme (bk. k-m-l; f-ḳ-r)
kibriyâ: büyüklük (bk. k-b-r)
mahsus: özgü
mahviyet: tevazu, alçak gönüllülük
Mâşaallah: “Allah ne güzel dilemiş ve yapmış”
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
mukabil/mukabele: karşılık verme
münhasır: ait olan
nakş etmek: işlemek (bk. n-ḳ-ş)
nazar-ı dikkat: dikkatle bakış (bk. n-ẓ-r)
perverde: beslenmiş, eğitilmiş
rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
sehâvet-i mutlak: sınırsız cömertlik (bk. c-v-d; ṭ-l-ḳ)
senâ: övme, yüceltme
sikke: mühür, işaret
sual etmek: istemek
Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ)
tahsin: beğenme, birşeyin güzelliğini ilân etme (bk. ḥ-s-n)
tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
tâzim: Allah’ın sonsuz büyüklüğünü dile getirme (bk. a-z-m)
tefekkürat: tefekkürler, düşünmeler (bk. f-k-r)
teşhir: sergileme
tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)
turra: mühür, nişan
ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)
vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği herbir şeyde görülen Allah (bk. v-ḥ-d)
yümn: uğur, bereket

Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör.

Birinci levha: Ehl-i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan, gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.

İkinci levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ     1

رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى     وَيَسِّرْ لِىۤ اَمْرِى     وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى     يَفْقَهُوا قَوْلِى     2

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّطِيفَةِ اْلاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَۤاءِ اْلاَسْرَارِ وَمَظْهَرِ اْلاَنْوَارِ وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ     اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ     وَبِسَيْرِهِۤ اِلَيْكَ     اٰمِنْ خَوْفِى     وَاَقِلْ عُثْرَتِى     وَاذْهِبْ حُزْنِى وَحِرْصِى     وَكُنْ لِى وَخُذْنِى اِلَيْكَ مِنِّى     وَارْزُقْنِى الْفَنَۤاءَ عَنِّى وَلاَ تَجْعَلْنِى مَفْتُونًا بِنَفْسِى     مَحْجُوبًا بِحِسِّى     وَاكْشِفْ لِى عَنْ كُلِّ سِرِّ مَكْتُومٍ     يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ     يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ     يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ     وَارْحَمْنِى وَارْحَمْ رُفَقَۤائِى     وَارْحَمْ اَهْلَ


Dipnot-1

“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” (Bakara Sûresi, 2:32.)

Dipnot-2

“Ey Rabbim, gönlüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz—tâ ki sözümü iyice anlasınlar.” (Tâhâ Sûresi, 20:25-28.)


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat (bk. e-ḫ-r)
ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n)
ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l)
ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l)
ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r)
esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı
gaflet: umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsızlık (bk. ğ-f-l)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mâhiyeti, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
insan-ı gafil: sorumsuz, âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olan insan (bk. ğ-f-l)
levha-i hakikat: hakikat levhası (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
müteveccih: yönelik
sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma (bk. ḫ-y-r)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)

اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ     اٰمِينَ يَۤا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَيَۤا اَكْرَمَ اْلاَكْرَمِينَ     1

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ     2


Allahım! Sırlar semâsının güneşi, nurların mazharı, celâl dairesinin merkezi ve cemâl sahibinin kutbu olan Muhammed’in biricik, lâtif zâtına rahmet et. Allahım! Onun, Senin katındaki sırrı ve Sana olan seyri hürmetine, beni korkularımdan emin kıl, hatalarımı gider, hüznümü ve hırsımı benden gider. Varlığın ve huzurunla beni müşerref kıl. Beni benden kurtarıp kendine al. Kendi varlığımı Sana feda etmekle beni rızıklandır. Beni nefsime düşkün ve hissimle kör eyleme. Herbir gizli sırrı bana aç. Yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm! Bana, arkadaşlarıma ve ehl-i iman ve Kur’ân’a merhamet et. Âmin, ey merhametlilerin en merhametlisi ve kerem sahiplerinin en kerîmi olan Allahım!

“Onların duâları şu sözlerle sona erer: Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Yunus Sûresi, 10:10.)


KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Beşinci Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.440

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-ucuncu-soz/440


CUMARTESİ DERSLERİ

İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 4.
İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 4.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Ja, hur kunde inte den som förskönar ansikten på rosor och blommor skapa älskare för dessa vackra ansikten från bin och näktergalar? Och den som skapar skönhet i skönheternas vackra ansikten skapar också de som längtar efter den skönheten. – From the Risale-i Nur Collection – Mesnevî-i Nuriye – Zerre

Ja, hur kunde inte den som förskönar ansikten på rosor och blommor skapa älskare för dessa vackra ansikten från bin och näktergalar Och den som skapar skönhet i skönheternas vackra ansikten skapar också de som längtar efter den skönheten. – From the Risale-i Nur Collection – Mesnevî-i Nuriye – Zerre

Arrangör: Esat Akbal

Ja, hur kunde inte den som förskönar ansikten på rosor och blommor skapa älskare för dessa vackra ansikten från bin och näktergalar Och den som skapar skönhet i skönheternas vackra ansikten skapar också de som längtar efter den skönheten. – From the Risale-i Nur Collection – Mesnevî-i Nuriye – Zerre
Ja, hur kunde inte den som förskönar ansikten på rosor och blommor skapa älskare för dessa vackra ansikten från bin och näktergalar Och den som skapar skönhet i skönheternas vackra ansikten skapar också de som längtar efter den skönheten. – From the Risale-i Nur Collection – Mesnevî-i Nuriye – Zerre

“O, du ädle!

I detta gudomliga galleri som är uppbyggt på jordens yta, finns det utsmyckningar, fullkomligheter, vackra landskap och Guds majestätiska härlighet som manifesteras genom hans gudomlighet.

För att vara en betraktare, en renad själ, en förundrad och reflekterande varelse, krävs det någon som kan se denna skönhet, vistas i dessa landskap, och förundras över de fantastiska dekorationerna och utsmyckningarna med tanke och beundran.

Sedan, när denne betraktare går vidare från detta galleri till Skaparens majestät och härlighet, genom att beundra Hans makt och fullkomlighet, ska denne fälla en förundrad och vördnadsfull bön.

Det är människan som har denna uppgift, för även om människan är okunnig och ett mörkt väsen, har hon en sådan förmåga att hon har potentialen att vara ett exempel och ett mönster för hela världen.

Dessutom har människan ett förtroende, en gåva, som gör att hon kan finna och öppna den dolda skatten.

Människans krafter är inte begränsade utan är helt fria, och därför blir människan medveten om den evige Sultanens majestät och storhet.

Ja, precis som älskarens blick dras till den älskades skönhet, så dras människans blick till Skaparens gudomliga rububiyeti, för att genom förundran och reflektion kunna ge lov och beröm.

Ja, den som skapade rosornas och blommornas ansikten och förskönade dem, hur kan den inte skapa älskare som beundrar dessa vackra ansikten, som bin och näktergalar?

Och den som skapade skönheten i de vackra ansiktena, har självklart skapat dem som längtar efter denna skönhet.

På samma sätt, den som prytt denna värld med så många smycken och dekorationer, den Mästaren över universum, kommer självklart inte att lämna dessa fantastiska, antika, mirakulösa landskap och prydnader utan betraktare, utan beundrare, utan älskare och hungriga själar som söker kunskap.

Därför, genom sin helhet, är den fulländade människan, likt ett resultat och syfte för skapelsen av universum, också en frukt och ett resultat av skapelsen av hela kosmos.”

KÄLLA

Risale-i Nur Collection, Mesnevî-i Nuriye – Zerre, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., mars 2012, Istanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.5.247

https://sorulararisale.com/risale-i-nur-kulliyati/mesnevi-i-nuriye/zerre/247


AFFISCHER





Yes, how could the One who beautifies the faces of roses and flowers not create lovers of admiration for those beautiful faces from among bees and nightingales? And the One who creates beauty in the beautiful faces of beauties certainly also creates those who long for that beauty. – From the Risale-i Nur Collection – Mesnevî-i Nuriye – Zerre

Yes, how could the One who beautifies the faces of roses and flowers not create lovers of admiration for those beautiful faces from among bees and nightingales And the One who creates beauty in the beautiful faces of beauties certainly also creates those who long for that beauty. - From the Risale-i Nur Collection - Mesnevî-i Nuriye - Zerre
Yes, how could the One who beautifies the faces of roses and flowers not create lovers of admiration for those beautiful faces from among bees and nightingales And the One who creates beauty in the beautiful faces of beauties certainly also creates those who long for that beauty. - From the Risale-i Nur Collection - Mesnevî-i Nuriye - Zerre
Yes, how could the One who beautifies the faces of roses and flowers not create lovers of admiration for those beautiful faces from among bees and nightingales And the One who creates beauty in the beautiful faces of beauties certainly also creates those who long for that beauty. – From the Risale-i Nur Collection – Mesnevî-i Nuriye – Zerre

“Know, O noble one!

In this Divine exhibition established on the surface of the world, where decorations, perfections, beautiful scenes are displayed, and the grandeur of Lordship and the magnificence of Divinity are revealed, there must be an observer, a wanderer, an admirer, and a contemplative being who sees these beauties, finds delight among those scenes, and admires those marvelous designs and adornments with reflection.

Then, from this exhibition, he should move on to the majesty of his Maker, to the power and perfections of his Owner, and with awe at His grandeur, prostrate in wonder.

The one who fulfills this duty is the human being. For though man is indeed an ignorant, limited being, he possesses such potential that he is worthy of being a model and a sample for the universe.

And within that human being, a trust has been left as a deposit, which allows him to find and unlock the hidden treasure.

Moreover, the capacities within him have not been limited; rather, they have been left unrestricted.

Based on this, he possesses a kind of universal consciousness with which he perceives the splendor and grandeur of the Eternal Sovereign.

Indeed, just as the beauty of the beloved necessitates the gaze of the lover, the Lordship of the Eternal Artist also requires the gaze of mankind, so that he may behold with wonder and reflect with admiration and appreciation.

