13. 2. On Üçüncü Sözün İkinci Makamı – Cumartesi Dersleri 13. 2.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur Külliyatı'ndan On Üçüncü Sözün İkinci Makamı bu haftaki Cumartesi Dersinin konusunu oluşturuyor.
13. 2. On Üçüncü Sözün İkinci Makamı – Cumartesi Dersleri 13. 2.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO


Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan On Üçüncü Sözün İkinci Makamı bu haftaki Cumartesi Dersinin konusunu oluşturuyor.

On Üçüncü Sözün İkinci Makamı

 Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.

BİR KISIM GENÇLER tarafından, şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında, “Âhiretimizi ne suretle kurtaracağız?” diye, Risale-i Nur’dan medet istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi namına onlara dedim ki:

Kabir var; hiç kimse inkâr edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda, üç yoldan başka yol yok.

Birinci yol:

O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.1

İkinci yol: 

Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrit içinde bir haps-i münferit, yalnız başına bir hapis kapısıdır.2 Öyle gördüğü ve itikad ettiği; ve inandığı gibi hareket etmediği için, öyle muamele görecek.

Üçüncü yol: 

Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için, bir idam-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek.

Bu iki şık bedihîdir; delil istemiyor, gözle görünür. Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç, ihtiyar farkı yoktur. Elbette, daima gözü önünde öyle büyük, dehşetli bir mesele karşısında biçare insan, o idam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferitten kurtulmak çaresini aramak


Dipnot-1

bk. Buharî, Cenâiz 68, 87; Müslim, Cennet 70; Tirmizî, Cenâiz 70, Kıyâmet 26; Nesâî, Cenâiz 110; Müsned 3:3; 4:287.

Dipnot-2

bk. Dârimî, Rikak 94; Müsned 3:38; İbni Ebû Şeybe, el-Musannef 7:58; Abd b. Humeyd, el-Müsned s. 290; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2:491, 11:522; İbni Hibbân, es-Sahîh 7:391, 392.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
âlem-i bâkî: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
bedihî: ap açık, âşikar
biçare: çaresiz
cazibedar: cazibeli, çekici
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
darağacı: idam sehpası
dehşetli: korkunç
ecel: ölüm vakti
ehl-i iman: iman edenler, inananlar (bk. e-m-n)
ehl-i inkâr ve dalâlet: hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. n-k-r; ḍ-l-l)
fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
haps-i ebedî: sonsuz bir hapis, Cehennem (bk. e-b-d)
haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi (bk. f-r-d)
hevesat: nefsin hoşuna giden yasak istek ve arzular
idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
inkâr etmek: kabul etmemek, reddetmek (bk. n-k-r)
itikad etme: inanma
lehviyat: haram eğlenceler, oyunlar
medet: yardım
muamele: davranış; karşılık
muhavere: karşılıklı konuşma
nihayetsiz: sonsuz
şahs-ı mânevî: mânevî kişilik (bk. a-n-y)
sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; beyinsizlik
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tarz: şekil
tasdik etmek: kabul etmek, doğrulamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tecrit: yalnız başına bırakma

ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hadisesi, o insanın dünya kadar büyük bir meselesidir.

Bu kat’î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sadık,1 ellerinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler bulunan enbiyalar; ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri; ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat’î delilleriyle, o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri aklen, ilmelyakîn derecesinde HAŞİYE-1 ispat ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal-i kat’î ile, “İdam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir” diye, ittifakan haber veriyorlar.

Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için birtek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i mânevî onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüz binler sadık ve musaddak muhbirlerin, yüzde yüz ihtimalle, dalâlet ve sefahet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat’î sebep olduğunu ve “İman, ubûdiyet, yüzde yüz ihtimalle o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor” diye ihbar eden ve emarelerini ve âsarlarını gösterdikleri halde, bu acip ve garip ve dehşetli ve azametli mesele karşısında bulunan biçare insan ve bahusus Müslüman, eğer iman ve ubûdiyeti


Dipnot-1

Yüz yirmi dört bin nebî, üç yüz on beş (veya üç yüz on üç) resûl olduğuna dair bk. Müsned 5:265; İbni Hibbân, es-Sahîh 2:77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 8:217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2:652: İbni Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübrâ 1:32, 54.

Haşiye-1

Onlardan birisi Risale-i Nur’dur. Meydandadır.


acip: hayret verici, şaşırtıcı
âlem-i bâkî: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
âlem-i nur: nur âlemi (bk. a-l-m; n-v-r)
âsar: eserler
azametli: büyük (bk. a-ẓ-m)
bahusus: özellikle
biçare: çaresiz
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
darağacı: idam sehpası
ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
elem-i mânevî: mânevî acı, vicdan azabı (bk. a-n-y)
emare: işaret, belirti
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
endişe-i helâket: yok olma endişesi
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
hadd ü hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi (bk. f-r-d)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hazine-i ebediye: sonu olmayan hazine (bk. e-b-d)
ihbar eden: haber veren
ihtimal-i helâket: yok olma ihtimali
ihtimal-i kat’î: kesin ihtimal, olabilirlik
ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n)
itaat: Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından sakınma
ittifakan: birlik halinde, birleşerek
kat’î: kesin
keşif: Allah tarafından ilham olunmasıyla gizli bir şeyin meydana çıkarılması (bk. k-ş-f)
mezkûr: sözü geçen
mu’cize: peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan ve imana gelmelerine sebep olan olağanüstü hal ve hareketler (bk. a-c-z)
muhakkik: gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
muhbir: haber veren
muhbir-i sadık: doğru sözlü haber verici, peygamber (bk. ṣ-d-ḳ)
musaddak: doğrulanan, onaylanan (bk. ṣ-d-ḳ)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nişane-i tasdik: doğrulayıcı nişan, alamet (bk. ṣ-d-ḳ)
saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ)
saray-ı saadet: mutluluk sarayı
sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; beyinsizce davranış, budalalık
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d)
ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
zevk: mânevî âlemlerde iman hakikatlerinin hazzına erişme
zindan-ı ebedî: sonsuz hapis (bk. e-b-d)

olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti birtek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağırılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet ve sefahet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.

Madem ehl-i iman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi iman vesikasıyla ona çıkmış; her vakit “Gel, biletini al” diye beklemesinden, derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i mânevî öyle bir lezzettir ki, eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde, o zevk ve lezzet-i azîmeyi terk edip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemlerle âlûde zehirli bir bala benzeyen sefihâne ve heveskârâne, muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşruayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü onlar Peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de, kemâlâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.

Fakat bir Müslüman, hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz ve ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünkü, peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev-i beşere baktığı için ve mucizatça ve dince umuma faik ve bütün nev-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip on dört asırda parlak bir surette ispat eden ve nev-i beşerin


âhiri: sonuncusu (bk. e-ḫ-r)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
âlûde: bulaşmış, karışmış
ecnebî: yabancı
ehl-i dalâlet ve sefahet: doğru ve hak yoldan sapmış ve yasak zevk ve eğlenceye düşkün kimseler (bk. ḍ-l-l)
ehl-i iman ve taat: iman eden ve dinin emirlerine uyanlar (bk. e-m-n)
elem: acı, sıkıntı
elîm: elemli, acı verici
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
esasat: esaslar, prensipler
ezelî: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l)
faik: üstün
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
hadsiz: sınırsız
hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haslet: huy, özellik
hazine-i ebediye: sonu olmayan hazine (bk. e-b-d)
heveskârâne: hevesine, gelip geçici istek ve arzularına düşkün bir şekilde
ihtar: hatırlatma
ihtiyar: seçme, tercih etme, irade (bk. ḫ-y-r)
inkâr: inanmama, reddetme (bk. n-k-r)
kemâlât: faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri (bk. k-m-l)
lezzet ve zevk-i mânevî: mânevî lezzet ve zevk (bk. a-n-y)
lezzet-i gayr-ı meşrua: dinen helâl olmayan, yasaklanmış lezzet (bk. ş-r-a)
medar: sebep, vesile
mu’cizatça: mu’cizeler açısından (bk. a-c-z)
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)
mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar, kader (bk. ḳ-d-r)
musibet: belâ, felaket
muvakkat: geçici
muvakkaten: geçici olarak
nev-i beşer: insanlık, insan türü
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
saadet-i lâyezâlî: hiç bitmeyen mutluluk, tükenmez saadet
saika: sevk etme
saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ)
sefihâne: yasak zevk ve eğlencelere düşkün bir şekilde; beyinsizce
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tecessüm: cisimleşme, cisim halinde belirme
umum: bütün, genel
üstad: hoca, öğretmen
vefiyat: vefatlar, ölümler
vesika: belge
zevk ve lezzet-i azîme: büyük zevk ve lezzet (bk. a-ẓ-m)

medar-ı iftiharı bir zatın terbiye-i esasiyelerini ve usul-ü dinini terk eden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.

İşte, ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptelâ ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan biçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşru dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sabık beyanatta elbette anladınız. Eğer mazi, yani geçmiş zamanın hadisatını sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi, istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilseydi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüz binlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar.

Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerektir.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. eḫ-r)
ahval: haller, vaziyetler
bâki: kalıcı ve devamlı (bk. b-ḳ-y)
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
biçare: çaresiz, zavallı
cihet: yön
daire-i meşrua: dinin uygun gördüğü helâl daire (bk. ş-r-a)
ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
ehl-i sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olan kimseler
elem: acı, keder, üzüntü
endişe-i istikbal: gelecek endişesi
gayr-i meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a)
hadisat: hadiseler, olaylar
halihazırda: şimdi, şu anda
haricinde: dışında
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hevesat: nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
iffet: namus
ihtar: hatırlatma
iktifa: yetinme
istikbal: gelecek
kâfi: yeterli
kat’iyen: kesinlikle
kemâl: mükemmellik, fazilet, erdem (bk. k-m-l)
mazi: geçmiş
medar-ı iftihar: övünme vesilesi, övünç kaynağı
medet: yardım
meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a)
müptelâ: düşkün, tutulmuş
nefrin/nefret etmek: tiksinmek
nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
saadet: mutluluk
sabık: geçen
sarf etmek: harcamak, kullanmak
sukut-u mutlak: kesin bir şekilde düşüş, alçalış (bk. ṭ-l-ḳ)
sürur: sevinç, mutluluk
taat: itaat, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınma
tenbih: ikaz, uyarı
terbiye-i esasiye: esas terbiye, temel eğitim (bk. r-b-b)
terbiye-i İslâmiye: İslâm terbiyesi (bk. r-b-b; s-l-m)
terbiye-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in insanlığa getirdiği terbiye (bk. r-b-b; ḥ-m-d)
usul-ü din: dinin usulü, temel prensipleri
zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r)
zayi: kaybolup gitme
ziyade: çok, fazla

KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.207

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

Görsel Sanatlar, Kuşlar ve Dans ya da Tesbih ve Zikir

Görsel Sanatlar, Kuşlar ve Dans ya da Tesbih ve Zikir
Görsel Sanatlar, Kuşlar ve Dans ya da Tesbih ve Zikir

Havada kuşların uçtuğunu görürsünüz. Peki kuşların hep birlikte dans ettiğini hiç gördünüz mü? Başka bir ifadeyle tesbih ve zikir yaptığını gördünüz mü? Görsel sanatlar açısından baktığımızda kuşların havada adeta bir görsel şölen yaptığını, hep birlikte dans ettiklerini, görüyoruz. Görsel sanatların en temel elemanlarından olan nokta etkisi ile yeni yeni tasarımlar yaptıklarını, bir başka deyişle kendi lisanı halleriyle (hal ve durumlarının dilleriyle) tesbih ve zikir yaptıklarını bu videoda göreceksiniz.

Görsel Sanatlar Elemanı Nokta

Görsel sanatların en temel elemanlarından birisi noktadır. Nokta ile tasarımlar yaparsınız, noktayı kullanarak nesneleri, eşyaları yeniden ifade edersiniz, biçimlendirirsiniz. Noktayla soyut düzenlemeler de yaparsınız. Genelde bu nokta tasarımlarını bir kağıt ya da başka malzemeler üzerinde yaparsınız. Peki havada nokta ile tasarımlar yapabilir misiniz?

İşte bu videoda da gördüğümüz gibi En Büyük Sanatkar bizlere havada kuşları kullanarak görsel sanatların en temel elemanlarından olan nokta ile tasarımlar yapmaktadır.

Görsel Sanatlar, Sergi, Sanat Eseri ve Sanatçı

Bir sergi salonuna gittiğimizde sanat eserlerini inceleriz, çok beğendiğimizde sanatçısına ve sanat eserlerine övgüler dizeriz. Sonra onu herkese anlatırız, adını ve eserlerini zikrederiz, ne kadar büyük bir sanatçı olduğundan bahsederiz.

Tıpkı bunun gibi O Büyük Sanatkar da bizlerin gözleri önünde sanatını sergilemektedir. Bizleri bu görsel şöleni ve sergiyi görmeye, neticede kendisini övmeye, anmaya ve yüce olduğunu ilan etmeye davet etmektedir.

Kuşlar ve Dans

Dans tek başına yapılabildiği gibi toplu olarak da yapılır. Bizdeki halk oyunları bu toplu dansa bir örnektir. Dansta görsel sanatların da ilkelerinden olan hareket, uyum, ahenk, denge, ritim vb. çok önemlidir.

Bu videoda da görüldüğü gibi kuşlar danslarıyla büyük bir ahenk, uyum, denge ve ritimlerle hareketler yapmakta ve kompozisyonlar oluşturmaktadırlar. Eğer bunu dans olarak nitelendirirseniz. Ancak buna farklı bir açıdan bakarsanız kuşların bu uyumlu, ahenkli, ritmik hareketlerini bir tesbih ve zikir olarak da görebilirsiniz.

Kuşların Dansı ya da Tesbihi ve Zikri

Tesbihin anlamı Subhanallah demektir. Yani Allah’ın her türlü eksiklikten ve kusurlardan yüce olduğunu ifade etmektir.

Zkirini anlamı ise Onu anmaktır. Örneğin Elhamdülillah bir zikir ve hamddir, Onu anmak ve övmektir. Anlamı Allah’ın anılmaya ve övülmeye layık olduğunu, her türlü hamd ve övgünün her kimden gelmiş ve her kime gitmiş ise aslında sadece ve sadece Büyük Yaratıcı Sanatkar olan Allah’a mahsus, sadece ona ait olduğunu ilan etmektir.

Diğer bir örnek Allahuekber’dir. Anlamı: Allah en büyük ve yücedir. Bu bir zikirdir. Tıpkı sergi salonunda eserlerini gördüğümüz sanatçının ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu zikretmemiz gibi. Hatta o sanatçıyı görmesek bile sadece eserlerine bakarak onun ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu ilan ederiz ve zikrederiz.

Aynen bunun gibi O Büyük Sanatçıyı şu anda gözlerimizle görmesek bile eserleriyle tanıyabiliyoruz. Onun ne kadar büyük bir Sanatkar ve Yaratıcı olduğunu ilan ediyoruz ve zikrediyoruz. İnşaallah cennette hepimize bizzat gözlerimizle de O Büyük Yaratıcıyı ve Sanatkarı görmek nasip olur.

Tıpkı bu kuşların yaptığı gibi. Evet kuşlar da kendi dilleriyle, kendi lisanı halleriyle (yani durumlarının ve hallerinin dilleriyle) O Büyük Sanatkarı tesbih etmekte ve zikretmektedirler.

Benim bulunduğum bölgede her aşam ve sabah kuşlar bir araya geliyor, belli bir noktada toplanıyorlar. Sonra hep birlikte uçarak değişik hareketler yapıyorlar. Adeta sabah ve akşam namazını cemaatle kılmak için bir araya geliyorlar gibi bir vaziyet alıyorlar ve tesbih ve zikir yapıyorlar.

İlgili Ayetler

Bu videoda da sığırcık kuşları muhteşem bir ahenk ile gökyüzünde kendi lisanlarıyla, dilleriyle ve kendi hareketleriyle tesbih halindeler.

Ne mutlu bu tesbihatı gören kalplere.

Subhansın Ya Allah’ım (C.C.).

Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir. ﴾Nûr Sûresi – 41﴿

Gökyüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır. ﴾Nahl Sûresi – 79﴿

Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları (havada) ancak Rahmân tutuyor. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla görendir. ﴾Mülk Sûresi – 19﴿

KAYNAKLAR

Sanat-ı İlahiye YouTube Kanalı, https://www.youtube.com/channel/UCGcDmmLanHf3Cfk0mqkLBuA

Tesbihat halindeki sığırcık kuşları, https://www.youtube.com/watch?v=EnObg6acz4w&t=2s

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/nur-suresi-24/ayet-41/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/nahl-suresi-16/ayet-79/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/mulk-suresi-67/ayet-19/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1


GÜZEL SANATLAR VE EĞİTİMİ







13.1. On Üçüncü Söz Ders – i İbret – Cumartesi Dersleri 13. 1.

13.1. On Üçüncü Söz Ders - i İbret - Cumartesi Dersleri 13. 1.
13.1. On Üçüncü Söz Ders – i İbret – Cumartesi Dersleri 13. 1.

On Üçüncü Söz


 وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ 1

    وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ     2

KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et.

İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ, en lâtif ve


Dipnot-1

“Biz Kur’ân’dan mü’minler için bir şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz.” İsrâ Sûresi, 17:82.

Dipnot-2

“Biz Peygambere şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.


âdet: alışkanlık
âdi: normal, basit, sıradan
âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
cahilâne: cahilce, bilgisizce
cami’: kapsamlı (bk. c-m-a)
celb etmek: çekmek
derece-i ilim: ilim derecesi (bk. a-l-m)
ders-i ibret: ibret dersi
hakaik-ı acibe: şaşırtıcı ve hayrette bırakan gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici
hazine-i ulûm: ilimler hazinesi (bk. a-l-m)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m)
hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)
huruç etme: çıkma
intizam-ı hilkat: yaratılıştaki düzen (bk. n-ẓ-m; ḫ-l-ḳ)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kemâl-i fıtrat: yaratılıştaki mükemmellik (bk. k-m-l; f-ṭ-r)
kemâl-i hilkat: yaratılıştaki mükemmelik, kusursuzluk (bk. k-m-l; ḫ-l-ḳ)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lâkaydâne: ilgisizce, duyarsızca
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
mahsul-ü hikmet: hikmet ürünü, neticesi (bk. ḥ-k-m)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nam: ad
nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı ibret: ibretle bakış (bk. n-ẓ-r)
sukut eden: düşen
teşhir etme: sergileme
ukûl: akıllar
ülfet: alışkanlık, gaflet
ulûm: ilimler (bk. a-l-m)
velvele-i istiğrab: garip karşılayarak bağırma, hayret feryadı
yad olunan: anılan
zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)

umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün hâzır balıkçıları ağlatmak ister. HAŞİYE-1

İşte, Kur’ân-ı Kerîmin ilim ve hikmet ve marifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al!

İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri cami’ olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın i’caz derecesindeki kemâl-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san’atı muntazam üslûplarıyla tefsir ettikleri halde, manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:

Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip ta ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcut münasebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, herbir meşrep sahibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Sözde beyan edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde, otuz altı Sûre-i İhlâs miktarınca, herbiri zi’l-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor.

Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı


Haşiye-1

Amerika’da aynen bu vakıa olmuştur.


adem-i intizam: düzensizlik, düzenin yokluğu (bk. n-ẓ-m)
âdi: basit, normal, sıradan
beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n)
cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a)
cihet: yön
cüda olmak: ayrı düşmek
daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y)
haşiye: dipnot, açıklayıcı not
hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b)
hayalât: hayaller (bk. ḫ-y-l)
hazine-i gayb: görünmeyen hazine (bk. ğ-y-b)
hazine-i ilm-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren ilim hazinesi (bk. a-l-m; v-ḥ-d)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m)
i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z)
iaşe: beslenme, geçim (bk. a-y-ş)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
intizâmât-ı san’at: san’attaki düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ṣ-n-a)
intizamsız: düzensiz (bk. n-ẓ-m)
kemâl-i nizam ve intizam: mükemmel bir düzen ve tertip (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kerem: ikram, bağış, iyilik (bk. k-r-m)
kitab-ı kâinat: kâinat kitabı; bir kitap gibi yazılmış bütün evren (bk. k-t-b; k-v-n)
küfran: iyilik bilmeme, nankörlük (bk. k-f-r)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lütuf: iyilik, ihsan, bağış (bk. l-ṭ-f)
mâbeyn: aramanzum: şiir gibi vezinli yazılmış eser (bk. n-ẓ-m)
marifet-i İlâhiye: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; e-l-h)
marifet-i Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; ṣ-n-a)
meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol, usül
mevcut: var olan (bk. v-c-d)
mu’cize-i rahmet: Allah’ın rahmet mu’cizesi (bk. a-c-z; r-ḥ-m)
münasebet-i mâneviye: mânevî ilişki, bağlantı (bk. n-s-b; a-n-y)
muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m)
müstağni: ihtiyaç duymayan, muhtaç olmayan (bk. ğ-n-y)
müteşekkil: meydana gelmiş, oluşmuş
müteveccih: yönelmiş
necm: kısım, durak; yıldız
nevi: çeşit, tür
nihayetsiz: sonsuz
rabıta: bağ, ilgi
sema: gökyüzü (bk. s-m-v)
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
şüzuz etmek: kural dışı kalmak
tazammun: içine alma, içerme
tecellî: görünme, yansıma (bk. c-l-y)
tefsir etme: açıklama, yorumlama (bk. f-s-r)
terkibat: birleşimler, sentezler
teşkil: meydana getirme
umumî: genel
uslûp: ifade tarzı
vakıa: olay
vezin: şiirdeki ahenk ölçüsü
zi’l-ecniha: çok yönlü (bk. ẕi)

cihetiyle herbir yıldız, kayıt altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki birer birer herbir yıldıza, mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır.

İşte, intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al.

 وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ 1 

nın bir sırrını bil.

Hem âyet-i

 وَمَا يَنْبَغِى لَهُ 2

sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’ân’ın hakikatleri o kadar büyük, âli, parlak ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ,

يَوْمَ نَطْوِى السَّمَۤاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ 3

    يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا 4

    اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ     5

gibi hadsiz hakikatleri buna şahittir.

Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi, i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen, kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cümud ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvisinden

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ     6


Dipnot-1

“Biz Peygambere şiir öğretmedik…” Yâsin Sûresi, 36:69.

Dipnot-2

“…bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.

Dipnot-3

“O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.

Dipnot-4

“O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter.” A’râf Sûresi, 7:54.

Dipnot-5

“Tek bir sesledir ki, onların hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler.” Yâsin Sûresi, 36:53.

Dipnot-6

“Göklerde ne var, yerde ne varsa, herşeyin hakikî sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder.” Cum’a Sûresi, 62:1.


âli: yüksek, yüce
asr-ı cahiliyet: İslâmdan önceki asır, küfür ve cehâlet asrı
beyn: ara
cihet: yön
daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
farz etmek: varsaymak
hadsiz: sayısız
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b)
hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet (bk. h-d-y)
i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z)
ibret: düşündürücü ders
intizamsızlık: düzensizlik (bk. n-ẓ-m)
kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)
lisan-ı ulviye: yüce lisan
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
müteveccih: yönelmiş
necm-i âyet: âyet yıldızı
necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız
neşir: yayma
nevi: çeşit, tür
nisbet edilmek: kıyaslanmak (bk. n-s-b)
nisbet-i hafiye: gizli bağ (bk. n-s-b)
nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
perde-i cümud: donuk, katı perde
revnaktar: göz alıcı güzellik
sahrâ-yı bedeviyet: bedeviliğin hüküm sürdüğü yer, çöl
şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n)
tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve duyarsızlık karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l)
zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem,

 يُسَبِّحُ 

sadasıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, huşyar oluyorlar, kıyam edip zikr ediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat 

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ 1 

sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ber ve bahr birer lisan ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa, bu zamandan ta o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikını göremezsin.

Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile, yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın en yüksek bir derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:

Gayet yüksek ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi, onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görünmeyen—ve halen görünmüyor—o ağaca dair, biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir âzâsına mukabil birer resim çekse, birer hudut çizse, daldan


Dipnot-1

“Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu (Allah’ı) tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.


acip: şaşırtıcı, hayret verici
arz: dünya
arz-ı dîdar etmek: kendini göstermek
ateşpare: ateş parçası
âzâ: uzuvlar, organlar
bahr: deniz
ber: kara, yer
camid: cansız, katı
cüz’: parça (bk. c-z-e)
dekaik: incelikler
derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z)
envâ-ı i’câz: mu’cizelik türleri (bk. a-c-z)
farz etmek: varsaymak
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hudut: sınır
huşyar: uyanık
i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z)
kelime-i hikmetnümâ: hikmet ifade eden kelime, hikmetli söz (bk. k-l-m; ḥ-k-m)
kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ)
kıyam etme: ayağa kalkma (bk. ḳ-v-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lisan: dil
mahiyet: özellik, nitelik, içyüz
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m)
mevcudat-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m)
mezkûr: sözü geçen
mukabil: karşılık
münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
mürur-u zaman: zamanın geçmesi
muvazenet: denge (bk. v-z-n)
nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
nebatat: bitkiler
neşretmek: yaymak
nevi: çeşit, tür
neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m)
nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
nur-u hakikat-edâ: gerçeğin ve doğrunun ortaya çıkmasına vesile olan nur, ışık (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)
perde-i gayb: görünmeyen perde (bk. ğ-y-b)
perde-i ülfet: alışkanlık perdesi
sada: ses
sair: diğer
sathî: sığ, yüzeysel
sayha: sesleniş
suret: şekil, biçim; görüntü, resim (bk. ṣ-v-r)
tabakat-i mestûriyet: gizlilik tabakası
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f)
uzuv: organ
zemzeme-i i’caz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z)
zikretmek: Allah’ı anmak
zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

meyveye, meyveden yaprağa, bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.

Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın dahi, hakikat-i mümkinata dair—ki o hakikat, dünyanın iptidasından tut, ta âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten Arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair—beyanat-ı Furkaniyesi, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer suret vermiştir ki, bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur’ân’ın tasvirine “Maşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Hakîm!” demişler.

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1 

temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniyeyi, bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edelim ki, o şecere-i nuraniye nin daire-i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenahi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı,

يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ 2

    فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى     3

هُوَ الَّذِى يُصَوِّرُكُمْ فِى اْلاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَۤاءُ     4


Dipnot-1

“En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.

Dipnot-2

“Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.

Dipnot-3

“Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Allah.” En’âm Sûresi, 6:95.

Dipnot-4

“Annelerinizin rahimlerinde size kendi dilediği gibi bir şekil veren de Odur.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:6.


hududundan tut, ta

وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ 1

    خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ     2

وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ     3

hududuna kadar uzanmış o hakikat-i nuraniyeyi, bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan etmiştir ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Furkaniyeye karşı “Sübhanallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.

Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, ta en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir tenasüp tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır.

Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın ta en ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur’ân-ı cami’in nusus ve vücuhundan ve işarat ve rümuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiyenin


Dipnot-1

“Gökler Onun kudret elinde dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.

Dipnot-2

“Gökleri ve yeri altı günde yaratan Odur.” Hûd Sûresi, 11:7.

Dipnot-3

“Güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirdi.” Ra’d Sûresi, 13:2.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
âdâb: davranış kuralları
akl-ı beşer: insan aklı
ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m)
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
beyanat-ı Furkaniye: hak ile batılı birbirinden ayıran Kur’ân’ın açıklamaları, izahları (bk. b-y-n; f-r-ḳ)
cevelân eden: dolaşan, gezen
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
daire-i imkân: bir şeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat (bk. m-k-n)
daire-i melekût: varlıkların iç yüzüyle alakalı görünmeyen daire (bk. m-l-k)
daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi (bk. v-c-b)
ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenâb-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ)
erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n)
erkân-ı hamse: beş esas, şart (bk. r-k-n)
erkân-ı sitte: altı esas, şart (bk. r-k-n)
gayat: gayeler, amaçlar
hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Cenâb-ı Allah’ın isim, sıfat, iş ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; ş-e-n; f-a-l)
hakikat-i nuraniye: nurlu, parlak gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r)
hikemiyât: hikmetli söz ve düşünceler (bk. ḥ-k-m)
hudut: sınır, uç
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
idrak: anlayış, kavrayış
işarat: işaretler, deliller
izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r)
kemâl-i münasebet: mükemmel bir uygunluk (bk. k-m-l; n-s-b)
Kur’ân-ı cami’: herşeyi içinde bulunduran Kur’ân-ı Kerim (bk. c-m-a)
mutabık: uygun
muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n)
nusus: nasslar, açık hükümler
rümuz: remizler, işaretler
şecere-i azîme: çok büyük ağaç (bk. a-ẓ-m)
semerât: meyveler, neticeler
Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiye: İslâmın büyük ve yüce kanunları (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m)
Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
teferruat: ayrıntılar
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
tevahhuş: korkmak, ürkmek
vücuh: vecihler, yönler

kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve resaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel-ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِۤى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا     1

bu hakikate işaret eder.

اَللّٰهُمَّ يَا مُنَزِّلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمِينَ يَا مُسْتَعَانُ     2


Dipnot-1

“Hamd o Allah’a mahsustur ki, kuluna kitabı indirmiş ve o kitapta hiçbir tezat ve eğriliğe yer vermemiştir.” Kehf Sûresi, 18:1.

Dipnot-2

Ey Kur’ân’ı indiren Allahım! Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın hakkı için, kalblerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Âmin, ey kendisinden istimdad edilen Müsteân!


bâhusus: özellikle
beşer: insan
beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)
burhan-ı kàtı’: kesin delil
cemî: bütün (bk. c-m-a)
cerh edilmez: çürütülmez
ebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d)
eşya: şeyler, varlıklar
ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l)
hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
ilm-i cüz’î: az ve sınırlı ilim (bk. a-l-m; c-z-e)
ilm-i muhît: herşeyi ihata edici, kuşatıcı ilim (bk. a-l-m)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kemâl-i intizam ve muvazenet: mükemmel düzen ve denge (bk. k-m-l; n-ẓ-m; v-z-n)
müşahede etme: görme (bk. ş-h-d)
müstenid: dayanan (bk. s-n-d)
resanet: sağlamlık
şahid-i âdil: adaletli ve doğruları söyleyen şahit (bk. ş-h-d; a-d-l)
ümmî: okuma yazma bilmeyen

KAYNAK

http://www.erisale.com/#content.tr.1.200

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

OM NATUREN – 1 – Svenska – Turkiska språkstudier

OM NATUREN – 1 – Svenska – Turkiska språkstudier
OM NATUREN – 1 – Svenska – Turkiska språkstudier
OM NATUREN – 1 – Svenska – Turkiska språkstudier
https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2022/08/Svenska-–-Turkiska-sprakstudier-Om-Naturen-1.pdf

Svenska – Turkiska språkstudier

I dessa språkstudier studerades första delen av boken Turkish Nature Treatise, som översatts från turkiska till svenska.

