MÂNÂ-YI HARFİ NEDİR? MÂNÂ-YI İSMÎ NEDİR?

MÂNÂ-YI HARFİ NEDİR MÂNÂ-YI İSMÎ NEDİR
MÂNÂ-YI HARFİ NEDİR? MÂNÂ-YI İSMÎ NEDİR?

MÂNÂ-YI HARFİ:

(Bak: Mânâ-yı ismi)

Kendisini değil de başkasını veya sahibini, ustasını, kâtibini anlatan, bildiren, ta’rif eden mâna.

MÂNÂ-YI İSMÎ:

İsme dâir mânâ.

Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak.

Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan ma’nâya da mânâ-yı harfi denir.

Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismi ile seviyoruz demektir.

Ağacı görmek ve tanımakla ve meyvelerini almakla Rahmet-i İlâhiyeyi tanıyor, Cenab-ı Hakka sevgi ve şükrümüzü artırıyor ve O’nun emri dairesinde ağaca Rabbimizin iltifatı, rahmeti olarak alâka gösteriyor isek; bu mânâya da mânâ-yı harfi deniyor.


(…Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mânâ-yı harfi ile sev. Mânâ-yı ismi ile sevme!

“Ne kadar güzel yapılmışlar de ne kadar güzeldir” deme ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme..

Çünkü, bâtın-ı kalb, âyine-i Sameddir ve O’na mahsustur.

Meselâ; Nasıl ki; bir pâdişah-ı âlî sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var:

Biri, elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var.

Şu muhabbet padişaha ait değil.

Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder.

Bazan olur ki, padişah o nefis perverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder.

Hem elma lezzeti dahi cüz’idir.

Hem zeval bulur, elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır.

İkinci muhabbet ise; elma içindeki elma ile gösterilen iltifâtât-ı şâhanedir.

Güyâ o elma, iltifât-ı şahânenin nümûnesi ve mücessimidir, diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder.

Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir.

İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır.

Şu muhabbet padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir!..)

(İşte bu misalde birinci muhabbet mânâ-yı ismi ile ikinci muhabbet ise, mânâ-yı harfi ile olduğu anlaşılıyor).

…”Aynen onun gibi, bütün nimetlere, meyvelere, zatları için muhabbet edilse, yalnız maddi lezzetleri ile gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsânidir.

O lezzetler de geçici ve elemlidir.

Eğer Cenab-ı Hakkın iltifâtât-ı rahmeti ve ihsânâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifâtâtın derece-i lütûflarını takdir etmek sûretinde kemal-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevi bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir”.. S.) (Bak: Harfi.)

On İkinci Söz

Birinci Esas

Amma o müzeyyen Kur’ân ise, şu musannâ kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelîdir. Ve o iki adam ise, birisi, yani ecnebîsi, ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri Kur’ân ve şakirtleridir.

Evet, Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı Azîm-i Kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri birer harf-i mânidar olan mevcudata “mânâ-yı harfî” nazarıyla, yani onlara Sâni hesabına bakar. “Ne kadar güzel yapılmış; ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemâline delâlet ediyor” der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.

Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına “mânâ-yı harfî” ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle etmeyip “mânâ-yı ismî” ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.


âli: yüksek, yüce
âyât-ı tekvîniye: kâinatta Allah’ın varlığına ve birliğine delil olan varlıklar (bk. k-v-n)
bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k)
beliğ: maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ)
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
cihet: yön
cin ve ins: cinler ve insanlar
delâlet: işaret etme, delil olma
ecnebî: yabancı
fehmetmek: anlamak
Furkan: doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur’ân (bk. f-r-ḳ)
haddi tecavüz: sınırı aşma, ileri gitme
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkim: hükümdar, hükmedici (bk. ḥ-k-m)
Hakîm-i Ezelî: her işini hikmetle yapan ve varlığının başlangıcı olmayıp zamanla kayıtlı olmayan Allah (bk. ḥ-k-m; e-z-l)
hâkim-i hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve herşeye hükmeden (bk. ḥ-k-m)
hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)
hakperest: doğruluktan ayrılmayan, hakkı tutan (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harf-i mânidar: mânâlı harf (bk. a-n-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hükemâ: filozof, felsefeci (bk. ḥ-k-m)
huruf-u mevcudat: büyük bir kitap olan kâinatın harfleri hükmündeki varlıklar (bk. v-c-d)
ilm-i felsefe: felsefe ilmi (bk. a-l-m)
ilm-i hikmet: hikmet ilmi (bk. ḥ-k-m)
irade etmek: dilemek, istemek (bk. r-v-d)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
kitab-ı kebirin hurufatı: büyük bir kitap olan kâinatın harfleri hükmündeki varlıklar (bk. k-t-b; k-b-r)
Kur’ân-ı Azîm-i Kâinat: büyük bir Kur’ân gibi derin mânâlar ifade eden kâinat (bk. a-ẓ-m; k-v-n)
Kur’ân-ı Hakîm: hikmetli Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mâna (bk. a-n-y)
mânâ-yı ismî: bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı (bk. a-n-y; s-m-v)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
müdakkik: inceden inceye araştıran
müfessir: yorumlayıcı (bk. f-s-r)
mukabil: karşılık
mükafat: ödül
münasebat: ilişkiler, bağlantılar (bk. n-s-b)
mürşidâne: hak ve doğru yolu göstererek, irşad edici (bk. r-ş-d)
musannâ: sanatlı bir şekilde yapılmış (bk. ṣ-n-a)
müştekî: şikayetçi
müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n)
nâfi: faydalı
nazarıyla: gözüyle, bakışıyla
nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)
safsata: yalan, uydurma
şakirt: talebe, öğrenci
Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
suret: şekil, tarz (bk. ṣ-v-r)
tahkir: hakaret etme, aşağılama
tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-s-r)
telif: yazılmış eser
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)

On Dokuzuncu Mektup

Altıncı Nükteli İşaret

Eğer denilse: “Âl-i Beyte muhabbeti Kur’ân emrediyor. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Niçin Şialar, hususan Râfızîler o muhabbetten istifade etmiyorlar, belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbete mahkûmdurlar?”

Elcevap: Muhabbet iki kısımdır.

Biri: Mânâ-yı harfiyle, yani Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyti sevmektir. Şu muhabbet, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.