Indeed, the One who beautifies the faces of roses and flowers—would He not create lovers of admiration for those beautiful faces from among the bees and the nightingales?

And the One who creates beauty in the beautiful faces of the beautiful, surely He also creates those who long for that beauty.

Likewise, the Owner of the Kingdom, who adorns this world with so many ornaments, patterns, and miracles, will certainly, most certainly, not leave those marvelous, antique, miraculous scenes and adornments without spectators, observers, lovers, those who are longing, and knowledgeable heralds.

Thus, due to his comprehensive nature, the perfect human has become both the ultimate purpose for the creation of the heavens and the fruit and result of the creation of the universe.”

Source:

Risale-i Nur Collection, Mesnevi-i Nuriye – Zerre, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., March 2012, Istanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.5.247

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/mesnevi-i-nuriye/zerre/247




















Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin? Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır. – Mesnevî-i Nuriye – Zerre

Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır. - Mesnevî-i Nuriye - Zerre
Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır. - Mesnevî-i Nuriye - Zerre
Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır. – Mesnevî-i Nuriye – Zerre

İ’lem eyyühe’l-aziz! 

Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlâhîde teşhir edilen tezyinâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşahit, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün, o manzaralar arasında tenezzüh etsin, o harika nakışlara, ziynetlere tefekkürle hayran olsun. Sonra o sergiden Sâniinin celâline, Mâlikinin iktidar ve kemâlâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi ifa edecek, insandır. Çünkü, insan gerçi cahil, zulmetli birşeydir, amma öyle bir istidadı vardır ki, âleme bir enmuzeç ve bir nümune olmaya liyâkatı vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedia bırakılmıştır ki, onunla gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdit edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binaen, küllî bir nevi şuur sâhibi olur ki, Sultan-ı Ezelin azamet ve haşmetinin şâşaasını idrak ediyor.

Evet, mâşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezelînin


âlem: dünya, kâinat, bütün yaratılmışlar
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
âşık: şiddetli seven
azamet: büyüklük, yücelik
beyan etme: açıklama
binaen: -dayanarak
binaenaleyh: bundan dolayı
celâl: büyüklük, azamet, haşmet
dellâllık: ilân edicilik
enbiya: nebiler, peygamberler
enmuzeç: örnek, fihriste
enzâr-ı âlem: dünyanın bakışları, dikkatler
ihak ve hakikat: asıl, gerçek ve doğru
hakaik: hakikatler, esaslar
hakikat: asıl, gerçek, doğru
haşmet: büyüklük, görkem, azamet
hüsün: güzellik
i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki!
ifa etmek: yerine getirmek
iktidar: güç, kudret
intikal etme: geçme; anlama, kavrama
istidad: kabiliyet, yetenek
istilzam etmek: gerektirmek
kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar
küllî: genel, kapsamlı; bütün fertleri içine alan tür
liyâkat: hak etme, lâyık olma
Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah
mâşuk: aşık olunan kimse, sevgili
merâtib: mertebeler, dereceler
mücmel: öz, özet
müşahit: tanık, şahit, delil
mütefekkir: varlıklar üzerinde etraflıca düşünüp Allah’a ulaşan aydın, düşünür
mütehayyir: hayrete düşen, hayrete kapılan
mütenezzih: tenezzüh eden, gezen, seyreden
mutlak: kayıtsız, sınırsız
nakış: işleme, süsleme
Nakkaş-ı Ezelî: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde nakış işleyen, varlığının başlangıcı olmayan Allah
nazar: bakış, dikkat
nevi: çeşit, tür
nisbet: ölçü
nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği
nümune: örnek, misal
rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
Sâni: her şeyi san’atla ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah
şâşaa: gösteriş, göz alıcılık, parlaklık
sath-ı âlem: kâinat ve dünya zemini
secde-i hayret: hayret secdesi
sergi-yi İlâhî: Allah tarafından olan sergi
Sultan-ı Ezel: sonsuz otorite ve hâkimiyet sahibi ezelî Sultan, Allah
şuur: bilinç, anlayış, idrak
tafsilât: ayrıntılar, detaylar
tahdit edilme: sınırlanma, sınırlandırılma
tefekkür: varlıklar üzerinde Allah’a ulaşmayı netice verecek şekilde etraflıca düşünme
tenezzüh: gezinti
teşhir etme: sergileme
tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma
tezyinât: süslemeler
ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, ilâhlık; Cenab-ı Allah’ın ilâhlığı
vedia bırakılma: emanet edilme, ödünç verilme
ziynet: süs
zulmetli: karanlıklı

rububiyeti de insanın nazarını iktizâ eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun.

Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin?

Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır.

Kezâlik, bu âlemi şu kadar ziynetlerle, nakışlarla tezyin eden Mâlikü’l-Mülk, elbette ve elbette o harika, antika, mu’cize manzaraları, ziynetleri, seyircilerden, müşahitlerden, âşık ve müştaklardan, ârif dellâllardan hâli bırakmayacaktır. İşte, câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflâke ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.


abd: kul
âlem: dünya, kâinat
ârif: bilgide ileri olan, bilen
âzâ: organlar
bilhassa: özellikle
burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil, kanıt
câmiiyet: kapsamlılık
delâlet etmek: delil olmak, göstermek
dellâl: duyurucu, ilân edici
Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen ve bütün kemâl sıfatların sahibi olan bir Allah
eşya: şeyler, varlıklar
Hakîm: herşeyi hikmetle belirli fayda ve gayelere yönelik olarak mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah
hâlî: boş, ıssız
Hâlık: her şeyi yaratan Allah
halk-ı eflâk: feleklerin, kâinatın yaratılışı
halk-ı kâinat: kâinatın yaratılışı, yaratılması
hikmet: amaç, gaye, hedef; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapılması
i’lem eyyühe’l-aziz: “Ey aziz kardeşim bil ki!”
icad: var etme, yaratma
ihtiyar: dileme, istek, irade
iktizâ etmek: gerektirmek
ille-i gaiye: asıl gaye; elde edilmesi için çalışılan gaye
insan-ı kâmil: mükemmel, olgun insan
istifade: faydalanma, yararlanma
istihsan: beğenme, güzel bulma
keyfiyet: durum, nitelik
kezâlik: bunun gibi
mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar
Mâlikü’l-Mülk: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah
mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarının aciz kaldıkları olağanüstü şey
Muhtar: ihtiyar ve irade sahibi Allah
muntazam: düzenli
müşahit: gören, seyreden, seyirci
müştak: aşık, çok arzulu ve istekli
nakış: işleme
nazar: bakış, dikkat
nefis: bir kimsenin kendisi
rububiyet: Rablık; her bir varlığın yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeylerin verilmesi, onların terbiye edilip idare ve egemenlik altında bulundurulması
Sâni: her şeyi san’atla ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah
şehadet etmek: şahitlik etmek, delil olmak
semere: meyve, netice
şiddet-i muhabbet: aşırı sevgi
tahsin: beğenme, birşeyin güzelliğini dile getirme
takdir etme: beğeniyi dile getirme
tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde etraflıca düşünme
tehalüf: birbirinden farklı olmak
temasül: birbirine benzeme
tevafuk: uygunluk, denk gelme
tezyin etme: süsleme
vahdet: birlik, teklik
Vâhid: Zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı, benzeri ve dengi olmayan ve herşeyi birliğiyle kuşatan Allah
zâlim: zulmeden, acımasız, başkasının hakkına tecavüz eden
Zât: kimse, Allah
ziynet: süs

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Mesnevî-i Nuriye – Zerre, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.5.247

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/mesnevi-i-nuriye/zerre/247

Hz. Davud A.S. gecenin ilk yarısında istirahat eder, üçte birisini namaz kılarak geçirir ve altıda birinde uyurdu. – Hadisler ve Matematik 1

Hz. Davud A.S. gecenin ilk yarısında istirahat eder, üçte birisini namaz kılarak geçirir ve altıda birinde uyurdu. - Hadisler ve Matematik 1
Hz. Davud A.S. gecenin ilk yarısında istirahat eder, üçte birisini namaz kılarak geçirir ve altıda birinde uyurdu. - Hadisler ve Matematik 1
Hz. Davud A.S. gecenin ilk yarısında istirahat eder, üçte birisini namaz kılarak geçirir ve altıda birinde uyurdu. – Hadisler ve Matematik 1

Abdullah İbn Amr İbn Âs radıyallahu anhumâ demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah’a en sevimli gelen namaz ve oruç Hz. Davud’un namazı ve orucudur. Davud aleyhisselâm gecenin ilk yarısında istirahat eder, üçte birini namaz kılarak geçirir ve altıda birinde de uyurdu. Hem o, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı.” (Buhari, Teheccüd 7; Müslim, Sıyâm)

Bu hadise göre;

Hz. Davud A.S.’ın gece ne kadar dinlendiğini, ne kadar uyuduğunu ve gece ne kadar namaz kıldığını hesaplayalım.

Önce denklem kuralım.

Ne kadar uyuduğunu bulmak için şu şekilde bir denklem kurabiliriz:

1 – (1 / 2 + 1 / 3) = 1 / 6

Geceye 1 değerini verelim. Gece 1 ise; gecenin 1/2 sinde dinleniyor, 1/3 ünde ise namaz kılıyor.

Bunların toplamını gecenin tamamından çıkardığımızda ise uyuduğu miktar olan 1/6 yı buluyoruz.

Örneğin gece ve gündüzün birbirine eşit olduğu zaman dilimini temel alırsak bir gün 24 saat olduğuna göre;

24 / 2 = 12 saat gece olur.

12 saat geceyi, 1 – (1 / 2 + 1 / 3) = 1 / 6 denklemimizde yerine koyduğumuzda ise;

12-(12/2+12/3)=12/6

Önce parantezin içindeki toplama işlemi yapılır.

