
TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI 10. SINIF

Ders Dünyası – WORLD OF COURSES
Learning Without Borders | Sınırsız Öğrenme

Merhaba!
Umarım iyi vakit geçiriyorsunuzdur.
Bugün başlamanızı umduğum bir yazma alıştırması paylaşmak istiyorum!
Hakkında yazmak istediğiniz bir şey düşünün.
Somut bir şeyden başlamanız iyi olur, örneğin “toprak” veya “hava” veya “su” veya “ateş”.
Ne hakkında yazmak istediğinize karar verdiğinizde, o konuyu 13 farklı şekilde anlatmalısınız.
Nasıl yapacağınız size kalmış ama fikir, işiniz bittiğinde 13 noktadan oluşan bir örneğiniz olması gerektiğidir.
Bir seri sadece birkaç kelime olabilirken bir başkası herhangi bir uzunlukta büyüyebilir.
Tüm 13 aşamayı yazmaya çalışın.
En az 10 dakika yazın.
Durmayın!
Yazma alıştırması, Wallace Stevens’ın “Bir Kara Kuşa (ya da Kara Tavuğa) Bakmanın On Üç Yolu (1917)” adlı şiirinden esinlenmiştir.
Türkçe çevirisi aşağıda yer almaktadır.
Birlikte okumak isterseniz, sırayla ve şiir bitene kadar herkes birer nokta okuyabilir.
Bir sonraki derste yazılarınızın nasıl gittiğini konuşacağız.
Yazıp yazmadığınızı ve nasıl hissettirdiğinizi.
Yazdıysanız – lütfen getirin.
Ayrıca yazmakla ilgili her konuda soru sorabilirsiniz; yazma süreci, yayın dünyası, genel olarak edebiyat …
Başarılar dilerim.
Öğretmen ……………………
I
Yirmi karlı dağın arasında,
Kımıldayan tek şey
Karatavuğun gözüydü.
II
Üç fikrim vardı,
Üstünde üç karatavuğun bulunduğu
Bir ağaç misali.
III
Fırıldanır karatavuk güz rüzgârlarında.
Küçük bir parçasıdır bu pandomimin.
IV
Bir erkek ve bir kadın
Yektir.
Bir erkek ve bir kadın ve bir karatavuk
Yektir.
V
Neyi yeğleyeceğimi bilmem,
Fiil çekimlerinin güzelliğini mi
Yoksa kinayelerin güzelliğini mi,
Karatavuk ıslık çaldığında
Ya da hemen sonrasında.
VI
Saçak buzları doldurdu uzun pencereyi
Barbar camla.
Karatavuğun gölgesi
Çaprazladı onu, bir uçtan öbür uca.
Ruh hali
Sökülmez bir gayenin
İzini sürdü gölgede.
VII
Ey Haddamlı sıska adamlar,
Niçin düşlersiniz altın kuşları?
Görmez misiniz karatavuk nasıl da
Yürür ayakları arasında
Kadınlarınızın?
VIII
Bilirim soylu şiveleri
Ve duru, kaçınılmaz ritimleri;
Fakat karatavuğun
Bütün bildiklerime tabi olduğunu da
Bilirim.
IX
Uçup gözden yittiğinde karatavuk,
Bir çok çemberinden birinin
Kenarını işaretledi.
X
Yeşil bir ışıkta uçan
Karatavukların görüntüsü karşısında,
Ses ahenginin yosmaları bile
Keskin bir çığlık atardı.
XI
Connecticut’u aşıp gitti
Cam bir faytonda.
Bir keresinde, bir korku işledi içine,
Atlarla faytonun gölgesini
Karatavuklarla
Karıştırdı mı diye.
XII
Deviniyor ırmak.
Karatavuklar uçuyor olmalı.
XIII
Bütün ikindi boyunca akşamdı.
Kar yağıyordu
Ve kar yağmaya devam edecekti.
Karatavuk tünedi
Sedir dallarına.
ŞAİR: Wallace Stevens (1879-1955, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
İsmail Aksoy
Kayıt Tarihi : 27.2.2009 12:56:00
1
Neden göçer insan, hüç düşündünüz mü,
Neden doğduğu, sevdiği memleketini terk etsin ki?
Belki birşey arıyordur.
Ama ne?
2
Göçmen olmak zordur.
Ama gitmek zorunda,
Çünkü karnı aç,
Çünkü iş yok,
Çünkü aş yok, yemek yok.
3
Göçmen gitmek zorunda,
Çünkü güvende değil,
Çünkü hergün tepesinden bombalar yağıyor.
Ölen ne için ölüyor,
Öldüren ne için öldürüyor,
Bilmiyor.
4
Göçmen gitmek zorunda,
Gitmezse hapse girecek,
Gitmezse konuşamayacak,
Hep susacak.
Gitmezse kendi olamayacak.
5
Göçmen gitmek zorunda,
Yeni bir dünya arıyor,
Huzur arıyor.
Merak ediyor,
Öteki dünyalarda neler oluyor?
6
Ama göçmen olunca herşey bitmiyor.
Aslında herşey yeniden başlıyor.
Yeni bir ülke,
Yeni bir dil,
Yeni bir kültür,
Hayat belki de sıfırdan başlıyor.
7
Göçmen olmak zordur,
Çünkü bilmediğin bir dünyaya yelken açıyorsun,
Ne ile karşılaşacağını bilmiyorsun.
Belki de karşı taraftan ateş açacaklar,
Belki bir nehir ya da soğuk bir deniz suyunda boğulacaksın,
Belki de huzur aradığın yerde işkence göreceksin.
