Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
“Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp, surî ziynet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklit etme. Çünkü sen onları taklit etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü senin başındaki akıl, meş’um bir âlet olur; senin başını daima dövecektir.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Beşinci Dal Dördüncü Meyve.
Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp, surî ziynet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklit etme. Çünkü sen onları taklit etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü senin başındaki akıl, meş’um bir âlet olur; senin başını daima dövecektir. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
BEŞİNCİ DAL
DÖRDÜNCÜ MEYVE:
Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp, surî ziynet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklit etme. Çünkü sen onları taklit etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü senin başındaki akıl, meş’um bir âlet olur; senin başını daima dövecektir.
Meselâ, nasıl ki bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa’ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi, birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer.
Ve başka sarayda, büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmayan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair menzillerde ışıklar bulunabilir, onunla işini görebilir; hırsızlar istifade edemezler.
İşte, ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el’iyâzü billâh, kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri ruhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve lâtifeler karanlığa düşer. Ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup, o tahribat zararını onunla tamir edersin?
Halbuki, ecnebiler o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir—veya kalabilir zannederler. Onların mânevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medar olacak, Hazret-i Mûsâ ve İsâ Aleyhimesselâma bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikatları kalabilir.
Ey nefs-i emmâre! Eğer desen, “Ben ecnebi değil, hayvan olmak isterim”; sana kaç defa söylemiştim, hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokatıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz, güzel bir lezzet alır, zevk eder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar, at, sonra hayvan ol. Hem
كَاْلاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ 1
sille-i tedibini gör.
Dipnot-1
“Hayvanlar gibi, hattâ daha da aşağıdırlar.” A’râf Sûresi, 7:179.
Aleyhimesselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ecnebi: yabancı ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler ehl-i küfür: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r) ehl-i sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olanlar el’iyâzü billâh: Allah korusun elem: acı, keder gayr-i meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Hazret-i İsâ: (bk. bilgiler)
Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) hususan: özellikle istifade: yararlanma, faydalanma itikat: inanç kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler, faziletler (bk. k-m-l) kemâlât-ı ahlâkiye: ahlâkî mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l; ḫ-l-ḳ) lâtife: insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri (bk. l-ṭ-f) mahiyet: yapı, esas, öz mânevi: mânâya ait (bk. a-n-y) medar: vesile, sebep menzil: mekân, oda (bk. n-z-l) merbut: bağlı meş’um: kötü, uğursuz mukabil: karşı nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
nefs-i emmâre: insanı kötülüğe sevk eden içindeki duygu (bk. n-f-s) nevi: tür, çeşit Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) sair: diğer sille-i tedib: edeplendirme tokadı sukut etmek: alçalmak surî: görünüşteki tahribat: yıkılıp bozulmalar taksim: kısımlara ayırma, paylaştırma teşa’ub: şubelere ayrılma, bölünme ünsiyet: dostluk, canayakınlık vahşet: ürküntü, yalnızlık ziya: ışık ziynet: süs (bk. z-y-n)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, Dörüncü Meyve, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen; ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen; ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalb etmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et. Çünkü, bir muamele-i şer’iyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor, bir nevi ibadet oluyor, uhrevî çok meyveler veriyor. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen; ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen; ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalb etmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et. Çünkü, bir muamele-i şer’iyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor, bir nevi ibadet oluyor, uhrevî çok meyveler veriyor.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Beşinci Dal Üçüncü Meyve.
Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen; ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen; ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalb etmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et. Çünkü, bir muamele-i şer’iyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor, bir nevi ibadet oluyor, uhrevî çok meyveler veriyor. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
BEŞİNCİ DAL
ÜÇÜNCÜ MEYVE:
Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen; ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen; ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalb etmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et. Çünkü, bir muamele-i şer’iyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor, bir nevi ibadet oluyor, uhrevî çok meyveler veriyor.
Meselâ birşeyi satın aldın. İcab ve kabul-ü şer’îyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer’î, bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi, Şârii düşünmekle, bir teveccüh-ü İlâhî verir. O dahi bir huzur verir. Demek, Sünnet-i Seniyyeye tatbik-i amel etmekle, bu fâni ömür, bâki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyeye medar olacak olan faideler elde edilir.
fermanını dinle. Şeriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ-i Hüsnânın herbir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi’ olmaya çalış.
Dipnot-3
“Siz de Allah’a ve Resulüne iman edin ki, o ümmî peygamber de Allah’a ve Onun sözlerine iman etmiştir. Ve ona uyun-tâ ki doğru yolu bulmuş olasınız.” A’râf Sûresi, 7:158.
âdet: her vakit yapılan iş, davranış âdi: basit, sıradan ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) âlâkadar: alakalı, ilgili amel-i uhrevî: âhirete ait iş (bk. e-ḫ-r) bâki: sürekli, devamlı (bk. b-ḳ-y) cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) dakika-i ömr: ömür dakikası Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) fâni: gelip geçici (bk. f-n-y) ferman: emir, buyruk feyz-i tecellî: yansımadan doğan feyiz, bereket (bk. f-y-ḍ; c-l-y) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hadsiz: sayısız hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
icab ve kabul-ü şer’î: şeriata göre “verdim” ve “aldım” ifadesi, ilkeleri (bk. c-v-b; ş-r-a) intişar etme: yayılma ittibâ etmek: tabi olmak, uymak kalb etmek: dönüştürmek mazhar-ı câmi’: kapsamlı bir görüntü yeri (bk. ẓ-h-r; c-m-a) medar: vesile mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muamele-i şer’iye: dinle ilgili davranış (bk. ş-r-a) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nevi: tür, çeşit nur-u Ahmedî: Peygamberimizin (a.s.m.) nuru (bk. n-v-r; ḥ-m-d) salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası (bk. ṣ-l-v) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n)
Şâri: kanun koyucu, şeriatı gönderen Allah (bk. ş-r-a) şeriat: İlahî kanun, İslâmiyet (bk. ş-r-a) tahattur-u hükm-ü şer’î: dini hükmün hatırlanması (bk. ḥ-k-m; ş-r-a) tasavvur-u vahiy: vahyi düşünme (bk. ṣ-v-r; v-ḥ-y) tatbik etmek: uygulamak tatbik-i amel: işin uygulanması, şeriat ve sünnete uyarlanması tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teveccüh-ü İlâhî: Allah’a yöneliş (bk. e-l-h) uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, Üçüncü Meyve, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen daima rahmet ve keremine iltica et, Ona güven ve şu fermanı dinle Onlara söyle ki Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle—ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır. Yunus Sûresi, 1058. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen daima rahmet ve keremine iltica et, Ona güven ve şu fermanı dinle: ‘Onlara söyle ki: Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle—ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” Yunus Sûresi, 10:58.
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Beşinci Dal İkinci Meyve.
Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen daima rahmet ve keremine iltica et, Ona güven ve şu fermanı dinle Onlara söyle ki Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle—ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır. Yunus Sûresi, 1058. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
BEŞİNCİ DAL
İKİNCİ MEYVE:
Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sabıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız; ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
Çünkü, ey nefis, hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle, bütün mat’umâtı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.
Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû-yi zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur.
Sonra, mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.
Sonra, nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddî eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir.
âlem-i mülk ve melekût: varlığın dış ve iç yüzü (bk. a-l-m; m-l-k) câmi’: kapsamlı, içine alan (bk. c-m-a) cismanî: vücutla alakalı cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) daire-i mümkinat: imkân alemi; yaratılanların tamamının teşkil ettiği âlem (bk. m-k-n) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)esmâ: isimler (bk. s-m-v) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) fermân-ı ezelî: ezelî buyruk (bk. e-z-l) fethetmek: açmak habîb: sevgili (bk. ḥ-b-b) hadsiz: sınırsız Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) hassasiyetli: duyarlı, hassas hayr-ı mahz: sırf hayırdan ibaret (bk. ḫ-y-r) hazine-i ihsan ve kerem: iyilik ve bağış hazinesi (bk. ḥ-s-n; k-r-m)
hevesât: hevesler, arzular ihsânât: iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n) ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) insaniyet-i kübrâ: en büyük insanlık (bk. k-b-r) iştiha: iştah, fazla istek ve arzu ittibâ etmek: uymak kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f) Mahbûb-u Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün yaratılmışlar tarafından sevilen Allah (bk. ḥ-b-b; e-z-l) mânevî: mânâya ait (bk. a-n-y) mat’umât: yenecek şeyler mesken: ev, mekân (bk. s-k-n) mide-i insaniyet: insanlık midesi, insanî değerlerle doyan mide muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika: sonradan verilecek olan mükafatın başlangıcı (bk. ḳ-d-m)
muvazzaf: vazifeli müheyyâ etme: hazırlama müzeyyen: süslü (bk. z-y-n) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) netice-i nimet-i sabıka: geçmişte verilmiş nimetin sonucu (bk. n-a-m) nihayetsiz: sonsuz nisbet: ölçü, oran (bk. n-s-b) rahmet: merhamet, şefkat, ihsan (bk. r-ḥ-m) Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah (bk. r-z-ḳ) rû-yi zemin: yeryüzü saadet: mutluluk sair: diğer sıfât-ı mukaddese: mukaddes sıfatlar (bk. v-ṣ-f; ḳ-d-s) sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m) şamil: içine alan, kapsayıcı tagaddî etmek: beslenmek tecellî-i muhabbet: sevginin yansıması (bk. c-l-y; ḥ-b-b) ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) zerre: atom, maddenin en küçük parçası
Sonra, imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.
Yani, cismâniyetin itibarıyla küçük, zayıf, âciz, zelil, mukayyet, mahdut bir cüzsün. Onun ihsanıyla, cüz’î bir cüzden, küllî bir küll-ü nuranî hükmüne geçtin. Zira, hayatı sana vermekle, cüz’iyetten bir nevi külliyete; ve insaniyeti vermekle hakikî külliyete; ve İslâmiyeti vermekle ulvî ve nuranî bir külliyete; ve marifet ve muhabbeti vermekle muhit bir nura seni çıkarmış.
