Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
Kur’ân-ı Hakîmin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi:
Felsefenin halis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem o dinsiz şâkirt, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şakirt, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinat bulmadığı için, zatında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur. Hem o şakirt, menfaatperest hod-endiştir ki, gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessas bir hodgâmdır.
Amma hikmet-i Kur’ân’ın halis tilmizi ise, bir abddir. Fakat âzam-ı mahlûkata da ibadete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi âzam-ı menfaat olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem hakiki tilmizi mütevazidir, selim, halimdir. Fakat Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zayıftır, fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona iddihar ettiği uhrevî servetle müstağnîdir ve Seyyidinin nihayetsiz
abd: kul (bk. a-b-d) abd-i aziz: izzetli kul, Allah’tan başkasına müracaat etmeyen ve minnet duymayan kul (bk. a-b-d; a-z-z) âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) âzam-ı mahlûkat: yaratılmışların en büyüğü (bk. a-ẓ-m; ḫ-l-ḳ) âzam-ı menfaat: menfaatin en büyüğü (bk. a-ẓ-m) batn: mide, karın cebbar: zorba, zalim (bk. c-b-r) cebbâr-ı hodfuruş: kendini beğenen zorba daire-i izni haricinde: izin verdiği daire dışında denî: alçak dessas: hilekâr, aldatıcı fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) Fâtır: benzeri bulunmayan şeyi harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r) ferc: üreme organı, avret firavun-u zelil: alçak bir firavun gaye-i himmet: gayret ve çabanın gayesi gaye-i ibadet: ibadetin gayesi (bk. a-b-d) gayr: başkası hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halim: yumuşak huylu, uysal halis: samimi, temiz, saf (bk. ḫ-l-ṣ)
hasis: âdi, değersiz hayat-ı şahsiye: kişisel hayat (bk. ḥ-y-y) hevesat: hevesler, arzu ve istekler hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i felsefe: felsefe ilmi (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Kur’ân: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hod-endiş: kendini düşünen hodgâm: kendi keyfini düşünen, bencil iddihar: biriktirmek, saklamak ihtiyar: irade, tercih gücü, istek (bk. ḫ-y-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mağrur: gururlu, kendini beğenmiş Mâlik-i Kerîm: bol ihsan ve ikram sahibi olan, herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; k-r-m) menfaat-i hasise: âdi, değersiz çıkar menfaat-i kavmiye: milletin çıkarı menfaat-i şahsiye: kişisel çıkar
menfaatperest: çıkarına tapan miskin: uyuşuk, tembel muannid: inatçı, direnen müstağnî: zengin, minnetsiz, tok gönüllü (bk. ğ-n-y) müştekî: şikayetçi mütemerrid: inatçı, dikkafalı mütevazi: alçakgönüllü muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) nefis: kişinin kendisi; insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz nokta-i istinat: dayanak noktası (bk. s-n-d) safsata: yalan, uydurma şâkirt: talebe, öğrenci selim: sağlam, doğru (bk. s-l-m) Seyyid: efendi, sahip tahkir: hakaret etme, küçümseme tenezzül etmek: inmek, alçalmak (bk. n-z-l) terbiye-i ahlâkiye: ahlâk terbiyesi (bk. r-b-b; ḫ-l-ḳ) tezellül: aşağılanma tilmiz: talebe, öğrenci uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zaaf: zayıflık zillet: alçaklık, aşağılık
kudretine istinad ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rıza-i İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.
İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvazenesiyle anlaşılır.
ÜÇÜNCÜ ESAS
Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:
Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı “kuvvet” kabul eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı “cidal” tanır. Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet, menfi milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir.”
Halbuki, kuvvetin şe’ni tecavüzdür. Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidâlin şe’ni çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur.
Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı” kabul eder. Gayede menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine “düstur-u teâvünü” esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayâtı, hevesat-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder.
beşer: insan cemaat: topluluk, grup (bk. c-m-a) cidal: mücadele, kavga cihet-i tefevvuk: üstünlük yönü cihet-i ulviyet: yücelik yönü düstur-u cidâl: mücadele ve kavga prensibi düstur-u hayat: hayat prensibi (bk. ḥ-y-y) düstur-u teavün: yardımlaşma prensibi fazilet: manevi değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l) gayât: gayeler, amaçlar hâcât-ı beşeriye: insanî ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici olan arzu ve istekleri (bk. n-f-s) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i felsefe: felsefenin hikmeti (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Kur’ân: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hissiyat-ı ulviye: yüksek hisler, yüce duygular incizap: kendine çekme istinad: dayanma (bk. s-n-d) ittifak: birlik, birleşme kâfi: yeterli kavî: kuvvetli, güçlü kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h) kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) kemâlât-ı insaniye: insana ait mükemmellikler (bk. k-m-l) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) livechillâh: Allah için maâliyât: yüksek ve yüce fikirler menfî milliyet: zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d) rabıta: bağ rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî: din, sınıf ve vatan bağı rıza-i İlâhî: Allah rızası (bk. e-l-h) saadet: mutluluk saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n) sed çekmek: engel olmak selb olmak: ortadan kalkmak semerât: meyveler, neticeler tecavüz: saldırma, sataşma temsîl: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d) tezyid: arttırma tilmiz: talebe, öğrenci uhuvvet: kardeşlik unsuriyet: ırkçılık
Kur’ân-ı Hakîmin hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvazenesi; hem hikmet-i Kur’âniyenin, insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur’ân’ın sair kelimât-ı İlâhiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir. İşte bu Sözde Dört Esas vardır.
BİRİNCİ ESAS
Hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak.
Bir zaman hem dindar, hem gayet san’atkâr bir hâkim-i namdar istedi ki, Kur’ân-ı Hakîmi, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şayeste bir yazı ile yazsın, o muciznümâ kamete harika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’ân’ı pek acip bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri yazısında istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için, bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrütle ve bir kısmını lü’lü’ ve akikle ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev’ini altın ve gümüşle yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş
Dipnot-1
“Kime hikmet verilmişse, işte ona pek çok hayır verilmiştir.” Bakara Sûresi, 2:269.
acip: ilginç, hayret vericiakik: çoğunlukla kırmızı renkte olan bir süs taşıcevher: kıymetli taşcihet-i rüçhaniyet: üstünlük yönü, tercih sebebiders-i terbiye: terbiye dersi (bk. r-b-b)fezleke: özet, neticehakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâkim-i namdar: ün sahibi meşhur padişah, hâkim (bk. ḥ-k-m)hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)hayat-ı şahsiye: kişisel hayat (bk. ḥ-y-y)hikâye-i temsiliye: analojik, kıyaslamaya dayanan benzetme şeklinde hikâye (bk. m-s̱-l)hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i fenniye: fen ve felsefe ilmi (bk. ḥ-k-m)hikmet-i kudsiye: mukaddes, kusursuz ve eksiksiz hikmet (bk. ḥ-k-m; ḳ-d-s)hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)hurufat: harfleri’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)icmâlen: kısaca (bk. c-m-l)istimal etmek: kullanmakkamet: manevi biçim ve şekil; endamkelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)kelimât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’a ait kelimeler; vahiyle indirilen kitaplar (bk. k-l-m; e-l-h)kıymettar: kıymetli, değerlikudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık (bk. ḳ-d-s)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)libas: elbiselü’lü’: incimaânî: mânâlar (bk. a-n-y)mu’ciznümâ: mu’cizeli (bk. a-c-z)mücessem: cisimleşmiş, maddîmünakkaş etme: nakışlarla süsleme (bk. n-ḳ-ş)muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)nakkaş: nakışlayan, süsleme yapan sanatkâr (bk. n-ḳ-ş)nev’: çeşitsair: diğerşayeste: layık, yaraşırtaife: topluluk, gruptenevvü: çeşitlilik
etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsan ederdi. Bahusus ehl-i hakikatin nazarına, o surî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işârâtı olduğundan, pek kıymettar bir antika olmuştur.
Sonra o hâkim, şu musannâ ve murassâ Kur’ân’ı, bir ecnebî feylesofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfat için emretti ki, “Herbiriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.”
Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, ona dair birer kitap telif ettiler. Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur’ân’ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu san’atlara göre eserini yazdı.
Amma Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, o, Kitâb-ı Mübîndir, Kur’ân-ı Hakîmdir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahirisine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle birşeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âli, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha cami’… Çünkü, nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı.
Sonra, ikisi eserlerini götürüp o hâkim-i zîşâna takdim ettiler. O hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı. Baktı, gördü ki, o hodpesend ve tabiatperest adam, çok çalışmış, fakat hiç hakikî hikmetini yazmamış, hiçbir mânâsını anlamamış. Belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü, o menba-ı hakaik
âli: yüksek, yüceArabî hat: Arapça yazıbahusus: özelliklecami’: kapsamlı (bk. c-m-a)çendan: gerçicevher: kıymetli taşecnebî: yabancıedepsizlik: görgüsüzlükehl-i hakikat: gerçeği ve doğruyu bulan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)envâr-ı esrar: sırların nurları; bilinmeyen gizli şeylerin ışıkları (bk. n-v-r)evvelâ: öncefeylesof: filozof, felsefecigalî: pahalı, kıymetlihakaik-ı kudsiye: mukaddes, yüce hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḳ-d-s)hâkim: hükmeden, padişah (bk. ḥ-k-m)hâkim-i zîşân: şan ve şeref sahibi idareci (bk. ḥ-k-m; ẕî)hakperest: hakkı üstün tutan, hak taraftarı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâsiyet: özellik, hususiyethikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hodpesend: kendini beğenenhürmetsizlik: saygısızlık (bk. ḥ-r-m)huruf: harflerişârât: işaretleriştigal etme: meşgul olma, ilgilenmeistihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)kimyager: kimyacıKitâb-ı Mübîn: herşeyi açıkça beyan eden kitap, Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; b-y-n)kıymettar: kıymetli, değerliKur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)lâkin: ama, fakatlâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)mahir: maharetli, beceriklimânâ: anlam (bk. a-n-y)menba-ı hakaik: hakikatlerin kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)mükafat: ödülmünakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş)münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)murassâ: kıymetli taşlarla süslenmişmusannâ: sanatlı bir şekilde yapılan (bk. ṣ-n-a)
olan Kur’ân’ı, mânâsız nukuş zannederek mânâ cihetinde kıymetsizlikle tahkir etmiş olduğundan, o hâkim-i hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.
Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı. Gördü ki, gayet güzel ve nâfi bir tefsir ve gayet hakîmâne, mürşidâne bir teliftir. “Aferin, bârekâllah,” dedi. “İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise haddinden tecavüz etmiş bir san’atkârdır.” Sonra, onun eserine bir mükâfat olarak, herbir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden on altın verilsin irade etti.
Eğer temsili fehmettinse, bak, hakikatin yüzünü de gör:
Amma o müzeyyen Kur’ân ise, şu musannâ kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelîdir. Ve o iki adam ise, birisi, yani ecnebîsi, ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri Kur’ân ve şakirtleridir.
Evet, Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı Azîm-i Kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri birer harf-i mânidar olan mevcudata “mânâ-yı harfî” nazarıyla, yani onlara Sâni hesabına bakar. “Ne kadar güzel yapılmış; ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemâline delâlet ediyor” der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.
Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına “mânâ-yı harfî” ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle etmeyip “mânâ-yı ismî” ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.
