Bu sayfada Sanat-ı İlahiye yani Allah’ın Sanatı ile ilgili tabiatta, doğada yaratılan ve harika bir sanat eser olan varlıkların görselleri ve videoları paylaşılmaktadır.
Elektrik Balığı
Etçil venüs bitkisi
Işık Saçan Lavra
Yeni Zelanda’da yaşayan ve ışık saçan lavra mucizesi.
Yeni Zellanda’da karanlık bir mağara tavanında yaşayan arachnocampa luminosa isminde sivrisinek lavraları …
Dünyaya gözünü açmamış, koza içerisindeki bu lavralar önce yapışkan bir ip dokuyup ardından mağaradaki oksijeni, ürettiği bir kimyasalla tepkimeye sokup ışık çıkarıyor. Bu sayede çok küçük canlıların dikkatini çekerek örümcek ağı misali kozasından sarkıttığı iplere yapışmasını sağlayıp besleniyor.
Sor aklına!
Dünyayı bilmeyen, koza içerisindeki bu lavra kimyasal tepkimeyi, ışığı, avlanması ve dikkat çekmesi gerektiğini, yapışkanı nereden biliyor?
Akıl, tefekkür ve iman.
“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.” ﴾Yûsuf Sûresi – 105﴿
Bu arada; 3. Sınıf Görsel Sanatlar Ders Programı aşağıdaki açıklamalar ve kazanımlar ile başlamaktadır:
3. SINIF KAZANIM VE AÇIKLAMALARI
• Öğrencilerin üçüncü sınıf Görsel Sanatlar dersinde sorgulama yoluyla öğrenmeleri üzerine yoğunlaşılır.
• Öğrencilerin görsel sanat çalışmasını oluşturma sürecinde fikir üretmeleri, uygulama ve değerlendirme yapmaları sağlanır.
3.1. Görsel İletişim ve Biçimlendirme
• G.3.1.1. Görsel sanat çalışmasını oluştururken uygulama basamaklarını kullanır.
• Beyin fırtınası ile başlayan, tasarlama ve görsel sanat çalışmasını oluşturmaya kadar devam eden sürecin bilinmesi ve uygulanması sağlanır.
SATIR ARASI
İnsanlara diğer varlıklardan farklı olarak birçok özellik verilmiştir.
Bunlardan birisi de;
düşünme,
beyin fırtınası yapma sonra da;
tasarlama ve
görsel sanat çalışmaları yapma yani
sanat eserleri oluşturma
kabiliyeti, yeteneği verilmiştir.
Aslında bu tasarlama kabiliyetinin, yeteneğinin verilme nedenlerinden birisi de;
Evrenin,
Dünyanın,
Kendimizin ve
Etrafımızdaki tüm varlıkların
Nasıl yaratıldıklarını,
Nasıl tasarlandıklarını anlamaya çalışmaktır,
Sanatkarını tanımaktır.
ÖĞRETİM PROGRAMI
• Bu arada Öğretim Programı tüm kazanım ve açıklamalarına aşağıda yer alan bağlantıdan da ulaşabilirsiniz. Ders Programını görmek ve incelemek istiyorsanız lütfen tıklayınız.
Cumartesi Derslerinde bu hafta “Hava ve O” konusu yani “Hüve Nüktesi” ele alınmaktadır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Üçüncü Söz’ün son bölümünde yer almaktadır.
Hava ve O – Hüve Nüktesi – Hava – Zerre – Atom – Tabiat – Doğa ve O – Hû – Hüve – Cumartesi Dersleri 13. 10.
deki ( هُو ) “Hû” lâfzında, yalnız maddî cihette bir seyahat-i hayaliye-i fikriyede, hava sahifesinin mütalâasıyla âni bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde, meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde suhuletli bulunmasını ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilâtlı, mümteni binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.
Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbaba havale edilse, lâzım gelir ki, ya o kapta küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince mânevî makineler, fabrikalar bulunsun; veyahut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hasiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin, adeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun. Aynen öyle de, emir ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan ( هُو ) “Hû” lâfzındaki havada, küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcut telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin; veyahut o ( هُو ) “Hû” daki havanın, belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar
Dipnot-1
Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. “Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-2
Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi; sonsuza kadar sürekli üzerinize olsun.
Dipnot-3
“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2.
Dipnot-4
“De ki: O Allah’tır.” İhlâs Sûresi, 112:1.
âhize: alıcı âni: birden bire arş: taht; emir ve egemenliğin icra yeri (bk. a-r-ş) aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) cihazat: organlar, donanım dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) emir ve irade: Allah’ın yaratılışa dair emir ve dilemeleri (bk. r-v-d) esbab: sebepler (bk. s-b-b) hadsiz: sınırsız hasiyet: özellik hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
Hüve: O, Allah iktidar: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r) lâfz: ifade, kelime maddî cihet: maddeye bakan yön meslek-i imaniye: iman yolu (bk. e-m-n) mevcut: var olan (bk. v-c-d) mikyas: ölçek muhal: imkansız muhtelif: çeşitli mümteni: imkansız müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) müşkilât: zorluk mütalâa: inceleme nâkile: iletici nihayetsiz: sonsuz nükte: ince ve derin mânâ nükte-i tevhid: Allah’ın birliğine dair ince bir mânâ (bk. v-ḥ-d)
seyahat-i hayaliye-i fikriye: hayalde ve düşüncede yapılan yolculuk (bk. f-k-r; ḫ-y-l) şirk: Allah’a ortak koşma sıddık: çok doğru ve bağlı (bk. ṣ-d-ḳ) suhulet: kolaylık suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğa, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) umum: bütün unsur-u hava: hava maddesi vücub: kesinlik, zorunluluk (bk. v-c-b) zarif: güzel, ince zerre: atom
mânevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var. İşte, ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde, değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinâlar ve müşkilâtlar âşikâre görünüyor.
Eğer Sâni-i Zülcelâle verilse, hava bütün zerratıyla O’nun emirber neferi olur. Birtek zerrenin muntazam birtek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini Hâlıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlıka intisap ve istinad ile ve Sâniinin cilve-i kudretiyle ve bir anda, şimşek sür’atinde ve ( هُو ) “Hû” telâffuzu ve havanın temevvücü suhuletinde yapar. Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve harika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri, o kalemin uçları; ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Birtek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte, ben
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 1
ve
قُلْ هُوَ اللهُ 2
deki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütalâa ederken, bu mücmel hakikati tam vazıh ve mufassal, aynelyakîn müşahede ettim. Ve ( هُو ) “Hû” nun lâfzında, havasında böyle parlak bir burhan ve bir lem’a-i Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işaretinde gayet nuranî bir cilve-i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve ( هُو ) “Hû” zamirinin mutlak ve müphem işareti hangi Zâta bakıyor?” işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem
Dipnot-1
“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2; Haşir Sûresi, 59:22.
