Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. – Cumartesi Dersleri 24. 4. 1.

Kur'ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. - Cumartesi Dersleri 24. 4. 1.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Dördüncü Dal.

Kur'ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. - Cumartesi Dersleri 24. 4. 1.
Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. – Cumartesi Dersleri 24. 4. 1.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Dördüncü Söz

DÖRDÜNCÜ DAL

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَۤابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللهَ يَفْعَلُ مَايَشَۤاءُ     1

Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız birtek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:

Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz, onların ibadetlerinin tenevvüünün bir nev’ini, bir temsille beyan ederiz.

Meselâ, 

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 

azîm bir mâlikü’l-mülk, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o zat dört nevi ameleyi onun binasında istihdam ve istimal eder.

Birinci nevi: Onun memlük ve köleleridir. Bu nev’in ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar, seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet lâtif bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini ziyade eder. Onlar, o mukaddes seyyidlerine intisaplarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifa ediyorlar. Hem o seyyidin namıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da mânevî lezzet buluyorlar; ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar.

İkinci kısım ki, bazı âmi hizmetkârlardır. Bilmiyorlar, niçin işliyorlar. Belki o mâlik-i zîşan onları istimal ediyor, kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz’î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki, amellerine ne çeşit küllî gayeler, âli maslahatlar terettüp ediyor. Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.


Dipnot-1

“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde eder. Birçoğu da vardır ki, onlar üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, ona ikramda bulunup şerefli hâle getirecek kimse yoktur. Şüphesiz ki Allah dilediğini yapar.” Hacc Sûresi, 22:18. (Bu âyet secde âyetidir.)

Dipnot-2

“En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.


âli: yüksek, yüce
amel: iş, fiil
amele: işçiler
âmi: basit, sıradan
Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş)
azîm: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m)
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
bina etmek: yapmak
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cevher: asıl, öz
cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
ferş: yer
hamd: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d)
hizmetkâr: hizmetç
iibadet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)
iktifa etme: yetinme
intisap: bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b)
istihdam: çalıştırma
istimal: kullanma
küllî: çok, büyük, kapsamlı (bk. k-l-l)
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
mâlik-i zîşan: şanlı ve şerefli sahip (bk. m-l-k; ẕî)
mâlikü’l-mülk: bütün mülkün sahibi (bk. m-l-k)
maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)
mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)
medh: övgü
memluk: köle (bk. m-l-k)
mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış (bk. ḳ-d-s)
nam: ad, şan
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nev’: tür, çeşit
semek: balık
şevk: çok arzu, şiddetli istek
seyyarat: gezegenler
seyyid: efendi
tasrih etmek: açık şekilde bildirmek
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)tenevvü: çeşitlilik
terettüp: gerekme
tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
tevehhüm: olmayan birşeyi varsaymak
vasıf: sıfat, nitelik (bk. v-ṣ-f)
zerre: atom
ziyade etmek: artırmak, çoğaltmak

Üçüncü kısım: O mâlikü’l-mülkün bir kısım hayvânâtı var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor. Onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da istidatlarına muvafık işlerde çalışmaları, onlara bir telezzüz veriyor. Çünkü, bilkuvve bir kabiliyet ve bir istidat, fiil ve amel suretine girse, inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir. Ve bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i mâneviyedir; onunla iktifa ederler.

Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki, biliyorlar ne işliyorlar ve niçin işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sair ameleler niçin işliyorlar ve o mâlikü’l-mülkün maksadı nedir, niçin işlettiriyor? İşte bu nevi amelelerin sair amelelere bir riyaset ve nezaretleri var. Onların derecat ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var.

Aynen bunun gibi, semâvât ve arzın Mâlik-i Zülcelâli ve dünya ve âhiretin Bâni-i Zülcemâli olan Rabbü’l-Âlemîn—değil ihtiyaç için, çünkü herşeyin Hâlıkı Odur; belki izzet ve azamet ve rububiyetin şuûnâtı gibi bazı hikmetler için—şu kâinat sarayında, şu daire-i esbab içinde, hem melâikeyi, hem hayvânâtı, hem cemâdat ve nebâtâtı, hem insanları istihdam ediyor, onlara ibadet ettiriyor. Şu dört nev’i, ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetle mükellef etmiştir.

Birinci kısım: Temsilde memlüklere misal melâikelerdir. Melâikeler ise, onlarda mücahede ile terakkiyat yoktur. Belki herbirinin sabit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsusaları var, nefs-i ibadetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var. Demek, o hizmetkârlarının mükâfatı, hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan mâ, hava ve ziya ve gıda ile tagaddî edip telezzüz eder. Öyle de, melekler zikir ve tesbih ve hamd ve ibadet ve marifet ve muhabbetin envarıyla tagaddî edip telezzüz ediyorlar.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
amel: iş, fiil
amele: işçiler
arz: yer, dünya
azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m)
Bâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi, herşeyin yapıcısı olan Allah (bk. ẕü; c-m-l)
bilkuvve: potansiyel olarak
cemâdat: cansız varlıklar
daire-i esbab: sebepler dairesi (bk. s-b-b)
derecat: dereceler
envar: nurlar (bk. n-v-r)
Hâlık: yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hamd: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)
ibadet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)
iktifa etme: yetinme
inbisat: genişleme, yayılma
istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
istihdam: çalıştırma
izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z)
kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n)
lezzet-i mâneviye: manevi lezzet (bk. a-n-y)
: sumaksat: istek (bk. ḳ-ṣ-d)
Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l)
mâlikü’l-mülk: bütün mülkün sahibi (bk. m-l-k)
marifet: Allah’ı tanıma, bilme (bk. a-r-f)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
memlük: köle (bk. m-l-k)
misal: örnek (bk. m-s̱-l)
muayyen: belirlenmiş
mücahede: mücadele (bk. c-h-d)
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
mükâfat: ödül
mükellef: yükümlü
muvafık: uygun
nebâtât: bitkiler
nefs-i amel: işin kendisi (bk. n-f-s)
nefs-i ibadet: ibâdetin kendisi (bk. n-f-s; a-b-d)
nev’: çeşit, tür
nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; a-l-m)
riyaset: başkanlık
rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
sair: diğer
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
şuûnât: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)
tagaddî: gıdalanma, beslenme
tefeyyüz: feyizlenme (bk. f-y-ḍ)telezzüz: lezzetlenme
temsil: örnek
teneffüs: nefes alma, soluklanma
terakkiyat: ilerleme, yükselme
tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
vezâif-i ubûdiyet: kulluk görevleri (bk. a-b-d)
zevk-i mahsusa: özel zevk
zikir: Allah’ı anma
ziya: ışık

Çünkü onlar nurdan mahlûk oldukları için, gıdalarına nur kâfidir. Hattâ nura yakın olan râyiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet, ervâh-ı tayyibe, revâyih-i tayyibeyi sever.

Hem melekler, Mâbudlarının emriyle işledikleri işlerde ve Onun hesabıyla işledikleri amellerde ve Onun namıyla ettikleri hizmette ve Onun nazarıyla yaptıkları nezarette ve Onun intisabıyla kazandıkları şerefte ve Onun mülk ve melekûtunun mütalâasıyla aldıkları tenezzühte ve Onun tecelliyât-ı cemâliye ve celâliyesinin müşahedesiyle kazandıkları tena’umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki, akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.

Meleklerin bir kısmı âbiddirler. Diğer bir kısmının ubûdiyetleri, ameldedir. Melâike-i arziyenin amele kısmı, bir nevi insan gibidir, tabir caizse bir nevi çobanlık ederler. Bir nev’i de çiftçilik ederler.

Yani rû-yi zemin umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvânâtın taifelerine, Hâlık-ı Zülcelâlin emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müekkel nezaret eder. Ondan daha küçük, herbir nevi hayvânâta mahsus, bir nevi çobanlık edecek bir melâike-i müekkel var.

Hem de rû-yi zemin bir tarladır; umum nebâtat onun içinde ekilir. Umumuna, Cenâb-ı Hakkın namıyla, kuvvetiyle nezaret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir taife-i mahsusaya nezaret etmekle Cenâb-ı Hakka ibadet ve tesbih eden melekler var. Rezzâkıyet arşının hamelesinden olan Hazret-i Mikail aleyhisselâm, şunların en büyük nâzırlarıdır.

Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur. Çünkü onların nezaretleri sırf Cenâb-ı Hakkın hesabıyladır ve Onun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezaretleri, yalnız Rububiyetin tecelliyâtını, memur olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalâa etmek ve evâmir-i İlâhiyeyi o nev’e bir nevi ilham etmek ve o


âbid: ibadet eden (bk. a-b-d)
akl-ı beşer: insan aklı
Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)
amel: iş, fiil
cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y)
ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-h)
evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h)
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hamele: taşıyıcılar
havl: güç
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
Hazret-i Mikâil: (bk. bilgiler)
ilham etmek: kalb yoluyla bildirmek
intisab: bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b)
kâfi: yeterli
kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
Mâbud: Kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d)
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
mahsus: has, özel
melâike-i arziye: dünyadaki işlerle meşgul olan melekler (bk. m-l-k)
melek-i müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli melek (bk. m-l-k; v-k-l)
melekût: varlığın iç yüzü, hakikati (bk. m-l-k)
mesabe: derece
mezraa: tarla
müekkel: vazifeli, görevli (bk. v-k-l)
mülk: varlığın dış yüzü, maddî âlem (bk. m-l-k)
müşabehet: benzeyiş
müşahede: gözlemleme (bk. ş-h-d)
mütalâa: etraflıca inceleyip düşünme
nam: ad, şan
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nâzır: bakan, gözetici (bk. n-ẓ-r)
nebâtat: bitkiler
nevi: tür, çeşit
nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
rahmet: şefkat, merhamet, ihsan (bk. r-ḥ-m)
râyiha-i tayyibe: güzel, hoş koku
revâyih-i tayyibe: temiz ve güzel kokular
rezzâkiyet arşı: rızık vericilik makamı (bk. r-z-ḳ; a-r-ş)
rû-yi zemin: yeryüzü
Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
saadet-i azîme: büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m)
taife: topluluk
taife-i mahsusa: özel topluluk
tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y)
tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye: Allah’ın güzellik ve yücelik sıfatlarının yansımaları (bk. c-l-y; c-m-l; c-l-l)
tena’um: nimetlenme (bk. n-a-m)
tenezzüh: ferahlama, rahatlama (bk. n-z-h)
tesbih: Allah’ı yüce şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
umum: bütün
umumî: genel

nev’in ef’âl-i ihtiyariyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtâta nezaretleri, onların tesbihat-ı mâneviyelerini melek lisanıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelâle karşı takdim ettiği tahiyyât-ı mâneviyelerini melek lisanıyla ilân etmek, hem onlara verilen cihâzâtı hüsn-ü istimal etmek ve bazı gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir.

Melâikelerin şu hizmetleri, cüz-ü ihtiyarîleriyle bir nevi kisbdir. Belki bir nevi ubûdiyet ve ibadettir. Tasarruf-u hakikîleri yoktur. Çünkü herşeyde Hâlık-ı Külli Şeye has bir sikke vardır; başkaları parmağını icada karıştıramaz. Demek melâikelerin şu nevi amelleri ise onların ibadetidir; insan gibi âdetleri değildir.


âdet: alışkanlık
amel: iş, fiil
amele: işçiler
bahis: konu
cihâzât: donanım, cihazlar
cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r)
ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller (bk. f-a-l; ḫ-y-r)
Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve eşsiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m)
Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hârika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
hakikat: gerçek (bk.ḥ-ḳ-ḳ)
hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ)
Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l)
has: özel
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hatib-i Rabbânî: Allah’ın bir hutbecisi, Onun adına koşan (bk. ḫ-ṭ-b; r-b-b)
hayvânat: hayvanlar
hüsn-ü istimal: güzel ve iyi kullanma (bk. ḥ-s-n)
icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n)
ilân-ı sürur: sevincin duyurulması
iştiha: iştah, fazla arzu ve istek
istihdam etmek: çalıştırmak
istimal etmek: kullanmak
kabile: topluluk
kerîm: cömertlik ve ikram sahibi (bk. k-r-m)
kisb: kazanma, edinme
lisan: dil
livechillah: Allah için
Mâlikü’l-Mülki Zü’l-Celâli ve’l-İkram: bütün mülkün sahibi, sonsuz haşmet ve ikram sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l; k-r-m)
maruf: bilinen, tanınan (bk. a-r-f)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
memur: görevli
münasebât-ı şedide: kuvvetli bağlantılar (bk. n-s-b)
muvazzaf: vazifeli, görevl
inam: ad
nebâtât: bitkiler
nefis: kendisi; maddî lezzetlere düşkün olan güç (bk. n-f-s)
nev’: çeşit, tür
nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
Rahmân: sonsuz rahmet sahibi olan ve merhametin eserleri bütün varlıkları kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)
Rezzâk-ı Kerîm: bütün yaratılmışların rızıklarını veren ve pek büyük ikram sahibi olan Allah (bk. r-z-ḳ; k-r-m)
şairâne: şairce, şair gibi
saray-ı kâinat: kâinat sarayı (bk. k-v-n)
sikke: varlıkların Allah’a ait olduklarını gösteren üstlerindeki mühür, damga
tahiyyât-ı mâneviye: mânevi selâm ve dualar (bk. ḥ-y-y; a-n-y)
taife: topluluk
takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m)
tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
tasarruf-u hakikî: gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f; ḥ-ḳ-ḳ)
tesbihat-ı mâneviye: sözle değil de mânâ ile yapılan tesbihat (bk. s-b-ḥ; a-n-y)
tevcih etmek: yöneltmek
ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)
zemin: yeryüzü
zımn: iç

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.470

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dorduncu-soz/471


CUMARTESİ DERSLERİ

Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür'atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.
Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.

Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür'atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal On Birinci Asıl ve On İkinci Asıl.

Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür'atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.
Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Dördüncü Söz

ÜÇÜNCÜ DAL

ON BİRİNCİ ASIL:

Nasıl Kur’ân-ı Hakîmin müteşâbihâtı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehâdisin de, Kur’ân’ın müteşâbihâtı gibi, müşkilâtı vardır. Bazan çok dikkatli bir tefsire ve tabire muhtaçtır. Geçmiş misallerle iktifa edebilirsiniz.