âli: yüksek, yüceâyât-ı tekvîniye: kâinatta Allah’ın varlığına ve birliğine delil olan varlıklar (bk. k-v-n)bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k)beliğ: maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ)cemâl: güzellik (bk. c-m-l)cihet: yöncin ve ins: cinler ve insanlardelâlet: işaret etme, delil olmaecnebî: yabancıfehmetmek: anlamakFurkan: doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur’ân (bk. f-r-ḳ)haddi tecavüz: sınırı aşma, ileri gitmehakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâkim: hükümdar, hükmedici (bk. ḥ-k-m)Hakîm-i Ezelî: her işini hikmetle yapan ve varlığının başlangıcı olmayıp zamanla kayıtlı olmayan Allah (bk. ḥ-k-m; e-z-l)hâkim-i hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve herşeye hükmeden (bk. ḥ-k-m)hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)hakperest: doğruluktan ayrılmayan, hakkı tutan (bk. ḥ-ḳ-ḳ)harf-i mânidar: mânâlı harf (bk. a-n-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)hükemâ: filozof, felsefeci (bk. ḥ-k-m)huruf-u mevcudat: büyük bir kitap olan kâinatın harfleri hükmündeki varlıklar (bk. v-c-d)ilm-i felsefe: felsefe ilmi (bk. a-l-m)ilm-i hikmet: hikmet ilmi (bk. ḥ-k-m)irade etmek: dilemek, istemek (bk. r-v-d)kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)kitab-ı kebirin hurufatı: büyük bir kitap olan kâinatın harfleri hükmündeki varlıklar (bk. k-t-b; k-b-r)Kur’ân-ı Azîm-i Kâinat: büyük bir Kur’ân gibi derin mânâlar ifade eden kâinat (bk. a-ẓ-m; k-v-n)Kur’ân-ı Hakîm: hikmetli Kur’ân (bk. ḥ-k-m)mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mâna (bk. a-n-y)
mânâ-yı ismî: bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı (bk. a-n-y; s-m-v)mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)müdakkik: inceden inceye araştıranmüfessir: yorumlayıcı (bk. f-s-r)mukabil: karşılıkmükafat: ödülmünasebat: ilişkiler, bağlantılar (bk. n-s-b)mürşidâne: hak ve doğru yolu göstererek, irşad edici (bk. r-ş-d)musannâ: sanatlı bir şekilde yapılmış (bk. ṣ-n-a) müştekî: şikayetçi müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n)nâfi: faydalınazarıyla: gözüyle, bakışıylanukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)şakirt: talebe, öğrenciSâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) safsata: yalan, uydurma suret: şekil, tarz (bk. ṣ-v-r)tahkir: hakaret etme, aşağılamatefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-s-r)telif: yazılmış esertemsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On İkinci Söz, Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Amma, füccar ve eşrar olan diğer güruh ise, hadd-i bulûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukabele edip ve bütün nimetlere karşı küfran ile mukabele ederek ve bütün mevcudatı kıymetsizlikle kâfirâne bir itham ile tahkir ettiler. Ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukabele ettiklerinden, az bir vakitte nihayetsiz bir cinayet işlediler, nihayetsiz bir azaba müstehak oldular.
ahsen-i takvim: insanın yaratılışının en güzel şekilde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n) âkıbet: son, netice âlem: dünya (bk. a-l-m) âmin: “Allahım kabul eyle” (bk. e-m-n) âyinedar: ayna olan, yansıtan bâki kalmak: kalıcı ve sürekli olmak (bk. b-ḳ-y) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) dar-ı dünya: dünya yurdu dârüsselâm: esenlik yurdu, Cennet (bk. s-l-m) destgâh-ı imtihan: sınav tezgahı ebed/ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d) eda etmek: yerine getirmek emin: güvenilir (bk. e-m-n) emn ü emanet: emanetin güvenliği (bk. e-m-n) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) eşrar: şerli ve kötü kimseler fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
farîze-i ömür: ömür borcu füccar: günahkârlar, açıktan günah işleyenler gûnâgûn: türlü türlü, renk renk güruh: grup, topluluk hadd-i bulûğ: ergenlik çağı halife-i arz: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan (bk. ḫ-l-f) hülâsa: özet, öz hutur etmek: hatıra gelmek inkâr: inanmama, reddetme (bk. n-k-r) itham: suçlama kâfirâne: kâfirce, inkâr ederek (bk. k-f-r) kalb-i beşer: insan kalbi küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r) mertebe: derece mescid-i kebir: büyük mescid (bk. k-b-r)mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)meydan-ı tecrübe: deneme alanımücehhez: cihazlanmış, donanmış
mukabele etmek: karşılık vermek mükâfat: ödül müştâk: düşkün, aşık müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nihayetsiz: sonsuz Rabb-i Kerim: sonsuz ikram, ihsan ve iyilik sahibi, herşeyi idare ve terbiye eden Allah (bk. r-b-b; k-r-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) şakirt: öğrenci, talebe sermedî: sürekli, devamlı suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahkir etmek: hakaret etmek, aşağılamak tecelliyât: görünümler, yansımalar, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi (bk. c-l-y) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vahdâniyet: Allah’ın bir ve tek oluşu (bk. v-ḥ-d) vazife-i hayat: hayat görevi (bk. ḥ-y-y) yümn-ü iman: inanmanın getirdiği bereket ve uğur (bk. e-m-n)
Evet, insana sermaye-i ömür ve cihazat-ı insaniye, mezkûr vezâif için verilmiştir. Ey sersem nefsim ve ey pürheves arkadaşım! Âyâ, zannediyor musunuz ki, vazife-i hayatınız yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhafaza-i nefis etmek, ayıp olmasın, batın ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yahut, zannediyor musunuz ki, hayatınızın makinesinde derc edilen şu nazik letâif ve mâneviyat ve şu hassas âzâ ve âlât ve şu muntazam cevarih ve cihazat ve şu mütecessis havas ve hissiyatın gaye-i yegânesi, şu hayat-ı fâniyede nefs-i rezilenin, hevesât-ı süfliyenin tatmini için istimaline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki, vücudunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye-i idhali, iki esastır:
Biri: Cenâb-ı Mün’im-i Hakikînin bütün nimetlerinin herbir çeşitlerini size ihsas ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibadetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecellî eden esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin bütün tecelliyâtının aksamını, birer birer, size o cihazat vasıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak iman getirmelisiniz.
İşte, bu iki esas üzerine kemâlât-ı insaniye neşvünemâ bulur. Bununla insan, insan olur.
İnsaniyetin cihazatı, hayvan gibi hayat-ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsil sırrıyla bak:
Meselâ, bir zat bir hizmetçisine yirmi altın verdi, ta mahsus bir kumaştan kendisine bir kat libas alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın âlâsından mükemmel bir libas aldı, giydi.
Sonra gördü ki, o zat, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticarete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki, o sermaye, bir kat libas almak için değil. Çünkü evvelki hizmetkâr yirmi altınla en âlâ kumaştan bir kat libas almış olduğundan, elbette
aksam: kısımlar âlâ: üstün, kıymetli âlât: aletler âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) âyâ: acaba âzâ: âzalar, organlar batın: mide, karın Cenâb-ı Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m; ḥ-ḳ-ḳ) cevarih: organlar cihazat: cihazlar, organ ve duyular cihazat-ı insaniye: insanın duyu ve organları derc edilen: yerleştirilen esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) ferc: üreme organı, avret fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gaye-i idhal: yerleştirilme gayesi gaye-i yegâne: tek gaye hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil havas: duygular hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı fâniye: geçici hayat (bk. ḥ-y-y; f-n-y) hevesât-ı süfliye: aşağılık arzular hissiyat: hisler, duygular hizmetkâr: hizmetçi ihsas ettirmek: hissettirmek istimal: kullanma kemâlât-ı insaniye: insanın mükemmel özellikleri, üstün yetenekleri (bk. k-m-l) letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f) libas: elbise mahsus: özel mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler (bk. a-n-y) mezkur: sözü geçen muhafaza-i nefis: kişinin kendisini ve canını koruması (bk. ḥ-f-ẓ; n-f-s) münhasır: bağlı, sınırlı muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) mütecessis: araştıran, gizli şeyleri öğrenmeye çalışan nazik: zarif, ince nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
nefs-i rezile: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden alçak ve âdi duygu (bk. n-f-s) neşvünemâ: gelişme pürheves: heveslerinin peşinde koşan sermaye-i ömür: ömür sermayesi şükür: nimetlere karşı memnunluk gösterme, Allah’a teşekkür etme (bk. ş-k-r) tecelli: yansıma (bk. c-l-y) tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terbiye-i medeniye: medeniyetin verdiği eğitim (bk. r-b-b) vazife-i hayat: hayat vazifesi (bk. ḥ-y-y) vezâif: vazifeler, görevler
bu bin altın bir kat libasa sarf edilmez. Şayet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libas için verip, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libasından elli derece aşağı bir libas alsa, elbette o hâdim nihayet derecede ahmaklık etmiş olacağı için, şiddetle tazip ve hiddetle te’dip edilecektir.
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı, hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa, sermayece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz.
Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir.
Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san’atlarını ve lâtif cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla
ahmaklık: aptallık, akılsızlık âlâ: üstün, kıymetli cihazat: organlar ve duygular cilve: görünüş, akis (bk. c-l-y) define: hazine dergâh-ı rububiyet: yarattığı bütün varlıkları terbiye edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın yüce katı (bk. r-b-b) ednâ: basit, aşağı emir: iş esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) evvelki: önceki fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l) hâdim: hizmetçi Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hayat-ı fâniye: geçici dünya hayatı (bk. ḥ-y-y; f-n-y) hizmetkâr: hizmetçi icmâl: özet (bk. c-m-l) iddihar edilen: biriktirilen, depolanan iltifâtât-ı âsâr: eserlerin iltifatları istidad-ı hayat: hayat kabiliyeti (bk. a-d-d; ḥ-y-y) izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak (bk. ẓ-h-r) kemâl-i saadet: tam ve mükemmel mutluluk (bk. k-m-l) küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l) lâtif: ince, hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) letâif-i insaniye: insandaki mânevî duygular (bk. l-ṭ-f) lezzet-i maddiye: maddî lezzet libas: elbise lisan-ı hâl ve kal: hal ve konuşma dili mahiyet: esas, nitelik, içyüzmahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)murassaât: süslenmiş şeyler
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s) nihayet: son nişan: madalya rahmet-i İlâhiye: Allah’ın şefkat ve merhameti, ikram ve bağışı (bk. r-ḥ-m; e-l-h) sarf etmek: harcamak sermaye-i ömür: ömür sermayesi sırr-ı hakikat: gerçeğin sırrı, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ) suret: biçim, görünüş (bk. ṣ-v-r) tazip: cezalandırma te’dip: edeplendirme, haddini bildirme teşhir: sergileme teşhirgâh-ı dünya: dünya sergisi ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vaz edilen: konulan Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)
bilerek süslenip o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.
Altıncısı: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle bilmektir. Meselâ, sen cüz’î iktidarın ve cüz’î ilminve cüz’î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını fehmetmelisin.
İşte, senin hayatının gayeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir. Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mahiyetinin icmâli şudur:
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) arz-ı ubûdiyet: kulluğun sunulması (bk. a-b-d) cüz’î: az, küçük, sınırlı (bk. c-z-e) derecat: dereceler derecât-ı tecelliyât: görünüm ve yansıma dereceleri (bk. c-l-y) emir: iş envâ: çeşitler, türler fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) fehmetmek: anlamak gınâ-yı İlâhiye: Allah’ın sınırsız zenginliği (bk. ğ-n-y; e-l-h) gınâ-yı Rabbâniye: herşeyi terbiye eden ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sonsuz zenginliği (bk. ğ-n-y; r-b-b) Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) hane: ev icmâl: özet (bk. c-m-l) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) irade: istek, dileme, seçim yapma gücü (bk. r-v-d)
ittihaz: kabullenme, edinme Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kasr-ı âlem: âlem sarayı (bk. a-l-m) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) mahiyet: esas, öz nitelik, içyüz mahsus: özel mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) müşahede etmek: görmek, gözlemlemek (bk. ş-h-d) nazar-ı şuhud ve işhad: görme ve gösterme bakışı (bk. n-ẓ-r; ş-h-d) nihayetsiz: sonsuz nisbet: ölçü, oran (bk. n-s-b) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) rumûzât-ı hayatiye: hayatın belirtileri, işaretleri (bk. ḥ-y-y) Şâhid-i Ezelî: Ezelden beri bütün zamanları ve herşeyi gören ve herşeye şahid olan Allah (bk. ş-h-d; e-z-l)
Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) semerat ve gayât-ı hayatiye: hayatın gayeleri ve meyveleri (bk. ḥ-y-y) sıfât-ı mutlaka: sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler (bk. v-ṣ-f; ṭ-l-ḳ) şuûn-u mukaddese: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n; ḳ-d-s) taam: yemek tahiyyat: selâmlar ve tebrikler (bk. ḫ-y-y) tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ) tezahürât-ı hayatiye: hayat belirtileri ve görüntüleri (bk. ẓ-h-r; ḥ-y-y) vahdâniyet: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı (bk. v-ḥ-d) Vâhibü’l-Hayat: hayatı veren Allah (bk. ḥ-y-y) vahid-i kıyasî: ölçü birimi (bk. v-ḥ-d) zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar (bk. ḥ-y-y)
· Esmâ-i İlâhiyeye ait garâibin fihristesi,
· hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiye nin bir mikyası,
· hem kâinattaki âlemlerin bir mizanı,
· hem bu âlem-i kebirin bir listesi,
· hem şu kâinatın bir haritası,
· hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi,
· hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi,
· hem mevcudata serpilen ve evkata takılan kemâlâtının bir ahsen-i takvimidir.
İşte, mahiyet-i hayatın bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi senin hayatının sureti ve tarz-ı vazifesi şudur ki: Hayatın bir kelime-i mektubedir. Kalem-i kudretle yazılmış hikmetnümâ bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esmâ-i Hüsnâya delâlet eder. İşte, hayatının sureti bu gibi emirlerdir.
Şimdi, hayatının sırr-ı hakikati şudur ki: Tecellî-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir. Yani, bütün âleme tecellî eden esmânın nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir camiiyetle Zât-ı Ehad-i Samede âyineliktir.