Hüve: O, Allah imtinâ: imkansızlık intisap: bağlanma (bk. n-s-b) istinad: dayanma (bk. s-n-d) kalem-i kader: kader kalemi (bk. ḳ-d-r) kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r) karine-i taayyün: belirtme işareti, “O” zamirinin Allah’a işaret etmesi küllî: kapsamlı, büyük (bk. k-l-l) lâfz: ifade, kelime lem’a-i Vâhidiyet: Allah’ın birliğini gösteren parıltı (bk. v-ḥ-d) maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar meslek: gidilen yol, usül mücmel: özetlenmiş (bk. c-m-l) mufassal: ayrıntılı muhal: imkansızlık muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) müphem: belirsiz
müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) müşkilât: zorluklar mütalâa: etraflıca düşünme mutlak: serbest bırakılmış, sınırı belirtilmemiş (bk. ṭ-l-ḳ) neşretmek: yaymak nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) Sânii: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) suhulet: kolaylık sür’at: hız tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler (bk. ṭ-b-a) telâffuz: söyleyiş, ifade etme temâşâ: seyretme temevvüc: dalgalanma umum: bütün vazıh: açık, âşikar zerrat: zerreler, atomlar zerre: atom, maddenin en küçük parçası
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hem ehl-i zikir, makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye, ilmelyakîn ile bildim.
Evet, meselâ bir nokta beyaz kâğıtta iki üç nokta konulsa karıştığı; ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı; ve bir küçük zîhayata çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği; ve bir lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddit kelimelerin beraber çıkması ve girmesi, intizamını bozup karışacağı halde, aynelyakîn gördüm ki, ( هُو ) “Hüve”nin anahtarıyla ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda, herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde karışmadığını ve intizamını bozmadığını; hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde hiç şaşırmadan yapıldığını; ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği halde hiç zaaf göstermeyerek, geri kalmayarak intizamla taşıdığını; hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisanlara kemâl-i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip o gayet incecik lisanlardan çıktığı; ve o her zerre ve her parçacık, bu acip vazifeleri görmekle beraber, kemâl-i serbestiyetle, cezbedârâne, hal diliyle ve mezkûr hakikatin şehadeti ve lisanıyla
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 1
ve
قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ 2
deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor; ben aynelyakîn müşahede ettim.
Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim-i mutlak bir hassaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medar olabilsin. Bu ise zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hatıra getiremez. Öyle ise, bu sahife-i hava, hakkalyakin, aynelyakîn, ilmelyakîn derecesinde bedahetle, Zât-ı Zülcelâlin hadsiz, gayr-ı mütenâhi ilmi ve hikmetle çalıştırdığı
Dipnot-1
“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2.
Dipnot-2
“De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.
aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış bedahet: açıklık berk: şimşek cezbedârâne: kendinden geçerek ehl-i zikir: Allah’ı sürekli olarak zikredenler, ananlar gayr-ı mütenâhi: sonsuz hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkim-i mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) hassa: özellik hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
Hüve: O, Allah ilmelyakin: ilmî bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) irade: isteme, dileme, tercih (bk. r-v-d) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i serbestiyet: tam serbestlik (bk. k-m-l) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudsî: kutsal, kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklaması mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil makam-ı tevhid: tevhid makamı, kalben Allah’ın birliğinin hissedildiği hal (bk. v-ḥ-d)
medar: eksen, dayanak mezkûr: sözü geçen muhal: imkansız muhtelif: çeşitli müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) müteaddit: çeşitli, birden fazla sahife-i hava: hava sayfası şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) zerrât: zerreler, atomlar zerre: atom, en küçük madde parçası zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
kalem-i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir Levh-i Mahfuzun âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir Levh-i Mahv, İsbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
İşte, hava unsuru yalnız nakl-i asvat vazifesinde mezkûr cilve-i vahdâniyeti ve mezkûr acaibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhaliyetini izhar ettiği gibi; unsur-u havanın sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziya gibi sair letâifin naklinde şaşırmadan, muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanında, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs ve telkih gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı kemâl-i intizamla yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlâhiyenin bir arşı olduğunu kat’î bir surette ispat ediyor. Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbab ve âciz, câmid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakin derecesinde ispat ettiğini kat’î kanaat getirdim. Ve herbir zerre ve herbir parça lisan-ı hâl ile
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 1
ve
قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ 2
dediklerini bildim. Ve bu ( هُو ) “Hüve” anahtarıyla havanın maddî cihetindeki bu acaibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir ( هُو ) “Hû” olarak âlem-i misal ve âlem-i mânâya bir anahtar oldu.
Gördüm ki, âlem-i misal, nihayetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviye ve fâniyâtın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennette
Dipnot-1
“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2; Haşir Sûresi, 59:22.
Dipnot-2
“De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.
acaip: şaşırtıcı ve hayret verici şey âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) âlem-i mânâ: mânâ âlemi, mânen anlaşılan ve bilinen âlem (bk. a-l-m; a-n-y) âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) âlem-i tagayyür: değişken âlem (bk. a-l-m) asvat: sesler aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) câmid: cansız câzibe: çekim gücü cihet: yön, taraf cilve-i vahdâniyet: Cenab-ı Allah’ın birlik görüntüsü (bk. c-l-y; v-ḥ-d) dâfia: itme gücü dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) ehemmiyetli: önemli emir ve irade-i İlâhiyenin arşı: Allah’ın emir ve iradesinin tahtı (bk. r-v-d; e-l-h; a-r-ş) esbab: sebepler (bk. s-b-b)
fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fâniyat: fâni, geçici şeyler (bk. f-n-y) hâdisât-ı dünyeviye: dünyaya ait olaylar hadsiz: sınırsız hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) Hüve: O, Allah izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r) kalem-i kudret ve kader: varlıkların ve olayların düzenli olarak meydana gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r) kat’î: kesin kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kitabet: yazım (bk. k-t-b) letâif: maddi olmayan, çok ince şeyler (bk. l-ṭ-f) levazımat: gerekli şeyler Levh-i Mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı mânevî kader levhası (bk. ḥ-f-ẓ) Levh-i Mahv, İsbat: bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu gösteren mânevî levha, yaz boz tahtası
lisan-ı hâl: hal ve beden dili mezkûr: sözü geçen muhaliyet: imkansızlık muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m) mütebeddil: değişken nakl-i asvat: seslerin nakli, iletimi nebatat: bitkiler nihayetsiz: sınırsız, sonsuz sahife-i havaiye: hava sahifesi sair: diğer sermedî: sürekli, kalıcı sinema-i uhreviye: âhirete ait sinema (bk. e-ḫ-r) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şuûnat: işler, fiiller ve tasarruflar (bk. ş-e-n) tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) telkih: aşılama temâşâgâh: seyir yeri teneffüs: soluklanma, nefes alma unsur-u hava: hava maddesi zâil: yok olup gidici, geçici (bk. z-v-l) zerre: atom, en küçük madde parçası ziya: ışık
saadet-i ebediye ashablarına da dünya maceralarını ve eski hâtıratlarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinası olarak bildim.