Bu dil çalışmalarında Türkçeden İsveççeye tercüme edilen Türk Tabiat Risalesi kitabının birinci bölümü incelenmiştir.

NOTERA:

Medan den här studien genomfördes inleddes den först med en svensk mening.

Sedan översattes den från Google Translate.

Därför förekom det enstaka förkortningar av meningar och semantiska skiftningar i översättningar.

Av denna anledning inkluderades originaltexten till Nature Risalesi, som översatts från turkiska till svenska.

Ord vars betydelse är okänd i originaltexten placerades också under meningarna i form av en liten ordbok.


NOT:

Bu çalışma yapılırken ilk önce İsveççe cümle ile başlandı.

Ardından Google Translate’ten çevirisi konuldu.

Bu yüzden çevirilerde zaman zaman cümle düşüklükleri ve anlam kaymaları oldu.

Bu nedenle en son Türkçe’den İsveççe’ye çevirisi yapılan Tabiat Risalesi’nin original metni konuldu.

Orijinal metinde anlamı bilinmeyen kelimelerin de küçün bir sözlük şeklinde cümlelerin altına yerleştirildi.


OM NATUREN – 1

DOĞA HAKKINDA – 1

Tabiat Risalesi – 1


FÖRSTA SÄTTET:

İLK YOL:

AMMA BİRİNCİ YOL


Detta är föreställa sig att bildandet av ting och förekomsten av skapelser sker genom en samverkan av orsaker i universum.

Bu, şeylerin oluşumunun ve yaratılmışların varlığının, evrendeki nedenlerin etkileşimi yoluyla gerçekleştiğini hayal etmektir.

ki, esbab-ı âlemin içtimaıyla teşkil-i eşya ve vücud-u mahlûkattır.


esbab-ı âlem: bu âlemdeki sebepler

içtima: toplanma, bir araya gelme

teşkil-i eşya: varlıkların oluşması, meydana gelmesi

vücud-u mahlûkat: yaratılmışların varlığı


Vi skall bara nämna tre av dess många omöjligheter.

Biz onun pek çok imkânsızlığından yalnızca üçünü zikredeceğiz.

Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.


muhâlât: olması imkânsız şeyler

zikretmek: anlatmak


Första omöjligheten

İlk imkansızlık

BİRİNCİSİ


Föreställ dig ett apotek där det finns hundratals burkar och flaskor fyllda med helt olika ämnen och en levande dryck och ett botemedel behöver framställas ur dessa läkemedel.

Birbirinden farklı maddelerle dolu yüzlerce kavanoz ve şişenin olduğu ve bu ilaçlardan bir canlı iksir ve tedavi yapılması gereken bir eczane düşünün.

Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayattar, harika bir tiryak, onlardan yapılmak icap etti. 


ecza: parçalar

muhtelif: değişik, çeşitli

edviye: devâlar, ilâçlar

zîhayat: hayat sahibi, canlı

macun: karışım halinde ilaç

hayattar: canlı

tiryak: ilâç

icap etmek: gerekmek


Så vi går till apoteket, undersöker varje dryck och finner att ingredienserna finns där i överflöd.

Bu yüzden eczaneye gidiyoruz, her iksiri inceliyoruz ve malzemelerin bolca orada olduğunu görüyoruz.

Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayattar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan herbirisini tetkik ettik.

efrad: fertler, bireyler

tetkik etmek: incelemek

Vi ser att ingredienserna har tagits i varierande men exakta mängder från varje bruk och flaska, ett uns från denna, tre från den andra, sju från nästa, och så vidare.

Malzemelerin her değirmenden ve şişeden farklı ama kesin miktarlarda, bundan bir ons, diğerinden üç, diğerinden yedi vb. alındığını görüyoruz.

Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından, ve hâkezâ, muhtelif miktarlarda eczalar alınmış.

mizan-ı mahsus: özel ölçü

dirhem: eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi

hâkezâ: bunun gibi

muhtelif: değişik, çeşitli

ecza: parçalar

Om ett uns för mycket eller för lite hade tagits så hade den levande drycken inte varit levande och skulle inte uppvisat sin speciella egenskap.

Bir ons çok fazla veya çok az alınmış olsaydı, canlı iksir canlı olmazdı ve özel niteliğini göstermezdi.

Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. 

macun: karışım halinde ilaç

zîhayat: hayat sahibi, canlı

hâsiyet: özellik

Därefter studerar vi det botemedlet.

Sonra, bu çareyi inceliyoruz.

Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik.

hayattar: canlı

tiryak: ilâç

tetkik etmek: incelemek

Återigen har ingredienserna tagits från burkarna med en viss mängd så om även den minsta mängd för mycket eller för lite hade tagits skulle botemedlet förlorat sin speciella egenskap.

Yine, malzemeler kavanozlardan belli bir oranda alınmış olduğundan, en ufak bir miktarı bile çok fazla veya çok az alınsa, çare özel özelliğini kaybedecektir.

Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsusla bir madde alınmış ki, zerre miktarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder.

mizan-ı mahsus: özel ölçü

zerre miktarı: çok az miktar

ziyade: çok

tiryak: ilâç

hassa: özellik

Burkarna är fler än 50 och ingredienserna har tagits från var och en eftermått och mängd som alla är olika.

Kutular 50’den fazladır ve malzemeler her biri farklı ölçü ve miktarlardan alınmıştır.

O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizanla alınmış gibi, ayrı ayrı miktarda eczaları alınmış.

ziyade: çok

mizan: ölçü, tartı

ecza: kısımlar, parçalar

Är det på något sätt möjligt eller troligt att flaskorna och burkarna skulle ha slagits omkull av slumpen eller en plötslig vindpust och att endast de exakta men olika måtten hade tagits från var och en av dem när det spilldes ut för att sedan ordna sig själv och samverka för att bilda drycken? 

Şişelerin ve teneke kutuların tesadüfen veya ani bir rüzgarla devrilmesi ve her birinden döküldüğü sırada alınan kesin ama farklı ölçümlerin olması, herhangi bir şekilde mümkün veya muhtemel midir? İçmek?

Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler?

cihet: yön

muhtelif: değişik, çeşitli

macun: karışım halinde ilaç

teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak

Finns det något mer vidskepligt, omöjligt och absurt än detta?

Bundan daha batıl, imkansız ve saçma bir şey var mı?

Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı? 

hurafe: delile dayanmayan saçma inanış

muhal: imkânsız

bâtıl: hak olmayan, boş

Om en åsna kunde tala, skulle den säga: ”Jag kan inte acceptera denna ide”, för att sedan galoppera iväg!

Bir eşek konuşabilseydi, “Bu fikri kabul edemem” der ve sonra dörtnala koşardı!

Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.

muzaaf: kat kat, katmerli

På samma sätt kan varje levande skapelse liktas vid den levande drycken i jämförselsen och varje växt vid ett levande botemedel.

Aynı şekilde her canlı, kıyasın canlı içeceğine, her bitki de canlı bir devaya benzetilebilir.

İşte bu misal gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur. Ve herbir nebat, hayattar bir tiryak gibidir ki,

zîhayat: canlı; hayat sahibi

macun: karışım halinde ilaç

nebat: bitki

hayattar: canlı

tiryak: ilâç

För de består av materia som har tagits i de mest exakta mått från verkligt många ich verkligen olika ämnen.

Çünkü onlar gerçekten çok farklı maddelerden en kesin ölçülerde alınmış maddelerden oluşurlar.

çok müteaddit eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçüyle alınan maddelerden terkip edilmiştir.

müteaddit: türlü türlü, çeşitli

ecza: kısımlar, parçalar

muhtelif: değişik, çeşitli

terkip etmek: birleştirmek, sentez yapmak

Om dessa tillskrivs orsakerna och beståndsdelarna och det påstår att, ”orsakerna skapade dessa,” så är det orimligt, omöjligt och absurt hundra gånger om, precis som det var att hävda att drycken på apoteket kom till genom att flaskorna knuffades omkull av misstag.

Eğer bunlar sebeplere ve bileşenlere atfedilirse ve “nedenler bunları meydana getirdi” denilirse, o zaman bu, tıpkı eczacıdaki iksirin ortaya çıktığını iddia etmek gibi, mantıksız, imkânsız ve yüz kere saçmadır. şişelerin kazayla devrilmesiyle oluşur.

Eğer esbaba, anâsıra isnad edilse ve “Esbab icad etti” denilse, aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücut bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.

esbab: sebepler

anâsır: unsurlar, elementler

isnad: dayandırma

icad etmek: var etmek, yaratmak

macun: karışım halinde ilaç

vücut bulmak: meydana gelmek; var olmak

muhal: imkânsız

bâtıl: hak olmayan, boş

Kortsagt: De livsnödvändiga ämnena i detta väldiga universums apotek, som mäts med den Allvise och Eviges ödesvåg kan bara bli till genom gränslös visdom, oändlig kunskap och allomfattande vilja.

Özetle: Kaderin Hakim ve Ebedi dalgasıyla ölçülen bu geniş evrenin eczanesindeki hayati maddeler, ancak sonsuz bir akıl, sonsuz bir ilim ve her şeyi kuşatan irade ile var olurlar.

Elhasıl, şu eczahane-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelînin mizan-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şâmil bir irade ile vücut bulabilir.

elhasıl: kısaca, özetle

eczahane-i kübrâ-yı âlem: büyük bir eczane olan âlem, kâinat

Hakîm-i Ezelî: her işini hikmetle yapan ve varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah

mizan-ı kazâ ve kader: kazâ ve kader terazisi

mevâdd-ı hayatiye: hayat için gerekli maddeler

hadsiz: sınırsız, sayısız

hikmet: her şeyin yerli yerinde ve anlamlı olması ve bir hedefe yönelik olarak yaratılması

nihayetsiz: sınırsız

şâmil: kapsamlı

irade: dileme, tercih etme

vücut bulmak: meydana gelmek; var olmak

Den stackare som menar det är verket av beståndsdelar, orsaker och naturen som rinner lik en blind, döv och ändlös å är dummare än den dåraktiga, yrande person som hävdar att det underbara botemedel hällde ut sig själv när flaskorna slogs omkull och bildade sig själv.