Şimdi, hayatının saadet içindeki kemâli ise, senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin gözbebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni âlâ-yı illiyyîne çıkaran bir hadis-i kudsînin1 meâl-i şerifi olan
ahsen-i takvim: insanın yaratılışça en güzel biçimde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n) aks-i nur: ışığın yansıması (bk. n-v-r) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âlem: dünya; evren, kâinat (bk. a-l-m) âlem-i kebir: büyük âlem, kâinat (bk. a-l-m; k-b-r) âyine: ayna camiiyet: kapsayıcılık (bk. c-m-a) cilve-i Samediyet: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın isim ve sıfatlarının varlıklar üzerindeki yansımasının görünümü (bk. c-l-y; ṣ-m-d) define: hazine delâlet: delil olma, işaret etme envâr: nurlar (bk. n-v-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) evkat: vakitler fezleke: netice, özet garâib: hayranlık uyandırıcı ve şaşırtıcı şeyler hadis-i kudsî: Peygamber Efendimizin Cenab-ı Haktan rivayet ettiği Kur’ân dışındaki ilâhî sözler (bk. ḥ-d-s̱; ḳ-d-s)
hikmetnümâ: hikmetli, anlamlı (bk. ḥ-k-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r) kelime-i mektube: yazılmış kelime (bk. k-l-m; k-t-b) kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kemâlât: mükemmellikler, üstünlükler, faziletler (bk. k-m-l) kitab-ı ekber: en büyük kitap, kâinat (bk. k-t-b; k-b-r) kudret: güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r) mahiyet-i hayat: hayatın mahiyeti, esası, içyüzü (bk. ḥ-y-y) meâl-i şerif: yüce anlam mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mikyas: ölçek mizan: terazi, ölçü (bk. v-z-n) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) nokta-i mihrakiye: odak noktası saadet: mutluluk Şems-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve herşeyi nurlandıran Allah (bk. e-z-l) şevk: çok arzu, şiddetli istek
sıfat-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, vasıfları, nitelikler (bk. v-ṣ-f; e-l-h) sırr-ı hakikat: gerçeğin sırrı, iç yüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuûn: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n) tarz-ı vazife: görev şekli tecelli eden: yansıyan (bk. c-l-y) tecellî-i Ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir yaratıkta görünmesi (bk. c-l-y; v-ḥ-d) temessül etme: görüntünün belirmesi (bk. m-s̱-l) Zât-ı Ehad-i Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, bir ve benzersiz olup ortağı olmayan Zât, Allah (bk. v-ḥ-d; ṣ-m-d) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
İşte, ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gayâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri cami’ olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hiç ender hiç olan muvakkat huzûzât-ı nefsaniyeye, geçici lezâiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin? Eğer zayi etmemek istersen, geçen temsil ve hakikate remzeden
“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden aya ve onu gösteren güne ve onu örten geceye ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve insana ve onu intizamla yaratana; sonra da ona kötülüğü bildirip ondan sakınmayı ilham edene. Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran da hüsrana düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:1-10.
Dipnot-2
Allahım! Risalet semâsının güneşi ve nübüvvet burcunun ayına, hidayet yıldızları olan âl ve ashâbına salât ve selâm olsun. Bize ve erkek-kadın bütün mü’minlere rahmet et. Âmin, âmin, âmin
cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a) cevab-ı kasem: yemine cevap gayât: gayeler hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hiç ender hiç: hiç içinde hiç huzûzât-ı nefsaniye: nefsin hoşlandığı şeyler, zevkler ve hazlar (bk. n-f-s)
kasem: yemin lezâiz-i dünyeviye: dünyaya ait lezzetler müteveccih: yönelik muvakkat: geçici nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) remz: işaret sarf etmek: harcamak temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
Eğer şu temsilin sırrını anladınsa, bak, hakikatin yüzünü de gör.
İşte o saray şu âlemdir ki, tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba gûnâgûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise, ezel-ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddestir ki, yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisanlarla o Zâtı takdis
ahali: halk âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) arz: yer bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y) beyhude: sonuçsuz, boşuna bina etmek: yapmak, inşa etmek dâi: var olmasına sebep olan daimi: sürekli düstur: kural, prensip ezel-ebed sultanı: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı sürekli devam eden sultan (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ) garb: batı gûnâgûn: türlü türlü, renk renk güruh: grup hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkim-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. ḥ-k-m; ẕi) husul: meydana gelme ihzar edilen: hazırlanan (bk. ḥ-ḍ-r) ikazât: uyarılar iksir: ilaç iltifat: yönelme, değer verme irşâdât: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler (bk. r-ş-d)
istimâ: dinleme kasr: saray, köşk lisan: dil mağlup olmak: yenilmek mahsus: özel maksat: gaye, istenilen şey (bk. ḳ-ṣ-d) mânâ: anlam (bk. a-n-y) mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) melik: hükümdar, sultan (bk. m-l-k) melik-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. m-l-k; ẕi) mezkûr: adı geçen muallim: öğretmen (bk. a-l-m) münasip: uygun (bk. n-s-b) mütevakkıf: bağlı nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nutuk: konuşma saadet: mutluluk şakirt: öğrenci sâni-i zîşan: şanı yüce san’atkâr (bk. ṣ-n-a; ẕi) şark: doğu şayan: layık, yaraşır semavat: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taam: yiyecek takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma (bk. ḳ-d-s) talimat: emirler (bk. a-l-m) tebdil ve tahvil: değiştirme ve başka hale dönüştürme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenvir edilmek: ışıklandırılmak, aydınlatılmak (bk. n-v-r) üstad: hoca, öğretmen vücud: varlık (bk. v-c-d) vücud-u kasr: köşkün, sarayın varlığı (bk. v-c-d) vücud-u üstad: öğretmenin varlığı (bk. v-c-d) Zât-ı Mukaddes: her türlü noksanlık ve çirkinlikten yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)
edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semâvât ve arzı altı günde yaratarak, Arş-ı Rububiyetinde durup, gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp kâinat sahifesinde âyâtını yazan ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar, zîhaşmet ve zîkudret sahibidir.
O sarayın menzilleri ise, şu on sekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarzla tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte, o sarayda gördüğün sanayi-i garibe ise, şu âlemde görünen kudret-i İlâhiyenin mucizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlâhiyenin semerât-ı harikalarına işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır. Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerine misaldir. Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki, Kadîr-i Zülcelâlin esmâsına delâlet ederler. Ve o üstad ise, Seyyidimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Avânesi ise, enbiya aleyhimüsselâmdır. Ve şakirtleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise, şu âlemde melâike aleyhimüsselâma işarettir. Temsilde seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise, şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir. Ve o iki fırka ise: Burada birisi ehl-i imandır ki, kitab-ı kâinatın âyâtının müfessiri olan Kur’ân-ı Hakîmin şakirtleridir. Diğer güruh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki, nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi, belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur.1
âlem: dünya (bk. a-l-m) aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b) arz: yer, dünya asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) avâne: yardımcılar âyât: âyetler, deliller Barla: (bk. bilgiler) cevher: kıymetli taş cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y) cin ve ins: cinler ve insanlar dâllîn: doğru yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) delâlet: delil olma, işaret etme ehl-i iman: iman etmiş, inanmış kimseler (bk. e-m-n) ehl-i küfür ve tuğyan: inkârcılar, inanmayanlar ve azgınlık ve taşkınlıkta çok ileri gidenler (bk. k-f-r; ṭ-ğ-y) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve noksandan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) fırka: grup güruh: grup, topluluk hâkim: hükmeden, idareci (bk. ḥ-k-m) hat: çizgi hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. s-n-a) matbah: mutfak melâike: melekler (bk. m-l-k) Melik-i Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ḳ-d-r) menzil: ev, oda (bk. n-z-l) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) misal: örnek (bk. m-s̱-l) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müfessir: tefsir edici, açıklayıcı, yorumlayıcı (bk. f-s-r)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: boyun eğen nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nukuş-u kalem-i kudret: Allah’ın kudret kaleminin işlemeleri (bk. n-ḳ-ş; ḳ-d-r) rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti, şefkati, merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h) remiz: işaret şakirt: öğrenci, talebe sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a) sath-ı arz: yeryüzü semavat: gökler (bk. s-m-v) semerât-ı harika: harika meyveler seyyid: efendi taam: yiyecek tabi olmak: uymak tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tezyin: süsleme (bk. z-y-n) üstad: hoca, öğretmen zîhaşmet: haşmetli, görkemli, heybetli (bk. ẕi) zîkudret: kudretli, güçlü, kuvvetli (bk. ẕi; ḳ-d-r)
Birinci kafile olan süedâ ve ebrar ise, zülcenâheyn olan Üstadı dinlediler. O üstad hem abddir; ubûdiyet noktasında Rabbini tavsif ve tarif eder ki, Cenâb-ı Hakkın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur’ân vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.
Şu bahtiyar cemaat, o Resulü dinleyip Kur’ân’a kulak verdiler. Kendilerini, envâ-ı ibâdâtın fihristesi olan namaz ile, birçok makamat-ı âliye içinde çok lâtif vazifelerle telebbüs etmiş gördüler. Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezâifi, makamatı mufassalan gördüler. Şöyle ki:
Evvelen: Âsâra bakıp, gaibâne muamele suretinde, saltanat-ı Rububiyetin mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih vazifesini eda edip Allahu ekber dediler.
Saniyen: Esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilveleri olan bedâyiine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle, Sübhanallah Velhamdülillâh diyerek takdis ve tahmid vazifesini ifa ettiler.
Salisen: Rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında şükür ve senâ vazifesini edaya başladılar.
Rabian: Esmâ-i İlâhiyenin definelerindeki cevherleri, mânevî cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında tenzih ve medih vazifesine başladılar.
abd: kul (bk. a-b-d) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r) âsâr: eserler bahtiyar: talihli bedâyi: harika özellikler (bk. b-d-a) cemaat: topluluk (bk. c-m-a) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cevher: değerli şey cihazat: duyular, donanımlar cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) cin ve ins: cinler ve insanlar dellâl: ilan edici, duyurucu dergâh: huzur, makam ebrar: iyi insanlar eda etmek: yerine getirmek envâ-i ibâdât: çeşit çeşit ibadetler (bk. a-b-d) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) evvelen: ilk olarak ezkâr: zikirler fihriste: özet gaibâne muamele: yüz yüze olmadan, üçüncü şahıs olarak anmak harekât: hareketler iddihar edilen: depolanan, toplanan ifa etmek: yerine getirmek kafile: grup, topluluk lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) makamat: makamlar
makamat-ı âliye: yüce makamlar medih: övme mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mizan: ölçü, terazi (bk. v-z-n) mufassalan: ayrıntılı olarak mütenevvi: çeşitli Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) rabian: dördüncü olarak rahmet-i İlâhiyenin hazineleri: Allah’ın rahmet hazineleri (bk. r-ḥ-m; e-l-h) resul: elçi, peygamber (bk. r-s-l) Resul: Peygamber (bk. r-s-l) risalet: elçilik, peygamberlik (bk. r-s-l) salisen: üçüncü olarak saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) saniyen: ikinci olarak senâ: övme ve yüceltme Sübhanallah Velhamdülillah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir; teşekkür ve övgü de Allah’a mahsustur” (bk. s-b-ḥ; ḥ-m-d)
süedâ: seyyidler, efendiler suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahmid: Allah’ı övme ve Ona teşekkürlerini sunma (bk. ḥ-m-d) takdis: kutsama, Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma (bk. ḳ-d-s) tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f) tavsif: vasıflandırma, özelliklerini anlatma (bk. v-ṣ-f) tebliğ: bildirme, ulaştırma (bk. b-l-ğ) tekbir: Allah’ın herşeyden büyük olduğunu ifade etmek (bk. k-b-r) telebbüs: giyinme temâşâger: seyirci, gözlemci tenzih: her türlü noksan ve çirkinliklerden arınmış tutma (bk. n-z-h) tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) ubûdiyet: kulluk, ibadet (bk. a-b-d) ümmet: peygambere inanıp onun yolundan gidenler, mü’minler vezâif: vazifeler, görevler zâhir ve bâtın duygular: insanın maddî ve mânevî duyuları (bk. ẓ-h-r) zülcenâheyn: iki kanatlı (burada Peygamberimizin hem halktan Hakka, hem de Haktan halka olan iki yönlü elçiliği kastedilmiştir)
Hamisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubât-ı Rabbâniyeyi mütalâa makamında tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.
Sadisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın san’atındaki lâtif incelik ve nazenin güzellikleri temâşâ ile tenzih makamında, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâllerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Demek, kâinata ve âsâra bakıp, gaibâne muamele-i ubûdiyetle mezkûr makamatta mezkûr vezâifi eda ettikten sonra, Sâni-i Hakîmin dahi muamelesine ve ef’âline bakmak derecesine çıktılar ki, hazırâne bir muamele suretinde evvelâ Hâlık-ı Zülcelâlin kendi san’atının mucizeleriyle kendini zîşuura tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet ile mukabele ederek سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ 1 dediler. “Senin tarif edicilerin, bütün masnuatındaki mu’cizelerindir.”
Sonra, o Rahmân’ın, kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 2 dediler.
Sonra, o Mün’im-i Hakikînin, tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı, şükür ve hamd ile mukabele ettiler, dediler:
سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ 3 “Senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki, bütün kâinata serilmiş bütün ihsânâtın açık lisan-ı hâlleri,
Dipnot-1
“Ey Rabbimiz! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Seni hakkıyla tanıyamadık.” El-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2:410; Mer’î b. Yûsuf; Ekâvîlü’s-Sikât s. 45.
Dipnot-2
“Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.
