https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap programımızda çeşitli sorular çözülmekte ve YouTube kanalımıza eklenmektedir. Aşağıdaki bağlantılardan bu sayfalarımıza ve YouTube kanalımıza ulaşabilirsiniz.
Evet, nass-ı hadisle, nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyanın2 icmâ ve tevatürle, kısmen şuhuda ve kısmen hakkalyakîne istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinat Hâlıkının kat’î vaad ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şuhud ile, ilmelyakîn suretinde tasdik eden yüz yirmi dört milyon evliyanın o âhiretin vücuduna şehadetleriyle ve bu kâinatın Sâni-i Hakîminin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin vücuduna delâletiyle; ve her sene, baharda, rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 3 ile ihyâ edip ba’sü ba’delmevt’e mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler nümunesi olarak nebâtat taifelerinden ve hayvânat milletlerinden üç yüz bin nevileri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye ve hesapsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka muhtaç bütün zîruhları kemâl-i şefkatle gayet harika bir tarzda iâşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ-ı ziynet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiye
Dipnot-1
Bu kısım, aynı zamanda Yirmi Altıncı Lem’a’nın Beşinci Ricâsının haşirle ilgili bir parçasıdır.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem-i bekà: sonsuz ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y) ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltilme (bk. m-v-t) bilbedâhe: ap açık bir şekilde cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) delâlet: delil olma, işaret etme enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) envâ-ı ziynet ve mehâsin: süs ve güzelliklerin çeşitleri (bk. z-y-n; ḥ-s-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak hadsiz: sınırsız hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşir ve neşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r)
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikmet-i ebediye: Allah’ın sonsuz hikmeti; herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-b-d) iaşe ettiren: besleyen (bk. a-y-ş) icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) iktiza: gerektirme ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin kemâl-i şefkat: tam bir şefkat (bk. k-m-l; ş-f-ḳ) keşif: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f) kudret-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah’ın kudreti (bk. ḳ-d-r; e-z-l)
mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r) mümtaz: seçkin, üstün müttefikan: ittifakla, birleşerek nass-ı hadis: hadisin metni ve kesin hükmü (bk. h-d-s̱) nebâtat: bitkiler nev: çeşit, tür nev-i beşer: insanlık rahmet-i bâkiye: devamlı olan şefkat ve merhamet (bk. r-ḥ-m; b-ḳ-y) rû-yi zemin: yeryüzü Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) sevk edilmek: gönderilmek şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tevatür: doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) zeyl: ilâve, ek zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)
ve bir inâyet-i daime bilbedâhe âhiretin vücudunu istilzam ile ve şu kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın en sevdiği masnuu ve kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedit, sarsılmaz, daimi olan aşk-ı bekà ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedâhe işaret ve delâletiyle, bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat’î bir surette ispat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedâhe âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler. HAŞİYE-1
Madem Kur’ân-ı Hakîmin bize verdiği en mühim bir ders, iman-ı bil’âhirettir; ve o iman da bu derece kuvvetlidir; ve o imanda öyle bir rica ve bir teselli var ki, yüz bin ihtiyarlık birtek şahsa gelse, bu imandan gelen teselli mukabil gelebilir. Biz ihtiyarlar “Elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân” deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.
Haşiye-1
Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görünür. Şöyle ki: Biri dese, “Meyveleri süt konserveleri olan gayet harika bir bahçe küre-i arz üzerinde vardır”; diğeri dese, “Yoktur.” ispat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle, kolayca dâvâsını ispat eder. İnkâr eden adam, nefyini ispat etmek için bütün küre-i arzı görmek ve göstermekle dâvâsını ispat edebilir. Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat’-ı nazar, iki şahid-i sadıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı, hadsiz ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını ispat edebilir, ademini gösterebilir. İşte, ey ihtiyar kardeşler, iman-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.
adem: yokluk alâkadar: ilgili âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i fâni: gelip geçici, ölümlü âlem (bk. a-l-m; f-n-y) âmâl-i sermediyet: daimî emeller ve arzular âsâr: eserler aşk-ı bekà: sonsuza kadar devam edebilme aşkı (bk. b-ḳ-y) bilbedâhe: ap açık bir şekilde dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) dâr-ı saadet: mutluluk yurdu delâlet: delil olma, işaret etme ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân: mükemmel imandan dolayı Allah’a hamdolsun (bk. ḥ-m-d; e-l-h; k-m-l; e-m-n)
hadsiz: sınırsız Hâlık-ı Kâinat: evreni, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) haşiye: dipnot, açıklayıcı not ihbar etme: haber verme iman-ı âhiret: âhirete iman (bk. e-m-n; e-ḫ-r) inâyet-i daime: devamlı yardım, iyilik ve bağış (bk. a-n-y) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) istilzam: gerektirme kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat-ı nazar: görmezden gelme (bk. n-ẓ-r) kat’î: kesin Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) küre-i arz: yerküre, dünya masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mühim: önemli mukabil: karşılık müşkül: zor nefyetmek: reddetmek, inanmamak rica(reca): ümit şahid-i sadık: doğru sözlü şahit (bk. ş-h-d; ṣ-d-ḳ) şedit: şiddetli şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şevk-i ebediyet: sonsuzluğa şiddetli istek (bk. e-b-d) sübut: varlığı kesin ve gerçek olması sübutî: gerçek ve kesin suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) temâşâ etmek: seyretmek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tereşşuhât: sızıntılar, izler ziyade: çok, fazla
Yâni, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim, onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise o diriltecek.”
Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatının Üçüncü Temsilinde tasvir edildiği gibi: Bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese, “Şu zât, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar; tabur nizamı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam”; ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi, hiçlikten, yeniden ordumisal bütün hayvânat ve sâir zîhayatın, taburmisal cesedlerini kemâl-i intizamla ve mîzan-i hikmetle o bedenlerin zerratını ve letâifini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 2 ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hatta her baharda rûy-i zeminde yüz binler ordu-misâl zevi’l-hayatın envâlarını ve tâifelerini îcad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esasiye ve eczâ-yı asliyeyi bir sayha ile sûr-u İsrafil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib’ad sûretinde denilir mi? Denilse, eblehcesine bir divâneliktir.
3Hem, Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’âllerini kal-be kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için
Dipnot-1
Yâsin Sûresi, 36:78-79.