Kör, sağır ve sonsuz bir ırmak gibi akan elementlerin, sebeplerin ve tabiatın eseri olduğunu zanneden zavallı, harika şifanın şişeler devrilip kendi kendine oluştuğunu iddia eden budala, çılgından daha aptaldır.

“Kör, sağır, hudutsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabâyi ve esbabın işidir” diyen bedbaht, “O tiryak-ı acip, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır.

hudutsuz: sınırsız

küllî: geniş, kapsamlı               

anâsır: unsurlar, elementler

tabâyi: tabiatlar

esbab: sebepler

bedbaht: talihsiz, kötü

tiryak-ı acip: hayret verici ilâç

divane: akılsız, deli

hezeyancı: boş söz söyleyen, saçmalayan

ziyade: çok

Ja, denna förnekelse är idiotisk, meningslös och absurt nonsens.

Evet, bu inkar aptalca, anlamsız ve absürt bir saçmalıktır.

Evet, o küfür ahmakane, sarhoşâne, divanece bir hezeyandır.

küfür: Allah’ın varlığını inkâr etme

ahmakane: aptalca

sarhoşane: sarhoşça

divanece: akılsızca, delice

hezeyan: boş söz, saçmalama

Andra omöjligheten

İkinci imkansızlık

İKİNCİ MUHAL

Om allt inte tillskrivits den Enda Enheten och Allhärlige, måste det då i varje levande skapelses kropp finnas otaliga beståndsdelar och orsaker som ingriper.

Eğer her şey bir tek ve şanlı olana isnad edilmediyse, o halde her canlının vücudunda sayısız unsur ve araya giren sebepler olmalıdır.

Eğer herşey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, belki esbaba isnad edilse, lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbabı, herbir zîhayatın vücudunda müdahalesi bulunsun. 

Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde tecellî eden Allah

Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, kudret sahibi Allah

esbab: sebepler

isnad: dayandırma

âlem: dünya, evren

anâsır: unsurlar, elementler

zîhayat: canlı; hayat sahibi

Även i en liten skapelses kropp, som en flugas är allt i fullständig ordning med den finaste balans och perfekta harmoni.

Sinek gibi küçücük bir canlının bedeninde bile her şey en ince denge ve mükemmel uyumla eksiksiz bir düzen içindedir.

Halbuki, sinek gibi bir küçük mahlûkun vücudunda, kemâl-i intizamla, gayet hassas bir mizan ve tamam bir ittifakla,

mahlûk: varlık

kemâl-i intizam: mükemmel ve eksiksiz düzen

mizan: terazi, ölçü

ittifak: birleşme

Det finns inga olika och ömsesidigt motsatta motstridiga orsaker.

Farklı ve birbiriyle çatışan nedenler yoktur.

muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbabın içtimaı

muhtelif: değişik, çeşitli

mübâyin: farklı, birbirinin zıddı

esbab: sebepler

içtima: toplanma, bir araya gelme

Det är en sådan uppenbar omöjlighet att till och med någon med en tillstymmelse av medvetande sulle säga: ” Detta är omöjligt, det kan inte vara så!”.

O kadar açık bir imkansızlıktır ki, bir nebze şuur sahibi bile, “Bu olmaz, olamaz!” diyebilir.

o kadar zâhir bir muhaldir ki, sinek kanadı kadar şuuru bulunan, “Bu muhaldir, olamaz” diyecektir.

zâhir: açıkça görünen

muhal: imkânsız

şuur: anlayış, idrâk, bilme, farkına varma

Flugans lilla kropp hänger samman med de flesta av universums beståndsdelar och orsaker, den kanske är i själva verket är en sammanfattning av dessa.

Sineğin küçük gövdesi, evrenin birçok unsuru ve nedeni ile bağlantılıdır, aslında bunların bir özeti olabilir.

Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinatın esker anâsır ve esbabıyla alâkadardır, belki bir hülâsasıdır.

kâinat: evren

ekser: pek çok

anâsır: unsurlar, elementler

esbab: sebeple

alâkadar: ilgili, bağlantılı

Om detta inte tillskrivs den Evige och Allsmäktige så måste dessa materiella orsaker av sig själv vara närvarande i flugans omedelbara närhet, inträda i dess lilla kropp och/eller en cell i dess ögon, som är ett litet exempel av dess kropp.

Eğer bu, Ebedi ve Cenâb-ı Hakk’a nispet edilmezse, bu maddî sebeplerin, sineğin yakın çevresinde, küçücük bedenine ve/veya vücudunun küçücük bir örneği olan gözündeki bir hücreye girmesi gerekir.

Eğer Kadîr-i Ezelîye verilmezse, o esbab-ı maddiye, onun vücudu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir nümunesi olan gözündeki bir hücresine girmeleri icap ediyor.

Kadîr-i Ezelî: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah

esbab-ı maddiye: maddî sebepler

vücud: varlık

nümune: örnek

icap etmek: gerekli olmak

För om en orsak är av materiell natur så är det nödvändigt att den är i omedelbar närhet, och inuti, för att kunna påverka.

Çünkü bir neden maddi nitelikteyse, etki edebilmesi için yakın çevresinde ve içinde olması gerekir.

Çünkü, sebep maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor.

müsebbeb: sebebin neticesi

Detta kräver att man acceptera den materiella världens grundkomponenter och naturen är fysiskt närvarande inuti den lilla cellen, där det inte ens finns plats för två flugors fingrar, och arbetar där som en mästare.

Bu, maddi dünyanın temel bileşenlerini kabul etmeyi gerektirir ve doğa, iki sineğin parmaklarına bile yer olmayan küçücük hücrenin içinde fiziksel olarak bulunur ve orada bir usta gibi çalışır.

Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte, erkân-ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabul etmek lâzım geliyor.

erkân-ı âlem: maddî âlemin temel unsurları

anâsır: unsurlar, elementler

tabâyi: tabiatlar

Ett sådant sätt skulle även de mest dåraktiga av skeptiker skämmas över.

Böyle bir yol, en aptal şüphecileri bile utandırırdı.

İşte, Sofestâînin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyor.

Sofestâîler: kâinatın yaratıcısını kabul etmemek için herşeyi, hattâ kendilerini dahi inkâr edenler

ebleh: ahmak; geri zekâlı

meslek: gidilen yol, metod

Tredje omöjligheten

Üçüncü imkansızlık

ÜÇÜNCÜ MUHAL

Det är en etablerad regel att, ”Om ett väsen har enhet, kan det bara ha utgått från ett enda väsen, från en hand”.

“Bir varlığın birliği varsa, ancak tek bir varlıktan, tek elden çıkmış olabilir” kuralı yerleşmiş bir kaidedir.

اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ  kaide-i mukarreresiyle, “Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir.” 

kaide-i mukarrere: kesinleşmiş kural

mevcud: varlık

vahdet: birlik

vâhid: bir olan ve birliği herşeyi kaplayan

sudur etmek: ortaya çıkmak

Särskilt om det uppvisar ett fullständigt liv, med en perfekt ordning och känslig balans, visar det att det inte inte utgick från flera händer, vilket skulle vara orsak till konflikter och förvirring, utan från en hand som är Allmäktig och Allvis.

Hele hele mükemmel bir düzen ve hassas bir denge ile tam bir hayat sergiliyorsa, onun ihtilaf ve karışıklığa sebep olacak birkaç elden değil, üstün ve hikmet sahibi tek elden çıktığını gösterir.

Hususan o mevcut, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mizan içinde ve câmi bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddit ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakim olan birtek elden çıktığını gösterdiği halde;

hususan: bilhassa, özellikle

intizam: tertip, düzen

mizan: terazi, ölçü

câmi: kapsamlı, geniş

mazhar: erişme, sahip olma

bilbedâhe: açık bir şekilde

sebeb-i ihtilâf: anlaşmazlık ve uyuşmazlık sebebi

keşmekeş: karışıklık

müteaddit: birden fazla, çok sayıda

kadîr: güç ve kudret sahibi

hakîm: her işini hikmetle ve belli bir gaye ile yapan

Att därför  tillskriva ett sådant enhetligt välordnat och välbalanserat väsen ett virrvarr av otaliga händer, livlösa, okunniga, aggresssiva, omedvetna, kaotiska, blinda och döva naturliga orsaker, en blindhet och dövhet som ökar med deras samverkan och sammanblanding mellan de otaliga möjligheternas sätt är att acceptera otaliga omöjligheter på samma gång.

Bu nedenle, böylesine düzenli ve dengeli bir varlığa, cansız, cahil, saldırgan, bilinçsiz, kaotik, kör ve sağır doğal nedenlerin oluşturduğu karmakarışık bir varlığa, birbirleriyle etkileşimi ve birbirine karışmasıyla artan bir körlük ve sağırlık yüklemek. Sayısız olasılığın kipleri, sayısız olanaksızlığı aynı anda kabul etmektir.

hadsiz ve câmid ve cahil, mütecaviz, şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbab-ı tabiiyenin karmakarışık ellerine—hadsiz imkânat yolları içinde ve içtima ve ihtilâtla o esbabın körlüğü, sağırlığı ziyadeleştiği halde—o muntazam ve mevzun ve vâhid bir mevcudu onlara isnad etmek, yüz muhali birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır.

hadsiz: sınırsız, sayısız

câmid: cansız

mütecaviz: saldırgan, haddi aşan

şuursuz: bilinçsiz

esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler

hadsiz: sınırsız, sayısız

imkânat: olabilirlikler; varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olanlar

içtima: toplanma, bir araya gelme

ihtilât: karışıklık

esbab: sebepler

ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak

muntazam: düzenli, tertipli

mevzun: ölçülü, dengeli

vâhid: bir olan ve birliği herşeyi kaplayan

mevcud: varlık

isnad etmek: dayandırmak

muhal: imkânsız

Vi lämnar denna omöjlighet åt sidan och antar att materiella orsaker har effekter och att dessa effekter endast kand uppstå genom direkt kontakt och beröring.