İkincisi: Mânâ-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı düşünmeden, Hazret-i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah’ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da, yine onları sever. Bu


adâvet: düşmanlık
Âl-i Beyt: Peygamber Efendimizin ailesi ve onun neslinden gelenler
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
ehl-i muhabbet: muhabbet edenler, sevgi besleyenler (bk. ḥ-b-b)
ehl-i sekir: İlâhî bir tecelli ile kendinden geçme hâli
Emevîler: (bk. bilgiler)
fart-ı muhabbet: aşırı sevgi, ifrat derecesinde sevme (bk. ḥ-b-b)
fazilet: üstünlük, güzel ahlâk, erdem (bk. f-ḍ-l)
hadd-i meşru: meşrû sınır, helâl daire
hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil
Havâric: (bk. bilgiler – Hâricîler)
Hazret-i İsâ: (bk. bilgiler – İsâ (a.s.))
helâket: mahvolma, yok olma
hususan: özellikle
Hz. Hasan: (bk. bilgiler – Hasan (r.a.))
Hz. Hüseyin: (bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.))
ibnullah: Allah’ın oğlu
ifrat: aşırılık
ifrât-ı adavet: aşırı derecede düşmanlık besleme
ifrât-ı muhabbet: aşırı derecede sevgi besleme (bk. ḥ-b-b)
iktiza etmek: gerektirmek (bk. ḳ-ḍ-y)
İmam-ı Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
inkâr etmek: kabul etmemek, reddetmek (bk. n-k-r)
işaret-i Nebeviye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber vermesi, işaret etmesi (bk. n-b-e)
kemâl: mükemmellik, fazilet, erdem (bk. k-m-l)
mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mâna (bk. a-n-y)
mânâ-yı ismî: bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı (bk. a-n-y; s-m-v)
meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a)
müfrit: ifrat eden, aşırıya giden
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
nam: ad
Nâsibe: Hâricîler
Nasrânî: Hıristiyan
nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)
Râfızî: (bk. bilgiler – Rafızîlik)
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
Şîa: (bk. bilgiler)
tecavüz: sınırı aşmak, ileri gitmek (bk. c-v-z)
zemm: kötüleme, kınama
ziyadeleştirmek: fazlalaştırmak, artırmak

sevmek, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakkın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.

İşte, işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekri’s-Sıddık ile Hazret-i Ömer’den teberri ettiklerinden, hasârete düşmüşler. Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir.


adâvet: düşmanlık
Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
dahilî: içe dönük
Fars: (bk. bilgiler)
ferman etmek: buyurmak
fethetmek: açmak
fevkinde: üstünde
fitne: bozgunculuk, ara bozma
hasâret: zarar, ziyan
Hayber Kal’ası: Hayber Kalesi (bk. bilgiler – Hayber)
Hazret-i Ali: (bk. bilgiler – Ali (r.a.))
Hazret-i Ebu Bekri’s-Sıddık: (bk. bilgiler – Ebu Bekir (r.a.))
Hazret-i Ömer: (bk. bilgiler – Ömer (r.a.))
ifrat: aşırılık
iktiza etme: gerektirme (bk. ḳ-ḍ-y)
işaret-i Nebeviye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber vermesi, işaret etmesi (bk. n-b-e)
istimal: kullanma
me’mul: umulan, ümit edilen
menfi: olumsuz
mu’cize-i Nebeviye: Peygamberimizin mu’cizesi (bk. a-c-z; n-b-e)
Muaviye: (bk. bilgiler)
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
musallat: sataşma
muvaffak olmak: başarılı olmak
nakl-i sahih-i kat’î: bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
sebeb-i hasâret: zarar verme, kaybettirme sebebi (bk. s-b-b)
şerir: şerliler, kötüler
Sıffin: (bk. bilgiler)
teberrî etmek: uzaklaşmak
zemm: kötüleme, kınama
ziyade: çok, fazla

KAYNAK:

Yeni Lügat, Abdullah Yeğin, HİZMET VAKFI YAYINLARI, 01.01.2008, İstanbul

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf, İkinci Mebhas, Mühim Bir Sual, İkinci Nükte,

http://www.erisale.com/#content.tr.1.873

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On İkinci Söz, Birinci Esas.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.193

Risale-i Nur Külliyatı, Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Altıncı Nükteli İşaret.

http://www.erisale.com/#content.tr.2.157

On Birinci Söz Temsili Hikayecik – Cumartesi Dersleri 11. 1.


On Birinci Söz

 وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا     وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا     وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا     وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا     وَالسَّمَۤاءِ وَمَا بَنٰيهَا     وَاْلاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا     وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا .. الخ     1

EY KARDEŞ! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:

Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış.

İşte her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemâl ve kemâl-i mânevî sini iki vech ile müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.


Dipnot-1

“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden aya ve onu gösteren güne ve onu örten geceye; ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve nefse (kişiye) ve onu intizamla yaratana.” Şems Sûresi, 91:1-7.


acaip: şaşırtıcı, hayret verici
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
cemâl ve kemâl-i mânevî: madde ile sınırlı olmayan mânevî güzellik ve üstünlük (bk. c-m-l; k-m-l; a-n-y)
cevahir: cevherler, değerli şeyler
define: hazine
enzar: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r)
fehmetmek: anlamak
fünun-u acibe: şaşırtıcı fen ve ilimler
garibe: benzersiz, garip şey
gayrın nazarı: başkasının bakışı (bk. n-ẓ-r)
hakikat-i salât: namazın hakikati, anlam ve niteliği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṣ-l-v)
haşmet: büyüklük, heybet, görkem
hikmet-i âlem: âlemin hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; a-l-m)
hilkat-i insan: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
ihata: kapsama, kuşatıcılık
izhar: ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r)
ıttıla: bilgi sahibi olma
kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)
kemâlat: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)
maharet: beceri
marifet: geniş bilgi ve beceri (bk. a-r-f)
meşher: sergi
muammâ: anlaşılması zor sır, gizem
müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
nâs: insanlar
nazar-ı dekaik-âşinâ: inceliklere nüfuz eden bakış (bk. n-ẓ-r)
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
nihayetsiz: sonsuz
rümuz: ince işaretler
saltanat: hükümranlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a)
şaşaa: gösteriş
sultan-ı zîşan: şan ve şeref sahibi sultan (bk. s-l-ṭ; ẕi)
temsilî: analojik, kıyaslamalı benzetme şeklinde (bk. m-s̱-l)
tılsım: sır, şifre
ulûm-u bedia: güzel san’atlar, estetik bilimleri (bk. a-l-m; b-d-a)
vecih: yön, tarz

Bu hikmete binaen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest-i san’atının en lâtif, en güzel eserleriyle ziynetlendirip, fünun-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr-ı mucizekârâneleriyle donatarak tekmil ettikten sonra, herbir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini cami’ sofralar, o sarayda kurdu. Herbir taifeye lâyık bir sofra tayin etti. Öyle sehâvetkârâne ve san’atperverâne bir ziyafet-i amme ihzar etti ki, güya herbir sofra yüz sanayi-i lâtifenin eserleriyle vücut bulmuş gibi, kıymetli hadsiz nimetleri serdi. Sonra, aktâr-ı memleketindeki ahali ve raiyetini seyre ve tenezzühe ve ziyafete davet etti.