İşte, ey nefis, sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki buna da tembellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem “Niçin duam kabul olmadı?” diye nazlanıyorsun.
Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen daima rahmet ve keremine iltica et, Ona güven ve şu fermanı dinle:
Eğer desen: “Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”
Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikadla. Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”
İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet
Dipnot-1
“Onlara söyle ki: Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle—ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” Yunus Sûresi, 10:58.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) alâmet: işaret cismâniyet: bedenle, maddî vücutla ilgili oluş cüz: parça (bk. c-z-e) cüz’î: fert, birey (bk. c-z-e) cüz’iyet: parça olma hali, küçüklük (bk. c-z-e) derece-i sadakat: bağlılık derecesi (bk. ṣ-d-ḳ) ferman: emir, buyruk gayr-ı mütenâhi: sonu olmayan hadsiz: sayısız hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) iktidar: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r) iltica etmek: sığınmak insaniyet: insanlık itikad: inanç kâfi: yeterli kerem: cömertlik, ikram, bağış (bk. k-r-m)
kıymettar: kıymetli, değerli küll-ü nuranî: nurlu bir küll, bütün varlıklarla ilgisi olan bir kapsamlılık (bk. k-l-l; n-v-r) küllî: kapsamlı, insanlık gibi bir tür hükmünde (bk. k-l-l) külliyet: büyüklük, genellik (bk. k-l-l) mahdut: sınırlanmış mahz-ı fazl ve kerem: cömertlik ve ikramın ta kendisi (bk. f-ḍ-l; k-r-m) makbul: kabul görmüş, değer ve itibar sahibi marifet: Allah’ı bilme, tanıma (bk. a-r-f) misil: benzer, eşdeğer (bk. m-s̱-l) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhit: herşeyi içine alan, kuşatan mukabele etmek: karşılık vermek
mukayyet: kayıt altında, bağlı mükellef: yükümlü mütehakkimâne: zorbaca (bk. ḥ-k-m) nam: ad nevi: tür, çeşit niyaz: dua, yalvarma, yakarma nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) raiyet: halk saadet: mutluluk saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) seyyidim: efendim sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m) takdim etmek: sunmak (bk. m-s̱-l) ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) ulvî: yüce zelil: hor, hakir zira: çünkü
olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.
Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.
Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ, kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyet eder ki, “Yâ Hâlıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır”1 şu sırra işaret eder.
gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl bir zabit bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zabitlik eden ve hayvânat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kabil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan,
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 3
der, bütün halkın ibadetlerini ve istiânelerini kendi namına Mâbûd-u Zülcelâle takdim eder.
Dipnot-1
bk. el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:291.
Dipnot-2
“Mahlûkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde, Arşının ağırlığınca ve kelimelerinin mürekkebi miktarınca hamdinle Seni her türlü noksandan tenzih ederiz.” (Müslim, Zikir: 79; Ebû Dâvud, Vitir: 24; Tirmizi, Daavât: 103; Nesâî, Sehv: 94; Müsned, 1:258, 353, 6:325, 430.)Bütün peygamberlerinin, evliyalarının ve meleklerinin tesbihatlarıyla Seni kusurdan tenzih ederiz.
Dipnot-3
“Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz.” Fatiha Sûresi, 1:5.
abd: kul (bk. a-b-d) âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âlem: dünya (bk. a-l-m) amel: iş, fiil, davranış biçare: çaresiz bilfiil: fiilen, gerçekte (bk. f-a-l) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) hadsiz: sayısız Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f) hayvanât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hediye-i ubûdiyet: kulluk hediyesi (bk. a-b-d)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hususî: özel istiâne: yardım dileme itikad: inanç kabil: kabiliyetli küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) liyakat: layık olma Mâbûd-u Zülcelâl: sonsuz haşmet ve heybet sahibi ve herşeyin kendisine ibadet ettiği Allah (bk. a-b-d; ẕü; c-l-l) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mevcudât-ı arziye: dünyadaki varlıklar (bk. v-c-d) mü’min: inanan (bk. e-m-n)
nakış: işleme, dokuma (bk. n-ḳ-ş) nam: ad nebâtât: bitkiler neferât: askerler, erler nüve: çekirdek suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şükr-ü küllî: umumî ve kapsamlı bir şükür (bk. ş-k-r; k-l-l) tahiyye: selam, hediye (bk. ḥ-y-y) takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m) telâkki etmek: kabul etmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) umum: bütün yekûn: bütün, toplam zabit: subay
der, herşey namına bir salâvat getirir. Çünkü herşey nur-u Ahmedî (a.s.m.) ile alâkadardır. İşte, tesbihatta, salâvatlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla.
âdet: her vakit yapılan iş, davranış âdi: basit, sıradan ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) âlâkadar: alakalı, ilgili amel-i uhrevî: âhirete ait iş (bk. e-ḫ-r) bâki: sürekli, devamlı (bk. b-ḳ-y) cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) dakika-i ömr: ömür dakikası Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) fâni: gelip geçici (bk. f-n-y) ferman: emir, buyruk feyz-i tecellî: yansımadan doğan feyiz, bereket (bk. f-y-ḍ; c-l-y) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hadsiz: sayısız hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
icab ve kabul-ü şer’î: şeriata göre “verdim” ve “aldım” ifadesi, ilkeleri (bk. c-v-b; ş-r-a) intişar etme: yayılma ittibâ etmek: tabi olmak, uymak kalb etmek: dönüştürmek mazhar-ı câmi’: kapsamlı bir görüntü yeri (bk. ẓ-h-r; c-m-a) medar: vesile mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muamele-i şer’iye: dinle ilgili davranış (bk. ş-r-a) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nevi: tür, çeşit nur-u Ahmedî: Peygamberimizin (a.s.m.) nuru (bk. n-v-r; ḥ-m-d) salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası (bk. ṣ-l-v) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n)
Şâri: kanun koyucu, şeriatı gönderen Allah (bk. ş-r-a) şeriat: İlahî kanun, İslâmiyet (bk. ş-r-a) tahattur-u hükm-ü şer’î: dini hükmün hatırlanması (bk. ḥ-k-m; ş-r-a) tasavvur-u vahiy: vahyi düşünme (bk. ṣ-v-r; v-ḥ-y) tatbik etmek: uygulamak tatbik-i amel: işin uygulanması, şeriat ve sünnete uyarlanması tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teveccüh-ü İlâhî: Allah’a yöneliş (bk. e-l-h) uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, İkinci Meyve, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Beşinci Dal, Birinci Meyve.
Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 1.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
BEŞİNCİ DAL
Beşinci Dalın Beş Meyvesi var.
BİRİNCİ MEYVE:
Ey nefisperest nefsim, ve ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.
İşte, ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında derc olunmuştur. Alâküllihal, o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlıka müteveccih olacak. Halbuki, halktan havf ise elîm bir beliyyedir; halka muhabbet dahi belâlı bir musibettir.
Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf, elîm bir belâdır.
Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalble sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira, fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)
alâküllihal: ister istemez, her durumda (bk. k-l-l) âlet: araç, vasıta âyine: ayna bahis: konu bâtın-ı kalb: kalbin içi beliyye: belâ beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a) cihaz: organ, duyu derc: yerleştirme dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün dünyevî: dünya ile ilgili elîm: elemli, acılı Erhamürrâhimîn: merhametlilerin en merhametlisi olan Allah (bk. r-ḥ-m) fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) fıtrî: yaratılışla ilgili olan (bk. f-ṭ-r) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hariç: dışında hatmetmek: bitirmek, son vermek havf: korku hususan: özellikle ihtisar etmek: kısaltmak istilâ etmek: kuşatmak
istirham: merhamet dileme (bk. r-ḥ-m) istiskal: soğuk muameleyle hoşlanmadığını göstermek, küçümsemek kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) küllî: geniş ve kapsamlı (bk. k-l-l) mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b) mâşuk: aşık olunan mecâzî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) melekî: melek gibi, meleğe ait (bk. m-l-k) merhamet: acıma, şefkat (bk. r-ḥ-m) müeccel: sonraya bırakılan muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) musibet: felaket, dert müteveccih: yönelmiş nazar: bakış, görüş (bk. n-ẓ-r) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nefisperest: nefsin arzu ve isteklerine çok düşkün olan (bk. n-f-s)
nihayetsiz: sonsuz niyaz: duâ, istek nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) perestiş: tapma derecesinde aşırı değer verme rabıta: bağ rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m) refik: arkadaş (bk. r-f-ḳ) sakil: ağır Samed: Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Ona muhtaç olan Allah (bk. ṣ-m-d) sanem-misal: put gibi (bk. m-s̱-l) sebeb-i vücud: varlık sebebi (bk. s-b-b; v-c-d) şehvânî: şehvetle ilgili tahkir etmek: aşağılamak talep: isteme (bk. ṭ-l-b) tedenniyât: alçalmalar, gerilemeler tekmil: tamamlama (bk. k-m-l) terakkiyat: yükselmeler, ilerlemeler tevfik: muvaffakiyet, başarı ziyade: çok, fazla
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor, senin rağmına mufarakat ediyor. Madem öyledir; bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun.
Evet, Hâlık-ı Zülcelâlinden havf etmek, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, meselâ bir yavruyu korkutup sinesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır. Demek havfullahta azîm bir lezzet vardır.
Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasavetli, belâlı havfından kurtulur. Hem, Allah hesabına olduğu için, mahlûkata ettiği muhabbet dahi firaklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akaribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır; onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Halbuki, şu hercümerç âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından, biçare kalb-i insan her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ıztırap içinde kalır. Yahut gafletle sarhoş olur.
Madem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin; o vakit bütün eşyayı Onun namıyla ve Onun âyinesi olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elîm bir nikmet olur.
