Görsel Sanatlar, Kuşlar ve Dans ya da Tesbih ve Zikir
Havada kuşların uçtuğunu görürsünüz. Peki kuşların hep birlikte dans ettiğini hiç gördünüz mü? Başka bir ifadeyle tesbih ve zikir yaptığını gördünüz mü? Görsel sanatlar açısından baktığımızda kuşların havada adeta bir görsel şölen yaptığını, hep birlikte dans ettiklerini, görüyoruz. Görsel sanatların en temel elemanlarından olan nokta etkisi ile yeni yeni tasarımlar yaptıklarını, bir başka deyişle kendi lisanı halleriyle (hal ve durumlarının dilleriyle) tesbih ve zikir yaptıklarını bu videoda göreceksiniz.
Görsel Sanatlar Elemanı Nokta
Görsel sanatların en temel elemanlarından birisi noktadır. Nokta ile tasarımlar yaparsınız, noktayı kullanarak nesneleri, eşyaları yeniden ifade edersiniz, biçimlendirirsiniz. Noktayla soyut düzenlemeler de yaparsınız. Genelde bu nokta tasarımlarını bir kağıt ya da başka malzemeler üzerinde yaparsınız. Peki havada nokta ile tasarımlar yapabilir misiniz?
İşte bu videoda da gördüğümüz gibi En Büyük Sanatkar bizlere havada kuşları kullanarak görsel sanatların en temel elemanlarından olan nokta ile tasarımlar yapmaktadır.
Görsel Sanatlar, Sergi,Sanat Eseri ve Sanatçı
Bir sergi salonuna gittiğimizde sanat eserlerini inceleriz, çok beğendiğimizde sanatçısına ve sanat eserlerine övgüler dizeriz. Sonra onu herkese anlatırız, adını ve eserlerini zikrederiz, ne kadar büyük bir sanatçı olduğundan bahsederiz.
Tıpkı bunun gibi O Büyük Sanatkar da bizlerin gözleri önünde sanatını sergilemektedir. Bizleri bu görsel şöleni ve sergiyi görmeye, neticede kendisini övmeye, anmaya ve yüce olduğunu ilan etmeye davet etmektedir.
Kuşlar ve Dans
Dans tek başına yapılabildiği gibi toplu olarak da yapılır. Bizdeki halk oyunları bu toplu dansa bir örnektir. Dansta görsel sanatların da ilkelerinden olan hareket, uyum, ahenk, denge, ritim vb. çok önemlidir.
Bu videoda da görüldüğü gibi kuşlar danslarıyla büyük bir ahenk, uyum, denge ve ritimlerle hareketler yapmakta ve kompozisyonlar oluşturmaktadırlar. Eğer bunu dans olarak nitelendirirseniz. Ancak buna farklı bir açıdan bakarsanız kuşların bu uyumlu, ahenkli, ritmik hareketlerini bir tesbih ve zikir olarak da görebilirsiniz.
Kuşların Dansı ya da Tesbihi ve Zikri
Tesbihin anlamı Subhanallah demektir. Yani Allah’ın her türlü eksiklikten ve kusurlardan yüce olduğunu ifade etmektir.
Zkirini anlamı ise Onu anmaktır. Örneğin Elhamdülillah bir zikir ve hamddir, Onu anmak ve övmektir. Anlamı Allah’ın anılmaya ve övülmeye layık olduğunu, her türlü hamd ve övgünün her kimden gelmiş ve her kime gitmiş ise aslında sadece ve sadece Büyük Yaratıcı Sanatkar olan Allah’a mahsus, sadece ona ait olduğunu ilan etmektir.
Diğer bir örnek Allahuekber’dir. Anlamı: Allah en büyük ve yücedir. Bu bir zikirdir. Tıpkı sergi salonunda eserlerini gördüğümüz sanatçının ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu zikretmemiz gibi. Hatta o sanatçıyı görmesek bile sadece eserlerine bakarak onun ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu ilan ederiz ve zikrederiz.
Aynen bunun gibi O Büyük Sanatçıyı şu anda gözlerimizle görmesek bile eserleriyle tanıyabiliyoruz. Onun ne kadar büyük bir Sanatkar ve Yaratıcı olduğunu ilan ediyoruz ve zikrediyoruz. İnşaallah cennette hepimize bizzat gözlerimizle de O Büyük Yaratıcıyı ve Sanatkarı görmek nasip olur.
Tıpkı bu kuşların yaptığı gibi. Evet kuşlar da kendi dilleriyle, kendi lisanı halleriyle (yani durumlarının ve hallerinin dilleriyle) O Büyük Sanatkarı tesbih etmekte ve zikretmektedirler.
Benim bulunduğum bölgede her aşam ve sabah kuşlar bir araya geliyor, belli bir noktada toplanıyorlar. Sonra hep birlikte uçarak değişik hareketler yapıyorlar. Adeta sabah ve akşam namazını cemaatle kılmak için bir araya geliyorlar gibi bir vaziyet alıyorlar ve tesbih ve zikir yapıyorlar.
İlgili Ayetler
Bu videoda da sığırcık kuşları muhteşem bir ahenk ile gökyüzünde kendi lisanlarıyla, dilleriyle ve kendi hareketleriyle tesbih halindeler.
Ne mutlu bu tesbihatı gören kalplere.
Subhansın Ya Allah’ım (C.C.).
Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir. ﴾Nûr Sûresi – 41﴿
Gökyüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır. ﴾Nahl Sûresi – 79﴿
Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları (havada) ancak Rahmân tutuyor. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla görendir. ﴾Mülk Sûresi – 19﴿
KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et.
İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ, en lâtif ve
Dipnot-1
“Biz Kur’ân’dan mü’minler için bir şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz.” İsrâ Sûresi, 17:82.
Dipnot-2
“Biz Peygambere şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.
âdet: alışkanlık âdi: normal, basit, sıradan âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) cahilâne: cahilce, bilgisizce cami’: kapsamlı (bk. c-m-a) celb etmek: çekmek derece-i ilim: ilim derecesi (bk. a-l-m) ders-i ibret: ibret dersi hakaik-ı acibe: şaşırtıcı ve hayrette bırakan gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici hazine-i ulûm: ilimler hazinesi (bk. a-l-m) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m)
umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün hâzır balıkçıları ağlatmak ister. HAŞİYE-1
İşte, Kur’ân-ı Kerîmin ilim ve hikmet ve marifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al!
İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri cami’ olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın i’caz derecesindeki kemâl-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san’atı muntazam üslûplarıyla tefsir ettikleri halde, manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:
Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip ta ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcut münasebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, herbir meşrep sahibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Sözde beyan edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde, otuz altı Sûre-i İhlâs miktarınca, herbiri zi’l-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor.
Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı
Haşiye-1
Amerika’da aynen bu vakıa olmuştur.
adem-i intizam: düzensizlik, düzenin yokluğu (bk. n-ẓ-m) âdi: basit, normal, sıradan beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n) cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a) cihet: yön cüda olmak: ayrı düşmek daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b) hayalât: hayaller (bk. ḫ-y-l) hazine-i gayb: görünmeyen hazine (bk. ğ-y-b) hazine-i ilm-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren ilim hazinesi (bk. a-l-m; v-ḥ-d) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m) i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z) iaşe: beslenme, geçim (bk. a-y-ş)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) intizâmât-ı san’at: san’attaki düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ṣ-n-a) intizamsız: düzensiz (bk. n-ẓ-m) kemâl-i nizam ve intizam: mükemmel bir düzen ve tertip (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kerem: ikram, bağış, iyilik (bk. k-r-m) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı; bir kitap gibi yazılmış bütün evren (bk. k-t-b; k-v-n) küfran: iyilik bilmeme, nankörlük (bk. k-f-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lütuf: iyilik, ihsan, bağış (bk. l-ṭ-f) mâbeyn: aramanzum: şiir gibi vezinli yazılmış eser (bk. n-ẓ-m) marifet-i İlâhiye: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; e-l-h) marifet-i Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; ṣ-n-a)
meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol, usül mevcut: var olan (bk. v-c-d) mu’cize-i rahmet: Allah’ın rahmet mu’cizesi (bk. a-c-z; r-ḥ-m) münasebet-i mâneviye: mânevî ilişki, bağlantı (bk. n-s-b; a-n-y) muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) müstağni: ihtiyaç duymayan, muhtaç olmayan (bk. ğ-n-y) müteşekkil: meydana gelmiş, oluşmuş müteveccih: yönelmiş necm: kısım, durak; yıldız nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz rabıta: bağ, ilgi sema: gökyüzü (bk. s-m-v) sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) şüzuz etmek: kural dışı kalmak tazammun: içine alma, içerme tecellî: görünme, yansıma (bk. c-l-y) tefsir etme: açıklama, yorumlama (bk. f-s-r) terkibat: birleşimler, sentezler teşkil: meydana getirme umumî: genel uslûp: ifade tarzı vakıa: olay vezin: şiirdeki ahenk ölçüsü zi’l-ecniha: çok yönlü (bk. ẕi)
cihetiyle herbir yıldız, kayıt altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki birer birer herbir yıldıza, mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır.
İşte, intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al.
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ 1
nın bir sırrını bil.
Hem âyet-i
وَمَا يَنْبَغِى لَهُ 2
sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’ân’ın hakikatleri o kadar büyük, âli, parlak ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ,
Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi, i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen, kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cümud ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvisinden
“Biz Peygambere şiir öğretmedik…” Yâsin Sûresi, 36:69.
Dipnot-2
“…bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.
Dipnot-3
“O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.
Dipnot-4
“O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter.” A’râf Sûresi, 7:54.
Dipnot-5
“Tek bir sesledir ki, onların hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler.” Yâsin Sûresi, 36:53.
Dipnot-6
“Göklerde ne var, yerde ne varsa, herşeyin hakikî sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder.” Cum’a Sûresi, 62:1.
âli: yüksek, yüce asr-ı cahiliyet: İslâmdan önceki asır, küfür ve cehâlet asrı beyn: ara cihet: yön daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) farz etmek: varsaymak hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b) hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet (bk. h-d-y) i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z)
ibret: düşündürücü ders intizamsızlık: düzensizlik (bk. n-ẓ-m) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) lisan-ı ulviye: yüce lisan mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) müteveccih: yönelmiş necm-i âyet: âyet yıldızı necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız neşir: yayma nevi: çeşit, tür nisbet edilmek: kıyaslanmak (bk. n-s-b) nisbet-i hafiye: gizli bağ (bk. n-s-b)
nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r) perde-i cümud: donuk, katı perde revnaktar: göz alıcı güzellik sahrâ-yı bedeviyet: bedeviliğin hüküm sürdüğü yer, çöl şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n) tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve duyarsızlık karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l) zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem,
يُسَبِّحُ
sadasıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, huşyar oluyorlar, kıyam edip zikr ediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat
sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ber ve bahr birer lisan ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa, bu zamandan ta o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikını göremezsin.
Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile, yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın en yüksek bir derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:
Gayet yüksek ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi, onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görünmeyen—ve halen görünmüyor—o ağaca dair, biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir âzâsına mukabil birer resim çekse, birer hudut çizse, daldan
Dipnot-1
“Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu (Allah’ı) tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.
acip: şaşırtıcı, hayret verici arz: dünya arz-ı dîdar etmek: kendini göstermek ateşpare: ateş parçası âzâ: uzuvlar, organlar bahr: deniz ber: kara, yer camid: cansız, katı cüz’: parça (bk. c-z-e) dekaik: incelikler derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) envâ-ı i’câz: mu’cizelik türleri (bk. a-c-z) farz etmek: varsaymak hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hudut: sınır huşyar: uyanık i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z) kelime-i hikmetnümâ: hikmet ifade eden kelime, hikmetli söz (bk. k-l-m; ḥ-k-m) kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ)
kıyam etme: ayağa kalkma (bk. ḳ-v-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mahiyet: özellik, nitelik, içyüz mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m) mevcudat-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m) mezkûr: sözü geçen mukabil: karşılık münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) mürur-u zaman: zamanın geçmesi muvazenet: denge (bk. v-z-n) nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nebatat: bitkiler neşretmek: yaymak nevi: çeşit, tür neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m) nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
nur-u hakikat-edâ: gerçeğin ve doğrunun ortaya çıkmasına vesile olan nur, ışık (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) perde-i gayb: görünmeyen perde (bk. ğ-y-b) perde-i ülfet: alışkanlık perdesi sada: ses sair: diğer sathî: sığ, yüzeysel sayha: sesleniş suret: şekil, biçim; görüntü, resim (bk. ṣ-v-r) tabakat-i mestûriyet: gizlilik tabakası temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f) uzuv: organ zemzeme-i i’caz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z) zikretmek: Allah’ı anmak zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
meyveye, meyveden yaprağa, bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.
Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın dahi, hakikat-i mümkinata dair—ki o hakikat, dünyanın iptidasından tut, ta âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten Arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair—beyanat-ı Furkaniyesi, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer suret vermiştir ki, bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur’ân’ın tasvirine “Maşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Hakîm!” demişler.
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1
temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniyeyi, bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edelim ki, o şecere-i nuraniye nin daire-i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenahi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı,
hududuna kadar uzanmış o hakikat-i nuraniyeyi, bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan etmiştir ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Furkaniyeye karşı “Sübhanallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.
Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, ta en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir tenasüp tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır.
Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın ta en ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur’ân-ı cami’in nusus ve vücuhundan ve işarat ve rümuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiyenin
Dipnot-1
“Gökler Onun kudret elinde dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.
Dipnot-2
“Gökleri ve yeri altı günde yaratan Odur.” Hûd Sûresi, 11:7.