Bu imkansızlığı bir kenara bırakıyoruz ve maddi sebeplerin etkilerinin olduğunu ve bu etkilerin ancak doğrudan temas ve dokunma ile meydana gelebileceğini varsayıyoruz.

Haydi, bu muhalden kat-ı nazar, esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri, mübaşeretle ve temasla olur.

muhal: imkânsız

kat-ı nazar: görmezden gelme

esbab-ı maddiye: maddî sebepler

tesir: etki

mübaşeret: doğrudan temas

Dock sker de naturliga orsakernas kontakt genom levande skapelsers yttre.

Ancak, doğal nedenler, canlı yaratılışın dışından temas eder.

Halbuki, o esbab-ı tabiiyenin temasları, zîhayat mevcutların zâhirleriyledir.

esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler

zîhayat: canlı

mevcut: varlık

zahir: açık, görünen

Och ändå ser vi att sådana skapelsers inre, där de materiella orsakernas händer varken kan nå eller vidröra, är likt ett konstverk tio gånger mer känsligt, välordnat och perfekt än dess yttre.

Ama yine de görüyoruz ki, maddî sebeplerin ellerinin ulaşamadığı, dokunamadığı bu tür yaratılmışların içi, bir sanat eseri gibi, dışından on kat daha narin, düzenli ve kusursuzdur.

Halbuki görüyoruz ki, o esbab-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha lâtif, san’atça daha mükemmeldir. 

esbab-ı maddiye: maddî sebepler

zîhayat: canlı

bâtın: görünmeyen, gizli

zâhirî: açık

muntazam: düzenli, tertipli

lâtif: güzel, hoş

Därför är även de minsta av skapelser, på vilka materiella orsakers händer och organ inte kan sitta eller vidröra deras yttre på samma gång, mer underliga och underbara när det gäller deras konstverk och skapande än de största av skapelser.

Bu nedenle, maddî sebeplerin el ve organlarının aynı anda üzerine oturamadığı veya dış kısımlarına dokunamadığı mahlûkların en küçüğü bile, sanat ve yaratılışlarında, yaratılmışların en büyüğünden daha harikulade ve harikadır.

Esbab-ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyade san’atça acip, hilkatçe bedî bir surette oldukları halde, 

cihet: yön, taraf

mahlûk: varlık

ziyade: çok

acip: hayret verici

hilkat: yaratılış

bedî: güzel; benzersiz

suret: biçim, görünüş

Att tillskriva livlösa, oventande, grova, avlägsna, vidsträckta, motstridiga, döva och blinda orsaker kand endast vara resultatet av komplett blind och dövhet.

Cansız, habersiz, kaba, uzak, uçsuz bucaksız, çelişkili, sağır ve kör sebepler yüklemek ancak tam körlük ve sağırlığın sonucu olabilir.

o câmid, cahil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbaba isnad etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur.

câmid: cansız, katı

esbab: sebepler

isnad etmek: dayandırmak

KAYNAKLAR

Om Naturen, Said Nursi, Sözler Neşriyat, İstanbul.

https://www.sozler.com.tr/urun/tabiat-risalesi-isvecce

http://www.erisale.com/#content.tr.3.293

SİYASİ PARTİLERİN EĞİTİM PROGRAMLARI

2023 Türkiye seçimleri ve oy pusulası sıralaması: Hangi parti ve ittifaklar kaçıncı sırada?

“Biz birlikte Türkiyeyiz” dersdunyasi.net

Bu sayfada siyasi partilerin eğitim programları yer almaktadır. Kaynak olarak siyasi partilerin kendi internet siteleri kullanılmıştır.

2023 Türkiye seçimleri ve oy pusulası sıralaması: Hangi parti ve ittifaklar kaçıncı sırada?
2023 Türkiye seçimleri ve oy pusulası sıralaması: Hangi parti ve ittifaklar kaçıncı sırada?

CUMARTESİ DERSLERİ

26. Söz – Kader Risalesi – Dördüncü Mebhas: Eğer Desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki; kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?” - Elcevap: …
26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”
26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home ve https://beta.erisale.com/tr/ adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

13. 3. On Üçüncü Söz – Birkaç biçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır

13. 2. On Üçüncü Sözün İkinci Makamı

13.1. On Üçüncü Söz Ders – i İbret

12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas

12. 2. On İkinci Söz – İkinci ve Üçüncü Esas

12. 1. On İkinci Söz – Birinci Esas

11. 3. Onbirinci Söz Hakikatin Yüzü 2

10.16. Onuncu Söz Hatime

10.15. Onuncu Söz Onikinci Hakikat

10.14. Onuncu Söz Onbirinci Hakikat

10.13. Onuncu Söz Onuncu Hakikat

10.12. Onuncu Söz Dokuzuncu Hakikat

10.11. Onuncu Söz Sekizinci Hakikat

10.10. Onuncu Söz Yedinci Hakikat

10.9. Onuncu Söz Altıncı Hakikat

10.8. Onuncu Söz Beşinci Hakikat

10.7. Onuncu Söz Dördüncü Hakikat

10.6. Onuncu Söz Üçüncü Hakikat

10.5. Onuncu Söz İkinci Hakikat

10.4. Onuncu Söz 3. ve 4. İşaret ile 1. Hakikat

10.3. Onuncu Söz Mukaddime İkinci İşaret .

10.2. Onuncu Söz Mukaddime Birinci İşaret

10.1. Onuncu Söz Temsili Hikayecik 1-12. Suretler

9.2. Dokuzuncu Söz Beşinci Nükte

9. 1. Dokuzuncu Söz 1.-4. Nükteler

8. Sekizinci Söz

7. Yedinci Söz

6. Altıncı Söz

5. Beşinci Söz

4. Dördüncü Söz

3. Üçüncü Söz

2. İkinci Söz

1. Birinci Söz


12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas – Cumartesi Dersleri 12. 3.

12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas – Cumartesi Dersleri 12. 3.
12. 3. On İkinci Söz – Dördüncü Esas – Cumartesi Dersleri 12. 3.

On İkinci Söz

DÖRDÜNCÜ ESAS

Kur’ân’ın bütün kelimât-ı İlâhiye içinde cihet-i ulviyetini ve bütün kelâmlar üstünde cihet-i tefevvukunu anlamak istersen, şu iki temsîle bak.


beşer: insan
cemaat: topluluk, grup (bk. c-m-a)
cidal: mücadele, kavga
cihet-i tefevvuk: üstünlük yönü
cihet-i ulviyet: yücelik yönü
düstur-u cidâl: mücadele ve kavga prensibi
düstur-u hayat: hayat prensibi (bk. ḥ-y-y)
düstur-u teavün: yardımlaşma prensibi
fazilet: manevi değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l)
gayât: gayeler, amaçlar
hâcât-ı beşeriye: insanî ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici olan arzu ve istekleri (bk. n-f-s)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i felsefe: felsefenin hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’ân: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hissiyat-ı ulviye: yüksek hisler, yüce duygular
incizap: kendine çekme
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
ittifak: birlik, birleşme
kâfi: yeterli
kavî: kuvvetli, güçlü
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h)
kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)
kemâlât-ı insaniye: insana ait mükemmellikler (bk. k-m-l)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
livechillâh: Allah için
maâliyât: yüksek ve yüce fikirler
menfî milliyet: zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d)
rabıta: bağ
rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî: din, sınıf ve vatan bağı
rıza-i İlâhî: Allah rızası (bk. e-l-h)
saadet: mutluluk
saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n)
sed çekmek: engel olmak
selb olmak: ortadan kalkmak
semerât: meyveler, neticeler
tecavüz: saldırma, sataşma
temsîl: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d)
tezyid: arttırma
tilmiz: talebe, öğrenci
uhuvvet: kardeşlik
unsuriyet: ırkçılık

Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitabı vardır. Birisi, âdi bir raiyet ile cüz’î bir iş için, hususî bir hacete dair, has bir telefonla konuşmaktır. Diğeri, saltanat-ı uzmâ ünvanıyla ve hilâfet-i kübrâ namıyla ve hâkimiyet-i amme haysiyetiyle evâmirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla, bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhar eden ulvî bir fermanla mükâlemedir.

İkinci temsil: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar, o âyine miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi’ bir ziya alır. O nisbetle güneşle münasebettar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hanesine veya dam altındaki bağına tevcih etse, güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. Diğeri ise, hanesinden veya bağının damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakikî güneşin daimî ziyasıyla sohbet eder, konuşur ve lisan-ı hâl ile böyle minnettârâne bir sohbet eder, der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nazdârı olan nazenin güneş! Onlar gibi benim haneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın.” Halbuki âyine sahibi böyle diyemez. O kayıt altındaki güneşin aksi ise, âsârı mahduttur, o kayda göredir.

İşte, bu iki temsîlin dürbünüyle Kur’ân’a bak, ta ki i’câzını göresin ve kudsiyetini anlayasın.

Evet, Kur’ân der ki: “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup denizler mürekkep olsa, Cenâb-ı Hakkın kelimâtını yazsalar, bitiremezler.”1 Şimdi, şu nihayetsiz kelimat içinde en büyük makam Kur’ân’a verilmesinin sebebi şudur ki:

Kur’ân, İsm-i Âzamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın ilâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem semâvât ve arzın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitaptır. Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye


Dipnot-1

bk. Lokman Sûresi, 31:27.