Dipnot-3
Bu ifade pekçok hadiste geçmektedir: Müslim, salât 218; EbûDâvud, edeb 98; Nesâî, iftitâh 17; Müsned 6:77,151.
âsâr: eserler eda etmek: yerine getirmek ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l) eşya: varlıklar evvelâ: ilk olarak Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) gaibâne: yüzyüze olmadan, gaybî olarak (bk. ğ-y-b) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) hamd: övgü ve teşekkür (bk. ḥ-m-d) hamisen: beşinci olarak hazırâne muamele: yüz yüze, karşılıklı muamele ihsânât: ihsanlar, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n) istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n) iştiyak: şiddetli arzu ve istek kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
lâtif: ince, güzel (bk. l-ṭ-f) lisan-ı hâl: hal ve beden dili makamat: makamlar, yerler marifet: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f) masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mektubât-ı Rabbâniye: şuur sahiplerine hitap eden birer mektup gibi anlamlı şekilde yaratılmış varlıklar (bk. k-t-b; r-b-b) meşkûr: kendisine şükredilen (bk. ş-k-r) mezkûr: sözü geçen mistar-ı kader: kader şablonu (bk. ḳ-d-r) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) muamele-i ubûdiyet: kulluğa ait davranışlar (bk. a-b-d) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukabele etmek: karşılık vermek Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m; ḥ-ḳ-ḳ) mütalâa: inceleme nazenin: pek ince ve değerli
Rahmân: rahmet ve şefkati sınırsız olan Allah (bk. r-ḥ-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sadisen: altıncı olarak Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tarif edici: tanıtıcı (bk. a-r-f) tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) temâşâ: seyretme tenzih: eksik ve çirkinliklerden arınmış tutma (bk. n-z-h) terahhum: şefkat ve merhamet gösterme (bk. r-ḥ-m) vezâif: görevler zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
şükür ve senânızı okuyorlar. Hem, âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilânâtıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem, rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, Senin cûd ve keremine şehadet etmekle, Senin şükrünü enzâr-ı mahlûkat önünde ifa ederler.”
Sonra, şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudat âyinelerinde cemâl ve celâl ve kemâl ve kibriyâsının izharına karşı Allahu ekber deyip, tazim içinde bir aczle rükûa gidip, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip mukabele ettiler.
Sonra, o Ganiyy-i Mutlakın, servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı, fakr ve hacetlerini izhar edip, dua edip, istemekle mukabele edip وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 1 dediler.
Sonra, o Sâni-i Zülcelâlin, kendi san’atının lâtiflerini, harikalarını, antikalarını sergilerle teşhirgâh-ı enamda neşrine karşı, Maşaallah2 deyip takdir ederek, “Ne güzel yapılmış” deyip istihsan ederek, Bârekallah deyip müşahede etmek, Âmennâ deyip şehadet etmek, “Geliniz, bakınız,” hayran olarak Hayye ale’l-felâh deyip herkesi şahit tutmakla mukabele ettiler.
Hem o Sultan-ı Ezel ve Ebed, kâinatın aktârında kendi rububiyetinin saltanatını ilânına ve vahdâniyetinin izharına karşı, tevhid ve tasdik edip Semi’nâ ve eta’nâ3 diyerek itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.
Sonra, o Rabbü’l-Âlemînin ulûhiyetinin izharına karşı, zaaf içinde aczlerini,
Dipnot-1
“Yalnız senden yardım dileriz.” Fatiha Sûresi, 1:5.
Dipnot-2
bk. En’âm Sûresi, 6:128; A’râf Sûresi, 7:188.
Dipnot-3
bk. Mâide Sûresi, 5:7; Nûr Sûresi, 24:51.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) aktâr: bölgeler, taraflar âlem: dünya (bk. a-l-m) Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r) Âmennâ: “İman ettik” (bk. e-m-n) âyine: ayna Bârekallah: Allah mübarek etsin (bk. b-r-k) celâl: haşmet (bk. c-l-l) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cûd: cömertlik (bk. c-v-d) enzâr-ı mahlûkat önünde: bütün varlıkların gözü önünde (bk. n-ẓ-r; ḫ-l-ḳ) fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) Ganiyy-i Mutlak: sınırsız zenginliğe sahip olan Allah (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ) hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hamd: teşekkür ve övgü (bk. ḥ-m-d) Hayye ale’l-felâh: “Haydi kurtuluşa!” ifa etmek: yerine getirmek ilânât: duyurular inkıyad: boyun eğme istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n) izhar: ortaya çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâinatın aktârı: kâinatın dört bir tarafı (bk. k-v-n)
kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l) kerem: lütuf, cömertlik, iyilik (bk. k-r-m) kibriyâ: büyüklük (bk. k-b-r) lâtif: ince, hoş (bk. l-ṭ-f) mahviyet: alçakgönüllülük manzum: düzenli (bk. n-ẓ-m) Maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yaratmış medih: övgü, şükür mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukabele: karşılık verme müşahede etmek: gözlemlemek (bk. ş-h-d) neşr: yayma Rabbü’l-Âlemîn: bütün âlemlerin rabbi olan Allah (bk. r-b-b; a-l-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet: Allah’ın bütün varlıklar üzerindeki malikiyet ve egemenliği, her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran terbiyesi (bk. r-b-b) rükûa gitmek: namazda eğilmek saltanat: egemenlik (bk. s-l-ṭ) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
secde etmek: namazda yere kapanmak şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) Semi’nâ ve eta’nâ: “İşittik ve itaat ettik!” (bk. s-m-a) senâ: övme, yüceltme Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l; e-b-d) tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tâzim: Allah’ın büyüklüğünü dile getirme (bk. a-ẓ-m) teşhirgâh-ı enam: yaratılmışların sergi yeri tevhid: Allah’ın birliğini kabul etme (bk. v-ḥ-d) ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, ilâhlık (bk. e-l-h) vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) zaaf: zayıflık zemin: yer
ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibaret olan ubûdiyet ile ve ubûdiyetin hülâsası olan namaz ile mukabele ettiler.
Daha bunlar gibi gûnâgûn ubûdiyet vazifeleriyle şu dar-ı dünya denilen mescid-i kebîrinde farîze-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim suretini aldılar.1 Bütün mahlûkat üstünde bir mertebeye çıktılar ki, yümn-ü iman ile emn ü emanet2 ile mücehhez, emin bir halife-i arz3 oldular. Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra, onların Rabb-i Kerîmi, onları, imanlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak dârüsselâma davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki, hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutur etmemiş derecede4 parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve bekà verdi.
Çünkü ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir. İşte Kur’ân şakirtlerinin akıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak bizleri onlardan eylesin. Âmin!
Amma, füccar ve eşrar olan diğer güruh ise, hadd-i bulûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukabele edip ve bütün nimetlere karşı küfran ile mukabele ederek ve bütün mevcudatı kıymetsizlikle kâfirâne bir itham ile tahkir ettiler. Ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukabele ettiklerinden, az bir vakitte nihayetsiz bir cinayet işlediler, nihayetsiz bir azaba müstehak oldular.
ahsen-i takvim: insanın yaratılışının en güzel şekilde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n) âkıbet: son, netice âlem: dünya (bk. a-l-m) âmin: “Allahım kabul eyle” (bk. e-m-n) âyinedar: ayna olan, yansıtan bâki kalmak: kalıcı ve sürekli olmak (bk. b-ḳ-y) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) dar-ı dünya: dünya yurdu dârüsselâm: esenlik yurdu, Cennet (bk. s-l-m) destgâh-ı imtihan: sınav tezgahı ebed/ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d) eda etmek: yerine getirmek emin: güvenilir (bk. e-m-n) emn ü emanet: emanetin güvenliği (bk. e-m-n) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) eşrar: şerli ve kötü kimseler fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
farîze-i ömür: ömür borcu füccar: günahkârlar, açıktan günah işleyenler gûnâgûn: türlü türlü, renk renk güruh: grup, topluluk hadd-i bulûğ: ergenlik çağı halife-i arz: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan (bk. ḫ-l-f) hülâsa: özet, öz hutur etmek: hatıra gelmek inkâr: inanmama, reddetme (bk. n-k-r) itham: suçlama kâfirâne: kâfirce, inkâr ederek (bk. k-f-r) kalb-i beşer: insan kalbi küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r) mertebe: derece mescid-i kebir: büyük mescid (bk. k-b-r) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı tecrübe: deneme alanı mücehhez: cihazlanmış, donanmış
mukabele etmek: karşılık vermek mükâfat: ödül müştâk: düşkün, aşık müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nihayetsiz: sonsuz Rabb-i Kerim: sonsuz ikram, ihsan ve iyilik sahibi, herşeyi idare ve terbiye eden Allah (bk. r-b-b; k-r-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) şakirt: öğrenci, talebe sermedî: sürekli, devamlı suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahkir etmek: hakaret etmek, aşağılamak tecelliyât: görünümler, yansımalar, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi (bk. c-l-y) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vahdâniyet: Allah’ın bir ve tek oluşu (bk. v-ḥ-d) vazife-i hayat: hayat görevi (bk. ḥ-y-y) yümn-ü iman: inanmanın getirdiği bereket ve uğur (bk. e-m-n)
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Sözler, On Birinci Söz, Söz Matbaacılık Yayıncılık Rek. Org. Hiz. San. ve Tic. Ltd. Şti. İSTANBUL
www.erisale.com internet sitesindeki Türkçe Risaleler Söz Basım Yayın’ın Mart 2012 tarihli birebir matbu basılmış halidir.
Yayın amacı Risale-i Nur Külliyatının web üzerinden yayınlanması olup sitenin herhangi bir ticari amacı yoktur.
EY KARDEŞ! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:
Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış.
İşte her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemâl ve kemâl-i mânevî sini iki vech ile müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.
Dipnot-1
“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden aya ve onu gösteren güne ve onu örten geceye; ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve nefse (kişiye) ve onu intizamla yaratana.” Şems Sûresi, 91:1-7.
acaip: şaşırtıcı, hayret verici cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cemâl ve kemâl-i mânevî: madde ile sınırlı olmayan mânevî güzellik ve üstünlük (bk. c-m-l; k-m-l; a-n-y) cevahir: cevherler, değerli şeyler define: hazine enzar: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r) fehmetmek: anlamak fünun-u acibe: şaşırtıcı fen ve ilimler garibe: benzersiz, garip şey gayrın nazarı: başkasının bakışı (bk. n-ẓ-r) hakikat-i salât: namazın hakikati, anlam ve niteliği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṣ-l-v) haşmet: büyüklük, heybet, görkem hikmet-i âlem: âlemin hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; a-l-m)
hilkat-i insan: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) ihata: kapsama, kuşatıcılık izhar: ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r) ıttıla: bilgi sahibi olma kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kemâlat: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) maharet: beceri marifet: geniş bilgi ve beceri (bk. a-r-f) meşher: sergi muammâ: anlaşılması zor sır, gizem müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) nâs: insanlar nazar-ı dekaik-âşinâ: inceliklere nüfuz eden bakış (bk. n-ẓ-r) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz
rümuz: ince işaretler saltanat: hükümranlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ) sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a) şaşaa: gösteriş sultan-ı zîşan: şan ve şeref sahibi sultan (bk. s-l-ṭ; ẕi) temsilî: analojik, kıyaslamalı benzetme şeklinde (bk. m-s̱-l) tılsım: sır, şifre ulûm-u bedia: güzel san’atlar, estetik bilimleri (bk. a-l-m; b-d-a) vecih: yön, tarz
Bu hikmete binaen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest-i san’atının en lâtif, en güzel eserleriyle ziynetlendirip, fünun-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr-ı mucizekârâneleriyle donatarak tekmil ettikten sonra, herbir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini cami’ sofralar, o sarayda kurdu. Herbir taifeye lâyık bir sofra tayin etti. Öyle sehâvetkârâne ve san’atperverâne bir ziyafet-i amme ihzar etti ki, güya herbir sofra yüz sanayi-i lâtifenin eserleriyle vücut bulmuş gibi, kıymetli hadsiz nimetleri serdi. Sonra, aktâr-ı memleketindeki ahali ve raiyetini seyre ve tenezzühe ve ziyafete davet etti.
Sonra, bir yaver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının mânâlarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin etti. Ta ki, sarayın sâniini, sarayın müştemilâtıyla ahaliye tarif etsin; ve sarayın nakışlarının rümuzlarını bildirip, içindeki san’atlarının işaretlerini öğretip, derunundaki manzum murassâlar ve mevzun nukuş nedir, ve ne vech ile saray sahibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin; ve girmenin âdâbını ve seyrin merasimini bildirip, o görünmeyen sultana karşı marziyâtı dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.
İşte, o muarrif üstadın herbir dairede birer avenesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dairede, şakirtleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor. Diyor ki:
“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız.
“Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz.