Dipnot-3
“Güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirdi.” Ra’d Sûresi, 13:2.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âdâb: davranış kuralları akl-ı beşer: insan aklı ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat-ı Furkaniye: hak ile batılı birbirinden ayıran Kur’ân’ın açıklamaları, izahları (bk. b-y-n; f-r-ḳ) cevelân eden: dolaşan, gezen cüz’î: küçük (bk. c-z-e) daire-i imkân: bir şeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat (bk. m-k-n) daire-i melekût: varlıkların iç yüzüyle alakalı görünmeyen daire (bk. m-l-k) daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi (bk. v-c-b) ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenâb-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ)
erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) erkân-ı hamse: beş esas, şart (bk. r-k-n) erkân-ı sitte: altı esas, şart (bk. r-k-n) gayat: gayeler, amaçlar hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Cenâb-ı Allah’ın isim, sıfat, iş ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; ş-e-n; f-a-l) hakikat-i nuraniye: nurlu, parlak gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r) hikemiyât: hikmetli söz ve düşünceler (bk. ḥ-k-m) hudut: sınır, uç hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) idrak: anlayış, kavrayış işarat: işaretler, deliller izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r) kemâl-i münasebet: mükemmel bir uygunluk (bk. k-m-l; n-s-b) Kur’ân-ı cami’: herşeyi içinde bulunduran Kur’ân-ı Kerim (bk. c-m-a)
mutabık: uygun muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n) nusus: nasslar, açık hükümler rümuz: remizler, işaretler şecere-i azîme: çok büyük ağaç (bk. a-ẓ-m) semerât: meyveler, neticeler Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiye: İslâmın büyük ve yüce kanunları (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m) Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) teferruat: ayrıntılar tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) tevahhuş: korkmak, ürkmek vücuh: vecihler, yönler
kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve resaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel-ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır.
“Hamd o Allah’a mahsustur ki, kuluna kitabı indirmiş ve o kitapta hiçbir tezat ve eğriliğe yer vermemiştir.” Kehf Sûresi, 18:1.
Dipnot-2
Ey Kur’ân’ı indiren Allahım! Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın hakkı için, kalblerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Âmin, ey kendisinden istimdad edilen Müsteân!
bâhusus: özellikle beşer: insan beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) burhan-ı kàtı’: kesin delil cemî: bütün (bk. c-m-a) cerh edilmez: çürütülmez ebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d) eşya: şeyler, varlıklar ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l) hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) ilm-i cüz’î: az ve sınırlı ilim (bk. a-l-m; c-z-e) ilm-i muhît: herşeyi ihata edici, kuşatıcı ilim (bk. a-l-m) istinad: dayanma (bk. s-n-d) kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kemâl-i intizam ve muvazenet: mükemmel düzen ve denge (bk. k-m-l; n-ẓ-m; v-z-n)
müşahede etme: görme (bk. ş-h-d) müstenid: dayanan (bk. s-n-d) resanet: sağlamlık şahid-i âdil: adaletli ve doğruları söyleyen şahit (bk. ş-h-d; a-d-l) ümmî: okuma yazma bilmeyen
Föreställ dig ett apotek där det finns hundratals burkar och flaskor fyllda med helt olika ämnen och en levande dryck och ett botemedel behöver framställas ur dessa läkemedel.
Birbirinden farklı maddelerle dolu yüzlerce kavanoz ve şişenin olduğu ve bu ilaçlardan bir canlı iksir ve tedavi yapılması gereken bir eczane düşünün.
Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayattar, harika bir tiryak, onlardan yapılmak icap etti.
ecza: parçalar
muhtelif: değişik, çeşitli
edviye: devâlar, ilâçlar
zîhayat: hayat sahibi, canlı
macun: karışım halinde ilaç
hayattar: canlı
tiryak: ilâç
icap etmek: gerekmek
Så vi går till apoteket, undersöker varje dryck och finner att ingredienserna finns där i överflöd.
Bu yüzden eczaneye gidiyoruz, her iksiri inceliyoruz ve malzemelerin bolca orada olduğunu görüyoruz.
Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayattar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan herbirisini tetkik ettik.
efrad: fertler, bireyler
tetkik etmek: incelemek
Vi ser att ingredienserna har tagits i varierande men exakta mängder från varje bruk och flaska, ett uns från denna, tre från den andra, sju från nästa, och så vidare.
Malzemelerin her değirmenden ve şişeden farklı ama kesin miktarlarda, bundan bir ons, diğerinden üç, diğerinden yedi vb. alındığını görüyoruz.
Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından, ve hâkezâ, muhtelif miktarlarda eczalar alınmış.
mizan-ı mahsus: özel ölçü
dirhem: eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi
hâkezâ: bunun gibi
muhtelif: değişik, çeşitli
ecza: parçalar
Om ett uns för mycket eller för lite hade tagits så hade den levande drycken inte varit levande och skulle inte uppvisat sin speciella egenskap.
Bir ons çok fazla veya çok az alınmış olsaydı, canlı iksir canlı olmazdı ve özel niteliğini göstermezdi.
Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez.
macun: karışım halinde ilaç
zîhayat: hayat sahibi, canlı
hâsiyet: özellik
Därefter studerar vi det botemedlet.
Sonra, bu çareyi inceliyoruz.
Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik.
hayattar: canlı
tiryak: ilâç
tetkik etmek: incelemek
Återigen har ingredienserna tagits från burkarna med en viss mängd så om även den minsta mängd för mycket eller för lite hade tagits skulle botemedlet förlorat sin speciella egenskap.
Yine, malzemeler kavanozlardan belli bir oranda alınmış olduğundan, en ufak bir miktarı bile çok fazla veya çok az alınsa, çare özel özelliğini kaybedecektir.
Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsusla bir madde alınmış ki, zerre miktarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder.
mizan-ı mahsus: özel ölçü
zerre miktarı: çok az miktar
ziyade: çok
tiryak: ilâç
hassa: özellik
Burkarna är fler än 50 och ingredienserna har tagits från var och en eftermått och mängd som alla är olika.
Kutular 50’den fazladır ve malzemeler her biri farklı ölçü ve miktarlardan alınmıştır.
O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizanla alınmış gibi, ayrı ayrı miktarda eczaları alınmış.
ziyade: çok
mizan: ölçü, tartı
ecza: kısımlar, parçalar
Är det på något sätt möjligt eller troligt att flaskorna och burkarna skulle ha slagits omkull av slumpen eller en plötslig vindpust och att endast de exakta men olika måtten hade tagits från var och en av dem när det spilldes ut för att sedan ordna sig själv och samverka för att bilda drycken?
Şişelerin ve teneke kutuların tesadüfen veya ani bir rüzgarla devrilmesi ve her birinden döküldüğü sırada alınan kesin ama farklı ölçümlerin olması, herhangi bir şekilde mümkün veya muhtemel midir? İçmek?
Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler?
cihet: yön
muhtelif: değişik, çeşitli
macun: karışım halinde ilaç
teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak
Finns det något mer vidskepligt, omöjligt och absurt än detta?
Bundan daha batıl, imkansız ve saçma bir şey var mı?
Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı?
hurafe: delile dayanmayan saçma inanış
muhal: imkânsız
bâtıl: hak olmayan, boş
Om en åsna kunde tala, skulle den säga: ”Jag kan inte acceptera denna ide”, för att sedan galoppera iväg!
Bir eşek konuşabilseydi, “Bu fikri kabul edemem” der ve sonra dörtnala koşardı!
Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.
muzaaf: kat kat, katmerli
På samma sätt kan varje levande skapelse liktas vid den levande drycken i jämförselsen och varje växt vid ett levande botemedel.
Aynı şekilde her canlı, kıyasın canlı içeceğine, her bitki de canlı bir devaya benzetilebilir.
İşte bu misal gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur. Ve herbir nebat, hayattar bir tiryak gibidir ki,
zîhayat: canlı; hayat sahibi
macun: karışım halinde ilaç
nebat: bitki
hayattar: canlı
tiryak: ilâç
För de består av materia som har tagits i de mest exakta mått från verkligt många ich verkligen olika ämnen.
