Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “O zîhayat, meselâ şu insan, adeta kâinatın bir misal-i musağğarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki envâ-ı âlemin ekser nümunelerini cami’dir.” konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi İkinci Söz İkinci Makam Üçüncü Lem’a.
O zîhayat, meselâ şu insan, adeta kâinatın bir misal-i musağğarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki envâ-ı âlemin ekser nümunelerini cami’dir. – Cumartesi Dersleri 22. 15.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi İkinci Sözün İkinci Makamı
ÜÇÜNCÜ LEM’A
Bak şu kâinat-ı seyyâlede, şu mevcudat-ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara: Göreceksin ki, bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde, Hayy-ı Kayyûmun koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:
O zîhayat, meselâ şu insan, adeta kâinatın bir misal-i musağğarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki envâ-ı âlemin ekser nümunelerini cami’dir. Güya o zîhayat, bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halk etmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
İşte, eğer aklın evhamda boğulmamışsa anlarsın ki,
· bir kelime-i kudreti, meselâ balarısını ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak,
· ve bir sahifede, meselâ insanda şu kitab-ı kâinatın ekser meselelerini yazmak,
acip: şaşırtıcı, hayret verici âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) anâsır-ı arziye: dünyadaki unsurlar, elementler cami’: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a) cevelân: dolaşma, hareket çuha: tüysüz ince, sık dokunmuş yün kumaş dirhem: yaklaşık üç grama denk olan bir ağırlık ölçüsü ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) envâ-ı âlem: âlemdeki çeşitler, türler (bk. a-l-m) eşya: şeyler, varlıklar evham: kuruntular, şüpheler fihriste: indeks Hâlık-ı Külli Şey: heyşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) halk etmek: yaratmak (bk.ḫ-l-ḳ) hârika-pîşe: hârika işler yapan has: özel hâtem: mühür, damga Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m)
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) kabza-i tasarrufunda: tasarrufu altında (bk. ṣ-r-f) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâinat-ı seyyâle: akıp giden kâinat, evren (bk. k-v-n) katre: damla kelime-i kudret: kudret kelimesi (bk. k-l-m; ḳ-d-r) kemâl-i mizan: mükemmel ve kusursuz bir ölçü (bk. k-m-l; v-z-n) kemâl-i suhulet: tam bir kolaylık (bk. k-m-l) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mevâlid-i türâbiye: topraktaki madenler mevcudât-ı seyyâre: devamlı hareket eden varlıklar (bk. v-c-d) misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek (bk. m-s̱-l) mizan: ölçü (bk. v-z-n) musahhar: boyun eğmiş mütenevvi: çeşit çeşit
nesc etmek: dokumak, örmek nevi: çeşit nümune: örnek, misal patiska: pamuktan dokunmuş sık ve düzgün bez Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) sair: diğer san’atkârâne: sanatlı bir şekilde (bk. ṣ-n-a) şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) semere: meyve sikke: madenî para gibi şeylerin üzerine vurulan damga, mühür taam: yiyecek tecellî-i kudret ve hikmet: Allah’ın kudret ve hikmet görüntüsü (bk. c-l-y; ḳ-d-r; ḥ-k-m) zihayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
· hem bir noktada, meselâ küçücük incir çekirdeğinde koca incir ağacının programını derc etmek,
· ve bir harfte, meselâ kalb-i beşerde şu âlem-i kebirin safahâtında tecellî ve ihâta eden bütün esmânın âsârını göstermek,
· ve bir mercimek tanesi kadar mevki tutan kuvve-i hafıza-i insaniyede bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisât-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte derc etmek, elbette ve elbette Hâlık-ı Külli Şeye has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelâline mahsus bir hâtemdir.
İşte, zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbânîden birtek hâtem böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa; acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen,
سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ ظُهُورِهِ 1
demeyecek misin?
Dipnot-1
Her türlü kusurdan münezzehtir o Zat ki, şiddet-i zuhurundan gizlenmiştir.
âlem-i kebir: büyük âlem, kâinat (bk. a-l-m; k-b-r) âsâr: eserler âyât: ayetler, deliller cilve-i in’ikâs: yansımadan ileri gelen görüntü (bk. c-l-y) cilve-i misaliye: misalî görünüm (bk. c-l-y; m-s̱-l) derc etmek: yerleştirmek eser-i nuranî: nurlu, parlak eser (bk. n-v-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v) fehm: anlayış hâdisât-ı kevniye: yaratılışa ait hadiseler (bk. k-v-n) hadsiz: sayısız hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) has: özel hâtem: mühür, damga hâtem-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın mührü (bk. r-b-b)
ihâta: içine alma, kuşatma ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y) in’ikâs: yansıma kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalb-i beşer: insan kalbi katre: damla kuvve: duyu kuvve-i hâfıza-i insaniye: insandaki hafıza duygusu, bellek (bk. ḥ-f-ẓ) mahsus: özgü maruz: tesiri altında olan masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevki: yer mufassal: ayrıntılı mukabil: karşılık münezzeh: arınmış, yüce (bk. n-z-h) Rabb-i Zülcelâl: sonsuz heybet ve yücelik sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; ẕü; c-l-l) safahât: safhalar, gelişmeler şeffaf: saydam, parlak
semâvât: gökler (bk. s-m-v) Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir, herşeyi nurlandıran Allah için benzetme olarak kullanılır (bk. e-z-l) seyyare: gezegen şiddet-i zuhur: çok kuvvetli şekilde görünme (bk. ẓ-h-r) sikke: madenî para gibi şeylerin üzerine vurulan damga, mühür tabiî: kendiliğinden, doğal (bk. ṭ-b-a) tecellî: görünme, yansıma (bk. c-l-y) tecellî-i aks: yansımanın görüntüsü (bk. c-l-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) turra: mühür, nişan zemin: yer zerrecik: atom, en küçük madde parçası zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) ziya: ışık
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Mukaddime ÜÇÜNCÜ LEM’A, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Birşeyden herşey yapar; hem herşeyden birtek şey yapar.’ Çünkü, nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesapsız âzâ ve cihâzât-ı hayvaniyeyi yapar.” konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi İkinci Söz İkinci Makam İkinci Lem’a.
“Birşeyden herşey yapar; hem herşeyden birtek şey yapar.” Çünkü, nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesapsız âzâ ve cihâzât-ı hayvaniyeyi yapar. – Cumartesi Dersleri 22. 14.
KISA ViDEO
UZUN ViDEO
Yirmi İkinci Sözün İkinci Makamı
İKİNCİ LEM’A
Bak şu kâinat bostanına. Şu zeminin bağına, şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et. Göreceksin ki, bir Sâni-i Zülcelâlin, bir Fâtır-ı Zülcemâlin, o serilmiş ve serpilmiş masnuattan herbir masnu üstünde, Hâlık-ı Külli Şeye mahsus bir sikkesi; ve herbir mahlûku üstünde, Sâni-i Külli Şeye has bir hâtemi; ve kalem-i kudretin birer menşûru olan sahâif-i leyl ve nehar, yaz ve baharda yazılan tabakat-ı mevcudat üstünde, taklit kabul etmez bir turra-i garrâsı vardır.
Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o turralardan, nümune olarak birkaçını zikredeceğiz. Meselâ, hesapsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki: “Birşeyden herşey yapar; hem herşeyden birtek şey yapar.” Çünkü, nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesapsız âzâ ve cihâzât-ı hayvaniyeyi yapar.
İşte, birşeyi herşey yapmak, elbette bir Kadîr-i Mutlakın işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan, o taam ise hayvanî olsun, nebatî olsun, o müteaddit maddeleri, has bir cisme kemâl-i intizamla çeviren ve ondan mahsus bir cilt nesceden ve ondan basit cihazları yapan, elbette bir Kadîr-i Külli Şeydir ve Alîm-i Mutlaktır. Evet, Hâlık-ı Mevt ve Hayat, şu destgâh-ı dünyada, hikmetiyle, hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu’ciznümâ ile idare ediyor ki, o kanunu tatbik ve icra etmek, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zâta mahsustur.
Alîm-i Mutlak: sınırsız ilim sahibi Allah (bk. a-l-m; ṭ-l-ḳ) âzâ: organlar azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) bostan: bahçe celâl: haşmet, görkem (bk. c-l-l) cihâzât-ı hayvaniye: hayvanların organları (bk. ḥ-y-y) destgâh-ı dünya: dünya tezgâhı esbab: sebepler (bk. s-b-b) Fâtır-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi benzersiz yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-m-l) hadsiz: sayısız hâlât: haller, durumlar Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) Hâlık-ı Mevt ve Hayat: hayatı ve ölümü yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; m-v-t; ḥ-y-y) hâtem: mühür, damga hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) icra: yerine getirme izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z) kabza-i tasarruf: emri altında bulundurma (bk. ṣ-r-f)
Kâdir-i Külli Şey: sınırsız güç ve kudret sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; k-l-l) Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r) kanun-u emriye-i mu’ciznümâ: Allah’ın emriyle oluşan mu’cizeli kanun (bk. ḳ-n-n; a-c-z) kemâl-i intizam: mükemmel ve kusursuz düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r; e-l-h) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahsus: özgü masnû: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a) masnûat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) menşûr: yazılmış, yayınlanmış merci: başvurulacak yer müteaddid: çeşitli, birden fazla nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nâzır: gözlemci (bk. n-ẓ-r) nebatî: bitkisel nescetme: dokuma, örme
nümune: örnek nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni perdedâr-ı dest-i kudret: Allah’ın kudret elinin önünde perde (bk. ḳ-d-r) sahâif-i leyl ve nehar: gece ve gündüz sahifeleri Sâni-i Külli Şey: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; k-l-l) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) semâ: gökyüzü (bk. s-m-v) sikke: madenî para gibi şeyler üzerine vurulan damga, mühür taam: yiyecek tabakat-ı mevcudat: varlıkların tabakaları, grupları (bk. v-c-d) tatbik: uygulama tesir-i hakikî: gerçek tesir (bk. ḥ-ḳ-ḳ)tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) turra: padişahın mührü ve imzası turra-i garrâ: parlak mühür zemin: yeryüzü zikretmek: belirtmek
İşte, eğer aklın sönmemişse, kalbin kör olmamışsa anlarsın ki, birşeyi kemâl-i suhulet ve intizamla herşey yapan ve herşeyi kemâl-i mizan ve intizamla, san’atkârâne birtek şey yapan, herşeyin Sâniine has ve Hâlık-ı Külli Şeye mahsus bir sikkedir.