âdâb: edep ve görgü kuralları ahali: halk aktâr-ı memleket: memleketin dört bir yanı (bk. m-l-k) âsâr-ı mu’cizekârâne: mu’cize eserleri (bk. a-c-z) avene: yardımcı binaen: –dayanarak cami’: içinde toplayan (bk. c-m-a) cesîm: çok büyük delâlet: delil olma, işaret etme derun: içyüz, içyapı dest-i san’at: san’at eli (bk. ṣ-n-a) fünun-u hikmet: varlıklardaki hikmeti ve ince sırları ortaya çıkaran fenler, ilimler (bk. ḥ-k-m) güya: sanki hadsiz: sayısız hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n) izhar: ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r) kasr: saray, köşk, büyük ve süslü konak
kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) lâtif: ince, güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) leziz: lezzetli mânâ: anlam (bk. a-n-y) manzum: düzenli (bk. n-ẓ-m) marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler melik: sahip (bk. m-l-k) menzil: oda, ev (bk. n-z-l) merasim: tören mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) muarrif: tarif edici, tanıtıcı (bk. a-r-f) muhteşem: ihtişamlı, görkemli murassâ: değerli mücevherlerle süslenmiş şey müştemilât: içindekiler nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) raiyet: halk, vatandaşlar rümuz: işaretler, semboller şakirt: öğrenci san’atperverâne: san’ata düşkün bir şekilde (bk. ṣ-n-a) sanayi-i lâtife: güzel, ince san’atlar (bk. ṣ-n-a; l-ṭ-f) sâni: sanatkâr (bk. ṣ-n-a)
sehâvetkârâne: cömertçe (bk. c-v-d) seyyid: efendi suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) taam: yiyecek taife: topluluk taksim etmek: kısımlara ayırmak tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tarif: tanıtma (bk. a-r-f) tayin etme: vazifelendirme tebligat: bildiri (bk. b-l-ğ) tekmil: tamamlama (bk. k-m-l) tenezzüh: gezinti, seyir (bk. n-z-h) teşrifat: kabul töreni, protokol tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n) ulûm: ilimler (bk. a-l-m) üstad: hoca, öğretmen vecih: yön, tarz vücut bulmak: var olmak (bk. v-c-d) yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m) ziyafet-i âmme: genel ziyafet ziynetlendirmek: süslemek (bk. z-y-n)
“Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.
“Hem şu görünen in’âm ve ikramlarla size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.
“Hem şu kemâlâtının âsârıyla mânevî cemâlini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz.
“Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yektâ, istiklâl ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yektâ ve misilsiz, nazirsiz, bîhemtâ tanıyınız ve kabul ediniz.”
Daha bunun gibi, ona ve o makama münasip sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahali iki güruha ayrıldılar:
Birinci güruhu: Kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acaiplere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki, beyhude değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir? İçinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif üstadın beyan ettiği nutkunu işittiler. Anladılar ki, bütün esrarın anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler:
“Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”
Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyâtı dairesinde amel ettiler.
Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden, onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir cevvâd-ı melike lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli
acaip: hayret verici ve şaşırtıcı şeyler âdi: basit, sıradan ahali: halk amel etmek: iş görmek, davranmak âsâr: eserler beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyhude: boşu boşuna, gayesiz bîhemtâ: eşsiz, benzersiz cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cevâd-ı melik: çok cömert hükümdar (bk. c-v-d; m-l-k) edep: terbiye, güzel ahlâk eser-i dest: el yapımı esrar: sırlar, gizemler esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad: sana selâm olsun, ey üstad (bk. s-l-m) evvel: önce güruh: bölük, grup hakkan: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) has: özel hâtem: mühür, damga hürmet etmek: saygı göstermek (bk. ḥ-r-m)
hususî: özel ihsan: iyilik, ikram, bağış (bk. ḥ-s-n) ihsanat: ihsanlar, iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n) in’am: nimet verme (bk. n-a-m) infirad: tek başına olma (bk. f-r-d) istifade: faydalanma, yararlanma istiklâl: bağımsızlık iştiyak: şiddetli arzu ve istek itaat etme: emre uyma kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) mahsus: özel marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) misilsiz: benzersiz, eşsiz (bk. m-s̱-l) muamele: davranış, iş muarrif: tarif edici, tanıtıcı (bk. a-r-f) müdakkik: inceden inceye araştıran
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhteşem: ihtişamlı, görkemli münasip: uygun (bk. n-s-b) müteveccihen: yönelerek mutî: itaatkar müzeyyenat: süsler (bk. z-y-n) nazirsiz: benzersiz (bk. n-ẓ-r) nutuk: konuşma sadık: doğru sözlü (bk. ṣ-d-ḳ) şayeste: lâyık, yakışır şefkat: karşılıksız merhamet ve sevgi (bk. ş-f-ḳ) seyyid: efendi sikke: mühür, işaret tavsif edilmez: özellikleri anlatılmakla bitmez (bk. v-ṣ-f) teveccüh: ilgi tılsım: sır, şifre turra: mühür, nişan üstad: hoca, öğretmen vaziyet: durum yektâ: tek, benzersiz zikri: geçen anılan, sözü geçen
misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şayan bir surette ikram etti. Daimî onları saadetlendirdi.
İkinci güruh ise, akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit nefislerine mağlûp olup lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar ve o üstadın irşâdâtından ve şakirtlerinin ikazâtından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar, seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni-i Zîşânın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.
Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki, o hâkim-i zîşan, bu kasrı şu mezkûr maksatlar için bina etmiştir. Şu maksatların husulü ise iki şeye mütevakkıftır:
Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur. Çünkü, o bulunmazsa, bütün maksatlar beyhude olur. Çünkü, anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa, mânâsız bir kâğıttan ibaret kalır.
İkincisi: Ahali, o üstadın sözünü kabul edip dinlemesidir.
Demek, vücud-u üstad, vücud-u kasrın dâisidir. Ve ahalinin istimâı, kasrın bekàsına sebeptir. Öyle ise, denilebilir ki, eğer şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki, o üstadın talimatını ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasr tebdil ve tahvil edilecek.
Ey arkadaş, hikâye burada bitti. Eğer şu temsilin sırrını anladınsa, bak, hakikatin yüzünü de gör.
İşte o saray şu âlemdir ki, tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba gûnâgûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise, ezel-ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddestir ki, yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisanlarla o Zâtı takdis
ahali: halk âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) arz: yer bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y) beyhude: sonuçsuz, boşuna bina etmek: yapmak, inşa etmek dâi: var olmasına sebep olan daimi: sürekli düstur: kural, prensip ezel-ebed sultanı: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı sürekli devam eden sultan (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ) garb: batı gûnâgûn: türlü türlü, renk renk güruh: grup hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkim-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. ḥ-k-m; ẕi) husul: meydana gelme ihzar edilen: hazırlanan (bk. ḥ-ḍ-r) ikazât: uyarılar iksir: ilaç iltifat: yönelme, değer verme irşâdât: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler (bk. r-ş-d)
istimâ: dinleme kasr: saray, köşk lisan: dil mağlup olmak: yenilmek mahsus: özel maksat: gaye, istenilen şey (bk. ḳ-ṣ-d) mânâ: anlam (bk. a-n-y) mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) melik: hükümdar, sultan (bk. m-l-k) melik-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. m-l-k; ẕi) mezkûr: adı geçen muallim: öğretmen (bk. a-l-m) münasip: uygun (bk. n-s-b) mütevakkıf: bağlı nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nutuk: konuşma saadet: mutluluk şakirt: öğrenci sâni-i zîşan: şanı yüce san’atkâr (bk. ṣ-n-a; ẕi) şark: doğu şayan: layık, yaraşır semavat: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taam: yiyecek takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma (bk. ḳ-d-s) talimat: emirler (bk. a-l-m) tebdil ve tahvil: değiştirme ve başka hale dönüştürme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenvir edilmek: ışıklandırılmak, aydınlatılmak (bk. n-v-r) üstad: hoca, öğretmen vücud: varlık (bk. v-c-d) vücud-u kasr: köşkün, sarayın varlığı (bk. v-c-d) vücud-u üstad: öğretmenin varlığı (bk. v-c-d) Zât-ı Mukaddes: her türlü noksanlık ve çirkinlikten yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)
edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semâvât ve arzı altı günde yaratarak, Arş-ı Rububiyetinde durup, gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp kâinat sahifesinde âyâtını yazan ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar, zîhaşmet ve zîkudret sahibidir.
O sarayın menzilleri ise, şu on sekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarzla tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte, o sarayda gördüğün sanayi-i garibe ise, şu âlemde görünen kudret-i İlâhiyenin mucizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlâhiyenin semerât-ı harikalarına işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır. Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerine misaldir. Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki, Kadîr-i Zülcelâlin esmâsına delâlet ederler. Ve o üstad ise, Seyyidimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Avânesi ise, enbiya aleyhimüsselâmdır. Ve şakirtleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise, şu âlemde melâike aleyhimüsselâma işarettir. Temsilde seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise, şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir. Ve o iki fırka ise: Burada birisi ehl-i imandır ki, kitab-ı kâinatın âyâtının müfessiri olan Kur’ân-ı Hakîmin şakirtleridir. Diğer güruh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki, nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi, belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur.1
âlem: dünya (bk. a-l-m) aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b) arz: yer, dünya asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) avâne: yardımcılar âyât: âyetler, deliller Barla: (bk. bilgiler) cevher: kıymetli taş cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y) cin ve ins: cinler ve insanlar dâllîn: doğru yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) delâlet: delil olma, işaret etme ehl-i iman: iman etmiş, inanmış kimseler (bk. e-m-n) ehl-i küfür ve tuğyan: inkârcılar, inanmayanlar ve azgınlık ve taşkınlıkta çok ileri gidenler (bk. k-f-r; ṭ-ğ-y) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve noksandan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) fırka: grup güruh: grup, topluluk hâkim: hükmeden, idareci (bk. ḥ-k-m) hat: çizgi hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. s-n-a) matbah: mutfak melâike: melekler (bk. m-l-k) Melik-i Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ḳ-d-r) menzil: ev, oda (bk. n-z-l) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) misal: örnek (bk. m-s̱-l) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müfessir: tefsir edici, açıklayıcı, yorumlayıcı (bk. f-s-r)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: boyun eğen nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nukuş-u kalem-i kudret: Allah’ın kudret kaleminin işlemeleri (bk. n-ḳ-ş; ḳ-d-r) rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti, şefkati, merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h) remiz: işaret şakirt: öğrenci, talebe sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a) sath-ı arz: yeryüzü semavat: gökler (bk. s-m-v) semerât-ı harika: harika meyveler seyyid: efendi taam: yiyecek tabi olmak: uymak tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tezyin: süsleme (bk. z-y-n) üstad: hoca, öğretmen zîhaşmet: haşmetli, görkemli, heybetli (bk. ẕi) zîkudret: kudretli, güçlü, kuvvetli (bk. ẕi; ḳ-d-r)
Evet, nass-ı hadisle, nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyanın2 icmâ ve tevatürle, kısmen şuhuda ve kısmen hakkalyakîne istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinat Hâlıkının kat’î vaad ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şuhud ile, ilmelyakîn suretinde tasdik eden yüz yirmi dört milyon evliyanın o âhiretin vücuduna şehadetleriyle ve bu kâinatın Sâni-i Hakîminin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin vücuduna delâletiyle; ve her sene, baharda, rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 3 ile ihyâ edip ba’sü ba’delmevt’e mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler nümunesi olarak nebâtat taifelerinden ve hayvânat milletlerinden üç yüz bin nevileri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye ve hesapsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka muhtaç bütün zîruhları kemâl-i şefkatle gayet harika bir tarzda iâşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ-ı ziynet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiye
Dipnot-1
Bu kısım, aynı zamanda Yirmi Altıncı Lem’a’nın Beşinci Ricâsının haşirle ilgili bir parçasıdır.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem-i bekà: sonsuz ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y) ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltilme (bk. m-v-t) bilbedâhe: ap açık bir şekilde cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) delâlet: delil olma, işaret etme enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) envâ-ı ziynet ve mehâsin: süs ve güzelliklerin çeşitleri (bk. z-y-n; ḥ-s-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak hadsiz: sınırsız hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşir ve neşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r)
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikmet-i ebediye: Allah’ın sonsuz hikmeti; herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-b-d) iaşe ettiren: besleyen (bk. a-y-ş) icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) iktiza: gerektirme ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin kemâl-i şefkat: tam bir şefkat (bk. k-m-l; ş-f-ḳ) keşif: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f) kudret-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah’ın kudreti (bk. ḳ-d-r; e-z-l)
mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r) mümtaz: seçkin, üstün müttefikan: ittifakla, birleşerek nass-ı hadis: hadisin metni ve kesin hükmü (bk. h-d-s̱) nebâtat: bitkiler nev: çeşit, tür nev-i beşer: insanlık rahmet-i bâkiye: devamlı olan şefkat ve merhamet (bk. r-ḥ-m; b-ḳ-y) rû-yi zemin: yeryüzü Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) sevk edilmek: gönderilmek şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tevatür: doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) zeyl: ilâve, ek zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)
ve bir inâyet-i daime bilbedâhe âhiretin vücudunu istilzam ile ve şu kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın en sevdiği masnuu ve kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedit, sarsılmaz, daimi olan aşk-ı bekà ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedâhe işaret ve delâletiyle, bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat’î bir surette ispat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedâhe âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler. HAŞİYE-1
Madem Kur’ân-ı Hakîmin bize verdiği en mühim bir ders, iman-ı bil’âhirettir; ve o iman da bu derece kuvvetlidir; ve o imanda öyle bir rica ve bir teselli var ki, yüz bin ihtiyarlık birtek şahsa gelse, bu imandan gelen teselli mukabil gelebilir. Biz ihtiyarlar “Elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân” deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.