Çünkü onlar gerçekten çok farklı maddelerden en kesin ölçülerde alınmış maddelerden oluşurlar.
çok müteaddit eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçüyle alınan maddelerden terkip edilmiştir.
müteaddit: türlü türlü, çeşitli
ecza: kısımlar, parçalar
muhtelif: değişik, çeşitli
terkip etmek: birleştirmek, sentez yapmak
Om dessa tillskrivs orsakerna och beståndsdelarna och det påstår att, ”orsakerna skapade dessa,” så är det orimligt, omöjligt och absurt hundra gånger om, precis som det var att hävda att drycken på apoteket kom till genom att flaskorna knuffades omkull av misstag.
Eğer bunlar sebeplere ve bileşenlere atfedilirse ve “nedenler bunları meydana getirdi” denilirse, o zaman bu, tıpkı eczacıdaki iksirin ortaya çıktığını iddia etmek gibi, mantıksız, imkânsız ve yüz kere saçmadır. şişelerin kazayla devrilmesiyle oluşur.
Eğer esbaba, anâsıra isnad edilse ve “Esbab icad etti” denilse, aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücut bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.
esbab: sebepler
anâsır: unsurlar, elementler
isnad: dayandırma
icad etmek: var etmek, yaratmak
macun: karışım halinde ilaç
vücut bulmak: meydana gelmek; var olmak
muhal: imkânsız
bâtıl: hak olmayan, boş
Kortsagt: De livsnödvändiga ämnena i detta väldiga universums apotek, som mäts med den Allvise och Eviges ödesvåg kan bara bli till genom gränslös visdom, oändlig kunskap och allomfattande vilja.
Özetle: Kaderin Hakim ve Ebedi dalgasıyla ölçülen bu geniş evrenin eczanesindeki hayati maddeler, ancak sonsuz bir akıl, sonsuz bir ilim ve her şeyi kuşatan irade ile var olurlar.
Elhasıl, şu eczahane-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelînin mizan-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şâmil bir irade ile vücut bulabilir.
elhasıl: kısaca, özetle
eczahane-i kübrâ-yı âlem: büyük bir eczane olan âlem, kâinat
Hakîm-i Ezelî: her işini hikmetle yapan ve varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah
mizan-ı kazâ ve kader: kazâ ve kader terazisi
mevâdd-ı hayatiye: hayat için gerekli maddeler
hadsiz: sınırsız, sayısız
hikmet: her şeyin yerli yerinde ve anlamlı olması ve bir hedefe yönelik olarak yaratılması
nihayetsiz: sınırsız
şâmil: kapsamlı
irade: dileme, tercih etme
vücut bulmak: meydana gelmek; var olmak
Den stackare som menar det är verket av beståndsdelar, orsaker och naturen som rinner lik en blind, döv och ändlös å är dummare än den dåraktiga, yrande person som hävdar att det underbara botemedel hällde ut sig själv när flaskorna slogs omkull och bildade sig själv.
Kör, sağır ve sonsuz bir ırmak gibi akan elementlerin, sebeplerin ve tabiatın eseri olduğunu zanneden zavallı, harika şifanın şişeler devrilip kendi kendine oluştuğunu iddia eden budala, çılgından daha aptaldır.
“Kör, sağır, hudutsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabâyi ve esbabın işidir” diyen bedbaht, “O tiryak-ı acip, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır.
hudutsuz: sınırsız
küllî: geniş, kapsamlı
anâsır: unsurlar, elementler
tabâyi: tabiatlar
esbab: sebepler
bedbaht: talihsiz, kötü
tiryak-ı acip: hayret verici ilâç
divane: akılsız, deli
hezeyancı: boş söz söyleyen, saçmalayan
ziyade: çok
Ja, denna förnekelse är idiotisk, meningslös och absurt nonsens.
Evet, bu inkar aptalca, anlamsız ve absürt bir saçmalıktır.
Evet, o küfür ahmakane, sarhoşâne, divanece bir hezeyandır.
Om allt inte tillskrivits den Enda Enheten och Allhärlige, måste det då i varje levande skapelses kropp finnas otaliga beståndsdelar och orsaker som ingriper.
Eğer her şey bir tek ve şanlı olana isnad edilmediyse, o halde her canlının vücudunda sayısız unsur ve araya giren sebepler olmalıdır.
Eğer herşey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, belki esbaba isnad edilse, lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbabı, herbir zîhayatın vücudunda müdahalesi bulunsun.
Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde tecellî eden Allah
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, kudret sahibi Allah
esbab: sebepler
isnad: dayandırma
âlem: dünya, evren
anâsır: unsurlar, elementler
zîhayat: canlı; hayat sahibi
Även i en liten skapelses kropp, som en flugas är allt i fullständig ordning med den finaste balans och perfekta harmoni.
Sinek gibi küçücük bir canlının bedeninde bile her şey en ince denge ve mükemmel uyumla eksiksiz bir düzen içindedir.
Halbuki, sinek gibi bir küçük mahlûkun vücudunda, kemâl-i intizamla, gayet hassas bir mizan ve tamam bir ittifakla,
mahlûk: varlık
kemâl-i intizam: mükemmel ve eksiksiz düzen
mizan: terazi, ölçü
ittifak: birleşme
Det finns inga olika och ömsesidigt motsatta motstridiga orsaker.
Farklı ve birbiriyle çatışan nedenler yoktur.
muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbabın içtimaı
muhtelif: değişik, çeşitli
mübâyin: farklı, birbirinin zıddı
esbab: sebepler
içtima: toplanma, bir araya gelme
Det är en sådan uppenbar omöjlighet att till och med någon med en tillstymmelse av medvetande sulle säga: ” Detta är omöjligt, det kan inte vara så!”.
O kadar açık bir imkansızlıktır ki, bir nebze şuur sahibi bile, “Bu olmaz, olamaz!” diyebilir.
o kadar zâhir bir muhaldir ki, sinek kanadı kadar şuuru bulunan, “Bu muhaldir, olamaz” diyecektir.
zâhir: açıkça görünen
muhal: imkânsız
şuur: anlayış, idrâk, bilme, farkına varma
Flugans lilla kropp hänger samman med de flesta av universums beståndsdelar och orsaker, den kanske är i själva verket är en sammanfattning av dessa.
Sineğin küçük gövdesi, evrenin birçok unsuru ve nedeni ile bağlantılıdır, aslında bunların bir özeti olabilir.
Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinatın esker anâsır ve esbabıyla alâkadardır, belki bir hülâsasıdır.
kâinat: evren
ekser: pek çok
anâsır: unsurlar, elementler
esbab: sebeple
alâkadar: ilgili, bağlantılı
Om detta inte tillskrivs den Evige och Allsmäktige så måste dessa materiella orsaker av sig själv vara närvarande i flugans omedelbara närhet, inträda i dess lilla kropp och/eller en cell i dess ögon, som är ett litet exempel av dess kropp.
Eğer bu, Ebedi ve Cenâb-ı Hakk’a nispet edilmezse, bu maddî sebeplerin, sineğin yakın çevresinde, küçücük bedenine ve/veya vücudunun küçücük bir örneği olan gözündeki bir hücreye girmesi gerekir.