Evet, nasıl ki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tabir eder. Öyle de, bazan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tabir ediyor. Öyle de, ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam! Sırr-ı

 مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى 

ve

 تَنَامُ عَيْنِى وَلاَ يَنَامُ قَلْبِى 

hükmüne mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan zâtın gördüğünü, sen kendi rüyanda inkâr değil, tabir et.

Evet, uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müthiş bir harpte yaralar alır gibi bir hakikat-i nevmiye bazan telâkki eder. Ondan sorulsa, “Hakikaten ben yaralandım.  


Dipnot-1

“Göz ne şaştı, ne de başka birşeye baktı.” Necm Sûresi, 53:17.

Dipnot-2

“Benim gözüm uyur, kalbim uyumaz.” Buhari, Teheccüd 16, Teravih 1, Menâkıb 24; Tirmizi, Edeb 86; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 36; Ebû Dâvud, Tahâret 79; Müsned, 1:274.


âlem-i menâm: uyku âlemi (bk. a-l-m)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
ehâdis/ehadis-i şerife: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
elhasıl: özetle, sonuç olarak
evvelâ: önce
gaflet: umursamazlık, sorumsuzluk, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l)
hakikat-i nevmiye: uyku gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: zarar, eksiklik
hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hodbin: bencil, kibirli
hüşyar: uyanık
iktifa: yetinme
inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
insaf: vicdana uygun davranış
insafsız: vicdansız
kat’î: kesin
kavî: kuvvetli, güçlü
kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)
mertebe-i ismet: günahsızlık, masumluk mertebesi
muhalif-i vaki: vakıaya aykırı, gerçeğe zıt
münekkit: tenkitçi
müşkilât: zorluklar
müteşâbihât: mânâsı açık olmayan âyetler
mutlak: kesin olarak, kayıtsız, şartsız (bk. ṭ-l-ḳ)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
netice-i kelâm: sözün neticesi, özü (bk. k-l-m)
râci: ait
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
sû-i fehm: kötü anlayış
tabir: açıklama, yorumlama (bk. a-b-r)
tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r)
tekzip etmek: yalanlamak
telâkki etmek: kabul etmek
tenvim edilen: uyutulan
tevil: yorum
yakzan: uyanık

Bana top, tüfek atıldı” diyecek. Yanında oturanlar, onun uykusundaki ıztırabına gülüyorlar.

İşte, bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-ı Nübüvvete mihenk olamazlar.

ON İKİNCİ ASIL: 

Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve iman, vahdete, âhirete, Ulûhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır.

Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü’d-din ve ulemâ-i ilm-i kelâmın makàsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir. İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mahiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakikî hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkıkîn-i İslâmiyeyi, hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i Nübüvvet ile makàsıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler?

Hem bir şey, iki nazarla bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-i kat’iyesi, Kur’ân’ın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misal zikrederiz.

Meselâ, küre-i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa, hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi, hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk… Fakat ehl-i Kur’ân nazarıyla bakıldığı vakit, On Beşinci Sözde izah edildiği gibi, hakikati şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan en


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
ahval: haller
dâmen: etek
ehl-i felsefe ve hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m)
ehl-i hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m)
ehl-i Kur’ân: Kur’ân ilmiyle uğraşanlar; müfessirler gibi
ehl-i usulü’d-din: din usulcüleri; hadis, fıkıh ve tefsir âlimleri gibi
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
fehmetmek: anlamak
fen: bilim dalı
fikr-i felsefe: felsefe düşüncesi (bk. f-k-r)
hadsiz: sayısız
hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakaik-i Nübüvvet: Peygamberlik gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-b-e)
hakaik-ı kudsiye: mukaddes gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḳ-d-s)
hakikat-i kat’iye: kesin gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m)
hükema: filozoflar, felsefeciler (bk. ḥ-k-m)
kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
küre-i arz: yer küre, dünya
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d)
makàsıd-ı âliye-i kudsiye: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan İlâhî maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; ḳ-d-s)
maksad: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mihenk: ölçü
misal: örnek, benzetme (bk. m-s̱-l)
mü’min: iman etmiş, imanlı (bk. e-m-n)
muallâ: yüksek, yüce
muhakkıkîn-i İslâmiye: hakikatleri araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)
muhtelif: farklı
münezzeh: kusur ve eksiklikten yüce, temiz (bk. n-z-h)
mutavassıt: orta derecede
nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı gaflet: gaflet bakışı (bk. n-ẓ-r; ğ-f-l)
nazar-ı Nübüvvet: Peygamberlik bakışı (bk. n-ẓ-r; n-b-e)
nevm-âlûd: uykulu
nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)
nokta-i nazar: bakış açısı
semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m)
seyyare: gezegen
sır: gizem, gizli gerçek
tabiat: doğa, canlı ve cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
tafsil-i mahiyet: öz niteliğinin ayrıntılı açıklaması
tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)
ulemâ-i ilm-i kelâm: kelâm ilmiyle uğraşan âlimler (bk. a-l-m; k-l-m)
Ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviye: din ve âhiretle ilgili yüksek ilimler (bk. a-l-m; e-l-h; e-ḫ-r)
vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)
veraset-i Nübüvvet: Peygamber varisliği (bk. n-b-e)
zikretmek: belirtmek, hatırlatmak

câmi’, en bedî ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. İşte, arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta karşı, küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren 

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 

diyor.

İşte, sair mesâili buna kıyas et ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri, Kur’ân’ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.


Dipnot-1

“Göklerin ve yerin Rabbi.” Kehf Sûresi, 18:14; Sâd Sûresi, 38:66; Zuhruf Sûresi, 43:82; Nebe Sûresi, 78:37.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
arz: yeryüzü, dünya
azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y)
aziz: izzetli, değerli (bk. a-z-z)
bedî: güzel, eşsiz (bk. b-d-a)
besâtîn-i daime: dâimî bostan ve bahçeler
câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)
cevâdâne: çömertçe (bk. c-v-d)
ehemmiyet-i san’aviye: san’at bakımından önemlilik (bk. ṣ-n-a)
envâ-ı sağire: küçük çeşitler
faaliyet-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b)
hadsiz: sınırsız
hakaret: küçüklük, değersizlik
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hususan: özellikle
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r)
mâkes: yansıma yeri
mânen: mânevî yönden (bk. a-n-y)
masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
mazhar: görüntü yeri, ayna (bk. ẓ-h-r)
medar: eksen, yörünge
menâzır-ı sermediye: daimî manzaralar (bk. n-ẓ-r)
mensucât-ı ebediye: sonsuzluğa ait dokumalar (bk. e-b-d)
mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l)
meşher: sergi yeri
mesken: ev, mekân (bk. s-k-n)
mezraa: tarla
mikyas: ölçek
mu’cizât-ı san’ât: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a)
mucize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
mukabil: karşılık
mükerreren: tekrar tekrar
müsademe: çarpışma, çatışma
muvakkat: geçici
nebâtat: bitkiler
nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)
nokta-i mihrakiye: odak noktası
nokta-i nazar: bakış açısı (bk. n-ẓ-r)
nümunegâh: örneklerin bulunduğu yer
Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz: göklerin ve yerin Rabbi (bk. r-b-b; s-m-v)
sair: diğer
san’aten: san’at yönünden (bk. ṣ-n-a)
semâ: gökyüzü (bk. s-m-v)
semâvât: gökler (bk. s-m-v)
taklitgâh: taklit yeri
tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin yansıması (bk. c-l-y; s-m-v)
terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b)
zemin: yeryüzü

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, On Birinci Asıl ve On İkinci Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.468

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dorduncu-soz/468


CUMARTESİ DERSLERİ

Hilâf-ı hakikat ve kat'î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır de, ilişme. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.
Hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır de, ilişme. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. “Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.

Hilâf-ı hakikat ve kat'î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır de, ilişme. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. ‘Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır’ de, ilişme.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal Onuncu Asıl.

Hilâf-ı hakikat ve kat'î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır de, ilişme. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.
Hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır de, ilişme. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Dördüncü Söz

ÜÇÜNCÜ DAL

ONUNCU ASIL: 

Ekser taife-i mahlûkatta olduğu gibi, ef’al ve a’mâl-i beşeriyede bazı harika fertler bulunur. O fertler, eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medar-ı fahrleridir, yoksa medar-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar; adeta birer şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair fertlerin herbirisi, o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel harika fert mutlak, müphem bulunup, her yerde bulunması mümkün… Şu ipham itibarıyla, mantıkça kaziye-i mümkine suretinde, külliyetine hükmedilebilir. Yani, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.

Meselâ, “Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir hac kadardır.”

İşte, iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Herbir iki rekât namazda, bu mânâ külliyetle mümkündür.

Demek, şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır; külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır; veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehâdisteki külliyet ise, imkân itibarıyladır.

Meselâ, “Gıybet, katl gibidir.” Demek gıybette öyle bir fert bulunur ki, katl gibi bir zehr-i kàtilden daha muzırdır.

Meselâ, “Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.”2

Şimdi, tergib veya teşvik için, o müphem ferd-i mükemmel, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını vaki bir surette göstermekle, hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.

Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en


Dipnot-1

bk. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 7740; Müsnedü’l-Firdevs, 3:116, 117.

Dipnot-2

bk. Et-Terğîb ve’t-Terhîb, 3:421, 434; Kenzü’l-Ummâl, 6:422.


abd: köle (bk. a-b-d)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
âlem-i ebedî: sonsuz âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-b-d)
âzâd: hürriyetine kavuşturma
bilfiil: fiilen, uygulamada olan (bk. f-a-l)
daimî: devamlı
ef’al ve a’mâl-i beşeriye: insanların iş ve davranışları (bk. f-a-l)
ehâdis: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
ferd-i mükemmel: mükemmel fert, birey (bk. f-r-d; k-m-l)
gaye-i hayal: hayal edilen gaye (bk. ḫ-y-l)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hasene: sevap, iyilik (bk. ḥ-s-n)
hayr: iyilik (bk. ḫ-y-r)
imkân: mümkün olma, olabilirlik (bk. m-k-n)
ipham: gizli, belirsiz bırakma
kàtl: öldürme
kaziye-i mümkine: mümkün olan hüküm; olabilirlik içeren önerme (bk. m-k-n)
küllî/külliye: genel, kapsamlı (bk. k-l-l)
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
mecmu-u hurufat: harflerin toplamı (bk. c-m-a)
medar-ı fahr: övünç vesilesi
medar-ı şeâmet: kötülük, uğursuzluk vesilesi
mikyas: ölçek
mücazefe: abartma, mübalağa
mukabil: karşılık
mümkine: varlığı ile yokluğu imkan dahilinde olan (bk. m-k-n)
müphem: gizli, belirsiz
mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ)
muvakkat: geçici
muzaaf: kat kat
muzır: zararlı
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
netice: sonuç
nevi: tür, çeşit
nisbet: kıyas, ölçü (bk. n-s-b)
rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
sadaka-i azîme: büyük sadaka (bk. ṣ-d-ḳ; a-ẓ-m)
şahs-ı mânevî: mânevî şahıs; tüzel kişilik, kollektif kişilik (bk. a-n-y)
sair: diğer
şer: kötülük
suret: biçim, şekil (bk. ṣ-v-r)
tahrik: harekete geçirme
taife-i mahlûkat: yaratıklar taifesi (bk. ḫ-l-ḳ)
takriben: yaklaşık olarak
tatbik: uygulama
tergib: isteklendirme
teşvik: şevklendirme
vaki: olmuş, mevcut
vuku: gerçekleşme, meydana gelme
zehr-i kâtil: öldürücü zehir

büyüğü, oranın en küçüğüne muvazi gelemez. Sevab-ı a’mâl o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor, aklımıza sığıştıramıyoruz. Meselâ

مَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَهَارُونَ     1

yani

اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ اْلاَرَضِينَ     رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَۤاءُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ     اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ اْلاَرَضِينَ     رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ     وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ     2

İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celb eden, şu gibi rivâyetlerdir. Hakikati şudur ki:

Dünyada, dar nazarımızla, kısacık fikrimizle, Mûsâ ve Hârun Aleyhimesselâmın sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz? Âlem-i ebediyette, Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebediyede, nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine, birtek virde mukabil vereceği hakikat-i sevap, o iki zâtın sevaplarına—fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevaplarına—müsavi olabilir.

Meselâ, bedevî, vahşî bir adam, hiç padişahı görmemiş, saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder; o mahdut fikriyle, bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sade-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Padişah kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor! Âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farz ediyorlar.


Dipnot-1

“Kim bunu okursa, Mûsâ ile Hârun’un sevaplarının misli ona verilir.” Şeyh Ahmed Gümüşhanevî, Mecmuatü’l-Ahzâb, s. 263.

Dipnot-2

Hamd o Allah’a mahsustur ki, Göklerin Rabbi, Yerlerin Rabbi, Âlemlerin Rabbidir. Göklerde ve yerde kibriyâ Ona mahsustur. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Hamd o Allah’a mahsustur ki, Göklerin Rabbi, Yerlerin Rabbi, Âlemlerin Rabbidir. Göklerde ve yerde azamet Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Mülk de Ona âittir. O Göklerin Rabbidir. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.


abd: kul (bk. a-b-d)
âdi: basit
âlem-i ebediyet: sonsuzluk âlemi (bk. a-l-m; e-b-d)
Aleyhimesselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m)
bedevî: çölde yaşayan, göçebe
celb etmek: çekmek
daire-i ilm ve tahmin: ilim alanı ve tatmin alanı (bk. a-l-m)
farz etmek: sanmak, zannetmek
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i sevap: sevap gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hârun: (bk. bilgiler)
haşmet: büyüklük, ihtişam
mahdut: sınırlı
mukabil: karşılık
Mûsâ: (bk. bilgiler)
müsavi: eşit, denk
muvazi: denk, eşit
nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)
nihayetsiz: sınırsız
Rahîm-i Mutlak: rahmeti sınırsız olan Allah (bk. r-ḥ-m; ṭ-l-ḳ)
rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
sade-dil: saf, temiz kalpli
sevab-ı a’mâl: amellerin sevabı, karşılığı
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)
taife: topluluk, grup
tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r)
vahşî: medeni olmayan, yabanî
vird: devamlı yapılan zikir
ziyade: çok, fazla

Şimdi, biri o adamlardan birisine dese, “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim. Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim”; o söz hakikattir. Çünkü, haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.