Haşiye-1
Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görünür. Şöyle ki: Biri dese, “Meyveleri süt konserveleri olan gayet harika bir bahçe küre-i arz üzerinde vardır”; diğeri dese, “Yoktur.” ispat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle, kolayca dâvâsını ispat eder. İnkâr eden adam, nefyini ispat etmek için bütün küre-i arzı görmek ve göstermekle dâvâsını ispat edebilir. Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat’-ı nazar, iki şahid-i sadıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı, hadsiz ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını ispat edebilir, ademini gösterebilir. İşte, ey ihtiyar kardeşler, iman-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.
adem: yokluk alâkadar: ilgili âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i fâni: gelip geçici, ölümlü âlem (bk. a-l-m; f-n-y) âmâl-i sermediyet: daimî emeller ve arzular âsâr: eserler aşk-ı bekà: sonsuza kadar devam edebilme aşkı (bk. b-ḳ-y) bilbedâhe: ap açık bir şekilde dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) dâr-ı saadet: mutluluk yurdu delâlet: delil olma, işaret etme ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân: mükemmel imandan dolayı Allah’a hamdolsun (bk. ḥ-m-d; e-l-h; k-m-l; e-m-n)
hadsiz: sınırsız Hâlık-ı Kâinat: evreni, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) haşiye: dipnot, açıklayıcı not ihbar etme: haber verme iman-ı âhiret: âhirete iman (bk. e-m-n; e-ḫ-r) inâyet-i daime: devamlı yardım, iyilik ve bağış (bk. a-n-y) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) istilzam: gerektirme kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat-ı nazar: görmezden gelme (bk. n-ẓ-r) kat’î: kesin Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) küre-i arz: yerküre, dünya masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mühim: önemli mukabil: karşılık müşkül: zor nefyetmek: reddetmek, inanmamak rica(reca): ümit şahid-i sadık: doğru sözlü şahit (bk. ş-h-d; ṣ-d-ḳ) şedit: şiddetli şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şevk-i ebediyet: sonsuzluğa şiddetli istek (bk. e-b-d) sübut: varlığı kesin ve gerçek olması sübutî: gerçek ve kesin suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) temâşâ etmek: seyretmek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tereşşuhât: sızıntılar, izler ziyade: çok, fazla
Yâni, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim, onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise o diriltecek.”
Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatının Üçüncü Temsilinde tasvir edildiği gibi: Bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese, “Şu zât, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar; tabur nizamı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam”; ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi, hiçlikten, yeniden ordumisal bütün hayvânat ve sâir zîhayatın, taburmisal cesedlerini kemâl-i intizamla ve mîzan-i hikmetle o bedenlerin zerratını ve letâifini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 2 ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hatta her baharda rûy-i zeminde yüz binler ordu-misâl zevi’l-hayatın envâlarını ve tâifelerini îcad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esasiye ve eczâ-yı asliyeyi bir sayha ile sûr-u İsrafil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib’ad sûretinde denilir mi? Denilse, eblehcesine bir divâneliktir.
3Hem, Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’âllerini kal-be kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için
Dipnot-1
Yâsin Sûresi, 36:78-79.
Dipnot-2
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-3
Buradan itibaren Zeylin Beşinci Parçasına kadarki kısım; Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şûlesinin Sekizinci Meziyet-i Cezâletidir ve orada ayrıca yer almaktadır.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) bidayeten: başlangıçta divane: akılsız, deli eblehce: aptalca, ahmakça eczâ-yı asliye: asıl parçalar (bk. c-z-e) ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) efrad: fertler (bk. f-r-d) envâ: çeşitler, türler hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihzariye: hazırlık (bk. ḥ-ḍ-r) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) istib’ad: akıldan uzak görme istirahat: dinlenme, rahatlama
kâh: bazan karn: asır, çağ kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) letâif: duygular (bk. l-ṭ-f) mîzan-ı hikmet: hikmetin ölçüsü (bk. v-z-n; ḥ-k-m) müheyyâ etmek: hazırlamak nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) ordumisal: ordu gibi (bk. m-s̱-l) rû-yi zemin: yeryüzü sâir: diğer, başka sayha: sesleniş Sûr-u İsrâfil: Allah’ın emri ile Hz. İsrafil’in kıyamet kopacağı zaman üfleyeceği boru (bk. bilgiler) sûret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabur: bir askerî birlik taburmisal: tabur gibi (bk. m-s̱-l)
tâife: topluluk tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme; analoji (bk. m-s̱-l) teşkil: bir araya getirme Zât-ı Kadîr-i Alîm: herşeyi hakkıyla bilen ve sonsuz güç ve kudret sahibi Zât, Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m) zerrat: zerreler, atomlar zerrât-ı esasiye: esas parçalar zevi’l-hayat: hayat sahipleri, canlılar (bk. ḥ-y-y) zeyl: ilâve, ek zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ, اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ 1 tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.
Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.
Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا 2 kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.
Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.
Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?
Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zâttır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i كُنْ فَيَكُونُ 3’a karşı kemâl-i inkıyadla serfurû eder.
Dipnot-1
“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.
Dipnot-2
“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.
Dipnot-3
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
abes: anlamsız, faydasız acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l) âciz: güçsüz, zavallı (bk. a-c-z) âhir: son (bk. e-ḫ-r) alâka: kan pıhtısı, embriyo arz: yer bahis: konu beyhude: boşuna ecza: parçalar (bk. c-z-e) ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h) ehven: kolay emirber nefer: emre hazır asker evvelâ: ilk önce halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) idadiye: hazırlık ihsânât-ı azîme: çok büyük ihsanlar, ikramlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m) ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) istib’ad: akıldan uzak görme istikbalî: geleceğe ait kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kanaat: razı olma, inanma kemâl-i inkıyad: tam itaat (bk. k-m-l) kıyas: karşılaştırma Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) memât: ölümler (bk. m-v-t) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) misl: benzer (bk. m-s̱-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et muhtelif: çeşitli nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r) neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı (bk. n-ş-e) neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. n-ş-e; e-ḫ-r) neş’et: doğma, ortaya çıkma (bk. n-ş-e) nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni remzen: işareten semâvat: gökler (bk. s-m-v) serfurû etmek: boyun eğmek suret: şekil (bk. ṣ-v-r) uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zikretmek: anmak, hatırlatmak
Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ 1 deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.
Sonra, فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 2 tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitabın sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.
Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 3 yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.
İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.
Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın.
İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.
Dipnot-1
“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.
Dipnot-2
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-3
“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) delâil: deliller, işaretler dünyevî: dünyaya ait ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r) ehven: kolay güz: sonbahar halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihsas etmek: hissettirmek ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inkılâbât: büyük değişimler inkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m) istib’âd: akıldan uzak görme Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) kâh: bazan kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l) menzil: ev, mekan (bk. n-z-l) müheyyâ: hazırlama nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r) nezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r) nümune: örnek tabir: ifade tâciz: rahatsız etme tarz: şekil, biçim tasarrufât-ı rububiyet: Allah’ın her şeyi dilediği gibi kullanması ve yönetmesi (bk. ṣ-r-f; r-b-b) zikretmek: anmak, belirtmek
Meselâ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 1 kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 2 şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.
Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura
a’mâl: davranışlar, işler adem: yokluk, hiçlik amel: davranış, iş Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) esir: kâinatı kapladığına inanılan madde esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ) hafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ) hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) ima: işaret istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mânâ ve hüküm çıkarma kelâm: söz (bk. k-l-m) kıyas: karşılaştırma lâfız: söz, kelime lâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f) metâ: kıymetli eşya meyvedar: meyveli, meyve veren müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r) münavebeten: nöbetleşerek mürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b) muvazzaf: görevli nazir: benzer (bk. n-ẓ-r) nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r) neşr-i suhuf: hesapların görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi
neşredilmek: yayılmak pırlanta-misal: pırlanta gibi (bk. m-s̱-l) sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifeler semâ: gök (bk. s-m-v) suret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r) tarih-i hayat: hayatın tarihi (bk. ḥ-y-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün zâhir: açık (bk. ẓ-h-r) zemin: yer ziya: ışık zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1 fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.
Kur’ân’da mükerreren اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً 2 hem وَمَۤا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ 3 fermanları gösteriyor ki, haşr-i âzam bir anda, zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece harika ve emsalsiz olan meseleyi iz’an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misal ister.
Elcevap: Haşirde ruhların cesetlere gelmesi var; hem cesetlerin ihyası var; hem cesetlerin inşası var. Üç meseledir.
BİRİNCİ MESELE
Ruhların cesetlerine gelmesine misâl ise, gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmışken, yüksek sadalı bir boru sesiyle toplanmalarıdır.
Evet, İsrafil’in borusu olan sûru,4 ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken, ezel cânibinden gelen, اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ 5 hitabını işiten ve قَالُوا بَلٰى 6 ile cevap veren ervahlar, elbette ordunun neferatından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutîdirler. Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi bir ordu-yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu kat’î burhanlarla Otuzuncu Söz ispat etmiş.
Dipnot-1
Buraya Zeylin Üçüncü Parçası olarak giren bu kısım, ayrıca Şualar’dan İkinci Şua’nın Hâtime’sinde “Uzunca Bir Hâşiye” başlığı adı altında da yer almaktadır.
Dipnot-2
“Kıyamet işi, tek bir sayha ile olacak!” Yâsin Sûresi, 36:29.
Dipnot-3
“Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadardır…” Nahl Sûresi, 16:77.
burhan: kesin delil cânip: taraf ebed: sonu olmayan, sonsuzluk; sonsuz gelecek zaman (bk. e-b-d) efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) emirber nefer: emre hazır asker emsal: benzer (bk. m-s̱-l) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l) ferman: buyruk hadsiz: sınırsız haşir/haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m)
ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) İsrafil: (bk. bilgiler) istirahat: rahatlama, dinlenme iz’an: şüphesiz, kesin şekilde inanma kat’î: kesin medar: sebep, vesile meşhud: görünen (bk. ş-h-d) misâl: örnek (bk. m-s̱-l) mükerreren: tekrarla, defalarca münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: emre uyan, boyun eğen
mutî: itaat eden neferat: askerler, erler ordu-yu Sübhânî: her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Cenab-ı Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği yaratıklar (bk. s-b-ḥ) sada: ses sûr: kıyamet günü Hz. İsrafil’in (a.s.) üfleyeceği boru vücud: varlık (bk.i) zerre: atom, maddenin en küçük parçası zeyl: ek, ilâve
İKİNCİ MESELE
Cesedlerin ihyasına misâl ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden yüz bin elektrik lâmbaları âdeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür. Madem Cenâb-ı Hakkın elektrik gibi bir mahlûku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette, elektrik gibi, binler nuranî hizmetkârlarının temsil ettikleri hikmet-i İlâhiyenin muntazam kanunları dairesinde, haşr-i âzam tarfetü’l-aynda vücuda gelebilir.
ÜÇÜNCÜ MESELE
Ecsâdın def’aten inşasının misâli ise:
Bahar mevsiminde, birkaç gün zarfında, nev-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların, bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi, birden mükemmel bir surette inşaları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür’atle icadları…
Hem o baharın mebde’leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin birden, beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları, hem kemiklerden ibaret olarak, ayakta duran emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emirle def’aten “ba’sü bâde’l-mevt”e mazhariyetleri ve neşirleri, hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efratlarının gayet derecede san’atlı bir surette ihyaları, hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan, göz önündeki kabilenin bir senede neşr olan efradı, benî Âdemin Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabilelerle beraber birkaç gün zarfında inşaları ve ihyaları, haşirleri, elbette kıyamette ecsâd-ı insaniyenin inşasına bir misâl değil belki binler misâldirler.
Âdem: (bk. bilgiler) ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltme (bk. m-v-t) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar berk: şimşek bilhassa: özellikle Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) defâten: hemen, birden bire ecsâd: cesetler ecsâd-ı insaniye: insan cesetleri efrat: fertler (bk. f-r-d) emvât: ölüler (bk. m-v-t) evvelki: önceki hadsiz: sayısız Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşr-i âzam/haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
hizmetkâr: hizmetçi icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihtar eden: hatırlatan ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inkişaf: gelişme, açılma (bk. k-ş-f) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) intibah: uyanma intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) kabile: topluluk, koloni keyfiyet: durum, özellik, nitelik kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) küre-i arz: yerküre, dünya mahlûk: yaratılmış (bk. ḫ-l-ḳ) mahsulât: ürünler mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)
mazhariyet: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mebde’: başlangıç misâl: örnek (bk. m-s̱-l) mumdar: ışık veren muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) neşir: yayılma nev-i beşer: insanlar nezafet: temizlik (bk. n-z-f) nur: ışık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r) sair: diğer sür’at: hız suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk tarfetü’l-ayn: göz açıp kapayıncaya kadar umum: bütün vücud: varlık (bk. v-c-d) zarfında: içinde ziyade: çok, fazla
Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedrici ve zamanla olması, hikmet-i Rabbâniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için, maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan وَمَۤا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ أَقْرَبُ 1 ferman eder.
