27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.

27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur'âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur'âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl 3. Sebep – Sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.

Sahabenin Elde Edilemeyecek Konumu

Bu metin, sahabelerin manevi makamına hiçbir velinin yetişemeyeceğini üç temel gerekçeyle açıklayan bir risaledir.

İlk olarak, sahabelerin ilahi muradı anlama ve hüküm çıkarma konusundaki kabiliyetlerinin, o dönemin yüksek manevi atmosferi sayesinde benzersiz olduğu vurgulanır.

İkinci olarak, Allah’a yakınlıkta nübüvvet mirası yoluyla ulaştıkları mertebenin, sonradan gelenlerin çabalarından çok daha kestirme ve saf bir yol olduğu belirtilir.

Üçüncü gerekçe ise, İslam’ın kuruluşunda sergiledikleri fedakârlıkların ve öncülüklerin, az bir amelle bile kıyaslanamaz sevaplar kazandırdığını anlatır.

Sonuç olarak, sahabeler İslam ağacının kökleri ve hidayet yıldızları olarak nitelendirilerek, onların ulaştığı kurbiyet ve fazilet makamının erişilmezliği temellendirilir.

NotebookLM



SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahâbeler Hakkındadır

Üçüncü Sebep

On ikinci ve Yirmi dördüncü ve Yirmibeşinci Söz’lerde ispat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nispeti, güneşin ayn‑ı zâtıyla, âyinelerde görülen güneşin misâli gibidir. İşte dâire‑i nübüvvet, dâire‑i velâyetten ne kadar yüksek ise, dâire‑i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahâbeler dahi dâire‑i velâyetteki sulehâya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâyet‑i kübrâ olan veraset‑i Nübüvvet ve sıddıkıyet – ki, sahâbelerin velâyetidir – bir velî kazansa yine saff‑ı evvel olan sahâbelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü Sebeb’in müteaddit vücûhundan üç vechini beyân ederiz.

Birinci Vecih:

İçtihatta, yani istinbat‑ı ahkâmda, yani Cenâb‑ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlamakta, sahâbelere yetişilmez.

Çünkü; o zamandaki o büyük inkılâb‑ı İlâhî, marziyât‑ı Rabbâniye’yi ve ahkâm‑ı İlâhiye’yi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhân, istinbat‑ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalpler, “Rabbimizin bizden istediği nedir!” diye merak ederdi. Ahvâl‑i zaman, bu hâli işmâm ve ihsâs edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhâverât, bu mânâları tazammun ederek vukû buluyordu. İşte bunun için her şey ve her hâl ve muhâvereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden; sahâbenin istîdâdını tekmîl ve fikirlerini tenvir ettiğinden; içtihat ve istinbatta istîdâdı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihâdı, o sahâbenin derece-i zekâvetinde ve istîdâdında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır.

Çünkü; şimdi saâdet‑i ebediyeye bedel, saâdet‑i dünyeviye medâr‑ı nazardır. Beşerin nazar‑ı dikkati, başka maksatlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd‑i maîşet, rûha sersemlik ve felsefe‑i tabîiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i içtimâîsi, o şahsın zihnine ve istîdâdına, içtihat hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi yedinci Sözün içtihat bahsinde, Süfyân İbn‑i Uyeyne ile, onun zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde ispat etmişiz ki; Süfyân’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.

İkinci Vecih:

Sahâbelerin Kurbiyet‑i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez.

Çünkü; Cenâb‑ı Hak, bize akrebdir ve her şeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise, O’ndan nihâyetsiz uzağız. O’nun kurbiyetini kazanmak iki sûretle olur.

Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahâbeler o sırra mazhardırlar.

İkinci Sûret: Bu’diyetimiz noktasında kat’‑ı merâtib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk‑i velâyet ona göre ve seyr‑i enfüsî ve seyr‑i âfâkî bu sûretle cereyan ediyor.

İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizaptır, cezb‑i Rahmânî’dir ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâip hârikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.

Meselâ; nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var:

Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet‑i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir.

İkincisi, bir sene kat’‑ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir; fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor…

Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir.

Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp tarîkat berzahına girmeden, hakikati, ayn‑ı zâhir içinde bulmaktır.

İkincisi, çok merâtibden seyr ü sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl‑i velâyet, çendan fenâ‑i nefse muvaffak olurlar, nefs‑i emmâreyi öldürürler; yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden; nefsin mâhiyetindeki cihâzât‑ı kesîre ile, ubûdiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ‑i nefisten sonra ubûdiyet‑i evliyâ besâtet peydâ eder.

Üçüncü Vecih:

Fazilet‑i a’mâl ve sevâb‑ı ef’âl ve fazilet‑i uhreviye cihetinde sahâbelere yetişilmez.

Çünkü; nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahùf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor.

Öyle de, sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki, bütün dakikaları – o hizmet‑i kudsiyede – o şehit olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.

Evet, sahâbeler mâdem İslâmiyet’in tesisinde ve envâr‑ı Kur’âniye’nin neşrinde, saff‑ı evvel teşkil ediyorlar;

اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ

Bir şeye sebep olan onu işleyen gibidir.