Göçmen olmak zordur,
Ama bir umut işte, belki …
8
Göçmen hayata tutunmak ister.
Göçmen aslında kimseye yük olmak istemez,
İstememeli de zaten.
Göçmen, var olduğunu hissetmek ister,
Göçmen yaşamak ister,
Sadece yaşamak,
Kendi gibi,
Kendi değerleriyle,
Ama dahil olduğu toplumla entegre olmuş, uyum içinde.
9
Göçmen sevmek ister, sever de,
Hem geldiği ülkeyi,
Hem gittiği ülkeyi,
Çünkü birisinde doğmuştur, büyümüştür, anıları vardır,
Çünkü diğerinde yaşıyordur, anıları vardır ve olacaktır.
10
Göçmenin hayalleri vardır,
Yeni bir dünya, yeni bir dünya,
Barış ve huzur içinde,
Yeni bir dünya.
11
Göçmen bir yolcudur aslında,
Aslında bütün insanlar bir yolcudur.
Ruhlar aleminden,
Anne karnından,
Çocukluktan,
Gençlikten,
İhtiyarlıktan,
Ölümden,
Kabirden,
Mahşerden,
Sırattan,
Sonsuzluğa uzanan bir yolda yolcudur.
Geldiği ülkede de kalmayacaktır.
O, öteki bir dünyaya gidecektir,
Aslında arzusu cennete gitmektir.
12
Aslında göçmenin arzusu cennet değil, sonsuzluktur.
Sonsuz yıllar boyu mutlu yaşamaktır.
13
Aslında göçmen bir şey arıyordur,
Kendisini var edeni,
Sonsuz varlığı,
Sonsuzluğu,
Sonsuz aşkı arıyordur,
Allah’ı.
https://www.antoloji.com/bir-karatavuga-bakmanin-on-uc-yolu-wallace-stevens-siiri/
https://www.kitapyurdu.com/kitap/bir-karakusa-bakmanin-on-uc-yolu/426948.html
Bir Karakuşa Bakmanın On Üç Yolu, Wallace Stevens, Çevirmen: Gökçenur Ç., YİTİK ÜLKE YAYINLARI, 2017.


https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlemiş olduğumuz Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bedizzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Üçüncü Söz’de yer alan Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz (öğretmenlerimiz) Allah’tan bahsetmiyorlar” konusu işlenmektedir.

KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Risale-i Nur’un çok yerlerinde izahı ve kat’î hadsiz hüccetleri bulunan iman-ı billâh rüknünün binler küllî burhanlarından birtek burhana kısaca bir işarettir.
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.
Ben dedim:
Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.
Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Dipnot-1
Meyve Risalesi, On Birinci Şuadır.
| burhan: delil daire-i âfâk: çok büyük ve geniş daire dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dellal: davetçi, ilâncı eczahane-i kübra: büyük eczane (bk. k-b-r) fen: bilim dalı fenn-i tıb: tıp bilimi gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) galebe çalmak: üstün gelmek hakîm: bilgili, hikmetli (bk. ḥ-k-m) Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) | hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i Kur’âniye: Kur’ân hazinesi hissiyat: hisler, duygular hüccet: kanıt, delil iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n) izah: açıklama Kastamonu: (bk. bilgiler) kat’î: kesin küllî: çok, kapsamlı (bk. k-l-l) küre-i arz: yerküre, dünya lisan-ı mahsus: özel dil macun: karışım halinde ilaç me’haz: kaynak merci: başvurulacak, sığınılacak yer mikyas: ölçek mizan: ölçü (bk. v-z-n) mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mu’cize-i mâneviye: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z; a-n-y) | muallim: öğretmen (bk. a-l-m) muannid: inatçı mütemadiyen: sürekli olarak nebatat: bitkiler nisbet: oran (bk. n-s-b) nur-u tevhid: Allah’ın birliğini gösteren nur (bk. n-v-r; v-ḥ-d) rükn: esas, şart (bk. r-k-n) saniyen: ikinci olarak tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) Tabiat Risalesi: Yirmi Üçüncü Lem’a (bk. ṭ-b-a; r-s-l) tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r) tiryak: ilâç zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zındık: dinsiz |
Hem, meselâ, nasıl bir harika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de, küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede, okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla, küre-i arzın Ustasını ve Sahibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki, gayet mükemmel bin bir çeşit erzak etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe ambarı ve dükkân şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir.
Öyle de, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüz binler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen biçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmânî iâşe ambarı ve bir sefine-i Sübhâniyeve bin bir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iâşe mikyasıyla, o kat’iyette ve o derecede küre-i arz deposunun Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki dört yüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mucizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acip ordu ve ordugâh, şüphesiz, bedahetle o harika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhânîde nebatat ve hayvanat milletlerinden dört yüz bin nev’in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek kumandan-ı âzam
| bedahet: açıklık bîçare: çaresiz celb etmek: çekmek cihazat: cihazlar, donanımlar dükkân-ı Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın bir dükkân gibi düzenleyerek bütün ihtiyaç maddelerimizi depoladığı yeryüzü (bk. r-b-b) erzak: rızıklar, yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ) esliha: silâhlar fenn-i iaşe: gıda bilimi (bk. a-y-ş) fenn-i makine: makine bilimi fevkalâde: olağanüstü hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) iaşe: beslenme, gıda (bk. a-y-ş) ihzar etmek: hazırlamak (bk. ḥ-ḍ-r) istif: yığma, biriktirme istimal etmek: kullanmak kat’iyet: kesinlik kumandan-ı âzam: en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m) | küre-i arz: yerküre, dünya maharetli: becerikli, yetenekli makine-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın makinesi (bk. r-b-b) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mikyas: ölçek mu’cizekâr: mu’cizeler yapan (bk. a-c-z) Müdebbir: idare eden, yöneten ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m) Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f) nebatat: bitkiler nev’: çeşit, tür ordu-yu Sübhanî: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği varlıklar (bk. s-b-ḥ) | Rahmânî: rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen (bk. r-ḥ-m) sefine-i Sübhaniye: her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan Allah’ın bir gemi gibi yaratarak uzayda gezdirdiği dünya (bk. s-b-ḥ) şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz seyyar: gezici taam: yiyecek taife: topluluk takdirkârâne: takdir ederek (bk. ḳ-d-r) talim: eğitim (bk. a-l-m) talimat: eğitimler, emirler (bk. a-l-m) terhis: vazifeye son verme terhisat: terhisler, vazifeye son vermeler zemin: yer zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) |
tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.