Meselâ görsen, hârika-pîşe bir zat, bir dirhem pamuktan, yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi sair kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber, helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki, o zat, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altın yapar. Elbette kat’iyen hükmedeceksin ki, o zat öyle kendine has bir san’ata mâliktir; bütün anâsır-ı arziye onun emrine musahhar ve bütün mevâlid-i türâbiye onun hükmüne bakar.
Evet, hayattaki tecellî-i kudret ve hikmet, bu misalden bin derece daha aciptir. İşte, hayat üstündeki çok sikkelerden birtek sikke…
acip: şaşırtıcı, hayret verici âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) anâsır-ı arziye: dünyadaki unsurlar, elementler cami’: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a) cevelân: dolaşma, hareket çuha: tüysüz ince, sık dokunmuş yün kumaş dirhem: yaklaşık üç grama denk olan bir ağırlık ölçüsü ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) envâ-ı âlem: âlemdeki çeşitler, türler (bk. a-l-m) eşya: şeyler, varlıklar evham: kuruntular, şüpheler fihriste: indeks Hâlık-ı Külli Şey: heyşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) halk etmek: yaratmak (bk.ḫ-l-ḳ) hârika-pîşe: hârika işler yapan has: özel hâtem: mühür, damga Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m)
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) kabza-i tasarrufunda: tasarrufu altında (bk. ṣ-r-f) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâinat-ı seyyâle: akıp giden kâinat, evren (bk. k-v-n) katre: damla kelime-i kudret: kudret kelimesi (bk. k-l-m; ḳ-d-r) kemâl-i mizan: mükemmel ve kusursuz bir ölçü (bk. k-m-l; v-z-n) kemâl-i suhulet: tam bir kolaylık (bk. k-m-l) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mevâlid-i türâbiye: topraktaki madenler mevcudât-ı seyyâre: devamlı hareket eden varlıklar (bk. v-c-d) misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek (bk. m-s̱-l) mizan: ölçü (bk. v-z-n) musahhar: boyun eğmiş mütenevvi: çeşit çeşit
nesc etmek: dokumak, örmek nevi: çeşit nümune: örnek, misal patiska: pamuktan dokunmuş sık ve düzgün bez Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) sair: diğer san’atkârâne: sanatlı bir şekilde (bk. ṣ-n-a) şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) semere: meyve sikke: madenî para gibi şeylerin üzerine vurulan damga, mühür taam: yiyecek tecellî-i kudret ve hikmet: Allah’ın kudret ve hikmet görüntüsü (bk. c-l-y; ḳ-d-r; ḥ-k-m) zihayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Mukaddime İKİNCİ LEM’A, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.” konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi İkinci Söz İkinci Makam Mukaddime – Birinci Lem’a.
ERKÂN-I İMANİYENİN kutb-u âzamı olan iman-ı billâha dair Katre Risalesinde, şu mevcudatın herbirisi, elli beş lisanla Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücuduna ve vahdâniyetine delâlet ve şehadetlerini icmâlen beyan etmişiz. Hem Nokta Risalesinde, Cenâb-ı Hakkın delâil-i vücub ve vahdâniyetinden, herbirisi bin burhan kuvvetinde dört burhan-ı küllîyi zikretmişiz. Hem on iki kadar Arabî risalelerimde, Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücudunu ve vahdâniyetini gösteren yüzler kat’î burhanları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifâen derin tetkikata girişmeyeceğiz. Yalnız şu Yirmi İkinci Sözde Arabî Risaletü’n-Nur’da icmâlen yazdığım On İki Lem’ayı, iman-ı billâh güneşinden göstermeye çalışacağız.
Dipnot-1
“Allah herşeyin yaratıcısıdır. O herşey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir. Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir.” Zümer Sûresi, 39:62-63.
Dipnot-2
“Her türlü kusurdan münezzehtir o Zât ki, herşeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-3
“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz belirli bir miktar ile indiririz.” Hicr Sûresi, 15:21.
Dipnot-4
“Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. Şüphesiz ki benim Rabbim hak ve adalet üzeredir.” Hûd Sûresi, 11:56.
Arabî risaleler: Arapça kitaplar (bk. r-s-l) beyan: açıklama (bk. b-y-n) burhan: güçlü delil burhan-ı küllî: çok büyük ve kapsamlı delil (bk. k-l-l) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) delâil-i vücub: Allah’ın varlığının delilleri (bk. v-c-b) delâlet: delil olma, işaret etme
erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları (bk. r-k-n; e-m-n) icmâlen: özetle (bk. c-m-l)iktifâen: yetinerek iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n) kat’î: kesin Katre Risalesi: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer almaktadır kutb-u âzam: en büyük rükün, esas (bk. a-ẓ-m) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
Nokta Risalesi: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer almaktadır şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) tetkikat: araştırmalar, incelemeler vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu olması (bk. v-c-b; v-c-d) zikretmek: bildirmek, belirtmek
BİRİNCİ LEM’A
Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir:
Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir.
İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde turrayı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir surette “Herşey o zâtındır” der. İşte, şu halde herbir şey o zâtı mânen gösterir.
Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir.
Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki, “Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur.”
İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, herşey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya herşeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve herşey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vechile hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi, şu Sözde, o halis ve âli tevhid-i hakikîyi gösterecek şuaları zikredeceğiz.
Birinci nükte içinde bir ihtar: Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder. Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin
âli: yüce âmî: cahil, sıradan âmiyâne: âvamca, bayağıca, taklidî bir şekilde azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) celâl: haşmet, görkem (bk. c-l-l) dellâl: ilân edici, duyurucu denk: paket, koli dest-i kudret: Allah’ın kudret eli (bk. ḳ-d-r) esbab: sebepler (bk. s-b-b) esbab-perest: sebeplere taparcasına değer veren (bk. s-b-b) gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l) halis: katıksız, saf (bk. ḫ-l-ṣ) hâtem-i rububiyet: Allah’ın rablığının, idare ve terbiye ediciliğinin mührü (bk. r-b-b) huzur-u daimî: sürekli olarak Allah’ın huzurunda bulunduğunun bilinci içinde olma (bk. h-ḍ-r) icmâlî: kısaca (bk. c-m-l) icraatçı: uygulayıcı ihtar: hatırlatma, uyarı iktiza: gerektirme istiklâl: bağımsızlık
izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kudret-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşey Kendisine muhtaç olan Allah’ın sınırsız gücü (bk. ḳ-d-r; ṣ-m-d) muin: yardımcı mülk: sahip olunan şey, hükmedilen yer (bk. m-l-k) mütenevvi: çeşitli nakş-ı kalem: Allah’ın kudret kalemiyle yapılan nakış (bk. n-ḳ-ş) nazir: benzer (bk. n-ẓ-r) nazır: gözlemci (bk. n-ẓ-r) nevi: çeşit, tür nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) nükte: ince anlamlı söz rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) saltanat: egemenlik, hâkimiyet (bk. s-l-ṭ) saltanat-ı Rububiyet: Rablık saltanatı; Allah’ın herşeyi kuşatan egemenliği (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
şerik: ortak sikke-i kudret: Allah’ın güç ve kudretinin işareti (bk. ḳ-d-r) şua: ışık, parıltı şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d) Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) temâşâger: seyirci tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) tevhid-i âmî ve zahirî: yüzeysel ve taklidî bir şekilde Allah’ın bir olduğuna inanma (bk. v-ḥ-d; ẓ-h-r) tevhid-i hakikî: araştırarak, delilleriyle Allah’ın birliğini kabul etme (bk. v-ḥ-d; ḥ-ḳ-ḳ) turra: padişahın mührü veya imzası ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) vecih: şekil, tarz yakin: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesinlik (bk. y-ḳ-n) zikretmek: belirtmek
izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.
Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri melekût’tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.
Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.
Bu sırra bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî rivâyet ediliyor ki:
Cenâb-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş ki: “Seninle ibâdımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım—tâ şekvâları onlara gidip senden küsmesinler.”
İşte, bak: Nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrail aleyhisselâmın vazifesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için, o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.
Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) acz-âlûd: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) Âdil-i Mutlak: sınırsız adâlet sahibi Allah (bk. a-d-l; ṭ-l-ḳ) Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) âyine: ayna azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) bâtıl: gerçek dışı, boş cânib: taraf, yön celâl: haşmet, görkem (bk. c-l-l) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ecel: ölüm zamanı esbab: sebepler (bk. s-b-b) esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r) fakr-pîşe: fakirlik, muhtaçlık (bk. f-ḳ-r) fenalık: kötülük (bk. f-n-y) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlât: durumlar, haller Hazret-i Azrail: ölüm meleği, ruhları kabzetmekle görevli melek (bk. bilgiler) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
ibâd: kullar (bk. a-b-d) ittihaz etmek: edinmek izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z) kabz-ı ervah: ruhları teslim alma (bk. r-v-ḥ) kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l) kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kudret-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşey Kendisine muhtaç olan Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r; ṣ-m-d) lisan-ı hikmet: hikmet dili (bk. ḥ-k-m) medar: sebep, vesile melekût: iç yüzü (bk. m-l-k) merci: kaynak, başvurulacak yer misal-i lâtif: güzel ve hoş bir örnek, suret, şekil (bk. m-s̱-l; l-ṭ-f) mübaşeret: temas muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhtelif: çeşitli mülevven: renkli mülk ciheti: dış yüzü (bk. m-l-k) münâfi: zıt, aykırı münasip: uygun (bk. n-s-b)
musibet: belâ, dert, felâket müteallik: ilgili, ait nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nazar-ı zahirî: dışa dönük bakış (bk. n-ẓ-r; ẓ-h-r) nâzır: gözlemci (bk. n-ẓ-r) perdedâr-ı dest-i kudret: Allah’ın kudret elinin önünde perde (bk. ḳ-d-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) şeffaf: saydam, parlak şekvâ: şikâyet şerik-i saltanat: saltanata ortak (bk. s-l-ṭ) temsil-i mânevî: mânevi örnek, benzetme (bk. a-n-y) tesir-i hakikî: gerçek tesir (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tevcih etme: yöneltme tevehhüm olunmak: zannedilmek tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) umur-u hasise: alçak ve değersiz işler vaz edilmek: konulmak vech: taraf zahir: görünen (bk. ẓ-h-r) zahiren: dış görünüş itibariyle (bk. ẓ-h-r) zahirî: dışa dönük (bk. ẓ-h-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Mukaddime BİRİNCİ LEM’A, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “İşte, bak: Yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veya hürmetinden kemâl-i dikkatle bakan, şu nuranî fermana bak.” konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi İkinci Söz Birinci Makam On İkinci Burhan.
İşte, bak Yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veya hürmetinden kemâl-i dikkatle bakan, şu nuranî fermana bak. – Cumartersi Dersleri 22. 12.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi İkinci Söz
Birinci Makam
ON İKİNCİ BURHAN
Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader! Bütün on bir burhan kuvvetinde bir burhan daha göstereceğim. İşte, bak: Yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veya hürmetinden kemâl-i dikkatle bakan, şu nuranî fermana HAŞİYE-1 bak. O bin nişanlı zat, onun yanına durmuş, o fermanın meâlini umuma beyan ediyor.
İşte, şu fermanın üslûpları öyle bir tarzda parlıyor ki, herkesin nazar-ı istihsanını celb ediyor. Ve öyle ciddî, ehemmiyetli meseleleri zikr ediyor ki, herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünkü bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acaibi izhar eden zâtın şuûnâtını, ef’âlini, evâmirini, evsâfını birer birer beyan ediyor.
O fermanın heyet-i umumiyesinde bir turra-i âzam olduğu gibi, bak, herbir satırında, herbir cümlesinde taklit edilmez bir turra olduğu misillü, ifade ettiği mânâlar, hakikatler, emirler, hikmetler üstünde dahi o zâta mahsus birer mânevî hâtem hükmünde ona has bir tarz görünüyor. Elhasıl, o ferman-ı âzam, güneş gibi o zât-ı âzamı gösterir; kör olmayan görür.
İşte, ey arkadaş! Aklın başına gelmişse, bu kadar kâfi… Eğer bir sözün varsa şimdi söyle.
O inatçı adam cevaben dedi ki: “Ben senin bu burhanlarına karşı yalnız derim: Elhamdülillâh, inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki, şu memleketin tek bir mâlik-i zülkemâli, şu âlemin tek bir sahib-i zülcelâli, şu sarayın tek bir sâni-i zülcemâli bulunduğunu kabul ettim. Allah senden razı olsun ki, beni eski inadımdan ve divaneliğimden kurtardın. Getirdiğin burhanların herbirisi tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfi idi. Fakat herbir burhan geldikçe, daha revnaktar, daha şirin, daha hoş, daha nuranî, daha güzel marifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim.”
Tevhidin hakikat-i uzmâsına ve Âmentü billâh imanına işaret eden hikâye-i temsiliye tamam oldu. Fazl-ı Rahmân, feyz-i Kur’ân, nur-u iman sayesinde, tevhid-i hakikînin güneşinden, hikâye-i temsiliyedeki On İki Burhana mukabil, On İki Lem’a ile bir Mukaddimeyi göstereceğiz.
وَمِنَ اللهِ التَّوْفِيقُ وَالْهِدَايَةُ 1
Haşiye-1
Nuranî ferman Kur’ân’a ve üstündeki turra ise i’câzına işarettir.
Dipnot-1
Tevfik ve hidayet ancak Allah’tandır.
acaib: şaşırtıcı ve garip şeyler Âmentü billâh: “Allah’a iman ettim” (bk. e-m-n) beyan etme: açıklama (bk. b-y-n) birader: kardeş burhan: güçlü delil celb etme: çekme divanelik: delilik, akılsızlık ef’âl: fiiller (bk. f-a-l) Elhamdülillah: Allah’a hamd olsun (bk. ḥ-m-d) elhasıl: özetle, sonuç olarak evâmir: emirler evsâf: vasıflar, nitelikler, özellikler (bk. v-s-f) fazl-ı Rahmân: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah’ın yardımı (bk. f-ḍ-l; r-ḥ-m) ferman: buyruk fermân-ı âzam: çok büyük ferman, buyruk (bk. a-ẓ-m) feyz-i Kur’ân: Kur’ân’ın feyzi ve bereketi (bk. f-y-ḍ) had: yetki hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i uzmâ: büyük hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m) has: özel haşiye: dipnot, açıklayıcı not hatem: mühür, damga heyet-i umumiye: genel yapı
hikâye-i temsiliye: analojik, kıyaslamalı benzetmeye dayanan hikâye (bk. m-s̱-l) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kabil: mümkün kâfi: yeterli kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l) lem’a: parıltı mahsus: özgü mâlik-i zülkemâl: sonsuz kemâl sahibi ve herşeyin gerçek sahibi (bk. m-l-k; ẕü; k-m-l) marifet: Allah’ı bilme, tanıma (bk. a-r-f) meâl: açıklama, anlam misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukabil: karşılık mukaddime: giriş, başlangıç (bk. ḳ-d-m) nazar-ı istihsan: güzel ve beğenen bakış (bk. n-ẓ-r; ḥ-s-n)
nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r) nur-u iman: imanın nuru, ışığı (bk. n-v-r; e-m-n) revnaktâr: göz alıcı güzellikte sahib-i zülcelâl: sonsuz büyüklük, yücelik ve azamet sahibi (bk. ẕü; c-l-l) sâni-i zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi san’atla yapan (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l) şuûnât: haller, işler (bk. ş-e-n) tekzip: yalanlama tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) tevhid-i hakikî: araştırarak, delilleriyle Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etme (bk. v-ḥ-d; ḥ-ḳ-ḳ) turra: pidaşahın mühür ve imzası turra-i âzam: çok büyük mühür (bk. a-ẓ-m) umum: herkes üslûp: ifade tarzı vücut: varlık (bk. v-c-d) zât-ı âzam: çok büyük zât (bk. a-ẓ-m) zikretmek: bildirmek, hatırlatmak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam, ON İKİNCİ BURHAN, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “O zat o kadar parlak bir burhan-ı tevhiddir ki, zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümâtını dağıtmıştır.” konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi İkinci Söz Birinci Makam On Birinci Burhan.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi İkinci Söz
Birinci Makam
ON BİRİNCİ BURHAN
Gel, ey arkadaş! Şimdi sana, geçmiş olan on burhan kuvvetinde kat’î bir burhan daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz; HAŞİYE-1 şu uzakta bir cezire var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o cezireye bakıyor, oradan birşeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar.
İşte, bak, gidiyoruz. Şimdi şu cezireye çıktık. Bak, pek büyük bir içtima var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi, mühim ihtifal görünüyor. İyi dikkat et. Bu cemiyet-i azîmenin bir reisi var. Gel, daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.
İşte, bak, ne kadar parlak ve binden HAŞİYE-2 ziyade nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor, ne kadar tatlı bir sohbet ediyor! Şu on beş gün zarfında bunların dediklerini ben bir parça öğrendim; sen de benden öğren. Bak, o zat, şu
Haşiye-1
Gemi tarihe ve cezire ise Asr-ı Saadete işarettir. Şu asrın zulümatlı sahilinde mimsiz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet ceziresine ve Ceziretü’l-Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Âlemi (a.s.m.) iş başında ziyaret etmekle biliriz ki, o zat o kadar parlak bir burhan-ı tevhiddir ki, zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümâtını dağıtmıştır.