Bir cihet kaldı ki, en mühimi de odur ki: Ey nefis, sen muhabbetini kendi
akarib: akrabalar, yakınlar alâkadar: alakalı, ilgili âyine: ayna azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) biçare: çaresiz celb etmek: çekmek cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cihet: yön, taraf deveran: dönüş elem: acı, keder elîm: elemli, acılı eşya: şeyler, varlıklar evvelâ: öncelikle firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) havf: korku
havfullah: Allah korkusu hercümerç: karışıklık, dağınıklık iltica etmek: sığınmak ıztırap: aşırı elem, sıkıntı kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalb-i insan: insan kalbi kararında: yerinde kasavet: sıkıntı, keder kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l) lem’a: parıltı leziz: lezzetli mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) mahsus: has, özgü malûm: bilinen (bk. a-l-m) mufarakat: ayrılma (bk. f-r-ḳ) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhabbetullah: Allah sevgisi (bk. ḥ-b-b)
nefsine sarf ediyorsun. Sen kendi nefsini kendine mâbud ve mahbup yapıyorsun. Herşeyi nefsine feda ediyorsun. Adeta bir nevi rububiyet veriyorsun. Halbuki muhabbetin sebebi ya kemâldir—zira kemâl zâtında sevilir—yahut menfaattir, yahut lezzettir, veyahut hayriyettir; ya bunlar gibi bir sebep tahtında muhabbet edilir. Şimdi, ey nefis, birkaç Sözde kat’î ispat etmişiz ki, asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibarıyla sen onlarla Fâtır-ı Zülcelâlin kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun. Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet etmelisin yahut acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen—çünkü senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir; sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun—o zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat-i nefsiyeyi nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem’acıkla iktifa eder. Zira, nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber, bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intıfâ ettiğin ve saadetleriyle mes’ut olduğun mevcudâtın ve bütün kâinatın menfaatleri, nimetleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb-u Ezelîyi sevmekliğin lâzımdır—tâ, hem kendinin, hem bütün onların saadetleriyle mütelezziz olasın, hem kemâl-i mutlakın muhabbetinden aldığın nihayetsiz bir lezzeti alasın.
Zaten sana, sende senin nefsine olan şedit muhabbetin, Onun zâtına karşı muhabbet-i zâtiyedir ki, sen sûiistimal edip kendi zâtına sarf ediyorsun. Öyle ise, nefsindeki ene’yi yırt, Hüve’yi göster. Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, Onun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir; sen sûiistimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünkü, yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahmânü’r-Rahîm ismiyle, hurilerle
acz: acizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) adavet: düşmanlık ahbap: sevgililer, dostlar (bk. ḥ-b-b) alâkadar: alakalı, ilgili âyinedarlık: aynalık cemâl: güzellik (bk. c-m-l) ene: ben esmâ: isimler (bk. s-m-v) fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) gark etmek: boğmak hayriyet: hayırlılık (bk. ḫ-y-r) huri: Cennet kızı Hüve: O, Allah iktifa etmek: yetinmek iltifat: lütufla hitap ve muamele etme intifa etmek: faydalanmak, yararlanmak kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l) kemâl-i mutlak: her yönüyle mükemmel (bk. k-m-l; ṭ-l-ḳ) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
lem’acık: küçük parıltı mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d) Mahbûb-u Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün yaratılmışlar tarafından sevilen Allah (bk. ḥ-b-b; e-z-l) mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b) mahiyet: asıl, esas, nitelik meftun: düşkün, tutkun menfaat: çıkar, kişisel yarar menfaat-i nefsiye: nefsin menfaatleri (bk. n-f-s) menşe: kaynak mes’ut: mutlu mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhabbet-i gayr-ı meşrua: dine uygun olmayan sevgi (bk. ḥ-b-b; ş-r-a) muhabbet-i zâtiye: Allah’ın zâtını sevme (bk. ḥ-b-b) musibet: belâ, sıkıntı mütelezziz: lezzetlenen mutmainne olmak: nefsin iyilikle kötülüğü ayırt eden, huzur ve sükûna ermiş, faziletlerle donanmış mertebesi (bk. n-f-s)
naks: eksiklik nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nefsî: nefisle ilgili (bk. n-f-s) nihayetsiz: sınırsız nisbet: ölçü (bk. n-s-b) Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve ahirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah (bk. r-ḥ-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet: rablık (bk. r-b-b) saadet: mutluluk sarf etmek: harcamak şedit: şiddetli sıfat: özellik, vasıf (bk. v-ṣ-f) sûistimal: kötüye kullanma tâbi: bağlı, uyan tahtında: altında vahşet: ürküntü, yalnızlık zât: öz zerre: atom, en küçük parça zira: çünkü zıddiyet: karşıtlık, mübayenet ve farklılık zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi’ bir meskeni senin cismanî hevesâtına ihzar eden; ve sair esmâsıyla senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sair letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsânâtını o Cennette sana müheyyâ eden; ve herbir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbûb-u Ezelînin, elbette bir zerre muhabbeti kâinata bedel olabilir; kâinat Onun bir cüz’î tecellî-i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise, o Mahbûb-u Ezelînin kendi habîbine söylettirdiği şu ferman-ı ezelîyi dinle, ittibâ et:
Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar hem melâikeye benzer, hem hayvânâta benzer. Melâikeye, ubûdiyet-i külliyede, nezaretin şümulünde, marifetin ihatasında, Rububiyetin dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi’dir. Fakat insanın şerîre ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak, pek mühim terakkiyat ve tedenniyâta mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için, hayvana benzer.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Dördüncü Dal.
Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar hem melâikeye benzer, hem hayvânâta benzer. Melâikeye, ubûdiyet-i külliyede, nezaretin şümulünde, marifetin ihatasında, Rububiyetin dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi’dir. Fakat insanın şerîre ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak, pek mühim terakkiyat ve tedenniyâta mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için, hayvana benzer. – Cumartesi Dersleri 24. 4. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
DÖRDÜNCÜ DAL
…
Dördüncü kısım insandır. Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar hem melâikeye benzer, hem hayvânâta benzer. Melâikeye, ubûdiyet-i külliyede, nezaretin şümulünde, marifetin ihatasında, Rububiyetin dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi’dir. Fakat insanın şerîre ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak, pek mühim terakkiyat ve tedenniyâta mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için, hayvana benzer.
Öyle ise insanın iki maaşı var:
Biri cüz’îdir, hayvanîdir, muacceldir.
abesiyet: faydasızlık ve gayesizlik amel: iş, fiilcâmi’: toplayıcı, kapsamlı (bk. c-m-a)cüz’î: az, küçük, ferdî (bk. c-z-e)dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık (bk. ḍ-l-l)dellâllık: ilancılık, rehberlikekser: pekçok (bk. k-s̱-r)esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m)Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi üstün sanatıyla yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)hademe: hizmetçihâkezâ: bunun gibihayvânât: hayvanlarhayvanî: canlıya ait (bk. ḥ-y-y)haz: zevk, hoşlanmahilâf: ters, zıthizmetkâr: hizmetçiihata: kuşatma, içine almaiştihalı: fazla arzulu ve istekli
Kadîr-i Alîm: herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m)kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)kesretli: çok (bk. k-s̱-r)lisan: dilmarifet: Allah’ı bilme, tanıma (bk. a-r-f)mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r)melâike: melekler (bk. m-l-k)muaccel: peşin, hemen verilenmühim: önemlinebâtât: bitkilernefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)nevi: tür, çeşitnezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)şerîr: şerli, kötülük yapanşümul: kapsamlılıktabiat: canlı cansız varlıklar, maddî alem; materyalist düşünce (bk. ṭ-b-a)taife: topluluk, gruptavzif etmek: görevlendirmekteçhiz etmek: donatmaktedenniyât: alçalmalar, gerilemelerterakkiyat: ilerlemeler, yükselmelertesbih/tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)teşhir etmek: sergilemektevcih etmek: yöneltmekubûdiyet-i külliye: geniş kapsamlı kulluk (bk. a-b-d; k-l-l)zât: kendisizer’ etmek: ekmek, dikmekzikir: Allah’ı anma
İkincisi melekîdir, küllîdir, müecceldir.
Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı ve terakkiyat ve tedenniyâtı, geçen yirmi üç adet Sözlerde kısmen geçmiştir. Hususan On Birinci ve Yirmi Üçüncüde daha ziyade beyan edilmiş.
Onun için şurada ihtisar ederek kapıyı kapıyoruz. Erhamürrâhimînden, rahmet kapılarını bize açmasını ve şu Sözün tekmiline tevfikini refik eylemesini niyaz ile kusurumuzun ve hatamızın affını talep ile hatmediyoruz.
alâküllihal: ister istemez, her durumda (bk. k-l-l)âlet: araç, vasıtaâyine: aynabahis: konubâtın-ı kalb: kalbin içibeliyye: belâbeyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)cihaz: organ, duyuderc: yerleştirmedünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkündünyevî: dünya ile ilgilielîm: elemli, acılıErhamürrâhimîn: merhametlilerin en merhametlisi olan Allah (bk. r-ḥ-m)fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r)fıtrî: yaratılışla ilgili olan (bk. f-ṭ-r)Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)hariç: dışındahatmetmek: bitirmek, son vermekhavf: korkuhususan: özellikleihtisar etmek: kısaltmakistilâ etmek: kuşatmak
istirham: merhamet dileme (bk. r-ḥ-m)istiskal: soğuk muameleyle hoşlanmadığını göstermek, küçümsemekkâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n)kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)küllî: geniş ve kapsamlı (bk. k-l-l)mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b)mâşuk: aşık olunanmecâzî: gerçek olmayan (bk. c-v-z)melekî: melek gibi, meleğe ait (bk. m-l-k)merhamet: acıma, şefkat (bk. r-ḥ-m)müeccel: sonraya bırakılanmuhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)musibet: felaket, dertmüteveccih: yönelmişnazar: bakış, görüş (bk. n-ẓ-r)nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)nefisperest: nefsin arzu ve isteklerine çok düşkün olan (bk. n-f-s)
nihayetsiz: sonsuzniyaz: duâ, isteknur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)perestiş: tapma derecesinde aşırı değer vermerabıta: bağrahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m)refik: arkadaş (bk. r-f-ḳ)sakil: ağırSamed: Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Ona muhtaç olan Allah (bk. ṣ-m-d)sanem-misal: put gibi (bk. m-s̱-l)sebeb-i vücud: varlık sebebi (bk. s-b-b; v-c-d)şehvânî: şehvetle ilgilitahkir etmek: aşağılamaktalep: isteme (bk. ṭ-l-b)tedenniyât: alçalmalar, gerilemelertekmil: tamamlama (bk. k-m-l)terakkiyat: yükselmeler, ilerlemelertevfik: muvaffakiyet, başarıziyade: çok, fazla
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Fâtır-ı Hakîm ve Kadîr-i Alîm, kemâl-i intizamla, herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor. Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma. – Cumartesi Dersleri 24. 4. 3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Fâtır-ı Hakîm ve Kadîr-i Alîm, kemâl-i intizamla, herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor. Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Dördüncü Dal.