Hem Levh-i Mahfuzun, hem âlem-i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümunesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hafıza ve kuvve-i hayaliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak kemâl-i intizamla içlerinde bir büyük kütüphane kadar malumatın yazılması kat’î ispat eder ki, o iki kuvvenin nümune-i ekber ve âzamları olan âlem-i misal, hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve toprak unsurunun pek fevkinde daha ziyade hikmet ve irade ile ve kalem-i kader ve kudretle yazıldıklarını ve hiçbir cihetle tesadüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbabın karışması yüz derece muhal ve hiçbir vech ile mümkün olmadığını, Hakîm-i Zülcelâlin kalem-i kader ve hikmetinin sayfası olduğu, ilmelyakîn ile kat’î bilindi.
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.
âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l)ashab: sahiplercâmid: cansızcihet: yön, şekilesbab: sebepler (bk. s-b-b)fekvinde: üstündeHakîm-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)hâtırat: hâtıralar, anılarhikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)hususan: özellikle
ilmelyakin: kesin delile dayanarak, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde edinilen bilginin kesinliği (bk. a-l-m; y-ḳ-n)irade: dileme, tercih, istek (bk. r-v-d)kalem-i kader ve kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak meydana gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)kat’î: kesinkemâl-i intizam: mükemmel derecede düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)kuvve: duyukuvve-i hâfıza: hafıza duyusu, bellek (bk. ḥ-f-ẓ)kuvve-i hayaliye: hayal duyusu (bk. ḫ-y-l)
Levh-i Mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah’ın ilminin bir adı (bk. ḥ-f-ẓ)muhal: imkansızmütebaki: geri kalan kısım (bk. b-ḳ-y)nümune: örneknümune-i ekber ve âzam: çok büyük örnek (bk. k-b-r; a-ẓ-m)nutfe: memelilerin yaratıldığı su, menisaadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)tabiat: doğa, maddî âlem, canlı cansız bütün varlıklar (bk. ṭ-b-a)vecih: yönziyade: fazla, çok
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Hüve Nüktesi, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
“GÖÇMEN” BİR GÖÇMENE BAKMANIN ON ÜÇ YOLU – “Bir Kara Kuşa (ya da Kara Tavuğa) Bakmanın On Üç Yolu (1917)” (Wallace Stevens)’ndan esinlenerek hazırlanmış BİR DENEME YA DA ŞİİR YAZMA ETKİNLİĞİ / ALIŞTIRMASI
“Bir Kara Kuşa (ya da Kara Tavuğa) Bakmanın On Üç Yolu (1917)” (Wallace Stevens)‘ndan esinlenerek hazırlanmış
BİR DENEME YA DA ŞİİR YAZMA ETKİNLİĞİ / ALIŞTIRMASI
Merhaba!
Umarım iyi vakit geçiriyorsunuzdur.
Bugün başlamanızı umduğum bir yazma alıştırması paylaşmak istiyorum!
Talimatlar:
Hakkında yazmak istediğiniz bir şey düşünün.
Somut bir şeyden başlamanız iyi olur, örneğin “toprak” veya “hava” veya “su” veya “ateş”.
Ne hakkında yazmak istediğinize karar verdiğinizde, o konuyu 13 farklı şekilde anlatmalısınız.
Nasıl yapacağınız size kalmış ama fikir, işiniz bittiğinde 13 noktadan oluşan bir örneğiniz olması gerektiğidir.
Bir seri sadece birkaç kelime olabilirken bir başkası herhangi bir uzunlukta büyüyebilir.
Tüm 13 aşamayı yazmaya çalışın.
En az 10 dakika yazın.
Durmayın!
Yazma alıştırması, Wallace Stevens’ın “Bir Kara Kuşa (ya da Kara Tavuğa) Bakmanın On Üç Yolu (1917)” adlı şiirinden esinlenmiştir.
Türkçe çevirisi aşağıda yer almaktadır.
Birlikte okumak isterseniz, sırayla ve şiir bitene kadar herkes birer nokta okuyabilir.
Bir sonraki derste yazılarınızın nasıl gittiğini konuşacağız.
Yazıp yazmadığınızı ve nasıl hissettirdiğinizi.
Yazdıysanız – lütfen getirin.
Ayrıca yazmakla ilgili her konuda soru sorabilirsiniz; yazma süreci, yayın dünyası, genel olarak edebiyat …
Başarılar dilerim.
Öğretmen ……………………
Bir Karatavuğa Bakmanın On Üç Yolu (Wallace Stevens)
I Yirmi karlı dağın arasında, Kımıldayan tek şey Karatavuğun gözüydü.
II Üç fikrim vardı, Üstünde üç karatavuğun bulunduğu Bir ağaç misali.
III Fırıldanır karatavuk güz rüzgârlarında. Küçük bir parçasıdır bu pandomimin.
IV Bir erkek ve bir kadın Yektir. Bir erkek ve bir kadın ve bir karatavuk Yektir.
V Neyi yeğleyeceğimi bilmem, Fiil çekimlerinin güzelliğini mi Yoksa kinayelerin güzelliğini mi, Karatavuk ıslık çaldığında Ya da hemen sonrasında.
VI Saçak buzları doldurdu uzun pencereyi Barbar camla. Karatavuğun gölgesi Çaprazladı onu, bir uçtan öbür uca. Ruh hali Sökülmez bir gayenin İzini sürdü gölgede.
VII Ey Haddamlı sıska adamlar, Niçin düşlersiniz altın kuşları? Görmez misiniz karatavuk nasıl da Yürür ayakları arasında Kadınlarınızın?
VIII Bilirim soylu şiveleri Ve duru, kaçınılmaz ritimleri; Fakat karatavuğun Bütün bildiklerime tabi olduğunu da Bilirim.
IX Uçup gözden yittiğinde karatavuk, Bir çok çemberinden birinin Kenarını işaretledi.
X Yeşil bir ışıkta uçan Karatavukların görüntüsü karşısında, Ses ahenginin yosmaları bile Keskin bir çığlık atardı.
XI Connecticut’u aşıp gitti Cam bir faytonda. Bir keresinde, bir korku işledi içine, Atlarla faytonun gölgesini Karatavuklarla Karıştırdı mı diye.
XII Deviniyor ırmak. Karatavuklar uçuyor olmalı.
XIII Bütün ikindi boyunca akşamdı. Kar yağıyordu Ve kar yağmaya devam edecekti. Karatavuk tünedi Sedir dallarına.