Haşiye-2
Bin nişan ise, ehl-i tahkik yanında bine bâliğ olan mu’cizât-ı Ahmediyedir (a.s.m.).
Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı bâliğ: erişen, ulaşan bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y) burhan: güçlü delil burhan-ı tevhid: Allah’ın birliğini gösteren delil (bk. v-ḥ-d) cemiyet-i azîme: büyük topluluk, toplum (bk. c-m-a; a-z-m) cezire: yarımada Ceziretü’l-Arab: Arab yarımadası cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) ehl-i tahkik: gerçeği ilmî olarak araştıranlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
esbab: sebepler (bk. s-b-b) Fahr-i Âlem: bütün âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m) (bk. a-l-m) gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not içtima: toplanma (bk. c-m-a) ihtifal: merasim inkılâp: değişim isnad: dayandırma (bk. s-n-d) kafile: grup kat’î: kesin kerem: ikram, bağış, iyilik (bk. k-r-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) libas: elbise mimsiz medeniyet: “deniyet”, aşağılık mu’cizât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m) gösterdiği mu’cizeler (bk. a-c-z; ḥ-m-d)
nukuş: nakışlar (bk. n-ḳ-ş) saltanat: egemenlik, sultanlık (bk. s-l-ṭ) sefine: gemi şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) sehâvetli: cömertçe (bk. c-v-d) siyer: Peygamberimizin (a.s.m) hayatını konu alan ilim tahavvülât: başkalaşmalar tılsım: sır, gizli gerçek zarfında: içinde zemin: yer zevâl: kaybolma, geçip gitme (bk. z-v-l) ziyade: fazla zulümat: karanlık (bk. ẓ-l-m)
memleketin mu’ciznümâ sultanından bahsediyor. “O sultan-ı zîşan beni sizlere gönderdiğini” söylüyor. Bak, öyle hârikalar gösteriyor; şüphe bırakmıyor ki, bu zat o padişahın bir memur-u mahsusudur.
Sen dikkat et ki, bu zâtın söylediği sözü, değil yalnız şu ceziredeki mahlûklar dinliyorlar; belki harikulâde suretinde bütün memlekete işittiriyor. Çünkü, uzaktan uzağa herkes, buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor; belki hayvanlar da, hattâ bak, dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı kevser memesi gibi yapar; ondan âb-ı hayat içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe-i âlisinde mühim lâmba, HAŞİYE-1 onun işaretiyle, bir iken ikileşiyor. Demek, bu memleket bütün mevcudatıyla onun memuriyetini tanıyor. Onu “gaybî bir zât-ı mu’ciznümânın en has ve doğru bir tercümanıdır,” bir dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşafı ve evâmirinin tebliğine emin bir elçisi olduğunu biliyor gibi, onu dinleyip itaat ediyorlar.
İşte, bu zâtın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar, “Evet, evet, doğrudur” derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketleri ışıklandıran büyük nur lâmbası, HAŞİYE-2 o zâtın işaret ve emirlerine baş eğmesiyle “Evet, evet, her dediğin doğrudur” derler.
İşte, ey sersem arkadaş! Şu padişahın hazine-i hassasına mahsus bin nişan taşıyan şu nuranî ve muhteşem ve pek ciddî zâtın bütün kuvvetiyle, bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde bahsettiği bir zât-ı mu’ciznümâdan ve zikrettiği evsâfından ve tebliğ ettiği evâmirinde hiçbir vech ile hilâf ve hile bulunabilir mi? Bunda hilâf-ı hakikat kabilse, şu sarayı, şu lâmbaları, şu cemaati, hem vücutlarını, hem hakikatlerini tekzip etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa, buna karşı itiraz parmağını uzat, gör: Nasıl parmağın burhan kuvvetiyle kırılıp senin gözüne sokulacak!
Haşiye-1
Mühim lâmba, kamerdir ki, onun işaretiyle iki parça olmuş. Yani, Mevlânâ Câmî’nin dediği gibi, “Hiç yazı yazmayan o ümmî zat, parmak kalemiyle sahife-i semâvîde bir elif yazmış; bir kırkı iki elli yapmış.” Yani, şaktan evvel, kırk olan mim’e benzer; şaktan sonra iki hilâl oldu, elliden ibaret olan iki nun’a benzedi.
Haşiye-2
Büyük bir nur lâmbası, güneştir ki, arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi, kucağında Peygamberin (a.s.m.) yatmasıyla ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (r.a.) o mu’cizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış.
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) âb-ı kevser: Cennette bulunan Kevser ırmağının suyu arz: dünya binaen: –dayanarak burhan: güçlü delil cezire: yarımada dellâl-ı saltanat: saltanatın ilancısı (bk. s-l-ṭ) edâen: yerine getirerek elif: Arap alfabesinin ilk harfi emin: güvenilir (bk. e-m-n) evâmir: emirler evsâf: vasıflar, nitelikler, özellikler (bk. v-s-f) gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b) had: yetki hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harikulâde: olağanüstü has: özel haşiye: dipnot, açıklayıcı not hazine-i hassa: özel hazine hilâf: aykırılık, terslik hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hilâl: ay; yay şeklinde görülen yeni ay hile: aldatma
İmam-ı Ali: (bk. bilgiler) kabil: mümkün kamer: ay keşşâf: keşfedici, açığa çıkarıcı (bk. k-ş-f) kubbe-i âli: yüksek kubbe mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahsus: özgü memur-u mahsus: özel memur memuriyet: memurluk mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) Mevlânâ Câmî: (bk. bilgiler) mim: Arap alfabesinin yirmi dördüncü harfi mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) muhteşem: ihtişamlı, göz kamaştırıcı nişan: alâmet, işaret nun: Arap alfabesinin yirmi beşinci harfi
nur: ışık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r) nutk: konuşma sahife-i semâvî: gök sahifesi (bk. s-m-v) şak: ayrılma, bölünme şark: doğu sultan-ı zîşan: şan sahibi sultan (bk. s-l-ṭ; ẕî) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) taht-ı tasdikinde: doğrulaması ve onayı altında (bk. ṣ-d-ḳ) tasdik etmek: doğruluğunu kabul etmek, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tebliğ: bildirme, ulaştırma (bk. b-l-ğ) tekzip: yalanlama tılsım: sır, gizli gerçek ümmî: okuma yazma bilmeyen vecih: yön, şekil vücut: varlık (bk. v-c-d) zât-ı mu’ciznümâ: mu’cize gösteren zat (bk. a-c-z)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam, ON BİRİNCİ BURHAN, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor; arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki, onları parlattıran, daimî ve yüksek bir ışık sahibidir.” konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi İkinci Söz Birinci Makam Dokuzuncu Burhan.
Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor; arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki, onları parlattıran, daimî ve yüksek bir ışık sahibidir. – Cumartesi Dersleri 22. 10.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi İkinci Söz
Birinci Makam
ONUNCU BURHAN
Gel, ey bir parça insafa gelmiş arkadaş! On beş gündür HAŞİYE-1 biz buradayız. Eğer şu âlemin nizamlarını bilmezsek, padişahını tanımazsak, cezaya müstehak oluruz. Özrümüz kalmadı. Zira, on beş gün, güya bize mühlet verilmiş gibi, bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nazik san’atlı, mizanlı, letâfetli, ibretli masnular içinde hayvan gibi gezip bozamayız. Bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir.
O zat ne kadar kudretli, haşmetli bir zat olduğunu şununla anlayınız ki, şu koca âlemi bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hane gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor. İşte, bak: Vakit be vakit, bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri, kemâl-i intizamla doldurup kemâl-i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı da kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa çeşit çeşit sofralar, HAŞİYE-2 bir dest-i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında, mütenevvi yemekleri sırayla getirip
Haşiye-1
On beş gün, sinn-i teklif olan on beş seneye işarettir.
Haşiye-2
Sofralar ise, yazda zeminin yüzüne işarettir ki, yüzer taze taze ve ayrı ayrı olarak matbaha-i rahmetten çıkan Rahmânî sofralar serilir, değişirler. Herbir bostan bir kazan, herbir ağaç bir tablacıdır.
âlem: dünya (bk. a-l-m) bostan: bahçe dest-i gaybî: görünmeyen el (bk. ğ-y-b) hane: ev haşiye: dipnot, açıklayıcı not haşmet: heybet, ihtişam hiffet: hafiflik ibretli: düşündürücü, ders verici icad: vücut verme, var etme, yaratma (bk. v-c-d) insaf: hakkı kabule dayalı ılımlı davranış kemâl-i hikmet: tam ve mükemmel bir hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i intizam: kusursuz derecede düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemiyetçe: sayıca kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
letâfetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mâlik: sahip (bk. m-l-k) masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a)matbaha-i rahmet: Allah’ın rahmet mutfağı (bk. r-ḥ-m) mebzûliyet: bolluk, çokluk mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n) mühlet: zaman, vakit muhteşem: ihtişamlı, gösterişli mükemmel: noksansız, kusursuz (bk. k-m-l) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) müşkülât: zorluklar, güçlükler müstehak: hak eden (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mütenevvî: çeşit çeşit müterakkî: ilerlemiş, terakki etmiş
nefer: asker, er nihayetsiz: sonsuz nizam: düzen, kanun (bk. n-ẓ-m) peydâ etme: meydana gelme Rahmânî: Rahmân olan Allah’a ait (bk. r-ḥ-m) rapt edilme: bağlanma sehâvet: cömertlik (bk. c-v-d) sinn-i teklif: sorumluluk yaşı suhulet peydâ etmek: kolaylık kazanmak tablacı: yiyecek sunan tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) teçhizat: donanım, cihazlar teşekkül: oluşma vakit be vakit: zaman zaman zemin: yer zira: çünkü
yedirir; onu kaldırıp başkasını getirir. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki, o dehşetli haşmet içinde, hadsiz sehâvetli bir kerem var.