Fâtır-ı Hakîm ve Kadîr-i Alîm, kemâl-i intizamla, herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor. Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma. – Cumartesi Dersleri 24. 4. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
DÖRDÜNCÜ DAL
…
Üçüncü kısım ameleler, nebâtat ve cemâdattır. Onların cüz-ü ihtiyarîleri olmadığı için, maaşları yoktur. Amelleri hâlisen livechillâhtır ve Cenâb-ı Hakkın iradesiyle ve ismiyle ve hesabıyla ve havl ve kuvvetiyledir.
Fakat nebâtâtın gidişatlarından hissolunuyor ki, onların vezâif-i telkih ve tevlidde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit telezzüzatları var; fakat hiç teellümâta mazhar değiller. Hayvan, muhtar olduğu için, lezzetle beraber elemi de var. Cemâdat ve nebâtâtın amellerinde ihtiyar gelmediği için, eserleri de, ihtiyar sahibi olan hayvanların amellerinden daha mükemmel oluyor. İhtiyar sahibi olanların içinde, arı emsali gibi vahiy ve ilhamla tenevvür edenlerin amelleri, cüz-ü ihtiyarîsine itimad edenlerin amellerinden daha mükemmeldir.
Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın herbir taifesi, lisan-ı hâl ve istidat diliyle Fâtır-ı Hakîmden sual ediyorlar, dua ediyorlar ki, “Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün herbir tarafında taifemizin bayrağını dikmekle saltanat-ı rububiyetini lisanımızla ilân edelim. Ve rû-yi arz mescidinin herbir köşesinde Sana ibadet etmek için bize tevfik ver. Ve meşhergâh-ı arzın herbir tarafında Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını, Senin bedî ve antika san’atlarını kendi lisanımızla teşhir etmek için bize bir revaç ve seyahate iktidar ver” derler.
amel: iş, fiil amele: işçi bedî: güzel, benzersiz (bk. b-d-a) cemâdat: cansız varlıklar cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r) dergâh: makam, huzur dua etmek: yalvarmak, yakarmak (bk. d-a-v) elem: acı, üzüntü elhasıl: özetle, sonuç olarak emsali: benzeri (bk. m-s̱-l) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) evâmir-i tekvîniye: yaratılışla ilgili emirler (bk. k-v-n) Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi üstün sanatıyla yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gidişat: hal, vaziyet hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ)
havl: güç, kuvvet hayvânat: hayvanlar hedâyâ: hediyeler ibadat: ibadetler (bk. a-b-d) ihtiyar: irade, seçme gücü (bk. ḫ-y-r) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) imtisal etme: uyma irade: istek, tercih, dileme (bk. r-v-d) istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) itimad etmek: güvenmek izhar etme: gösterme (bk. ẓ-h-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kemâl-i itaat: tam ve mükemmel itaat (bk. k-m-l) lisan: dillisan-ı hâl: hal ve davranış dili livechillâh: Allah için mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r) mescid: namaz kılınan yer meşhergâh-ı arz: yeryüzü sergisi muhtar: ihtiyar ve irade sahibi (bk. ḫ-y-r) nakış: işleme, dokuma (bk. n-ḳ-ş) nam: ad nebâtat: bitkiler revaç: kıymet, değer rû-yi arz: yeryüzü saltanat-ı rububiyet: Allah’ın rablık saltanatı (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
sual etmek: istemek tahiyyat: selamlar ve dualar (bk. ḫ-y-y) taife: topluluk takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m) teellümât: elemler, acı çekmeler telezzüzat: lezzet almalar tenevvür etme: nurlanma (bk. n-v-r) tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teşhir etmek: sergilemek tevfik: muvaffakiyet, başarı Vâhib-i Hayat: hayat bağışlayan Allah (bk. ḥ-y-y) vahiy/ilham: Allah tarafından varlıklara bir takım duygu ve kabiliyetlerin verilmesi (bk. v-ḥ-y) vecih: şekil, tarz vezâif-i telkih ve tevlid: aşılama ve doğurma vazifeleri Yâ Rabbenâ: ey Rabbimiz (bk. r-b-b)
Fâtır-ı Hakîm, onların mânevî dualarını kabul edip ki, bir taifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir; her tarafa uçup gidiyorlar, taifeleri namına esmâ-i İlâhiyeyi okutturuyorlar (ekser dikenli nebâtat ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi). Ve bir kısmına da, insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor, insanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı taifelerine de, hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanlar yutacak bir et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da çengelcikleri verip her temas edene yapışıyor; başka yerlere giderek taifesinin bayrağını dikerler, Sâni-i Zülcelâlin antika san’atını teşhir ediyorlar. Ve bir kısmına da-acı düvelek denilen nebâtat gibi-saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki, vakti geldiği zaman onun meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, zer’ eder, Fâtır-ı Zülcelâlin zikir ve tesbihini kesretli lisanlarla söylettirmeye çalışırlar. Ve hâkezâ, kıyas et.
Fâtır-ı Hakîm ve Kadîr-i Alîm, kemâl-i intizamla, herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor.
Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma.
abesiyet: faydasızlık ve gayesizlik amel: iş, fiil câmi’: toplayıcı, kapsamlı (bk. c-m-a)cüz’î: az, küçük, ferdî (bk. c-z-e) dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık (bk. ḍ-l-l) dellâllık: ilancılık, rehberlik ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi üstün sanatıyla yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) hademe: hizmetçi hâkezâ: bunun gibi hayvânât: hayvanlar hayvanî: canlıya ait (bk. ḥ-y-y) haz: zevk, hoşlanma hilâf: ters, zıt hizmetkâr: hizmetçi ihata: kuşatma, içine alma iştihalı: fazla arzulu ve istekli
Kadîr-i Alîm: herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kesretli: çok (bk. k-s̱-r) lisan: dil marifet: Allah’ı bilme, tanıma (bk. a-r-f) mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) muaccel: peşin, hemen verilen mühim: önemli nebâtât: bitkiler nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nevi: tür, çeşit nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) şerîr: şerli, kötülük yapan şümul: kapsamlılık tabiat: canlı cansız varlıklar, maddî alem; materyalist düşünce (bk. ṭ-b-a) taife: topluluk, grup tavzif etmek: görevlendirmek teçhiz etmek: donatmak tedenniyât: alçalmalar, gerilemeler terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler tesbih/tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teşhir etmek: sergilemek tevcih etmek: yöneltmek ubûdiyet-i külliye: geniş kapsamlı kulluk (bk. a-b-d; k-l-l) zât: kendisi zer’ etmek: ekmek, dikmek zikir: Allah’ı anma
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Meşhur bülbül kuşu, gülün aşkıyla maruf o hayvancığı, Fâtır-ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu istimal ediyor: Birincisi: Hayvânat kabileleri namına, nebâtat taifelerine karşı olan münasebât-ı şedideyi ilâna memurdur.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Dördüncü Dal.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
DÖRDÜNCÜ DAL
…
Ve bu saray-ı kâinatta ikinci kısım amele, hayvânattır. Hayvânat dahi, iştiha sahibi bir nefis ve bir cüz-ü ihtiyarîleri olduğundan, amelleri hâlisen livechillâh olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için, Mâlikü’l-Mülki Zü’l-Celâli ve’l-İkram, kerîm olduğundan, onların nefislerine bir hisse vermek için, amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsan ediyor.
Meselâ, meşhur bülbül kuşu, HAŞİYE-1 gülün aşkıyla maruf o hayvancığı, Fâtır-ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu istimal ediyor:
· Birincisi: Hayvânat kabileleri namına, nebâtat taifelerine karşı olan münasebât-ı şedideyi ilâna memurdur.
· İkincisi: Rahmân’ın rızka muhtaç misafirleri hükmünde olan hayvânat tarafından bir hatib-i Rabbânîdir ki, Rezzâk-ı Kerîm tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve ilân-ı sürur etmekle muvazzaftır.
Haşiye-1
Bülbül şairâne konuştuğu için, şu bahsimiz de bir parça şairâne düşüyor. Fakat hayal değil, hakikattir.
âdet: alışkanlık amel: iş, fiil amele: işçiler bahis: konu cihâzât: donanım, cihazlar cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r) ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller (bk. f-a-l; ḫ-y-r) Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve eşsiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hârika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) hakikat: gerçek (bk.ḥ-ḳ-ḳ) hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ) Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) has: özel haşiye: dipnot, açıklayıcı not hatib-i Rabbânî: Allah’ın bir hutbecisi, Onun adına koşan (bk. ḫ-ṭ-b; r-b-b) hayvânat: hayvanlar hüsn-ü istimal: güzel ve iyi kullanma (bk. ḥ-s-n)
icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) ilân-ı sürur: sevincin duyurulması iştiha: iştah, fazla arzu ve istek istihdam etmek: çalıştırmak istimal etmek: kullanmak kabile: topluluk kerîm: cömertlik ve ikram sahibi (bk. k-r-m) kisb: kazanma, edinme lisan: dil livechillah: Allah için Mâlikü’l-Mülki Zü’l-Celâli ve’l-İkram: bütün mülkün sahibi, sonsuz haşmet ve ikram sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l; k-r-m) maruf: bilinen, tanınan (bk. a-r-f) melâike: melekler (bk. m-l-k) memur: görevli münasebât-ı şedide: kuvvetli bağlantılar (bk. n-s-b) muvazzaf: vazifeli, görevli nam: ad nebâtât: bitkiler nefis: kendisi; maddî lezzetlere düşkün olan güç (bk. n-f-s) nev’: çeşit, tür nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) Rahmân: sonsuz rahmet sahibi olan ve merhametin eserleri bütün varlıkları kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)
Rezzâk-ı Kerîm: bütün yaratılmışların rızıklarını veren ve pek büyük ikram sahibi olan Allah (bk. r-z-ḳ; k-r-m) şairâne: şairce, şair gibi saray-ı kâinat: kâinat sarayı (bk. k-v-n) sikke: varlıkların Allah’a ait olduklarını gösteren üstlerindeki mühür, damga tahiyyât-ı mâneviye: mânevi selâm ve dualar (bk. ḥ-y-y; a-n-y) taife: topluluk takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tasarruf-u hakikî: gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f; ḥ-ḳ-ḳ) tesbihat-ı mâneviye: sözle değil de mânâ ile yapılan tesbihat (bk. s-b-ḥ; a-n-y) tevcih etmek: yöneltmek ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) zemin: yeryüzü zımn: iç
· Üçüncüsü: Ebnâ-yı cinsine imdat için gönderilen nebâtâta karşı hüsn-ü istikbali herkesin başında izhar etmektir.