İşte, dünya nazarıyla, dar fikrimizle, âhirete müteveccih hakaik-ı sevabiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Mûsâ (a.s.) ve Hârun’un (a.s.) meçhulümüz olan hakikî sevapları ile muvazene değil—çünkü teşbih kaidesi, meçhulü malûma kıyas eder—belki muvazene edilen, malûmumuz olan ve tahminimize giren sevaplarıyla, bir abd-i mü’minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır.

Hem de, deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, güneşin tamam-ı aksini tutmakta müsavidirler. Fark keyfiyettedir. Hazret-i Mûsâ (a.s.) ve Hârun’un (a.s.) deniz-misal âyine-i ruhlarına in’ikâs eden mahiyet-i sevap, bir katre hükmünde bir abd-i mü’minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevaptır. Mahiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kabiliyete tâbidir.

Hem bazan olur ki, birtek kelime, birtek tesbih öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, birtek âyet, Kur’ân kadar faide verebilir.

Hem İsm-i Âzama mazhar olan Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile İsm-i Âzam zılline mazhar bir mü’min, kendi kabiliyeti itibarıyla, kemiyetçe bir nebînin feyzi kadar sevap alıyor denilse, hilâf-ı hakikat olamaz.

Hem de sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki, bir zerrecik bir şişede, semâvât, nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de, niyet-i hâlise ile şeffafiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nuranî sevap ve fazilet yerleşebilir.


abd-i mü’min: iman etmiş kul (bk. a-b-d; e-m-n)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
âyine-i ruh: ruh aynası (bk. r-v-ḥ)
bedevî: çölde yaşayan, göçebe
daire-i fikr: düşünce alanı (bk. f-k-r)
deniz-misal: deniz gibi (bk. m-s̱-l)
fazilet: değer, üstünlük (bk. f-ḍ-l)
feyz: mânevî gıda, lütuf (bk. f-y-ḍ)
feyz-i İlâhiye: Allah’ın feyzi, lütfu (bk. f-y-ḍ; e-l-h)
hakaik-i sevabiye: sevap gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâlât: haller, durumlar
haşmet: görkem, ihtişam
haşmet-i padişahî: padişahın haşmeti, görkemi
Hazret-i Hârun: (bk. bilgiler)
Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler)
hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
in’ikâs: yansıma
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
kaide: düstur, prensip
Katre: damla
kemiyet: sayıca çokluk, nicelik
keyfiyet: özellik, nitelik, durum
mahiyet: nitelik, esas
mahiyet-i sevap: sevabın mahiyeti
malûm: bilinen (bk. a-l-m)
mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r)
meçhul: bilinmeyen
mü’min: iman etmiş (bk. e-m-n)
mukabil: karşılık
müsavi: eşit, denk
müteveccih: yönelik
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nebî: peygamber (bk. n-b-e)
niyet-i hâlis: saf, temiz niyet (bk. ḫ-l-ṣ)
nücum: yıldızlar
nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
saadet: mutluluk
şeffafiyet peydâ etmek: şeffaflık kazanmak
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
şevket: büyüklük, haşmet
tamam-ı aks: yansımanın tamamı
tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
teşbih: benzetme
umum: bütün
Veraset-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in varisliği
vird: zikir
zerre: maddenin en küçük parçası
zıll: gölge

Netice-i kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi kavî, hodbin, münekkit adam! Şu On Asıl’ı nazara al; sonra sen hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Zira, evvelâ o On Asıl’ın on dairesi seni inkârdan vazgeçirir. “Hakikî bir kusur varsa bize aittir” derler. “Hadise râci olamaz. Eğer hakikî değilse, senin sû-i fehmine aittir” derler.

Elhasıl, inkâr ve redde gitmek için, şu On Asıl’ı tekzip ve iptal etmek lâzım gelir. Şimdi, insafın varsa, bu On Usulü kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. “Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme.


âlem-i menâm: uyku âlemi (bk. a-l-m)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
ehâdis/ehadis-i şerife: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
elhasıl: özetle, sonuç olarak
evvelâ: önce
gaflet: umursamazlık, sorumsuzluk, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l)
hakikat-i nevmiye: uyku gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: zarar, eksiklik
hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hodbin: bencil, kibirli
hüşyar: uyanık
iktifa: yetinme
inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
insaf: vicdana uygun davranış
insafsız: vicdansız
kat’î: kesin
kavî: kuvvetli, güçlü
kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)
mertebe-i ismet: günahsızlık, masumluk mertebesi
muhalif-i vaki: vakıaya aykırı, gerçeğe zıt
münekkit: tenkitçi
müşkilât: zorluklar
müteşâbihât: mânâsı açık olmayan âyetler
mutlak: kesin olarak, kayıtsız, şartsız (bk. ṭ-l-ḳ)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
netice-i kelâm: sözün neticesi, özü (bk. k-l-m)
râci: ait
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
sû-i fehm: kötü anlayış
tabir: açıklama, yorumlama (bk. a-b-r)
tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r)
tekzip etmek: yalanlamak
telâkki etmek: kabul etmek
tenvim edilen: uyutulan
tevil: yorum
yakzan: uyanık

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Onuncu Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.465

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dorduncu-soz/465


CUMARTESİ DERSLERİ

Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.

Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal Dokuzuncu Asıl.

Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Dördüncü Söz

ÜÇÜNCÜ DAL

DOKUZUNCU ASIL: 

Mesâil-i imaniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyet ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair ehâdis-i şerifenin bir kısmı, tergib ve terhîbe münasip bir tesir vermek için belâğatli bir üslûpta geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalâğalı zannetmişler. Halbuki, bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından, mücazefe ve mübalâğa, içlerinde yoktur.

Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadistir ki:

لَوْ وَزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَۤاءٍ     1

ev kemâ kàl. Meâl-i şerifi: “Dünyanın, Cenâb-ı Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki:

 عِنْدَ اللهِ 

tabiri, “âlem-i bekàdan” demektir. Evet, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar bir nur, madem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvazene değil; belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsan-ı İlâhîye muvazeneye gelmediği demektir.

Hem dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek, Esmâ-i Hüsnânın âyineleri ve mektubât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıt ve bütün hatîâtın menşei ve beliyyâtın menbaı olan, dünyaperestlerin dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i imana verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir.

İşte, en doğru ve ciddî şu hakikat nerede? Ve insafsız ehl-i ilhâdın fehmettikleri mânâ nerede? O insafsız ehl-i ilhâdın en mübalâğa, en mücazefe zannettikleri mânâ nerede?

Hem meselâ, insafsız ehl-i ilhâdın mübalâğa zannettikleri, hattâ muhal bir mübalâğa ve mücazefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bazı


Dipnot-1

bk. Tirmizi, Zühd: 13; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:306; Ebû Naîm el-Isbahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, 3:253.


adem: yokluk, hiçlik
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r)
âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
amel: davranış, iş
âyine: ayna
ayn-ı hak: hakkın, doğrunun ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ)
beliyyât: belâlar, musibetler
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
dünyaperest: dünyaya düşkün
ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
ehâdis-i şerife: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)
ehl-i ilhâd: inkârcılar, dinsizler
ehl-i iman: iman edenler, inananlar (bk. e-m-n)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
ev kemâ kâl: veya nasıl söylemiş ise…
ezcümle: meselâ, örneğin
fazilet: değer, üstün (bk. f-ḍ-l)
fehmetmek: anlamak
fena: gelip geçicilik, yok oluş (bk. f-n-y)
feyz-i İlâhiye: Allah’ın feyzi, lütfu (bk. f-y-ḍ; e-l-h)
hadis: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hatîât: hatalarhususî: özelihsan-ı İlâhî: Allah’ın ihsanı, ikramı, bağışı (bk. ḥ-s-n; e-l-h)mahz-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
marzî-i İlâhî: Allah’ın rızasına uygun olan iş (bk. e-l-h)
meâl-i şerif: şerefli, yüce mânâ
mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
menba: kaynak
menşe: kaynak
mesâil-i imaniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n)
mezraa: tarla
mübalağa: abartı (bk. b-l-ğ)
mücazefe: aldatma
münasip: uygun (bk. n-s-b)
muhal: imkansız
mukayyet: kayıtlı, sınırlı
mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ)
muvakkat: geçici
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
netâic: neticeler, sonuçlar
sermedî: daimi, sürekli
tabir: ifade (bk. a-b-r)
tergib: şevklendirme, isteklendirme
terhîb: korkutma
tevehhüm etmek: zannetmek, sanmak
üslûp: tarz, biçim
zerre: atom, maddenin en küçük parçası
ziyade: çok, fazla

surelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ, Fâtiha’nın Kur’ân kadar sevabı vardır;1 Sûre-i İhlâs, sülüs-ü Kur’ân;2 Sûre-i İzâ Zülzileti’l-Ardu, rub’u;3 Sûre-i Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, rub’u;4 Sûre-i Yâsin, on defa Kur’ân kadar olduğuna rivâyet vardır. İşte, insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Şu muhaldir. Çünkü Kur’ân içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur.”

Elcevap: Hakikati şudur ki: Kur’ân-ı Hakîmin herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazan bin beş yüz (Sûre-i İhlâsın harfleri gibi), bazan on bin (Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazan otuz bin (meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadîrde okunan âyetler gibi). Ve “O gece bin aya mukabil” işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur, anlaşılır. İşte, Kur’ân-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber, elbette muvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevabıyla, bazı surelerle muvazeneye gelebilir.

Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farz etsek, herbir sünbülde yüzer dane olmuşsa, o vakit tek bir habbe, bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. Meselâ birisi de on sünbül vermiş, herbirinde iki yüz dane vermiş. O vakit bir tek habbe, asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyas et.

Şimdi, Kur’ân-ı Hakîmi, nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte, herbir harfi, asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsin, İhlâs, Fâtiha, Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, İzâ Zülzileti’l-Ardu gibi, sair faziletlerine dair rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvazene edilebilir. Meselâ, Kur’ân-ı Hakîmin üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan, Sûre-i İhlâs, Besmeleyle beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmış dokuz, iki yüz yedi harftir. Demek, Sûre-i İhlâsın herbir harfinin haseneleri bin beş yüze yakındır. İşte, Sûre-i Yâsinin hurufatı hesap edilse, Kur’ân-ı Hakîmin mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerifin herbir harfi, takriben beş yüze yakın sevabı vardır, yani o kadar hasene sayılabilir. İşte, buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.


Dipnot-1

bk. Buhari, Tefsîru Sûreti: 1:1, 15:3, Fedâilü’l-Kur’ân: 9; Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’ân: 1; Nesâî, İftitâh: 26; Muvatta, Nidâ: 38; Müsned, 4:211, 5:114.

Dipnot-2

bk. Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 10, 11; İbn-i Mâce, Edeb: 52; Ebû Dâvud, Vitir: 18; Nesâî, İftitah: 69; Muvatta’, Kur’ân: 17, 19.

Dipnot-3

bk. Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 9; Müsned, 3:147, 221.

Dipnot-4

bk. Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 9; Müsned, 3:147, 221.


Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti
farz etmek: varsaymak
fazilet: değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l)
fazl-ı İlahî: Allah’ın lütfu, ihsanı (bk. f-ḍ-l; e-l-h)
habbe: dane, tohum
hâkezâ: bunun gibi
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hasene: sevap, iyilik (bk. ḥ-s-n)
hurufat: harfler
iki sülüs: üçte iki
kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
Leyle-i Berat: Berat Gecesi
Leyle-i Kadir: Kadir Gecesi (bk. ḳ-d-r)
makbul: kabul görmüş
mecmu-u hurufat: harflerin toplamı (bk. c-m-a)
mezraa-i semâviye: semâvi tarla (bk. s-m-v)
muhal: imkânsız
mukabil: karşılık
mukaddes: her türlü çirkinlikten ve eksiklikten arınmış, kutsal (bk. ḳ-d-s)
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
muzaaf: kat kat
mücazefe: abartma, mübalağa
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
netice: sonuç
nisbet: kıyas, ölçü (bk. n-s-b)
nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
rub’: dörtte bir
sair: diğer
sülüs-ü Kur’ân: Kur’ân’ın üçte biri
takriben: yaklaşık olarak
tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r)
tatbik: uygulama
tesadüf etme: rastgelme
tezâuf-u sevab: sevabın katlanması

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Dokuzuncu Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.462

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dorduncu-soz/462


CUMARTESİ DERSLERİ

Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.
Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Vad är Jul? Har det någon koppling till Jesu födelse? Hur beskrivs Jesu födelse i Bibeln och Koranen? En jämförelse Kan du förklara Jul och Jesu födelse mer detaljerat i Bibelns och Koranens kontext?

Vad är Jul? Har det någon koppling till Jesu födelse? Hur beskrivs Jesu födelse i Bibeln och Koranen? En jämförelse Kan du förklara Jul och Jesu födelse mer detaljerat i Bibelns och Koranens kontext?

Redaktör: Esat Akbal

Skriven av ChatGPT

Vad är Jul? Har det någon koppling till Jesu födelse? Hur beskrivs Jesu födelse i Bibeln och Koranen? En jämförelse Kan du förklara Jul och Jesu födelse mer detaljerat i Bibelns och Koranens kontext?
Vad är Jul? Har det någon koppling till Jesu födelse? Hur beskrivs Jesu födelse i Bibeln och Koranen? En jämförelse Kan du förklara Jul och Jesu födelse mer detaljerat i Bibelns och Koranens kontext?

Vad är Jul?

“Jul” är en term som används i skandinaviska kulturer, särskilt i de skandinaviska länderna (Norge, Sverige, Danmark, Island), för att beskriva julperioden. Ordet härstammar från förkristna hedniska traditioner och syftar på midvinterfirandet, som på fornnordiska kallades “Yule”.

Julens Ursprung och Betydelse

  • Hedniska rötter: Jul var en hednisk högtid som firades vid vintersolståndet (kring 21 december). Firandet markerade att dagarna började bli längre igen och hyllade solens återkomst.
  • Kristendomens påverkan: Med kristendomens spridning kopplades Jul till firandet av Jesu födelse. Många traditioner behöll dock sina hedniska rötter.

Jultraditioner
Dagens julfirande är inspirerat av både kristna och hedniska traditioner.

  • Julbord: Ett traditionellt julbord i Sverige som serveras under julen, med rätter som kött, fisk, potatis och olika sötsaker.
  • Julebryg: Ett öl som tillverkas särskilt för julperioden.
  • Julgran: Julgranen dekoreras och placeras i hemmen.
  • Julklappar: Gåvoutdelningens tradition.
  • Luciadagen: En tradition som firas den 13 december och symboliserar ljusets återkomst.

Jul är än idag en mycket viktig period i de skandinaviska kulturerna och kombinerar både religiösa och kulturella inslag.