Kesirli sayılarda toplama ve çıkartmalarda paydalar eşit değilse eşitlenir.

Buna göre paydalar 6 da eşitlenir.

Paydalar eşitlenirken paylar da paydaların çarpıldığı aynı sayı ile çarpılır.

Bu durumda;

12-(36/6+24/6)=12/6 olur.

12-(60/6)=12/6

12-(+10)=12/6

Parantezin önünde eksi işareti olğu için artı işaretli sayılar parantezin dışına eksi olarak çıkar.

12-10=12/6

2=2

Gecenin 1/6 sı, yani diğer deyişle gece uyuduğu süre 2 saattir.

12-(36/6+24/6)=12/6 işlemini sadeleştırerek de devam edebilirdik.

Örneğin 36 yı 6 ya bölersek 6 kalır, 24 ü 6 ya bölersek 4 kalır, 12 yi 6 ya bölersek de 2 kalır. Bu durumda;

12-(6+4)=2

12-(10)=2

12-10=2

2=2

Gecenin 1/6 sı, yani diğer deyişle gece uyuduğu süre 2 saat olarak yine aynı sonucu elde ederiz.

Davud aleyhisselâm gecenin ilk yarısında istirahat ediyordu yani dinleniyordu.

Bu durumda;

12/2=6 saat gecenin ilk yarısında dinleniyor.

Gecenin üçte birini namaz kılarak geçiriyor.

Buna göre;

12/3=4 saat namaz kılıyor.

Toplam dinlenme ve uyku süresi ise;

Dinlenme süresi + uyku süresi

6+2=8 saat yapıyor.

Bu işlemi gece ve gündüzün eşit olduğu zaman dilimine göre yaptık.

Sizler de yaşadığınız yere ve zaman dilimine göre ne kadar süre dinlendiği, ne kadar süre namaz kıldığı ve ne kadar süre uyuduğunu hesaplayabilirsiniz.

Bu durumda sonuçlar küsüratlı çıkabilir. Hesap makinesi kullanabilirsiniz.

Örneğin yaz mevsiminde gecenin 9 saat olduğu bir yerde kaç saat uyurdu, kaç saat dinlenirdi, kaç saat namaz kılardı? Hesaplayalım.

Formülümüz 1 – (1 / 2 + 1 / 3) = 1 / 6 da yerine koyalım:

9-(9/2+9/3)=9/6

Parantezin içindeki işlemi yapıyoruz ve paydaları eşitleyerek başlıyoruz.

9-(27/6+18/6)=9/6

9-(45/6)=9/6

9-(7,5)=9/6

9-7,5=9/6

1,5=1,5 saat uyurdu.

Sadeleştirerek gidecek olursak;

9-(27/6+18/6=9/6

27 üçe bölünürse 9, 18 üçe bölünürse 6, paydalardaki 6 lar da 3 e bölünürse 2 şer kalır.

Eşitliğin sağ taearındaki 9 üçe bölünürse 3, 6 üçe bölünürse 2 kalır.

Bu durumda;

9-(9/2+6/2)=3/2 olur.

9-(15/2)=3/2

Ya da 9-(9/2+6/2)=3/2 denklemde doğrudan parantezin içindeki bölme işlemini yaparsak;

9-(4,5+3)=3/2

9-(7,5)=3,2

9-7,5=3/2

1,5=1,5 olarak yine aynı sonucu buluruz.

(Not: 3/2 nin bir anlamı da ya da gösterim şekli de 1 tam 1/2 dir, o da 1,5 şeklinde ifade edilir.)

Gecenin yarısında dinlendiğine göre;

9/2=4,5 saat dinlenirdi.

Gecenin 1/3 saatinde namaz kıldığına göre;

9/3= 3 saat namaz kılardı.

Toplam dinlenme süresi ve uyku süresi ise;

4,5+1,5=6 saat olurdu.















İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 4.

İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 4.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Dördüncü Nükte.

İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 4.
İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 4.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Üçüncü Söz

İkinci Mebhas

DÖRDÜNCÜ NÜKTE

İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı vakit lisan-ı hâl duasıyla hasılolan bir matlubunu, yanlış olarak kendi iktidarına haml eder.

Meselâ, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte câ-yı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i rahmet…

Nasıl ki, nazdar bir çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin haliyle matluplarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o matluplardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi, böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ithametmek suretiyle, ahmakâne bir gururla, “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.


acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
ahmakâne: ahmakça
aşr-i mişâr: yüzde bir
câ-yı dikkat: dikkat edilecek nokta
cilve-i rahmet: rahmet görüntüsü (bk. c-l-y; r-ḥ-m)
dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v)
eda: yerine getirme
elem: acı, keder
hademe: hizmetçi
halen: hareket ve davranışla
haml etme: yüklenme, üstlenme
haram: dinen yasaklanmış (bk. ḥ-r-m)
hasıl olma: meydana gelme
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hazin: hüzünlü, üzüntülü
helâl: dinen yapılmasına izin verilen
himayet: koruma
iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r)
iktidar-ı zâtî: kendi zâtının kudreti, kişisel güç (bk. ḳ-d-r)
İstanbul: (bk. bilgiler)
istimdad: yardım dileme
itham: suçlama
kâfi: yeterli
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kalen: sözle
kavî: güçlü, kuvvetli
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
lehviyât-ı muharreme: haram kılınmış eğlenceler (bk. ḥ-r-m)
lezâiz-i nâmeşru: haram olan lezzetler (bk. ş-r-a)
lisan-ı hâl: hal ve davranış dili
maksat: gaye, istek (bk. ḳ-ṣ-d)
matlub: istek, arzu (bk. ṭ-l-b)
meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
mülâkat: buluşma, karşılaşma
musahhar: boyun eğme, itaat etme
muvaffak: başarılı
nazdar: nazlı
nazenin: ince, narin, duyarlı
nazik: ince, zarif
sa’y: çalışma, emek
sair: diğer
şâyân-ı temâşâ: seyretmeye değer
şefkat: içten ve karşılıksız sevgi (bk. ş-f-ḳ)
şimendifer: tren
tabir: yorumlama, açıklama (bk. a-b-r)
tahrik: harekete getirme
tasavvur-u zevâl: gelip geçiciliği düşünme (bk. ṣ-v-r; z-v-l)
tavren: tavırla
teshir: boyun eğdirme
zaaf: zayıflık

İşte, insan dahi, Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini itham edecek bir tarzda, küfran-ı nimet suretinde, Karun gibi

 اِنَّمَۤا اُو تِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ 1 

yani “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i azâba kendini müstehakeder.

Demek, şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsanedilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlûp olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânîdir.

Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve 

 حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ 2 

de, yüksel.

Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlaktarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?”

Çünkü, sen çendan nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife 


Dipnot-1

Kasas Sûresi, 28:78

Dipnot-2

“Allah bize yeter. O ne güzel Vekîl’dir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.


abd: kul (bk. a-b-d)
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
belki: aslında, gerçekte
cehl: cahillik, bilgisizlik
celb: çekme
çendan: gerçi, her ne kadar
cidal: mücadele, kavga
dergâh: makam, huzur
dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v)
ehemmiyet: değer, önem
enâniyet: kendini beğenme, benlik
eşya: şeyler, varlıklar
fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
galebe: üstünlük
hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
haşerat: zararlı hayvanlar
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
ihsan edilmek: bağışlanmak (bk. ḥ-s-n)
ikram-ı Rahmânî: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah’ın ikramı (bk. k-r-m; r-ḥ-m)
iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r)
iktidar-ı ilmî: ilmi güç (bk. ḳ-d-r; a-l-m)
ilham: Allah tarafından kalbe gelen mânâ
istimdat: medet isteme
itham: suçlama
itibarıyla: özelliğiyle
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
Karun: (bk. bilgiler)
kasdî: bilerek, isteyerek (bk. ḳ-ṣ-d)
kemâlât-ı medeniyet: medeniyetin mükemmellikleri, üstünlükleri (bk. k-m-l)
küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m)
mağlûp: yenilmiş
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
muavenet: yardım
müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
nefis: can, kişinin kendisi (bk. n-f-s)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
re’fet-i Rabbâniye: Allah’ın acıması (bk. r-b-b)
saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ)
saltanat-ı insaniyet: insanlık saltanatı, egemenliği (bk. s-l-ṭ)
şefkat: içten ve karşılıksız merhamet, sevgi (bk. ş-f-ḳ)
semere: meyve, netice
sille-i azâb: azap tokadı
şükr-ü küllî: bütün nimetler için varlıkların tamamı adına yapılan şükür (bk. ş-k-r; k-l-l)
suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
tazarru: dua, yakarış
terekkiyât-ı beşeriye: insanlığa ait terakkiler, ilerlemeler
teshir: boyun eğdirme
teshir-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın herşeye boyun eğdirmesi (bk. r-b-b)
ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
zaaf: zayıflık

ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâğatli bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalâacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

Evet, ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla sağîr bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudat-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın; ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin; ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı bana hizmetkâryaptı. Ve nebâtâtı o hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır.”

Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.


abdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n)
âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
âlem: dünya (bk. a-l-m)
belâğat: maksada ve hale uygun söz söyleme (bk. b-l-ğ)
cihet: yön
cismaniyet: maddi yapıya sahip olma
cüz: parça (bk. c-z-e)
cüz’î: fert, birey (bk. c-z-e)
cüz’iyet: fertlik, bireylik (bk. c-z-e)
daire-i nezaret: gözetim dairesi (bk. n-ẓ-r)
ehemmiyetli: önemli
esâsât: esaslar
esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı
hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakaret: küçüklük, değersizlik
hakir: küçük, ehemmiyetsiz
hane: ev
haşmet: görkem, heybet
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hizmetkâr: hizmetçi
hürmetli: saygıdeğer (bk. ḥ-r-m)
icmal: özetleme (bk. c-m-l)
istidâdât: kabiliyetler, yetenekler (bk. a-d-d)
istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
izah: açıklama
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat (bk. k-t-b; a-l-m)
küllî: bireylerden oluşan topluluk, tür (bk. k-l-l)
levazımat: gerekli şeyler
lisan-ı nâtık: konuşan dil
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
mertebe: derece
mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d)
mevcudât-ı seyyâle: akıp giden varlıklar (bk. v-c-d)
muhabbet-i İlâhiye: Allah sevgisi (bk. ḥ-b-b; e-l-h)
münevver: nurlanmış, aydınlanmış (bk. n-v-r)
mütalâacı: okuyucu, tetkik edici
nâzır: gözlemci, gözetici (bk. n-ẓ-r)
nebâtât: bitkiler
nebatî: bitkisel
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
netice-i kelâm: sözün özü (bk. k-l-m)
Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m)
sağir: küçük
sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m)
takvim: program
tazammun: içine alma, içerme
tehdit: korkutma
tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l)
tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
teşvik: şevklendirme, cesaretlendirme
tevdi: bırakma, emanet etme
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
vazife-i insaniyet: insanlığın vazifesi
ziya: ışık
ziynetli: süslü (bk. z-y-n)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Dördüncü Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.438

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-ucuncu-soz/438


CUMARTESİ DERSLERİ

O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü'l-âbâd tarafına bir yolculuktur. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 3.
O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 3.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 3.

O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü'l-âbâd tarafına bir yolculuktur. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 3.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Üçüncü Söz İkinci Mebhas Üçüncü Nükte.

O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü'l-âbâd tarafına bir yolculuktur. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 3.
O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 3.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Üçüncü Söz

İkinci Mebhas

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibarıyla zayıf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvânât-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki, yabanîemsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi).

Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîme misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış; ve hadsiz bedî masnuâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş; ve o misafirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyyâ etmiştir ki, o dairenin nısf-ı kutru, yani merkezden muhit hattına kadar, gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

İşte, eğer insan enâniyetine istinad edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve dâvâcı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîmin izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder, sonra âlâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.

Evet, insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü, insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki, insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviyelezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil; elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder.


âciz: zayıf, güçsüz (bk. a-c-z)
âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
âlât: âletler, organlar
amel: davranış, iş
azîm: büyük (bk. a-z-m)
aziz: izzetli, değerli (bk. a-z-z)
bedî: güzel (bk. b-d-a)
cihazat: cihazlar, duyu ve organlar
cihâzât-ı acîbe: şaşırtıcı ve hayret verici cihazlar, duyu ve organlar
cihet: yön
daire-i tasarrufât: tasarruf etme dairesi, hareket alanı (bk. ṣ-r-f)
derd-i maişet: geçim derdi (bk. a-y-ş)
dua: Allah’a yalvarma, isteme (bk. d-a-v)
ehlî: evcil
elem: acı, keder
elem-i zevâl: sona erme elemi (bk. z-v-l)
emsal: benzerler (bk. m-s̱-l)
enâniyet: benlik
fiil: iş, hareket (bk. f-a-l)
gaye-i hayal: hayal edilen gaye, hedef (bk. ḫ-y-l)
haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayat-ı bâkiye: sürekli ve kalıcı olan hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y)
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d)
hayvan: canlı
hayvânât-ı ehliye: evcil hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hayvanî: hayvanca (bk. ḥ-y-y)
hizmetkâr: hizmetçi
infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme (bk. f-a-l)
istifade: yararlanma
istinad: dayanma, güvenme (bk. s-n-d)
itibar: özellik
Kerîm: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m)
letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f)
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
mâlikiyet: sahiplik (bk. m-l-k)
masnuât: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
müheyyâ: hazırlamamuhit: çevre
musahhar: emre verme
muvakkat: geçici
nihayetsiz: sınırsız
nisbet etme: kıyaslama (bk. n-s-b)
nısf-ı kutr: yarı çap
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
sarf etmek: harcamak
sa’y-i maddî: maddi çalışma
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
sermaye-i ömür: ömür sermayesi
temâşâ: seyretme
teneffüs: nefeslenme, rahatlama
tenezzüh: seyir ve gezinti (bk. n-z-h)
yabanî: vahşi, evcil olmayan
zaaf: zayıflık
Zât-ı Kerîm: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah (bk. k-r-m)
ziyade: çok, fazla

Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.

Demek, ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsille bu hakikati beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:

Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir.

Evvelki hizmetkâr, on altınla âlâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir tedip gördü ve dehşetli bir azap çekti.

İşte, ednâ bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.

Aynen onun gibi, insandaki cihâzât-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisatetmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü; ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâika-i lisaniyesi; ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişafetmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan kendine has bir amelde-münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus-ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususîdir.

İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle, insanın hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyâcâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassasiyeti çok


ahsen-i takvim: insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n)
âlâ: en üstün
amel: iş, fiil
bedbaht: talihsiz
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
cihaz-ı mahsus: özel duyu veya organ
cihazat: organlar, duyular
cihâzât-ı mâneviye: manevi duygular (bk. a-n-y)
cihet: yön
dehşetli: korkunç
divanelik: akılsızlık
ednâ: en aşağı, en küçük
envâ: çeşitler, türler
evvelki: önceki
ezvâk-ı mahsusa: kendisine has, özel zevkler
hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
has: özel
hasr-ı fikir: fikir ve düşünceyi sadece birşeye yöneltme (bk. f-k-r)
hasse: duyu
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hissiyat: hisler, duygular
hizmetkâr: hizmetçi
hususî: özel
ihtiyâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
inbisat: genişleme, yayılma
inkişaf: gelişme, açılma (bk. k-ş-f)
kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
letâif-i insaniye: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f)
mahsus: özel
merâtib: mertebeler, dereceler
münhasıran: buna has olarak
müştak: düşkün, iştiyaklı
nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
nüfuz: etki
peydâ etme: meydana ve açığa çıkma
pusula: küçük not kağıdı
sair: diğer
seyyid: efendi
şuur: bilinç, anlayış, idrak (bk. ş-a-r)
taam: yiyecek
tedip: edeplendirme, ceza
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
temyiz: ayırd etme
zâika-i lisaniye: dilin tad alma duyusu
ziyade: çok, fazla

tenevvü etmiş ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makàsıda mütevecciharzulara medar olmuş; ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyade inbisat peydâ etmiştir. Ve ibâdâtın bütün envâına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi’ bir istidat verilmiştir

İşte, şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki, şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek; ve nimetler içinde imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta kudret-i Rabbâniyenin mu’cizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.

Ey dünyaperest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafilinsan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vakıa-i hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi dinle:

Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zat, bana tahsis ettiği altmış altından, tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarf edip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa, bir gece içinde on altını kumara mumara, eğlencelere ve şöhretperestlik yoluna sarf ettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.

Birden, ben o hazin hâlette iken, orada bir adam peydâ oldu. Bana dedi:

“Bütün bütün sermayeni zayi ettin, tokada da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa tevbe kapısı açıktır.


acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
âlât: âletler, organlar
câmi’: kapsamlı, içine alan (bk. c-m-a)
câmiiyet: genişlik, kapsamlılık (bk. c-m-a)
cihâzât: organlar, duyular
dünyaperest: dünyaya aşırı düşkün
ehemmiyet: önem
elem: acı, keder, sıkıntı
envâ: çeşitler, türler
Eski Said: (bk. bilgiler)
fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r)
gafil: duyarsız, umursamaz (bk. ğ-f-l)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâlet: durum, hal
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hazin: hüzün veren, acıklı
ibâdât: ibâdetler (bk. a-b-d)
imdâdât-ı Rahmâniye: sonsuz rahmet sahibi Allah’ın yardımları (bk. r-ḥ-m)
inbisat: genişleme, yayılma
istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
kudret-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın sonsuz kudreti (bk. ḳ-d-r; r-b-b)
küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l)
makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d)
masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
medar: eksen, vesile
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z)
müflis: iflas etmiş
müşahede etmek: görmek, gözlemlemek (bk. ş-h-d)
müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d)
müstehak olma: hak etme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
müteveccih: yönelik
muvakkat: geçici
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı ibret: ibretle bakış (bk. n-ẓ-r)
nihayetsiz: sonsuz
peydâ etme: meydana ve açığa çıkma
sarf etmek: harcamak
şehadet: şahidlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
sermaye: servet, varlık
seyyid: efendi
sırr-ı ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olmasının sırrı (bk. ḥ-s-n)
söhretperestlik: şöhret tutkunluğu
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tahsil: elde etme, kazanma
tahsis etmek: ait kılmak, ayırmak
tedricen: azar azar
tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme (bk. f-k-r)
temâşâ: seyretme, ibretle bakma
tenevvü: çeşitlenme
tesbihat: Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ)
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
vakıa-i hayaliye: hayâli olay (bk. ḫ-y-l)
vakıa-i temsiliye: örnek olay (bk. m-s̱-l)
vazife-i asliye: asıl vazife
vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev (bk. f-ṭ-r)
vezâif: vazifeler
Yeni Said: (bk. bilgiler)
zayi etmek: kaybetmek
ziyade: çok, fazla

Bundan sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından, her eline geçtikçe, yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani, gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.”

Baktım, nefsim razı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra “Dörtte birisini” dedi. Baktım, nefsim müptelâ olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.

Birden o hal değişti. Baktım ki, ben tünel içinde sukut eder gibi bir sür’atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaipten olarak, o şimendiferin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler dikenli mikenli; mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle mufarakatinden elimi parçalıyorlar, bana pek pahalı düşüyorlardı.

Birden, şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver; sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine, elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var; izinsiz koparamazsın.”

Birden, sıkıntıdan, ne vakit tünel bitecek diye, başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm; iki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merakla dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden, o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi:

“Aklın başına geldi mi?”

Dedim: “Evet, geldi. Fakat kuvvet kalmadı, çare yok.”

Dedi: “Tevbe et, tevekkül et.”