Hem nasılki bir harika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mucizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de, bu âlem şehrinde, dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı—kozmoğrafyanın dediğine bakılsa—küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür’atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmâniyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber, çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir; o derecede, sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn-i elektrik mikyasıyla, bu meşher-i âzam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî yıldızları şahit göstererek tanıttırır, tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitap bulunsa ki, bir satırında bir kitap ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış. Gayet mânidar
| arz: dünya bedahetle: ap açık bir şekilde fenn-i askerî: askerlik ilmi fenn-i elektrik: elektrik bilimi Hâkim: herşeyi hükmü altında tutup idare eden ve yargılayan ve herşeye galip olan Allah (bk. ḥ-k-m) intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) iştial: yanma, tutuşma kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kozmoğrafya: gökbilimi, astronomi kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudretli: güçlü, kuvvetli (bk. ḳ-d-r) Kumandan-ı Akdes: bütün varlıkları emri altında tutan ve her türlü eksiklikten ve âcizlikten yüce olan Allah (bk. ḳ-d-s) küre-i arz: yerküre, dünya mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) meşher-i âzam-ı kâinat: büyük kâinat sergisi (bk. a-ẓ-m; k-v-n) | mezkûr: zikredilen, adı geçen mikyas: ölçek misafirhane-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya (bk. r-ḥ-m) mu’cizekâr: mu’cize sahibi (bk. a-c-z) Müdebbir: idare eden, yöneten ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) Münevvir: herşeyi nurlandıran, aydınlatan, ışıklandıran Allah (bk. n-v-r) nihayetsiz: sonsuz nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) perestiş: kulluk, ibadet Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) | saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ) Sâni: herşeyi sanatlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (bk. s-n-a) şehr-i muhteşem: görkemli, ihtişamlı şehir şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz sûre-i Kur’âniye: Kur’ân’ın sûresi tahmid: Allah’ı övme ve Ona şükürlerini sunma (bk. ḥ-m-d) takdis: kutsama, Allah’ı her türlü kusur ve noksandan pak ve yüce olduğunu dile getirmek (bk. ḳ-d-s) tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tesbihat: Allah’ın her türlü eksiklikten, âcizlikten, ortaktan yüce olduğunu ilân etme (bk. s-b-ḥ) ulvî: yüce ziyade: fazla |
ve bütün meseleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde maharetli ve iktidarlı gösteren bir acîp mecmua, şeksiz, gündüz gibi kâtip ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir.
Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ı kebîri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise, o derecede—sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet geniş mikyaslarıyla ve dürbün gözleriyle—bu kitab-ı kâinatın Nakkâşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, Allahu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallah takdisiyle tarif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi âyinesiyle ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâlini esmâsıyla bildirir, sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir burhan-ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan çok tekrarla, en ziyade
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ 1
ve
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 2
Dipnot-1
“Gökleri ve yeri yarattı.” En’âm Sûresi, 6:1; Secde Sûresi, 32:4; Yâsin Sûresi, 36:81.
Dipnot-2
“Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16; İsrâ Sûresi, 17:102.
| acîp: şaşırtıcı Allahu Ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r) âyine: ayna bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k) bilfiil: fiilen, uygulamada (bk. f-a-l) burhan-ı vahdâniyet: Allah’ın birliğine ait delil (bk. v-ḥ-d) elhamdülillah: “her türlü övgü ve şükür Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d) esmâ: isimler (bk. s-m-v) fen: bilim dalı fenn-i hikmetü’l-eşya: varlıkların gayelerini inceleyen ilim ve felsefe (bk. ḥ-k-m) fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet: okuma ve yazma ilmi (bk. k-t-b) fevkalâde: olağanüstü fihriste: indeks, içindekiler fünûn: bilim dalları Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) hikmet: gaye, fayda, yarar (bk. ḥ-k-m) | hüccet: delil, kanıt kâinat kitab-ı kebîri: büyük bir kitap gibi varlıklarla yazılmış kâinat (bk. k-v-n; k-t-b; k-b-r) kaside: şiir Kâtib: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah (bk. k-t-b) kâtip: yazar (bk. k-t-b) kemâlât: üstünlükler, mükemmellikler (bk. k-m-l) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) Kur’ân-ı ekber-i âlem: âlemin en büyük kitabı, Kur’ân-ı Kerim (bk. k-b-r; a-l-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) maharetli: becerikli, yetenekli mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış mecmua: kitap (bk. c-m-a) mecmua-i kâinat: kâinat kitabı (bk. c-m-a; k-v-n) | mezkûr: sözü geçen mikyas: ölçek mübaşeret: temas etme, meşgul olma mücessem: cisimleşmiş müellif: yazar muhteşem: ihtişamlı, görkemli muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musannif: sınıflandıran, düzenleyen, yazar Nakkaş: herşeyi san’atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah (bk. n-ḳ-ş) nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebatî: bitkisel şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz senâ: övme sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) taife: topluluk takdir: beğendiğini dile getirme (bk. ḳ-d-r) takdis: Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme (bk. ḳ-d-s) tarif: tanıtma, bildirme (bk. a-r-f) teyid etmek: doğrulamak zemin: yer |
âyetleriyle Hàlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun” dediler.