Dipnot-2
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-3
Buradan itibaren Zeylin Beşinci Parçasına kadarki kısım; Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şûlesinin Sekizinci Meziyet-i Cezâletidir ve orada ayrıca yer almaktadır.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) bidayeten: başlangıçta divane: akılsız, deli eblehce: aptalca, ahmakça eczâ-yı asliye: asıl parçalar (bk. c-z-e) ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) efrad: fertler (bk. f-r-d) envâ: çeşitler, türler hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihzariye: hazırlık (bk. ḥ-ḍ-r) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) istib’ad: akıldan uzak görme istirahat: dinlenme, rahatlama
kâh: bazan karn: asır, çağ kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) letâif: duygular (bk. l-ṭ-f) mîzan-ı hikmet: hikmetin ölçüsü (bk. v-z-n; ḥ-k-m) müheyyâ etmek: hazırlamak nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) ordumisal: ordu gibi (bk. m-s̱-l) rû-yi zemin: yeryüzü sâir: diğer, başka sayha: sesleniş Sûr-u İsrâfil: Allah’ın emri ile Hz. İsrafil’in kıyamet kopacağı zaman üfleyeceği boru (bk. bilgiler) sûret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabur: bir askerî birlik taburmisal: tabur gibi (bk. m-s̱-l)
tâife: topluluk tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme; analoji (bk. m-s̱-l) teşkil: bir araya getirme Zât-ı Kadîr-i Alîm: herşeyi hakkıyla bilen ve sonsuz güç ve kudret sahibi Zât, Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m) zerrat: zerreler, atomlar zerrât-ı esasiye: esas parçalar zevi’l-hayat: hayat sahipleri, canlılar (bk. ḥ-y-y) zeyl: ilâve, ek zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ, اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ 1 tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.
Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.
Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا 2 kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.
Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.
Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?
Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zâttır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i كُنْ فَيَكُونُ 3’a karşı kemâl-i inkıyadla serfurû eder.
Dipnot-1
“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.
Dipnot-2
“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.
Dipnot-3
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
abes: anlamsız, faydasız acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l) âciz: güçsüz, zavallı (bk. a-c-z) âhir: son (bk. e-ḫ-r) alâka: kan pıhtısı, embriyo arz: yer bahis: konu beyhude: boşuna ecza: parçalar (bk. c-z-e) ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h) ehven: kolay emirber nefer: emre hazır asker evvelâ: ilk önce halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) idadiye: hazırlık ihsânât-ı azîme: çok büyük ihsanlar, ikramlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m) ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) istib’ad: akıldan uzak görme istikbalî: geleceğe ait kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kanaat: razı olma, inanma kemâl-i inkıyad: tam itaat (bk. k-m-l) kıyas: karşılaştırma Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) memât: ölümler (bk. m-v-t) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) misl: benzer (bk. m-s̱-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et muhtelif: çeşitli nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r) neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı (bk. n-ş-e) neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. n-ş-e; e-ḫ-r) neş’et: doğma, ortaya çıkma (bk. n-ş-e) nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni remzen: işareten semâvat: gökler (bk. s-m-v) serfurû etmek: boyun eğmek suret: şekil (bk. ṣ-v-r) uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zikretmek: anmak, hatırlatmak
Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ 1 deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.
Sonra, فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 2 tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitabın sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.
Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 3 yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.
İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.
Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın.
İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.
Dipnot-1
“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.
Dipnot-2
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-3
“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) delâil: deliller, işaretler dünyevî: dünyaya ait ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r) ehven: kolay güz: sonbahar halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihsas etmek: hissettirmek ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inkılâbât: büyük değişimler inkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m) istib’âd: akıldan uzak görme Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kâh: bazan kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l) menzil: ev, mekan (bk. n-z-l) müheyyâ: hazırlama nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r) nezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r) nümune: örnek tabir: ifade tâciz: rahatsız etme tarz: şekil, biçim tasarrufât-ı rububiyet: Allah’ın her şeyi dilediği gibi kullanması ve yönetmesi (bk. ṣ-r-f; r-b-b) zikretmek: anmak, belirtmek
Meselâ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 1 kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 2 şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.
Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura
a’mâl: davranışlar, işler adem: yokluk, hiçlik amel: davranış, iş Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) esir: kâinatı kapladığına inanılan madde esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ) hafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ) hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) ima: işaret istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mânâ ve hüküm çıkarma kelâm: söz (bk. k-l-m) kıyas: karşılaştırma lâfız: söz, kelime lâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f) metâ: kıymetli eşya meyvedar: meyveli, meyve veren müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r) münavebeten: nöbetleşerek mürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b) muvazzaf: görevli nazir: benzer (bk. n-ẓ-r) nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r) neşr-i suhuf: hesapların görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi
neşredilmek: yayılmak pırlanta-misal: pırlanta gibi (bk. m-s̱-l) sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifeler semâ: gök (bk. s-m-v) suret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r) tarih-i hayat: hayatın tarihi (bk. ḥ-y-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün zâhir: açık (bk. ẓ-h-r) zemin: yer ziya: ışık zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1 fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.
THE AIR: A Window onto Divine Unity – The Thirteenth Word
The Thirteenth Word
THE AIR: A Window onto Divine Unity
In His Name, be He glorified!
And there is nothing but it glorifies Him with praise.
My very dear and loyal brothers!
My brothers, I observed in a subtle point concerning God’s unity, which suddenly became clear while studying the page of the air on a journey of the imagination and mind, that is, in the word HE (HU) in the phrases THERE IS NO GOD BUT HE, and, SAY HE IS GOD, (and that was only in its material aspect) that the way of belief is infinitely easy, easy to the point of being necessary, and that the way of misguidance and associating partners with God is infinitely difficult, so difficult as to be impossible. I shall explain that long and extensive point with an extremely brief indication.
Yes, if soil, one handful of which can act as a flower-pot for hundreds of plants in turn, is attributed to nature or causes, it becomes necessary either for there to be present in such a handful hundreds of immaterial machines, indeed, machines and factories to the number of the plants, or for each particle of that small amount of soil to know how to make all those different plants together with their different characteristics and living organs; quite simply, each would have to possess infinite knowledge and limitless power like a god.