Sonra, bir yaver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının mânâlarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin etti. Ta ki, sarayın sâniini, sarayın müştemilâtıyla ahaliye tarif etsin; ve sarayın nakışlarının rümuzlarını bildirip, içindeki san’atlarının işaretlerini öğretip, derunundaki manzum murassâlar ve mevzun nukuş nedir, ve ne vech ile saray sahibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin; ve girmenin âdâbını ve seyrin merasimini bildirip, o görünmeyen sultana karşı marziyâtı dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.

İşte, o muarrif üstadın herbir dairede birer avenesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dairede, şakirtleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor. Diyor ki:

“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız.

“Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz.


âdâb: edep ve görgü kuralları
ahali: halk
aktâr-ı memleket: memleketin dört bir yanı (bk. m-l-k)
âsâr-ı mu’cizekârâne: mu’cize eserleri (bk. a-c-z)
avene: yardımcı
binaen: –dayanarak
cami’: içinde toplayan (bk. c-m-a)
cesîm: çok büyük
delâlet: delil olma, işaret etme
derun: içyüz, içyapı
dest-i san’at: san’at eli (bk. ṣ-n-a)
fünun-u hikmet: varlıklardaki hikmeti ve ince sırları ortaya çıkaran fenler, ilimler (bk. ḥ-k-m)
güya: sanki
hadsiz: sayısız
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)
izhar: ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r)
kasr: saray, köşk, büyük ve süslü konak
kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)
lâtif: ince, güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
leziz: lezzetli
mânâ: anlam (bk. a-n-y)
manzum: düzenli (bk. n-ẓ-m)
marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler
melik: sahip (bk. m-l-k)
menzil: oda, ev (bk. n-z-l)
merasim: tören
mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
muarrif: tarif edici, tanıtıcı (bk. a-r-f)
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
murassâ: değerli mücevherlerle süslenmiş şey
müştemilât: içindekiler
nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)
raiyet: halk, vatandaşlar
rümuz: işaretler, semboller
şakirt: öğrenci
san’atperverâne: san’ata düşkün bir şekilde (bk. ṣ-n-a)
sanayi-i lâtife: güzel, ince san’atlar (bk. ṣ-n-a; l-ṭ-f)
sâni: sanatkâr (bk. ṣ-n-a)
sehâvetkârâne: cömertçe (bk. c-v-d)
seyyid: efendi
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
taam: yiyecek
taife: topluluk
taksim etmek: kısımlara ayırmak
tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
tarif: tanıtma (bk. a-r-f)
tayin etme: vazifelendirme
tebligat: bildiri (bk. b-l-ğ)
tekmil: tamamlama (bk. k-m-l)
tenezzüh: gezinti, seyir (bk. n-z-h)
teşrifat: kabul töreni, protokol
tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)
ulûm: ilimler (bk. a-l-m)
üstad: hoca, öğretmen
vecih: yön, tarz
vücut bulmak: var olmak (bk. v-c-d)
yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m)
ziyafet-i âmme: genel ziyafet
ziynetlendirmek: süslemek (bk. z-y-n)

“Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.

“Hem şu görünen in’âm ve ikramlarla size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.

“Hem şu kemâlâtının âsârıyla mânevî cemâlini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz.

“Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yektâ, istiklâl ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yektâ ve misilsiz, nazirsiz, bîhemtâ tanıyınız ve kabul ediniz.”

Daha bunun gibi, ona ve o makama münasip sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahali iki güruha ayrıldılar:

Birinci güruhu: Kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acaiplere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki, beyhude değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir? İçinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif üstadın beyan ettiği nutkunu işittiler. Anladılar ki, bütün esrarın anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler:

“Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”

Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyâtı dairesinde amel ettiler.

Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden, onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir cevvâd-ı melike lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli


acaip: hayret verici ve şaşırtıcı şeyler
âdi: basit, sıradan
ahali: halk
amel etmek: iş görmek, davranmak
âsâr: eserler
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
beyhude: boşu boşuna, gayesiz
bîhemtâ: eşsiz, benzersiz
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
cevâd-ı melik: çok cömert hükümdar (bk. c-v-d; m-l-k)
edep: terbiye, güzel ahlâk
eser-i dest: el yapımı
esrar: sırlar, gizemler
esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad: sana selâm olsun, ey üstad (bk. s-l-m)
evvel: önce
güruh: bölük, grup
hakkan: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
has: özel
hâtem: mühür, damga
hürmet etmek: saygı göstermek (bk. ḥ-r-m)
hususî: özel
ihsan: iyilik, ikram, bağış (bk. ḥ-s-n)
ihsanat: ihsanlar, iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n)
in’am: nimet verme (bk. n-a-m)
infirad: tek başına olma (bk. f-r-d)
istifade: faydalanma, yararlanma
istiklâl: bağımsızlık
iştiyak: şiddetli arzu ve istek
itaat etme: emre uyma
kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)
mahsus: özel
marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler
masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
misilsiz: benzersiz, eşsiz (bk. m-s̱-l)
muamele: davranış, iş
muarrif: tarif edici, tanıtıcı (bk. a-r-f)
müdakkik: inceden inceye araştıran
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
münasip: uygun (bk. n-s-b)
müteveccihen: yönelerek
mutî: itaatkar
müzeyyenat: süsler (bk. z-y-n)
nazirsiz: benzersiz (bk. n-ẓ-r)
nutuk: konuşma
sadık: doğru sözlü (bk. ṣ-d-ḳ)
şayeste: lâyık, yakışır
şefkat: karşılıksız merhamet ve sevgi (bk. ş-f-ḳ)
seyyid: efendi
sikke: mühür, işaret
tavsif edilmez: özellikleri anlatılmakla bitmez (bk. v-ṣ-f)
teveccüh: ilgi
tılsım: sır, şifre
turra: mühür, nişan
üstad: hoca, öğretmen
vaziyet: durum
yektâ: tek, benzersiz
zikri: geçen anılan, sözü geçen

misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şayan bir surette ikram etti. Daimî onları saadetlendirdi.

İkinci güruh ise, akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit nefislerine mağlûp olup lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar ve o üstadın irşâdâtından ve şakirtlerinin ikazâtından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar, seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni-i Zîşânın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.

Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki, o hâkim-i zîşan, bu kasrı şu mezkûr maksatlar için bina etmiştir. Şu maksatların husulü ise iki şeye mütevakkıftır:

Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur. Çünkü, o bulunmazsa, bütün maksatlar beyhude olur. Çünkü, anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa, mânâsız bir kâğıttan ibaret kalır.

İkincisi: Ahali, o üstadın sözünü kabul edip dinlemesidir.

Demek, vücud-u üstad, vücud-u kasrın dâisidir. Ve ahalinin istimâı, kasrın bekàsına sebeptir. Öyle ise, denilebilir ki, eğer şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki, o üstadın talimatını ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasr tebdil ve tahvil edilecek.

Ey arkadaş, hikâye burada bitti. Eğer şu temsilin sırrını anladınsa, bak, hakikatin yüzünü de gör.