· Dördüncüsü: Nev-i hayvânâtın nebâtâta derece-i aşka vasıl olan şiddet-i ihtiyacını, nebâtâtın güzel yüzlerine karşı, mübarek başları üstünde beyan etmektir.
· Beşincisi: Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celâli ve’l-Cemâli ve’l-İkramın bârgâh-ı merhametine en lâtif bir tesbihi, en lâtif bir şevk içinde, gül gibi en lâtif bir yüzde takdim etmektir.
İşte, şu beş gayeler gibi başka mânâlar da vardır. Şu mânâlar ve şu gayeler, bülbülün, Hak Sübhânehu ve Teâlânın hesabına ettiği amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur; biz şu mânâları onun hazin sözlerinden fehmediyoruz. Melâike ve ruhaniyatın fehmettikleri gibi kendisi kendi nağamâtının mânâsını tamamen bilmese de fehmimize zarar vermez. “Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar” meşhurdur. Hem bülbül şu gayeleri tafsilâtıyla bilmemesinden, olmamasına delâlet etmiyor. Lâakal, saat gibi sana evkatını bildirir. Kendisi bilmiyor, ne yapıyor. Bilmemesi, senin bildiğine zarar vermez.
Amma o bülbülün cüz’î maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerinin müşahedesiyle aldığı zevk ve onlarla muhavere ve konuşmak ve dertlerini dökmekle aldığı telezzüzdür. Demek onun nağamât-ı hazînesi, hayvanî teellümattan gelen teşekkiyat değil, belki atâyâ-yı Rahmâniyeden gelen bir teşekkürattır.
Bülbüle nahli, fahli, ankebut ve nemli, yani arı ve vasıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et. Herbirinin amellerinin bülbül gibi çok gayeleri var. Onlar için de birer maaş-ı cüz’î hükmünde birer zevk-i mahsus, hizmetlerinin içinde derc edilmiştir. O zevk ile san’at-ı Rabbâniyedeki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasıl ki bir sefine-i sultaniyede bir nefer dümencilik edip bir cüz’î maaş alır. Öyle de, hizmet-i Sübhâniyede bulunan bu hayvânâtın birer cüz’î maaşları vardır.
amel: iş, fiil ankebut: örümcek atâyâ-yı Rahmâniye: sonsuz merhamet sahibi Cenâb-ı Hakkın bağış ve hediyeleri (bk. r-ḥ-m) bârgâh-ı merhamet: merhamet makamı (bk. r-ḥ-m) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) delâlet: delil olma, işaret etme derc etmek: yerleştirmek derece-i aşk: aşk derecesi ebnâ-yı cins: kendi cinsinden olanlar evkat: vakitler fahl: aygır; neslin devamını sağlayan erkek hayvan fehm: anlayış fehmetmek: anlamak Hak Sübhânehu ve Teâlâ: Hakkın ta kendisi, her türlü kusur ve eksiklikten uzak ve yüce olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-b-ḥ) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hayvanî: hayvanca (bk. ḥ-y-y)
hazin: hüzünlü hevâm: böcekler hizmet-i Sübhâniye: kusur ve eksiklikten yüce olan Allah’ın hizmeti (bk. s-b-ḥ) hüsn-ü istikbal: güzel karşılama (bk. ḥ-s-n) imdat: yardım izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r) lâakal: en azından lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) maaş-ı cüz’î: az bir maaş (bk. c-z-e) Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celâli ve’l-Cemâli ve’l-İkram: bütün mülkün sahibi, sonsuz haşmet, güzellik ve ikram sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l; c-m-l; k-r-m) melâike: melekler (bk. m-l-k) mübarek: hayırlı, bereketli (bk. b-r-k) muhavere: karşılıklı konuşma müşahede: görme, gözlem (bk. ş-h-d) nağamât: nağmeler, hoş sesler nağamât-ı hazîne: hüzünlü nağmeler
nahl: arı nebâtât: bitkiler nefer: asker, er neml: karınca nev-i hayvânât: hayvan türü ruhaniyat: ruhanîler, maddî yapısı olmayan varlıklar (bk. r-v-ḥ) san’at-ı Rabbâniye: Rabbânî sanat (bk. ṣ-n-a; r-b-b) sefine-i sultaniye: hükümdarlık gemisi (bk. s-l-ṭ) şiddet-i ihtiyaç: ihtiyacın şiddeti (bk. ḥ-v-c) tafsilât: ayrıntılar takdim: sunma (bk. ḳ-d-m) teellümat: elemler, acılar telezzüz: lezzetlenme tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teşekkiyat: şikâyetler teşekkürat: teşekkürler (bk. ş-k-r) vasıl olan: ulaşan vasıta-i nesil: üreme vasıtası zevk-i mahsus: özel zevk
Bülbül bahsine bir tetimme: Sakın zannetme ki, bu ilân ve dellâllık ve tesbihatın nağamâtıyla tegannî bülbüle mahsustur. Belki ekser envâın herbir nev’inin bülbül misali bir sınıfı var ki, o nev’in en lâtif hissiyatını, en lâtif bir tesbih ile, en lâtif sec’alarla temsil edecek birer lâtif ferdi veya efradı bulunur. Hususan sinek ve böceklerin bülbülleri hem çoktur, hem çeşit çeşittirler ki, onlar, bütün kulağı bulunanların, en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların başlarında, tesbihatlarını güzel sec’alarla onlara işittirip onları mütelezziz ediyorlar.
Onlardan bir kısmı leylîdir. Gecede sükûta dalan ve sükûnete giren bütün küçük hayvanların kaside-hân enisleri, gecenin sükûnetinde ve mevcudatın sükûtunda, onların tatlı sözlü nutuk-hanlarıdır. Ve o meclis-i halvette olan zikr-i hafînin dairesinde birer kutuptur ki, herbirisi onu dinler, kendi kalbleriyle Fâtır-ı Zülcelâllerine bir nevi zikir ve tesbih ederler.
Diğer bir kısmı neharîdir. Gündüzde, ağaçların minberlerinde, bütün zîhayatların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde, yüksek âvazlarıyla, lâtif nağamatla, sec’alı tesbihatla Rahmânü’r-Rahîmin rahmetini ilân ediyorlar. Güya bir zikr-i cehrî halkasının bir reisi gibi, işitenlerin cezbelerini tahrik ediyorlar ki, o vakit işitenlerin herbirisi lisan-ı mahsusuyla ve bir âvâz-ı hususî ile Fâtır-ı Zülcelâlinin zikrine başlar.
Demek, herbir nevi mevcudatın, hattâ yıldızların da bir serzâkiri ve nurefşan bir bülbülü var. Fakat bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında, arz ve semâvâtın bütün mevcudatını lâtif seceâtıyla, leziz nağamâtıyla, ulvî tesbihatiyle vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşânı ve benî Âdemin bülbül-ü zü’l-Kur’ân’ı, Muhammed-i Arabîdir.
andelib-i zîşân: şan sahibi bülbül (bk. ẕî) arz: yer, dünya âvaz: yüksek ses âvâz-ı hususî: kendine özel ses azîm: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m) bâhir: açık, berrak bahis: konu benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar bostan: bahçe bülbül-ü zü’l-Kur’ân: Kur’ân sahibi, okuyan bülbül cezbe: kendinden geçme hali dellâllık: ilan edicilik eamm: daha umumi ve daha genel ecmel: en güzel (bk. c-m-l) efdal: en üstün, en faziletli (bk. f-ḍ-l) efrad: fertler (bk. f-r-d) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) enis: dost, arkadaş envâ: türler, çeşit eşref: en şerefli, en üstün etemm: tastamam, eksiksiz Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) hissiyat: duygular, hisler
hususan: özellikle ilân etmek: duyurmak kâinat: evren, bütün yaratılmışlar (bk. k-v-n) kaside-hân: şiir okuyan kerîm: cömert, ikram sahibi (bk. k-r-m) kutup: önder, rehber lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) leylî: gececi leziz: lezzetli lisan-ı mahsus: kendine özel lisan mahiyet: nitelik, özellik mahsus: özgü meclis-i halvet: zikir meclisi mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) minber: taht, kürsü misali: gibi, benzeri (bk. m-s̱-l) Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d) münevver: nurlu (bk. n-v-r) mütelezziz etme: lezzetlendirme nağamât: nağmeler, hoş sesler neharî: gündüzcü nev-i beşer: insanlık nev’: tür, çeşit nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r) nutuk-han: nutuk okuyan Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve ahirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah (bk. r-ḥ-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) reis: başkan sec’a/seceât: belli bir ritim ve tempo ile çıkan ses/sesler semâvât: gökler (bk. s-m-v) serzâkir: zikredenlerin başı sükûnet: durgunluk, hareketsizlik (bk. s-k-n) sükût: sessizlik suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tahrik etmek: harekete geçirmek tegannî: şarkı söyleme tesbih/tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tetimme: ek ulvî: yüce, yüksek vasıf: özellik (bk. v-ṣ-f) vecd: coşku zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zikir: Allah’ı anma zikr-i cehrî: yüksek sesle yapılan zikir zikr-i hafî: gizli zikir
Elhasıl: Kâinat sarayında hizmet eden hayvânat, kemâl-i itaatle evâmir-i tekvîniyeye imtisal edip, fıtratlarındaki gayeleri güzel bir vech ile ve Cenâb-ı Hakkın namıyla izhar ederek, hayatlarının vazifelerini bedî bir tarzla, Cenâb-ı Hakkın kuvvetiyle işlemekle ettikleri tesbihat ve ibadat, onların hedâyâ ve tahiyyâtlarıdır ki, Fâtır-ı Zülcelâl ve Vâhib-i Hayat dergâhına takdim ediyorlar.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. – Cumartesi Dersleri 24. 4. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Dördüncü Dal.
Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. – Cumartesi Dersleri 24. 4. 1.
Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız birtek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:
Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz, onların ibadetlerinin tenevvüünün bir nev’ini, bir temsille beyan ederiz.
Meselâ,
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 2
azîm bir mâlikü’l-mülk, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o zat dört nevi ameleyi onun binasında istihdam ve istimal eder.
Birinci nevi: Onun memlük ve köleleridir. Bu nev’in ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar, seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet lâtif bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini ziyade eder. Onlar, o mukaddes seyyidlerine intisaplarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifa ediyorlar. Hem o seyyidin namıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da mânevî lezzet buluyorlar; ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar.
İkinci kısım ki, bazı âmi hizmetkârlardır. Bilmiyorlar, niçin işliyorlar. Belki o mâlik-i zîşan onları istimal ediyor, kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz’î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki, amellerine ne çeşit küllî gayeler, âli maslahatlar terettüp ediyor. Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.
Dipnot-1
“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde eder. Birçoğu da vardır ki, onlar üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, ona ikramda bulunup şerefli hâle getirecek kimse yoktur. Şüphesiz ki Allah dilediğini yapar.” Hacc Sûresi, 22:18. (Bu âyet secde âyetidir.)
âli: yüksek, yüce amel: iş, fiil amele: işçiler âmi: basit, sıradan Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) azîm: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) bina etmek: yapmak Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cevher: asıl, öz cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) esmâ: isimler (bk. s-m-v) ferş: yer hamd: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d) hizmetkâr: hizmetç iibadet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) iktifa etme: yetinme
intisap: bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b) istihdam: çalıştırma istimal: kullanma küllî: çok, büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mâlik-i zîşan: şanlı ve şerefli sahip (bk. m-l-k; ẕî) mâlikü’l-mülk: bütün mülkün sahibi (bk. m-l-k) maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) medh: övgü memluk: köle (bk. m-l-k) mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış (bk. ḳ-d-s)
nam: ad, şan nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nev’: tür, çeşit semek: balık şevk: çok arzu, şiddetli istek seyyarat: gezegenler seyyid: efendi tasrih etmek: açık şekilde bildirmek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)tenevvü: çeşitlilik terettüp: gerekme tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tevehhüm: olmayan birşeyi varsaymak vasıf: sıfat, nitelik (bk. v-ṣ-f) zerre: atom ziyade etmek: artırmak, çoğaltmak
Üçüncü kısım: O mâlikü’l-mülkün bir kısım hayvânâtı var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor. Onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da istidatlarına muvafık işlerde çalışmaları, onlara bir telezzüz veriyor. Çünkü, bilkuvve bir kabiliyet ve bir istidat, fiil ve amel suretine girse, inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir. Ve bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i mâneviyedir; onunla iktifa ederler.
Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki, biliyorlar ne işliyorlar ve niçin işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sair ameleler niçin işliyorlar ve o mâlikü’l-mülkün maksadı nedir, niçin işlettiriyor? İşte bu nevi amelelerin sair amelelere bir riyaset ve nezaretleri var. Onların derecat ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var.
Aynen bunun gibi, semâvât ve arzın Mâlik-i Zülcelâli ve dünya ve âhiretin Bâni-i Zülcemâli olan Rabbü’l-Âlemîn—değil ihtiyaç için, çünkü herşeyin Hâlıkı Odur; belki izzet ve azamet ve rububiyetin şuûnâtı gibi bazı hikmetler için—şu kâinat sarayında, şu daire-i esbab içinde, hem melâikeyi, hem hayvânâtı, hem cemâdat ve nebâtâtı, hem insanları istihdam ediyor, onlara ibadet ettiriyor. Şu dört nev’i, ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetle mükellef etmiştir.
Birinci kısım: Temsilde memlüklere misal melâikelerdir. Melâikeler ise, onlarda mücahede ile terakkiyat yoktur. Belki herbirinin sabit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsusaları var, nefs-i ibadetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var. Demek, o hizmetkârlarının mükâfatı, hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan mâ, hava ve ziya ve gıda ile tagaddî edip telezzüz eder. Öyle de, melekler zikir ve tesbih ve hamd ve ibadet ve marifet ve muhabbetin envarıyla tagaddî edip telezzüz ediyorlar.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) amel: iş, fiil amele: işçiler arz: yer, dünya azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) Bâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi, herşeyin yapıcısı olan Allah (bk. ẕü; c-m-l) bilkuvve: potansiyel olarak cemâdat: cansız varlıklar daire-i esbab: sebepler dairesi (bk. s-b-b) derecat: dereceler envar: nurlar (bk. n-v-r) Hâlık: yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hamd: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) ibadet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) iktifa etme: yetinme inbisat: genişleme, yayılma istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) istihdam: çalıştırma izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z) kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) lezzet-i mâneviye: manevi lezzet (bk. a-n-y)
mâ: sumaksat: istek (bk. ḳ-ṣ-d) Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l) mâlikü’l-mülk: bütün mülkün sahibi (bk. m-l-k) marifet: Allah’ı tanıma, bilme (bk. a-r-f) melâike: melekler (bk. m-l-k) memlük: köle (bk. m-l-k) misal: örnek (bk. m-s̱-l) muayyen: belirlenmiş mücahede: mücadele (bk. c-h-d) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mükâfat: ödül mükellef: yükümlü muvafık: uygun nebâtât: bitkiler nefs-i amel: işin kendisi (bk. n-f-s) nefs-i ibadet: ibâdetin kendisi (bk. n-f-s; a-b-d) nev’: çeşit, tür nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; a-l-m) riyaset: başkanlık rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
sair: diğer semâvat: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuûnât: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n) tagaddî: gıdalanma, beslenme tefeyyüz: feyizlenme (bk. f-y-ḍ)telezzüz: lezzetlenme temsil: örnek teneffüs: nefes alma, soluklanma terakkiyat: ilerleme, yükselme tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) vezâif-i ubûdiyet: kulluk görevleri (bk. a-b-d) zevk-i mahsusa: özel zevk zikir: Allah’ı anma ziya: ışık
Çünkü onlar nurdan mahlûk oldukları için, gıdalarına nur kâfidir. Hattâ nura yakın olan râyiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet, ervâh-ı tayyibe, revâyih-i tayyibeyi sever.
Hem melekler, Mâbudlarının emriyle işledikleri işlerde ve Onun hesabıyla işledikleri amellerde ve Onun namıyla ettikleri hizmette ve Onun nazarıyla yaptıkları nezarette ve Onun intisabıyla kazandıkları şerefte ve Onun mülk ve melekûtunun mütalâasıyla aldıkları tenezzühte ve Onun tecelliyât-ı cemâliye ve celâliyesinin müşahedesiyle kazandıkları tena’umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki, akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.
Meleklerin bir kısmı âbiddirler. Diğer bir kısmının ubûdiyetleri, ameldedir. Melâike-i arziyenin amele kısmı, bir nevi insan gibidir, tabir caizse bir nevi çobanlık ederler. Bir nev’i de çiftçilik ederler.
Yani rû-yi zemin umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvânâtın taifelerine, Hâlık-ı Zülcelâlin emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müekkel nezaret eder. Ondan daha küçük, herbir nevi hayvânâta mahsus, bir nevi çobanlık edecek bir melâike-i müekkel var.
Hem de rû-yi zemin bir tarladır; umum nebâtat onun içinde ekilir. Umumuna, Cenâb-ı Hakkın namıyla, kuvvetiyle nezaret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir taife-i mahsusaya nezaret etmekle Cenâb-ı Hakka ibadet ve tesbih eden melekler var. Rezzâkıyet arşının hamelesinden olan Hazret-i Mikail aleyhisselâm, şunların en büyük nâzırlarıdır.
Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur. Çünkü onların nezaretleri sırf Cenâb-ı Hakkın hesabıyladır ve Onun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezaretleri, yalnız Rububiyetin tecelliyâtını, memur olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalâa etmek ve evâmir-i İlâhiyeyi o nev’e bir nevi ilham etmek ve o
âbid: ibadet eden (bk. a-b-d) akl-ı beşer: insan aklı Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) amel: iş, fiil cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-h) evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) hamele: taşıyıcılar havl: güç hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) Hazret-i Mikâil: (bk. bilgiler) ilham etmek: kalb yoluyla bildirmek intisab: bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b) kâfi: yeterli kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) Mâbud: Kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahsus: has, özel melâike-i arziye: dünyadaki işlerle meşgul olan melekler (bk. m-l-k)
melek-i müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli melek (bk. m-l-k; v-k-l) melekût: varlığın iç yüzü, hakikati (bk. m-l-k) mesabe: derece mezraa: tarla müekkel: vazifeli, görevli (bk. v-k-l) mülk: varlığın dış yüzü, maddî âlem (bk. m-l-k) müşabehet: benzeyiş müşahede: gözlemleme (bk. ş-h-d) mütalâa: etraflıca inceleyip düşünme nam: ad, şan nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nâzır: bakan, gözetici (bk. n-ẓ-r) nebâtat: bitkiler nevi: tür, çeşit nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) rahmet: şefkat, merhamet, ihsan (bk. r-ḥ-m) râyiha-i tayyibe: güzel, hoş koku revâyih-i tayyibe: temiz ve güzel kokular rezzâkiyet arşı: rızık vericilik makamı (bk. r-z-ḳ; a-r-ş) rû-yi zemin: yeryüzü Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
saadet-i azîme: büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m) taife: topluluk taife-i mahsusa: özel topluluk tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y) tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye: Allah’ın güzellik ve yücelik sıfatlarının yansımaları (bk. c-l-y; c-m-l; c-l-l) tena’um: nimetlenme (bk. n-a-m) tenezzüh: ferahlama, rahatlama (bk. n-z-h) tesbih: Allah’ı yüce şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün umumî: genel
nev’in ef’âl-i ihtiyariyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtâta nezaretleri, onların tesbihat-ı mâneviyelerini melek lisanıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelâle karşı takdim ettiği tahiyyât-ı mâneviyelerini melek lisanıyla ilân etmek, hem onlara verilen cihâzâtı hüsn-ü istimal etmek ve bazı gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir.