The same is true for the air, which is a place of maximum manifestation of the Divine will and command; either there would have to be present on a minute scale in each of its molecules, in each waft of wind, each breath, and in the tiny amount air expended with the word HE, the innumerable different exchanges, centres, receivers and transmitters of all the telephones, telegraphs and radios in the world so that each could perform those innumerable acts at the same time; or else, each particle of each molecule of air exhaled with HE, and indeed of the element air, would have to possess abilities and personalities to the number of all the different telephone users, telegraphers, and those who speak on the radio, and know all their different languages, and broadcast them to the other particles at the same time. For such a situation is actually apparent, and every bit of air possesses that ability. Thus, in the ways of the unbelievers, Naturalists, and Materialists not one impossibility, but impossibilities and difficulties are clearly apparent to the number of molecules of air.
If attributed to the All-Glorious Maker, however, the air together with all its particles becomes a soldier under His command. With its Creator’s permission and through His power, and through being connected to its Creator and relying on Him, and through the manifestation of its Maker’s Power, in an instant with the speed of lightning, and with the ease of uttering the word HE and the movement of the air in waves, its innumerable universal duties are performed as easily as an orderly, single duty of a single particle. That is to say, the air becomes a page for the endless, wonderful, and orderly writings of the pen of power, and its particles become the nibs of the pen, and their duties the points inscribed by it. The air functions as easily as the movement of a single particle.
Thus, while on my journey of contemplation prompted by the phrases THERE IS NO GOD BUT HE, and, SAY, HE IS GOD, and while observing the world of the air and studying the page of that element, I witnessed this brief truth with utter certainty and clarity, and in detail. And I understood with ‘knowledge of certainty’ that it was because there is in the word HE, in the air of its utterance, such a brilliant proof and flash of Divine unity, and also in its meaning and allusions such a luminous manifestation of Divine oneness and powerful proof of Divine unity, and in that proof an indication that since the pronoun HE is unconditional and indefinite, it suggests the question, “Who does it refer to?” that both the Qur’an of Miraculous Exposition and those who constantly recite the Divine Names frequently repeat this sacred word in the station of unity.
If, for example, there is one point on a piece of white paper and two or three other points are jumbled around with it and then someone who already has numerous jobs tries to distinguish them, he will be confused; and if many burdens are loaded on a small creature, it will be crushed; and if numerous words issue from one tongue and enter one ear altogether at the same time, their order will be broken and they will be a muddle.
Despite this being the case, I saw with complete certainty that with the key and compass of HE, although thousands of different points, letters and words had been put in each molecule –and even in each particle– of the element air, through which I journeyed in my mind, neither did they become mixed up nor did they spoil their order; and although they performed a great many different duties, these were carried out without being confused in any way; and although very heavy loads were laid on each molecule and particle, they bore them in order without lagging or displaying any weakness at all. And I saw that thousands of different words of all different sorts enter and issue with perfect order from what is in effect those minute ears and tongues without being mixed up and spoilt in any way, they enter those minute ears and issue from those tiny tongues, and by performing these extraordinary duties, each particle and each molecule declares through the enraptured tongue of its being and its perfect freedom, and through the testimony and tongue of the above truth: THERE IS NO GOD BUT HE, and: SAY, HE IS GOD, THE ONE, and travels among air-clashing waves like storms and lightning and thunder without in any way spoiling their order or confusing their duties. One duty is not an obstacle to another duty. I observed this and was utterly certain.
That is to say, either every particle and piece of the air has to possess infinite wisdom, knowledge, will, and power, and the qualities for being absolutely dominant over all the other particles so that it can be the means of those functions being carried out, which is absurd and impossible to the number of particles, and no devil even could imagine it, or else, and it is self-evident to the degree of ‘knowledge of certainty,’ ‘vision of certainty,’ and ‘absolute certainty’ that the page of the air functions through the boundless, infinite knowledge and wisdom of the All-Glorious One, and is the changing page for the pen of Divine Power and Determining, and like a signboard for writing and erasing, known as a Tablet of Appearance and Dissolution, which has the function of the Preserved Tablet in the world of transformation and change.
Thus, just as the element of air demonstrates the above-mentioned wonders and manifestation of Divine unity in only the duty of transmitting sound and shows the impossibilities of misguidance, so does it perform other important duties with order and without confusing them, such as transmitting subtle forces and energy, like electricity, light, and the forces of attraction and repulsion. At the same time as conveying these, with perfect order, it carries out duties essential for the lives of plants and animals, such as respiration and pollination. It proves in decisive fashion that it is a place of maximum manifestation of the Divine will and command. I came to the firm conclusion that it proves that in no way is there any possibility of vagrant chance, blind force, deaf nature, confused and aimless causes, and powerless, lifeless, unknowing matter interfering in the writing and duties of the page of the air. And I understood that every particle and part of it says with the tongue of its being: SAY, HE IS GOD, THE ONE, and: THERE IS NO GOD BUT HE. Just as with the key of HE I saw these wonders in the material aspect of the air, so also, as a HE, did the element of air become a key to the World of Similitudes and the World of Meaning.
I saw that the World of Similitudes is all the time taking innumerable photographs without confusing them, and that each photograph contains innumerable events occurring in this world. I understood that it was a gigantic camera, and a vast cinema of the hereafter thousands of times larger than the world for showing in eternal theatres the fruits of the transitory and impermanent states and lives of ephemeral beings, for showing to those enjoying everlasting bliss in Paradise scenes from their old memories and adventures in this world.1
While the faculties of memory and imagination, which are two proofs, two small examples, and two points of both the Preserved Tablet and the World of Similitudes situated in man’s head, are as tiny as lentils, within them are written in perfect order and without being mixed up as much information as may be contained in a large library. This proves decisively that large examples of those faculties are the World of Similitudes and the Preserved Tablet.
It is definite and certain with ‘knowledge of certainty’ that the elements of air and water, and the element air and water like seminal fluid in particular, are far superior to the element of earth, and are written with more wisdom and will, and with the pen of Divine Determining and Power, and that it is completely impossible for chance, blind force, deaf nature, and lifeless and aimless causes to interfere in them, and that they are a page of the pen of Power and the wisdom of the All-Wise One of Glory.
Ölen bir insan kabre konunca cennet bahçelerinden bir bahçeye düşerse ruhu mu, cesesi mi yoksa her ikiside mi lezzet alır, aynı şekilde cehennem çukurlarından bir çukura düşerse ruhu mu, cesedi mi, yoksa her ikiside mi ceza çeker?