İşte o saray şu âlemdir ki, tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba gûnâgûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise, ezel-ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddestir ki, yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisanlarla o Zâtı takdis


ahali: halk
âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
arz: yer
bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y)
beyhude: sonuçsuz, boşuna
bina etmek: yapmak, inşa etmek
dâi: var olmasına sebep olan
daimi: sürekli
düstur: kural, prensip
ezel-ebed sultanı: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı sürekli devam eden sultan (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)
garb: batı
gûnâgûn: türlü türlü, renk renk
güruh: grup
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkim-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. ḥ-k-m; ẕi)
husul: meydana gelme
ihzar edilen: hazırlanan (bk. ḥ-ḍ-r)
ikazât: uyarılar
iksir: ilaç
iltifat: yönelme, değer verme
irşâdât: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler (bk. r-ş-d)
istimâ: dinleme
kasr: saray, köşk
lisan: dil
mağlup olmak: yenilmek
mahsus: özel
maksat: gaye, istenilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)
mânâ: anlam (bk. a-n-y)
mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)
melik: hükümdar, sultan (bk. m-l-k)
melik-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. m-l-k; ẕi)
mezkûr: adı geçen
muallim: öğretmen (bk. a-l-m)
münasip: uygun (bk. n-s-b)
mütevakkıf: bağlı
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nutuk: konuşma
saadet: mutluluk
şakirt: öğrenci
sâni-i zîşan: şanı yüce san’atkâr (bk. ṣ-n-a; ẕi)
şark: doğu
şayan: layık, yaraşır
semavat: gökler (bk. s-m-v)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taam: yiyecek
takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma (bk. ḳ-d-s)
talimat: emirler (bk. a-l-m)
tebdil ve tahvil: değiştirme ve başka hale dönüştürme
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenvir edilmek: ışıklandırılmak, aydınlatılmak (bk. n-v-r)
üstad: hoca, öğretmen
vücud: varlık (bk. v-c-d)
vücud-u kasr: köşkün, sarayın varlığı (bk. v-c-d)
vücud-u üstad: öğretmenin varlığı (bk. v-c-d)
Zât-ı Mukaddes: her türlü noksanlık ve çirkinlikten yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)

edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semâvât ve arzı altı günde yaratarak, Arş-ı Rububiyetinde durup, gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp kâinat sahifesinde âyâtını yazan ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar, zîhaşmet ve zîkudret sahibidir.

O sarayın menzilleri ise, şu on sekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarzla tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte, o sarayda gördüğün sanayi-i garibe ise, şu âlemde görünen kudret-i İlâhiyenin mucizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlâhiyenin semerât-ı harikalarına işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır. Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerine misaldir. Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki, Kadîr-i Zülcelâlin esmâsına delâlet ederler. Ve o üstad ise, Seyyidimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Avânesi ise, enbiya aleyhimüsselâmdır. Ve şakirtleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise, şu âlemde melâike aleyhimüsselâma işarettir. Temsilde seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise, şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir. Ve o iki fırka ise: Burada birisi ehl-i imandır ki, kitab-ı kâinatın âyâtının müfessiri olan Kur’ân-ı Hakîmin şakirtleridir. Diğer güruh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki, nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi, belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur.1


Dipnot-1

bk. Et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân 1:63; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 2:219.


âlem: dünya (bk. a-l-m)
aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b)
arz: yer, dünya
asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y)
avâne: yardımcılar
âyât: âyetler, deliller
Barla: (bk. bilgiler)
cevher: kıymetli taş
cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y)
cin ve ins: cinler ve insanlar
dâllîn: doğru yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)
delâlet: delil olma, işaret etme
ehl-i iman: iman etmiş, inanmış kimseler (bk. e-m-n)
ehl-i küfür ve tuğyan: inkârcılar, inanmayanlar ve azgınlık ve taşkınlıkta çok ileri gidenler (bk. k-f-r; ṭ-ğ-y)
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve noksandan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
fırka: grup
güruh: grup, topluluk
hâkim: hükmeden, idareci (bk. ḥ-k-m)
hat: çizgi
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n)
kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. s-n-a)
matbah: mutfak
melâike: melekler (bk. m-l-k)
Melik-i Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ḳ-d-r)
menzil: ev, oda (bk. n-z-l)
mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
misal: örnek (bk. m-s̱-l)
mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
müfessir: tefsir edici, açıklayıcı, yorumlayıcı (bk. f-s-r)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
musahhar: boyun eğen
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nukuş-u kalem-i kudret: Allah’ın kudret kaleminin işlemeleri (bk. n-ḳ-ş; ḳ-d-r)
rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti, şefkati, merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
remiz: işaret
şakirt: öğrenci, talebe
sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a)
sath-ı arz: yeryüzü
semavat: gökler (bk. s-m-v)
semerât-ı harika: harika meyveler
seyyid: efendi
taam: yiyecek
tabi olmak: uymak
tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
tezyin: süsleme (bk. z-y-n)
üstad: hoca, öğretmen
zîhaşmet: haşmetli, görkemli, heybetli (bk. ẕi)
zîkudret: kudretli, güçlü, kuvvetli (bk. ẕi; ḳ-d-r)

KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.177


Üniversiteye Hazırlık – Matematik Bir Soru Bir Cevap – Verilenlere göre çarpma işleminin sonucunu bulma

Üniversiteye Hazırlık - Matematik Bir Soru Bir Cevap - Verilenlere göre çarpma işleminin sonucunu bulma

Üniversiteye Hazırlık – Matematik Bir Soru Bir Cevap – Verilenlere göre çarpma işleminin sonucunu bulma


ABC Üç basamaklı bir sayıdır.

Yukarıda verilenlere göre çarpma işleminin sonucu kaçtır?

A) 20817

B) 18717

C) 16442

D) 16782

E) 15462

ABC Üç basamaklı bir sayıdır.

ABC üç basamaklı sayısı 81 ile çarpılmış karşımıza böyle bir sonuç gösterilmiş.

Ama tabi en nihai sonucu bilmiyoruz.

Yukarıda verilenlere göre çarpma işleminin sonucu kaçtır? deniliyor.

Şimdi bu soruyu çözmeye çalışalım.

Şimdi ne olmuş çarpma işlemine baktığımız zaman arkadaşlar.

C, 1 ile çarpılıyor, B, 1 ile çarpılıyor, A, 1 ile çarpılıyor.

Şu 3 noktalı yer bulunuyor.

Tabi en nihayetinde ABC sayısı 1 ile çarpıldığında şuraya geliyor sonuç (çarpma işleminin hemen altındaki satıra geliyor sonuç).

Ama tabi biz burada burayı bilmiyoruz.

Ve ABC sayısı sonra 8 ile çarpıldığında bu sonuç şuraya yani çarpma işleminin altındaki ikinci satıra yazılıyor.

Ne bulmuş ABC sayısını 8 ile çarpmış 2056 bulmuş.