Eğer Kadîr-i Ezelîye verilmezse, o esbab-ı maddiye, onun vücudu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir nümunesi olan gözündeki bir hücresine girmeleri icap ediyor.
Kadîr-i Ezelî: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah
esbab-ı maddiye: maddî sebepler
vücud: varlık
nümune: örnek
icap etmek: gerekli olmak
För om en orsak är av materiell natur så är det nödvändigt att den är i omedelbar närhet, och inuti, för att kunna påverka.
Çünkü bir neden maddi nitelikteyse, etki edebilmesi için yakın çevresinde ve içinde olması gerekir.
Çünkü, sebep maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor.
müsebbeb: sebebin neticesi
Detta kräver att man acceptera den materiella världens grundkomponenter och naturen är fysiskt närvarande inuti den lilla cellen, där det inte ens finns plats för två flugors fingrar, och arbetar där som en mästare.
Bu, maddi dünyanın temel bileşenlerini kabul etmeyi gerektirir ve doğa, iki sineğin parmaklarına bile yer olmayan küçücük hücrenin içinde fiziksel olarak bulunur ve orada bir usta gibi çalışır.
Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte, erkân-ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabul etmek lâzım geliyor.
erkân-ı âlem: maddî âlemin temel unsurları
anâsır: unsurlar, elementler
tabâyi: tabiatlar
Ett sådant sätt skulle även de mest dåraktiga av skeptiker skämmas över.
Böyle bir yol, en aptal şüphecileri bile utandırırdı.
İşte, Sofestâînin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyor.
Sofestâîler: kâinatın yaratıcısını kabul etmemek için herşeyi, hattâ kendilerini dahi inkâr edenler
Det är en etablerad regel att, ”Om ett väsen har enhet, kan det bara ha utgått från ett enda väsen, från en hand”.
“Bir varlığın birliği varsa, ancak tek bir varlıktan, tek elden çıkmış olabilir” kuralı yerleşmiş bir kaidedir.
اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ kaide-i mukarreresiyle, “Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir.”
kaide-i mukarrere: kesinleşmiş kural
mevcud: varlık
vahdet: birlik
vâhid: bir olan ve birliği herşeyi kaplayan
sudur etmek: ortaya çıkmak
Särskilt om det uppvisar ett fullständigt liv, med en perfekt ordning och känslig balans, visar det att det inte inte utgick från flera händer, vilket skulle vara orsak till konflikter och förvirring, utan från en hand som är Allmäktig och Allvis.
Hele hele mükemmel bir düzen ve hassas bir denge ile tam bir hayat sergiliyorsa, onun ihtilaf ve karışıklığa sebep olacak birkaç elden değil, üstün ve hikmet sahibi tek elden çıktığını gösterir.
Hususan o mevcut, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mizan içinde ve câmi bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddit ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakim olan birtek elden çıktığını gösterdiği halde;
hususan: bilhassa, özellikle
intizam: tertip, düzen
mizan: terazi, ölçü
câmi: kapsamlı, geniş
mazhar: erişme, sahip olma
bilbedâhe: açık bir şekilde
sebeb-i ihtilâf: anlaşmazlık ve uyuşmazlık sebebi
keşmekeş: karışıklık
müteaddit: birden fazla, çok sayıda
kadîr: güç ve kudret sahibi
hakîm: her işini hikmetle ve belli bir gaye ile yapan
Att därför tillskriva ett sådant enhetligt välordnat och välbalanserat väsen ett virrvarr av otaliga händer, livlösa, okunniga, aggresssiva, omedvetna, kaotiska, blinda och döva naturliga orsaker, en blindhet och dövhet som ökar med deras samverkan och sammanblanding mellan de otaliga möjligheternas sätt är att acceptera otaliga omöjligheter på samma gång.
Bu nedenle, böylesine düzenli ve dengeli bir varlığa, cansız, cahil, saldırgan, bilinçsiz, kaotik, kör ve sağır doğal nedenlerin oluşturduğu karmakarışık bir varlığa, birbirleriyle etkileşimi ve birbirine karışmasıyla artan bir körlük ve sağırlık yüklemek. Sayısız olasılığın kipleri, sayısız olanaksızlığı aynı anda kabul etmektir.
hadsiz ve câmid ve cahil, mütecaviz, şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbab-ı tabiiyenin karmakarışık ellerine—hadsiz imkânat yolları içinde ve içtima ve ihtilâtla o esbabın körlüğü, sağırlığı ziyadeleştiği halde—o muntazam ve mevzun ve vâhid bir mevcudu onlara isnad etmek, yüz muhali birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır.
hadsiz: sınırsız, sayısız
câmid: cansız
mütecaviz: saldırgan, haddi aşan
şuursuz: bilinçsiz
esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler
hadsiz: sınırsız, sayısız
imkânat: olabilirlikler; varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olanlar
içtima: toplanma, bir araya gelme
ihtilât: karışıklık
esbab: sebepler
ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak
muntazam: düzenli, tertipli
mevzun: ölçülü, dengeli
vâhid: bir olan ve birliği herşeyi kaplayan
mevcud: varlık
isnad etmek: dayandırmak
muhal: imkânsız
Vi lämnar denna omöjlighet åt sidan och antar att materiella orsaker har effekter och att dessa effekter endast kand uppstå genom direkt kontakt och beröring.
Bu imkansızlığı bir kenara bırakıyoruz ve maddi sebeplerin etkilerinin olduğunu ve bu etkilerin ancak doğrudan temas ve dokunma ile meydana gelebileceğini varsayıyoruz.
Haydi, bu muhalden kat-ı nazar, esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri, mübaşeretle ve temasla olur.
muhal: imkânsız
kat-ı nazar: görmezden gelme
esbab-ı maddiye: maddî sebepler
tesir: etki
mübaşeret: doğrudan temas
Dock sker de naturliga orsakernas kontakt genom levande skapelsers yttre.
Ancak, doğal nedenler, canlı yaratılışın dışından temas eder.
Halbuki, o esbab-ı tabiiyenin temasları, zîhayat mevcutların zâhirleriyledir.
esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler
zîhayat: canlı
mevcut: varlık
zahir: açık, görünen
Och ändå ser vi att sådana skapelsers inre, där de materiella orsakernas händer varken kan nå eller vidröra, är likt ett konstverk tio gånger mer känsligt, välordnat och perfekt än dess yttre.
Ama yine de görüyoruz ki, maddî sebeplerin ellerinin ulaşamadığı, dokunamadığı bu tür yaratılmışların içi, bir sanat eseri gibi, dışından on kat daha narin, düzenli ve kusursuzdur.
Halbuki görüyoruz ki, o esbab-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha lâtif, san’atça daha mükemmeldir.
esbab-ı maddiye: maddî sebepler
zîhayat: canlı
bâtın: görünmeyen, gizli
zâhirî: açık
muntazam: düzenli, tertipli
lâtif: güzel, hoş
Därför är även de minsta av skapelser, på vilka materiella orsakers händer och organ inte kan sitta eller vidröra deras yttre på samma gång, mer underliga och underbara när det gäller deras konstverk och skapande än de största av skapelser.