Har det någon koppling till Jesu födelse?

Ja, Jul (eller Yule) har kopplats till Jesu födelse genom kristendomen. Men Julens ursprung går tillbaka till förkristna tider och bygger på hedniska traditioner.

Förkristet och Hedniskt Ursprung

  • Jul var en högtid kopplad till vintersolståndet och firade naturens cykler samt solens återkomst (dagarnas förlängning).
  • Fornnordiska folk utförde ritualer som Yule log (eldning av en trästock) för att symbolisera fruktbarhet och ljus.

Kristendomens Integrering

  • När kristendomen spreds till Skandinavien anpassades lokala hedniska firanden som Jul till den kristna tron.
  • Inom kristendomen firas Jesu födelse den 25 december. Detta datum är inte baserat på historiska fakta utan sammanföll med solguden Sol Invictus födelsedag (vid vintersolståndet) i Romarriket. Denna strategi underlättade sammansmältningen med hedniska festivaler som Jul.

Koppling till Jesu Födelse

  • När kristendomen nådde Skandinavien omvandlades Julfirandet till jul och kopplades till Jesu födelse.
  • Julens ursprung handlar dock mer om natur och cykler än om religion.

Sammanfattningsvis:

  • Julens ursprung har ingen direkt koppling till Jesu födelse.
  • Under kristendomens tid omvandlades Jul till jul och tillägnades Jesu födelse.
  • Dagens julfirande är en kombination av hedniska och kristna traditioner.

Hur beskrivs Jesu födelse i Bibeln och Koranen? En jämförelse

Både Bibeln och Koranen betonar Jesu födelse som en mirakulös händelse och ger den en särskild betydelse. Dock behandlar de två texterna denna händelse i olika sammanhang och med olika perspektiv. Här är en jämförande analys:

Jesu födelse i Bibeln

  • Källor: Matteus- och Lukasevangelierna
  • Bibeln beskriver Jesu födelse i detalj i Nya Testamentets två första böcker:
  1. Beskedet till Maria: Ängeln Gabriel uppenbarar sig för Maria och meddelar att Guds Ande ska komma över henne och att hon ska föda en son. Sonen ska kallas “Jesus” (på hebreiska: Yeshua) (Luk 1:26-38).
  2. Jungfrufödseln: Maria blir gravid utan att ha varit med en man, vilket förklaras som ett resultat av Guds direkta ingripande.
  3. Födelseplatsen: Enligt Lukas föds Jesus i ett stall i Betlehem, eftersom det inte fanns plats i härbärget.
  4. Stjärnan och de vise männen: Matteus berättar att en klar stjärna syns på himlen, och vise män från öst följer den för att ge gåvor till Jesus.
  5. Kung Herodes: Matteus beskriver hur kung Herodes försöker döda Jesus, vilket får Maria och Josef att fly till Egypten med barnet (Matt 2:13-15).

Huvudbudskap:

  • Jesu födelse presenteras som en uppfyllelse av Messias-profetiorna i Gamla Testamentet.
  • Fokus ligger på inkarnationen, dvs. att Gud kommer till världen i mänsklig form.

Jesu födelse i Koranen

  • Källor: Surorna Maryam och Al-Imran
  • Koranen framställer Jesu födelse som ett mirakel:
  1. Beskedet till Maria: Änglarna (eller Gabriel) meddelar Maria att Gud ska ge henne en son (Al-Imran 3:45-47). Maria uttrycker sin förvåning och säger: “Hur kan jag få ett barn? Ingen man har rört mig.”
  2. Jungfrufödseln: Koranen förklarar att Maria blir gravid utan mänsklig påverkan, vilket ses som ett tecken på Guds makt (Maryam 19:16-22).
  3. Födelseplatsen: Maria drar sig undan till en avlägsen plats och föder Jesus under en dadelpalm. Hon uppmanas att skaka palmen för att få färska dadlar (Maryam 19:23-26).
  4. Jesus talar i vaggan: Den nyfödde Jesus talar mirakulöst för att försvara sin mor och proklamerar att han är en profet (Maryam 19:27-33).

Huvudbudskap:

  • Jesu födelse framställs som ett tecken på Guds obegränsade makt.
  • Jesus är en profet, inte Guds son (Al-Imran 3:59).

Jämförelse

EgenskapBibelnKoranen
MariaEn lydig och utvald kvinna av Gud.En kysk och hängiven kvinna som valts ut av Gud.
Födelsens naturJungfrufödsel genom Guds Ande.Jungfrufödsel genom Guds ord “Var”.
PlatsEtt stall i Betlehem.En avlägsen plats under en dadelpalm.
Guds budskapJesus är Guds son och Messias.Jesus är Guds profet, inte hans son.
Talar i vagganInte nämnt.Jesus talar och deklarerar sin profetroll direkt efter födelsen.
HuvudbudskapJesu födelse betonar inkarnationen – Gud i mänsklig form.Jesu födelse är ett tecken på Guds makt.

Slutsats:

  • Bibeln framställer Jesus som Guds son och världens frälsare, medan Koranen beskriver honom som en av Guds profeter.
  • Båda texterna ser Jesu födelse som en mirakulös händelse, men de tolkar dess natur och budskap i olika teologiska sammanhang.

Kan du förklara Jul och Jesu födelse mer detaljerat i Bibelns och Koranens kontext?

Jul och Jesu födelse i Bibeln och Koranen

Jul och Jesu födelse är sammanflätade genom både historiska och religiösa perspektiv. Här undersöker vi kopplingen mellan Jul och Jesu födelse med utgångspunkt i Bibeln och Koranen.

Jul och kristen kontext

Jul är ursprungligen en hednisk högtid som firades kring vintersolståndet i nordisk kultur. När kristendomen spreds, integrerades Jul med firandet av Jesu födelse, som senare blev känt som julfirandet. Kristendomen assimilerade lokala traditioner som Jul för att skapa en ny religiös och kulturell mening, där Jesu födelse blev ett centralt tema.

Jesu födelse i Bibeln

Bibeln beskriver Jesu födelse i detalj, särskilt i evangelierna enligt Matteus och Lukas. För kristna markerar denna händelse Guds inträde i världen som människa (inkarnationen) för att frälsa mänskligheten.

1. Före födelsen

Ängeln Gabriels budskap: Ängeln Gabriel berättade för Maria att hon skulle föda en son genom den Helige Ande. Josef, Marias fästman, fick också en dröm där han uppmanades att acceptera barnet som en del av Guds plan (Lukas 1:26–38, Matteus 1:18–25).

Messiasprofetior: Jesu födelse anses vara uppfyllelsen av profetior i Gamla testamentet, särskilt från profeten Jesaja (Jesaja 7:14; Mika 5:2).

2. Födelseberättelsen

Plats: Enligt Lukas föddes Jesus i Betlehem, Davids stad, vilket uppfyller de profetiska förutsägelserna i Gamla testamentet.

Andliga symboler: Jesu födelse omgavs av symboliska händelser, såsom herdar och en lysande stjärna, som representerar Messias som frälsare för hela mänskligheten.

Stjärnan och de vise männen: I Matteusevangeliet följer de vise männen från öst en stjärna som leder dem till Jesus. De ger gåvor som symboliserar kunglighet, gudomlighet och offer (Matteus 2:1–12).

3. Teologisk betydelse

Kristendomen tolkar Jesu födelse som början på Guds plan för mänsklighetens frälsning. Jesus är Guds son, sänd till världen för att förlåta människans synder.

Jesu födelse i Koranen

Koranen beskriver Jesu födelse som en mirakulös händelse, men betonar att Jesus inte är Guds son utan en profet, sänd av Gud för att vägleda människorna.

1. Före födelsen

Marias utvaldhet: Maria presenteras i Koranen som en dygdig och hängiven kvinna, utvald av Gud att föda en son. Änglarna meddelade henne detta och förklarade att det var en del av Guds plan (Ali Imran 3:42–45).

Marias förvåning: Maria frågar: “Hur kan jag få en son när ingen man har rört mig?” Gud svarar att allt är möjligt för Honom genom Hans ord: “Bli!” (Ali Imran 3:47; Maryam 19:20–21).

2. Födelseberättelsen

Plats: Enligt Koranen drog sig Maria tillbaka till en avlägsen plats för att föda. Under en palm uppmanades hon att skaka trädet för att få dadlar och dricka från en bäck som Gud låtit uppstå (Maryam 19:22–26).

Jesu tal i vaggan: Som nyfödd talade Jesus mirakulöst för att försvara Marias ära och förklara sitt uppdrag som profet (Maryam 19:27–33).

3. Teologisk betydelse

Guds profet: Enligt Koranen är Jesus en skapad människa och en profet. Idén att han skulle vara Guds son förkastas (Ali Imran 3:59).

Mirakulös födelse: Jesu födelse är ett tecken på Guds makt och skaparkraft. Den jämförs med skapelsen av Adam, som också skapades av Gud genom ordet “Bli” (Ali Imran 3:59).

Jul, Bibeln och Koranen om Jesu födelse

Trots att Jul har hednisk bakgrund har den inom kristendomen omformats till ett firande av Jesu födelse. Bibeln och Koranen erbjuder dock olika teologiska perspektiv på denna händelse:

EgenskapJul och kristendom (Bibeln)Koranen och islam
Syftet med födelsenGuds inträde i världen för mänsklighetens frälsning.Ett tecken på Guds makt och en profets ankomst.
Marias rollUtvald jungfru som föder Guds son.Dygdig kvinna som föder en profet.
Teologiskt budskapJesus är Guds son och Messias.Jesus är Guds profet och Messias, men inte Guds son.
TraditionerJul firas som Jesu födelse.Jesu födelse firas inte inom islam, men hans profetskap respekteras.

Slutsats

Julens transformation: Den hedniska högtiden Jul har omformats inom kristendomen till en symbol för Jesu födelse, även om detta i grunden är en kulturell integration.

Bibeln och Koranen om födelsen: Båda texterna beskriver Jesu födelse som mirakulös, men deras teologiska innebörd skiljer sig åt. Kristendomen ser födelsen som Guds inbjudan till en relation med mänskligheten, medan islam ser den som ett uttryck för Guds skaparkraft och en början på Jesu profetskap.

Bibelns och Koranens verser om Maria och Jesus födelse

BibelnKoranen
26  När Elisabet var i sjätte månaden sände Gud ängeln Gabrielå till staden Nasaret i Galileen, 27  till en ung kvinna*ä som hette Maria.ö Hon var förlovad med en man av Davids släkt som hette Josef. 28  När ängeln kom in till henne sa han: ”Du rikt välsignade! Jehova är med dig.” 29  Hon blev djupt skakad av ängelns ord och försökte förstå vad hans hälsning kunde betyda. 30  Så han sa: ”Du behöver inte vara rädd, Maria, för Gud är med dig. 31  Du ska bli med barn och föda en son,a och du ska ge honom namnet Jesus.b 32  Han kommer att vara storc och kallas den Högstes son.d Jehova Gud ska ge honom hans förfader Davids tron,e 33  och han ska regera som kung över Jakobs avkomlingar för evigt, och hans styre ska inte få något slut.”f34  Men Maria sa till ängeln: ”Hur ska det gå till? Jag har ju inte legat med någon man.”g 35  Ängeln svarade: ”Helig ande ska komma över dig,h och den Högstes kraft ska överskugga dig. Därför ska pojken som föds vara heligi och kallas Guds son.j 36  Din släkting Elisabet har också blivit med barn och är i sjätte månaden. Hon som alla trodde var ofruktsam ska nu få en son på sin ålderdom, 37  för ingenting är omöjligt för Gud.”k 38  Då sa Maria: ”Jag är Jehovas tjänare! Låt det som du har sagt hända med mig.” Då lämnade ängeln henne.

https://www.jw.org/sv/bibliotek/bibeln/studiebibeln/b%C3%B6cker/lukas/1/
19:16 – OCH MINNS [vad] denna Skrift [har att säga om] Maria. Hon drog sig ifrån de sina till ett [avskilt] rum i öster

19:17 – och lät dem förstå att hon ville vara i ostördhet genom [att anbringa] ett förhänge. Och Vi sände till henne Vår ingivelses ängel som uppenbarade sig för henne i en välskapad mans skepnad.

19:18 – Då ropade hon: “Jag ber om den Nåderikes beskydd mot dig! [Kom inte nära mig] om du fruktar Gud!”

19:19 – [Ängeln] sade: ”Jag är ingenting annat än en budbärare från din Herre [med hälsningen:] ‘Jag skall skänka dig en son, ren och rättfärdig.’”

19:20 – Hon sade: “Hur skulle jag, som ingen man har rört, kunna få en son? Jag har aldrig fört ett lösaktigt liv!”

19:21 – [Ängeln] svarade: ”Det skall bli [som jag har sagt]. Din Herre säger: ‘Detta är lätt för Mig och [det sker] för att han skall bli ett tecken för människorna och [en symbol för] Vår nåd. Så har [Vi] beslutat!’”

19:22 – Och hon blev havande och drog sig undan med sin börda till en avlägsen trakt.

https://studerakoranen.nu/surah/19?startingVerse=16

Jul nedir? Hz. İsa’nın doğumuyla bir ilgisi var mıdır? İncil’de ve Kur’an’da Hz. İsa’nın doğumu nasıl anlatılmaktadır? Karşılaştırma yapabilir misin? Jul ve Hz. İsa’nın doğumunu İncil ve Kur’an bağlamında daha detaylı anlatabilir misin?

Jul nedir? Hz. İsa’nın doğumuyla bir ilgisi var mıdır? İncil’de ve Kur’an’da Hz. İsa’nın doğumu nasıl anlatılmaktadır? Karşılaştırma yapabilir misin? Jul ve Hz. İsa’nın doğumunu İncil ve Kur’an bağlamında daha detaylı anlatabilir misin?

Yazan: CahtGPT

Jul nedir? Hz. İsa’nın doğumuyla bir ilgisi var mıdır? İncil’de ve Kur’an’da Hz. İsa’nın doğumu nasıl anlatılmaktadır? Karşılaştırma yapabilir misin? Jul ve Hz. İsa’nın doğumunu İncil ve Kur’an bağlamında daha detaylı anlatabilir misin?
Jul nedir? Hz. İsa’nın doğumuyla bir ilgisi var mıdır? İncil’de ve Kur’an’da Hz. İsa’nın doğumu nasıl anlatılmaktadır? Karşılaştırma yapabilir misin? Jul ve Hz. İsa’nın doğumunu İncil ve Kur’an bağlamında daha detaylı anlatabilir misin?