Demek ki çözüm de arkadaşlar;

ÇÖZÜM:

Çözüm diyoruz.

ABC sayısı 8 ile çarpıldığında ne bulmamız gerekiyormuş, 2056 bulmamız gerekiyormuş.

O zaman 2056’yı 8’e bölersek ne buluruz? ABC üç basamaklı sayısını bulabiliriz.

Hemen biz 2056 sayısını 8’e bölelim.

2056 bölü 8.

Şimdi 20’de 8 kaç defa var arkadaşlar?

2 defa var.

2 kere 8 eşittir 16.

20’den 16’yı çıkarıyoruz, 4 kalır.

Sonra çu yukarıdan arkadaşlar ne yapıyoruz 5’i indiriyoruz.

Burada oluşan sayı 45.

45’de 8 kaç defa var?

5 defa var çünkü 5 kere 8 eşittir 40.

Şimdi 45’den 40’ı çıkardığımızda arkadaşlar tekrar ne buluyoruz, 5 buluyoruz.

Şimdi yukarıdan o 6’yı şöyle şuraya ne yapıyoruz, indiriyoruz, burası oluyor 56.

56’da 8 kaç defa var 7 kere 8 kaç arkadaşlar?

56, demekki ne var 7 defa var o zaman buraya ne yazıyoruz arkadaşlar 56 yazıyoruz.

56’dan 56’yı çıkartıyoruz ne buluyoruz, 0.

Yani 2056 sayısı 8’e tam olarak bölündü, bölümü kaç bulduk, 257.

Bu 257 neyi gösteriyor bize ABC sayısının 257’ye eşit olduğunu gösteriyor.

Demek ki ABC sayısı neye eşitmiş, 257’ye eşitmiş.

Yani; A’yı sorsalardı bize, A’ya kaç diyecektik, ‘ diyecektik.

B’ye 5 diyecektik, C’ye 7 diyecektik.

Evet arkadaşlar yarım kalan işlemi burada tamamlayalım.

Ne demiştik en son ABC sayısı 257’ye eşitti.

Bunları tek tek şimdi buraya, ABC’nin yerine yazıyorum.

Şöyle silelim.

257.

Şimdi 1 ile çarptığınız zaman 1 kere 7 eşittir 7 burası, çarpma işleminin hemen altındaki üç noktalı yere yazıyorum.

1 kere 5 eşittir 5, burası.

1 kere 2 eşittir 2.

257 olduğu gibi böyle aşağıya gelmiş oldu.

Şöyle biraz daha hizalayalım.

Şimdi toplama işlemine geçiyoruz.

7 olduğu gibi aşağıya iniyor.

5 ve 6 toplamı 11 yapar, 11’in 1’ini alıyoruz 1 elde.

2 artı 5 7 yapar, bir de elde 8 yapıyor, toplamı 8.

0’ı olduğu gibi indiriyoruz.

Ve 2’yi de olduğu gibi indiriyoruz.

Böylece sayımız 20817 (Yirmi bin sekiz yüz on yedi) yapıyor.

Hemen şıklara baktığımız zaman A şıkkında 20817’yi görüyoruz.

Böylece doğru şık A şıkkı olmuş oluyor.

Şimdi bir de düşüneceğimiz bazı şeyler söyleyelim.

Bunları da düşünelim:

İnsan beynine matematiksel işlemler yapabilme kabiliyeti verilmiştir.

Bu şekliyle diğer canlılardan ayrı bir özellikte yaratılmıştır.

İnsanlar da yüzlerce hatta binlerce yıldan beridir bu matematiksel işlem yapabilme kabiliyetini kullanmış ve bugünkü akılalmaz bilgi ve teknolojinin gelişmesinde rol oynamışlardır.

Dolayısıyla matematik bu noktada insanların bilgiyi ve teknolojiyi geliştirmesinde kullandıkları son derece önemli bir bilim dalıdır.

diyerek bu günkü Üniversiteye Hazırlık Matematik Bir Soru Bir Cevap’ın da sonuna gelmiş olduk.

Hepinize sağlıklı, mutlu günler diliyoruz.

Hoşçakalın.

İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap – Aşağıda okunuşları verilen sayıları yazalım

İlköğretim Matematik Bir Soru Bir Cevap – Aşağıda okunuşları verilen sayıları yazalım

İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap – Aşağıda okunuşları verilen sayıları yazalım

Bin bir

İki bin dört yüz yirmi dört

Üç bin altı yüz doksan beş

Dört bin yüz seksen altı

Beş bin iki yüz yirmi

Altı bin altı yüz on altı

Yedi bin beş yüz on yedi

Sekiz bin sekiz yüz kırk

Dokuz bin dokuz yüz altmış
üç

Bunları da düşünelim:

Biz insanlara diğer varlıklardan farklı olarak sayılarla ve rakamlarla işlem yapabilme kabiliyeti verilmiştir.

Bizleri Yaratan Yaratıcı bizleri diğer varlıklardan ayırt edici özellikler vermiştir.

Bunlardan birisi de rakamlar ve sayılarla matematiksel işlemler yapabilme kabiliyetidir.

Bunları da aklımızın bir köşesinde tutalım ve düşünelim.

İlköğretim Matematik Bir Soru Bir Cevap – Aşağıda okunuşları verilen sayıları yazalım
İlköğretim Matematik Bir Soru Bir Cevap – Aşağıda okunuşları verilen sayıları yazalım

İLKOKUL MATEMATİK BİR SORU BİR CEVAP

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap programımızda çeşitli sorular çözülmekte ve YouTube kanalımıza eklenmektedir. Aşağıdaki bağlantılardan bu sayfalarımıza ve YouTube kanalımıza ulaşabilirsiniz.

İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap
İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap

YouTube Kanalımız için lütfen tıklayınız.

https://eba.gov.tr/

İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap Dört basamaklı doğal sayıların okunuşlarının yazılması

İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap Dört basamaklı doğal sayıların okunuşlarının yazılması

İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap Dört basamaklı doğal sayıların okunuşlarının yazılması

1010 Bin on

2022 İki bin yirmi iki

2205 İki bin iki yüz beş

3336 Üç bin üç yüz otuz altı

4044 Dört bin kırk dört

5712 Beş bin yedi yüz on iki

6323 Altı bin üç yüz yirmi üç

7517 Yedi bin beş yüz on yedi

8989 Sekiz bin dokuz yüz seksen dokuz

9000 Dokuz bin

Sayılar olmasa hayatımız nasıl olurdu?

Şimdi düşüneceğimiz sorular soralım.

Sayılar olmasa hayatımız nasıl olurdu?

Örneğin hangi yılda olduğumuzu nasıl
anlardık?

Tarihleri yazarken, paraları kullanırken, varlıkların miktarlarını belirlerken, eşyaları ölçerken hep sayıları kullanırız.

Daha birçok konuda sayılardan yararlanırız.

Bize bu sayıları kullanabilme yeteneğini kim vermiştir?