Bu nedenle, maddî sebeplerin el ve organlarının aynı anda üzerine oturamadığı veya dış kısımlarına dokunamadığı mahlûkların en küçüğü bile, sanat ve yaratılışlarında, yaratılmışların en büyüğünden daha harikulade ve harikadır.
Esbab-ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyade san’atça acip, hilkatçe bedî bir surette oldukları halde,
cihet: yön, taraf
mahlûk: varlık
ziyade: çok
acip: hayret verici
hilkat: yaratılış
bedî: güzel; benzersiz
suret: biçim, görünüş
Att tillskriva livlösa, oventande, grova, avlägsna, vidsträckta, motstridiga, döva och blinda orsaker kand endast vara resultatet av komplett blind och dövhet.
Cansız, habersiz, kaba, uzak, uçsuz bucaksız, çelişkili, sağır ve kör sebepler yüklemek ancak tam körlük ve sağırlığın sonucu olabilir.
o câmid, cahil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbaba isnad etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur.
câmid: cansız, katı
esbab: sebepler
isnad etmek: dayandırmak
KAYNAKLAR
Om Naturen, Said Nursi, Sözler Neşriyat, İstanbul.
28. Söz – Cennet’e Dairdir – 5. Suâl: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır, yüz binler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas – Cumartesi Dersleri 12. 3.
On İkinci Söz
…
DÖRDÜNCÜ ESAS
Kur’ân’ın bütün kelimât-ı İlâhiye içinde cihet-i ulviyetini ve bütün kelâmlar üstünde cihet-i tefevvukunu anlamak istersen, şu iki temsîle bak.
beşer: insan cemaat: topluluk, grup (bk. c-m-a) cidal: mücadele, kavga cihet-i tefevvuk: üstünlük yönü cihet-i ulviyet: yücelik yönü düstur-u cidâl: mücadele ve kavga prensibi düstur-u hayat: hayat prensibi (bk. ḥ-y-y) düstur-u teavün: yardımlaşma prensibi fazilet: manevi değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l) gayât: gayeler, amaçlar hâcât-ı beşeriye: insanî ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici olan arzu ve istekleri (bk. n-f-s) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i felsefe: felsefenin hikmeti (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Kur’ân: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hissiyat-ı ulviye: yüksek hisler, yüce duygular incizap: kendine çekme istinad: dayanma (bk. s-n-d) ittifak: birlik, birleşme kâfi: yeterli kavî: kuvvetli, güçlü kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h) kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) kemâlât-ı insaniye: insana ait mükemmellikler (bk. k-m-l) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) livechillâh: Allah için maâliyât: yüksek ve yüce fikirler menfî milliyet: zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d) rabıta: bağ rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî: din, sınıf ve vatan bağı rıza-i İlâhî: Allah rızası (bk. e-l-h) saadet: mutluluk saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n) sed çekmek: engel olmak selb olmak: ortadan kalkmak semerât: meyveler, neticeler tecavüz: saldırma, sataşma temsîl: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d) tezyid: arttırma tilmiz: talebe, öğrenci uhuvvet: kardeşlik unsuriyet: ırkçılık
Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitabı vardır. Birisi, âdi bir raiyet ile cüz’î bir iş için, hususî bir hacete dair, has bir telefonla konuşmaktır. Diğeri, saltanat-ı uzmâ ünvanıyla ve hilâfet-i kübrâ namıyla ve hâkimiyet-i amme haysiyetiyle evâmirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla, bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhar eden ulvî bir fermanla mükâlemedir.
İkinci temsil: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar, o âyine miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi’ bir ziya alır. O nisbetle güneşle münasebettar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hanesine veya dam altındaki bağına tevcih etse, güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. Diğeri ise, hanesinden veya bağının damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakikî güneşin daimî ziyasıyla sohbet eder, konuşur ve lisan-ı hâl ile böyle minnettârâne bir sohbet eder, der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nazdârı olan nazenin güneş! Onlar gibi benim haneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın.” Halbuki âyine sahibi böyle diyemez. O kayıt altındaki güneşin aksi ise, âsârı mahduttur, o kayda göredir.
İşte, bu iki temsîlin dürbünüyle Kur’ân’a bak, ta ki i’câzını göresin ve kudsiyetini anlayasın.
Evet, Kur’ân der ki: “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup denizler mürekkep olsa, Cenâb-ı Hakkın kelimâtını yazsalar, bitiremezler.”1 Şimdi, şu nihayetsiz kelimat içinde en büyük makam Kur’ân’a verilmesinin sebebi şudur ki:
Kur’ân, İsm-i Âzamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın ilâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem semâvât ve arzın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitaptır. Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye
Dipnot-1
bk. Lokman Sûresi, 31:27.
âdi: normal, sıradan arz: yer âsâr: eserler âyine: ayna cami’: kapsayan (bk. c-m-a) cüz’î: küçük (bk. c-z-e) evâmir: emirler ferman: buyruk hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkimiyet-i amme: genel hâkimiyet, egemenlik (bk. ḥ-k-m) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hane: evhas: özel haşmet: heybet, görkem haysiyet: itibar, özellik hilâfet-i kübrâ: insanın yeryüzünde temsil ettiği mânevî görev (bk. ḫ-l-f; k-b-r) hitap: konuşma (bk. ḫ-ṭ-b) hususî: özel i’câz: mu’cizelik özelliği (bk. a-c-z) İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
izhar: açığa çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r) kayıt: sınır kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kudsiyet: kusur ve noksandan yücelik, kutsallık (bk. ḳ-d-s) lisan-ı hâl: hal ve beden dili mahdut: sınırlanmış mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d) minnettârâne: minnetli bir şekilde mükâleme: konuşma (bk. k-l-m) münasebettar: ilişkili, bağlantılı (bk. n-s-b) nam: ad, ünvan nazdâr: nazlı nazenin: ince, nazik neşir: yayma nihayetsiz: sonsuz nisbet: oran (bk. n-s-b) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
raiyet: halk, vatandaş Rububiyet-i mutlaka: Rablık, Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b; ṭ-l-ḳ) saltanat-ı âmme-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Allah’ın herşeye hükmeden, herşeyi kuşatan saltanatı, egemenliği (bk. s-l-ṭ; s-b-ḥ) saltanat-ı uzmâ: çok büyük saltanat (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m) semavat: gökler (bk. s-m-v) tarz: şekil temsil: örnek, benzetme (bk. m-s̱-l) teşhir: ilan etme, duyurma tevcih etme: yöneltme ulvî: yüce, yüksek ziya: ışık
hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta noktasında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir. Hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir. İşte bu sırdandır ki, “Kelâmullah” ünvanı kemâl-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş.
Amma sair kelimât-ı İlâhiye ise, bir kısmı has bir itibar ile ve cüz’î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz’î tecellîsiyle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir.1 Ekser ilhamat bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir. Meselâ, en cüz’îsi ve basiti, hayvanatın ilhamatıdır. Sonra avâm-ı nâsın ilhamatıdır.2 Sonra avâm-ı melâikenin ilhamatıdır. Sonra evliya ilhamatıdır. Sonra melâike-i izam ilhamatıdır. İşte, şu sırdandır ki, kalbin telefonuyla vasıtasız münacat eden bir veli der:
حَدَّثَنِى قَلْبِى عَنْ رَبِّى 3
Yani, “Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.”
Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînden haber veriyor.”
Hem der: “Kalbim Rabbimin âyinesidir, arşıdır.”
Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînin arşıdır.”
Çünkü, kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicapların4 nisbet-i ref’i derecesinde mazhar-ı hitap olabilir.
arş: taht (bk. a-r-ş) Arş-ı Âzam: Cenab-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) avâm-ı melâike: meleklerden dereceleri düşük olanlar (bk. m-l-k) avâm-ı nas: sıradan halk tabakası âyine: ayna azamet-i haşmet: haşmetin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m) cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) defter-i iltifâtât-ı Rahmâniye: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah’ın iltifatlarını içeren defter (bk. r-ḥ-m) derecat: dereceler ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) has: özel hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hicap: perde, örtü hikmetfeşan: hikmet yayan (bk. ḥ-k-m) hususiyet: özel olma, hususîlik hutbe-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan Allah’ın konuşması (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) ilhamat: ilhamlar, Allah tarafından kalbe gelen mânâlar
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m) kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) Kelâmullah: Allah’ın kelamı (bk. k-l-m) kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h) kemâl-i liyakat: tam layık oluş (bk. k-m-l) kitab-ı mukaddes: kutsal kitap (bk. k-t-b; ḳ-d-s) külliyet: genellik, umumilik (bk. k-l-l) mahsus: özel mazhar-ı hitap: muhatap alınma, muhatap kabul edilme (bk. ẓ-h-r; ḫ-ṭ-b) mecmua: kitap (bk. c-m-a) melâike-i izam: büyük melekler (bk. m-l-k; a-ẓ-m) muhabere: haberleşme muhât: kapsama alanı muhit: çevre, taraf muhtelif: çeşitli münacat: dua, yakarış (bk. n-c-v) mütefavit: farklı farklı, çeşitli nisbet-i ref’: ortadan kalkma oranı (bk. n-s-b) nüzul: inme (bk. n-z-l)
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Rabbü’l-Âlemin: âlemlerin Rabbi Allah (bk. r-b-b; a-l-m) rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m) rahmet-i vâsia-i muhîta: Allah’ın herşeyi kuşatan geniş rahmeti, merhamet ve şefkati (bk. r-ḥ-m) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) sair: diğer saltanat: hâkimiyet, egemenlik (bk. s-l-ṭ) tecellî: belirme, görünme (bk. c-l-y) teftiş: kontrol Ulûhiyet: İlâhlık (bk. e-l-h) zahir olan: görünen, ortaya çıkan (bk. ẓ-h-r)
İşte, bir padişahın saltanat-ı uzmâsı haysiyetiyle çıkan fermanı, âdi bir adamla cüz’î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve âli ise; ve gökteki güneşin feyzinden istifade, âyinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve fâik ise; Kur’ân-ı Azîmüşşan dahi, o nisbette bütün kelâmların ve hep kitapların fevkindedir.
Kur’ân’dan sonra, ikinci derecede kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin, dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır; o sırr-ı tefevvuktan hissedardırlar. Eğer bütün cin ve insanın Kur’ân’dan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa, yine Kur’ân’ın mertebe-i kudsiyesine yetişip tanzir edemez. Eğer Kur’ân’ın İsm-i Âzamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek istersen, Âyetü’l-Kürsî ve âyet-i
“Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-6
“Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.
Dipnot-7
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.” Ahzâb Sûresi, 33:72.
Dipnot-8
“O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.
âdi: normal, basit, sıradan akis: yansıma âli: yüce, yüksek Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti âyine: ayna cilve: görünme (bk. c-l-y) cüz’î: küçük (bk. c-z-e) fâik: üstün fehmetmek: anlamak ferman: buyruk fevkinde: üstünde feyz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ) haysiyet: itibar, özellik İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
istifade: faydalanma, yararlanma kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân (bk. a-ẓ-m) kütüb-ü mukaddese: mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; ḳ-d-s) mertebe-i kudsiye: mukaddes mertebe, yüce derece (bk. ḳ-d-s) mükâleme: konuşma (bk. k-l-m) nisbet: ölçü, oran (bk. n-s-b) saltanat-ı uzmâ: çok büyük saltanat (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m)
sırr-ı tefevvuk: üstünlük sırrı suhuf-u semâviye: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar (bk. s-m-v) tanzir etmek: benzerini yapmak (bk. n-ẓ-r) tefevvuk: üstünlük tereşşuh etmek: sızmak
gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvî ifadelerine bak. Hem başlarında
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ 3
veyahut
سَبَّحَ 4
ve
يُسَبِّحُ 5
bulunan sûrelerin başlarına dikkat et. Ta bu sırr-ı azîmin şuâını göresin. Hem
الۤمۤ 6
lerin ve
الۤرٰ 7
ların ve
حٰمۤ 8
lerin fâtihalarına bak, Kur’ân’ın, Cenâb-ı Hakkın yanında ehemmiyetini bilesin.
Eğer şu Dördüncü Esasın kıymettar sırrını fehmettinse, enbiyaya gelen vahyin ekseri melek vasıtasıyla olduğunu ve ilhamın ekseri vasıtasız olduğunu anlarsın. Hem en büyük bir velî, hiçbir nebînin derecesine yetişmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur’ân’ın azametini ve izzet-i kudsiyetini ve ulviyet-i i’câzının sırrını anlarsın. Hem Miracın sırr-ı lüzumunu, yani ta semâvâta, ta Sidretü’l-Müntehâya, ta Kab-ı Kavseyne gidip,
اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 9
olan Zât-ı Zülcelâl ile münacat edip, tarfetü’l-aynda yerine gelmek sırrını anlarsın. Evet, şakk-ı kamer nasıl ki bir mucize-i risaletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi. Öyle de, Mirac dahi bir mucize-i ubûdiyetidir; habibiyetini ervah ve melâikeye gösterdi.
“(Allah) ona şahdamarından daha yakın.” Kaf Sûresi, 50:16.
Dipnot-10
Allah’ım! Senin rahmetine ve onun hürmetine nasıl yaraşırsa, ona ve âline öylece salât ve selâm olsun. Âmin.
azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) cin ve ins: cinler ve insanlar ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) fâtiha: başlangıç fehmetmek: anlamak habibiyet: sevgililik (bk. ḥ-b-b) ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ izzet-i kudsiyet: mukaddesliğinin izzeti, yüceliği (bk. a-z-z; ḳ-d-s) Kab-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Allah’la görüşmüştür (bk. ḳ-v-b) küllî: kapsamlı (bk. k-l-l)
melâike: melekler (bk. m-l-k) Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c) mu’cize-i risalet: peygamberlik mu’cizesi (bk. a-c-z; r-s-l) mu’cize-i ubûdiyet: kulluk mu’cizesi (bk. a-c-z; a-b-d) münacat: dua, yakarış (bk. n-c-v) nebî: peygamber (bk. n-b-e) nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e) şakk-ı kamer: Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi semavat: gökler (bk. s-m-v) Sidretü’l-Müntehâ: yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Cebrail’in (a.s.) çıkabildiği en son makam
sırr-ı âzim: büyük sır (bk. a-ẓ-m) sırr-ı lüzum: gerekliliğin sırrı şuâ: ışın, güçlü ışık hüzmesi tarfetü’l-ayn: bir göz açıp kapayıncaya kadar olan an ulvî: yüce, yüksek ulviyet-i i’câz: mu’cizeliğin yüceliği (bk. a-c-z) vahy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y) velî: Allah dostu (bk. v-l-y) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
olarak düzenlemiş olduğumuz “İlköğretim Matematik Bir Soru Bir Cevap”a hoş geldiniz.