Melâikelerin şu hizmetleri, cüz-ü ihtiyarîleriyle bir nevi kisbdir. Belki bir nevi ubûdiyet ve ibadettir. Tasarruf-u hakikîleri yoktur. Çünkü herşeyde Hâlık-ı Külli Şeye has bir sikke vardır; başkaları parmağını icada karıştıramaz. Demek melâikelerin şu nevi amelleri ise onların ibadetidir; insan gibi âdetleri değildir.
âdet: alışkanlık amel: iş, fiil amele: işçiler bahis: konu cihâzât: donanım, cihazlar cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r) ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller (bk. f-a-l; ḫ-y-r) Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve eşsiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hârika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) hakikat: gerçek (bk.ḥ-ḳ-ḳ) hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ) Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) has: özel haşiye: dipnot, açıklayıcı not hatib-i Rabbânî: Allah’ın bir hutbecisi, Onun adına koşan (bk. ḫ-ṭ-b; r-b-b) hayvânat: hayvanlar hüsn-ü istimal: güzel ve iyi kullanma (bk. ḥ-s-n)
icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) ilân-ı sürur: sevincin duyurulması iştiha: iştah, fazla arzu ve istek istihdam etmek: çalıştırmak istimal etmek: kullanmak kabile: topluluk kerîm: cömertlik ve ikram sahibi (bk. k-r-m) kisb: kazanma, edinme lisan: dil livechillah: Allah için Mâlikü’l-Mülki Zü’l-Celâli ve’l-İkram: bütün mülkün sahibi, sonsuz haşmet ve ikram sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l; k-r-m) maruf: bilinen, tanınan (bk. a-r-f) melâike: melekler (bk. m-l-k) memur: görevli münasebât-ı şedide: kuvvetli bağlantılar (bk. n-s-b) muvazzaf: vazifeli, görevl inam: ad nebâtât: bitkiler nefis: kendisi; maddî lezzetlere düşkün olan güç (bk. n-f-s) nev’: çeşit, tür nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) Rahmân: sonsuz rahmet sahibi olan ve merhametin eserleri bütün varlıkları kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)
Rezzâk-ı Kerîm: bütün yaratılmışların rızıklarını veren ve pek büyük ikram sahibi olan Allah (bk. r-z-ḳ; k-r-m) şairâne: şairce, şair gibi saray-ı kâinat: kâinat sarayı (bk. k-v-n) sikke: varlıkların Allah’a ait olduklarını gösteren üstlerindeki mühür, damga tahiyyât-ı mâneviye: mânevi selâm ve dualar (bk. ḥ-y-y; a-n-y) taife: topluluk takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tasarruf-u hakikî: gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f; ḥ-ḳ-ḳ) tesbihat-ı mâneviye: sözle değil de mânâ ile yapılan tesbihat (bk. s-b-ḥ; a-n-y) tevcih etmek: yöneltmek ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) zemin: yeryüzü zımn: iç
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal On Birinci Asıl ve On İkinci Asıl.
Zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 5.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
ÜÇÜNCÜ DAL
ON BİRİNCİ ASIL:
Nasıl Kur’ân-ı Hakîmin müteşâbihâtı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehâdisin de, Kur’ân’ın müteşâbihâtı gibi, müşkilâtı vardır. Bazan çok dikkatli bir tefsire ve tabire muhtaçtır. Geçmiş misallerle iktifa edebilirsiniz.
Evet, nasıl ki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tabir eder. Öyle de, bazan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tabir ediyor. Öyle de, ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam! Sırr-ı
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى 1
ve
تَنَامُ عَيْنِى وَلاَ يَنَامُ قَلْبِى 2
hükmüne mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan zâtın gördüğünü, sen kendi rüyanda inkâr değil, tabir et.
Evet, uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müthiş bir harpte yaralar alır gibi bir hakikat-i nevmiye bazan telâkki eder. Ondan sorulsa, “Hakikaten ben yaralandım.
Dipnot-1
“Göz ne şaştı, ne de başka birşeye baktı.” Necm Sûresi, 53:17.
âlem-i menâm: uyku âlemi (bk. a-l-m) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ehâdis/ehadis-i şerife: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) elhasıl: özetle, sonuç olarak evvelâ: önce gaflet: umursamazlık, sorumsuzluk, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l) hakikat-i nevmiye: uyku gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halel: zarar, eksiklik hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hodbin: bencil, kibirli hüşyar: uyanık iktifa: yetinme inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) insaf: vicdana uygun davranış insafsız: vicdansız kat’î: kesin kavî: kuvvetli, güçlü kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mertebe-i ismet: günahsızlık, masumluk mertebesi muhalif-i vaki: vakıaya aykırı, gerçeğe zıt münekkit: tenkitçi müşkilât: zorluklar müteşâbihât: mânâsı açık olmayan âyetler mutlak: kesin olarak, kayıtsız, şartsız (bk. ṭ-l-ḳ)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) netice-i kelâm: sözün neticesi, özü (bk. k-l-m) râci: ait Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi sû-i fehm: kötü anlayış tabir: açıklama, yorumlama (bk. a-b-r) tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) tekzip etmek: yalanlamak telâkki etmek: kabul etmek tenvim edilen: uyutulan tevil: yorum yakzan: uyanık
Bana top, tüfek atıldı” diyecek. Yanında oturanlar, onun uykusundaki ıztırabına gülüyorlar.
İşte, bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-ı Nübüvvete mihenk olamazlar.
ON İKİNCİ ASIL:
Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve iman, vahdete, âhirete, Ulûhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır.
Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü’d-din ve ulemâ-i ilm-i kelâmın makàsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir. İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mahiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakikî hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkıkîn-i İslâmiyeyi, hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i Nübüvvet ile makàsıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler?
Hem bir şey, iki nazarla bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-i kat’iyesi, Kur’ân’ın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misal zikrederiz.
Meselâ, küre-i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa, hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi, hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk… Fakat ehl-i Kur’ân nazarıyla bakıldığı vakit, On Beşinci Sözde izah edildiği gibi, hakikati şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan en
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) ahval: haller dâmen: etek ehl-i felsefe ve hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m) ehl-i hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m) ehl-i Kur’ân: Kur’ân ilmiyle uğraşanlar; müfessirler gibi ehl-i usulü’d-din: din usulcüleri; hadis, fıkıh ve tefsir âlimleri gibi esbab: sebepler (bk. s-b-b) fehmetmek: anlamak fen: bilim dalı fikr-i felsefe: felsefe düşüncesi (bk. f-k-r) hadsiz: sayısız hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik-i Nübüvvet: Peygamberlik gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-b-e) hakaik-ı kudsiye: mukaddes gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḳ-d-s) hakikat-i kat’iye: kesin gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m)
hükema: filozoflar, felsefeciler (bk. ḥ-k-m) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) küre-i arz: yer küre, dünya mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d) makàsıd-ı âliye-i kudsiye: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan İlâhî maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; ḳ-d-s) maksad: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mihenk: ölçü misal: örnek, benzetme (bk. m-s̱-l) mü’min: iman etmiş, imanlı (bk. e-m-n) muallâ: yüksek, yüce muhakkıkîn-i İslâmiye: hakikatleri araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m) muhtelif: farklı münezzeh: kusur ve eksiklikten yüce, temiz (bk. n-z-h) mutavassıt: orta derecede nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r) nazar-ı gaflet: gaflet bakışı (bk. n-ẓ-r; ğ-f-l) nazar-ı Nübüvvet: Peygamberlik bakışı (bk. n-ẓ-r; n-b-e)
nevm-âlûd: uykulu nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nokta-i nazar: bakış açısı semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m) seyyare: gezegen sır: gizem, gizli gerçek tabiat: doğa, canlı ve cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tafsil-i mahiyet: öz niteliğinin ayrıntılı açıklaması tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) ulemâ-i ilm-i kelâm: kelâm ilmiyle uğraşan âlimler (bk. a-l-m; k-l-m) Ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviye: din ve âhiretle ilgili yüksek ilimler (bk. a-l-m; e-l-h; e-ḫ-r) vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) veraset-i Nübüvvet: Peygamber varisliği (bk. n-b-e) zikretmek: belirtmek, hatırlatmak
câmi’, en bedî ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. İşte, arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta karşı, küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 1
diyor.
İşte, sair mesâili buna kıyas et ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri, Kur’ân’ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.