Dedim: “Ettim.”

Ayıldım. Eski Said kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi gördüm.

İşte, o vakıa-i hayaliyeyi, Allah hayretsin, bir iki kısmını ben tabir edeceğim; sair cihetleri sen kendin tabir et.

O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise, altmış sene ömürdür ki, bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok; fakat bâki kalan on beşinden yarısını âhirete sarf etmek için, Kur’ân-ı Hakîmin hâlis bir tilmizi beni irşad etti.


âdet: alışkanlık, huy
âhiret: öteki hayat (bk. e-ḫ-r)
âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ)
bâki: arta kalan; devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y)
berzah: kabir âlemi
cazibedar: cazibeli, çekici
ebedü’l-âbâd: sonsuzlukların sonsuzluğu olan âhiret (bk. e-b-d)
Eski Said: (bk. bilgiler)
garaib: tuhaf, şaşılacak şey
hademe: hizmetçi
hâlis: samimi, saf, temiz (bk. ḫ-l-ṣ)
haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hiddet: öfke
ihtiyaten: ilerisini düşünerek
irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
leziz: lezzetli
mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
muhafaza: saklama (bk. ḥ-f-ẓ)
mukabil: karşılık
mülâkat: kavuşma
müptelâ: bağımlı, tutkun
nasihat: öğüt
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
rahm-ı mâder: ana rahmi (bk. r-ḥ-m)
sair: diğer
sarf etmek: harcamak
şimendifer: tren
sukut: düşme, alçalma
tabir: yorumlama, açıklama (bk. a-b-r)
teessüf: üzüntü
tevbe: pişmanlık duyarak günahtan dönüş
tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l)
tilmiz: öğrenci
vakıa: olay
vakıa-i hayaliye: hayalî olay (bk. ḫ-y-l)
Yeni Said: (bk. bilgiler)

O han ise, benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise zamandır; herbir yıl bir vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezâiz-i nâmeşruadır ve lehviyât-ı muharremedir ki, mülâkat esnasında tasavvur-u zevâldeki elem kalbi kanatıyor, mufarakatinde parçalıyor, cezayı dahi çektiriyor.

Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver; onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa’yiyle, meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.

Sair kısımları sen tabir edebilirsin.


KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Üçüncü Nükte, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.433

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-ucuncu-soz/434


CUMARTESİ DERSLERİ

Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur. - Cumartesi Dersleri 23. 2. 2.

Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur. – Cumartesi Dersleri 23. 2. 2.


Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır. 

Ayrıca; http://www.erisale.com/#homeadresinde ve https://sorularlarisale.com/adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Bediüzzaman’ın Şarktaki aşâirle muhavere ve münazaralarından birkaç misâl – Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültü-hâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi:

Bediüzzaman'ın Şarktaki aşâirle muhavere ve münazaralarından birkaç misâl - Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültü-hâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi

Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın İlk Hayatı, Şarktaki Aşâirle Muhavere,

Bediüzzaman’ın Şarktaki aşâirle muhavere ve münazaralarından birkaç misâl başlıklı bu bölümde:

“Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültü-hâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi:”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın İlk Hayatı, Şarktaki Aşâirle Muhavere.

Bediüzzaman'ın Şarktaki aşâirle muhavere ve münazaralarından birkaç misâl - Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültü-hâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi
Bediüzzaman’ın Şarktaki aşâirle muhavere ve münazaralarından birkaç misâl – Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültü-hâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi

Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın İlk Hayatı, Şarktaki Aşâirle Muhavere,

Bediüzzaman’ın Şarktaki aşâirle muhavere ve münazaralarından birkaç misâl

Sual – Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?

Elcevap – İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir; göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlûp biçare bir reise yahut müdahin memurlara veyahut mantıksız bir kısım zabitlere itimat edilirse ve dinin himayesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir; yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin mâdeni olan, herkesin kalbindeki şefkat-i imâniye olan envâr-ı İlâhînin lemeâtının içtimalarından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerârât-ı neyyirânesinin imtizacından hasıl olan amûd-u nuranînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir, siz muhakeme ediniz.

Evet, şu amûd-u nuranî, dinin himayetini, şehametinin başına, murakabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki, lemeât-ı müteferrika, tele’lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss-i dinî, lâsiyyema (bâhusus) din-i hakk-ı fıtrînin sözü daha nâfiz, hükmü daha âlî, tesiri daha şedittir…

Evet, evet… Eğer sivrisinek tantanasını kesse, balarısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zira, kâinatı nağamatıyla raksa getiren ve hakaikin esrarını ihtizaza veren musika-i İlâhiye hiç durmuyor; mütemadiyen güm güm eder.

Padişahlar padişahı olan Sultan-ı Ezelî, Kur’ân denilen musika-i İlâhiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumanda şiddetli ses getirmekle,


âlî: yüce, yüksek
amûd-u nuranî: nurlu, parlak sütun, nurlu direk
aşâir: aşiretler
bîçâre: çaresiz, zavallı
demdeme: gürültü, vızıltı
din-i hakk-ı fıtrî: insanın yaratılışına en uygun olan hak din; İslâmiyet
efkâr-ı âmme-i millet: kamuoyu, milletin fikir ve düşünceleri
envâr-ı İlâhî: Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği nurlar
esrâr: sırlar, gizli hakikatler
fenn-i hikmet: hikmet ilmi, pozitif bilim
hakaik: hakikatler, esaslar
hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti
hamiyet-i İslâmiye: İslâmiyet’i koruma, Müslümanlara sahip çıkma gayreti
hasıl olan: meydana gelen
himaye: koruma
himayet: koruma
hiss-i dinî: dinî duygu
hissiyat-ı İslâmiye: İslâmî duygu ve hisler
içtima’: toplanma, bir araya gelme
ihtizâza verme: sevinçten çoşturup neşelendirme
imtizaç: birleşip kaynaşma
incizab: cezbedilme, çekilme
kâinat: evren, yaratılmış bütün varlıklar
kubbe-i âsuman: gökyüzü, gök kubbe
lemeât: parıltılar
lemeât-ı müteferrika: çeşitli parıltılar
mağlûp: yenilmiş, yenilgiye uğramış
müdahin: menfaat için yüze gülen, yağcılık ve dalkavukluk yapan; dalkavuk
muhakeme etmek: değerlendirmek
muhavere: karşılıklı konuşma
münazara: karşılıklı fikir alışverişi, ilmî tartışma
murakabe: gözetme, koruma
mûsika-i İlâhiye: İlâhî müzik, Allah’ın kâinata yerleştirdiği, Allah’ın ilhamıyla varlıkların çıkardığı tabii nâmeler ve sesler
mütemadiyen: sürekli, devamlı
nâfiz: etkili, nüfuz eden, geçerli
nağamat: nağmeler, güzel sesler
raksa getirme: neşelendirme, oynatma; neşe ve memnuniyet içinde Allah’ı zikrettirme, ibadet ettirme
şark: doğu
şedit: çok şiddetli, güçlü
şefkat-i imaniye: imandan gelen şefkat
şehâmet: izzet, şeref, onur
şerârât-ı neyyirâne: aydınlatıcı parlak kıvılcımlar, ışık saçan kıvılcımlar
şevk: çok arzu, şiddetli istek
seyf-i elmas: elmas kılıç
Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatı ezelî olan Sultan, Allah
takarrur etme: sabit olma, karar kılma
tantana: gürültü, ses
teessüf etme: üzülme
tele’lü: parlama, parıldama
umum: bütün, genel
zabit: subay

sadef-i kefh-misâl olan ulema ve meşâyih ve hutebânın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisanlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizaza getiren o sadânın tecessüm ve intibaıyla; umum kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve herbir tel, bir nev’iyle onu ilân eden o sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nispeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?…

S – Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hattâ âdetâ hürriyette insan her ne sefahet ve rezalet işlerse, başkasına zarar etmemek şartıyla birşey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?

C – Öyleler hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira, nâzenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır.

Hürriyet-i umumî, efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şe’ni odur ki, ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmasın…

Fakat, ey göçerler, sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kut-u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunuyor. Vâkıa, şu biçare vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, ruhun mâşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki, saâdet-sarây-ı medeniyette oturmuş ve marifet ve fazilet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir…


âdâb-ı şeriat: şeriatın edep kuralları, adapları
aks-i sadâ: yankı; sesin yankılanması
âlûde: karışık, karışmış, dolu
biçare: çaresiz, zavallı
cevher-i insâniyet: insanlık cevheri, insanı insan yapan hakikat, öz
demdeme: gürültü, yüksek ses, vızıltı
dimağ: akıl, şuur
efradın zerrât-ı hürriyâtı: bireylerin bütün zerrelerinin hürriyetleri, bireylerin bütün varlıklarıyla hür ve özgür olmaları
emîr: reis, önder
fazilet: güzel ahlâk, erdem
fem: ağız
fena: kötü
gayr: başkası
hezeyan etme: saçmalama
hulle: güzel giysi, elbise
hürriyet: serbestlik, özgürlük
hürriyet-i umumî: genel hürriyet ve özgürlük
hutebâ: hatipler
ihtizaza getiren: coşturan, sevindiren
intıba’: damgalanma, mühürlenme; bütün varlıklar üzerinde yansıyıp iz bırakması
istibdad: baskı ve zulüm
kanun: bir çeşit telli ve mızraplı çalgı
küfv: denk olan, uygun düşen
kut-u lâyemût: ölmeyecek kadar alınan gıda
kütüb-ü İslâmiye: İslâmî kitaplar, İslâmiyetle ilgili yazılan eserler
lâkin: ama, fakat
lisan: dilmarifet: ilim, bilgi
mâşuka: sevgili, aşık olunan, sevilen
meşâyih: şeyhler
muhassal: ortaya çıkan, netice, ürün
müteeddibe: terbiye edilmiş, terbiye almış
mütezeyyine: süslü, süslenmiş (z-y-n)
nâzenin: ince, narin, duyarlı
nefs: kişinin kendisi
nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı devamlı kötülüğe sevk eden duygu
nev’i: çeşit, tür
nispeten: oranla
rezalet: rezillik, alçaklık
saadet—sarây-ı medeniyet: medeniyetin mutluluk sarayı
sadâ: ses
sadâ-yı semavî ve ruhanî: semavî ve ruhanî ulvî ses
sadef-i kehf-misâl: mağara gibi büyük inci kabuğu (içinde ilim, irfan ve hikmet bulunan büyüklerin akıl, kalb ve ağızları mağara büyüklüğünde bir inci kabuğuna benzetilmiştir)
şe’n: bir şeyin gereği
sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlenceye düşkünlük
seyir ü seyelân etme: devamlı akıp gitme, dolaşma
tanbur: klâsik Türk müziğinin başlıca çalgılarından biri olan, yay veya mızrapla çalınan, uzun saplı, telli tahta çalgı
tecessüm: cisimleşme, maddî yapıya bürünme
tefsir etme: açıklama, yorumlama
ulema: âimler
umum: bütün
vahşî: yabanî
vâkıa: gerçek, realite, gerçekte olan

S – Nasıl hürriyet imânın hassasıdır?