Hem de bak ki, o gaybî zâtın saltanatına, birliğine bütün bu şeyler şehadet ettiği gibi; öyle de, kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakikî perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılâplar, bu tahavvülâtlar, o zâtın devamına, bekàsına şehadet eder. Çünkü zevâl bulan eşya ile beraber, esbabları dahi kayboluyor. Halbuki, onların arkasından, onlara isnad ettiğimiz şeyler tekrar oluyor. Demek o eserler onların değilmiş, belki zevâlsiz birinin eserleriymiş. Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor; arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki, onları parlattıran, daimî ve yüksek bir ışık sahibidir. Öyle de, bu işlerin sür’atle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki, zevâlsiz, daimî birtek zâtın cilveleridir, nakışlarıdır, âyineleridir, san’atlarıdır.
Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı bâliğ: erişen, ulaşan bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y) burhan: güçlü delil burhan-ı tevhid: Allah’ın birliğini gösteren delil (bk. v-ḥ-d) cemiyet-i azîme: büyük topluluk, toplum (bk. c-m-a; a-z-m) cezire: yarımada Ceziretü’l-Arab: Arab yarımadası cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) ehl-i tahkik: gerçeği ilmî olarak araştıranlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
esbab: sebepler (bk. s-b-b) Fahr-i Âlem: bütün âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m) (bk. a-l-m) gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not içtima: toplanma (bk. c-m-a) ihtifal: merasim inkılâp: değişim isnad: dayandırma (bk. s-n-d) kafile: grup kat’î: kesin kerem: ikram, bağış, iyilik (bk. k-r-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) libas: elbise mimsiz medeniyet: “deniyet”, aşağılık mu’cizât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m) gösterdiği mu’cizeler (bk. a-c-z; ḥ-m-d)
nukuş: nakışlar (bk. n-ḳ-ş) saltanat: egemenlik, sultanlık (bk. s-l-ṭ) sefine: gemi şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) sehâvetli: cömertçe (bk. c-v-d) siyer: Peygamberimizin (a.s.m) hayatını konu alan ilim tahavvülât: başkalaşmalar tılsım: sır, gizli gerçek zarfında: içinde zemin: yer zevâl: kaybolma, geçip gitme (bk. z-v-l) ziyade: fazla zulümat: karanlık (bk. ẓ-l-m)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam, ONUNCU BURHAN, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Bu sayfada Kur’an-ı Kerim’de geçen Hz. Lût A.S. ve Homoseksüel – Eşcinsel Kavmi ile Mücadelesi ve Kavminin Helak Olması konusu yer almaktadır. Konunun daha detaylı anlaşılması ve araştırılması için ilgili ayetlerin tefsirlerinin ve konu ile ilgili bilimsel çalışmaların da okunması tavsiye edilmektedir.
Hz. Lût A.S. ve Homoseksüel – Eşcinsel Kavmi ile Mücadelesi ve Kavminin Helak OlmasıHz. Lût A.S. ve Homoseksüel – Eşcinsel Kavmi ile Mücadelesi ve Kavminin Helak Olması
En’âm Sûresi
İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır. ﴾82﴿
İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyle bilendir. ﴾83﴿
Biz O’na İshak ve (İshak’ın oğlu) Yakub’u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh’u ve O’nun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u doğru yola iletmiştik; Biz iyi davrananları işte böyle mükâfatlandırırız. ﴾84﴿
Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi. ﴾85﴿
İsmail, Elyesa’, Yunus ve Lût’u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık. ﴾86﴿
Onların babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarına da (üstün meziyetler verdik). Onları seçkin kıldık ve doğru yola ilettik. ﴾87﴿
İşte bu, Allah’ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi. ﴾88﴿
İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer onlar (kâfirler) bunları inkâr ederse şüphesiz yerlerine bunları inkâr etmeyecek bir toplum getiririz. ﴾89﴿
İşte o peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur’an) âlemler için ancak bir öğüttür. ﴾90﴿
A’râf Sûresi
Lût’u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: «Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz? ﴾80﴿
Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz.» ﴾81﴿
Kavminin cevabı: Onları (Lût’u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış! demelerinden başka bir şey olmadı. ﴾82﴿
Biz de onu ve karısından başka aile efradını kurtardık; çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. ﴾83﴿
Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu! ﴾84﴿
Hûd Sûresi
Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahim’e müjde getirdiler ve: «Selam (sana) » dediler. O da: «(Size de)selam» dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. ﴾69﴿
Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! (biz melekleriz). Lût kavmine gönderildik. ﴾70﴿
O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak’ı, İshak’ın ardından da Ya’kub’u müjdeledik. ﴾71﴿
(İbrahim’in karısı:) Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey! dedi. ﴾72﴿
(Melekler) dediler ki: Allah’ın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur. ﴾73﴿
İbrahim’den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı. ﴾74﴿
İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah’a vermiş biri idi. ﴾75﴿
(Melekler dediler ki): Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir! ﴾76﴿
Elçilerimiz Lût’a gelince, (Lût) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da «Bu, çetin bir gündür» dedi. ﴾77﴿
Lût’un kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar. (Lût): «Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir. Allah’tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu!» dedi. ﴾78﴿
Dediler ki: Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen bizim ne istediğimizi elbette bilirsin. ﴾79﴿
(Lût:) Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim! dedi. ﴾80﴿
(Melekler) dediler ki: Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle (yola çıkıp) yürü. Karından başka sizden hiçbiri geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan (azap) şüphesiz ona da isabet edecektir. Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi? ﴾81﴿
Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık. ﴾82﴿
(O taşlar:) Rabbin katında işaretlenerek (yağdırılmıştır). Onlar zalimlerden uzak değildir. ﴾83﴿
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için ondan başka tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi hayır (ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. ﴾84﴿
Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın. ﴾85﴿
Eğer mümin iseniz Allah’ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir bekçi değilim. ﴾86﴿
Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın! ﴾87﴿
Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim. ﴾88﴿
Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hûd kavminin, yahut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musibet getirmesin! Lût kavmi de sizden uzak değildir. ﴾89﴿
Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (müminleri) çok sever. ﴾90﴿
Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (âciz) görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin. ﴾91﴿
(Şuayb:) «Ey kavmim dedi, size göre benim kabilem Allah’tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allah’ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır. ﴾92﴿
Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim.» ﴾93﴿
Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar. ﴾94﴿
Sanki orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki, Semûd kavmi (Allah’ın rahmetinden) uzak olduğu gibi Medyen kavmi de uzak oldu. ﴾95﴿
Hicr Sûresi
Onlara İbrahim’in misafirlerinden (meleklerden) de haber ver. ﴾51﴿
Onun yanına girdikleri zaman, «selam» dediler. (İbrahim:) Biz sizden çekiniyoruz, dedi. ﴾52﴿
Dediler ki: Korkma; biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz. ﴾53﴿
(İbrahim:) Bana ihtiyarlık çökmesine rağmen beni müjdeliyor musunuz? Beni ne ile müjdeliyorsunuz? dedi. ﴾54﴿
Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma! dediler. ﴾55﴿
(İbrahim:) dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser? ﴾56﴿
Dediler ki: «Bilakis, biz sana, onların şüphe etmekte oldukları şeyi (azabı ve helâkı) getirdik. ﴾63﴿
Sana gerçeği getirdik; biz, hakikaten doğru söyleyenleriz. ﴾64﴿
Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından yürü. Sizden hiç kimse, sakın dönüp de ardına bakmasın, istenen yere gidin.» ﴾65﴿
Ona (Lût’a) şu hükmümüzü vahyettik: «Sabaha çıkarlarken mutlaka onların ardı kesilmiş olacaktır.» ﴾66﴿
Şehir halkı, birbirlerini kutlayarak, (meleklerin yanına) geldiler. ﴾67﴿
(Resûlüm!) Hayatın hakkı için onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. ﴾72﴿
Güneş doğarken onları o korkunç ses yakaladı. ﴾73﴿
Böylece ülkelerinin üstünü altına getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. ﴾74﴿ İşte bunda ibret alanlar için işaretler vardır. ﴾75﴿
Onlar hâla gözler önünde duran bir yol üzerindedirler. ﴾76﴿
Hakikaten bunda iman edenler için bir ibret vardır. ﴾77﴿
“Eyke” halkı da şüphesiz zalim idiler. ﴾78﴿
Onlardan da intikam aldık. İkisi de (Lût kavminin yaşadığı Sodom ile Şuayb kavminin yaşadığı Eyke) belirgin bir anayol üzerinde idiler. ﴾79﴿
Enbiyâ Sûresi
İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız? ﴾66﴿
Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız? ﴾67﴿
(Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler. ﴾68﴿
«Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!» dedik. ﴾69﴿
Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. ﴾70﴿
Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık. ﴾71﴿
Ona (İbrahim’e), İshak’ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya’kub’u lütfettik; herbirini sâlih insanlar yaptık. ﴾72﴿
Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi. ﴾73﴿
Lût’a gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi. ﴾74﴿
Onu (Lût’u) rahmetimize kabul ettik; çünkü o, sâlihlerden idi. ﴾75﴿