Ben de dedim:
İnsan binler çeşit elemlerle müteellim ve binler nev’î lezzetlerle mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî-mânevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zevâl ve firak tokatlarını yiyen bir biçare mahlûk iken, birden iman ve ubûdiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdat bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisap etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresi ne çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir, kıyas ediniz.
O mektepli gençlere dediğim gibi, musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim:
Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum, idam olunurken bedbaht zâlimlere demiş: “Ben idam olmuyorum, belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat, ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum.
لاَاِلٰهَ اِلاَّاللهُ 1
diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 2
Dipnot-1
“Allah’tan başka ilâh yoktur.” Sâffât Sûresi, 37:35; Muhammed Sûresi, 47:19.
Dipnot-2
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.
| acz: güçsüzlük (bk. a-c-z) ayn-ı hakikat: hakikatin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) bahtiyar: talihli, mutlu bâtınî: içe dönük bedbaht: talihsiz bîçare: çaresiz ecel: ölüm vakti elem: acı, üzüntü fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hadsiz: sınırsız Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d) iftihar etmek: övünmek intisap: bağlanma (bk. n-s-b) Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kudsî: kutsal, her türlü kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s) | Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilah yoktur (bk. e-l-h) mahkûm: hüküm giymiş (bk. ḥ-k-m) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahpus: hapsedilmiş mazlum: zulme uğramış (bk. ẓ-l-m) medar: dayanak noktası, eksen mektep: okul (bk. k-t-b) mensup: bağlı (bk. n-s-b) musibetzede: felâkete uğramış müteellim: elem çeken, acı duyan mütelezziz: lezzet alan mütemadiyen: sürekli olarak müteşekkirâne: teşekkür ederek nev’î: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz nokta-i istimdat: yardım alınacak yer nokta-i istinat: dayanak noktası (bk. s-n-d) Padişah-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Padişah, Allah (bk. ẕü; c-l-l) | Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m) saadet: mutluluk sürur: sevinç tasdik: doğrulama, onay (bk. ṣ-d-ḳ) terhis: vazifeye son verme terhis tezkeresi: vazifenin sona erdiğini gösteren belge teslim-i ruh: ruhunu teslim etme (bk. r-v-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) zahirî: dışa dönük (bk. ẓ-h-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) |
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Meyve Risalesinden Altıncı Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli “Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme” konusu işlenmektedir.

KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Leyle-i Kadîrde kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Nev-i beşer bu son Harb-i Umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadıyla ve merhametsiz tahribatıyla ve birtek düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlûpların dehşetli meyusiyetleriyle ve galiplerin dehşetli telâş
| adavet: düşmanlık âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z) bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız biçare: çaresiz, zavallı cihet: yön Denizli: (bk. bilgiler) eşedd-i istibdat: baskının en şiddetlisi eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi (bk. ẓ-l-m) fitrî: yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r) galip: yenen, üstün gelen gam: sıkıntı, üzüntü | güya: sanki hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ihtar: hatırlatma inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı, lütfu (bk. a-n-y; e-l-h) irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) kat’î: kesin Leyle-i Kadir: Kadir gecesi mağlup: yenilen mahpus: hapsedilmiş olan maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) mavzer: bir cins tüfek mesele-i mühimme: önemli mesele (bk. m-s̱-l) meyusiyet: ümitsizlik | mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k) musibetzede: felakete uğramış nev-i beşer: insanlık, insan türü revolver: tabanca, küçük silah sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) son Harb-i Umumî: İkinci Dünya Savaşı tahribat: yıkımlar, bozmalar tecavüz: saldırma, sataşma uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği (bk. s-l-m) zayi: kayıp zeyl: ilâve, ek |
ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur’ân’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyaset-i rû-yi zeminin pek çirkin, pek gaddârâne hakikî sureti görünmesiyle, elbette ve elbette, hiç şüphe yok ki: Şimalde, garpta, Amerika’da emareleri göründüğüne binaen, nev-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.
Ve elbette, hiç şüphe yok ki: Bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvâsına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarihan ve işareten on binler defa dâvâ edip haber veren ve sarsılmaz, kat’î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkiyeyi kat’iyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi rû-yi zeminin geniş kıt’aları ve büyük hükûmetleri Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında, kat’iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mucize-i ekber in yerini tutamaz.