Eğer haşrin gelmesini gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir sûrette anlamak istersen, haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söze dikkatle bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmazsan, gel, parmağını gözüme sok!
DÖRDÜNCÜ MES’ELE olan mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise:
Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize, misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harap edebilir: On senede yapılan bir sarayın bir dakikada harap olması gibi.
Dipnot-1
“Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) dârü’l-hikmet: hikmet yeri; işlerin bir sebebe ve zamana bağlı olarak yapıldığı yer olan dünya (bk. ḥ-k-m) dârü’l-kudret: kudret yeri; herbir şeyin maddeye, zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakılmadan, birden yaratıldığı âhiret yurdu (bk. ḳ-d-r) emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b) ferman: emir, buyruk Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) hane: ev harap: yıkıp yok etme haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hikmet-i Rabbâniye/hikmet: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; r-b-b) icad-ı eşya: varlıkların yaratılması (bk. v-c-d) iktiza: gerektirme inşa: yapma, vücuda getirme, yaratma (bk. n-ş-e) kat’î: kesin kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) kudret: güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan, mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
küre: dünya lemha: bir göz atış mevt-i dünya: dünyanın ölümü (bk. m-v-t) müddet: zaman Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) mukteza: gereklilik Mürebbî: herşeyi terbiye eden, eğiten, yetiştiren Allah (bk. r-b-b) Mürettib: herşeyi tertip ve düzene sokan Allah rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) seyyare: gezegen sûret: şekil (bk. ṣ-v-r) tedrici: yavaş yavaş, derece derece tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) ziyade: çok, fazla
Onuncu Sözün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası
Mukaddime
İKİNCİ NOKTA
Hakikat-ı haşriyenin hadsiz burhanlarından, sair erkân-ı imaniyeden gelen şehadetlerin hülâsasından çıkan bir burhanı, gayet muhtasar bir surette beyan eder. Şöyle ki:
Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın risaletine delâlet eden bütün mucizeleri ve bütün delâil-i nübüvveti ve hakkaniyetinin bütün burhanları, birden hakikat-ı haşriyenin tahakkukuna şehadet ederek ispat ederler. Çünkü; bu zâtın bütün hayatında bütün dâvaları, vahdâniyetten sonra haşirde temerküz ediyor.
ahlâkiyyun: ahlâk bilimciler (bk. ḫ-l-ḳ) alâkadar: alâkalı, ilgili Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) beşer: insan beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) burhan: delil cihet: yön delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e) delâlet: delil olma, işaret etme ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) erkân-ı imaniye: iman rükünleri, temel esasları (bk. r-k-n; e-m-n) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i haşriye: haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayat-ı içtimaiye-i insaniye: insanlığın toplumsal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hülâsa: özet huri: Cennet kızı hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) içtimaiyat: sosyal hayat (bk. c-m-a) içtimaiyyun: sosyologlar (bk. c-m-a) iman-ı haşrî: haşre iman (bk. e-m-n; ḥ-ş-r) kat’î: kesin küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) lâşe: leş mahiyet: özellik, esas mecazî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) mezkûr: sözü geçen mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mufârakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhtasar: kısa, özet mukabele etmek: karşılık vermek
Hem, umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mucizeleri ve hüccetleri aynı hakikate şehadet eder. Hem وَبِرُسُلِهِ 1 kelimesinden gelen şehadeti bedahet derecesine çıkaran وَبِكُتُبِهِ 2 şehadeti de aynı hakikate şehadet eder. Şöyle ki:
Başta Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın hakkaniyetini ispat eden bütün mucizeleri, hüccetleri ve hakikatleri birden hakikat-i haşriyenin tahakkukuna ve vukuuna şehadet edip ispat ederler. Çünkü, Kur’ân’ın hemen üçten birisi haşirdir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât-ı haşriyedir. Sarîhan ve işareten binler âyâtıyla aynı hakikati haber verir, ispat eder, gösterir.
gibi, otuz kırk surelerin başlarında bütün kat’iyetle hakikat-ı haşriyeyi kâinatın en ehemmiyetli ve vâcip bir hakikati olduğunu göstermekle beraber, sair âyetler dahi o hakikatin çeşit çeşit delillerini beyan edip ikna eder.
Acaba birtek âyetin birtek işareti gözümüz önünde ulûm-u İslâmiyede müteaddit ilmî ve kevnî hakikatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehadetleriyle ve dâvâları ile, güneş gibi zuhur eden iman-ı haşrî hakikatsiz olması, güneşin
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’iyet: kesinlik kevnî: yaratılışla ilgili (bk. k-v-n) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müteaddit: çeşitli, birçok
sair: diğer sarîhan: açıklıkla şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) ulûm-u İslâmiye: İslâm ilimleri (bk. a-l-m; s-l-m) umum: bütün vâcip: zorunlu (bk. v-c-b) vuku: meydana gelme zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek (bk. ẓ-h-r)
inkârı belki kâinatın ademi gibi hiçbir cihet-i imkânı var mı? Ve yüz derece muhal ve bâtıl olmaz mı? Acaba, bir sultanın birtek işareti yalan olmamak için bazan bir ordu hareket edip çarpıştığı halde, o pek ciddî ve izzetli sultanın binler sözleri ve vaadleri ve tehditlerini yalan çıkarmak hiçbir cihette kabil midir? Ve hakikatsız olmak mümkün müdür?
Acaba, on üç asırda fasılasız olarak hadsiz ruhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dairesinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu mânevî Sultan-ı Zîşânın birtek işareti böyle bir hakikati ispat etmeye kâfi iken, binler tasrihat ile bu hakikat-ı haşriyeyi gösterip ispat ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azabı lâzım gelmez mi? Ve ayn-ı adâlet olmaz mı?
Hem, birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semavî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbale ve umum zamanlara hükümran olan Kur’ân’ın tafsilâtla, izahatla, tekrarla beyan ve ispat ettiği hakikat-i haşriyeyi asırlarına ve zamanlarına göre o hakikatı kat’î kabul ile beraber, tafsilâtsız ve perdeli ve muhtasar birer surette beyan, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve ispatları, Kur’ân’ın dâvâsını binler imza ile tasdik ederler.
Bu bahsin münasebetiyle Risale-i Münâcâtın âhirinde: İmânûn bi’l-yevmi’l-âhir rüknüne sair rükünlerin, hususan rusül ve kütübün şehadetini, münacat suretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhamları izale eden bir hüccet-i haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki, münacâtta demiş:
Ey Rabb-i Rahîmim!
Resûl-i Ekreminin tâlimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ki: Başta Kur’ân ve Resûl-i Ekremin olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler bu dünyada ve her tarafta nümuneleri görülen celâllî ve cemâllî isimlerinin tecellileri daha parlak bir sûrette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde rahîmâne
adem: yokluk âhir: son (bk. e-ḫ-r) ahmak: aptal ayn-ı adâlet: adâletin tâ kendisi (bk. a-d-l) bâtıl: sahte, yalan, geçersiz beyan: açıklama (bk. b-y-n) celâllî: haşmet, heybet ve yücelik vb. ile ilgili (bk. c-l-l) cemâllî: güzellik, merhamet, ihsan ve nimet vb. ile ilgili (bk. c-m-l) cihet: yön cihet-i imkan: mümkün olma yönü (bk. m-k-n) ebedü’l-âbâd: sonsuzlukların sonsuzluğu, âhiret hayatı (bk. e-b-d) echel: çok cahil evham: vehimler, zanlar, kuşkular fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fasıla: ara hadsiz: sayısız hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i haşriye: haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r) hüccet-i haşriye: haşrin delili (bk. ḥ-ş-r) hülâsalı: kısa, özetlenmiş
hususan: özellikle imânûn bi’l-yevmi’l-âhir: “âhiret gününe iman” (bk. e-m-n; e-ḫ-r) istikbal: gelecek izahat: açıklamalar izale eden: gideren izzetli: şerefli, değerli, yüce (bk. a-z-z) kabil: mümkün, olabilir kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kat’î: kesin Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinden sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) kütüb: kitaplar (bk. k-t-b) muhal: imkansız muhtasar: kısa, özetlenmiş mukaddes kitaplar: dört büyük kitap münacât: dua, yakarış (bk. n-c-v) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) nümune: örnek Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m)
rahîmâne: şefkatle, merhametle (bk. r-ḥ-m) Resûl-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) Risale-i Münâcât: Münâcât Risalesi (Üçüncü Şuâ) (bk. r-s-l; n-c-v) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) rusül: resuller, peygamberler (bk. r-s-l) sair: diğer semâvî suhuflar: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar (bk. s-m-v) Sultan-ı Zîşan: şan ve şeref sahibi sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; ẕî) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tafsilât: ayrıntılar tâlim: öğretme (bk. a-l-m) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tasrihat: açık açık anlatmalar tecelli: yansıma (bk. c-l-y) umum: bütün vaad: söz verme (bk. v-a-d)
cilveleri, nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şa’şaalı bir tarzda dar-ı saadette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refakat eden müştakların, ebedde dahi refakatlerine ve beraber bulunmalarına icma’ ve ittifak ile şehadet ve delâlet ve işaret ederler.
Hem, yüzer mu’cizat-ı bâhirelerine ve âyât-ı kàtıalarına istinaden, başta Resûl-i Ekrem ve Kur’ân-ı Hakîmin olarak bütün nuranî ruhların sahipleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutupları olan veliler ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler, bütün suhuf-u Semâviyede ve kütüb-ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler vaadlerine ve tehditlerine istinaden, hem senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine itimaden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhatını bildiren hadsiz keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan itikadlarına ve imanlarına binaen saadet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalâlet için cehennem ve ehl-i hidâyet için cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli iman edip şehadet ediyorlar.
Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku’l-Vâ’dil Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sahibi Kahhâr-ı Zülcelâl!
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âyât-ı kàtıa: kesin deliller aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) binaen: –dayanarak celâl: haşmet, görkem, heybet (bk. c-l-l) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y) dar-ı saadet: mutluluk yurdu delâlet: delil olma, işaret etme ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman nimetine ermiş olanlar (bk. h-d-y) hadsiz: sayısız hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) icma: fikir birliği (bk. c-m-a) ihsanat: iyilikler, bağışlar, lütuflar (bk. ḥ-s-n) iktiza: gerektirme ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) inayet: yardım, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) istimrar: devam etme
istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) itikad: inanç itimaden: güvenerek ittifak: birleşme, birlik izzet: şeref, yücelik, üstünlük (bk. a-z-z) izzet-i celâl: haşmet ve görkemin izzeti (bk. a-z-z; c-l-l) Kadîr-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kuvvet sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m) Kahhâr-ı Zülcelâl: sınırsız haşmet sahibi ve herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-h-r; ẕü; c-l-l) keşfiyat: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudsî: her türlü kusur ve noksandan yüce (bk. ḳ-d-s) Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) kütüb-ü mukaddese: mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; ḳ-d-s) kutup: önder, rehber mâden: kaynak mu’cizat-ı bâhire: ap açık mu’cizeler (bk. a-c-z) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) münevver: nurlu, aydınlanmış (bk. n-v-r) müşahede: gözlemler (bk. ş-h-d) müştak: arzulu, çok istekli, aşık nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) Rahmân-ı Rahîm: dünya ve âhirette, yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah (bk. r-ḥ-m)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) refakat: arkadaşlık (bk. r-f-ḳ) Resûl-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) şa’şaalı: gösterişli, göz alıcı saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) Sâdıku’l-Vâ’di’l-Kerîm: kullarına vaad ettiği şeylere sadık ve onlara karşı cömert olan Allah (bk. ṣ-d-ḳ; v-a-d; k-r-m) saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) şe’n: özellik, durum, hal (bk. ş-e-n) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) suhuf-u Semâviye: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar (bk. s-m-v) tereşşuhat: sızıntılar, izler vaad: söz verme (bk. v-a-d) veli: Allah dostu (bk. v-l-y)
Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzib etmek ve saltanat-ı rubûbiyetinin kat’î muktaziyatını tekzib edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itaat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibâdının âhirete bakan hadsiz dualarını ve dâvâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve Seni vaadinde tekzib etmekle, Senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü haşrin inkârında, onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlisin. Böyle nihayetsiz bir zulümden ve nihayetsiz bir çirkinlikten senin o nihayetsiz adâletini ve nihayetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini hadsiz derece takdis ediyoruz. Ve bütün kuvvetimizle iman ederiz ki; o yüzbinler sâdık elçilerin1 ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiya, asfiya evliyalar hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekàdaki ihsanatının definelerine ve dar-ı saadette tamamiyle zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehadetleri hak ve hakikattır. Ve işaretleri doğru ve mutabıktır. Ve beşaretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar bütün hakikatlerin mercii ve güneşi ve hâmîsi olan Hak isminin en büyük bir şuâı; bu hakikat-ı ekber-i haşriye olduğunu iman ederek senin emrin ile senin ibâdına hak dairesinde ders veriyorlar. Ve ayn-ı hakikat olarak tâlim ediyorlar.