Hac Sûresi
(Resûlüm!) Eğer onlar (inkârcılar) seni yalanlıyorlarsa, (şunu bil ki) onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd, Semûd, İbrahim’in kavmi, Lût’un kavmi ve Medyen halkı da (peygamberlerini) yalanladılar. Musa da yalanlanmıştı. İşte ben o kâfirlere süre tanıdım, sonra onları yakaladım. Nasıl oldu benim onları reddim (cezalandırmam)! ﴾42-44﴿
Nitekim, birçok memleket vardı ki, o memleket (halkı) zulmetmekte iken, biz onları helâk ettik. Şimdi o ülkelerde duvarlar, (çökmüş) tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kullanılmaz hale gelmiş kuyular ve (ıssız kalmış) ulu saraylar vardır. ﴾45﴿
(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur. ﴾46﴿
Şuarâ Sûresi
Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. ﴾160﴿
Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? ﴾161﴿
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. ﴾162﴿
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. ﴾163﴿
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. ﴾164﴿
Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz! ﴾165-166﴿
Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın! ﴾167﴿
Lût: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim! ﴾168﴿
Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar. ﴾169﴿
Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık. ﴾170﴿
Ancak bir kocakarı müstesna. O, geride kalanlardan (oldu). ﴾171﴿
Sonra diğerlerini helâk ettik. ﴾172﴿
Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki… Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne de kötü! ﴾173﴿ Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler. ﴾174﴿
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. ﴾175﴿
Neml Sûresi
Lût’u da (peygamber olarak kavmine gönderdik.) Kavmine şöyle demişti: Göz göre göre hâla o hayâsızlığı yapacak mısınız? ﴾54﴿
(Bu ilâhî ikazdan sonra hâla) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz! ﴾55﴿
Kavminin cevabı sadece: «Lût ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar (bizim yaptıklarımızdan) uzak kalmak isteyen insanlarmış!» demelerinden ibaret oldu. ﴾56﴿
Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna; onun geride (azaba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik. ﴾57﴿
Onların üzerlerine müthiş bir yağmur indirdik. Bu sebeple, uyarılan (fakat aldırmayan) ların yağmuru ne kötü olmuştur! ﴾58﴿
(Resûlüm!) De ki: Hamd olsun Allah’a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı daha hayırlı, yoksa O’na koştukları ortaklar mı? ﴾59﴿
(Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah’tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur. ﴾60﴿
(Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından (yer altından ve üstünden) nehirler akıtan, arz için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah’tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar. ﴾61﴿
(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı? Allah’tan başka bir tanrı mı var! Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz! ﴾62﴿
(Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah’tan başka bir tanrı mı var! Allah, onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. ﴾63﴿
(Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah’tan başka bir tanrı mı var! De ki: Eğer doğru söylüyorsanız siz kesin delilinizi getirin! ﴾64﴿
Ankebût Sûresi
İbrahim’i de gönderdik. O kavmine şöyle demişti: Allah’a kulluk edin. O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu sizin için daha hayırlıdır. ﴾16﴿
Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz. ﴾17﴿
Eğer (size tebliğ edileni) yalan sayarsanız, bilin ki sizden önceki birçok milletler de (kendilerine tebliğ edileni) yalan saymışlardır. Peygamber’e düşen, yalnız açık bir tebliğdir. ﴾18﴿
Allah’ın, yaratmayı nasıl başlattığını, sonra bunu(nasıl) tekrarladığını görmediler mi? Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. ﴾19﴿
De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir. ﴾20﴿
O, dilediğine azabeder, dilediğini esirger. Ancak O’na döndürüleceksiniz. ﴾21﴿
Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allah’ı) âciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız. ﴾22﴿
Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler -işte onlar- benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar için acıklı bir azap vardır. ﴾23﴿
Kavminin (İbrahim’e) cevabı ise: «Onu öldürün yahut yakın!» demelerinden ibaret oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı. Doğrusu bunda, iman eden bir kavim için ibretler vardır. ﴾24﴿
(İbrahim onlara) dedi ki: Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur. ﴾25﴿
Bunun üzerine Lût ona iman etti ve (İbrahim): Doğrusu ben Rabbim’e(emrettiği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir, dedi. ﴾26﴿
Ona İshak ve Ya’kub’u bağışladık. Peygamberliği ve kitapları, onun soyundan gelenlere verdik. Ona dünyada mükâfatını verdik. Şüphesiz o, ahirette de sâlihler (zümresin) dendir. ﴾27﴿
Lût’u da (gönderdik). O, kavmine demişti ki: Gerçekten siz, daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz! ﴾28﴿
(Bu ilâhî ikazdan sonra hâla) siz, ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlikler yapacak mısınız! Kavminin cevabı ise, şöyle demelerinden ibaret oldu: (Yaptıklarımızın kötülüğü ve azaba uğrayacağımız konusunda) doğru söyleyenlerden isen, Allah’ın azabını getir bize! ﴾29﴿
(Lût:) Şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle Rabbim! dedi. ﴾30﴿
Elçilerimiz İbrahim’e (iki oğul ihsan edeceğimize dair) müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: Biz bu memleket halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı zalim kimselerdir. ﴾31﴿
(İbrahim) dedi ki: Ama orada Lût var! Şöyle cevap verdiler: Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Yalnız karısı müstesna; o, (azapta) kalacaklar arasındadır. ﴾32﴿
Elçilerimiz Lût’a gelince, Lût onlar hakkında tasalandı ve (onları korumak için) ne yapacağını bilemedi. Ona: Korkma, tasalanma! Çünkü biz seni de aileni de kurtaracağız. Yalnız, (azapta) kalacaklar arasında bulunan karın müstesna, dediler. ﴾33﴿
«Biz, şüphesiz, bu memleket halkının üzerine, yoldan çıkmalarına karşılık gökten (feci) bir azap indireceğiz.» ﴾34﴿
Andolsun ki, biz, aklını kullanacak bir kavim için oradan apaçık bir ibret nişânesi bırakmışızdır. ﴾35﴿
Sâffât Sûresi
Lût da elbette peygamberlerdendi. ﴾133﴿
Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lût’u ve ailesinin hepsini kurtardık. Sonra diğerlerini yok ettik. ﴾134-136﴿
(Ey insanlar!) Elbette siz de sabah ve akşam onlara uğruyorsunuz. Hâla akıllanmayacak mısınız? ﴾137-138﴿
Sâd Sûresi
Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır. ﴾12-13﴿
Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu. ﴾14﴿
Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler. ﴾15﴿
Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler. ﴾16﴿
Kâf Sûresi
Onlardan önce Nuh kavmi, Res halkı ve Semûd da yalanlamıştı. ﴾12﴿
Âd ve Firavun ile Lût’un kardeşleri de (yalanladılar). ﴾13﴿
Eyke halkı ve Tübba’ kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da tehdidim gerçekleşti! ﴾14﴿
İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler. ﴾15﴿
Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız. ﴾16﴿
İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar. ﴾17﴿
İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın. ﴾18﴿
Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir. ﴾19﴿
Sûr’a üfürülür; işte bu, geleceği vâdedilen gündür. ﴾20﴿
Herkes, yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber gelir. ﴾21﴿
Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir (denir). ﴾22﴿
Yanındaki arkadaşı: «İşte yanımdaki hazır, der. (İki meleğe şu emir verilir:) Haydi ikiniz her inatçı kâfiri, hayra bütün gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme atın; Allah ile beraber başka ilâh edineni, şiddetli azaba birlikte atın! ﴾23-26﴿
Müşrikin arkadaşı (şeytan) der ki: Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi derin bir sapıklık içindeydi. ﴾27﴿
O esnada (Allah) buyurur: Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce uyarı göndermiştim! ﴾28﴿
Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmedici değilim. ﴾29﴿
Kamer Sûresi
Lût’un kavmi de uyarıcı peygamberleri yalanladı. ﴾33﴿
Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Ancak Lût ailesi müstesna, katımızdan bir nimet olarak onları seher vaktinde kurtardık. Biz şükredeni işte böyle mükâfatlandırırız. ﴾34-35﴿
Andolsun ki, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu tehditleri kuşkuyla karşıladılar. ﴾36﴿
Onlar Lût’un misafirlerine karşı kötülük yapmayı planlamışlardı. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik. «Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!» (dedik). ﴾37﴿
Bir sabah kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı. ﴾38﴿ İşte azabımı ve uyarılarımı tadın! (denildi). ﴾39﴿
Andolsun biz Kur’an’ı, öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde düşünüp ibret alan yok mu? ﴾40﴿
Hâkka Sûresi
Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lût kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler. ﴾9﴿
Böylece Rablerinin peygamberlerine karşı geldiler, O da onları pek şiddetli bir şekilde yakalayıverdi. ﴾10﴿
Şüphesiz, su bastığı vakit sizi gemide biz taşıdık; ﴾11﴿
Onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye. ﴾12﴿
Artık Sûr’a bir defa üflendiği, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur (kıyamet kopar). ﴾13-15﴿
Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar. ﴾16﴿
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Eğer o ağacın meyveleri ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla raptedilse, herbir meyve bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur.” konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi İkinci Söz Birinci Makam Dokuzuncu Burhan.