Bugünkü sorumuz:
Aşağıda verilen doğal sayıların okunuşlarını yazalım:
Şimdi hep birlikte bu sayılara bakalım.
İlkönce birinci sayımıza bakıyoruz.
101
Hemen şuraya da yazalım.
Yüz bir.
Evet 1 yüzler basamağında, 0 onlar basamağında 0 olduğu için onu okumuyoruz, 1 de birler basamağında.
Dolayısıyla bunu
Yüz bir
diye okuyoruz.
Eğer onlar basamağında bir rakam, sıfırın haricinde bir rakam olsaydı, kaç varsa ona göre okuyacaktık.
Mesela, 1 olsaydı,
Yüz on bir (111) diye okuyacaktık.
2 olsaydı,
Yüz yirmi bir (121) diye okuyacaktık.
3 olsaydı,
Yüz otuz bir (131) diye okuyacaktık, gibi.
Böyle düşünebiliriz.
Şimdi gelelim diğer sayımıza:
Evet
220
Burada da birler basamağında 0 var, yüzler basamağında 2 var, onlar basamağında 2 var, birler basammağında rakam olarak 0 var, dolayısıyla;
İkiyüz yirmi
diye okuyoruz.
Birler basamağında sayı olmadığı için daha doğrusu 0 rakamı olduğu için okumuyoruz.
Eğer 1 olsaydı mesela;
İkiyüz yirmi bir (221)
diyecektik.
2 olsaydı,
İkiyüz yirmi iki (222)
diyecektik.
3 olsaydı,
İkiyüz yirmi üç (223)
diye bu şekilde tek tek sayarak devam edecektik.
Diğer sayımıza gelelim:
Burada bakıyoruz,
Yüzler basamağında 3, onlar basamağında 3, birler basamağında 3 var.
Üçünde de 3 var.
333
O zaman nasıl okuyoruz?
Yüzler basamağındakini yazıyorum,
Üç yüz
diyoruz.
Onlar basamağına geldiğimiz zaman ne olacağız burayı?
3’ü 10 ile çarptığımızda 30 (otuz) diye okuyacağız.
Otuz; on, yirmi, otuz diye sayıyoruz ya,
On, yirmi, otuz, kırk, elli, altmış, yetmiş, seksen, doksan sonunda yüze gelmiş oluyoruz yüz diyoruz.
Dolayısıyla 3 olduğu için onlar basamağında,
Otuz
diye okuyoruz.
Ve birler basamağında yine ne var?
3 var.
Dolayısıyla ne diye okuyoruz?
Üç
diye okuyoruz sadece.
Birler basamağında 3 olduğu için üç,
Onlar basamağında 3 olduğu için otuz,
Yüzler basamağında 3 olduğu için üç yüz
diye okuyoruz. Toplamda ne diye okuyoruz?
Üç yüz otuz üç
diyoruz.
333
Evet diğer sayımıza geçiyorum.
Burada da yine bakıyoruz ortadaki, onlar basamağındaki sayı yok, daha doğrusu rakam olarak 0 var,
404
Dört yüz dört
diye okuyacağız bunu da.
Yüzler basamağında 4,
Onlar basamağında sayı yok, daha doğrusu 0 rakamı var,
Birler basamağında 4 var,
Dört yüz dört
diyoruz.
404
Şimdi ilk baştan böyle biraz 1 ler, 2, 3, 4 diye gittik, 5’e geldik.
5 ile başlayan bir sayıya geldik.
500
Yüzler basamağında 5 olduğu için
Beş yüz,
Onlar basamağında 7 olduğu için
Yetmiş,
diyoruz.
On, yirmi, otuz, kırk, elli, altmış, yetmiş
diyoruz.
Ve birler basamağında 1 olduğu için
Bir
diyoruz.
571
Hemen yazalım.
Beş yüz yetmiş bir
diyoruz.
571
Evet diğer sayımıza geçelim:
Yüzler basamağında 6 var.
Ne yazıyorum?
Altı yüz
Onlar basmağında 3 var.
Ne yazıyorum?
Otuz
Ve birler basamağında 2 var.
Ne yazıyorum?
İki
Altıyüz otuz iki
diye okuyoruz.
632
diye okuyoruz bunu da.
Ve diğer sayımıza geçiyorum:
Yüzler basamağında 7 var
Yedi yüz
diyorum.
Yedi yüz
Onlar basamağında 5 var.
Ne diyorum?
On, yirmi, otuz, kırk, elli
Elli
diyorum.
50
Yedi yüz elli
Ve birler basamğında 1 var.
Bir
diyorum.
Yediyüz elli bir
751
diyoruz.
Ve diğer sayımıza geçiyoruz.
Yüzler basamağında 8 var, dolayısıyla;
Sekiz yüz
diyorum.
Onlar basamağında 9 var, dolayısıyla ne oluyor?
10, 20, 30, 40 ,50, 60, 70, 80, 90
9’a geldiğimiz zaman 90 (doksan) diyoruz.
O zaman;
Doksan
Ve birler basamağında kaç var? 8 var.
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8
Dolayısıyla;
Sekiz
diyorum.
Sekiz yüz doksan sekiz
898
diye bunu okuyoruz, bu sayımızı.
Ve son olarak nereye geldik?
Son sayımız
900
Şimdi;
Yüzler basamağında 9 var, dolayısıyla
Dokuzu yazdım.
Yüzler basamağında olduğu için
Yüzü yazdım.
900
Dokuz yüz
Ama onlar ve birler basamağında sayı olmadığı için daha doğrusu 0 rakamı olduğu için herhangi bir, iki, üç, dört diye bir sayı veya rakam olmadığı için herhangi bir şey yazmıyorum.
Dolayısıyla bu sayıyı kaç diye okuyorum?
Dokuz yüz
diye okuyarak bugünkü sorularımızı bitirmiş olalım.
İşte insanoğluna böyle, varlıkların sayılarını belirlerken bu şekilde sayıları kullanma özelliği verilmiş, sayıları kullanıyoruz.
Mesela,
Örneğin ne diyoruz?
Okulumuzda toplam 220 (iki yüz yirmi) öğrenci var diyoruz, mesela.
Bir örnek.
Ya da 333 (üç yüz otuz üç) öğrenci var diyoruz.
220 öğrenci var diyoruz mesela.
Ama sayılarını bilemediğimiz varlıklar da var.
Mesela;
Gökyüzünde yaratılan yıldızları,
Tüm ağaçlara takılan yaprakları,
Denizlerde yüzecek şekilde tasarlanan balıkları sayamıyoruz.
Onların sayılarını bilemiyoruz.
Ama onları yaratan Yaratıcı elbetteki onların sayılarını da biliyordur diyerek bugünkü “İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap”ın da sonuna gelmiş olalım.
Herkese sağlıklı, mutlu, güzel günler diliyorum.
Hoşçakalın.
İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap: Verilen doğal sayıların okunuşlarını yazma