C – Zirâ, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz.

Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet…

S – Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.

C – Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.

S – Heyhât! Bize tesellî veren şu ulvî emeli ye’se inkılâp ettiren ve etrafımızda hayatımızı zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış olan o müthiş yılanlara ne diyeceğiz?

C – Korkmayınız. Medeniyet, fazilet ve hürriyet âlem-i insaniyette galebe çalmaya başladığından, bizzarure terazinin öteki yüzü şey’en feşey’en hafifleşecektir. Farz-ı muhal olarak—Allah etmesin—eğer bizi parça parça edip öldürseler, emin olunuz, biz yirmi olarak öleceğiz, üç yüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezâil ve ihtilâfatın gubarını silkip, hakikî münevver ve müttehid olarak kervân-ı benî beşere pîşdârlık edeceğiz. Biz, en şedit, en kavî ve en bâkî hayatı intaç eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de İslâmiyet sağ kalır. O millet-i kudsiye sağ olsun.


âlem-i insaniyet: insanlık âlemi
âlîm: bilgili, ilim sahibi kimse
Asr-ı Saadet: mutluluk asrı; Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem
bâkî: sürekli, kalıcı, sonsuz
bîçare: çaresiz, zavallı
bizzarure: zorunlu olarak, kaçınılmaz şekildeemel: arzu, istek
farz-ı muhal: varsayım
fazilet: güzel ahlâk, erdem
galebe çalmak: yenmek, üstün gelmek
gubar: toz
hakikatli: gerçek, doğru, esaslı
hakikî: asıl, gerçek
hassa: ayırıcı vasıf, özellik
hizmetkâr: hizmetçi
hukuk: haklar
hürriyet: serbestlik, özgürlük
ihtilâfat: ayrılıklar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar
inkılâp ettirme: dönüştürme, değiştirme
intac etme: netice verme
istibdad: baskı ve zulüm
izzet: değer, itibar, yücelik
kavî: güçlü, kuvvetli
kervân-ı benî beşer: insanlık kervanı, kafilesi
meziyet: üstün özellik, nitelik
millet-i kudsiye: mukaddes millet; İslâm milleti
münevver: nurlu, aydın, aydınlanmış
müttehid: birleşmiş
pîşdârlık etme: önder ve kılavuz olma
râbıta-i îman: iman bağı (e-m-n)
rezâil: rezillikler, alçaklıklar
sabiyy-i müteşeyyih: şeyhlik taslayan çocuk
şe’n: durum, hâl, bir şeyin gereği
şedit: çok şiddetli
şefkat-i imaniye: imandan gelen şefkat
şehamet-i imaniye: imandan gelen cesaret, yiğitlik
şey’en feşey’en: azar azar, yavaş yavaş
şeyh: tarikat dersi veren mânevî lider, mürşid
Sultan-ı Kâinat: kâinatın sultanı olan Allah
tahakküm: baskı, zorbalık
tecavüz etme: haddi aşma, ileri gitme
tekebbür: büyüklenme, gururlanma
tenezzül etme: inme, alçalma
tevazu ve mahviyet: alçakgönüllülük
tezellül: zillet ve alçaklık gösterme, önünde eğilme
ulvî: yüce, yüksek
velâyet: velilik; mânevî mertebeler aşarak Allah’ın yakınlığını ve dostluğunu elde etme
veli: Allah dostu
ye’s: ümitsizlik

S – Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?

C – Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve gedâ birdir. Acaba bir şeriat, “karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder? Kellâ… Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) âdî bir Yahudi ile muhakemesi ve medâr-ı fahriniz olan Selahaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim. HAŞİYE-1

Zira, meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi edip bini kazanan, zarar etmez.

(31 Mart Hadisesi Hakkında Bir Cevabı)

Ben 31 Mart Hadisesinde şuna yakın bir hal gördüm. Zira İslâmiyetin meşrutiyet perver ve hamiyetli fedâileri cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik edip ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşad ve tam mukaddes şeriatı, meşrutiyet kuvvetiyle ila; ve meşrutiyeti, şeriat kuvvetiyle


Haşiye-1

Eski Said, Nur’un parlak hâsiyetinden gelen kuvvetli bir ümit ve tam teselli ile siyaseti İslâmiyete âlet yaparak hararetle hürriyete çalışırken diğer bir hiss-i kablelvuku ile dehşetli ve lâdini bir istibdad-ı mutlakın geleceğini bir hadis-i şerifin mânâsından anlayıp elli sene evvel haber vermiş. Said’in tesellî haberlerini o istibdad-ı mutlak yirmi beş sene bilfiil tekzib edeceğini hissetmiş ve otuz senedenberi

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ

deyip siyaseti bırakmış. Yeni Said olmuştur.


31 Mart Hâdisesi: (bk. bilgiler)
âdî: basit, sıradan
aktâr-ı âlem: dünyanın her köşesi
benî Âdem: İnsanoğlu, insanlar
bilfiil: fiilen, gerçekte
cevher-i hayat: hayat cevheri; can, ruh
ehl-i hükûmet: hükümette olanlar, yöneticiler, idareciler
farz etmek: varsaymak
fazilet: güzel ahlâk, üstünlük
fedâi: fedakâr, kendini bir hizmete adayan
gayr-ı müslim: Müslüman olmayan
gedâ: köle
hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hâkimiyet-i millet: milletin hakimiyeti, halkın egemenliği
hamiyet: din, millet gibi mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti; millî onur ve haysiyet
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hâsiyet: özellik
hiss-i kablelvuku: birşeyi olmadan önce hissetme
hizmetkâr: hizmetçi
Hıristiyan: (bk. bilgiler – Hıristiyanlık)
hukuk: adâlet; haklar
hükûmet: idare, yönetim
hürriyet: serbestlik, özgürlük
i’lâ: yükseltme, yüceltme
İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
imtisal: uyma, yerine getirme
irşad: doğru yolu gösterme, öğretme
istibdad-ı mutlak: tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük
kellâ: asla öyle değil
lâdini: dinsiz
medâr-ı fahr: övünç kaynağı
memuriyet: memurluk
men etme: yasaklama
meşrutiyet: (bk. bilgiler)
meşrutiyet-perver: meşrutiyet taraftarı, meşrutiyet sever
millet-i İslâmiye: İslâm milleti; Müslümanlar
miskin: fakir
muhakeme: mahkeme önüne çıkarılma, yargılanma
mukaddes: kutsal, yüce
mürafaa: mahkeme duruşması, yargılanma
müsavat: eşitlik
müsavi: eşit, denk
nev: tür, çeşit
nimet-i meşrutiyet: meşrutiyet nimeti
riyaset: reislik, başkanlık
şah: hükümdar
Salâhaddin-i Eyyûbî: (bk. bilgiler)
şeref: yücelik, büyüklük
şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
şerik etme: ortak etme
tashih etmek: düzeltmek
tâzib: azap, eziyet
tekzib: yalanlama
Yahudi: (bk. bilgiler – Yahudilik)
Yeni Said: Bediüzzaman Said Nursî
zayi etmek: kaybetmek

ibka; ve bütün seyyiat-ı sabıkayı muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için bazı telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan fark edemeyenler—hâşâ!—şeriatı, istibdada müsait zannederek tûti kuşları taklidi gibi “Şeriat isteriz” demekle, hakikî maksat ortada anlaşılmaz oldu. Zaten plânlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. İşte câ-yı ibret bir nokta-i siyah! HAŞİYE-1

Hakikaten, bence, bir Müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri İslâmiyetten tecerrüt etse bile, fıtratı ve vicdanı hiçbir vakit İslâmiyetten vazgeçemez. En ebleh ve en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinadımız olan İslâmiyete bütün mevcudiyetiyle taraftardır—lâsiyyema siyasetten haberdar olanlar…

Hem zaman-ı saadetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki, bir Müslüman muhakeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyete tercih etmiş olsun ve delil ile başka bir dine dahil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mesele… Taklit ise, ehemmiyetsizdir. Halbuki edyân-ı saire müntesipleri mutlaka fevc fevc, muhakeme-i akliye ile ve burhan-ı kat’î ile daire-i İslâmiyete dahil olmuşlar ve olmaktadırlar.

Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dahil olacaklardır.

Hem de tarih bize bildiriyor ki, ehl-i İslâmın temeddünü, hakikat-i İslâmiyete ittibaları nispetindedir. Başkaların temeddünü ise, dinleriyle mâkûsen mütenasiptir.


Haşiye-1

Gitme, dikkat et. Âlihimmet olanlar, o hadisede sükût ettiler. Garazkâr cerideler hakikî hürriyetin sadâsını susturdular. Meşrutiyet pek az adamların üstüne münhasır kaldı. Fedakârları da dağıldılar.