| Amerika: (bk. bilgiler) âyât: âyetler beşer: insanlar binâen: –dayanarak cemiyet: dernek (bk. c-m-a) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) din-i hak: hak din, İslâmiyet (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i hakikat: hak ve doğru yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) emare: belirti, işaret emsal: benzerler (bk. m-s̱-l) fâni: ölümlü, geçici (bk. f-n-y) fantaziye: aşırı süs ve lüks, yalandan gösteriş Finlandiya: (bk. bilgiler) fıtrat-ı beşeriye: insanın yaratılışı, tabiatı (bk. f-ṭ-r) gaddârâne: acımasızca, zulmederek gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) garp: batı hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) | hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hatip: konuşmacı (bk. ḫ-ṭ-b) hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hüccet: delil hükûmet: yönetim, idare (bk. ḥ-k-m) İngiltere: (bk. bilgiler) istidadat: kabiliyetler, yetenekler (bk. a-d-d) İsveç: (bk. bilgiler) kat’î: kesin kat’iyen: kesinlikle kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık (bk. ḳ-d-s) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mahiyet-i insaniye: insanın niteliği, iç yüzü | mâşuk-u mecazî: gerçek sevgiye layık olmadığı halde aşık olunan şeyler (bk. c-v-z) misil: benzer (bk. m-s̱-l) mu’cize-i ekber: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muvakkat: geçici nev-i beşer: insanlık, insan türü Norveç: (bk. bilgiler) rû-yi zemin: yeryüzü saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) şakird: talebe, öğrenci sarihan: açıkça şimal: kuzey siyaset-i rû-yi zemin: dünya siyaseti suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tahribat: yıkımlar, bozmalar tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) umum: genel, herkes |
Saniyen: Madem Risale-i Nur, bu mucize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’hazı ve mercii olmayan ve bir mucize-i mâneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam yapıyor. Ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert, kuvvetli kalesi olan tabiatı, Tabiat Risalesi ile parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyvenin Altıncı Meselesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.
| burhan: delil daire-i âfâk: çok büyük ve geniş daire dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dellal: davetçi, ilâncı eczahane-i kübra: büyük eczane (bk. k-b-r) fen: bilim dalı fenn-i tıb: tıp bilimi gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) galebe çalmak: üstün gelmek hakîm: bilgili, hikmetli (bk. ḥ-k-m) Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) | hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i Kur’âniye: Kur’ân hazinesi hissiyat: hisler, duygular hüccet: kanıt, delil iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n) izah: açıklama Kastamonu: (bk. bilgiler) kat’î: kesin küllî: çok, kapsamlı (bk. k-l-l) küre-i arz: yerküre, dünya lisan-ı mahsus: özel dil macun: karışım halinde ilaç me’haz: kaynak merci: başvurulacak, sığınılacak yer mikyas: ölçek mizan: ölçü (bk. v-z-n) mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mu’cize-i mâneviye: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z; a-n-y) | muallim: öğretmen (bk. a-l-m) muannid: inatçı mütemadiyen: sürekli olarak nebatat: bitkiler nisbet: oran (bk. n-s-b) nur-u tevhid: Allah’ın birliğini gösteren nur (bk. n-v-r; v-ḥ-d) rükn: esas, şart (bk. r-k-n) saniyen: ikinci olarak tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) Tabiat Risalesi: Yirmi Üçüncü Lem’a (bk. ṭ-b-a; r-s-l) tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r) tiryak: ilâç zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zındık: dinsiz |
Copyright © Söz Basım Yayın
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap programımızda bu videoda “Verilen rakamları kullanarak örnekteki gibi üç basamaklı doğal sayılar oluşturma ve oluşturulan doğal sayıların okunuşlarını yazma” sorusu çözülmektedir.

Merhaba sevgili çocuklar!
dersdunyasi.net olarak düzenlemiş olduğumuz İlköğtetim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap Programına hoş geldiniz.
Bu günkü sorumuz şöyle:
Evet bakıyoruz burada 1, 2 ve 3 rakamları verilmiş.
Bir tane de örnek yapılmış.
213
diye yazılmış sayımız.
Yanına da okunuşu;
İki yüz on üç
diye ne yapılmış, yazılmış.
Şimdi biz de aynı bunları kullanarak, sadece bunları kullanarak yeni sayılar oluşturacağız inşaallah.
Evet hemen başlayalım.
Şöyle şuraya tıklayalım.
Şimdi;
1, 2 ve 3’ü kullanarak bir sayı yapalım.
Hemen 1, 2,3’ü yan yana yazdığımız zaman ne oluyor?
123
sayısını elde etmiş oluyoruz.
Hemen kolay bir şekilde bunu yazmış olalım.
123
Bunun şimdi bir de şuraya okunuşunu yazalım.
Yüz yirmi üç
diye burada da ne yaptık, okunuşunu yazmış olduk.
Hemen diğer bir sayıya geçelim.
Ne olabilir?
Mesela bu sefer 2 ile 3’ün yerini değiştirelim.
132
diyelim, 123 değil de 132 oldu bu sefer.
Hemen okunuşu nasıl olacak, onu da şuraya yazalım.
Yüz otuz iki
Evet şöyle kaydıralım, aşağılar da çıksın.
Evet bayağı iki, üç tane daha sayı yazmamız gerekiyor.
Şimdi bakıyoruz.
123, 132 yazdık, bu sefer 2 ile devam edelim.
213 yazılmış, bu sefer 3 ile 1’in yerini değiştirebiliriz.
231
diyebiliriz.
Şuraya da hemen okunuşunu yazalım.
İki yüz otuz bir
231 diye ne yaptık, sayımızı yazdık ama İki’yi tanımıyor.
Bunu hemen şurayı tekrar düzeltelim, bunu bu şekilde yazacağım.
İngilizce karakter olduğu için kabul etmiyor program.
Ne yaptık?
Iki yüz otuz bir
diye yazdık.
Şimdi 2 ile kalmadı, 3’ü başa alacağız.
3’ü başa alarak yazalım.
3 yüz ne olur, 12 olabilir.
Evet
312
Üç yüz on iki
şeklinde sayımızı yazdık.
Ve son olarak bu sefer de ne yapalım 2 ile 1’i tekrar yer değiştirelim.
321 yapalım.
321
diyelim.
Şuraya gelelim.
Üç yüz yirmi bir
Böylece birinci grup sayılarımızı yazmış olduk.