ŞAİR: Wallace Stevens (1879-1955, ABD) Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
İsmail Aksoy Kayıt Tarihi : 27.2.2009 12:56:00
ŞİMDİ SIRA SİZDE
Siz de yukarıdaki örnekteki gibi bir konuya on üç farklı açıdan bakarak bir deneme yazısı ya da şiir yazınız.
Hakkında yazmak istediğiniz bir şey düşünün.
Somut bir şeyden başlamanız iyi olur, örneğin “toprak” veya “hava” veya “su” veya “ateş”.
Ne hakkında yazmak istediğinize karar verdiğinizde, o konuyu 13 farklı şekilde anlatmalısınız.
Nasıl yapacağınız size kalmış ama fikir, işiniz bittiğinde 13 noktadan oluşan bir örneğiniz olması gerektiğidir.
Bir seri sadece birkaç kelime olabilirken bir başkası herhangi bir uzunlukta büyüyebilir.
Tüm 13 aşamayı yazmaya çalışın. Her aşamada ana konunuz mutlaka yer almalıdır.
En az 10 dakika yazın. Hiç durmayın.
Aşağıda bu etkinlikten yola çıkarak yazılmış bir deneme yer almaktadır. Nasıl olduğunu inceleyiniz. Kendi yazdıklarınızla karşılaştırınız.
“GÖÇMEN“
BİR GÖÇMENE BAKMANIN ON ÜÇ YOLU
1
Neden göçer insan, hüç düşündünüz mü,
Neden doğduğu, sevdiği memleketini terk etsin ki?
Belki birşey arıyordur.
Ama ne?
2
Göçmen olmak zordur.
Ama gitmek zorunda,
Çünkü karnı aç,
Çünkü iş yok,
Çünkü aş yok, yemek yok.
3
Göçmen gitmek zorunda,
Çünkü güvende değil,
Çünkü hergün tepesinden bombalar yağıyor.
Ölen ne için ölüyor,
Öldüren ne için öldürüyor,
Bilmiyor.
4
Göçmen gitmek zorunda,
Gitmezse hapse girecek,
Gitmezse konuşamayacak,
Hep susacak.
Gitmezse kendi olamayacak.
5
Göçmen gitmek zorunda,
Yeni bir dünya arıyor,
Huzur arıyor.
Merak ediyor,
Öteki dünyalarda neler oluyor?
6
Ama göçmen olunca herşey bitmiyor.
Aslında herşey yeniden başlıyor.
Yeni bir ülke,
Yeni bir dil,
Yeni bir kültür,
Hayat belki de sıfırdan başlıyor.
7
Göçmen olmak zordur,
Çünkü bilmediğin bir dünyaya yelken açıyorsun,
Ne ile karşılaşacağını bilmiyorsun.
Belki de karşı taraftan ateş açacaklar,
Belki bir nehir ya da soğuk bir deniz suyunda boğulacaksın,
Belki de huzur aradığın yerde işkence göreceksin.
Göçmen olmak zordur,
Ama bir umut işte, belki …
8
Göçmen hayata tutunmak ister.
Göçmen aslında kimseye yük olmak istemez,
İstememeli de zaten.
Göçmen, var olduğunu hissetmek ister,
Göçmen yaşamak ister,
Sadece yaşamak,
Kendi gibi,
Kendi değerleriyle,
Ama dahil olduğu toplumla entegre olmuş, uyum içinde.
9
Göçmen sevmek ister, sever de,
Hem geldiği ülkeyi,
Hem gittiği ülkeyi,
Çünkü birisinde doğmuştur, büyümüştür, anıları vardır,
Çünkü diğerinde yaşıyordur, anıları vardır ve olacaktır.
10
Göçmenin hayalleri vardır,
Yeni bir dünya, yeni bir dünya,
Barış ve huzur içinde,
Yeni bir dünya.
11
Göçmen bir yolcudur aslında,
Aslında bütün insanlar bir yolcudur.
Ruhlar aleminden,
Anne karnından,
Çocukluktan,
Gençlikten,
İhtiyarlıktan,
Ölümden,
Kabirden,
Mahşerden,
Sırattan,
Sonsuzluğa uzanan bir yolda yolcudur.
Geldiği ülkede de kalmayacaktır.
O, öteki bir dünyaya gidecektir,
Aslında arzusu cennete gitmektir.
12
Aslında göçmenin arzusu cennet değil, sonsuzluktur.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlemiş olduğumuz Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bedizzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından Sözler isimli eserinden On Üçüncü Söz’de yer alan Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz (öğretmenlerimiz) Allah’tan bahsetmiyorlar” konusu işlenmektedir.
Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz (öğretmenlerimiz) Allah’tan bahsetmiyorlar Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele – Cumartesi Dersleri 13. 9.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele1
Risale-i Nur’un çok yerlerinde izahı ve kat’î hadsiz hüccetleri bulunan iman-ı billâh rüknünün binler küllî burhanlarından birtek burhana kısaca bir işarettir.
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.
Ben dedim:
Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.
Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Dipnot-1
Meyve Risalesi, On Birinci Şuadır.
burhan: delil daire-i âfâk: çok büyük ve geniş daire dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dellal: davetçi, ilâncı eczahane-i kübra: büyük eczane (bk. k-b-r) fen: bilim dalı fenn-i tıb: tıp bilimi gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) galebe çalmak: üstün gelmek hakîm: bilgili, hikmetli (bk. ḥ-k-m) Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i Kur’âniye: Kur’ân hazinesi hissiyat: hisler, duygular hüccet: kanıt, delil iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n) izah: açıklama Kastamonu: (bk. bilgiler) kat’î: kesin küllî: çok, kapsamlı (bk. k-l-l) küre-i arz: yerküre, dünya lisan-ı mahsus: özel dil macun: karışım halinde ilaç me’haz: kaynak merci: başvurulacak, sığınılacak yer mikyas: ölçek mizan: ölçü (bk. v-z-n) mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mu’cize-i mâneviye: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z; a-n-y)
muallim: öğretmen (bk. a-l-m) muannid: inatçı mütemadiyen: sürekli olarak nebatat: bitkiler nisbet: oran (bk. n-s-b) nur-u tevhid: Allah’ın birliğini gösteren nur (bk. n-v-r; v-ḥ-d) rükn: esas, şart (bk. r-k-n) saniyen: ikinci olarak tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) Tabiat Risalesi: Yirmi Üçüncü Lem’a (bk. ṭ-b-a; r-s-l) tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r) tiryak: ilâç zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zındık: dinsiz
Hem, meselâ, nasıl bir harika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de, küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede, okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla, küre-i arzın Ustasını ve Sahibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki, gayet mükemmel bin bir çeşit erzak etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe ambarı ve dükkân şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir.