âlihimmet: himmeti yüksek, büyük gayret sahibi; din, millet gibi mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti taşıyan
burhan-ı kat’î: güçlü ve sağlam kesin delil
câ-yı ibret: ibret edilecek nokta, ibret verici
ceride: gazete
daire-i İslâmiyet: İslâmiyet dairesi
ebleh: ahmak, akılsız
edyân-ı saire: diğer dinler
ehl-i İslâm: İslâma tabi olan, Müslümanlar
fevc fevc: dalga dalga, akın akın
fıtrat: mizaç, karakter, yaratılış
garazkâr: kötü niyet sahibi, art niyetli
hakikat-i İslâmiyet: İslâmiyetin hakikatleri, esasları
hakikaten: gerçekten
hakikî: asıl, gerçek
hamiyet: din, millet gibi mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti; millî onur ve haysiyet
hâşâ: kesinlikle öyle değil
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hürriyet: serbestlik, özgürlük
ibka: devam ettirme, kalıcı hale getirme
ilka: atmak, bırakmak
ism-i mukaddes: kutsal yüce isim; şeriat ismi
istibdad: baskı ve zulüm
istikamet: doğru yolda olma, doğruluk
ittiba: tabi olma, uyma
lâsiyyema: özellikle, bilhassa
mâkûsen mütenasip: ters orantılı
Meşrutiyet: (bk. bilgiler)
mevcudiyet: varlık
muhakeme-i akliye: akıl yürütüp düşünme, değerlendirme
muhalefet-i şeriat: şeriata muhalefet etme, aykırı olma
münhasır: belli bir grup ve şeyle sınırlı, bir şeye mahsus ve ait
müntesip: intisap eden, bağlı olan
nesil: soy, zürriyet
nispet: oran
nokta-i siyah: siyah nokta; dikkat edilmesi gereken bir nokta
sadâ: ses
sedd-i rasîn-i istinad: sağlam dayanak seddi
sefih: bunak, ahmak
şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
seyyiat-ı sabıka: geçmişteki günahlar, önceki kusur ve hatalar
sükût etme: sessiz kalma, susma
tatbikat: yerine getirme, uygulama
tecavüz: haddi aşıp hücum etme, saldırma, sataşma
tecerrüt etmek: soyutlanmak, sıyrılmak
teferruat: ayrıntılar
telkinat: telkinler, fikir aşılamalar
temeddün: medenileşme
tûti kuşu: dudu kuşu, papağan
zaman-ı saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem

Hem de hakikat bize bildiriyor ki, mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyema, uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzet olmuş adam dinsiz yaşayamaz. Zira uyanmış bir beşer, kâinatın tehacümüne karşı istinad edecek ve gayr-ı mahdud âmâline (amellerine) neşvünemâ verecek ve istimdatgâhı olacak noktayı, yani din-i hak olan dâne-i hakikati elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki, herkeste din-i hakkı bulmak için bir meyl-i taharrî uyanmıştır. Demek istikbalde nev-i beşerin din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına beraatü’l-istihlâl vardır.

Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak bir istidadda olan hakikat-i İslâmiyeti, nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve mutaassıp bir kısım hocalara tahsis edip, İslâmiyetin yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz? Hem de, umum kemâlâtı câmi, bütün nev-i beşerin hissiyat-ı âliyesini besleyecek mevaddı muhît olan o kasr-ı nurânî-yi İslâmiyeti, ne cür’etle mâtem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere has olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes âyinesinin müşâhedatına tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.

S – İfrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.

C – Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:

Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler, ve saireler!


âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi
âmâl: emeller, arzular, istekler
bedevî: köylü, göçebe
beraatü’l-istihlâl: güzel bir alâmet, başlangıç
beşer: insan, insanlar
câmi: kendinde toplayan
cür’et: cesaret
dâne-i hakikat: hakikat tanesi, meyvesi, gıdası
din-i fıtrî: insanın yaratılışına uygun olan din; İslâmiyet
din-i hak: hak din, İslâm
ebed: sonsuz, sonsuzluk
fukara: fakirler, yoksullar
gayr-ı mahdud: sınırsız
hakikat: doğru, gerçek
hakikat-i İslâmiyet: İslâmiyetin hakikatleri, esasları
has: özel, ait
hiss-i kablelvuku: bir şeyi olmadan önce hissetme duygusu
hissiyat-ı âliye: yüksek hisler, yüce duygular
ifrat: aşırılık, ileri gitme, haddi aşma
istidat: potansiyet kabiliyet, yetenek
istikbal: gelecek
istimdatgâh: medet isteme, yardım dileme yeri
istinad: dayanma, dayanak
kasr-ı nurânî-yi İslâmiyet: İslâmiyetin nurlu ve aydınlık sarayı
kemâlât: olgunluklar, faziletler, mükemmellikler
lâsiyyema: özellikle, bilhassa
mâtem: yas
mevad: maddeler, malzemeler
meyl-i taharrî: araştırma, inceleme meyli, isteği, eğilimi
muhît: kapsamlı, kuşatıcı
mürteci: geriye gitmek isteyen; gerici
müşâhedat: gözlemler, görülen şeyler
müstakbel: gelecek zaman
mutaassıp: körü körüne bağlı, tutucu
mütenebbih: uyanmış, birşeyden ders alıp aklını başına toplayan
namzet: aday
nazar-ı hafî-i gaybî: görünmeyeni, ileride olacakları görecek şekilde gizli bakış
neşet etme: kaynaklanma, doğma
neşv ü nemâ: büyüme ve gelişme
nev-i beşer: insanlık, insanlar
sair: diğer başka
sâkitâne: susarak, suskun
tâbi: izleme, uyma
tahayyül etmek: hayal etmek
tahkir etmek: aşağılamak, hakaret etmek
tahsis etme: ait, mahsus kılma, ayırma
teçhil etmek: cahillikle suçlamak
tedennî: alçalma, gerileme
tehacüm: hücum, saldırı
temâşâ eden: gözleyen, seyreden
terakki: ilerleme, yükselme, gelişme
ziyalandırmak: aydınlatmak

Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin HAŞİYE-1 mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan

 هَنِۤيئًا لَكُمْ 

sadâsını işiteceksiniz.

Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar, şu kitabın HAŞİYE-2 hakaikini hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki, şu kitabın mesâili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.

Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camiye dâvet ediyorum.

İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!

S – Eskiler bizden âlâ veya bizim gibi. Gelenler bizden daha fena gelecekler.

C – Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültü-hâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi:


Haşiye-1

Medresetü’z-Zehra’nın Van’daki nümunesi olan ve vefat eden Horhor Medresesinin mezartaşı hükmünde bulunan Van Kalesi demektir.

Dipnot-1

Size âfiyet olsun!

Haşiye-2

İstikbalde telif edilecek Risale-i Nur Külliyatını hiss-i kablelvuku ile haber veriyor.


âlâ: üstün, kıymetli
asr-ı hâzır: şimdiki asır
asr-ı sâlis-i aşr: on üçüncü asır
bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz
cennet-âsâ: cennet gibi
ecdad: cedler, atalar, dedeler
fena: kötü
fikren: düşünce olarak
hakaik: gerçekler, esaslar
hakikat: asıl, gerçek, doğru
hakikat-i İslâmiye: İslâmın hakikati, esası
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hayal tevehhüm etmek: hayal sanmak, hayal zannetmek
hiss-i kablelvuku: bir şeyi olmadan önce hissetme duygusu
hitap etmek: konuşmak, seslenmek
Horhor Medresesi: (bk. bilgiler)
istikbal: gelecek
lâkayt: kayıtsız, ilgisiz, duyarsız
mazi: geçmiş
medrese: okul, mektep
Medresetü’z-Zehrâ: (bk. bilgiler)
mesâil: meseleler, konular
mezar-ı müteharrik: hareketli mezar; yaşayan ölü
muâsır: çağdaş, aynı dönemde yaşayan
muhatap: kendisine konuşulan
nesl-i cedid: yeni nesil
nümune: örnek
sadâ: ses
sadakte: doğrudur, doğru söyledin
sureten: şeklen, görünüşte
tahakkuk etme: gerçekleşme
tasavvurat: düşünceler, tasavvurlar
telif: yazma, kaleme alma
temevvüc-sâz: dalgalandıran
tenbih etme: ikaz etme, uyarma
Van: (bk. bilgiler)
Van Kalesi: (bk. bilgiler)
zemin: ortam, yer

“Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akim bir kıyas ettiniz, bizi kısır bıraktınız.”

Hem de sol safında duran ve şehristân-ı istikbâlden gelen evlâtlarınız, sağdaki ecdatlarınızı tasdik ederek demeyecekler mi ki:

“Ey tembel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğrâ ve kübrâsı? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rapt eden rabıtamızın hadd-i evsatı? Heyhât! Ne kadar hakikatsiz ve karıştırıcı ve müşağabeli bir kıyas oldunuz!”1

İşte, ey bedevî göçerler ve ey inkılâp softaları!2 Manzara-i hayal Haşiye 1 üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingte iki taraf da sizi protesto ettiler.


Dipnot-1

Bu cümlelelirn mânâsı için bakınız Kavramlar Sözlüğü: ḳ-ḍ-y kökü.

Dipnot-2

Sonradan ilâve edilmiştir.

Haşiye 1

Hayal dahi bir simotoğraftır.

(Cevaplardan Bir Kısım)

Öyle ise ben derim: Hakikaten sizin harikulâde şecaate istidadınız vardır. Zira bir menfaat veya cüz’î bir haysiyet veya itibarî bir şeref için veya “Filân yiğittir” sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden veya ağasının namusunu isti’zam için kendini feda eden kimseler, eğer uyansalar, hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine HAŞİYE-1, yani üç yüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi? Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binler şevkle satar.

Maatteessüf, güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar. Güya bizim bir kısım içtimaî ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revaç bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revaç bulmadığından cehaletimizin pazarına getirilmiş.