Kur’ân’da mükerreren اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً 2 hem وَمَۤا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ 3 fermanları gösteriyor ki, haşr-i âzam bir anda, zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece harika ve emsalsiz olan meseleyi iz’an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misal ister.
Elcevap: Haşirde ruhların cesetlere gelmesi var; hem cesetlerin ihyası var; hem cesetlerin inşası var. Üç meseledir.
BİRİNCİ MESELE
Ruhların cesetlerine gelmesine misâl ise, gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmışken, yüksek sadalı bir boru sesiyle toplanmalarıdır.
Evet, İsrafil’in borusu olan sûru,4 ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken, ezel cânibinden gelen, اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ 5 hitabını işiten ve قَالُوا بَلٰى 6 ile cevap veren ervahlar, elbette ordunun neferatından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutîdirler. Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi bir ordu-yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu kat’î burhanlarla Otuzuncu Söz ispat etmiş.
Dipnot-1
Buraya Zeylin Üçüncü Parçası olarak giren bu kısım, ayrıca Şualar’dan İkinci Şua’nın Hâtime’sinde “Uzunca Bir Hâşiye” başlığı adı altında da yer almaktadır.
Dipnot-2
“Kıyamet işi, tek bir sayha ile olacak!” Yâsin Sûresi, 36:29.
Dipnot-3
“Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadardır…” Nahl Sûresi, 16:77.
burhan: kesin delil cânip: taraf ebed: sonu olmayan, sonsuzluk; sonsuz gelecek zaman (bk. e-b-d) efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) emirber nefer: emre hazır asker emsal: benzer (bk. m-s̱-l) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l) ferman: buyruk hadsiz: sınırsız haşir/haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m)
ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) İsrafil: (bk. bilgiler) istirahat: rahatlama, dinlenme iz’an: şüphesiz, kesin şekilde inanma kat’î: kesin medar: sebep, vesile meşhud: görünen (bk. ş-h-d) misâl: örnek (bk. m-s̱-l) mükerreren: tekrarla, defalarca münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: emre uyan, boyun eğen
mutî: itaat eden neferat: askerler, erler ordu-yu Sübhânî: her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Cenab-ı Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği yaratıklar (bk. s-b-ḥ) sada: ses sûr: kıyamet günü Hz. İsrafil’in (a.s.) üfleyeceği boru vücud: varlık (bk.i) zerre: atom, maddenin en küçük parçası zeyl: ek, ilâve
İKİNCİ MESELE
Cesedlerin ihyasına misâl ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden yüz bin elektrik lâmbaları âdeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür. Madem Cenâb-ı Hakkın elektrik gibi bir mahlûku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette, elektrik gibi, binler nuranî hizmetkârlarının temsil ettikleri hikmet-i İlâhiyenin muntazam kanunları dairesinde, haşr-i âzam tarfetü’l-aynda vücuda gelebilir.
ÜÇÜNCÜ MESELE
Ecsâdın def’aten inşasının misâli ise:
Bahar mevsiminde, birkaç gün zarfında, nev-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların, bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi, birden mükemmel bir surette inşaları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür’atle icadları…
Hem o baharın mebde’leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin birden, beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları, hem kemiklerden ibaret olarak, ayakta duran emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emirle def’aten “ba’sü bâde’l-mevt”e mazhariyetleri ve neşirleri, hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efratlarının gayet derecede san’atlı bir surette ihyaları, hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan, göz önündeki kabilenin bir senede neşr olan efradı, benî Âdemin Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabilelerle beraber birkaç gün zarfında inşaları ve ihyaları, haşirleri, elbette kıyamette ecsâd-ı insaniyenin inşasına bir misâl değil belki binler misâldirler.
Âdem: (bk. bilgiler) ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltme (bk. m-v-t) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar berk: şimşek bilhassa: özellikle Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) defâten: hemen, birden bire ecsâd: cesetler ecsâd-ı insaniye: insan cesetleri efrat: fertler (bk. f-r-d) emvât: ölüler (bk. m-v-t) evvelki: önceki hadsiz: sayısız Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşr-i âzam/haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
hizmetkâr: hizmetçi icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihtar eden: hatırlatan ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inkişaf: gelişme, açılma (bk. k-ş-f) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) intibah: uyanma intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) kabile: topluluk, koloni keyfiyet: durum, özellik, nitelik kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) küre-i arz: yerküre, dünya mahlûk: yaratılmış (bk. ḫ-l-ḳ) mahsulât: ürünler mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)
mazhariyet: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mebde’: başlangıç misâl: örnek (bk. m-s̱-l) mumdar: ışık veren muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) neşir: yayılma nev-i beşer: insanlar nezafet: temizlik (bk. n-z-f) nur: ışık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r) sair: diğer sür’at: hız suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk tarfetü’l-ayn: göz açıp kapayıncaya kadar umum: bütün vücud: varlık (bk. v-c-d) zarfında: içinde ziyade: çok, fazla
Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedrici ve zamanla olması, hikmet-i Rabbâniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için, maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan وَمَۤا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ أَقْرَبُ 1 ferman eder.
Eğer haşrin gelmesini gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir sûrette anlamak istersen, haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söze dikkatle bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmazsan, gel, parmağını gözüme sok!
DÖRDÜNCÜ MES’ELE olan mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise:
Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize, misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harap edebilir: On senede yapılan bir sarayın bir dakikada harap olması gibi.