(hadis – Hadis-i bilma’na. Sahih-i İbn-i Hibban 5/131; Şerh-üs Sünne 6/159; Ed-Dürer-ül Müntesire – Suyuti sh: 83; Cem’-ül Fevaid 1/299; El-Feth-ül Kebir 2/144, 3/190 ve 200; Tirmizi bab: 14, hadis no: 29; Ez-Zühd – İbn-ül Mübarek 1/513; Ramuz-ül Ehadis sh: 207; Muhtar-ul Ehadis sh: 77, 111 ve 144)

sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ

Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve âl ve Ashabına rahmet et.

demesiyle; sahâbelerin, bütün ümmetin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebde’de küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasıl ki nokta‑i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyâdelik, dâire‑i muhîtada, bazen bir metre kadar ziyâdeye mukâbil geliyor.

Aynen şu dört misâl gibi; sahâbeler İslâmiyet’in şecere‑i nurâniyesinin köklerinden, esâslarından oldukları; hem bina‑yı İslâmiyet’in hutût‑u nurâniyesinin mebde’inde, hem Cemâat‑i İslâmiye’nin imâmlarından ve adetlerinin evvellerinde, hem Şems‑i Nübüvvet ve Sirâc‑ı Hakikat’in merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakîki sahâbe olmak lâzım geliyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلَّذ۪ي قَالَ اَصْحَاب۪ي كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ وَخَيْرُ الْقُرُونِ قَرْن۪ي وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

Allahım! “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz” buyuran Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salât ve selâm olsun.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.

ayet- Bakara Sûresi, 2:32

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Üçüncü Sebep, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#3976

https://erisale.com/#content.tr.1.661

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/yirmi-yedinci-sozun-zeyli/661


Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.

Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür'atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal On Birinci Asıl ve On İkinci Asıl.

Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür'atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.
Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Dördüncü Söz

ÜÇÜNCÜ DAL

ON BİRİNCİ ASIL:

Nasıl Kur’ân-ı Hakîmin müteşâbihâtı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehâdisin de, Kur’ân’ın müteşâbihâtı gibi, müşkilâtı vardır. Bazan çok dikkatli bir tefsire ve tabire muhtaçtır. Geçmiş misallerle iktifa edebilirsiniz.

Evet, nasıl ki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tabir eder. Öyle de, bazan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tabir ediyor. Öyle de, ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam! Sırr-ı

 مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى 

ve

 تَنَامُ عَيْنِى وَلاَ يَنَامُ قَلْبِى 

hükmüne mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan zâtın gördüğünü, sen kendi rüyanda inkâr değil, tabir et.

Evet, uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müthiş bir harpte yaralar alır gibi bir hakikat-i nevmiye bazan telâkki eder. Ondan sorulsa, “Hakikaten ben yaralandım.  


Dipnot-1

“Göz ne şaştı, ne de başka birşeye baktı.” Necm Sûresi, 53:17.

Dipnot-2

“Benim gözüm uyur, kalbim uyumaz.” Buhari, Teheccüd 16, Teravih 1, Menâkıb 24; Tirmizi, Edeb 86; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 36; Ebû Dâvud, Tahâret 79; Müsned, 1:274.


âlem-i menâm: uyku âlemi (bk. a-l-m)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
ehâdis/ehadis-i şerife: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
elhasıl: özetle, sonuç olarak
evvelâ: önce
gaflet: umursamazlık, sorumsuzluk, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l)
hakikat-i nevmiye: uyku gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: zarar, eksiklik
hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hodbin: bencil, kibirli
hüşyar: uyanık
iktifa: yetinme
inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
insaf: vicdana uygun davranış
insafsız: vicdansız
kat’î: kesin
kavî: kuvvetli, güçlü
kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)
mertebe-i ismet: günahsızlık, masumluk mertebesi
muhalif-i vaki: vakıaya aykırı, gerçeğe zıt
münekkit: tenkitçi
müşkilât: zorluklar
müteşâbihât: mânâsı açık olmayan âyetler
mutlak: kesin olarak, kayıtsız, şartsız (bk. ṭ-l-ḳ)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
netice-i kelâm: sözün neticesi, özü (bk. k-l-m)
râci: ait
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
sû-i fehm: kötü anlayış
tabir: açıklama, yorumlama (bk. a-b-r)
tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r)
tekzip etmek: yalanlamak
telâkki etmek: kabul etmek
tenvim edilen: uyutulan
tevil: yorum
yakzan: uyanık

Bana top, tüfek atıldı” diyecek. Yanında oturanlar, onun uykusundaki ıztırabına gülüyorlar.

İşte, bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-ı Nübüvvete mihenk olamazlar.

ON İKİNCİ ASIL: 

Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve iman, vahdete, âhirete, Ulûhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır.

Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü’d-din ve ulemâ-i ilm-i kelâmın makàsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir. İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mahiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakikî hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkıkîn-i İslâmiyeyi, hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i Nübüvvet ile makàsıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler?