Haşiye-1

Milliyetimiz bir vücuttur. Ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve îmandır.


ahlâk-ı âliye: yüksek, üstün ahlâk
akim bir kıyas: neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas
bedevî: çölde yaşayan, göçebe
cehalet: bilgisizlik, cahillik
cüz’î: az, küçük, ferdî
ecdad: dedeler, atalar, cedler
gayr-ı Müslim: Müslüman olmayan
hadd-i evsat: kıyası meydana getiren önermelerde ortak olarak tekrarlanan sonuç için gerekli bağlantıyı kuran ve kıyasın hükmünün illeti olan terim
harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
haysiyet: itibar, özellik
heyhât: eyvah, yazık
içtimaî: sosyal, toplumsal
inkılâp: değişiklik, karışıklık
isti’zam: büyük gösterme, büyütme, yüceltme
istidad: kabiliyet, yetenek
istihfaf: hafife alma, küçümseme
istihfaf-ı hayat: hayatı küçümseme, hafife alma
itibarî: varsayılan
kübrâ: büyük önerme; kıyası oluşturan önermelerden birisidir. Kıyasın sonuç önermesinin yüklemi olan büyük terim bu büyük önermede bulunur
maatteessüf: maalesef, ne yazık ki
manzara-i hayal: hayal manzarası, insanın kafasında tasarlayıp canlandırdığı manzara
menfaat: fayda, yarar, çıkar
müşağabe: karışık, aldatıcı, kötü, şerli
netice-i hayat: hayatın neticesi, hayatın meyvesi, ürünü
peder: baba
rabıta: bağ, ilişki
rapt eden: bağlayan
revaç: kıymet, değer
rezâil: rezillikler, ahlâka aykırı çirkin ve alçak şeyler
şecaat: yiğitlik, cesaret, kahramanlık
şehristân-ı istikbâl: geleceğin büyük şehri, istikbal memleketi
simotoğraf: sinema, sinema makinesi
Siz misiniz hayatımızın suğrâsı ve kübrâsı?: Siz misiniz hayatımızın neseb bağı olan babalarımız ve bizi dedelerimize bağlayan bağlarımız?
Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rapt eden rabıtamızın hadd-i evsatı?: Siz misiniz şu şanlı dedelerimizle bizim aramızdaki ortak bağ ve ortak nitelik
softa: bir inanışa körü körüne bağlanan kimse
suğrâ: küçük önerme; kıyası oluşturan önermelerden birisidir. Kıyasın sonuç önermesinin öznesi olan küçük terim bu küçük önermede bulunur
uhuvvet: kardeşlik

Hem, büyük bir taaccüple görmüyor musunuz ki, terakkiyat-ı hâzıranın üssü’l-esası ve belki din-i hakkın muktezâsı olan “Ben ölürsem devletim, milletim ve ahbaplarım sağdırlar” gibi kelime-i beyza ve haslet-i hamrâyı gayr-ı müslimler çalmışlar? Çünkü onların bir fedâisi der: “Ben ölürsem milletim sağ olsun; içinde bir hayat-ı mâneviyem vardır.” Ve bütün sefaletin ve şahsiyatın esası olan “Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun. İsterse tûfan olsun” veyahut 

وَاِنْ مِتُّ عَطْشًا فَلاَ نَزَلَ الْقَطْرُ 

olan kelime-i hamka ve seciye-i avra, himmetimizin elini tutmuş, rehberlik ediyor. İşte, en iyi haslet ki, dinimizin muktezasıdır:

Biz ruhumuzla, canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki:

“Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet haydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayat-ı mâneviyem beni yaşattırır; âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder.

وَالْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا 2″

deyip, nurun ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.

S – Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?

C – Doğruluk.

S – Daha?

C – Yalan söylememek.

S – Sonra?

C – Sıdk, sadakat, ihlâs, sebat, tesanüd.

S – Neden?

C – Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan kâfi değil midir ki, hayatımızın bekàsı imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır?

…….

S – En evvel rüesâmız ıslah olunmalı.

C – Evet, reisleriniz malınızı ceplerine indirip hapsettikleri gibi, akıllarınızı da


Dipnot-1

Ben susuzluktan ölürsem, artık bir tek damla bile yağmasın!

Dipnot-2

Ölüm, Nevruz günümüzdür, baharımızdır.


ahbap: dostlar, sevilenler
âlem-i ulvî: yüce âlem; âhiret âlemi
bâkî: devamlı, kalıcı
bekà: devamlılık, kalıcılık
burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil, kanıt
din-i hak: hak din, İslâm
fedâi: fedakâr, kendini bir hizmete adayan
gayr-ı Müslim: Müslüman olmayan
hamiyet: din gibi mukaddes değerleri ve aile ve vatanı koruma duygusu ve gayreti
haslet: huy, karakter
haslet-i hamrâ: haya hasleti, utanma ve ar duygusu
hay: sağ, canlı
hayat-ı mâneviye: maddî olmayan, mânevî hayat
himmet: ciddi gayret, yardım
ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
ilelebed: sonsuza kadar
ıslah: düzelme, iyileşme
kâfi: yeterli
kelime-i avra: kör söz, basiretsizce söylenilen söz
kelime-i beyza: parlak, kıymetli söz
kelime-i hamka: ahmakça söz
küfür: inanmama, inkâr etme
mahiyet: asıl esas, temel nitelik
muktezâ: bir şeyin gereği
mütelezziz: lezzet alan, lezzetlenen
reis: başkan; idareci, yönetici
rüesâ: reisler, başkanlar; idareciler ve yöneticiler
sadakat: bağlılık, doğruluk
şahsiyat: kişisellik, bencillik
sebat: kararlı olma
seciye-i avra: tek gözlü, âhireti görmeme ve sadece dünyaya dalma; dünyaperestlik, dünyaya düşkünlük karakteri, hâli
sefalet: perişanlık, yoksulluk
sevâb-ı uhrevî: âhiret mükâfatı, sevabı
sıdk: doğruluk
taaccüp: hayret etme, şaşkınlık
terakkiyat-ı hâzıra: şimdiki gelişmeler, ilerlemeler
tesanüd: dayanışma
tûfan: büyük sel felâketi
üssü’l-esas: temel unsur

sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyleyse, şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:

Eyyühe’r-ruûs ve’r-ruesâ! Tekâsülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havale etmeyiniz. Elinizdeki malımızla ve yanınızdaki aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü, şu mesâkini istihdam etmekle ücretinizi almışsınız.

فَعَلَيْكُمْ بِالتَّدَارُكِ لِمَاضَيَّعْتُمْ فِى الصَّيْفِ     1

İşte şimdi hizmet vaktidir…

Elhasıl: İslâm uyandı ve uyanıyor. HAŞİYE-1 Fenalığı fena, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşâirini tevbekâr eden, işte bu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu istidadı almakta ve kesb etmektedir. Lâkin, sizler bedevî olduğunuzdan ve fıtrat-ı asliyeniz, oldukça bozulmamış olduğundan, İslâmiyetin kudsî milliyetine daha yakınsınız.

…….

Seyahatimde beni tanımayanlar kıyafetime bakıp, beni tâcir zannettiklerinden derlerdi ki:

S – Tâcir misin?

C – Evet, hem tâcirim, hem de kimyagerim.

S – Nasıl?

C – İki madde var, mezc ettiriyorum. Birinden tiryak-ı şâfi, birinden elektrik-i muzî tevellüd eder.

S – Bunlar nerede bulunur?

C – Medeniyet ve fazilet çarşısında, cephesinde insan yazılı ve iki ayak üstünde gezen sandık içindeki, üstüne kalb yazılan ya siyah veya pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.

S – İsimleri nedir?

C – İman, muhabbet, sadakat, hamiyet.

 Ceride-i Seyyare, Ebu Lâşey, İbnüzzaman,
Ehu’l-Acâib, İbn-u Ammil-Garâib
Said Nursî


Dipnot-1

Vakit geçmiş değil, eskiden kaybettiklerinizi şimdi tedârik edin. (Yazın kaybettiklerinizi şimdi hazırlamaya ve bulmaya bakın.)

Haşiye-1

Evet, kırk beş sene evvel söylenen bu sözü Pakistan, Arabistan aşâiri dahi hâkimiyet ve istiklâliyetlerini kazandıklarından, Eski Said’i bu dersinde tasdik ediyorlar ve daha da edecekler.


Arabistan: (bk. bilgiler)
aşâir: aşîretler; kabileler
bedevî: çölde yaşayan, göçebe
Ceride-i Seyyare: hareketli gazete, yürüyen gazete
dimağ: beyin
Ebu Lâ-şey: hiçbir şeyin babası; kimsesiz, kimsesi olmayan
Ehu’l-Acâib: tuhaflıkların kardeşi
elektrik-i muzî: parlak ışık veren, aydınlatan lamba
elhasıl: kısaca, özetle
Eski Said: Bediüzzaman Said Nursî
eyyühe’r-ruûs ve’r-ruesâ: ey başlar ve başkanlar, ey yönetici ve idareciler
fazilet: değer ve üstünlük
fıtrat-ı asliye: esas yaratılış gayesi
hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
havale: bırakma, gönderme
İbn-u Ammil-Garâib: garipliklerin amca oğlu
ibnü’z-zaman: bu zamanın evladı, çocuğu
istidad: kabiliyet, yetenek
istihdam: çalıştırma, kullanma
istiklâl: bağımsızlık
kesb etmek: kazanmak
mesâkin: miskinler, zavallı fakir kimseler
mezc etme: kaynaştırma
muhabbet: sevgi
Pakistan: (bk. bilgiler)
tâcir: tüccar
tekâsülî: tembellikle ilgili, tembellikten gelen
tevbekâr: pişmanlık duyup bağışlanma dileyen
tevekkül etmek: Allah’a dayanmak ve güvenmek
tevellüd etme: meydana gelme, üreme
tiryak-ı şâfi: şifalı, şifa verici güçlü ilâç

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın İlk Hayatı, Şarktaki Aşâirle Muhavere, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.14.105