âdi: normal, sıradan
arz: yer
âsâr: eserler
âyine: ayna
cami’: kapsayan (bk. c-m-a)
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
evâmir: emirler
ferman: buyruk
hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkimiyet-i amme: genel hâkimiyet, egemenlik (bk. ḥ-k-m)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hane: evhas: özel
haşmet: heybet, görkem
haysiyet: itibar, özellik
hilâfet-i kübrâ: insanın yeryüzünde temsil ettiği mânevî görev (bk. ḫ-l-f; k-b-r)
hitap: konuşma (bk. ḫ-ṭ-b)
hususî: özel
i’câz: mu’cizelik özelliği (bk. a-c-z)
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
izhar: açığa çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r)
kayıt: sınır
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)
kudsiyet: kusur ve noksandan yücelik, kutsallık (bk. ḳ-d-s)
lisan-ı hâl: hal ve beden dili
mahdut: sınırlanmış
mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d)
minnettârâne: minnetli bir şekilde
mükâleme: konuşma (bk. k-l-m)
münasebettar: ilişkili, bağlantılı (bk. n-s-b)
nam: ad, ünvan
nazdâr: nazlı
nazenin: ince, nazik
neşir: yayma
nihayetsiz: sonsuz
nisbet: oran (bk. n-s-b)
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
raiyet: halk, vatandaş
Rububiyet-i mutlaka: Rablık, Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b; ṭ-l-ḳ)
saltanat-ı âmme-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Allah’ın herşeye hükmeden, herşeyi kuşatan saltanatı, egemenliği (bk. s-l-ṭ; s-b-ḥ)
saltanat-ı uzmâ: çok büyük saltanat (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m)
semavat: gökler (bk. s-m-v)
tarz: şekil
temsil: örnek, benzetme (bk. m-s̱-l)
teşhir: ilan etme, duyurma
tevcih etme: yöneltme
ulvî: yüce, yüksek
ziya: ışık

hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta noktasında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir. Hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir. İşte bu sırdandır ki, “Kelâmullah” ünvanı kemâl-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş.

Amma sair kelimât-ı İlâhiye ise, bir kısmı has bir itibar ile ve cüz’î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz’î tecellîsiyle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir.1 Ekser ilhamat bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir. Meselâ, en cüz’îsi ve basiti, hayvanatın ilhamatıdır. Sonra avâm-ı nâsın ilhamatıdır.2 Sonra avâm-ı melâikenin ilhamatıdır. Sonra evliya ilhamatıdır. Sonra melâike-i izam ilhamatıdır. İşte, şu sırdandır ki, kalbin telefonuyla vasıtasız münacat eden bir veli der:

 حَدَّثَنِى قَلْبِى عَنْ رَبِّى 

Yani, “Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.”

Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînden haber veriyor.”

Hem der: “Kalbim Rabbimin âyinesidir, arşıdır.”

Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînin arşıdır.”

Çünkü, kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicapların4 nisbet-i ref’i derecesinde mazhar-ı hitap olabilir.


Dipnot-1

bk. Tâhâ Sûresi, 20:38-39.

Dipnot-2

bk. Nahl Sûresi, 16:68.

Dipnot-3

bk. İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs s.217, 390, 450, 451; İbni Kayyım, İğasetü’l-Lehefân 1:123; İbni Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn 1:40, 3:412; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî 11:345; İbni Hacer, el-İsâbe, 2:528.

Dipnot-4

bk. Ebû Ya’lâ, el-Müsned 13:520; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 6:278, 8:382; er-Rûyânî, el-Müsned 2:212; İbni Ebî Âsım, es-Sünne 2:367; et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân 16:95.


arş: taht (bk. a-r-ş)
Arş-ı Âzam: Cenab-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m)
avâm-ı melâike: meleklerden dereceleri düşük olanlar (bk. m-l-k)
avâm-ı nas: sıradan halk tabakası
âyine: ayna
azamet-i haşmet: haşmetin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m)
cihet: yön
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
defter-i iltifâtât-ı Rahmâniye: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah’ın iltifatlarını içeren defter (bk. r-ḥ-m)
derecat: dereceler
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
has: özel
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hicap: perde, örtü
hikmetfeşan: hikmet yayan (bk. ḥ-k-m)
hususiyet: özel olma, hususîlik
hutbe-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan Allah’ın konuşması (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l)
ilhamat: ilhamlar, Allah tarafından kalbe gelen mânâlar
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
Kelâmullah: Allah’ın kelamı (bk. k-l-m)
kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h)
kemâl-i liyakat: tam layık oluş (bk. k-m-l)
kitab-ı mukaddes: kutsal kitap (bk. k-t-b; ḳ-d-s)
külliyet: genellik, umumilik (bk. k-l-l)
mahsus: özel
mazhar-ı hitap: muhatap alınma, muhatap kabul edilme (bk. ẓ-h-r; ḫ-ṭ-b)
mecmua: kitap (bk. c-m-a)
melâike-i izam: büyük melekler (bk. m-l-k; a-ẓ-m)
muhabere: haberleşme
muhât: kapsama alanı
muhit: çevre, taraf
muhtelif: çeşitli
münacat: dua, yakarış (bk. n-c-v)
mütefavit: farklı farklı, çeşitli
nisbet-i ref’: ortadan kalkma oranı (bk. n-s-b)
nüzul: inme (bk. n-z-l)
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
Rabbü’l-Âlemin: âlemlerin Rabbi Allah (bk. r-b-b; a-l-m)
rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m)
rahmet-i vâsia-i muhîta: Allah’ın herşeyi kuşatan geniş rahmeti, merhamet ve şefkati (bk. r-ḥ-m)
rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
sair: diğer
saltanat: hâkimiyet, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
tecellî: belirme, görünme (bk. c-l-y)
teftiş: kontrol
Ulûhiyet: İlâhlık (bk. e-l-h)
zahir olan: görünen, ortaya çıkan (bk. ẓ-h-r)

İşte, bir padişahın saltanat-ı uzmâsı haysiyetiyle çıkan fermanı, âdi bir adamla cüz’î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve âli ise; ve gökteki güneşin feyzinden istifade, âyinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve fâik ise; Kur’ân-ı Azîmüşşan dahi, o nisbette bütün kelâmların ve hep kitapların fevkindedir.

Kur’ân’dan sonra, ikinci derecede kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin, dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır; o sırr-ı tefevvuktan hissedardırlar. Eğer bütün cin ve insanın Kur’ân’dan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa, yine Kur’ân’ın mertebe-i kudsiyesine yetişip tanzir edemez. Eğer Kur’ân’ın İsm-i Âzamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek istersen, Âyetü’l-Kürsî ve âyet-i

 وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ 1

ve âyet-i

 قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ 2

ve âyet-i

 يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ 3

ve âyet-i

 يَۤا اَرْضُ ابْلَعِى مَۤاءَكِ وَيَا سَمَۤاءُ اَقْلِعِى 4

ve âyet-i

 تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ 5

ve âyet-i

 مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ 6

ve âyet-i

 اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَالْجِبَالِ 7

ve âyet-i

 8 يَوْمَ نَطْوِى السَّمَۤاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ


Dipnot-1

“Gaybın anahtarları Allah katındadır.” En’âm Sûresi, 6:59.

Dipnot-2

“De ki: Ey mülkün hakikî sahibi olan Allahım!” Âl-i İmran Sûresi, 3:26.

Dipnot-3

“O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter. O, güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yarattı.” A’râf Sûresi, 7:54.

Dipnot-4

“Ey yer, vazifen bitti suyunu yut. Ey gök, hacet kalmadı, yağmuru kes.” Hûd Sûresi, 11:44.

Dipnot-5

“Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.

Dipnot-6

“Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.

Dipnot-7

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.” Ahzâb Sûresi, 33:72.

Dipnot-8

“O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.


âdi: normal, basit, sıradan
akis: yansıma
âli: yüce, yüksek
Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti
âyine: ayna
cilve: görünme (bk. c-l-y)
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
fâik: üstün
fehmetmek: anlamak
ferman: buyruk
fevkinde: üstünde
feyz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ)
haysiyet: itibar, özellik
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
istifade: faydalanma, yararlanma
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân (bk. a-ẓ-m)
kütüb-ü mukaddese: mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; ḳ-d-s)
mertebe-i kudsiye: mukaddes mertebe, yüce derece (bk. ḳ-d-s)
mükâleme: konuşma (bk. k-l-m)
nisbet: ölçü, oran (bk. n-s-b)
saltanat-ı uzmâ: çok büyük saltanat (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m)
sırr-ı tefevvuk: üstünlük sırrı
suhuf-u semâviye: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar (bk. s-m-v)
tanzir etmek: benzerini yapmak (bk. n-ẓ-r)
tefevvuk: üstünlük
tereşşuh etmek: sızmak

ve âyet-i

 وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ 

ve âyet-i

 لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ 

gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvî ifadelerine bak. Hem başlarında

 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ 

veyahut

 سَبَّحَ 

ve

 يُسَبِّحُ 

bulunan sûrelerin başlarına dikkat et. Ta bu sırr-ı azîmin şuâını göresin. Hem

 الۤمۤ 

lerin ve

 الۤرٰ 

ların ve

 حٰمۤ 

lerin fâtihalarına bak, Kur’ân’ın, Cenâb-ı Hakkın yanında ehemmiyetini bilesin.

Eğer şu Dördüncü Esasın kıymettar sırrını fehmettinse, enbiyaya gelen vahyin ekseri melek vasıtasıyla olduğunu ve ilhamın ekseri vasıtasız olduğunu anlarsın. Hem en büyük bir velî, hiçbir nebînin derecesine yetişmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur’ân’ın azametini ve izzet-i kudsiyetini ve ulviyet-i i’câzının sırrını anlarsın. Hem Miracın sırr-ı lüzumunu, yani ta semâvâta, ta Sidretü’l-Müntehâya, ta Kab-ı Kavseyne gidip,

 اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 

olan Zât-ı Zülcelâl ile münacat edip, tarfetü’l-aynda yerine gelmek sırrını anlarsın. Evet, şakk-ı kamer nasıl ki bir mucize-i risaletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi. Öyle de, Mirac dahi bir mucize-i ubûdiyetidir; habibiyetini ervah ve melâikeye gösterdi.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ اٰمِينَ     10


Dipnot-1

“Onlar Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla bilemediler. Halbuki kıyamet gününde yeryüzü bütünüyle Onun tasarrufundadır.” Zümer Sûresi, 39:67.

Dipnot-2

“Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, elbette görürdün ki…” Haşir Sûresi, 59:21.

Dipnot-3

Fâtiha Sûresi, 1:2; Enâm Sûresi, 6:1; Kehf Sûresi, 18:1; Sebe Sûresi, 34:1; Fâtır Sûresi, 35:1.

Dipnot-4

Hadîd, Sûresi, 57:1, Haşir Sûresi, 59:1; Saf Sûresi, 61:1; A’lâ Sûresi, 87:1.

Dipnot-5

Cum’a Sûresi, 62:1; Teğâbün Sûresi, 64:1.