Jul nedir?

“Jul,” İskandinav kültürlerinde ve özellikle İskandinav ülkelerinde (Norveç, İsveç, Danimarka, İzlanda) Noel dönemini ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu kelime, Hristiyanlık öncesi pagan geleneklerinden kaynaklanır ve eski İskandinav dilinde “Yule” olarak bilinen kış dönencesi kutlamalarını ifade eder.

Jul’un Kökeni ve Anlamı

  • Pagan kökenleri: Jul, Hristiyanlık öncesinde kış dönencesi (21 Aralık civarı) sırasında kutlanan bir pagan bayramıydı. Bu kutlamalar, günlerin tekrar uzamaya başladığı dönemi işaret ediyor ve güneşin dönüşü kutlanıyordu.
  • Hristiyanlık etkisi: Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte Jul, İsa’nın doğumuyla ilişkilendirilen Noel kutlamalarına dönüştü. Ancak pek çok gelenek pagan kökenlerini korudu.

Jul Gelenekleri

Bugünkü Jul kutlamaları, hem Hristiyan hem de pagan geleneklerinden esinlenmiştir.

  • Julbord: İsveç’te Jul zamanı hazırlanan geleneksel bir Noel sofrasıdır. Et, balık, patates ve çeşitli tatlılardan oluşur.
  • Julebryg: Özel olarak Jul dönemi için üretilen bira.
  • Julgran: Noel ağacı, süslenip evlerin içine yerleştirilir.
  • Julklappar: Hediye verme geleneği.
  • Lucia Günü: 13 Aralık’ta kutlanan, ışığın getirilmesini sembolize eden bir gelenek.

Jul, bugün hala İskandinav kültürlerinde çok önemli bir dönemdir ve hem dini hem de kültürel unsurları birleştirir.

Hz. İsa’nın doğumuyla bir ilgisi var mıdır?

Evet, Jul (veya Yule) gelenekleri, Hristiyanlık ile birlikte Hz. İsa’nın doğumuyla ilişkilendirilmiştir. Ancak Jul’un kökeni aslında Hristiyanlık öncesi döneme, yani pagan geleneklerine dayanır.

Hristiyanlık Öncesi ve Pagan Kökeni

  • Jul, kış dönencesiyle bağlantılı bir kutlama olup, doğanın döngüsünü ve güneşin geri dönüşünü (günlerin uzamaya başlaması) kutlayan bir pagan bayramıdır.
  • Eski İskandinavlar, bu dönemde Yule log (odun kütüğü yakma) gibi ritüellerle bereketi ve ışığı simgeliyorlardı.

Hristiyanlık ile Birleşmesi

Hristiyanlık İskandinavya’ya yayıldığında, Jul gibi yerel pagan kutlamaları Hristiyan inancına adapte edilmiştir. Hristiyanlıkta 25 Aralık, Hz. İsa’nın doğum günü olarak kutlanır. Ancak bu tarih, tarihi bir kayda dayanmaz; Roma İmparatorluğu’nda güneş tanrısı Sol Invictus’un doğum günü (kış dönencesi) ile örtüşecek şekilde belirlenmiştir. Aynı strateji, Jul gibi pagan festivalleriyle birleşmeyi kolaylaştırmıştır.

Hz. İsa’nın Doğumuyla Bağlantısı

Hristiyanlığın İskandinavya’ya girmesiyle, Jul kutlamaları Noel’e dönüştürülmüş ve Hz. İsa’nın doğum günüyle ilişkilendirilmiştir. Ancak Jul’un orijinal kökeni dini olmaktan ziyade doğa ve döngülerle ilgilidir.

Sonuç olarak:

  • Jul’un kökeni Hz. İsa’nın doğumuyla bağlantılı değildir.
  • Hristiyanlık döneminde Jul, Noel’e dönüştürülerek Hz. İsa’nın doğumuna ithaf edilmiştir.
  • Bugünkü Jul kutlamaları hem pagan hem de Hristiyan geleneklerini harmanlar.

İncil’de ve Kur’an’da Hz. İsa’nın doğumu nasıl anlatılmaktadır? Karşılaştırma yapabilir misin?

Hem İncil hem de Kur’an, Hz. İsa’nın doğumuna özel bir önem atfeder ve onu mucizevi bir olay olarak tasvir eder. Ancak iki metin bu olayı farklı bir bağlamda ve üslupla ele alır. İşte karşılaştırmalı bir inceleme:


İncil’de Hz. İsa’nın Doğumu

Kaynaklar: Matta ve Luka İncilleri
İncil’de Hz. İsa’nın doğumu, Yeni Ahit’in ilk iki kitabında detaylandırılır:

  • Meryem’e müjde: Melek Cebrail, Meryem’e gelerek Tanrı’nın Ruhunun onun üzerine ineceğini ve bir oğul doğuracağını bildirir. Bu çocuğa “İsa” (İbranice adıyla Yeshua) adı verilmesi gerektiği söylenir (Luka 1:26-38).
  • Bakire doğum: Meryem’in hamileliği bakirelik durumu içinde gerçekleşir ve bu durum, Tanrı’nın doğrudan müdahalesiyle açıklanır.
  • Doğumun yeri: Luka’ya göre Hz. İsa, Beytüllahim’de bir ahırda dünyaya gelir, çünkü kalacak yer bulunamaz.
  • Yıldız ve müneccimler: Matta’ya göre doğum sırasında gökyüzünde parlak bir yıldız belirir ve Doğu’dan gelen bilge adamlar (müneccimler), bu yıldızı takip ederek İsa’ya hediyeler getirirler.
  • Kral Hirodes: Matta’da, Kral Hirodes’in Hz. İsa’yı öldürme girişimi nedeniyle Meryem ve Yusuf’un bebeği alıp Mısır’a kaçtığı anlatılır (Matta 2:13-15).

Ana mesaj:

  • Hz. İsa’nın doğumu, Eski Ahit’teki Mesih (kurtarıcı) kehanetlerinin yerine gelişi olarak vurgulanır.
  • Tanrı’nın insanlıkla bağ kurmak için fiziksel bir formda dünyaya gelişi (Enkarnasyon) teması üzerinde durulur.

Kur’an’da Hz. İsa’nın Doğumu

Kaynaklar: Meryem ve Al-i İmran Sureleri
Kur’an, Hz. İsa’nın doğumunu mucizevi bir olay olarak sunar:

  • Meryem’e müjde: Melekler (veya Cebrail), Meryem’e Tanrı’nın kendisine bir oğul bağışlayacağını bildirir (Al-i İmran 3:45-47). Meryem, “Ben nasıl çocuk sahibi olabilirim? Bana hiçbir insan dokunmadı” diyerek şaşkınlık ifade eder.
  • Bakire doğum: Kur’an, Meryem’in hiçbir erkeğe temas etmeden Hz. İsa’ya hamile kaldığını açıkça belirtir. Bu olay, Tanrı’nın kudretinin bir göstergesi olarak sunulur (Meryem 19:16-22).
  • Doğumun yeri: Meryem, doğum sancıları başladığında ıssız bir yere çekilir ve bir hurma ağacının altında Hz. İsa’yı dünyaya getirir. Ona, “Hurma ağacını silkele, sana taze hurmalar dökülsün” denir (Meryem 19:23-26).
  • Hz. İsa’nın beşikte konuşması: Yeni doğmuş Hz. İsa, mucizevi şekilde konuşarak annesini temize çıkarır ve Tanrı’nın bir peygamberi olduğunu söyler (Meryem 19:27-33).

Ana mesaj:

  • Hz. İsa’nın doğumu, Tanrı’nın mutlak kudretini ve mucizelerini vurgular.
  • Hz. İsa’nın sadece bir peygamber olduğu, Tanrı’nın oğlu olmadığı özellikle belirtilir (Al-i İmran 3:59).

Karşılaştırma

ÖzellikİncilKur’an
Anne (Meryem)Meryem, Tanrı’ya itaatkar ve seçilmiş bir kadındır.Meryem, tüm kadınlar arasında seçilmiş, iffetli ve Tanrı’ya bağlıdır.
Doğum şekliBakire doğum, Tanrı’nın Ruhuyla gerçekleşir.Bakire doğum, Tanrı’nın “Ol” emriyle gerçekleşir.
YerBeytüllahim’de bir ahır.Issız bir yer ve bir hurma ağacı.
Tanrısal mesajİsa, Tanrı’nın oğlu ve Mesih’tir.İsa, Allah’ın peygamberidir, Tanrı’nın oğlu değildir.
Beşikte konuşmaBahsedilmez.İsa, doğar doğmaz konuşarak peygamberliğini açıklar.
Vurgulanan mesajİsa’nın doğumu, Tanrı’nın insan suretine girişi (enkarnasyon).İsa’nın doğumu, Allah’ın kudretinin bir göstergesi.

Sonuç

  • İncil, Hz. İsa’yı Tanrı’nın oğlu ve kurtarıcı olarak tanıtırken, Kur’an, onu Allah’ın bir peygamberi olarak tanımlar.
  • Her iki metin de Hz. İsa’nın doğumunu mucizevi bir olay olarak görür, ancak bu mucizenin doğasını ve mesajını farklı teolojik bağlamlarda açıklar.

Jul ve Hz. İsa’nın doğumunu İncil ve Kur’an bağlamında daha detaylı anlatabilir misin?

Elbette, Jul ile Hz. İsa’nın doğumunun ilişkisi, İncil ve Kur’an’daki anlatımlarıyla detaylı şekilde açıklanabilir. Bu bağlamda, Jul’un tarihsel arka planı ve dini metinlerdeki doğum anlatıları üzerinden bir inceleme yapabiliriz.


Jul ve Hristiyanlık Bağlamı

Jul, İskandinav kültüründe kış dönencesiyle ilişkilendirilen pagan bir bayramdır. Hristiyanlık yayıldıkça bu bayram, Hz. İsa’nın doğumuna atfedilen Noel ile bütünleşmiştir. Hristiyanlık, yerel kültürleri dönüştürürken Jul gibi önemli pagan geleneklerini kendi içine adapte etmiştir. Hz. İsa’nın doğumu, bu noktada bir sembolik merkez haline gelmiştir.

İncil’de Hz. İsa’nın Doğumu

İncil’de Hz. İsa’nın doğumu, özellikle Matta ve Luka İncillerinde detaylandırılır. Hristiyan dünyasında bu olay, Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için yeryüzüne inişi (Enkarnasyon) olarak yorumlanır. Bu bağlamda, Hz. İsa’nın doğumu, hem tarihsel hem de teolojik bir dönüm noktasıdır.

1. Doğum Öncesi

  • Meryem’e Müjde: Melek Cebrail, Meryem’e Tanrı’nın Ruhunun onun üzerine ineceğini ve bir oğul doğuracağını bildirir. Meryem’in nişanlısı Yusuf da bu olayla ilgili bir rüya görür ve bebeğin kutsal bir görev için dünyaya geleceğini öğrenir (Luka 1:26-38, Matta 1:18-25).
  • Mesih Kehanetleri: İsa’nın doğumu, Eski Ahit’teki peygamberlerin, özellikle de İşaya Peygamber’in Mesih hakkındaki kehanetlerinin gerçekleşmesi olarak görülür (İşaya 7:14; Mika 5:2).

2. Doğum Hikayesi

  • Yer: Luka’ya göre, Hz. İsa Beytüllahim’de dünyaya gelir. Bu şehir, Eski Ahit’e göre Davud Peygamber’in memleketidir ve Mesih’in burada doğacağı öngörülmüştür.
  • Manevi Semboller: İsa’nın doğumu sırasında çobanlar ve gökyüzündeki parlak yıldız gibi detaylar, Mesih’in tüm insanlık için bir kurtarıcı olarak geldiğini simgeler.
  • Yıldız ve Müneccimler: Matta İncili’nde Doğu’dan gelen bilge adamlar (müneccimler), gökteki parlak bir yıldızı takip ederek İsa’nın doğduğu yeri bulur ve ona hediyeler (altın, mür ve günlük) sunar (Matta 2:1-12).

3. Teolojik Anlam

  • Hristiyanlık, İsa’nın doğumunu insanlık için ilahi bir kurtuluş planının başlangıcı olarak görür. İsa, Tanrı’nın Oğlu ve tüm insanlığın günahlarını bağışlamak için gönderilmiş bir kurtarıcıdır.

Kur’an’da Hz. İsa’nın Doğumu

Kur’an, Hz. İsa’nın doğumuna büyük bir önem atfeder ve onun mucizevi bir olay olduğunu vurgular. Ancak Kur’an’da bu olay, Hristiyanlıkta olduğu gibi İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu fikrini reddeder; aksine, bu olay Allah’ın mutlak kudretinin bir göstergesi olarak sunulur.

1. Doğum Öncesi

  • Meryem’in Seçilmişliği: Meryem, Kur’an’da iffetli ve Allah’a tam bağlı bir kadın olarak tanıtılır. Ona melekler aracılığıyla, Allah’ın kendisini âlemlerin kadınları arasından seçtiği ve bir oğul bağışlayacağı bildirilir (Al-i İmran 3:42-45).
  • Meryem’in Şaşkınlığı: Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmamışken nasıl bir oğlum olabilir?” diyerek şaşkınlığını dile getirir. Allah ise, “Ol” emriyle her şeyin mümkün olduğunu ifade eder (Al-i İmran 3:47; Meryem 19:20-21).

2. Doğum Hikayesi

  • Yer: Kur’an’a göre, Meryem doğum sancıları başladığında uzak bir yere çekilir. Bir hurma ağacının altında doğum yapar. Allah ona, hurma ağacını silkeleyerek hurma yemesini ve susuzluğunu gidermek için bir dereyi kullanmasını söyler (Meryem 19:22-26).
  • Beşikte Konuşma: Yeni doğmuş Hz. İsa, mucizevi bir şekilde konuşarak annesinin iffetine tanıklık eder ve Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini açıklar (Meryem 19:27-33).

3. Teolojik Anlam

  • Allah’ın Peygamberi: Kur’an’da Hz. İsa, Allah’ın yarattığı bir kul ve peygamberdir. “Allah’ın oğlu” olduğu iddiası reddedilir (Al-i İmran 3:59).
  • Mucizevi Doğum: Bu doğum, Allah’ın kudretinin ve yaratma iradesinin bir göstergesidir. Hz. İsa’nın yaratılışı, Adem’in yaratılışına benzetilir: “Ona sadece ‘Ol’ dedi ve o oldu” (Al-i İmran 3:59).