Hem bir şey, iki nazarla bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-i kat’iyesi, Kur’ân’ın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misal zikrederiz.

Meselâ, küre-i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa, hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi, hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk… Fakat ehl-i Kur’ân nazarıyla bakıldığı vakit, On Beşinci Sözde izah edildiği gibi, hakikati şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan en


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
ahval: haller
dâmen: etek
ehl-i felsefe ve hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m)
ehl-i hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m)
ehl-i Kur’ân: Kur’ân ilmiyle uğraşanlar; müfessirler gibi
ehl-i usulü’d-din: din usulcüleri; hadis, fıkıh ve tefsir âlimleri gibi
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
fehmetmek: anlamak
fen: bilim dalı
fikr-i felsefe: felsefe düşüncesi (bk. f-k-r)
hadsiz: sayısız
hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakaik-i Nübüvvet: Peygamberlik gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-b-e)
hakaik-ı kudsiye: mukaddes gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḳ-d-s)
hakikat-i kat’iye: kesin gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m)
hükema: filozoflar, felsefeciler (bk. ḥ-k-m)
kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
küre-i arz: yer küre, dünya
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d)
makàsıd-ı âliye-i kudsiye: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan İlâhî maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; ḳ-d-s)
maksad: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mihenk: ölçü
misal: örnek, benzetme (bk. m-s̱-l)
mü’min: iman etmiş, imanlı (bk. e-m-n)
muallâ: yüksek, yüce
muhakkıkîn-i İslâmiye: hakikatleri araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)
muhtelif: farklı
münezzeh: kusur ve eksiklikten yüce, temiz (bk. n-z-h)
mutavassıt: orta derecede
nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı gaflet: gaflet bakışı (bk. n-ẓ-r; ğ-f-l)
nazar-ı Nübüvvet: Peygamberlik bakışı (bk. n-ẓ-r; n-b-e)
nevm-âlûd: uykulu
nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)
nokta-i nazar: bakış açısı
semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m)
seyyare: gezegen
sır: gizem, gizli gerçek
tabiat: doğa, canlı ve cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
tafsil-i mahiyet: öz niteliğinin ayrıntılı açıklaması
tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)
ulemâ-i ilm-i kelâm: kelâm ilmiyle uğraşan âlimler (bk. a-l-m; k-l-m)
Ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviye: din ve âhiretle ilgili yüksek ilimler (bk. a-l-m; e-l-h; e-ḫ-r)
vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)
veraset-i Nübüvvet: Peygamber varisliği (bk. n-b-e)
zikretmek: belirtmek, hatırlatmak

câmi’, en bedî ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. İşte, arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta karşı, küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren 

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 

diyor.

İşte, sair mesâili buna kıyas et ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri, Kur’ân’ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.


Dipnot-1

“Göklerin ve yerin Rabbi.” Kehf Sûresi, 18:14; Sâd Sûresi, 38:66; Zuhruf Sûresi, 43:82; Nebe Sûresi, 78:37.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
arz: yeryüzü, dünya
azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y)
aziz: izzetli, değerli (bk. a-z-z)
bedî: güzel, eşsiz (bk. b-d-a)
besâtîn-i daime: dâimî bostan ve bahçeler
câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)
cevâdâne: çömertçe (bk. c-v-d)
ehemmiyet-i san’aviye: san’at bakımından önemlilik (bk. ṣ-n-a)
envâ-ı sağire: küçük çeşitler
faaliyet-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b)
hadsiz: sınırsız
hakaret: küçüklük, değersizlik
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hususan: özellikle
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r)
mâkes: yansıma yeri
mânen: mânevî yönden (bk. a-n-y)
masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
mazhar: görüntü yeri, ayna (bk. ẓ-h-r)
medar: eksen, yörünge
menâzır-ı sermediye: daimî manzaralar (bk. n-ẓ-r)
mensucât-ı ebediye: sonsuzluğa ait dokumalar (bk. e-b-d)
mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l)
meşher: sergi yeri
mesken: ev, mekân (bk. s-k-n)
mezraa: tarla
mikyas: ölçek
mu’cizât-ı san’ât: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a)
mucize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
mukabil: karşılık
mükerreren: tekrar tekrar
müsademe: çarpışma, çatışma
muvakkat: geçici
nebâtat: bitkiler
nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)
nokta-i mihrakiye: odak noktası
nokta-i nazar: bakış açısı (bk. n-ẓ-r)
nümunegâh: örneklerin bulunduğu yer
Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz: göklerin ve yerin Rabbi (bk. r-b-b; s-m-v)
sair: diğer
san’aten: san’at yönünden (bk. ṣ-n-a)
semâ: gökyüzü (bk. s-m-v)
semâvât: gökler (bk. s-m-v)
taklitgâh: taklit yeri
tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin yansıması (bk. c-l-y; s-m-v)
terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b)
zemin: yeryüzü

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, On Birinci Asıl ve On İkinci Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.468

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dorduncu-soz/468


CUMARTESİ DERSLERİ

Hilâf-ı hakikat ve kat'î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır de, ilişme. - Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.
Hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır de, ilişme. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