
Sahabenin Elde Edilemeyecek Konumu
Bu metin, sahabelerin manevi makamına hiçbir velinin yetişemeyeceğini üç temel gerekçeyle açıklayan bir risaledir.
İlk olarak, sahabelerin ilahi muradı anlama ve hüküm çıkarma konusundaki kabiliyetlerinin, o dönemin yüksek manevi atmosferi sayesinde benzersiz olduğu vurgulanır.
İkinci olarak, Allah’a yakınlıkta nübüvvet mirası yoluyla ulaştıkları mertebenin, sonradan gelenlerin çabalarından çok daha kestirme ve saf bir yol olduğu belirtilir.
Üçüncü gerekçe ise, İslam’ın kuruluşunda sergiledikleri fedakârlıkların ve öncülüklerin, az bir amelle bile kıyaslanamaz sevaplar kazandırdığını anlatır.
Sonuç olarak, sahabeler İslam ağacının kökleri ve hidayet yıldızları olarak nitelendirilerek, onların ulaştığı kurbiyet ve fazilet makamının erişilmezliği temellendirilir.
NotebookLM
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmiyedinci Söz
İçtihat Risalesi
Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli
Sahâbeler Hakkındadır
…
Üçüncü Sebep
On ikinci ve Yirmi dördüncü ve Yirmibeşinci Söz’lerde ispat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nispeti, güneşin ayn‑ı zâtıyla, âyinelerde görülen güneşin misâli gibidir. İşte dâire‑i nübüvvet, dâire‑i velâyetten ne kadar yüksek ise, dâire‑i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahâbeler dahi dâire‑i velâyetteki sulehâya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâyet‑i kübrâ olan veraset‑i Nübüvvet ve sıddıkıyet – ki, sahâbelerin velâyetidir – bir velî kazansa yine saff‑ı evvel olan sahâbelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü Sebeb’in müteaddit vücûhundan üç vechini beyân ederiz.
Birinci Vecih:
İçtihatta, yani istinbat‑ı ahkâmda, yani Cenâb‑ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlamakta, sahâbelere yetişilmez.
Çünkü; o zamandaki o büyük inkılâb‑ı İlâhî, marziyât‑ı Rabbâniye’yi ve ahkâm‑ı İlâhiye’yi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhân, istinbat‑ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalpler, “Rabbimizin bizden istediği nedir!” diye merak ederdi. Ahvâl‑i zaman, bu hâli işmâm ve ihsâs edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhâverât, bu mânâları tazammun ederek vukû buluyordu. İşte bunun için her şey ve her hâl ve muhâvereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden; sahâbenin istîdâdını tekmîl ve fikirlerini tenvir ettiğinden; içtihat ve istinbatta istîdâdı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihâdı, o sahâbenin derece-i zekâvetinde ve istîdâdında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır.
Çünkü; şimdi saâdet‑i ebediyeye bedel, saâdet‑i dünyeviye medâr‑ı nazardır. Beşerin nazar‑ı dikkati, başka maksatlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd‑i maîşet, rûha sersemlik ve felsefe‑i tabîiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i içtimâîsi, o şahsın zihnine ve istîdâdına, içtihat hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi yedinci Sözün içtihat bahsinde, Süfyân İbn‑i Uyeyne ile, onun zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde ispat etmişiz ki; Süfyân’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.
İkinci Vecih:
Sahâbelerin Kurbiyet‑i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez.
Çünkü; Cenâb‑ı Hak, bize akrebdir ve her şeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise, O’ndan nihâyetsiz uzağız. O’nun kurbiyetini kazanmak iki sûretle olur.
Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahâbeler o sırra mazhardırlar.
İkinci Sûret: Bu’diyetimiz noktasında kat’‑ı merâtib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk‑i velâyet ona göre ve seyr‑i enfüsî ve seyr‑i âfâkî bu sûretle cereyan ediyor.
İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizaptır, cezb‑i Rahmânî’dir ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâip hârikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.
Meselâ; nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var:
Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet‑i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir.
İkincisi, bir sene kat’‑ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir; fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor…
Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir.
Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp tarîkat berzahına girmeden, hakikati, ayn‑ı zâhir içinde bulmaktır.
İkincisi, çok merâtibden seyr ü sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl‑i velâyet, çendan fenâ‑i nefse muvaffak olurlar, nefs‑i emmâreyi öldürürler; yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden; nefsin mâhiyetindeki cihâzât‑ı kesîre ile, ubûdiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ‑i nefisten sonra ubûdiyet‑i evliyâ besâtet peydâ eder.
Üçüncü Vecih:
Fazilet‑i a’mâl ve sevâb‑ı ef’âl ve fazilet‑i uhreviye cihetinde sahâbelere yetişilmez.
Çünkü; nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahùf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor.
Öyle de, sahâbelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki, bütün dakikaları – o hizmet‑i kudsiyede – o şehit olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.
Evet, sahâbeler mâdem İslâmiyet’in tesisinde ve envâr‑ı Kur’âniye’nin neşrinde, saff‑ı evvel teşkil ediyorlar;
اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ
Bir şeye sebep olan onu işleyen gibidir.
(hadis – Hadis-i bilma’na. Sahih-i İbn-i Hibban 5/131; Şerh-üs Sünne 6/159; Ed-Dürer-ül Müntesire – Suyuti sh: 83; Cem’-ül Fevaid 1/299; El-Feth-ül Kebir 2/144, 3/190 ve 200; Tirmizi bab: 14, hadis no: 29; Ez-Zühd – İbn-ül Mübarek 1/513; Ramuz-ül Ehadis sh: 207; Muhtar-ul Ehadis sh: 77, 111 ve 144)
sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ
Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve âl ve Ashabına rahmet et.
demesiyle; sahâbelerin, bütün ümmetin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebde’de küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasıl ki nokta‑i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyâdelik, dâire‑i muhîtada, bazen bir metre kadar ziyâdeye mukâbil geliyor.
Aynen şu dört misâl gibi; sahâbeler İslâmiyet’in şecere‑i nurâniyesinin köklerinden, esâslarından oldukları; hem bina‑yı İslâmiyet’in hutût‑u nurâniyesinin mebde’inde, hem Cemâat‑i İslâmiye’nin imâmlarından ve adetlerinin evvellerinde, hem Şems‑i Nübüvvet ve Sirâc‑ı Hakikat’in merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakîki sahâbe olmak lâzım geliyor.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلَّذ۪ي قَالَ اَصْحَاب۪ي كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ وَخَيْرُ الْقُرُونِ قَرْن۪ي وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
Allahım! “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz” buyuran Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salât ve selâm olsun.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.
ayet- Bakara Sûresi, 2:32
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Üçüncü Sebep, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#3976
https://erisale.com/#content.tr.1.661