Ayrıca ilgili sorunun yer aldığı çalışma yaprağına aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Onuncu Söz Zeylin Beşinci Parçası – Cumartesi Dersleri 10. 22.


Zeylin Beşinci Parçası1

Evet, nass-ı hadisle, nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyanın2 icmâ ve tevatürle, kısmen şuhuda ve kısmen hakkalyakîne istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinat Hâlıkının kat’î vaad ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şuhud ile, ilmelyakîn suretinde tasdik eden yüz yirmi dört milyon evliyanın o âhiretin vücuduna şehadetleriyle ve bu kâinatın Sâni-i Hakîminin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin vücuduna delâletiyle; ve her sene, baharda, rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 3 ile ihyâ edip ba’sü ba’delmevt’e mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler nümunesi olarak nebâtat taifelerinden ve hayvânat milletlerinden üç yüz bin nevileri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye ve hesapsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka muhtaç bütün zîruhları kemâl-i şefkatle gayet harika bir tarzda iâşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ-ı ziynet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiye


Dipnot-1

Bu kısım, aynı zamanda Yirmi Altıncı Lem’a’nın Beşinci Ricâsının haşirle ilgili bir parçasıdır.

Dipnot-2

bk. Müsned, 5:266; Veliyyüddin Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, 3:122; İbnü’l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü’l-Meâd, (Tahkik: el-Arnavud), 1:43-44.

Dipnot-3

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.


KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.175


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âlem-i bekà: sonsuz ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltilme (bk. m-v-t)
bilbedâhe: ap açık bir şekilde
cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y)
delâlet: delil olma, işaret etme
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
envâ-ı ziynet ve mehâsin: süs ve güzelliklerin çeşitleri (bk. z-y-n; ḥ-s-n)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
hadsiz: sınırsız
hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
haşir ve neşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r)
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hikmet-i ebediye: Allah’ın sonsuz hikmeti; herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-b-d)
iaşe ettiren: besleyen (bk. a-y-ş)
icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)
ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
iktiza: gerektirme
ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n)
istinaden: dayanarak (bk. s-n-d)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kat’î: kesin
kemâl-i şefkat: tam bir şefkat (bk. k-m-l; ş-f-ḳ)
keşif: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f)
kudret-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah’ın kudreti (bk. ḳ-d-r; e-z-l)
mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r)
mümtaz: seçkin, üstün
müttefikan: ittifakla, birleşerek
nass-ı hadis: hadisin metni ve kesin hükmü (bk. h-d-s̱)
nebâtat: bitkiler
nev: çeşit, tür
nev-i beşer: insanlık
rahmet-i bâkiye: devamlı olan şefkat ve merhamet (bk. r-ḥ-m; b-ḳ-y)
rû-yi zemin: yeryüzü
Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m)
sevk edilmek: gönderilmek
şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taife: topluluk
tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tevatür: doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber
vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d)
vücud: varlık (bk. v-c-d)
zeyl: ilâve, ek
zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)

ve bir inâyet-i daime bilbedâhe âhiretin vücudunu istilzam ile ve şu kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın en sevdiği masnuu ve kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedit, sarsılmaz, daimi olan aşk-ı bekà ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedâhe işaret ve delâletiyle, bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat’î bir surette ispat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedâhe âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler. HAŞİYE-1

Madem Kur’ân-ı Hakîmin bize verdiği en mühim bir ders, iman-ı bil’âhirettir; ve o iman da bu derece kuvvetlidir; ve o imanda öyle bir rica ve bir teselli var ki, yüz bin ihtiyarlık birtek şahsa gelse, bu imandan gelen teselli mukabil gelebilir. Biz ihtiyarlar “Elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân” deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.


Haşiye-1

Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görünür. Şöyle ki: Biri dese, “Meyveleri süt konserveleri olan gayet harika bir bahçe küre-i arz üzerinde vardır”; diğeri dese, “Yoktur.” ispat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle, kolayca dâvâsını ispat eder. İnkâr eden adam, nefyini ispat etmek için bütün küre-i arzı görmek ve göstermekle dâvâsını ispat edebilir. Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat’-ı nazar, iki şahid-i sadıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı, hadsiz ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını ispat edebilir, ademini gösterebilir. İşte, ey ihtiyar kardeşler, iman-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.


KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.176


adem: yokluk
alâkadar: ilgili
âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
âlem-i fâni: gelip geçici, ölümlü âlem (bk. a-l-m; f-n-y)
âmâl-i sermediyet: daimî emeller ve arzular
âsâr: eserler
aşk-ı bekà: sonsuza kadar devam edebilme aşkı (bk. b-ḳ-y)
bilbedâhe: ap açık bir şekilde
dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r)
dâr-ı saadet: mutluluk yurdu
delâlet: delil olma, işaret etme
ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân: mükemmel imandan dolayı Allah’a hamdolsun (bk. ḥ-m-d; e-l-h; k-m-l; e-m-n)
hadsiz: sınırsız
Hâlık-ı Kâinat: evreni, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
ihbar etme: haber verme
iman-ı âhiret: âhirete iman (bk. e-m-n; e-ḫ-r)
inâyet-i daime: devamlı yardım, iyilik ve bağış (bk. a-n-y)
inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r)
istilzam: gerektirme
kâfi: yeterli
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kat-ı nazar: görmezden gelme (bk. n-ẓ-r)
kat’î: kesin
Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
küre-i arz: yerküre, dünya
masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mühim: önemli
mukabil: karşılık
müşkül: zor
nefyetmek: reddetmek, inanmamak
rica(reca): ümit
şahid-i sadık: doğru sözlü şahit (bk. ş-h-d; ṣ-d-ḳ)
şedit: şiddetli
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
şevk-i ebediyet: sonsuzluğa şiddetli istek (bk. e-b-d)
sübut: varlığı kesin ve gerçek olması
sübutî: gerçek ve kesin
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
temâşâ etmek: seyretmek
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tereşşuhât: sızıntılar, izler
ziyade: çok, fazla

Onuncu Söz Zeylin Dördüncü Parçası Cumartesi Dersleri 10. 21.

Zeylin Dördüncü Parçası

قَالَ مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَهِىَ رَمِيمٌ     قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِۤى اَنْشَاَهَۤا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ     1

Yâni, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim, onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise o diriltecek.”

Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatının Üçüncü Temsilinde tasvir edildiği gibi: Bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese, “Şu zât, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar; tabur nizamı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam”; ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi, hiçlikten, yeniden ordumisal bütün hayvânat ve sâir zîhayatın, taburmisal cesedlerini kemâl-i intizamla ve mîzan-i hikmetle o bedenlerin zerratını ve letâifini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 2 ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hatta her baharda rûy-i zeminde yüz binler ordu-misâl zevi’l-hayatın envâlarını ve tâifelerini îcad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esasiye ve eczâ-yı asliyeyi bir sayha ile sûr-u İsrafil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib’ad sûretinde denilir mi? Denilse, eblehcesine bir divâneliktir.