Jul, İncil ve Kur’an Bağlamında Hz. İsa’nın Doğumu

Jul’un kökeni pagan bir kutlama olsa da, Hristiyanlıkla birlikte Hz. İsa’nın doğumu ile ilişkilendirilmiştir. Ancak İncil ve Kur’an, Hz. İsa’nın doğumuna dair farklı teolojik çerçeveler sunar:

ÖzellikJul ve Hristiyanlık (İncil)Kur’an ve İslam
Doğumun Amacıİnsanlığın günahlarından kurtulması için Tanrı’nın insan formuna gelişi.Allah’ın peygamberlerinden birinin mucizevi şekilde dünyaya gelişi.
Meryem’in RolüTanrı’nın oğlunu doğurmak için seçilmiş bakire.Allah’ın kudretinin göstergesi olarak seçilmiş iffetli bir kadın.
Teolojik Mesajİsa, Tanrı’nın Oğlu ve Mesih’tir.İsa, Allah’ın peygamberidir, Mesih’tir ama Tanrı’nın oğlu değildir.
Kutlama ve GeleneklerJul, Hristiyanlıkla birleşerek Noel haline gelmiştir.İslam’da Hz. İsa’nın doğumu kutlanmaz, ancak peygamberliği yüceltilir.

Sonuç

  • Jul’un Dönüşümü: Pagan kökenli bir kış kutlaması olan Jul, Hristiyanlıkla birlikte Hz. İsa’nın doğum günü olarak yeniden şekillendirilmiştir. Ancak bu, esasen kültürel bir birleşimdir.
  • İncil ve Kur’an’da Doğum: Her iki metin de Hz. İsa’nın doğumunu mucizevi bir olay olarak anlatır, ancak teolojik anlam ve bağlam açısından önemli farklılıklar içerir. Hristiyanlık, Hz. İsa’nın doğumunu Tanrı’nın insanlarla bağ kurma süreci olarak görürken, İslam, onun doğumunu Allah’ın kudretinin bir tecellisi ve peygamberliğin başlangıcı olarak kabul eder.

Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.

Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal Sekizinci Asıl.

Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.
Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman (Mehdi, Süfyan, Deccal vb.) tanınabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 2.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Dördüncü Söz

ÜÇÜNCÜ DAL

SEKİZİNCİ ASIL: 

Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda, çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla, çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ, Leyle-i Kadri umum Ramazan’da, saat-i icâbe-i duayı Cuma gününde, makbul velîsini insanlar içinde, eceli ömür içinde ve kıyametin vaktini ömr-ü dünya içinde saklamış.

Zira, ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki, âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak maslahatı, iktiza eder ki, her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde, müphem tarzdaki yirmi sene müphem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.

İşte, kıyamet dahi, şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurun-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurun-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat-ı şahsiyesiyle, hanesinin ve köyünün bekàsıyla alâkadardır. Öyle de, hayat-ı içtimaiye ve nev’iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır. Kur’ân

 اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ 

der, “Kıyamet yakındır” ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyameti, Mugayyebât-ı Hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte, bu ipham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyametten korkmuşlar. Hattâ bazıları “Şerâiti hemen hemen çıkmış” demişler.


Dipnot-1

Kamer Sûresi, 54:1.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
alâkadar: alâkalı, ilgili
asr-ı hakikatbîn: gerçeği gören asır (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Asr-ı Saadet: Peygamberimizin yaşadığı dönem, mutluluk asrı
baîd: uzakbekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y)
Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak: sınırsız hikmet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)
dâr-ı tecrübe: deneme yeri
darağacı: idam sehpası
dehşet: korku, ürküntü
ecel: ölüm vakti
ecel-i insan: insanın ölüm vakti
ferman etmek: buyurmak
gaflet-i mutlaka: sınırsız bir şekilde umursamazlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l; ṭ-l-ḳ)
Hakîm-i Mutlak: sınırsız hikmet sahibi olan Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)
halel: zarar, eksiklik
hane: ev
havf: korku
hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hayat-ı şahsiye: özel hayat (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
iktiza: gerektirme
insan-ı ekber: en büyük insan (bk. k-b-r)
insaniyet: insanlık
ipham: gizleme
kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
küre-i arz: yeryüzü, dünya
kurun-u uhrâ: yakın çağ (bk. e-ḫ-r)
kurun-u ûlâ ve vusta: ilk ve orta çağ
Leyle-i Kadr: Kadir gecesi (bk. ḳ-d-r)
makbul: kabul görmüş; değer ve itibar sahibi
maslahat: gaye, fayda (bk. ṣ-l-ḥ)
meydan-ı imtihan: sınav meydanı
muayyen: belli
Mugayyebât-ı Hamse: beş bilinmeyen şey (bk. ğ-y-b)
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
mühim: önemli
müphem: belirsiz
müreccah: tercih edilme
muvazene: denge
nev’i: tür
nisbet edilmek: bağ kurulmak (bk. n-s-b)
nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)
ömr-ü dünya: dünyanın ömrü
recâ: ümit
saat-i icâbe-i dua: duaların kabul edildiği saat (bk. c-v-b; d-a-v)
saat-i kıyamet: kıyâmet vakti (bk. ḳ-v-m)
şerâit: şartlar, belirtiler
taayyün: belirlenme
umum: bütün
velî: Allah dostu (bk. v-l-y)
zira: çünkü

İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbal-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler?”

Elcevap: Çünkü, Sahabeler, feyz-i sohbet-i Nübüvvetten, herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyametin ipham vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın bu nevi sözleri, hikmet-i iphamdan ileri geliyor.

Hem şu sırdandır ki, Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları, çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet “Onlar geçmiş” demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki, vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu.

Şimdi, Mehdî gibi eşhasın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki:


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r)
ecel: ölüm zamanı
ecel-i şahsi: kişinin ölüm vakti
ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
eşhas: şahıslar
fenâ: gelip geçicilik; kötü (bk. f-n-y)
feyz-i sohbet-i Nübüvvet: Peygamberimizin (a.s.m.) sohbetinin feyzi, bereketi (bk. f-y-ḍ; n-b-e)
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i İlâhiye: İlâhî hikmet; Allah’ın gözettiği fayda ve gaye (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
hikmet-i ipham: bir şeyi gizlemenin hikmeti (bk. ḥ-k-m)
ihtilâfât: farklılıklar, ihtilaflar
iktiza: gerektirme
illet: esas sebep
intizar etmek: beklemek
ipham: gizli bırakmak
irşad-ı Nebevî: Peygamberin doğru yolu göstermesi (bk. r-ş-d; n-b-e)
istikbal-i dünyevî: dünyanın geleceği
karib: yakın
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
kuvve-i mâneviye: mânevî kuvvet, moral gücü (bk. a-n-y)
lâkayt: duyarsız, ilgisiz
maslahat-ı irşad-ı umumî: herkese doğru yolu göstermenin gerektirdiği hikmet (bk. ṣ-l-ḥ; r-ş-d)
medar: sebep, dayanak
Mehdî: âhirzamanda gelip dini takviye edecek ve Müslümanların imanlarını yenileyecek olan zât (bk. h-d-y)
muntazır: bekleyen, hazır
müteyakkız: uyanık, gözü açık
müthiş: dehşet veren, korkutan
nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nevi: tür, çeşit
nifak: münafıklık, ikiyüzlülük
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
Sahabe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler
sır: gizem, gizli gerçek
Süfyan: âhirzamanda gelip İslâm dinini yıkmak için çalışacak olan dinsiz ve münafık şahıs
taayyün: belirlenme
Tâbiin: sahabeleri gören mü’minler
tafsilât: ayrıntılar
takviye: kuvvetlendirme, güçlendirme
vahy: bir emrin veya hakikatin Allah tarafından Peygambere bildirilmesi (bk. v-ḥ-y)
vuku-u muayyen: belirlenmiş olay
yeis: ümitsizlik
zayi olmak: kaybolmak
ziyade: fazla, çok

Ehâdisi tefsir edenler, metn-i ehâdisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ, merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi, merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zatlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı harika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki, demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir.

Alâmet-i kıyametten olan Deccal hakkındaki hadis-i şerifte “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyâm-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer”1 rivâyet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivâyete muhal demişler—hâşâ—şu rivâyetin inkâr ve iptaline gitmişler. Halbuki, ve’l-ilmü indallah, hakikati şu olmak gerektir ki:

Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyunun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyeti inkâr edecek bir şahsın şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki, kutb-u şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür; altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccalın bir günü bir senedir” o daire yakınında zuhuruna işarettir. “İkinci günü bir aydır” demekten murat, şimalden bu tarafa geldikçe bazan olur, yazın bir ayında güneş gurub etmez. Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecavüzüne işarettir; günü Deccala isnat etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe, bir haftada güneş gurub etmiyor.


Dipnot-1

bk. Müslim, Fiten: 110; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; Tirmizi, Fiten: 59; İbn-i Mâce, Fiten: 33; Müsned, 4:181.


ehâdis: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
alâmet-i kıyamet: kıyametin alâmetleri (bk. ḳ-v-m)
âlem-i küfr: küfür ve inkâr dünyası (bk. a-l-m; k-f-r)
âlem-i medeniyet: medenî dünya (bk. a-l-m)
âsâr-ı azîme: büyük eserler (bk. a-ẓ-m)
Basra: (bk. bilgiler)
bidâyeten: başlangıçta
cereyan-ı azîm: büyük akım (bk. a-ẓ-m)
Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse
eşhas: şahıslar
eşhas-ı âhirzaman: âhirzamanda etkin olan şahıslar (bk. e-ḫ-r)
eşhas-ı harika: harika, olağanüstü şahıslar
eyyâm-ı saire: diğer günler
fikr-i küfrî: küfür felsefesi, düşüncesi (bk. f-k-r; k-f-r)
gurub: batma
hadis-i şerif: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil
ihtiyar: irade, seçim gücü (bk. ḫ-y-r)
inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
isnat: dayandırma (bk. s-n-d)
istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarma, içtihad etme
kesafetli: yoğun, katı
Kûfe: (bk. bilgiler)
kutb-u şimalî: kuzey kutbu
Medine: (bk. bilgiler)
merkez-i saltanat: saltanatın merkezi (bk. s-l-ṭ)
metn-i ehâdis: hadislerin metni, sözleri (bk. ḥ-d-s̱)
muhal: imkânsız
murat: kasıt, amaç (bk. r-v-d)
nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n)
remz-i hikmet: bilimsel işaret (bk. ḥ-k-m)
rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
şahs-ı mânevi: mânevî şahıs, kollektif kişilik (bk. a-n-y)
Şam: (bk. bilgiler)
şimal: kuzey
tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle var olduğunu iddia edenler (bk. ṭ-b-a)
tasavvur: düşünme (bk. ṣ-v-r)
tatbik: uygulama
tecavüz: saldırma
tefsir: yorumlama (bk. f-s-r)
Ulûhiyet: Cenab-ı Allah’ın ilâhlığı (bk. e-l-h)
ve’l-ilmü indallah: bilgi Allah katındadır (bk. a-l-m)
vukuat-ı Mehdiye ve Süfyaniye: Mehdinin ve Süfyanın gelmesiyle ortaya çıkacak olaylar (bk. h-d-y)
zuhur: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r)

Daha gele gele, tulû ve gurub ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esarette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı; seyir için oraya gidiyorlardı. “Deccalın çıktığı vakit umum dünya işitecek” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler şimdi âdi görüyorlar.

Alâmet-i kıyametten olan Ye’cüc ve Me’cüce ve Sedde dair bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan, ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı beşeriyeyi zîrüzeber eden taifeler ve Sedd-i Çinînin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın, yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîrüzeber edecekleri, rivâyetlerde vardır.

Bazı mülhidler derler: “Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler nerede?”

Elcevap: Çekirge gibi bir âfat, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe, memleketi fesada veren kesretli o taifelerin hakikatleri, mahdut bazı fertlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe, emr-i İlâhî ile, o mahdut fertlerden gayet kesretli aynı fesat yine başlar. Güya onların hakikat-i milliyetleri inceliyor, kopmuyor; yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor.

Aynen öyle de, bir zaman dünyayı hercümerc eden o taifeler, izn-i İlâhî ile, mevsimi geldiği vakit, aynı o taife, medeniyet-i beşeriyeyi hercümerc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir surette tezahür eder.

 لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ 1


Dipnot-1

“Gaybı ancak Allah bilir.” Neml Sûresi, 27:65; Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 7; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân: 21.


acaib: şaşırtıcı, garip şeyler
âdi: basit, sıradan
âfat: bela, büyük felaket
alâmet-i kıyamet: kıyamet alâmeti (bk. ḳ-v-m)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r)
amel: davranış, iş
belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ)
ehâdis-i şerife: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h)
fazilet: değer, üstün (bk. f-ḍ-l)
fesat: bozgunluk
gurub: güneşin batışı
güya: sanki
hakikat: asıl, esas, mahiyet (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i milliyet: millî yapıları (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hercümerc: karma karışık
içtimaat-ı beşeriye: insanlığın toplumsal hayatı (bk. c-m-a)
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
mahdut: sınırlı
Mançur: Asya’nın kuzeydoğusunda yaşayan bir kavim
medeniyet-i beşeriye: insanlık medeniyeti
mesâil-i imaniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n)
muhal: imkansız
muharrik: harekete geçirici, tahrik edici
mukayyet: kayıtlı, sınırlı
mülhid: dinsiz
münasip: uygun (bk. n-s-b)
mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ)
netâic: neticeler, sonuçlar
risale: küçük kitap (bk. r-s-l)
Rusya: (bk. bilgiler)
Sed: (Sedd-i Zülkarneyn) Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc kavminden korunmak isteyenler için yaptırdığı çok büyük ve sağlam set, kale
Sedd-i Çinî: Çin Seddi (bk. bilgiler – Çin)
seyir: bakma
şimendifer: tren
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tafsilen: ayrıntılı olarak
taife: grup, topluluk
tayyare: uçak
tergib: şevklendirme, isteklendirme
terhîb: korkutma
tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r)
tulû: güneşin doğuşu
umum: bütün
üslûp: tarz, biçim
Ye’cüc ve Me’cüc: Kur’ân-ı Kerimde bahsi geçen ve ortalığı fitne, fesat ve anarşiye boğacak olan kavimler, anarşist topluluk
zîrüzeber: alt üst, darma dağınık
zuhur: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Sekizinci Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.459

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dorduncu-soz/459


CUMARTESİ DERSLERİ

Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 1.
Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 1.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Lucia’nın tarihi ve Risale-i Nur’la bağlantısı

Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur

Yazan: CahtGPT

Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur
Lucias hLucia’nın tarihi ve Risale-i Nur’la bağlantısı

Sankta Lucia kimdir?