Öyle de, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüz binler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen biçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmânî iâşe ambarı ve bir sefine-i Sübhâniyeve bin bir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iâşe mikyasıyla, o kat’iyette ve o derecede küre-i arz deposunun Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki dört yüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mucizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acip ordu ve ordugâh, şüphesiz, bedahetle o harika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhânîde nebatat ve hayvanat milletlerinden dört yüz bin nev’in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek kumandan-ı âzam
bedahet: açıklık bîçare: çaresiz celb etmek: çekmek cihazat: cihazlar, donanımlar dükkân-ı Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın bir dükkân gibi düzenleyerek bütün ihtiyaç maddelerimizi depoladığı yeryüzü (bk. r-b-b) erzak: rızıklar, yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ) esliha: silâhlar fenn-i iaşe: gıda bilimi (bk. a-y-ş) fenn-i makine: makine bilimi fevkalâde: olağanüstü hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) iaşe: beslenme, gıda (bk. a-y-ş) ihzar etmek: hazırlamak (bk. ḥ-ḍ-r) istif: yığma, biriktirme istimal etmek: kullanmak kat’iyet: kesinlik kumandan-ı âzam: en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)
küre-i arz: yerküre, dünya maharetli: becerikli, yetenekli makine-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın makinesi (bk. r-b-b) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mikyas: ölçek mu’cizekâr: mu’cizeler yapan (bk. a-c-z) Müdebbir: idare eden, yöneten ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m) Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f) nebatat: bitkiler nev’: çeşit, tür ordu-yu Sübhanî: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği varlıklar (bk. s-b-ḥ)
Rahmânî: rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen (bk. r-ḥ-m) sefine-i Sübhaniye: her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan Allah’ın bir gemi gibi yaratarak uzayda gezdirdiği dünya (bk. s-b-ḥ) şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz seyyar: gezici taam: yiyecek taife: topluluk takdirkârâne: takdir ederek (bk. ḳ-d-r) talim: eğitim (bk. a-l-m) talimat: eğitimler, emirler (bk. a-l-m) terhis: vazifeye son verme terhisat: terhisler, vazifeye son vermeler zemin: yer zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.
Hem nasılki bir harika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mucizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de, bu âlem şehrinde, dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı—kozmoğrafyanın dediğine bakılsa—küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür’atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmâniyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber, çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir; o derecede, sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn-i elektrik mikyasıyla, bu meşher-i âzam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî yıldızları şahit göstererek tanıttırır, tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitap bulunsa ki, bir satırında bir kitap ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış. Gayet mânidar
arz: dünya bedahetle: ap açık bir şekilde fenn-i askerî: askerlik ilmi fenn-i elektrik: elektrik bilimi Hâkim: herşeyi hükmü altında tutup idare eden ve yargılayan ve herşeye galip olan Allah (bk. ḥ-k-m) intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) iştial: yanma, tutuşma kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kozmoğrafya: gökbilimi, astronomi kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudretli: güçlü, kuvvetli (bk. ḳ-d-r) Kumandan-ı Akdes: bütün varlıkları emri altında tutan ve her türlü eksiklikten ve âcizlikten yüce olan Allah (bk. ḳ-d-s) küre-i arz: yerküre, dünya mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) meşher-i âzam-ı kâinat: büyük kâinat sergisi (bk. a-ẓ-m; k-v-n)
mezkûr: zikredilen, adı geçen mikyas: ölçek misafirhane-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya (bk. r-ḥ-m) mu’cizekâr: mu’cize sahibi (bk. a-c-z) Müdebbir: idare eden, yöneten ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) Münevvir: herşeyi nurlandıran, aydınlatan, ışıklandıran Allah (bk. n-v-r) nihayetsiz: sonsuz nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) perestiş: kulluk, ibadet Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ) Sâni: herşeyi sanatlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (bk. s-n-a) şehr-i muhteşem: görkemli, ihtişamlı şehir şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz sûre-i Kur’âniye: Kur’ân’ın sûresi tahmid: Allah’ı övme ve Ona şükürlerini sunma (bk. ḥ-m-d) takdis: kutsama, Allah’ı her türlü kusur ve noksandan pak ve yüce olduğunu dile getirmek (bk. ḳ-d-s) tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tesbihat: Allah’ın her türlü eksiklikten, âcizlikten, ortaktan yüce olduğunu ilân etme (bk. s-b-ḥ) ulvî: yüce ziyade: fazla
ve bütün meseleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde maharetli ve iktidarlı gösteren bir acîp mecmua, şeksiz, gündüz gibi kâtip ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir.
Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ı kebîri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise, o derecede—sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet geniş mikyaslarıyla ve dürbün gözleriyle—bu kitab-ı kâinatın Nakkâşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, Allahu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallah takdisiyle tarif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi âyinesiyle ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâlini esmâsıyla bildirir, sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir burhan-ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan çok tekrarla, en ziyade
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ 1
ve
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 2
Dipnot-1
“Gökleri ve yeri yarattı.” En’âm Sûresi, 6:1; Secde Sûresi, 32:4; Yâsin Sûresi, 36:81.
Dipnot-2
“Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16; İsrâ Sûresi, 17:102.
acîp: şaşırtıcı Allahu Ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r) âyine: ayna bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k) bilfiil: fiilen, uygulamada (bk. f-a-l) burhan-ı vahdâniyet: Allah’ın birliğine ait delil (bk. v-ḥ-d) elhamdülillah: “her türlü övgü ve şükür Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d) esmâ: isimler (bk. s-m-v) fen: bilim dalı fenn-i hikmetü’l-eşya: varlıkların gayelerini inceleyen ilim ve felsefe (bk. ḥ-k-m) fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet: okuma ve yazma ilmi (bk. k-t-b) fevkalâde: olağanüstü fihriste: indeks, içindekiler fünûn: bilim dalları Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) hikmet: gaye, fayda, yarar (bk. ḥ-k-m)
hüccet: delil, kanıt kâinat kitab-ı kebîri: büyük bir kitap gibi varlıklarla yazılmış kâinat (bk. k-v-n; k-t-b; k-b-r) kaside: şiir Kâtib: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah (bk. k-t-b) kâtip: yazar (bk. k-t-b) kemâlât: üstünlükler, mükemmellikler (bk. k-m-l) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) Kur’ân-ı ekber-i âlem: âlemin en büyük kitabı, Kur’ân-ı Kerim (bk. k-b-r; a-l-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) maharetli: becerikli, yetenekli mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış mecmua: kitap (bk. c-m-a) mecmua-i kâinat: kâinat kitabı (bk. c-m-a; k-v-n)
mezkûr: sözü geçen mikyas: ölçek mübaşeret: temas etme, meşgul olma mücessem: cisimleşmiş müellif: yazar muhteşem: ihtişamlı, görkemli muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musannif: sınıflandıran, düzenleyen, yazar Nakkaş: herşeyi san’atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah (bk. n-ḳ-ş) nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebatî: bitkisel şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz senâ: övme sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) taife: topluluk takdir: beğendiğini dile getirme (bk. ḳ-d-r) takdis: Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme (bk. ḳ-d-s) tarif: tanıtma, bildirme (bk. a-r-f) teyid etmek: doğrulamak zemin: yer
âyetleriyle Hàlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun” dediler.