3Hem, Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’âllerini kal-be kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için


Dipnot-1

Yâsin Sûresi, 36:78-79.

Dipnot-2

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-3

Buradan itibaren Zeylin Beşinci Parçasına kadarki kısım; Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şûlesinin Sekizinci Meziyet-i Cezâletidir ve orada ayrıca yer almaktadır.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.170


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
bidayeten: başlangıçta
divane: akılsız, deli
eblehce: aptalca, ahmakça
eczâ-yı asliye: asıl parçalar (bk. c-z-e)
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
efrad: fertler (bk. f-r-d)
envâ: çeşitler, türler
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihzariye: hazırlık (bk. ḥ-ḍ-r)
inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r)
inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e)
istib’ad: akıldan uzak görme
istirahat: dinlenme, rahatlama
kâh: bazan
karn: asır, çağ
kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
letâif: duygular (bk. l-ṭ-f)
mîzan-ı hikmet: hikmetin ölçüsü (bk. v-z-n; ḥ-k-m)
müheyyâ etmek: hazırlamak
nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
ordumisal: ordu gibi (bk. m-s̱-l)
rû-yi zemin: yeryüzü
sâir: diğer, başka
sayha: sesleniş
Sûr-u İsrâfil: Allah’ın emri ile Hz. İsrafil’in kıyamet kopacağı zaman üfleyeceği boru (bk. bilgiler)
sûret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tabur: bir askerî birlik
taburmisal: tabur gibi (bk. m-s̱-l)
tâife: topluluk
tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme; analoji (bk. m-s̱-l)
teşkil: bir araya getirme
Zât-ı Kadîr-i Alîm: herşeyi hakkıyla bilen ve sonsuz güç ve kudret sahibi Zât, Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m)
zerrat: zerreler, atomlar
zerrât-ı esasiye: esas parçalar
zevi’l-hayat: hayat sahipleri, canlılar (bk. ḥ-y-y)
zeyl: ilâve, ek
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)

bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ, اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ 1 tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.

Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.

Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا 2 kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.

Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.

Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?

Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zâttır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i كُنْ فَيَكُونُ 3’a karşı kemâl-i inkıyadla serfurû eder.


Dipnot-1

“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.

Dipnot-2

“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.

Dipnot-3

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.171


abes: anlamsız, faydasız
acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l)
âciz: güçsüz, zavallı (bk. a-c-z)
âhir: son (bk. e-ḫ-r)
alâka: kan pıhtısı, embriyo
arz: yer
bahis: konu
beyhude: boşuna
ecza: parçalar (bk. c-z-e)
ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h)
ehven: kolay
emirber nefer: emre hazır asker
evvelâ: ilk önce
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlık
ihsânât-ı azîme: çok büyük ihsanlar, ikramlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m)
ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
istib’ad: akıldan uzak görme
istikbalî: geleceğe ait
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kanaat: razı olma, inanma
kemâl-i inkıyad: tam itaat (bk. k-m-l)
kıyas: karşılaştırma
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
memât: ölümler (bk. m-v-t)
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
misl: benzer (bk. m-s̱-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et
muhtelif: çeşitli
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r)
neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı (bk. n-ş-e)
neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. n-ş-e; e-ḫ-r)
neş’et: doğma, ortaya çıkma (bk. n-ş-e)
nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni
remzen: işareten
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
serfurû etmek: boyun eğmek
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
zikretmek: anmak, hatırlatmak

Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ 1 deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.

Sonra, فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 2 tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitabın sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.

Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 3 yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.

İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.

Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın.

Meselâ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 4 ilâ ahir, ve اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ 5 ilâ ahir, ve اِذَا السَّمَۤاءُ انْشَقَّتْ 6 ilâ ahir.

İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.


Dipnot-1

“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.

Dipnot-2

“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.

Dipnot-3

“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.

Dipnot-4

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.

Dipnot-5

“Gök yarıldığında.” İnfitar Sûresi, 82:1.

Dipnot-6

“Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.172


âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
delâil: deliller, işaretler
dünyevî: dünyaya ait
ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)
ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r)
ehven: kolay
güz: sonbahar
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r)
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihsas etmek: hissettirmek
ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r)
inkılâbât: büyük değişimler
inkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m)
istib’âd: akıldan uzak görme
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kâh: bazan
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l)
menzil: ev, mekan (bk. n-z-l)
müheyyâ: hazırlama
nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)
nezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r)
nümune: örnek
tabir: ifade
tâciz: rahatsız etme
tarz: şekil, biçim
tasarrufât-ı rububiyet: Allah’ın her şeyi dilediği gibi kullanması ve yönetmesi (bk. ṣ-r-f; r-b-b)
zikretmek: anmak, belirtmek

Meselâ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 1 kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ

Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 2 şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.

Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura


Dipnot-1

“Defterler açıldığında.” Tekvir Sûresi, 81:10.

Dipnot-2

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.173


a’mâl: davranışlar, işler
adem: yokluk, hiçlik
amel: davranış, iş
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
esir: kâinatı kapladığına inanılan madde
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ)
hafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ)
hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)
ima: işaret
istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mânâ ve hüküm çıkarma
kelâm: söz (bk. k-l-m)
kıyas: karşılaştırma
lâfız: söz, kelime
lâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f)
metâ: kıymetli eşya
meyvedar: meyveli, meyve veren
müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r)
münavebeten: nöbetleşerek
mürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b)
muvazzaf: görevli
nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)
nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)
neşr-i suhuf: hesapların görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi
neşredilmek: yayılmak
pırlanta-misal: pırlanta gibi (bk. m-s̱-l)
sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifeler
semâ: gök (bk. s-m-v)
suret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r)
tarih-i hayat: hayatın tarihi (bk. ḥ-y-y)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ)
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
umum: bütün
zâhir: açık (bk. ẓ-h-r)
zemin: yer
ziya: ışık
zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)

metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1 fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.


Dipnot-1

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.


http://www.erisale.com/#content.tr.1.174


emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b)
ferman: emir, buyruk
infisal etmek: görevinden ayrılmak
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
kâh: bazan
memur-u musahhar: emre itaat eden memur
metâ: kıymetli eşya
muamelât: işler
muamele: davranış, iş
sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ)
sebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebi
tahkir: hakaret, aşağılama

THE AIR: A Window onto Divine Unity – The Thirteenth Word

THE AIR: A Window onto Divine Unity - The Thirteenth Word
THE AIR: A Window onto Divine Unity – The Thirteenth Word

The Thirteenth Word

THE AIR: A Window onto Divine Unity

In His Name, be He glorified!

And there is nothing but it glorifies Him with praise.

My very dear and loyal brothers!