Dipnot-1
“Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) dârü’l-hikmet: hikmet yeri; işlerin bir sebebe ve zamana bağlı olarak yapıldığı yer olan dünya (bk. ḥ-k-m) dârü’l-kudret: kudret yeri; herbir şeyin maddeye, zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakılmadan, birden yaratıldığı âhiret yurdu (bk. ḳ-d-r) emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b) ferman: emir, buyruk Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) hane: ev harap: yıkıp yok etme haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hikmet-i Rabbâniye/hikmet: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; r-b-b) icad-ı eşya: varlıkların yaratılması (bk. v-c-d) iktiza: gerektirme inşa: yapma, vücuda getirme, yaratma (bk. n-ş-e) kat’î: kesin kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) kudret: güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan, mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
küre: dünya lemha: bir göz atış mevt-i dünya: dünyanın ölümü (bk. m-v-t) müddet: zaman Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) mukteza: gereklilik Mürebbî: herşeyi terbiye eden, eğiten, yetiştiren Allah (bk. r-b-b) Mürettib: herşeyi tertip ve düzene sokan Allah rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) seyyare: gezegen sûret: şekil (bk. ṣ-v-r) tedrici: yavaş yavaş, derece derece tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) ziyade: çok, fazla
and since this guest-house of the world is not without an owner, indeed, has a most wise and generous director,
and neither good nor bad will remain without recompense; and since according to the verse,
On no soul does God place a burden greater than it can bear (2:286)
there is no obligation that is insupportable,
and a safe way is preferable to a harmful one,
and since friends and ranks last only till the door of the grave;
then surely the most fortunate person is he who does not forget the hereafter for this world,
nor sacrifice the hereafter for this world,
nor destroy the life of the hereafter for worldly life,
nor waste his life on trivial things,
but considers himself to be a guest and acts in accordance with the commands of the guest-house’s Owner,
then opens the door of the grave in confidence and enters upon eternal happiness.*
{(*): The reason for these ‘sinces’ is this:
I take no notice of the wrongs and tyranny perpetrated against my person and give them no importance.
I say, “They are not worth worrying about,” and I do not interfere in the world.}
From the Risale-i Nur Collection, Bediuzzaman Said Nursi, 1928-1932, LETTERS, The Sixteenth Letter, Fifth Point, Fifth Matter, Sözler Publishing, Translated from the Turkish by Şükran Vahide
olan fıkradaki ferman-ı haşre dair buradaki gösterdiği bürhan-ı bâhiri ve hüccet-i kàtıası beyan ve izah edilecek inşaallah. HAŞİYE-1
OTUZUNCU LEM’ANIN BEŞİNCİ NÜKTESİNİN DÖRDÜNCÜ REMZİ HAŞİYE-2
Hayatın yirmi sekizinci hassasında beyan edilmiştir ki: Hayat, imanın altı erkânına bakıp ispat ediyor, onların tahakkukuna işaretler ediyor.
Evet, madem bu kâinatın en mühim neticesi ve meyvesi ve hikmet-i hilkati hayattır; elbette o hakikat-i âliye, bu fâni, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın yirmi dokuz hassasıyla mahiyetinin azameti anlaşılan şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi, hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir, taşıyla ve ağacıyla,
Dipnot-1
“Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine erişince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın. Ölüden diriyi, diriden ölüyü O çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü O diriltir. Siz de kabirlerinizden böyle çıkarılacaksınız.” Rum Sûresi, 30:17-19.
Haşiye-1
O makam daha yazılmamış.
Haşiye-2
Hayat meselesi haşre münasebeti için buraya girmiş. Fakat hayatın âhirinde kader rüknüne işareti pek ince ve derindir.
âhirinde: sonunda (bk. e-ḫ-r) azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) berahin-i haşriye: haşre ait deliller (bk. ḥ-ş-r) beyan: açıklama (bk. b-y-n) bürhan-ı bâhir: çok açık delil elemli: sıkıntılı, acı verici erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) ferman-ı haşr: haşirle ilgili ferman, buyruk (bk. ḥ-ş-r) fıkra: bölüm hakikat-i âliye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not hassa: özellik hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) hikmet-i hilkat: yaratılış gayesi (bk. ḥ-k-m; ḫ-l-ḳ) hüccet-i kàtıa: kesin delil inşaallah: Allah’ın izniyle izah: açıklama kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lem’a: parıltı mahiyet: özellik, esas, içyüz mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) münhasır: ait nükte: ince anlamlı söz remz: işaret rükn: esas, şart (bk. r-k-n) şecere: ağaç şecere-i hayat: hayat ağacı (bk. ḥ-y-y) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) zeyl: ilâve, ek
toprağıyla hayattar olan dâr-ı saadetteki hayattır. Yoksa, bu hadsiz cihazat-ı mühimme ile teçhiz edilen hayat şeceresi, zîşuur hakkında, hususan insan hakkında meyvesiz, faidesiz, hakikatsiz olmak lâzım gelecek. Ve sermayece ve cihazatça serçe kuşundan meselâ yirmi derece ziyade ve bu kâinatın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan, serçe kuşundan, saadet-i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp en bedbaht, en zelîl bir biçare olacak. Hem en kıymettar bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb-i insanı mütemadiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musibetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat-ı dünyeviye, âhirete iman rüknünü kat’î ispat ediyor ve her baharda haşrin üç yüz binden ziyade nümunelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin vatanında senin hayatına lâzım ve münasip bütün levazımatı ve cihazatı hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren, hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz’î olan rızık duasını bilen ve işiten ve hadsiz leziz taamlarla o duanın kabulünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf-ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki, seni bilmesin ve görmesin? Ve nev-i insanın en büyük gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım esbabı ihzar etmesin? Ve nev-i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duasını, hayat-ı uhreviyenin inşasıyla ve Cennetin icadıyla kabul etmesin? Ve kâinatın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev-i insanın Arş ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duasını işitmeyip, küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin, kemâl-i hikmetini ve nihayet rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiç kabil midir ki, hayatın en cüz’îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin, derman versin ve nazını çeksin ve kemâl-i itinâ ve ihtimamla beslesin
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Arş: en yüksek gök tabakası (bk. a-r-ş) bâtıl: gerçek dışı, yalan bedbaht: talihsiz bekà: süreklilik ve kalıcılık (bk. b-ḳ-y) biçare: çaresiz, zavallı cihazat: cihazlar, donanım cihazat-ı mühimme: önemli cihazlar cihazatça: donanımca cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) dâr-ı saadet: mutluluk yurdu elem: acı, sıkıntı, keder esbap: sebepler (bk. s-b-b) ferş: yer hadsiz: sayısız hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas, (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ: asla öyle değil hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hususan: özellikle hususî: özel icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) inayet: yardım, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inşa: yaratma (bk. n-ş-e) kabil: mümkün, olabilir kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalb-i insan: insanın kalbi kat’î: kesin kemâl-i hikmet: hikmetin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i itinâ ve ihtimam: son derece dikkat ve özen (bk. k-m-l)
kıymettar: kıymetli, değerli levazımat: gerekli şeyler leziz: lezzetli mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) münasip: uygun (bk. n-s-b) Mutasarrıf-ı Kadîr: herşeyde istediği gibi tasarruf eden ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ṣ-r-f; ḳ-d-r) mütemadiyen: sürekli olarak nev-i insan: insanlık, insan türü nümune: örnek rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) saadet-i hayat: hayattan alınan mutluluk (bk. ḥ-y-y) şecere: ağaç taam: yiyecek teçhiz edilen: cihazlanan, donanan umumî: genel zelîl: alçak, aşağılık zemin: yeryüzü zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) ziyade: çok, fazla
ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın; ve sonra en büyük ve kıymettar ve bâki ve nazdar bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duasını ve nazını ve niyazını nazara almasın? Adeta bir neferin kemâl-i itinâ ile teçhiz ve idaresini yapsın ve mutî ve muhteşem orduya hiç bakmasın? Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin? Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiçbir cihetle akıl kabul eder mi ki, hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihayet derecede şefkatli ve kendi san’atını çok sever ve kendini sevdirir ve kendini sevenleri ziyade sever bir Zât-ı Kadîr-i Hakîm, en ziyade kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâniini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan ruhu, mevt-i ebedî ile idam edip, kendinden o sevgili muhibbini ve habibini ebedî bir surette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencide ederek sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Bu kâinatı cilvesiyle süslendiren bir cemâl-i mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir rahmet-i mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette nihayetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Madem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimal etmeyenler, dâr-ı bekàda ve Cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ.