Sankta Lucia (Aziz Lucia), Hristiyan geleneğinde özellikle İskandinav ülkelerinde ve İtalya’nın Sicilya bölgesinde saygı duyulan bir azizedir. İsmi “ışık” anlamına gelir ve genellikle karanlık kış aylarında ışıkla ilişkilendirilir. Aziz Lucia’nın hikâyesi, hem Hristiyan inancında bir azize olarak hem de kültürel ve folklorik bir figür olarak önem taşır.

Aziz Lucia’nın Tarihi ve Hayatı

• Aziz Lucia, 3. yüzyılda Sicilya, Siraküza’da doğmuştur.

• Roma İmparatorluğu döneminde, Hristiyanlar zulüm görüyordu. Lucia, genç yaşta Hristiyan inancını benimsedi ve kendini Tanrı’ya adadı.

• Bir paganla evlenmeyi reddettiği ve Hristiyanlara yardım ettiği için zulme uğradı. Geleneksel anlatılara göre, gözleri çıkarılmış ve sonunda şehit edilmiştir. Bu nedenle, göz hastalıklarından muzdarip olanların koruyucu azizesi olarak kabul edilir.

Sankta Lucia Günü

• Sankta Lucia, özellikle 13 Aralık’ta kutlanır. Bu gün, Işık Festivali ile ilişkilendirilir ve en çok İskandinav ülkelerinde kutlanır.

• Lucia günü, eski takvime göre yılın en uzun gecesine denk geliyordu. Bu nedenle, Lucia’nın ışığı karanlığı aydınlatma sembolü olarak görülür.

Kutlama Gelenekleri

• İskandinavya’da, bir kız çocuğu “Lucia” rolünü üstlenir ve beyaz bir elbise giyerek başında yanan mumlarla dolu bir taç taşır.

• Lucia ve beraberindekiler şarkılar söyleyerek insanlara umut ve ışık getirir.

• Genellikle bu günde safranlı çörekler (lussekatter) ve kahve gibi özel yiyecekler hazırlanır.

Aziz Lucia, hem dini hem de kültürel olarak karanlıkta bir umut ve ışık sembolü olarak önemli bir figürdür.

Lucia nın başındaki mumlarla hapiste yatanlara ya da mağarada saklananlara yemek götürdüğü anlatısı doğru mu?

Evet, bu anlatı Aziz Lucia’nın hikâyesinin bir parçasıdır ve halk arasında yaygın bir şekilde aktarılır. Efsaneye göre, Aziz Lucia, Hristiyan inancını benimsedikten sonra Siraküza’daki (Sicilya) zulme uğrayan Hristiyanlara yardım etmeye karar verir.

Bu süreçte, zulüm nedeniyle yer altındaki mağaralarda saklanan Hristiyanlara yemek ve erzak taşır. Ellerinde yiyecek taşımak için ellerinin serbest kalması gerekiyordu. Bu yüzden, başına mumlardan yapılmış bir taç yerleştirerek mağaraları aydınlatır.

Bu Hikâyenin Anlamı

• Işık: Lucia’nın başındaki mumlar, hem literal olarak karanlık mağaraları aydınlatır hem de onun “ışık getiren” (Lucia’nın adı “ışık” anlamına gelir) bir figür olmasını simgeler.

• Hizmet ve Fedakârlık: Bu hikâye, Lucia’nın Hristiyan topluluğuna olan fedakârlığını ve cesaretini vurgular.

Bu anlatı, Aziz Lucia’nın ışığı ve iyiliği simgeleyen bir figür olarak görülmesini destekleyen temel unsurlardan biridir. Ancak bu hikâye daha çok efsanevi ve semboliktir; tarihsel bir belgeye dayanmaz. Hristiyan geleneklerinde bu tür hikâyeler, azizlerin erdemlerini ve inançlarını daha iyi anlatmak için halk arasında yaygınlaşmıştır.

Bunu biraz daha detaylandırabilir misin?

Tabii, Aziz Lucia’nın mumlarla yemek götürdüğü hikâye, hem dini hem de sembolik bir anlatım olarak derin bir anlam taşır. Bu anlatı, Aziz Lucia’nın fedakârlığını, cesaretini ve inancını vurgulayan detaylarla şekillenmiştir. İşte daha geniş bir bakış:

Lucia’nın Hayatı ve İnancı

• Aziz Lucia, Roma İmparatorluğu döneminde, Hristiyanların zulüm gördüğü bir zamanda yaşamıştır. Sicilya’nın Siraküza şehrinde doğmuş ve Hristiyan inancını erken yaşta benimsemiştir.

• Lucia, Tanrı’ya kendini adadığı için servetini fakirlere dağıtmış ve pagan bir adamla evlenmeyi reddetmiştir. Bu nedenle Roma yetkilileri tarafından hedef alınmıştır.

Yeraltındaki Hristiyanlara Yardım

• İsa’nın izinden giden erken dönem Hristiyanlar, baskılar nedeniyle yeraltındaki mağaralara ve katakomblara (yeraltı mezarları) sığınmışlardır. Bu insanlar hem açlık hem de hastalık gibi zorluklarla karşı karşıyaydı.

• Lucia, zulme rağmen bu insanlara yardım etmeye karar verdi. Onlara yiyecek ve erzak taşımak için hayatını tehlikeye attı.

Mumların Anlamı

• Anlatıya göre, Lucia hem ellerinde yiyecek taşımak hem de karanlık mağaralarda yolunu bulmak için başına mumlardan oluşan bir taç takmıştır.

• Pratik Anlam: Mumlar, mağaraların karanlık yollarını aydınlatırken ellerinin serbest kalmasını sağlamıştır.

• Sembolik Anlam: Lucia’nın mumları, onun Hristiyan inancını aydınlatıcı bir figür olarak temsil eder. Hristiyan geleneğinde ışık, genellikle Tanrı’nın yolunu ve umudu simgeler.

Fedakârlık ve Cesaret

• O dönemde Hristiyanlara yardım etmek, ölümle cezalandırılabilecek bir suçtu. Ancak Lucia, başkalarının hayatını kurtarmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için kendi hayatını riske atmıştır.

• Bu, onun sadece bir azize değil, aynı zamanda bir umut sembolü olarak görülmesine neden olmuştur.

Lucia ve Şehit Edilişi

• Lucia’nın Hristiyanlara yardım ettiği öğrenildiğinde pagan yetkililer tarafından yakalanmış ve işkence edilmiştir.

• Efsaneye göre, gözleri çıkarılmış olmasına rağmen inancını bırakmamış ve bu nedenle göz hastalarının koruyucusu olarak kabul edilmiştir.

Lucia Günü’nün Bağlantısı

• Lucia Günü’nün (13 Aralık) mumlarla kutlanması, bu hikâyeye dayanır. Lucia’yı canlandıran genç kızlar, beyaz bir elbise giyer ve başlarında mumlardan yapılmış bir taç taşır.

• Bu gelenek, hem onun ışığı taşıyan bir figür olduğunu hatırlatır hem de insanlara umut ve yardım etme çağrısı yapar.

Hikâyenin Evrensel Mesajı

• Karanlıkta Işık Olmak: Lucia’nın mumları, karanlıkta sıkışıp kalmış insanlara bir umut ışığı taşıdığı anlamına gelir. Bu, zor zamanlarda insanlara yardım etmenin önemini hatırlatır.

• Cesaretin Gücü: Lucia, büyük bir zulüm altında bile inancını ve başkalarına yardım etme kararlılığını kaybetmemiştir.

Aziz Lucia’nın bu hikâyesi, hem dini bağlamda hem de insanlığın ortak değerleri açısından büyük bir ilham kaynağıdır.

Bu hikayeyi Risale-i Nur anlatısıyla da ilişkilendirebilir miyiz?

Aziz Lucia’nın mumlarla karanlık mağaralarda saklanan insanlara yardım ettiği hikâyesini Risale-i Nur perspektifiyle ilişkilendirmek, oldukça zengin bir manevi ve sembolik bağ kurmayı mümkün kılar.

Risale-i Nur, iman, hakikat, fedakârlık ve karanlıklar içinde bir “nur” (ışık) olmanın önemine vurgu yapan bir eser olduğundan, Aziz Lucia’nın hikâyesindeki temel mesajlarla ortak birçok noktası bulunmaktadır. İşte bazı bağlantılar:

1. Karanlıkta Işık Olmak

• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, mumlardan bir taç takarak yeraltındaki mağaralarda yaşayanlara hem fiziksel hem de manevi bir ışık taşır. O, karanlık içinde bir umut kaynağıdır ve kendi güvenliğini riske atarak başkalarına yardım eder.

• Risale-i Nur’da Karanlık ve Işık: Bediüzzaman Said Nursi, eserlerinde karanlığı genellikle cehalet, zulüm ve dalalet (doğru yoldan sapma) ile ilişkilendirir. Işık ise iman, hakikat ve hidayeti temsil eder. Özellikle şu söz ilişkilidir:

“Nurun vazifesi zulümatı izale etmek ve vücuda ve eşyaya hüsn-ü cemalini göstermektir.”

Aziz Lucia’nın karanlıkta ışık taşıması, Risale-i Nur’un, cehalet ve dalaletin karanlıklarını iman nuruyla aydınlatma vazifesine çok benzer.

2. İmanın ve Fedakârlığın Önemi

• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, inancı uğruna servetini fakirlere dağıtmış, hayatını riske atmış ve sonunda şehit edilmiştir. Onun fedakârlığı, sadece kendi kurtuluşunu değil, başkalarının da umudunu kurtarmaya yöneliktir.

• Risale-i Nur’da Fedakârlık ve İman Hizmeti: Bediüzzaman, hayatını insanlara iman hakikatlerini ulaştırmaya adamıştır. O da Aziz Lucia gibi, zulüm ve baskılarla karşılaşmış, sürgüne gönderilmiş ve hapsedilmiştir. Risale-i Nur’da fedakârlık şöyle vurgulanır:

“Nefis için değil, başkaları için çalış; zira kendine çalışmak hem hodgâmlık, hem bir nevi tâgallüptür.”

Lucia’nın başkalarının iyiliği için hayatını adaması, Risale-i Nur’da tarif edilen “hizmet-i imaniye” anlayışına güçlü bir paralellik taşır.

3. Karanlıkta Ümitsiz Kalmamak

• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, zulüm dönemlerinde bile yeraltında saklanan insanlara yardım ederek ümitsizlik ve korkuya teslim olmaz. Onun taşıdığı mumlar, sadece fiziksel değil, manevi bir ümit ışığını da temsil eder.

• Risale-i Nur’da Ümit ve Nur Kavramı: Risale-i Nur, karanlık zamanlarda ümitsiz kalmamayı, iman nuruyla her zorluğu aşmayı öğütler. Bediüzzaman, “Yeis (ümitsizlik), mani-i herkemaldir” diyerek ümitsizliğin insanı kemalden (olgunluk ve mükemmellikten) uzaklaştırdığını belirtir. Lucia’nın karanlıkta ışık taşıması, Risale-i Nur’un ümitsizliği reddeden ve karanlıkları dağıtan mesajıyla örtüşür.

4. Zulme Karşı Sabır ve İman

• Aziz Lucia’nın hikâyesi: Lucia, zalimlerin işkencelerine maruz kalır ancak inancından taviz vermez. Bu, onun sabır ve sebatını yüceltir.

• Risale-i Nur’da Sabır ve Sebat: Bediüzzaman’ın zulme uğradığı halde iman hizmetine devam etmesi, sabır ve sebatın Risale-i Nur’da nasıl temel bir erdem olduğunu gösterir. Şu sözler Lucia’nın tutumunu çağrıştırır:

“Musibetlerin tazyikatı altında iman-ı tahkikî kuvvetiyle sabır ve şükür içinde sebat etmek…”

5. Işık Getiren Figür ve İlahi Rahmet

• Aziz Lucia’nın ismi ve anlamı: Lucia, “ışık” anlamına gelir. O, zulüm ve karanlık içinde ilahi bir rahmetin temsilcisidir.

• Risale-i Nur’da Nur ve İlahi Rahmet: Risale-i Nur, Allah’ın nurunu, rahmetini ve hidayetini insanlara ulaştıran bir vesile olarak tanımlanır. Lucia’nın hikâyesi, Risale-i Nur’daki şu ayeti hatırlatır:

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Suresi, 35)

Bu, Lucia’nın ışık taşıyan bir figür olarak Allah’ın rahmetini insanlara ulaştırdığı şeklinde yorumlanabilir.

Sonuç ve Ortak Mesajlar

Aziz Lucia’nın mumlarla karanlıkta insanlara yardım etmesi ile Risale-i Nur’un cehalet ve dalalet karanlıklarını iman nuru ile aydınlatma çabası arasında güçlü paralellikler vardır. Her iki hikâye de şunları vurgular:

1. İnancın gücü ve cesareti: Zulüm karşısında inancından taviz vermeyenler, gerçek ışığın taşıyıcılarıdır.

2. Fedakârlık ve hizmet: Başkalarının iyiliği için fedakârlık yapmak, manevi bir görevin ifasıdır.

3. Ümitsizlikten kaçınma: Karanlık zamanlarda bile ışık ve umut aramak, hakikat yolcusunun şiarıdır.

Bu hikâye, Risale-i Nur’un ruhuna uygun şekilde, karanlıklar içinde bir “nur” olmanın ve zor zamanlarda insanlığa hizmet etmenin önemini anlatır.

Yazan: ChatGPT

Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur

Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur

Redaktör: Esat Akbal

Skriven av ChatGPT

Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur
Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur

Sankta Lucia – Vem är hon?

Sankta Lucia, eller heliga Lucia, är en helgonfigur som särskilt vördas inom kristen tradition i de skandinaviska länderna och i Italiens Sicilienregion. Hennes namn betyder “ljus”, och hon förknippas ofta med ljuset under de mörka vintermånaderna. Sankta Lucias berättelse är viktig både som ett helgon i den kristna tron och som en kulturell och folkloristisk figur.