My brothers, I observed in a subtle point concerning God’s unity, which suddenly became clear while studying the page of the air on a journey of the imagination and mind, that is, in the word HE (HU) in the phrases THERE IS NO GOD BUT HE, and, SAY HE IS GOD, (and that was only in its material aspect) that the way of belief is infinitely easy, easy to the point of being necessary, and that the way of misguidance and associating partners with God is infinitely difficult, so difficult as to be impossible. I shall explain that long and extensive point with an extremely brief indication.

Yes, if soil, one handful of which can act as a flower-pot for hundreds of plants in turn, is attributed to nature or causes, it becomes necessary either for there to be present in such a handful hundreds of immaterial machines, indeed, machines and factories to the number of the plants, or for each particle of that small amount of soil to know how to make all those different plants together with their different characteristics and living organs; quite simply, each would have to possess infinite knowledge and limitless power like a god.

The same is true for the air, which is a place of maximum manifestation of the Divine will and command; either there would have to be present on a minute scale in each of its molecules, in each waft of wind, each breath, and in the tiny amount air expended with the word HE, the innumerable different exchanges, centres, receivers and transmitters of all the telephones, telegraphs and radios in the world so that each could perform those innumerable acts at the same time; or else, each particle of each molecule of air exhaled with HE, and indeed of the element air, would have to possess abilities and personalities to the number of all the different telephone users, telegraphers, and those who speak on the radio, and know all their different languages, and broadcast them to the other particles at the same time. For such a situation is actually apparent, and every bit of air possesses that ability. Thus, in the ways of the unbelievers, Naturalists, and Materialists not one impossibility, but impossibilities and difficulties are clearly apparent to the number of molecules of air.

If attributed to the All-Glorious Maker, however, the air together with all its particles becomes a soldier under His command. With its Creator’s permission and through His power, and through being connected to its Creator and relying on Him, and through the manifestation of its Maker’s Power, in an instant with the speed of lightning, and with the ease of uttering the word HE and the movement of the air in waves, its innumerable universal duties are performed as easily as an orderly, single duty of a single particle. That is to say, the air becomes a page for the endless, wonderful, and orderly writings of the pen of power, and its particles become the nibs of the pen, and their duties the points inscribed by it. The air functions as easily as the movement of a single particle.

Thus, while on my journey of contemplation prompted by the phrases THERE IS NO GOD BUT HE, and, SAY, HE IS GOD, and while observing the world of the air and studying the page of that element, I witnessed this brief truth with utter certainty and clarity, and in detail. And I understood with ‘knowledge of certainty’ that it was because there is in the word HE, in the air of its utterance, such a brilliant proof and flash of Divine unity, and also in its meaning and allusions such a luminous manifestation of Divine oneness and powerful proof of Divine unity, and in that proof an indication that since the pronoun HE is unconditional and indefinite, it suggests the question, “Who does it refer to?” that both the Qur’an of Miraculous Exposition and those who constantly recite the Divine Names frequently repeat this sacred word in the station of unity.

If, for example, there is one point on a piece of white paper and two or three other points are jumbled around with it and then someone who already has numerous jobs tries to distinguish them, he will be confused; and if many burdens are loaded on a small creature, it will be crushed; and if numerous words issue from one tongue and enter one ear altogether at the same time, their order will be broken and they will be a muddle.

Despite this being the case, I saw with complete certainty that with the key and compass of HE, although thousands of different points, letters and words had been put in each molecule –and even in each particle– of the element air, through which I journeyed in my mind, neither did they become mixed up nor did they spoil their order; and although they performed a great many different duties, these were carried out without being confused in any way; and although very heavy loads were laid on each molecule and particle, they bore them in order without lagging or displaying any weakness at all. And I saw that thousands of different words of all different sorts enter and issue with perfect order from what is in effect those minute ears and tongues without being mixed up and spoilt in any way, they enter those minute ears and issue from those tiny tongues, and by performing these extraordinary duties, each particle and each molecule declares through the enraptured tongue of its being and its perfect freedom, and through the testimony and tongue of the above truth: THERE IS NO GOD BUT HE, and: SAY, HE IS GOD, THE ONE, and travels among air-clashing waves like storms and lightning and thunder without in any way spoiling their order or confusing their duties. One duty is not an obstacle to another duty. I observed this and was utterly certain.

That is to say, either every particle and piece of the air has to possess infinite wisdom, knowledge, will, and power, and the qualities for being absolutely dominant over all the other particles so that it can be the means of those functions being carried out, which is absurd and impossible to the number of particles, and no devil even could imagine it, or else, and it is self-evident to the degree of ‘knowledge of certainty,’ ‘vision of certainty,’ and ‘absolute certainty’ that the page of the air functions through the boundless, infinite knowledge and wisdom of the All-Glorious One, and is the changing page for the pen of Divine Power and Determining, and like a signboard for writing and erasing, known as a Tablet of Appearance and Dissolution, which has the function of the Preserved Tablet in the world of transformation and change.

Thus, just as the element of air demonstrates the above-mentioned wonders and manifestation of Divine unity in only the duty of transmitting sound and shows the impossibilities of misguidance, so does it perform other important duties with order and without confusing them, such as transmitting subtle forces and energy, like electricity, light, and the forces of attraction and repulsion. At the same time as conveying these, with perfect order, it carries out duties essential for the lives of plants and animals, such as respiration and pollination. It proves in decisive fashion that it is a place of maximum manifestation of the Divine will and command. I came to the firm conclusion that it proves that in no way is there any possibility of vagrant chance, blind force, deaf nature, confused and aimless causes, and powerless, lifeless, unknowing matter interfering in the writing and duties of the page of the air. And I understood that every particle and part of it says with the tongue of its being: SAY, HE IS GODTHE ONE, and: THERE IS NO GOD BUT HE. Just as with the key of HE I saw these wonders in the material aspect of the air, so also, as a HE, did the element of air become a key to the World of Similitudes and the World of Meaning.

I saw that the World of Similitudes is all the time taking innumerable photographs without confusing them, and that each photograph contains innumerable events occurring in this world. I understood that it was a gigantic camera, and a vast cinema of the hereafter thousands of times larger than the world for showing in eternal theatres the fruits of the transitory and impermanent states and lives of ephemeral beings, for showing to those enjoying everlasting bliss in Paradise scenes from their old memories and adventures in this world.1

While the faculties of memory and imagination, which are two proofs, two small examples, and two points of both the Preserved Tablet and the World of Similitudes situated in man’s head, are as tiny as lentils, within them are written in perfect order and without being mixed up as much information as may be contained in a large library. This proves decisively that large examples of those faculties are the World of Similitudes and the Preserved Tablet.

It is definite and certain with ‘knowledge of certainty’ that the elements of air and water, and the element air and water like seminal fluid in particular, are far superior to the element of earth, and are written with more wisdom and will, and with the pen of Divine Determining and Power, and that it is completely impossible for chance, blind force, deaf nature, and lifeless and aimless causes to interfere in them, and that they are a page of the pen of Power and the wisdom of the All-Wise One of Glory.


http://www.erisale.com/index.jsp?locale=en#content.en.201.173