Ben de dedim:
İnsan binler çeşit elemlerle müteellim ve binler nev’î lezzetlerle mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî-mânevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zevâl ve firak tokatlarını yiyen bir biçare mahlûk iken, birden iman ve ubûdiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdat bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisap etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresi ne çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir, kıyas ediniz.
O mektepli gençlere dediğim gibi, musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim:
Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum, idam olunurken bedbaht zâlimlere demiş: “Ben idam olmuyorum, belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat, ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum.
“Allah’tan başka ilâh yoktur.” Sâffât Sûresi, 37:35; Muhammed Sûresi, 47:19.
Dipnot-2
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.
acz: güçsüzlük (bk. a-c-z) ayn-ı hakikat: hakikatin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) bahtiyar: talihli, mutlu bâtınî: içe dönük bedbaht: talihsiz bîçare: çaresiz ecel: ölüm vakti elem: acı, üzüntü fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hadsiz: sınırsız Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d) iftihar etmek: övünmek intisap: bağlanma (bk. n-s-b) Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kudsî: kutsal, her türlü kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s)
Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilah yoktur (bk. e-l-h) mahkûm: hüküm giymiş (bk. ḥ-k-m) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahpus: hapsedilmiş mazlum: zulme uğramış (bk. ẓ-l-m) medar: dayanak noktası, eksen mektep: okul (bk. k-t-b) mensup: bağlı (bk. n-s-b) musibetzede: felâkete uğramış müteellim: elem çeken, acı duyan mütelezziz: lezzet alan mütemadiyen: sürekli olarak müteşekkirâne: teşekkür ederek nev’î: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz nokta-i istimdat: yardım alınacak yer nokta-i istinat: dayanak noktası (bk. s-n-d) Padişah-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Padişah, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m) saadet: mutluluk sürur: sevinç tasdik: doğrulama, onay (bk. ṣ-d-ḳ) terhis: vazifeye son verme terhis tezkeresi: vazifenin sona erdiğini gösteren belge teslim-i ruh: ruhunu teslim etme (bk. r-v-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) zahirî: dışa dönük (bk. ẓ-h-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, Meyve Risalesinden Altıncı Mesele, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli “Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme” konusu işlenmektedir.
Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme – Cumartesi Dersleri 13. 8. – On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme
On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli
Leyle-i Kadîrde kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Nev-i beşer bu son Harb-i Umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadıyla ve merhametsiz tahribatıyla ve birtek düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlûpların dehşetli meyusiyetleriyle ve galiplerin dehşetli telâş
adavet: düşmanlık âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z) bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız biçare: çaresiz, zavallı cihet: yön Denizli: (bk. bilgiler) eşedd-i istibdat: baskının en şiddetlisi eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi (bk. ẓ-l-m) fitrî: yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r) galip: yenen, üstün gelen gam: sıkıntı, üzüntü
güya: sanki hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ihtar: hatırlatma inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı, lütfu (bk. a-n-y; e-l-h) irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) kat’î: kesin Leyle-i Kadir: Kadir gecesi mağlup: yenilen mahpus: hapsedilmiş olan maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) mavzer: bir cins tüfek mesele-i mühimme: önemli mesele (bk. m-s̱-l) meyusiyet: ümitsizlik
mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k) musibetzede: felakete uğramış nev-i beşer: insanlık, insan türü revolver: tabanca, küçük silah sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) son Harb-i Umumî: İkinci Dünya Savaşı tahribat: yıkımlar, bozmalar tecavüz: saldırma, sataşma uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği (bk. s-l-m) zayi: kayıp zeyl: ilâve, ek
ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur’ân’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyaset-i rû-yi zeminin pek çirkin, pek gaddârâne hakikî sureti görünmesiyle, elbette ve elbette, hiç şüphe yok ki: Şimalde, garpta, Amerika’da emareleri göründüğüne binaen, nev-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.
Ve elbette, hiç şüphe yok ki: Bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvâsına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarihan ve işareten on binler defa dâvâ edip haber veren ve sarsılmaz, kat’î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkiyeyi kat’iyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi rû-yi zeminin geniş kıt’aları ve büyük hükûmetleri Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında, kat’iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mucize-i ekber in yerini tutamaz.
Amerika: (bk. bilgiler) âyât: âyetler beşer: insanlar binâen: –dayanarak cemiyet: dernek (bk. c-m-a) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) din-i hak: hak din, İslâmiyet (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i hakikat: hak ve doğru yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) emare: belirti, işaret emsal: benzerler (bk. m-s̱-l) fâni: ölümlü, geçici (bk. f-n-y) fantaziye: aşırı süs ve lüks, yalandan gösteriş Finlandiya: (bk. bilgiler) fıtrat-ı beşeriye: insanın yaratılışı, tabiatı (bk. f-ṭ-r) gaddârâne: acımasızca, zulmederek gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) garp: batı hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hatip: konuşmacı (bk. ḫ-ṭ-b) hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hüccet: delil hükûmet: yönetim, idare (bk. ḥ-k-m) İngiltere: (bk. bilgiler) istidadat: kabiliyetler, yetenekler (bk. a-d-d) İsveç: (bk. bilgiler) kat’î: kesin kat’iyen: kesinlikle kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık (bk. ḳ-d-s) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mahiyet-i insaniye: insanın niteliği, iç yüzü
mâşuk-u mecazî: gerçek sevgiye layık olmadığı halde aşık olunan şeyler (bk. c-v-z) misil: benzer (bk. m-s̱-l) mu’cize-i ekber: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muvakkat: geçici nev-i beşer: insanlık, insan türü Norveç: (bk. bilgiler) rû-yi zemin: yeryüzü saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) şakird: talebe, öğrenci sarihan: açıkça şimal: kuzey siyaset-i rû-yi zemin: dünya siyaseti suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tahribat: yıkımlar, bozmalar tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) umum: genel, herkes
Saniyen: Madem Risale-i Nur, bu mucize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’hazı ve mercii olmayan ve bir mucize-i mâneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam yapıyor. Ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert, kuvvetli kalesi olan tabiatı, Tabiat Risalesi ile parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyvenin Altıncı Meselesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.