Sankta Lucias historia och liv

  • Sankta Lucia föddes på 200-talet i Syrakusa, Sicilien.
  • Under det romerska imperiet förföljdes kristna. Lucia antog den kristna tron i ung ålder och dedikerade sig till Gud.
  • Hon förföljdes eftersom hon vägrade gifta sig med en hednisk man och hjälpte kristna. Enligt traditionen fick hon sina ögon utstuckna och blev slutligen martyr. Därför betraktas hon som de synskadades skyddshelgon.

Luciadagen

  • Sankta Lucia firas särskilt den 13 december. Dagen är förknippad med ljusets fest och firas mest i de skandinaviska länderna.
  • Enligt den gamla kalendern inföll Luciadagen på årets längsta natt. Därför ses Lucias ljus som en symbol för att skingra mörkret.

Traditioner kring firandet

  • I Skandinavien tar en flicka på sig rollen som Lucia, klädd i en vit klänning och bär en krona med levande ljus på huvudet.
  • Lucia och hennes följe sjunger sånger och sprider hopp och ljus till människorna.
  • Under denna dag förbereds ofta saffransbullar (lussekatter) och kaffe som en del av firandet.

Bar berättelsen om Lucia med ljusen som tog mat till fångar eller till de som gömde sig i grottor?

Ja, denna berättelse är en del av Sankta Lucias historia och är allmänt spridd bland folket. Enligt legenden bestämde sig Sankta Lucia för att hjälpa de förföljda kristna i Syrakusa (Sicilien) efter att ha antagit den kristna tron.

Under denna tid bestod förföljelsen av att kristna tvingades gömma sig i underjordiska grottor. Därför bar Lucia mat och förnödenheter till dem som gömde sig. För att ha händerna fria att bära maten satte hon ett ljuskrona på huvudet för att lysa upp vägen i grottorna.

Betydelsen av berättelsen

  • Ljus: Ljuset i Lucias krona lyser inte bara upp de mörka grottorna utan symboliserar också att hon är en figur som “bär ljus” (Lucias namn betyder “ljus”).
  • Tjänande och uppoffring: Berättelsen framhäver Lucias uppoffring och mod för den kristna gemenskapens skull.

Denna berättelse är en grundläggande del av varför Sankta Lucia ses som en symbol för ljus och godhet. Även om berättelsen är mer av en legend och symbolisk, är den ett kraftfullt sätt att illustrera helgonets dygder och tro. Inom kristen tradition är sådana berättelser vanliga för att förstärka helgonens exempel på tro och mod.

Kan vi relatera den här historien till Risale-i Nur-berättelsen?

Lucias historia och dess koppling till Risale-i Nur

Lucias berättelse om att bära ljus (ljusstakar) för att hjälpa människor som gömde sig i mörka grottor kan relateras till perspektivet i Risale-i Nur, som är en samling av andliga och intellektuella skrifter av Said Nursi.

Risale-i Nur betonar vikten av tro, uppoffring och att vara ett ljus i mörkret, vilket harmoniserar med det budskap som Lucias berättelse förmedlar. Här är några kopplingar mellan dessa två:

1. Att vara ett ljus i mörkret

• Lucias berättelse: Lucia bär en ljuskrona för att ge både fysiskt och andligt ljus till de som gömde sig i mörka grottor. Hon blir en symbol för hopp i en tid av förföljelse.

• Risale-i Nur om ljus och mörker: I Risale-i Nur används mörker som en symbol för okunskap, orättvisa och vilseledande, medan ljuset representerar tro, sanning och vägledning. Bediuzzaman Said Nursi skriver:

“Ljusets uppgift är att fördriva mörkret och visa skönheten i existensen och skapelsen.”

Lucias handlingar speglar denna idé, eftersom hon sprider hopp och sanning i en tid av andligt mörker.

2. Tron och uppoffringens betydelse

• Lucias berättelse: Lucia skänker bort sin rikedom till de fattiga och riskerar sitt liv för att hjälpa andra. Hennes uppoffring handlar inte bara om henne själv utan också om att ge andra hopp och stöd.

• Risale-i Nur om uppoffring och tjänande: Risale-i Nur betonar vikten av att tjäna andra utan själviskhet. Said Nursi säger:

“Arbeta inte för dig själv, utan för andra; eftersom att arbeta för sig själv är själviskt och egoistiskt.”

Lucias osjälviska handlingar speglar den anda av tjänande och tro som beskrivs i Risale-i Nur.

3. Att inte förlora hoppet i mörka tider

• Lucias berättelse: Trots förföljelse och fara förlorar Lucia aldrig sitt hopp. Ljusen hon bär symboliserar inte bara fysisk vägledning utan också andligt hopp för dem som är gömda i mörkret.

• Risale-i Nur om hopp och ljus: Risale-i Nur lär att man aldrig ska ge upp hoppet, även i de svåraste tider. Said Nursi skriver:

“Hopplöshet är ett hinder för all utveckling.”

Lucias handlingar som sprider ljus i mörkret är ett tydligt exempel på att övervinna hopplöshet och förmedla hopp.

4. Tålamod och tro i förföljelsens tid

• Lucias berättelse: Lucia uthärdar tortyr och orättvisa utan att ge upp sin tro, vilket gör henne till ett exempel på tålamod och uthållighet.

• Risale-i Nur om tålamod och uthållighet: Bediuzzaman framhåller att man, även under svårigheter och lidanden, bör visa tålamod och fortsätta tjäna tron. Han säger:

“Under prövningens tryck, med tron som styrka, visa tålamod och tacksamhet.”

Lucias mod och uthållighet speglar denna anda.

5. Att vara en ljusbärare och symbol för Guds nåd

• Lucias namn och betydelse: Namnet Lucia betyder “ljus”. Hon representerar en manifestation av Guds nåd och vägledning i mörka tider.

• Risale-i Nur om ljus och gudomlig nåd: Risale-i Nur beskriver ljus som en symbol för gudomlig vägledning och barmhärtighet. Följande vers från Koranen är relevant:

“Gud är himlarnas och jordens ljus.” (Koranen, 24:35)

Lucias handlingar kan ses som en representation av Guds ljus och nåd som förmedlas till människor i nöd.

Slutsats och gemensamma budskap

Lucias berättelse och Risale-i Nurs budskap har flera gemensamma teman:

1. Trons kraft och mod: Att inte kompromissa med sin tro trots förföljelse och faror.

2. Uppoffring och tjänande: Att tjäna andra och sprida ljus, även på bekostnad av sig själv.

3. Hoppets ljus i mörkret: Att aldrig förlora hoppet och vara ett ljus för andra i svåra tider.

Båda historierna påminner oss om vikten av att vara ett ljus i mörka tider och att tjäna mänskligheten genom tro och uppoffring.

Matematiksel Düzen ve Çoklu Zeka Kuramı Proje Görevi – «Evren, dünyamız ve varlıklar matematiksel bir düzen içerisinde tasarlanmıştır.»

Matematiksel Düzen ve Çoklu Zeka Kuramı Proje Görevi - «Evren, dünyamız ve varlıklar matematiksel bir düzen içerisinde tasarlanmıştır.»
Matematiksel Düzen ve Çoklu Zeka Kuramı Proje Görevi - «Evren, dünyamız ve varlıklar matematiksel bir düzen içerisinde tasarlanmıştır.»
Matematiksel Düzen ve Çoklu Zeka Kuramı Proje Görevi – «Evren, dünyamız ve varlıklar matematiksel bir düzen içerisinde tasarlanmıştır.»

PowerPoint sunumunu indirmek için lütfen tıklayınız:

https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2024/12/Matematiksel-Duzen-ve-Coklu-Zeka-Kurami-Proje-Gorevi-Evren-dunyamiz-ve-varliklar-matematiksel.pptx

PDF formatında indirmek için lütfen tıklayınız:

https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2024/12/Matematiksel-Duzen-ve-Coklu-Zeka-Kurami-Proje-Gorevi-Evren-dunyamiz-ve-varliklar-matematiksel.pdf

Matematiksel Düzen ve Çoklu Zeka Kuramı Proje Görevi

«Evren, dünyamız ve varlıklar matematiksel bir düzen içerisinde tasarlanmıştır.»

Bu konuda çoklu zeka kuramından birini seçerek aşağıdaki çoklu zeka ile iligili verilen örneklere uygun proje görevini yapınız.

Alternatif olarak kendi seçeceğiniz başka örnekler de kullanarak projenizi hazırlayabilirsiniz.

Mantıksal-Matematiksel Zeka:

Matematiksel hesaplama, mantıksal düşünme, problem çözme becerileridir.

Günlük hayatta karşılaşılan matematiksel problemlere örnekler verilerek ve problemler çözülerek konu açıklanır.

Örneğin:

Aile bütçesinin hesaplanması,

Gelir – gider  tablosu

Kar – zarar durumu

Alışveriten sonra kalan para miktarı, para üstü vb.

Doğa Zekası:

Doğal çevreyi anlama, analiz etme ve onunla ilişki kurma becerisidir.

Doğadan ve doğadaki varlıklardan matematiksel hesaplamalar ve örnekler vererek konu açıklanır.

Örneğin:

Nesli tükenmek üzere olan hayvanların sayısı ve onlarla ilgili yapılan çalışmalarda matematiksel olarak ilerleme olup olmadığı,

Yıllık üreme ve ölüm dengesinin karşılaştırılması, canlı türünün devam edip edemeyeceği hakkında yorum yapma.

Dilsel (Sözel-Dilsel) Zeka:

Sözcüklerle etkili bir şekilde düşünme ve ifade etme becerisidir.

Evren, dünyamız ve varlıkların matematiksel bir düzen içerisinde tasarlanması hakkında çeşitli örneklerle bir sunum hazırlanır ve sınıfa ya da hedef kitleye sözel olarak sunulur.

Örneğin:

Evrenin, dünyamızın ve varlıkların yaratılmasında harika bir matematiksel işlemler kullanıldığı;

  • bunun atom, moleküller, elementler, hücreler, canlılar,
  • coğrafi konumlar, dünyanın şekli ve güneş sistemindeki konumu,
  • matematiksel olarak nasıl eğik durduğu,
  • bunun mevsimlerin uluşturulmasındaki etkisi,
  • güneş sisteminin samanyolu galaksisindeki yeri,
  • yıldızlar ve yıldız kümeleri ve burçlardan örnekler

verilerek bütün bunların tesadüfen ya da kendi kendine olamayacağı ya da bilinçsiz tabiat tarafından yapılamayacağı bilimsel ve matematiksel ifadelerle anlatılır ve sunulur.

Görsel-Mekânsal Zeka:

Görsel bilgileri anlamak, analiz etmek ve zihinde hayal etme becerisidir.

Örneğin;

Altın oran gibi matematiksel ve görsel örneklerden bir sunum hazırlanır ve sunulur.

Alternatif olarak dünyamızın matematiksel konumu ya da yaşadığınız yerin coğrafi konumunun matematiksel ve görsel olarak hesaplanması yapılarak görsellerle açıklanır.

Bedensel-Kinestetik Zeka:

Fiziksel hareketleri kullanma, kontrol etme ve ifade etme becerisidir.

Matematik kullanılarak grupla oynanabilen hareketli bir oyun seçilerek grup halinde oynanır. Oyunun kuralları ve matematiksel ifadeler açıklanır.

Örneğin;

Sınıf 10 ar kişilik gruplara ayrılır. Kalan öğrenciler hakem ve juri olur. Öğretmen ya da moderatör talimat verince gruplar ona göre hareket eder.

Grubun 1/10 öne çıksın der. Gruptan bir kişi öne çıkması gerekir. Doğru yapılırsa oyun devam eder. Yanlış yapan grup oyunu kaybeder.

Örneğin grubun ½ si öne çıksın denilince 5 kişinin öne çıkması gerekir. Bu sayıdan faklı kişi öne çıkarsa o grup kaybeder.

Alternatif olarak 19 Mayıs hareketleri ve stadyumdaki gösterilerde matematiksel düzene benzer hareketler uygulanır.

Müziksel Zeka:

Ritmi, melodiyi ve müzikal yapıları anlama ve oluşturma becerisidir.

Müzikle matematik arasındaki ilişki uygulamalı olarak icra edilir ve açıklanır.

Örneğin:

Çalınacak müzik aleti ya da okunacak müziğin notaları getirilir.

Müzk aletinin matematiksel yapısı incelenir,

Kaç nota olduğu ve bunların dizilişi ya da örüntüsü üzerinde konuşulur.

Anlatılanlar bir müzik aletiyle ya da ses verilerek icra edilir.

Kişilerarası Zeka:

Başkalarıyla etkili bir şekilde iletişim kurma ve empati yapma becerisidir.

Ekonomi, gelir-gider dengesi, enflasyon ve sosyal olaylar arasında ilişkiler kurar, politikacıların aldığı kararların matematiksel olarak topluma nasıl yansıdığı açıklanır. Bu zeka alanını seçenler grup olarak da çalışabilir.

Örneğin:

Dünyada, ülkede, şehirde, kasaba ya da köyde, ailede yaşayan insan sayısı

Ülkenin ekonomik durumu iç borç – dış borç ve bunun topluma yansıması

Merkez bankasının faiz oranlarında artış ya da azqltma kararının etkileri

Gelir dağılımındaki adaletsizlik ve bunun sosyal patlamalara sebep olması

bunların matematiksel olarak ifadesi

İçsel (Kişisel) Zeka:

Kendi duygularını, düşüncelerini anlama ve değerlendirme becerisidir.

Matematiksel düzen hakkındaki kendi duygu ve düşüncelerini deneme, makale, şiir ya da kompozisyon şeklinde bir metin halinde ifade eder.

Örneğin:

Matematik nedir, ne işimize yarar?

Matematiksel bir düzen olmasaydı hayat nasıl olurdu?

Matematik eğitimi zor mu, kolay mı? Neden?

gibi sorulara kendi düşünceleri noktasından yaklaşarak gerekçeleriyle açıklar.

KAYNAKÇA

https://www.multikidsakademi.com/coklu-zeka-kurami-ile-matematik-ogrenme

https://firmajans.com.tr/dijital-pazarlama/dijital-pazarlamada-matematiksel-modelleme/

https://kumbaradergisi.com/icerikler/sayilar-oymasaydi-ne-olurdu/

https://fatihturgut.com.tr/peteklerin-neden-altigen-oldugunu-biliyor-musunuz/

https://www.matematiksel.org/altin-oran-nedir-ne-degildir/

https://egitimpedia.com/ogretmen/grup-tartismalarinin-avantajlari-ve-dezavantajlari/