Ve hem nasıl ki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyanın lem’alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar gidenler gibi yine hayalî güneşçiklere âyinelik etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki, o lem’alar, yüksek birtek güneşin
âmennâ: “iman ettik” (bk. e-m-n) âyine: ayna bâki: devamlı ve kalıcı (bk. b-ḳ-y) bekà: devamlılık, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) bilbedâhe: ap açık şekilde cemâl-i mutlak: sınırsız güzellik (bk. c-m-l; ṭ-l-ḳ) Cennet-i bâkiye: devamlı ve sonsuz Cennet hayatı (bk. b-ḳ-y) cevher: asıl, temel, öz cihet: yön cilve: parıltı, yansıma (bk. c-l-y) dâr-ı bekà: daimî ve kalıcı yer (bk. b-ḳ-y) dehşetli: korkunç ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) fıtraten: yaratılış gereği (bk. f-ṭ-r) habib: sevgili (bk. ḥ-b-b) hadsiz: sınırsız haşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil hayat-ı bâkiye: devamlı, sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) hizmetkâr: hizmetçi idam etmek: yok etmek inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kemâl-i itinâ: son derece dikkat (bk. k-m-l) kıymettar: kıymetli, değerli kubh-u mutlak: tam ve sınırsız çirkinlik (bk. ṭ-l-ḳ) lem’a: parıltı mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mazhar: nail olma, erişme (bk. ẓ-h-r) mevt-i ebedî: sonsuz bir ölüm (bk. m-v-t; e-b-d) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhib: seven (bk. ḥ-b-b) muhteşem: ihtişamlı, gösterişli mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) münezzeh: her türlü kusur ve noksandan arınmış, temiz (bk. n-z-h) mutî: itaat eden, emre uyan nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazdar: nazlı nefer: asker, er netice: sonuç nihayet: son niyaz: dua, yalvarış nur-u muhabbet: sevgi nuru (bk. n-v-r; ḥ-b-b)
perestiş: kulluk, ibadet rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rahmet-i mutlaka: tam ve kesin rahmet (bk. r-ḥ-m; ṭ-l-ḳ) rencide etmek: incitmek sadâ: ses Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) sır: gizem, gizli gerçek sırr-ı rahmet: rahmet sırrı (bk. r-ḥ-m) sû-i istimal: kötü kullanma suret: şekil (bk. ṣ-v-r) teçhiz: cihazlandırma, donatma umum: bütün zât: kendi, öz Zât-ı Kadîr-i Hakîm: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Zât, Allah (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m) zerre: atom, en küçük madde parçası ziya: ışık ziyade: çok, fazla zulm-ü mutlak: tam ve sınırsız zulüm (bk. ẓ-l-m; ṭ-l-ḳ)
cilve-i in’ikâsıdırlar ve güneşin vücudunu muhtelif dillerle yad ediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işaret ediyorlar. Aynen öyle de, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun Muhyî isminin cilve-i âzamıyla berrin yüzünde ve bahrin içindeki zîhayatların kudret-i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “Yâ Hayy” deyip perde-i gaybda gizlenmeleri, bir hayat-ı sermediye sahibi olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına ve vücub-u vücuduna şehadetler, işaretler ettikleri gibi; umum mevcudatın tanziminde eseri görünen ilm-i İlâhîye şehadet eden bütün deliller ve kâinata tasarruf eden kudreti ispat eden bütün burhanlar ve tanzim ve idare-i kâinatta hükümfermâ olan irade ve meşieti ispat eden bütün hüccetler ve kelâm-ı Rabbânî ve vahy-i İlâhiyenin medarı olan risaletleri ispat eden bütün alâmetler, mucizeler ve hâkezâ yedi sıfât-ı İlâhiyeye şehadet eden bütün delâil, bil’ittifak Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına delâlet, şehadet, işaret ediyorlar. Çünkü, nasıl bir şeyde görmek varsa hayatı da vardır; işitmek varsa hayatın alâmetidir; söylemek varsa hayatın vücuduna işaret eder; ihtiyar, irade varsa hayatı gösterir. Aynen öyle de, bu kâinatta âsârıyla vücutları muhakkak ve bedihî olan kudret-i mutlaka ve irade-i şâmile ve ilm-i muhit gibi sıfatlar, bütün delâilleriyle, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına ve vücub-u vücuduna şehadet ederler ve bütün kâinatı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat-ı sermediyesine şehadet ederler.