Dipnot-6

Bakara Sûresi, 2:1; Âl-i İmran Sûresi, 3:1; Ankebût Sûresi, 29:1; Rûm Sûresi, 30:1; Lokman Sûresi, 31:1; Secde Sûresi, 32:1.

Dipnot-7

Yunus Sûresi, 10:1; Hûd Sûresi, 11:1; Yusuf Sûresi, 12:1; İbrahim Sûresi, 14:1; Hicr Sûresi, 15:1.

Dipnot-8

Mü’min Sûresi, 40:1; Fussilet Sûresi, 41:1; Şûrâ Sûresi, 42:1; Zuhruf Sûresi, 43:1; Duhân Sûresi, 44:1; Câsiye Sûresi; 45:1; Ahkaf Sûresi, 46:1.

Dipnot-9

“(Allah) ona şahdamarından daha yakın.” Kaf Sûresi, 50:16.

Dipnot-10

Allah’ım! Senin rahmetine ve onun hürmetine nasıl yaraşırsa, ona ve âline öylece salât ve selâm olsun. Âmin.


azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
cin ve ins: cinler ve insanlar
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ)
fâtiha: başlangıç
fehmetmek: anlamak
habibiyet: sevgililik (bk. ḥ-b-b)
ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ
izzet-i kudsiyet: mukaddesliğinin izzeti, yüceliği (bk. a-z-z; ḳ-d-s)
Kab-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Allah’la görüşmüştür (bk. ḳ-v-b)
küllî: kapsamlı (bk. k-l-l)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)
mu’cize-i risalet: peygamberlik mu’cizesi (bk. a-c-z; r-s-l)
mu’cize-i ubûdiyet: kulluk mu’cizesi (bk. a-c-z; a-b-d)
münacat: dua, yakarış (bk. n-c-v)
nebî: peygamber (bk. n-b-e)
nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)
şakk-ı kamer: Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi
semavat: gökler (bk. s-m-v)
Sidretü’l-Müntehâ: yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Cebrail’in (a.s.) çıkabildiği en son makam
sırr-ı âzim: büyük sır (bk. a-ẓ-m)
sırr-ı lüzum: gerekliliğin sırrı
şuâ: ışın, güçlü ışık hüzmesi
tarfetü’l-ayn: bir göz açıp kapayıncaya kadar olan an
ulvî: yüce, yüksek
ulviyet-i i’câz: mu’cizeliğin yüceliği (bk. a-c-z)
vahy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y)
velî: Allah dostu (bk. v-l-y)
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)

KAYNAK:

http://www.erisale.com/#content.tr.1.195

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/taha-suresi-20/ayet-38/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/nahl-suresi-16/ayet-68/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/bakara-suresi-2/ayet-255/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1


İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap: Verilen doğal sayıların okunuşlarını yazma


Merhaba sevgili çocuklar!

dersdunyasi.net

olarak düzenlemiş olduğumuz “İlköğretim Matematik Bir Soru Bir Cevap”a hoş geldiniz.

Bugünkü sorumuz:

  1. Aşağıda verilen doğal sayıların okunuşlarını yazalım:

Şimdi hep birlikte bu sayılara bakalım.

İlkönce birinci sayımıza bakıyoruz.

101

Hemen şuraya da yazalım.

Yüz bir.

Evet 1 yüzler basamağında, 0 onlar basamağında 0 olduğu için onu okumuyoruz, 1 de birler basamağında.

Dolayısıyla bunu

Yüz bir

diye okuyoruz.

Eğer onlar basamağında bir rakam, sıfırın haricinde bir rakam olsaydı, kaç varsa ona göre okuyacaktık.

Mesela, 1 olsaydı,

Yüz on bir (111) diye okuyacaktık.

2 olsaydı,

Yüz yirmi bir (121) diye okuyacaktık.

3 olsaydı,

Yüz otuz bir (131) diye okuyacaktık, gibi.

Böyle düşünebiliriz.

Şimdi gelelim diğer sayımıza:

Evet

220

Burada da birler basamağında 0 var, yüzler basamağında 2 var, onlar basamağında 2 var, birler basammağında rakam olarak 0 var, dolayısıyla;

İkiyüz yirmi

diye okuyoruz.

Birler basamağında sayı olmadığı için daha doğrusu 0 rakamı olduğu için okumuyoruz.

Eğer 1 olsaydı mesela;

İkiyüz yirmi bir (221)

diyecektik.

2 olsaydı,

İkiyüz yirmi iki (222)

diyecektik.

3 olsaydı,

İkiyüz yirmi üç (223)

diye bu şekilde tek tek sayarak devam edecektik.

Diğer sayımıza gelelim:

Burada bakıyoruz,

Yüzler basamağında 3, onlar basamağında 3, birler basamağında 3 var.

Üçünde de 3 var.

333

O zaman nasıl okuyoruz?

Yüzler basamağındakini yazıyorum,

Üç yüz

diyoruz.

Onlar basamağına geldiğimiz zaman ne olacağız burayı?

3’ü 10 ile çarptığımızda 30 (otuz) diye okuyacağız.

Otuz; on, yirmi, otuz diye sayıyoruz ya,

On, yirmi, otuz, kırk, elli, altmış, yetmiş, seksen, doksan sonunda yüze gelmiş oluyoruz yüz diyoruz.

Dolayısıyla 3 olduğu için onlar basamağında,

Otuz

diye okuyoruz.

Ve birler basamağında yine ne var?

3 var.

Dolayısıyla ne diye okuyoruz?

Üç

diye okuyoruz sadece.

Birler basamağında 3 olduğu için üç,

Onlar basamağında 3 olduğu için otuz,

Yüzler basamağında 3 olduğu için üç yüz

diye okuyoruz. Toplamda ne diye okuyoruz?

Üç yüz otuz üç

diyoruz.

333

Evet diğer sayımıza geçiyorum.

Burada da yine bakıyoruz ortadaki, onlar basamağındaki sayı yok, daha doğrusu rakam olarak 0 var,

404

Dört yüz dört

diye okuyacağız bunu da.

Yüzler basamağında 4,

Onlar basamağında sayı yok, daha doğrusu 0 rakamı var,

Birler basamağında 4 var,

Dört yüz dört

diyoruz.

404

Şimdi ilk baştan böyle biraz 1 ler, 2, 3, 4 diye gittik, 5’e geldik.

5 ile başlayan bir sayıya geldik.

500

Yüzler basamağında 5 olduğu için

Beş yüz,

Onlar basamağında 7 olduğu için

Yetmiş,

diyoruz.

On, yirmi, otuz, kırk, elli, altmış, yetmiş

diyoruz.

Ve birler basamağında 1 olduğu için

Bir

diyoruz.

571

Hemen yazalım.

Beş yüz yetmiş bir

diyoruz.

571

Evet diğer sayımıza geçelim:

Yüzler basamağında 6 var.

Ne yazıyorum?

Altı yüz

Onlar basmağında 3 var.

Ne yazıyorum?

Otuz

Ve birler basamağında 2 var.

Ne yazıyorum?

İki

Altıyüz otuz iki

diye okuyoruz.

632

diye okuyoruz bunu da.

Ve diğer sayımıza geçiyorum:

Yüzler basamağında 7 var

Yedi yüz

diyorum.

Yedi yüz

Onlar basamağında 5 var.

Ne diyorum?

On, yirmi, otuz, kırk, elli

Elli

diyorum.

50

Yedi yüz elli

Ve birler basamğında 1 var.

Bir

diyorum.

Yediyüz elli bir

751

diyoruz.

Ve diğer sayımıza geçiyoruz.

Yüzler basamağında 8 var, dolayısıyla;

Sekiz yüz

diyorum.

Onlar basamağında 9 var, dolayısıyla ne oluyor?

10, 20, 30, 40 ,50, 60, 70, 80, 90

9’a geldiğimiz zaman 90 (doksan) diyoruz.

O zaman;

Doksan

Ve birler basamağında kaç var? 8 var.

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8

Dolayısıyla;

Sekiz

diyorum.

Sekiz yüz doksan sekiz

898

diye bunu okuyoruz, bu sayımızı.

Ve son olarak nereye geldik?

Son sayımız

900

Şimdi;

Yüzler basamağında 9 var, dolayısıyla

Dokuzu yazdım.

Yüzler basamağında olduğu için

Yüzü yazdım.

900

Dokuz yüz

Ama onlar ve birler basamağında sayı olmadığı için daha doğrusu 0 rakamı olduğu için herhangi bir, iki, üç, dört diye bir sayı veya rakam olmadığı için herhangi bir şey yazmıyorum.

Dolayısıyla bu sayıyı kaç diye okuyorum?

Dokuz yüz

diye okuyarak bugünkü sorularımızı bitirmiş olalım.

İşte insanoğluna böyle, varlıkların sayılarını belirlerken bu şekilde sayıları kullanma özelliği verilmiş, sayıları kullanıyoruz.

Mesela,

Örneğin ne diyoruz?

Okulumuzda toplam 220 (iki yüz yirmi) öğrenci var diyoruz, mesela.

Bir örnek.

Ya da 333 (üç yüz otuz üç) öğrenci var diyoruz.

220 öğrenci var diyoruz mesela.

Ama sayılarını bilemediğimiz varlıklar da var.

Mesela;

Gökyüzünde yaratılan yıldızları,

Tüm ağaçlara takılan yaprakları,

Denizlerde yüzecek şekilde tasarlanan balıkları sayamıyoruz.

Onların sayılarını bilemiyoruz.

Ama onları yaratan Yaratıcı elbetteki onların sayılarını da biliyordur diyerek bugünkü “İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap”ın da sonuna gelmiş olalım.

Herkese sağlıklı, mutlu, güzel günler diliyorum.

Hoşçakalın.

İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap: Verilen doğal sayıların okunuşlarını yazma
İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap: Verilen doğal sayıların okunuşlarını yazma

SVENSKA / İSVEÇÇE / SWEDISH

UPPSTANDELSEN OCH LIVET EFTER DETTA - HAŞİR RİSALESİ - İSVEÇCE, Författare: Bediüzzaman Said Nursi, Översättning: Thomas Keresturi, Redigering Erdoğan Nil, Redaktör: Hülya Altınkaya, Ansvarig vid bokförlag: Reyhan Publication, 2013 Augusti, Warszawa, Tryckort: IMAK OFSET, Distributör: SÖZLER NEŞRİYAT, İstanbul.