Eğer o ağacın meyveleri ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla raptedilse, herbir meyve bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur. – Cumartesi Dersleri 22. 9.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi İkinci Söz
Birinci Makam
DOKUZUNCU BURHAN
Gel, ey muhakemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü istib’âd ediyorsun. Onun acip san’atlarını ve hâlâtını akla sığıştıramadığından, inkâra sapıyorsun. Halbuki, asıl istib’âd, asıl müşkülât ve hakikî suûbetler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır. Çünkü onu tanısak, bütün bu saray, bu âlem, birtek şey gibi kolay gelir, rahat olur, bu ortadaki ucuzluk ve mebzûliyete medar olur. Eğer tanımazsak ve o olmazsa, o vakit herbir şey, bütün bu saray kadar müşkülâtlı olur. Çünkü herşey bu saray kadar san’atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi.
Sen yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak. HAŞİYE-2 Eğer onun gizli matbaha-i mu’ciznümâsından çıkmasaydı, şimdi kırk parayla aldığımız halde, yüz liraya alamazdık.
Evet, bütün istib’âd, müşkülât, suûbet, helâket, belki muhâliyet, onu tanımamaktadır. Çünkü, nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor;
Haşiye-2
Konserve kutusu, kudret konserveleri olan kavun, karpuz, nar, süt kutusu hindistan cevizi gibi rahmet hediyelerine işarettir.
acip: hayret verici, şaşırtıcı aksâm: kısımlar âlem: dünya (bk. a-l-m) bilmecburiye: zorunlu olarak dest-i gaybî: görünmeyen el (bk. ğ-y-b) divanece: akılsızca, delice envâ: çeşitler, türler hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlât: haller, durumlar haşiye: dipnot, açıklayıcı not hedâyâ: hediyeler helâket: yok olma ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ihsânât: bağışlar, iyilikler (bk. ḥ-s-n)
müşkülat: zorluklar, güçlükler nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) perde-i gayb: mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde (bk. ğ-y-b) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sair: diğer sâni: san’atkâr (bk. ṣ-n-a) suûbet: zorluk, güçlük vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vahdet-i nev: tür birliği (bk. v-ḥ-d) vâhid: bir (bk. v-ḥ-d) ziyade: çok, fazla
binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi suhulet peydâ eder. Eğer o ağacın meyveleri ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla raptedilse, herbir meyve bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur. Hem nasıl bütün ordunun teçhizatı bir merkezde, bir kanunla, bir fabrikadan çıksa, kemiyetçe bir neferin teçhizatı kadar kolaylaşır. Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde teçhizatı yapılsa, alınsa, herbir neferin teçhizatı için, bütün ordunun teçhizatına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.
Aynen bu iki misal gibi, şu muntazam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakkî memlekette, şu muhteşem âlemde bütün bu şeylerin icadı birtek zâta verildiği vakit, o kadar kolay olur, o kadar hiffet peydâ eder ki, gördüğümüz nihayetsiz ucuzluğa ve mebzûliyete ve sehâvete sebebiyet verir. Yoksa herşey o kadar pahalı, o kadar müşkülâtlı olacak ki, dünya verilse birisi elde edilemez.
âlem: dünya (bk. a-l-m) bostan: bahçe dest-i gaybî: görünmeyen el (bk. ğ-y-b) hane: ev haşiye: dipnot, açıklayıcı not haşmet: heybet, ihtişam hiffet: hafiflik ibretli: düşündürücü, ders verici icad: vücut verme, var etme, yaratma (bk. v-c-d) insaf: hakkı kabule dayalı ılımlı davranış kemâl-i hikmet: tam ve mükemmel bir hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i intizam: kusursuz derecede düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemiyetçe: sayıca kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
letâfetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mâlik: sahip (bk. m-l-k) masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a) matbaha-i rahmet: Allah’ın rahmet mutfağı (bk. r-ḥ-m) mebzûliyet: bolluk, çokluk mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n) mühlet: zaman, vakit muhteşem: ihtişamlı, gösterişli mükemmel: noksansız, kusursuz (bk. k-m-l) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) müşkülât: zorluklar, güçlükler müstehak: hak eden (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mütenevvî: çeşit çeşit müterakkî: ilerlemiş, terakki etmiş
nefer: asker, er nihayetsiz: sonsuz nizam: düzen, kanun (bk. n-ẓ-m) peydâ etme: meydana gelme Rahmânî: Rahmân olan Allah’a ait (bk. r-ḥ-m) rapt edilme: bağlanma sehâvet: cömertlik (bk. c-v-d) sinn-i teklif: sorumluluk yaşı suhulet peydâ etmek: kolaylık kazanmak tablacı: yiyecek sunan tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) teçhizat: donanım, cihazlar teşekkül: oluşma vakit be vakit: zaman zaman zemin: yer zira: çünkü
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam, DOKUZUNCU BURHAN, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Demek o maddeler – hava, su, ziya (ışık), toprak – kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.” konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi İkinci Söz Birinci Makam Sekizinci Burhan.
Demek o maddeler – hava, su, ziya (ışık), toprak – kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur. – Cumartesi Dersleri 22. 8.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi İkinci Söz
Birinci Makam
SEKİZİNCİ BURHAN
Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin sahibini tanımak istemiyorsun. Halbuki herşey onu gösteriyor, ona işaret ediyor, ona şehadet ediyor. Bütün bu şeylerin şehadetini nasıl tekzip ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr et ve “Âlem yok, memleket yok” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni dinle.
İşte, bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihata eden yeknesak unsurlar, madenler var. HAŞİYE-4 Âdeta, memleketten çıkan herşey o maddelerden yapılıyor.
Haşiye-4
Unsurlar, madenler ise, pek çok muntazam vazifeleri bulunan ve izn-i Rabbânî ile her muhtacın imdadına koşan ve emr-i İlâhî ile herbir yere giren, medet veren ve hayatın levazımatını yetiştiren ve zîhayatı emziren ve masnuât-ı İlâhiyenin nescine, nakşına menşe ve müvellid ve beşik olan hava, su, ziya, toprak unsurlarına işarettir.
âkıl: akıllı azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) biçare: çaresiz dest-i gaybî: görünmeyen el (bk. ğ-y-b) elhasıl: özetle, sonuç olarak emirber: emre hazır emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) eşya: şeyler, varlıklar haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihata etme: kuşatma izn-i Rabbani: Rab olan Allah’ın izni (bk. r-b-b)
kat’î: kesin kerem: ikram, iyilik (bk. k-r-m) kubbe: yarım küre; gökyüzü lâtif: şirin, hoş (bk. l-ṭ-f) levazımat: gerekli şeyler leziz: lezzetli mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) masnuât-ı İlâhiye: İlâhî san’at eserleri (bk. ṣ-n-a; e-l-h) medet: yardım menşe: kök muavenet: yardımlaşma muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: boyun eğmiş müvellid: meydana getiren, doğurtan nahif: çelimsiz, zayıf nakş: işleme (bk. n-ḳ-ş)
nefer: asker nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nescetme: dokuma, örme saray-ı acib: hayranlık uyandıran saray saray-ı muhteşem: ihtişamlı, görkemli saray şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) taam: yiyecek tâdât: sayma tanzim olmak: düzenlenmek (bk. n-ẓ-m) tekmil: tamamlama (bk. k-m-l) tekzip: yalanlama valide: ana zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) ziya: ışık
Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.
Hem bak: Bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, birtek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip haline getiren, elbette, bilbedâhe, birdir. Çünkü o iş iştirak kabul etmez. Öyle ise, bütün nescolunan san’atlı şeyler ona mahsustur.
Hem de bak: Bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor, bütün ebna-yi cinsleriyle öyle intişar etmiş, beraber olarak, birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor, nescediliyor. Demek birtek zâtın işidir; birtek emirle hareket ediyor. Yoksa, böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir heyette ittifak ve muvafakat muhaldir.
Öyle ise, bu san’atlı şeylerin herbirisi, o gizli zâtın bir ilânnâmesi hükmünde, onu gösteriyor. Güya herbir çiçekli kumaş, herbir san’atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu’ciznümâ zâtın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer turrası hükmünde, lisan-ı hâl ile herbirisi der: “Ben kimin san’atıyım; bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve herbir nakış der: “Beni kim dokuduysa, bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Herbir tatlı lokma der: “Beni kim yapıyor, pişiriyorsa, bulunduğum kazan dahi onundur.” Herbir makine der: “Beni kim yapmışsa, memlekette intişar eden bütün emsalimi de o yapıyor. Ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise, bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse, o bize mâlik olabilir.” Meselâ, nasıl mîrîye mahsus tek bir palaska veyahut birtek düğmeye mâlik olmak için, onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki, onlara hakikî mâlik olsun. Yoksa, o boşboğaz başıbozuktan, “Mîrî malıdır” diye elinden alınıp tecziye edilir.
Elhasıl: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhit birer maddedir. Onların mâliki de bütün memlekete mâlik birtek zat olabilir. Öyle de, bütün memlekette intişar eden san’atlar, birbirine benzediği ve birtek sikke izhar ettikleri için, bütün memleket yüzünde intişar eden masnular, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san’atları olduğunu gösteriyorlar.