Hem hayat, melâikeye iman rüknüne dahi bakar, remzen ispat eder. Çünkü, madem kâinatta en mühim netice hayattır ve en ziyade intişar eden ve kıymettarlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misafirhanesini gelip geçen kafilelerle
alâmet: işaret, belirti âsâr: eserler bahr: deniz bedihî: ap açık berr: yer, kara bil’ittifak: ittifakla, birleşerek burhan: delil cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) cilve-i âzam: en büyük görüntü (bk. c-l-y; a-ẓ-m) cilve-i in’ikâs: yansımadan ileri gelen görüntü (bk. c-l-y) dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) delâil: deliller delâlet: delil olma, işaret etme hâkeza: böylece hayat-ı sermediye: devamlı, sürekli hayat (bk. ḥ-y-y) hüccet: delil hükümfermâ: hüküm süren (bk. ḥ-k-m) idare-i kâinat: evrenin idaresi (bk. k-v-n) ihtiyar: irade, seçme gücü, tercih (bk. ḫ-y-r) ilm-i İlâhî: Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi (bk. a-l-m; e-l-h) ilm-i muhit: herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) iman: inanma (bk. e-m-n) intişar etmek: yayılmak irade: dileme, tercih, isteme (bk. r-v-d) irade-i şâmile: herşeyi kuşatan irade (bk. r-v-d) kafile: topluluk, grup
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kelâm-ı Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın kelamı (bk. k-l-m; r-b-b) kıymettarlık: kıymetlilik, değerlilik kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudret (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kudret-i mutlaka: sınırsız güç, kuvvet ve iktidar (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) medar: eksen, dayanak melâike: melekler (bk. m-l-k) meşiet: irade, istek, arzu mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) muhakkak: gerçekliği kesin olarak bilinen (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) nüsha: kopya perde-i gayb: mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde (bk. ğ-y-b) remzen: işareten risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri (bk. v-ṣ-f; e-l-h) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tasarruf eden: herşeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten (bk. ṣ-r-f) teksir edilmek: çoğaltılmak (bk. k-s̱-r) umum: bütün vahy-i İlâhiye: Allah tarafından vahiyle gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y; e-l-h) vücub-u vücud: varlığının gerekli oluşu ve var olmak için bir nedene ihtiyacının olmayışı (bk. v-c-b; v-c-d) vücut: varlık (bk. v-c-d) yâ Hayy: ey gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) yad etmek: anmak Zât-ı Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Zât, Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m) zemin: yer zerrât: zerreler, atomlar zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) ziyade: çok, fazla
şenlendiren zîhayatlardır. Ve madem küre-i arz bu kadar zîhayatın envâıyla dolmuş ve mütemadiyen zîhayat envâlarını tecdit ve teksir etmek hikmetiyle, her vakit dolar boşalır ve en hasis ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halk edilerek bir mahşer-i huveynat oluyor. Ve madem hayatın süzülmüş en sâfi hülâsası olan şuur ve akıl ve en lâtif ve sabit cevheri olan ruh, bu küre-i arzda gayet kesretli bir surette halk olunuyorlar; adeta küre-i arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervah ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş. Elbette küre-i arzdan daha lâtif, daha nuranî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm-ı semâviye, ölü, câmid, hayatsız, şuursuz kalması imkân haricindedir. Demek gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayattar vaziyetini verecek ve netice-i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve hitâbât-ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuur, zîhayat ve semâvâta münasip sekeneler, herhalde sırr-ı hayatla bulunuyorlar ki, onlar da melâikelerdir.
Hem hayatın sırr-ı mahiyeti, peygamberlere iman rüknüne bakıp remzen ispat eder. Evet, madem kâinat, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyûm-u Ezelînin bir cilve-i âzamıdır, bir nakş-ı ekmelidir, bir san’at-ı ecmelidir. Madem hayat-ı sermediye, resullerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. (Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmazsa, o hayat-ı ezeliye bilinmez. Nasıl ki bir adamın söylemesiyle diri ve hayattar olduğu anlaşılır; öyle de, bu kâinatın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitap eden bir Zâtın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler ve nâzil olan kitaplardır.) Elbette kâinattaki hayat, kat’î bir surette Hayy-ı Ezelînin vücûb-u vücud una kat’î şehadet ettiği gibi; o hayat-ı Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “irsâl-i rusül” ve “inzâl-i kütüb” rükünlerine bakar,
âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) câmid: cansız celevât: cilveler, yansımalar (bk. c-l-y) cevher: asıl, temel, öz cilve-i âzam: en büyük görünüm (bk. c-l-y; a-ẓ-m) ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri (bk. s-m-v) envâ: çeşitler, türler ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) halk edilmek: yaratılmak (bk. ḫ-l-ḳ) hariç: dışında hasis: değersiz hayat-ı ezeliye: başlangıcı olmayan sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-z-l) hayat-ı sermediye: sürekli, devamlı hayat (bk. ḥ-y-y) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) Hayy-ı Ezelî: başlangıcı olmaksızın devamlı hayat sahibi olan Allah (bk. ḥ-y-y; e-z-l) Hayy-ı Kayyûm-u Ezelî: varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m; e-z-l) hikmet: gaye, maksat (bk. ḥ-k-m)
hitâbât: hitâplar (bk. ḫ-ṭ-b) hitâbât-ı Sübhâniye: her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Allah’ın kendine has hitap ve konuşmaları (bk. ḫ-ṭ-b; s-b-ḥ) hülâsa: esas, öz ihyâ: hayat verme (bk. ḥ-y-y) inzâl-i kütüb: kitapların indirilmesi (bk. n-z-l; k-t-b) irsâl-i rusül: peygamberlerin gönderilmesi (bk. r-s-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kesretle: çoklukla (bk. k-s̱-r) kesretli: çok (bk. k-s̱-r) küre-i arz: yerküre, dünya lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) mahşer-i huveynat: küçük canlıların toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) mazhar: nail olma, erişme (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) münâsebât: bağlantılar, ilişkiler (bk. n-s-b) münasip: uygun (bk. n-s-b) mütemadiyen: sürekli olarak nakş-ı ekmel: en mükemmel nakış (bk. n-ḳ-ş; k-m-l) nâzil olmak: inmek (bk. n-z-l)
nehyetmek: yasaklamak netice-i hilkat-i semâvât: göklerin yaratılış neticesi, gayesi (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) remzen: işareten resul: peygamber (bk. r-s-l) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) sâfi: saf, temiz (bk. ṣ-f-y) san’at-ı ecmel: en güzel sanat (bk. ṣ-n-a; c-m-l) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) sekene: sakinler (bk. s-k-n) semâvât: gökler (bk. s-m-v) sırr-ı hayat: hayat sırrı (bk. ḥ-y-y) sırr-ı mahiyet: mahiyetinin, içyüzünün sırrı şuâât: ışınlar, parıltılar suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuur: bilinç, idrak (bk.ş-a-r) tecdit: yenileme teksir: çoğaltma (bk. k-s̱-r) vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir nedene ihtiyacının olmaması (bk. v-c-b; v-c-d) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
remzen ispat eder. Ve bilhassa risalet-i Muhammediye (a.s.m.) ve vahy-i Kur’ânî hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi hakkaniyetleri kat’îdir denilebilir.
Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Ve akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayattan ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü’l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.) dahi, kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur’ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.
Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse,1 kâinat divâne olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.
Hem hayat, iman-ı bilkader rüknüne bakıyor, remzen ispat eder. Çünkü madem hayat âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve gayesidir; ve Hâlık-ı Kâinatın en câmi’ âyinesidir; ve faaliyet-i Rabbâniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb, yani mazi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve mâlûmiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor.
Dipnot-1
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), kıyamete yakın bir dönemde, Kur’ân’ın yeryüzünden çekilip alınacağını ifade buyurmaktadır: İbni Mâce, Fiten 26; İbni Hibbân, es-Sahîh 15:267; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:520, 587.
âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) âsâr: eserler âyine: ayna câmi’: kapsamlı cevher: asıl, temel, öz divane: akılsız, deli enmuzec: örnek, model evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait işler (bk. k-v-n) faaliyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın faaliyeti (bk. f-a-l; r-b-b) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlis: temiz, katıksız (bk. ḫ-l-ṣ) Hâlık-ı Kâinat: evreni ve herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) hayat-ı kâinat: evrenin hayatı (bk. ḥ-y-y; k-v-n)
hayat-ı mâneviye: mânevî hayat (bk. ḥ-y-y; a-n-y) hayat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in hayatı (bk. ḥ-y-y; ḥ-m-d) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) his: duygu hülâsa: öz, özet hülâsatü’l-hülâsa: özün özü iktiza: gerektirme iman-ı bilkader: kadere iman (bk. e-m-n; ḳ-d-r) imtisal: uyma, yerine getirme intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istilâ: işgal, kaplama kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) küre-i arz: yerküre, dünya mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mâlûmiyet: bilinme, belli olma (bk. a-l-m) mazi: geçmiş meşhudiyet: şahit olunma hali (bk. ş-h-d) müheyyâ: hazır
Nasıl ki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nevi hayata mazhardırlar, belki ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra gelecek baharlarda bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler. Aynen öyle de, şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mazisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz’ünün ilm-i İlâhiyede muhtelif tavırlarla müteaddit vücutları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u hâricî gibi, o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem-i gaybın bir nev’i olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mazi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev’i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayata mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem bir şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve mânidar vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nevi hayat-ı mâneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet, hayat-ı ezeliye güneşinin ziyası olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hazıra ve bu vücud-u hâricîye münhasır olamaz. Belki herbir âlem, kabiliyetine göre, o ziyanın cilvesine mazhardır. Ve kâinat, bütün âlemleriyle o cilve ile hayattar ve ziyadardır. Yoksa, nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müthiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı.
İşte, kadere ve kazâya iman rüknünün dahi, geniş bir vecihte sırr-ı hayatla
âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) ayn-ı hayat: hayatın kendisi (bk. ḥ-y-y) çekirdek-i aslî: asıl çekirdek, tohum cevher: öz, esas cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) cilve-i hayat: hayat görüntüsü, yansıması (bk. c-l-y; ḥ-y-y) cüz: parça (bk. c-z-e) elvâh-ı kaderiye: kader çizgilerini içeren levhalar (bk. ḳ-d-r) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) güz: sonbahar hayat-ı ezeliye: başlangıcı olmayan devamlı hayat (bk. ḥ-y-y; e-z-l) hayat-ı mâneviye: maddî olmayan hayat (bk. ḥ-y-y; a-n-y) hayat-ı umumiye: umuma ait, genel hayat (bk. ḥ-y-y)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) ilm-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sınırsız ilmi (bk. a-l-m; e-l-h) intizam-ı ekmel: çok mükemmel düzen (bk. n-ẓ-m; k-m-l) istilzam: gerektirme kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kavânin-i hayatiye: hayat kanunları (bk. ḳ-n-n; ḥ-y-y) kazâ: olacağı Cenab-ı Hak tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y) madde-i hayat: hayat maddesi (bk. ḥ-y-y) mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) mazhar: sahip (bk. ẓ-h-r) mazhariyet: sahip olma (bk. ẓ-h-r) mazi: geçmiş zaman muhtelif: çeşitli mukadderât-ı hayatiye: kader kalemiyle yazılmış hayat programı (bk. ḳ-d-r; ḥ-y-y) münhasır: ait, sınırlı
müntehâ: uç, son nokta müstakbel: gelecek zaman müteaddit: birçok, çeşitli müteşekkil: oluşmuş muvakkat: geçici nazar-ı dalâlet: inançsızlık ve sapkınlık bakışı (bk. n-ẓ-r; ḍ-l-l) nev: çeşit, tür nevi: çeşit rükün: esas, şart (bk. r-k-n) şecere-i kâinat: kâinat ağacı (bk. k-v-n) silsile: zincir silsile-i vücud-u ilmî: ilim halinde olan varlıklar zinciri (bk. v-c-d; a-l-m) sırr-ı hayat: hayatın sırrı (bk. ḥ-y-y) tâbi: ait, uyan teşkil etme: oluşturma, meydana getirme vecih: tarz, şekil virane: harap vücud-u haricî: ortaya çıkan, görünen varlık (bk. v-c-d) vücud-u ilmî: ilim halinde olan varlık (bk. v-c-d; a-l-m) vücut: varlık (bk. v-c-d) zâhirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zaman-ı hazır: şimdiki zaman ziya: ışık ziyadar: ışıklı
anlaşılıyor ve sabit oluyor. Yani, nasıl ki âlem-i şehadet ve mevcut hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayattarlıkları görünüyor; öyle de, âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi mânen hayattar bir vücud-u mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, Levh-i Kazâ ve Kader vasıtasıyla o mânevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder.
âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) eşya: varlıklar hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
Levh-i Kazâ ve Kader: olmuş ve olacak şeylerin Allah’ın ilmindeki varlıkları (bk. ḳ-ḍ-y; ḳ-d-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) mevcut: var olan (bk. v-c-d) mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar (bk. ḳ-d-r)