burhan: delil daire-i âfâk: çok büyük ve geniş daire dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dellal: davetçi, ilâncı eczahane-i kübra: büyük eczane (bk. k-b-r) fen: bilim dalı fenn-i tıb: tıp bilimi gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) galebe çalmak: üstün gelmek hakîm: bilgili, hikmetli (bk. ḥ-k-m) Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i Kur’âniye: Kur’ân hazinesi hissiyat: hisler, duygular hüccet: kanıt, delil iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n) izah: açıklama Kastamonu: (bk. bilgiler) kat’î: kesin küllî: çok, kapsamlı (bk. k-l-l) küre-i arz: yerküre, dünya lisan-ı mahsus: özel dil macun: karışım halinde ilaç me’haz: kaynak merci: başvurulacak, sığınılacak yer mikyas: ölçek mizan: ölçü (bk. v-z-n) mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mu’cize-i mâneviye: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z; a-n-y)
muallim: öğretmen (bk. a-l-m) muannid: inatçı mütemadiyen: sürekli olarak nebatat: bitkiler nisbet: oran (bk. n-s-b) nur-u tevhid: Allah’ın birliğini gösteren nur (bk. n-v-r; v-ḥ-d) rükn: esas, şart (bk. r-k-n) saniyen: ikinci olarak tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) Tabiat Risalesi: Yirmi Üçüncü Lem’a (bk. ṭ-b-a; r-s-l) tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r) tiryak: ilâç zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zındık: dinsiz
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap programımızda bu videoda “Verilen rakamları kullanarak örnekteki gibi üç basamaklı doğal sayılar oluşturma ve oluşturulan doğal sayıların okunuşlarını yazma” sorusu çözülmektedir.
Verilen rakamları kullanarak örnekteki gibi üç basamaklı doğal sayılar oluşturma – İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap
Merhaba sevgili çocuklar!
dersdunyasi.net olarak düzenlemiş olduğumuz İlköğtetim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap Programına hoş geldiniz.
Bu günkü sorumuz şöyle:
Aşağıdaki verilen rakamları kullanarak örnekteki gibi üç basamaklı doğal sayılar oluşturalım. Oluşturduğumuz doğal sayıların okunuşlarını yazalım:
Evet bakıyoruz burada 1, 2 ve 3 rakamları verilmiş.
Bir tane de örnek yapılmış.
213
diye yazılmış sayımız.
Yanına da okunuşu;
İki yüz on üç
diye ne yapılmış, yazılmış.
Şimdi biz de aynı bunları kullanarak, sadece bunları kullanarak yeni sayılar oluşturacağız inşaallah.
Evet hemen başlayalım.
Şöyle şuraya tıklayalım.
Şimdi;
1, 2 ve 3’ü kullanarak bir sayı yapalım.
Hemen 1, 2,3’ü yan yana yazdığımız zaman ne oluyor?
123
sayısını elde etmiş oluyoruz.
Hemen kolay bir şekilde bunu yazmış olalım.
123
Bunun şimdi bir de şuraya okunuşunu yazalım.
Yüz yirmi üç
diye burada da ne yaptık, okunuşunu yazmış olduk.
Hemen diğer bir sayıya geçelim.
Ne olabilir?
Mesela bu sefer 2 ile 3’ün yerini değiştirelim.
132
diyelim, 123 değil de 132 oldu bu sefer.
Hemen okunuşu nasıl olacak, onu da şuraya yazalım.
Yüz otuz iki
Evet şöyle kaydıralım, aşağılar da çıksın.
Evet bayağı iki, üç tane daha sayı yazmamız gerekiyor.
Şimdi bakıyoruz.
123, 132 yazdık, bu sefer 2 ile devam edelim.
213 yazılmış, bu sefer 3 ile 1’in yerini değiştirebiliriz.
231
diyebiliriz.
Şuraya da hemen okunuşunu yazalım.
İki yüz otuz bir
231 diye ne yaptık, sayımızı yazdık ama İki’yi tanımıyor.
Bunu hemen şurayı tekrar düzeltelim, bunu bu şekilde yazacağım.
İngilizce karakter olduğu için kabul etmiyor program.
Ne yaptık?
Iki yüz otuz bir
diye yazdık.
Şimdi 2 ile kalmadı, 3’ü başa alacağız.
3’ü başa alarak yazalım.
3 yüz ne olur, 12 olabilir.
Evet
312
Üç yüz on iki
şeklinde sayımızı yazdık.
Ve son olarak bu sefer de ne yapalım 2 ile 1’i tekrar yer değiştirelim.
321 yapalım.
321
diyelim.
Şuraya gelelim.
Üç yüz yirmi bir
Böylece birinci grup sayılarımızı yazmış olduk.
Şimdi kaydıralım, sorumuz devam ediyor çünkü.
9, 9, 5 ile rakamlar verilmiş.
Altta da 8, 0, 4 verilmiş.
Evet ikinci bölüme geliyoruz.
Burada da 9, 9, 5 rakamları verilmiş.
Bu rakamları kullanarak 3 basamaklı sayı yazacağız.
Hemen yan yana 9, 9, 5 yazdığımız zaman ne oluyor?
995
yapar, yazalım.
995
Bunu bir de hemen yazılarımızla ifadesini yazalım.
Dokuz yüz doksan beş
Evet burada kayboluyor çünkü şu karakteri ş karakterini tanımadığı için s’ye çeviriyorum ben.
Dokuz yüz doksan bes
diye yazıyorum, siz onu beş olarak okuyun.
Şimdi gelelim başka bir sayıya gelelim mesela;
5 ile 9’un yerini değiştirelim.
959
Ne oldu?
995 yer değiştirince 5 ile 9
959
oldu.
Dokuz yüz elli dokuz
Bu sefer 5’i başa alalım.
Mesela;
599
Yukarıda 995 idi, burada 599 oluyor.
Şuraya yazalım.
Beş yüz doksan dokuz
Bakalım ş’yi yine kabul etmedi.
Burayı ş’yi s yapıyorum.
Bes yüz doksan dokuz
diye yazıyorum.
Bunu ne olur bir de başka 599, 959 yazdık, 995’i yazdık.
Üç tane ancak rakam, sayı çıkabildi galiba.
Evet şimdi buraya gelelim.
Burada nasıl olacak, ona bakalım bir de.
Şimdi hemen verildiği şekliyle yazacak olursak bunu, ne olur?
8, 0, 4 yazdığımız zaman
804
oluyor
Şuraya da yazalım.
Biraz kaydıralım.
Sekiz yüz dört
Bu ne oldu
804
Şimdi 4 ve 0’ı yer değiştirirsek ne olur?
840
olur o zaman.
Böyle yapıyoruz.
Yazalım.
Sekiz yüz kırk
Şimdi 0’ı başa alırsak o zaman üç basamaklı sayı olmuyor.
O zaman 4’ü başa alacağız.
4 yüz, 4, 0, 8 yazarsak;
408
olur o zaman.
Yazalım.
Dört yüz sekiz
Peki 8 ile 0’ı yer değiştirirsek ne olur?