İşte, ey arkadaş! Madem şu memlekette, yani şu saray-ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü bir kısım şeyler, bir iken, ihâtası var. Bir kısım müteaddit ise, fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu
alâmet: işaret ânâsır: unsurlar, elementler bilbedâhe: ap açık bir şekilde ebna-yı cins: aynı cinsten gelenler elhasıl: özetle, sonuç olarak emsal: benzerler (bk. m-s̱-l) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâtem: mühür, damga ihâta: kuşatıcılık ihzar etme: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) ilânnâme: duyuru intişar etme: yayılma iştirak: ortaklık ittifak: birleşme
izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) keyfiyet: durum, nitelik, özellik lisan-ı hâl: hal ve beden dili mahsulât: ürünler mahsus: özgü mâlik: sahip (bk. m-l-k) masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a) mîrî: devlete, kamuya âit mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) muhal: imkansız muhit: her tarafı kuşatan mülk: sahip olunan şey (bk. m-l-k) münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş)
müteaddit: birçok, çeşitli muvafakat: uygunluk nesc: dokuma, örme nescetme: dokuma, örme palaska: askerlerin kullandığı geniş kemer saray-ı muhteşem: ihtişamlı, görkemli saray sikke: madenî para gibi şeyler üzerine vurulan mühür, işaret tecziye: cezalandırma turra: padişahın mührü ve imzası vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)
için, bir vahdet-i nev’iye gösteriyor. Vahdet ise bir vâhidi gösterir. Demek, ustası da, mâliki de, sahibi de, sânii de bir olmak lâzım gelir.
Bununla beraber, sen buna dikkat et ki, bir perde-i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor. HAŞİYE-1 Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Herbir ipin başına bak: Birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki, böyle garip bir gayb perdesinden böyle acip ihsânâtı, hedâyâyı şu mahlûklara uzatan zâtı tanımamak, ona teşekkür etmemek ne kadar divanece bir harekettir? Çünkü, onu tanımazsan, bilmecburiye diyeceksin ki, “Bu ipler, uçlarındaki elmasları, sair hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe bir padişahlık mânâsını vermek lâzım gelir. Halbuki, gözümüzün önünde bir dest-i gaybî o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor. Demek, bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyade, o mu’ciznümâ zâtı gösteriyor. Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.
Haşiye-1
Kalınca bir ip, meyvedar ağaca; binler ipler ise, dallarına; ve ipler başındaki elmas, nişan, ihsan, hediyeler ise, çiçeklerin aksâmına ve meyvelerin envâına işarettir.
acip: hayret verici, şaşırtıcı aksâm: kısımlar âlem: dünya (bk. a-l-m) bilmecburiye: zorunlu olarak dest-i gaybî: görünmeyen el (bk. ğ-y-b) divanece: akılsızca, delice envâ: çeşitler, türler hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlât: haller, durumlar haşiye: dipnot, açıklayıcı not hedâyâ: hediyeler helâket: yok olma ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ihsânât: bağışlar, iyilikler (bk. ḥ-s-n)
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “Şu saray-ı acibin ustasına, yani şu garip âlemin sahibine herşey musahhardır. Herşey onun hesabına çalışır. Herşey ona bir emirber nefer hükmündedir. Herşey Onun kuvvetiyle döner. Herşey Onun emriyle hareket eder.” konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi İkinci Söz Birinci Makam Yedinci Burhan.
Şu saray-ı acibin ustasına, yani şu garip âlemin sahibine herşey musahhardır. Herşey onun hesabına çalışır. Herşey ona bir emirber nefer hükmündedir. Herşey Onun kuvvetiyle döner. Herşey Onun emriyle hareket eder. – Cumartesi Dersleri 22. 7.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi İkinci Söz
Birinci Makam
YEDİNCİ BURHAN
Ey arkadaş, gel. Şimdi bu cüz’iyâtı bırakıp, saray şeklindeki bu acip âlemin eczalarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz.
İşte, bak: Bu âlemde o derece intizamla küllî işler yapılıyor ve umumî inkılaplar oluyor ki, adeta bütün bu saraydaki mevcut taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey, birer fâil-i muhtar gibi bütün bu âlemin nizâmât-ı külliyesini gözetip ona göre tevfik-i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler birbirinin imdadına koşuyor.
İşte, bak: Gaipten acip bir kafile HAŞİYE-1 çıkıp geliyor. Merkepleri ağaçlara, nebatlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-i erzak taşıyorlar. İşte, bak, bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzaklarını getiriyorlar.
Haşiye-1
Umum hayvanatın erzakını taşıyan nebatat ve eşcar kafileleridir.
abes: geresiz, lüzumsuz acip: şaşırtıcı, hayret verici âlem: dünya (bk. a-l-m) cüz’iyât: küçük, ferdî şeyler (bk. c-z-e) ecza: parçalar, bölümler (bk. c-z-e) erzak: rızıklar; yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ) eşcar: ağaçlar fail-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan fâil (bk. f-a-l; ḫ-y-r) fert: birey (bk. f-r-d) gaip: görünmeyen âlem (bk. ğ-y-b) has/mahsus: özel haşiye: dipnot, açıklayıcı not hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
ihsanperverâne: bağışta bulunmayı pek sever şekilde (bk. ḥ-s-n) imdad: yardım inkılap: değişim, dönüşüm intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) kafile: topluluk küllî: büyük, geniş (bk. k-l-l) lütûf: yardım, iyilik, bağış (bk. l-ṭ-f) mahiyet: nitelik, özellik merkep: binek mevcut: var olan (bk. v-c-d) mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) muhal: imkânsız muhtelif: çeşitli mükrimâne: ikramlarda bulunarak (bk. k-r-m) muktedir: güç ve iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m) musahhar: boyun eğmiş
müteaddit: çeşitli nebat: bitki nebatat: bitkiler nihayet: son nizâmât-ı külliye: kapsamlı ve her yerde geçerli olan düzenler (bk. n-ẓ-m; k-l-l) sahavetperverâne: cömertlikte bulunmaktan pek hoşlanır şekilde suret: şekil, görünüş (bk. ṣ-v-r) tabla-i erzak: yiyecek tablası (bk. r-z-ḳ) tabla-i nimet: nimet tablası (bk. n-a-m) taife: topluluk tesadüfî: rastgele, tesadüfen tevfik-i hareket: uygun hareket umumî: genel, herkese ait ziyade: fazla
Hem de bak, bu kubbede o azîm elektrik lâmbası, HAŞİYE-1 onlara ışık verdiği gibi, bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor! Yalnız, pişirilecek taamlar, bir dest-i gaybî tarafından birer ipe takılıp HAŞİYE-2 ona karşı tutuluyor.
Bu tarafa da bak: Bu biçare, zayıf, nahif, kuvvetsiz hayvancıklar—nasıl onların başı önünde, lâtif gıda ile dolu iki tulumbacık HAŞİYE-3 takılmış. İki çeşme gibi, yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu ağzına yapıştırması kâfidir.
Elhasıl: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi, birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi, birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmil için, birbirine omuz omuza veriyor, bel bele verip beraber çalışıyorlar. Herşeyi buna kıyas et; tâdât ile bitmez.
İşte, bütün bu haller, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î gösterir ki, şu saray-ı acibin ustasına, yani şu garip âlemin sahibine herşey musahhardır. Herşey onun hesabına çalışır. Herşey ona bir emirber nefer hükmündedir. Herşey Onun kuvvetiyle döner. Herşey Onun emriyle hareket eder. Herşey onun hikmetiyle tanzim olunur. Herşey onun keremiyle muavenet eder. Herşey onun merhametiyle başkasının imdadına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş, haddin varsa buna karşı bir söz söyle!
Haşiye-1
O azîm elektrik lâmbası, güneşe işarettir.
Haşiye-2
İp ve ipe takılan taam ise, ağacın ince dalları ve leziz meyveleridir.
Haşiye-3
İki tulumbacık ise, validelerin memelerine işarettir.
âkıl: akıllı azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) biçare: çaresiz dest-i gaybî: görünmeyen el (bk. ğ-y-b) elhasıl: özetle, sonuç olarak emirber: emre hazır emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) eşya: şeyler, varlıklar haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihata etme: kuşatma izn-i Rabbani: Rab olan Allah’ın izni (bk. r-b-b)
kat’î: kesin kerem: ikram, iyilik (bk. k-r-m) kubbe: yarım küre; gökyüzü lâtif: şirin, hoş (bk. l-ṭ-f) levazımat: gerekli şeyler leziz: lezzetli mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) masnuât-ı İlâhiye: İlâhî san’at eserleri (bk. ṣ-n-a; e-l-h) medet: yardım menşe: kök muavenet: yardımlaşma muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: boyun eğmiş müvellid: meydana getiren, doğurtan nahif: çelimsiz, zayıf nakş: işleme (bk. n-ḳ-ş)
nefer: asker nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nescetme: dokuma, örme saray-ı acib: hayranlık uyandıran saray saray-ı muhteşem: ihtişamlı, görkemli saray şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) taam: yiyecek tâdât: sayma tanzim olmak: düzenlenmek (bk. n-ẓ-m) tekmil: tamamlama (bk. k-m-l) tekzip: yalanlama valide: ana zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) ziya: ışık
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam, YEDİNCİ BURHAN, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.