Şimdi kaydıralım, sorumuz devam ediyor çünkü.
9, 9, 5 ile rakamlar verilmiş.
Altta da 8, 0, 4 verilmiş.
Evet ikinci bölüme geliyoruz.
Burada da 9, 9, 5 rakamları verilmiş.
Bu rakamları kullanarak 3 basamaklı sayı yazacağız.
Hemen yan yana 9, 9, 5 yazdığımız zaman ne oluyor?
995
yapar, yazalım.
995
Bunu bir de hemen yazılarımızla ifadesini yazalım.
Dokuz yüz doksan beş
Evet burada kayboluyor çünkü şu karakteri ş karakterini tanımadığı için s’ye çeviriyorum ben.
Dokuz yüz doksan bes
diye yazıyorum, siz onu beş olarak okuyun.
Şimdi gelelim başka bir sayıya gelelim mesela;
5 ile 9’un yerini değiştirelim.
959
Ne oldu?
995 yer değiştirince 5 ile 9
959
oldu.
Dokuz yüz elli dokuz
Bu sefer 5’i başa alalım.
Mesela;
599
Yukarıda 995 idi, burada 599 oluyor.
Şuraya yazalım.
Beş yüz doksan dokuz
Bakalım ş’yi yine kabul etmedi.
Burayı ş’yi s yapıyorum.
Bes yüz doksan dokuz
diye yazıyorum.
Bunu ne olur bir de başka 599, 959 yazdık, 995’i yazdık.
Üç tane ancak rakam, sayı çıkabildi galiba.
Evet şimdi buraya gelelim.
Burada nasıl olacak, ona bakalım bir de.
Şimdi hemen verildiği şekliyle yazacak olursak bunu, ne olur?
8, 0, 4 yazdığımız zaman
804
oluyor
Şuraya da yazalım.
Biraz kaydıralım.
Sekiz yüz dört
Bu ne oldu
804
Şimdi 4 ve 0’ı yer değiştirirsek ne olur?
840
olur o zaman.
Böyle yapıyoruz.
Yazalım.
Sekiz yüz kırk
Şimdi 0’ı başa alırsak o zaman üç basamaklı sayı olmuyor.
O zaman 4’ü başa alacağız.
4 yüz, 4, 0, 8 yazarsak;
408
olur o zaman.
Yazalım.
Dört yüz sekiz
Peki 8 ile 0’ı yer değiştirirsek ne olur?
480
olur.
Yazalım.
Dört yüz seksen
diye bu şekilde sorularımızı çözmüş olduk.
Evet sevgili çocuklar gördüğünüz gibi böyle “insanoğluna sayılarla, rakamlarla oynama kabiliyeti, yeteneği verilmiş” diyerek bu günkü dersdunyasi.net olarak düzenlemiş olduğumuz İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap’ın sonuna gelmiş oluyoruz.
Hepinize sağlıklı, mutlu günler diliyorum.
Hoşçakalın.

Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyat’ından Sözler isimli eserinen On Üçüncü Söz’de yer alan kısa bir mektup ele alınmaktadır. Hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli vermek ve KARDEŞ OLMAK konusu ele alınmaktadır.

KISA VİDEO
UZUN VİDEO
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
1 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
2
Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar,
Benim kat’î kanaatim gelmiş ki, buraya girmemizin inâyet-i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani, Nurlar tesellileriyle ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir.
Madem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi, birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki, bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için, dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güya canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız.
İşte, şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir kahramanlıkla heyete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve revolver de verilse, hem emir de verilse, biz bu biçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamaya çalışacağımıza, Kur’ân’ın ve imanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik” diyerek bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz.
Dipnot-1
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-2
Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
| adavet: düşmanlık âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z) bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız biçare: çaresiz, zavallı cihet: yön Denizli: (bk. bilgiler) eşedd-i istibdat: baskının en şiddetlisi eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi (bk. ẓ-l-m) fitrî: yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r) galip: yenen, üstün gelen gam: sıkıntı, üzüntü | güya: sanki hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ihtar: hatırlatma inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı, lütfu (bk. a-n-y; e-l-h) irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) kat’î: kesin Leyle-i Kadir: Kadir gecesi mağlup: yenilen mahpus: hapsedilmiş olan maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) mavzer: bir cins tüfek mesele-i mühimme: önemli mesele (bk. m-s̱-l) meyusiyet: ümitsizlik | mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k) musibetzede: felakete uğramış nev-i beşer: insanlık, insan türü revolver: tabanca, küçük silah sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) son Harb-i Umumî: İkinci Dünya Savaşı tahribat: yıkımlar, bozmalar tecavüz: saldırma, sataşma uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği (bk. s-l-m) zayi: kayıp zeyl: ilâve, ek |
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
dersdunyasi.net olarak düzenlediğiniz Üniversiteye Hazırlık Matematik Bir Soru Bir Cevap programımızda bu gönderide ve videoda “asal çarpanlar ve katlar” sorusu ele alınmaktadır.

Sorunun videosu için lütfen YouTube kanalına tıklayınız.
| Anne | Baba | |
| Ahmet | 55 | 65 |
| Emin | 33 | 34 |
| Ayşe | X | 50 |
Yandaki tabloda Ahmet, Emin ve Ayşe’nin ebeveynlerinin yaşları verilmiştir.
Köylü Hüseyin amca Ahmet, Emin ve Ayşe’ye ebeveynlerinden hangisinin yaşının asal çarpanı daha büyükse o kadar ceviz verecektir. Hüseyin amca toplamda 41 ceviz verdiğine göre Ayşe’nin annesi kaç yaşında olabilir?