480
olur.
Yazalım.
Dört yüz seksen
diye bu şekilde sorularımızı çözmüş olduk.
Evet sevgili çocuklar gördüğünüz gibi böyle “insanoğluna sayılarla, rakamlarla oynama kabiliyeti, yeteneği verilmiş” diyerek bu günkü dersdunyasi.net olarak düzenlemiş olduğumuz İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap’ın sonuna gelmiş oluyoruz.
Hepinize sağlıklı, mutlu günler diliyorum.
Hoşçakalın.
Verilen rakamları kullanarak örnekteki gibi üç basamaklı doğal sayılar oluşturma – İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap
Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyat’ından Sözler isimli eserinen On Üçüncü Söz’de yer alan kısa bir mektup ele alınmaktadır. Hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli vermek ve KARDEŞ OLMAK konusu ele alınmaktadır.
Ahiretimizi ağlamaktan kurtaran tam bir teselli KARDEŞ OLMAK – Cumartesi Dersleri 13. 7.
Benim kat’î kanaatim gelmiş ki, buraya girmemizin inâyet-i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani, Nurlar tesellileriyle ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir.
Madem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi, birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki, bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için, dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güya canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız.
İşte, şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir kahramanlıkla heyete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve revolver de verilse, hem emir de verilse, biz bu biçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamaya çalışacağımıza, Kur’ân’ın ve imanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik” diyerek bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz.
Dipnot-1
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-2
Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
adavet: düşmanlık âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z) bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız biçare: çaresiz, zavallı cihet: yön Denizli: (bk. bilgiler) eşedd-i istibdat: baskının en şiddetlisi eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi (bk. ẓ-l-m) fitrî: yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r) galip: yenen, üstün gelen gam: sıkıntı, üzüntü
güya: sanki hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ihtar: hatırlatma inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı, lütfu (bk. a-n-y; e-l-h) irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) kat’î: kesin Leyle-i Kadir: Kadir gecesi mağlup: yenilen mahpus: hapsedilmiş olan maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) mavzer: bir cins tüfek mesele-i mühimme: önemli mesele (bk. m-s̱-l) meyusiyet: ümitsizlik
mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k) musibetzede: felakete uğramış nev-i beşer: insanlık, insan türü revolver: tabanca, küçük silah sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) son Harb-i Umumî: İkinci Dünya Savaşı tahribat: yıkımlar, bozmalar tecavüz: saldırma, sataşma uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği (bk. s-l-m) zayi: kayıp zeyl: ilâve, ek
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Asal çarpanlar ve katlar sorusu – ÜNİVERSİTEYE HAZIRLIK MATEMATİK BİR SORU BİR CEVAP
Sorunun videosu için lütfen YouTube kanalına tıklayınız.
SORU: Asal çarpanlar ve katlar sorusu
Anne
Baba
Ahmet
55
65
Emin
33
34
Ayşe
X
50
Yandaki tabloda Ahmet, Emin ve Ayşe’nin ebeveynlerinin yaşları verilmiştir.
Köylü Hüseyin amca Ahmet, Emin ve Ayşe’ye ebeveynlerinden hangisinin yaşının asal çarpanı daha büyükse o kadar ceviz verecektir. Hüseyin amca toplamda 41 ceviz verdiğine göre Ayşe’nin annesi kaç yaşında olabilir?
A) 30 B) 34 C) 38 D) 44 E) 50
Evet arkadaşlar!
Karşımızda bir asal çarpanlar ve katlar sorusu var.
Bir tablo verilmiş.
Tabloda Ahmet, Emin ve Ayşe’nin ebeveyblerinin yani anne babasının yaşları verilmiş.
Sadece Ayşe’nin annesinin yaşı gizlenmiş.
Köylü Hüseyin amca Ahmet, Emin ve Ayşe’ye ebeveynlerinden hangisinin yaşının asal çarpanı daha büyükse o kadar ceviz verecektir.
Hüseyin amca toplamda 41 ceviz verdiğine göre Ayşe’nin annesi kaç yaşında olabilir?
Evet şimdi sorumuzu çözmeye başlayalım arkadaşlar.
Ahmet’in annesinin ve babasının yaşlarını asal çarpanlarına ayırarak ne yapalım, başlayalım.
Şimdi Ahmet’in annesi kaç yaşında?
55 yaşında.
55’i asal çarpanlara ayıralım.
55 = 5 . 11
Babası kaç yaşında?
65 yaşında.
65’i asal çarpanlarına ayıralım.
65 = 5 . 13
Şimdi buradaki asal çarpanlardan hangisi en büyük?
13 en büyük.
Demek ki Ahmet’e ne kadar ceviz verilecek?
Ahmet’e 13 tane ceviz verilecek.
Peki!
Emin’e gelelim.
Emin’in annesi 33 yaşında,
Babası kaç yaşında?
Babası da 34 yaşında.
Şimdi 33’ü asal çarpanlarına ayıralım.
33 = 3 . 11
34’ü asal çarpanlarına ayıralım.
34 = 2 . 17
Şimdi bunlardan en büyüğü hangisi arkadaşlar?
17
Demek ki Emin’ ne kadar verilecek?
17 tane verilecek.
Toplamda kaç taneydi?
41 tane
Hemen denklemimizi kuralım arkadaşlar.
Ahmet’e, Emin’e ve Ayşe’ye arkadaşlar toplamda kaç tane veriliyordu?
41 tane veriliyordu.
Ah + Em + Ay = 41
Ahmet’ kaç tane verdi Hüseyin amca?
13 tane ceviz veriyor.
Emin’e 17 tane veriyor.
Tabi Ayşe’yi bilmiyoruz.
Ayşe’ye de bu kadar versin.
Toplamda 41
13 + 17 + Ay = 41
Peki 13, 17 daha 30
41’den 30 çıkaralım Ayşe kaç tane alıyormuş?
11 tane alıyormuş.
Şimdi Ayşe’nin 11 tane alması için Ayşe’nin annesini veya babasının yaşının asal çarpanlarından birinin ne olması lazım?
11 olması lazım arkadaşlar.
Şıklara bakalım.
30, 34, 38, 44 ve 50’den hangisinin asal çarpanı 11 olabilir?
Evet cevap 44 arkadaşlar.
44’ün 2 çarpı 2 çarpı 11 şeklinde asal çarpanlara ayrıldığını düşünürsek burada ne var 11 var.
44 = 2 . 2 . 11
Demek ki Ayşe’nin arkadaşlar annesi kaç yaşında olabilirmiş?
44 yaşında olabilirmiş.
Evet arkadaşlar iyi günler diliyoruz.
NOT:
İnsanoğluna verilen verilerden yola çıkarak verilmeyen verileri bulma kabiliyeti / yeteneği verilmiştir.