Dipnot-1
“Göklerin ve yerin Rabbi.” Kehf Sûresi, 18:14; Sâd Sûresi, 38:66; Zuhruf Sûresi, 43:82; Nebe Sûresi, 78:37.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) arz: yeryüzü, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y) aziz: izzetli, değerli (bk. a-z-z) bedî: güzel, eşsiz (bk. b-d-a) besâtîn-i daime: dâimî bostan ve bahçeler câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a) cevâdâne: çömertçe (bk. c-v-d) ehemmiyet-i san’aviye: san’at bakımından önemlilik (bk. ṣ-n-a) envâ-ı sağire: küçük çeşitler faaliyet-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b) hadsiz: sınırsız hakaret: küçüklük, değersizlik hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hususan: özellikle icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kesretli: çok (bk. k-s̱-r) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) mâkes: yansıma yeri mânen: mânevî yönden (bk. a-n-y) masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mazhar: görüntü yeri, ayna (bk. ẓ-h-r) medar: eksen, yörünge menâzır-ı sermediye: daimî manzaralar (bk. n-ẓ-r) mensucât-ı ebediye: sonsuzluğa ait dokumalar (bk. e-b-d) mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) meşher: sergi yeri mesken: ev, mekân (bk. s-k-n) mezraa: tarla mikyas: ölçek mu’cizât-ı san’ât: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a)
mucize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mukabil: karşılık mükerreren: tekrar tekrar müsademe: çarpışma, çatışma muvakkat: geçici nebâtat: bitkiler nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nokta-i mihrakiye: odak noktası nokta-i nazar: bakış açısı (bk. n-ẓ-r) nümunegâh: örneklerin bulunduğu yer Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz: göklerin ve yerin Rabbi (bk. r-b-b; s-m-v) sair: diğer san’aten: san’at yönünden (bk. ṣ-n-a) semâ: gökyüzü (bk. s-m-v) semâvât: gökler (bk. s-m-v) taklitgâh: taklit yeri tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin yansıması (bk. c-l-y; s-m-v) terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b) zemin: yeryüzü
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, On Birinci Asıl ve On İkinci Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır de, ilişme. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. ‘Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır’ de, ilişme.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Üçüncü Dal Onuncu Asıl.
Hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır de, ilişme. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
ÜÇÜNCÜ DAL
ONUNCU ASIL:
Ekser taife-i mahlûkatta olduğu gibi, ef’al ve a’mâl-i beşeriyede bazı harika fertler bulunur. O fertler, eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medar-ı fahrleridir, yoksa medar-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar; adeta birer şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair fertlerin herbirisi, o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel harika fert mutlak, müphem bulunup, her yerde bulunması mümkün… Şu ipham itibarıyla, mantıkça kaziye-i mümkine suretinde, külliyetine hükmedilebilir. Yani, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.
Meselâ, “Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir hac kadardır.”1
İşte, iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Herbir iki rekât namazda, bu mânâ külliyetle mümkündür.
Demek, şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır; külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır; veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehâdisteki külliyet ise, imkân itibarıyladır.
Meselâ, “Gıybet, katl gibidir.” Demek gıybette öyle bir fert bulunur ki, katl gibi bir zehr-i kàtilden daha muzırdır.
Meselâ, “Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.”2
Şimdi, tergib veya teşvik için, o müphem ferd-i mükemmel, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını vaki bir surette göstermekle, hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.
Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en
İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celb eden, şu gibi rivâyetlerdir. Hakikati şudur ki:
Dünyada, dar nazarımızla, kısacık fikrimizle, Mûsâ ve Hârun Aleyhimesselâmın sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz? Âlem-i ebediyette, Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebediyede, nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine, birtek virde mukabil vereceği hakikat-i sevap, o iki zâtın sevaplarına—fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevaplarına—müsavi olabilir.
Meselâ, bedevî, vahşî bir adam, hiç padişahı görmemiş, saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder; o mahdut fikriyle, bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sade-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Padişah kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor! Âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farz ediyorlar.
Dipnot-1
“Kim bunu okursa, Mûsâ ile Hârun’un sevaplarının misli ona verilir.” Şeyh Ahmed Gümüşhanevî, Mecmuatü’l-Ahzâb, s. 263.
Dipnot-2
Hamd o Allah’a mahsustur ki, Göklerin Rabbi, Yerlerin Rabbi, Âlemlerin Rabbidir. Göklerde ve yerde kibriyâ Ona mahsustur. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Hamd o Allah’a mahsustur ki, Göklerin Rabbi, Yerlerin Rabbi, Âlemlerin Rabbidir. Göklerde ve yerde azamet Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Mülk de Ona âittir. O Göklerin Rabbidir. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.
abd: kul (bk. a-b-d) âdi: basit âlem-i ebediyet: sonsuzluk âlemi (bk. a-l-m; e-b-d) Aleyhimesselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m) bedevî: çölde yaşayan, göçebe celb etmek: çekmek daire-i ilm ve tahmin: ilim alanı ve tatmin alanı (bk. a-l-m) farz etmek: sanmak, zannetmek hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i sevap: sevap gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hârun: (bk. bilgiler) haşmet: büyüklük, ihtişam mahdut: sınırlı mukabil: karşılık Mûsâ: (bk. bilgiler) müsavi: eşit, denk muvazi: denk, eşit nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r) nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sınırsız Rahîm-i Mutlak: rahmeti sınırsız olan Allah (bk. r-ḥ-m; ṭ-l-ḳ) rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sade-dil: saf, temiz kalpli sevab-ı a’mâl: amellerin sevabı, karşılığı suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) taife: topluluk, grup tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) vahşî: medeni olmayan, yabanî vird: devamlı yapılan zikir ziyade: çok, fazla
Şimdi, biri o adamlardan birisine dese, “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim. Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim”; o söz hakikattir. Çünkü, haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.
İşte, dünya nazarıyla, dar fikrimizle, âhirete müteveccih hakaik-ı sevabiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Mûsâ (a.s.) ve Hârun’un (a.s.) meçhulümüz olan hakikî sevapları ile muvazene değil—çünkü teşbih kaidesi, meçhulü malûma kıyas eder—belki muvazene edilen, malûmumuz olan ve tahminimize giren sevaplarıyla, bir abd-i mü’minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır.
Hem de, deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, güneşin tamam-ı aksini tutmakta müsavidirler. Fark keyfiyettedir. Hazret-i Mûsâ (a.s.) ve Hârun’un (a.s.) deniz-misal âyine-i ruhlarına in’ikâs eden mahiyet-i sevap, bir katre hükmünde bir abd-i mü’minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevaptır. Mahiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kabiliyete tâbidir.
Hem bazan olur ki, birtek kelime, birtek tesbih öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, birtek âyet, Kur’ân kadar faide verebilir.
Hem İsm-i Âzama mazhar olan Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile İsm-i Âzam zılline mazhar bir mü’min, kendi kabiliyeti itibarıyla, kemiyetçe bir nebînin feyzi kadar sevap alıyor denilse, hilâf-ı hakikat olamaz.
Hem de sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki, bir zerrecik bir şişede, semâvât, nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de, niyet-i hâlise ile şeffafiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nuranî sevap ve fazilet yerleşebilir.
abd-i mü’min: iman etmiş kul (bk. a-b-d; e-m-n) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi âyine-i ruh: ruh aynası (bk. r-v-ḥ) bedevî: çölde yaşayan, göçebe daire-i fikr: düşünce alanı (bk. f-k-r) deniz-misal: deniz gibi (bk. m-s̱-l) fazilet: değer, üstünlük (bk. f-ḍ-l) feyz: mânevî gıda, lütuf (bk. f-y-ḍ) feyz-i İlâhiye: Allah’ın feyzi, lütfu (bk. f-y-ḍ; e-l-h) hakaik-i sevabiye: sevap gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlât: haller, durumlar
haşmet: görkem, ihtişam haşmet-i padişahî: padişahın haşmeti, görkemi Hazret-i Hârun: (bk. bilgiler) Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) in’ikâs: yansıma İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m) kaide: düstur, prensip Katre: damla kemiyet: sayıca çokluk, nicelik keyfiyet: özellik, nitelik, durum mahiyet: nitelik, esas mahiyet-i sevap: sevabın mahiyeti malûm: bilinen (bk. a-l-m) mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r) meçhul: bilinmeyen mü’min: iman etmiş (bk. e-m-n) mukabil: karşılık müsavi: eşit, denk müteveccih: yönelik muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebî: peygamber (bk. n-b-e) niyet-i hâlis: saf, temiz niyet (bk. ḫ-l-ṣ) nücum: yıldızlar nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) saadet: mutluluk şeffafiyet peydâ etmek: şeffaflık kazanmak semâvat: gökler (bk. s-m-v) şevket: büyüklük, haşmet tamam-ı aks: yansımanın tamamı tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teşbih: benzetme umum: bütün Veraset-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in varisliği vird: zikir zerre: maddenin en küçük parçası zıll: gölge
Netice-i kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi kavî, hodbin, münekkit adam! Şu On Asıl’ı nazara al; sonra sen hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Zira, evvelâ o On Asıl’ın on dairesi seni inkârdan vazgeçirir. “Hakikî bir kusur varsa bize aittir” derler. “Hadise râci olamaz. Eğer hakikî değilse, senin sû-i fehmine aittir” derler.
Elhasıl, inkâr ve redde gitmek için, şu On Asıl’ı tekzip ve iptal etmek lâzım gelir. Şimdi, insafın varsa, bu On Usulü kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. “Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme.
âlem-i menâm: uyku âlemi (bk. a-l-m) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ehâdis/ehadis-i şerife: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) elhasıl: özetle, sonuç olarak evvelâ: önce gaflet: umursamazlık, sorumsuzluk, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l) hakikat-i nevmiye: uyku gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halel: zarar, eksiklik hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hodbin: bencil, kibirli hüşyar: uyanık iktifa: yetinme inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) insaf: vicdana uygun davranış insafsız: vicdansız kat’î: kesin kavî: kuvvetli, güçlü kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mertebe-i ismet: günahsızlık, masumluk mertebesi muhalif-i vaki: vakıaya aykırı, gerçeğe zıt münekkit: tenkitçi müşkilât: zorluklar müteşâbihât: mânâsı açık olmayan âyetler mutlak: kesin olarak, kayıtsız, şartsız (bk. ṭ-l-ḳ)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) netice-i kelâm: sözün neticesi, özü (bk. k-l-m) râci: ait Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi sû-i fehm: kötü anlayış tabir: açıklama, yorumlama (bk. a-b-r) tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) tekzip etmek: yalanlamak telâkki etmek: kabul etmek tenvim edilen: uyutulan tevil: yorum yakzan: uyanık
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Onuncu Asıl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki (hatta, aslında, gerçekte) üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. – Cumartesi Dersleri 24. 3. 3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.