A) 30 B) 34 C) 38 D) 44 E) 50
Evet arkadaşlar!
Karşımızda bir asal çarpanlar ve katlar sorusu var.
Bir tablo verilmiş.
Tabloda Ahmet, Emin ve Ayşe’nin ebeveyblerinin yani anne babasının yaşları verilmiş.
Sadece Ayşe’nin annesinin yaşı gizlenmiş.
Köylü Hüseyin amca Ahmet, Emin ve Ayşe’ye ebeveynlerinden hangisinin yaşının asal çarpanı daha büyükse o kadar ceviz verecektir.
Hüseyin amca toplamda 41 ceviz verdiğine göre Ayşe’nin annesi kaç yaşında olabilir?
Evet şimdi sorumuzu çözmeye başlayalım arkadaşlar.
Ahmet’in annesinin ve babasının yaşlarını asal çarpanlarına ayırarak ne yapalım, başlayalım.
Şimdi Ahmet’in annesi kaç yaşında?
55 yaşında.
55’i asal çarpanlara ayıralım.
55 = 5 . 11
Babası kaç yaşında?
65 yaşında.
65’i asal çarpanlarına ayıralım.
65 = 5 . 13
Şimdi buradaki asal çarpanlardan hangisi en büyük?
13 en büyük.
Demek ki Ahmet’e ne kadar ceviz verilecek?
Ahmet’e 13 tane ceviz verilecek.
Peki!
Emin’e gelelim.
Emin’in annesi 33 yaşında,
Babası kaç yaşında?
Babası da 34 yaşında.
Şimdi 33’ü asal çarpanlarına ayıralım.
33 = 3 . 11
34’ü asal çarpanlarına ayıralım.
34 = 2 . 17
Şimdi bunlardan en büyüğü hangisi arkadaşlar?
17
Demek ki Emin’ ne kadar verilecek?
17 tane verilecek.
Toplamda kaç taneydi?
41 tane
Hemen denklemimizi kuralım arkadaşlar.
Ahmet’e, Emin’e ve Ayşe’ye arkadaşlar toplamda kaç tane veriliyordu?
41 tane veriliyordu.
Ah + Em + Ay = 41
Ahmet’ kaç tane verdi Hüseyin amca?
13 tane ceviz veriyor.
Emin’e 17 tane veriyor.
Tabi Ayşe’yi bilmiyoruz.
Ayşe’ye de bu kadar versin.
Toplamda 41
13 + 17 + Ay = 41
Peki 13, 17 daha 30
41’den 30 çıkaralım Ayşe kaç tane alıyormuş?
11 tane alıyormuş.
Şimdi Ayşe’nin 11 tane alması için Ayşe’nin annesini veya babasının yaşının asal çarpanlarından birinin ne olması lazım?
11 olması lazım arkadaşlar.
Şıklara bakalım.
30, 34, 38, 44 ve 50’den hangisinin asal çarpanı 11 olabilir?
Evet cevap 44 arkadaşlar.
44’ün 2 çarpı 2 çarpı 11 şeklinde asal çarpanlara ayrıldığını düşünürsek burada ne var 11 var.
44 = 2 . 2 . 11
Demek ki Ayşe’nin arkadaşlar annesi kaç yaşında olabilirmiş?
44 yaşında olabilirmiş.
Evet arkadaşlar iyi günler diliyoruz.
İnsanoğluna verilen verilerden yola çıkarak verilmeyen verileri bulma kabiliyeti / yeteneği verilmiştir.

إِنَّ مَثَلَ عِيسَىٰ عِندَ ٱللَّهِ كَمَثَلِ ءَادَمَ ۖ خَلَقَهُۥ مِن تُرَابٍۢ ثُمَّ قَالَ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ – آل عمران -٥٩
https://quran.com/ar/3?startingVerse=59
Arrangör: Esat Akbal
Hz. Det bästa exemplet på Jesu ankomst (frid vare med honom) till världen utan en far ges i denna vers. Eftersom Hz. Adam (frid vare med honom) skapades också utan en far.

Inför Gud är Jesus till sin natur att likna vid Adam. Han skapade honom av jord och sade till honom: “Var!” och han är. [3:59]
Medina-perioden
https://www.koranensbudskap.se/translations.aspx?chapterID=3&langID=&p=4
Copyright © IslamGuiden med tillstånd från Proprius förlag AB
Indeed, the example of Jesus in the sight of Allah is like that of Adam. He created him from dust, then said to him, “Be!” And he was!
— Dr. Mustafa Khattab, the Clear Quran
Indeed, the likeness of Jesus with Allaha is as the likeness of Adam: He created him from dust, then said to him, “Be,” and so he is.
— Fadel Soliman, Bridges’ translation
Indeed, the example of Jesus to Allāh1 is like that of Adam. He created him from dust; then He said to him, “Be,” and he was.
— Saheeh International
With Allah, the example of the creation of Jesus (peace be upon him) is like the creation of Adam, who was born from dust without a father or mother. Allah simply said to him: Become a man. And he became as Allah willed. How do you then assume that Jesus is a god on the basis that he has no father when you accept that Adam is human despite his having no father or mother?
— Abridged Explanation of the Quran
Surely, the case of ‘Isa, in the sight of Allah, is like the case of ‘Adam. He created him from dust, then said to him, ‘Be”, and he came to be.
— Maarif-ul-Quran
Surely, the case of ‘Īsā , in the sight of Allah, is like the case of ’Edam . He created him from dust, then He said to him, “Be”, and he came to be.
— Mufti Taqi Usmani
Surely the likeness of Isa (Jesus) in the Providence of Allah is as the likeness of Adam. He Allah) created him of dust, thereafter He said to him, “Be!” so he is (i.e., he was).
— Dr. Ghali
In God’s eyes Jesus is just like Adam: He created him from dust, said to him, ‘Be’, and he was.
— Abdul Haleem
Surely, in the sight of Allah, the similitude of the creation of Jesus is as the creation of Adam whom He created out of dust, and then said: ‘Be’, and he was.1
— Tafheem-ul-Quran – Abul Ala Maududi
Inna mathala AAeesa AAinda Allahikamathali adama khalaqahu min turabin thumma qalalahu kun fayakoon
— Transliteration
Lo! the likeness of Jesus with Allah is as the likeness of Adam. He created him of dust, then He said unto him: Be! and he is.
— English Translation (Pickthall)
The similitude of Jesus before Allah is as that of Adam; He created him from dust, then said to him: “Be”. And he was.
— English Translation (Yusuf Ali)
The similitude of Jesus before Allah is like that of Adam; He created him from dust, then said to him, “Be,” and he was.
— Ruwwad Center
Jesus’ case with Allah (God) was the same as Adam’s: He created him from dust; then told him: ‘Be!” and he was.
— Dr. T. B. Irving
Verily, the likeness of ‘Îsâ (Jesus) before Allâh is the likeness of Adam. He created him from dust, then (He) said to him: “Be!” – and he was.
— Muhammad Taqi-ud-Din al-Hilali & Muhammad Muhsin Khan
Allah’ın katında İsa’nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra ol demesiyle olmuş olan Adem’in durumu gibidir.
— Turkish Translation(Diyanet)
Jesus in the sight of God is like Adam. He created him from dust; then said to him, ‘Be!’ and he was.
— Maulana Wahiduddin Khan
https://quran.com/3?startingVerse=59
https://www.theholyquran.org/?x=s_main&y=s_middle&kid=14&sid=3
Hz. The best example of the coming of Jesus (peace be upon him) to the world without a father is given in this verse. Because Hz. Adam (peace be upon him) was also created without a father.

The similitude of Jesus before Allah is as that of Adam; He created him from dust, then said to him: “Be”. And he was.
The Family Of Imran, 3/59, (ENGLISH) QURAN BY A. YUSUF ALİ
https://www.theholyquran.org/?x=s_main&y=s_middle&kid=14&sid=3
Indeed, the example of Jesus in the sight of Allah is like that of Adam. He created him from dust, then said to him, “Be!” And he was!
— Dr. Mustafa Khattab, the Clear Quran
Indeed, the likeness of Jesus with Allaha is as the likeness of Adam: He created him from dust, then said to him, “Be,” and so he is.
— Fadel Soliman, Bridges’ translation
Indeed, the example of Jesus to Allāh1 is like that of Adam. He created him from dust; then He said to him, “Be,” and he was.
— Saheeh International
With Allah, the example of the creation of Jesus (peace be upon him) is like the creation of Adam, who was born from dust without a father or mother. Allah simply said to him: Become a man. And he became as Allah willed. How do you then assume that Jesus is a god on the basis that he has no father when you accept that Adam is human despite his having no father or mother?
— Abridged Explanation of the Quran
Surely, the case of ‘Isa, in the sight of Allah, is like the case of ‘Adam. He created him from dust, then said to him, ‘Be”, and he came to be.
— Maarif-ul-Quran
Surely, the case of ‘Īsā , in the sight of Allah, is like the case of ’Edam . He created him from dust, then He said to him, “Be”, and he came to be.
— Mufti Taqi Usmani
Surely the likeness of Isa (Jesus) in the Providence of Allah is as the likeness of Adam. He Allah) created him of dust, thereafter He said to him, “Be!” so he is (i.e., he was).
— Dr. Ghali
In God’s eyes Jesus is just like Adam: He created him from dust, said to him, ‘Be’, and he was.
— Abdul Haleem
Surely, in the sight of Allah, the similitude of the creation of Jesus is as the creation of Adam whom He created out of dust, and then said: ‘Be’, and he was.1
— Tafheem-ul-Quran – Abul Ala Maududi
Inna mathala AAeesa AAinda Allahikamathali adama khalaqahu min turabin thumma qalalahu kun fayakoon
— Transliteration
Lo! the likeness of Jesus with Allah is as the likeness of Adam. He created him of dust, then He said unto him: Be! and he is.
— English Translation (Pickthall)
The similitude of Jesus before Allah is as that of Adam; He created him from dust, then said to him: “Be”. And he was.
— English Translation (Yusuf Ali)
The similitude of Jesus before Allah is like that of Adam; He created him from dust, then said to him, “Be,” and he was.
— Ruwwad Center
Jesus’ case with Allah (God) was the same as Adam’s: He created him from dust; then told him: ‘Be!” and he was.
— Dr. T. B. Irving
Verily, the likeness of ‘Îsâ (Jesus) before Allâh is the likeness of Adam. He created him from dust, then (He) said to him: “Be!” – and he was.
— Muhammad Taqi-ud-Din al-Hilali & Muhammad Muhsin Khan
Allah’ın katında İsa’nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra ol demesiyle olmuş olan Adem’in durumu gibidir.
— Turkish Translation(Diyanet)
Jesus in the sight of God is like Adam. He created him from dust; then said to him, ‘Be!’ and he was.
— Maulana Wahiduddin Khan
https://quran.com/3?startingVerse=59
https://www.theholyquran.org/?x=s_main&y=s_middle&kid=14&sid=3