Dipnot-1
Yüz yirmi dört bin nebî, üç yüz on beş (veya üç yüz on üç) resûl olduğuna dair bk. Müsned 5:265; İbn Hibbân, es-Sahîh 2:77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 8:217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2:652; İbni Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, 1:32, 54.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âli: yüce asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) ayn-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) beşaret: müjdeleme cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) dar-ı saadet: mutluluk yurdu dellâl-ı saltanat: saltanatın ilancısı (bk. s-l-ṭ) dua: yalvarma, yakarma (bk. d-a-v) ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i küfür: inkârcılar, inanmayanlar (bk. k-f-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hadsiz: sayısız, sınırsız hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-ı ekber-i haşriye: haşrin en büyük gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-b-r; ḥ-ş-r)
hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) hâmî: koruyucu haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haysiyet: itibar, şeref, değer ibâd: kullar (bk. a-b-d) ihsanat: iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n) ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) inkâr: inanmama (bk. n-k-r) itaat: emre uyma izzet-i celâl: haşmet ve yüceliğin izzeti (bk. a-z-z; c-l-l) kat’î: kesin kibriyâ: azamet, büyüklük (bk. k-b-r) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) makbul: kabul gören merci: kaynak mukaddes: her türlü kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s) muktaziyat: gerektirici sebepler münezzeh: her türlü çirkinlik ve noksanlıktan arınmış (bk. n-z-h) mutabık: uygun müteessir etme: üzüntüye sevketme rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sâdık: doğru sözlü (bk. ṣ-d-ḳ) saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
şefkat-i rubûbiyet: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın şefkati (bk. ş-f-ḳ; r-b-b) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sıfât: vasıflar, nitelikler, özellikler (bk. v-ṣ-f) şuâ: ışık, parıltı sûret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n) takdis etmek: kutsamak, her türlü eksiklik ve çirkinlikten pâk ve yüce olduğunu dile getirmek (bk. ḳ-d-s) tâlim: öğretme (bk. a-l-m) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tekzib: yalanlama uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) vaad: söz verme (bk. v-a-d) vâki: olmuş, meydana gelmiş zuhur: ortaya çıkma, görünme (bk. ẓ-h-r)
Yâ Rab! Bunların ders ve talimlerinin hakkı ve hürmeti için bize ve Risale-i Nur talebelerine iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle. Âmin.
Hem nasıl ki Kur’ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkaniyetini ispat eden umum deliller ve hüccetler ve Habibullahın, belki bütün enbiyanın nübüvvetlerini ispat eden umum mucizeler ve burhanlar, dolayısıyla, en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de, Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine şehadet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla rububiyetin ve ulûhiyetin en büyük medarı ve mazharı olan dâr-ı saadetin ve âlem-i bekànın vücuduna, açılmasına şehadet ederler. Çünkü, gelecek makamatta beyan ve ispat edileceği gibi, Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun hem mevcudiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem rububiyet, ulûhiyet, rahmet, inâyet, hikmet, adalet gibi vasıfları, şe’nleri, lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücub derecesinde bâki bir âlemi istilzam ve zaruret derecesinde mükâfat ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.
Evet, madem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı ulûhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır.
Ve madem bu kâinatta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rubûbiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o rububiyetin haşmetini sukuttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saadet bulunacak ve girilecek.
abesiyet: faydasızlık, gayesizlik âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âmin: Allahım kabul eyle (bk. e-m-n) bâki: devamlı ve kalıcı (bk. b-ḳ-y) beyan: açıklama (bk. b-y-n) burhan: delil dâr-ı saadet: mutluluk yurdu, âhiret delâlet: delil olma, işaret etme ebedî: varlığının sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) ezelî: varlığının başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) gadir: zulüm, acımasızlık Habibullah: Allah’ın sevgili kulu Hz. Muhammed (bk. ḥ-b-b) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haşmet: büyüklük, heybet, görkem hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüccet: delil, kanıt hüsn-ü hâtime: güzel son, imanlı bir şekilde ölme (bk. ḥ-s-n)
iktiza: gerektirme iman-ı ekmel: en mükemmel iman (bk. e-m-n; k-m-l) inayet: yardım, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) istilzam: gerektirme kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) makamat: makamlar, konuyla ilgili yerler mazhar: erişmiş, sahip olmuş (bk. ẓ-h-r) medar: sebep, dayanak mevcudiyet: var olma hali (bk. v-c-d) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mücâzât: ceza müddeâ: iddia edilen mükâfat: ödül neşr: yayma; kıyametten sonra bir yerde toplanmış olan insanların yayılmaları nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet/rubûbiyet-i mutlaka: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b; ṭ-l-ḳ) saltanat-ı ulûhiyet: ilâhlık saltanatı (bk. s-l-ṭ; e-l-h)
şe’n: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n) şefaat: günahlarımızın bağışlanması için aracılık etme (bk. ş-f-a) semâvî: vahiyle gelen (bk. s-m-v) sermedî: devamlı, sürekli sukut: düşüş, alçalış tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tâlim: öğretme (bk. a-l-m) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) umum: bütün Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vasıf: özellik, nitelik (bk. v-ṣ-f) vücub: zorunluluk, gereklilik (bk. v-c-b) vücud: varlık (bk. v-c-d) Yâ Rab: ey herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) zaruret: zorunluluk zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
Hem madem, gözle görünen bu hadsiz in’âmlar, ihsanlar, lütuflar, keremler, inâyetler, rahmetler, perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahmân-ı Rahîmin bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in’âmı istihzadan ve ihsanı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azaptan ve lütuf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsanı ihsan eden ve nimeti nimet eden bir âlem-i bâkide bir hayat-ı bâkiye var ve olacaktır.
Hem madem bahar faslında, zeminin dar sahifesinde hatasız yüz bin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem-i kudret gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sahibi yüz bin defa ahd ve vaad etmiş ki, “Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak, geniş bir yerde güzel ve lâyemut bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım” diye bütün fermanlarda o kitaptan bahsediyor. Elbette ve herhalde, o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile hâşiyeleri de yazılacak ve umumun defter-i a’mâlleri onda kaydedilecek.
Hem madem bu arz, kesret-i mahlûkat cihetiyle ve mütemadiyen değişen yüz binler çeşit çeşit envâ-ı zevi’l-hayat ve zevi’l-ervâhın meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle bu kâinatın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkati olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki, küçüklüğüyle beraber koca semâvâta karşı denk tutulmuş. Semavî fermanlarda daima رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 1 deniliyor.
Ve madem, bu mahiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcudatını teshir edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnuatını kendi hevesatının hendesesiyle ve ihtiyacatının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhir ve tezyin ve çok antika nevilerini liste gibi birer
adâvet: düşmanlık ahd ve vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d) âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) arz: yer, dünya cihet: yön defter-i a’mâl: iyi ve kötü işlerin kaydedildiği defter düstur: prensip, kural ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) envâ-ı zevi’l-hayat: hayat sahibi olan canlıların türleri (bk. ḥ-y-y) fasl: mevsim ferman: buyruk hadsiz: sayısız halâs: kurtarma (bk. ḫ-l-ṣ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hâşiye: dipnot, açıklayıcı not hayat-ı bâkiye: sürekli ve devamlı hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) haysiyet: özellik hendese: plan, çizgi hevesat: heves ve arzular hülâsa: özet ihsan: iyilik, bağış, lütuf (bk. ḥ-s-n) ihtiyacat: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
in’âm: nimetlendirme (bk. n-a-m) inayet: lütuf, iyilik, yardım (bk. a-n-y) istihza: alay etme kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r) kerem: cömertlik, ikram (bk. k-r-m) kesret-i mahlûkat: yaratılmışların çokluğu (bk. k-s̱-r; ḫ-l-ḳ) lâyemut: ölümsüz (bk. mâ-lâ; m-v-t) lütuf: iyilik, ikram, yardım (bk. l-ṭ-f) mahiyet: özellik, nitelik, içyüzü mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) menşe: kaynak, esas meşher: sergi yeri mesken: ev, mekan (bk. s-k-n) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mütemadiyen: sürekli neşir: yayma; kıyametten sonra toplanmış olan insanların dağılıp yayılmaları
nevi: çeşit, tür perde-i gayb: mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde (bk. ğ-y-b) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sebeb-i hilkat: yaratılış sebebi (bk. s-b-b; ḫ-l-ḳ) semâvât: gökler (bk. s-m-v) semâvî fermanlar: vahiyle gelen emir ve buyruklar (bk. s-m-v) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tasarruf eden: dilediği gibi kullanan ve yöneten (bk. ṣ-r-f) teshir: boyun eğdirme teşhir: sergileme tezyin: süsleme (bk. z-y-n) umum: herkes Zât-ı Rahmân-ı Rahîm: kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Zât, Allah (bk. r-ḥ-m) zemin: yer zevi’l-ervâh: ruh sahipleri (bk. r-v-ḥ) zîhayat: canlı (bk. zî; ḥ-y-y)
yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki, değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semâvât ehlinin ve kâinatın nazar-ı dikkatlerini ve takdirlerini ve Kâinatın Sahibinin nazar-ı istihsanını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinatın hikmet-i hilkati ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu fenleriyle, san’atlarıyla gösteren ve dünya cihetinde Sâni-i Âlemin mucizeli san’atlarını gayet güzelce teşhir ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azabı tehir edilen ve bu hizmeti için imhal edilip muvaffakiyet gören nev-i beni Âdem var.
Ve madem, bu mâhiyetteki nev-i benî Âdem, mizaç ve hilkat itibarıyla gayet zayıf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacâtı ve teellümâtı olduğu halde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkinde olarak, koca küre-i arzı, o nev-i insana lüzumu bulunan her nevi madenlere mahzen ve her nevi taamlara ambar ve nev-i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân suretine getiren gayet kuvvetli ve hikmetli ve şefkatli bir mutasarrıf var ki, böyle nev-i insana bakıyor, besliyor, istediğini veriyor.
Ve madem, bu hakikatteki bir Rab; hem insanı sever, hem kendini insana sevdirir. Hem bâkidir, hem bâki âlemleri var, hem adâletle her işi görür. Ve hikmetle herşeyi yapıyor.
Hem, bu kısa hayat-ı dünyeviyede ve bu kısacık ömr-ü beşerde ve bu muvakkat ve fâni zeminde o Hâkim-i Ezelînin haşmet-i saltanatı ve sermediyet-i hâkimiyeti yerleşemiyor. Ve nev-i insanda vuku bulan ve kâinatın intizamına ve adalet ve muvazenelerine ve hüsn-ü cemâline münâfi ve muhalif çok büyük zulümleri ve isyanları ve velinimetine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri, inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp, gaddar, zâlim rahatla hayatını ve
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) acz: güçsüzlük (bk. a-c-z) âlem: dünya (bk. a-l-m) arz: yerbâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) celbetmek: çekmek cihet: yön fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) fâni: ölümlü, gelip geçici (bk. f-n-y) fen: bilim fevkinde: üstünde gaddar: acımasız hadsiz: sınırsız Hâkim-i Ezelî: egemenliği zaman öncesinden beri devam eden Allah (bk. ḥ-k-m; e-z-l) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f) haşmet-i saltanat: saltanatın ihtişamı ve görkemi (bk. s-l-ṭ) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) haysiyet: özellik hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i hilkat: yaratılış gayesi (bk. ḥ-k-m; ḫ-l-ḳ) hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ) hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
ihtiyacât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) ihtiyar: tercih, seçim yapma gücü (bk. ḫ-y-r) imhal edilme: süre verilme inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) ins ve cin: insanlar ve cinler intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) Kâinatın Sahibi: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah (bk. k-v-n) küfür: inanmama, nankörlük (bk. k-f-r) küre-i arz: yerküre, dünya mahiyet: özellik, nitelik mahzen: depo mizaç: yaratılış, tabiat mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) münâfi: zıt, aykırı mutasarrıf: herşeyi dilediği gibi kullanan ve idare eden (bk. ṣ-r-f) muvaffakiyet: başarı muvakkat: geçici muvazene: denge (bk. v-z-n) nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nazar-ı dikkat: dikkat içeren bakış (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı istihsan: güzel bulan ve beğenen bakış (bk. n-ẓ-r; ḥ-s-n) nev-i beni Âdem: Âdemoğulları, insanlar nev-i insan: insanlar nevi: çeşit, tür ömr-ü beşer: insan ömrü Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Sâni-i Âlem: bütün evreni sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; a-l-m) semavat ehli: yüce âlemlerde yaşayanlar; melekler, ruhaniler vb. (bk. s-m-v) sermediyet-i hâkimiyet: egemenliğin devamlılığı (bk. ḥ-k-m) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taam: yiyecek tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) teellümât: elemler, acılar tehir edilme: ertelenme teşhir: sergileme velinimet: nimeti veren (bk. n-a-m) vuku bulmak: meydana gelmek
biçare mazlum meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinatta eserleri görünen şu adalet-i mutlakanın mâhiyeti ise, dirilmemek suretiyle o gaddar zâlimlerin ve meyus mazlumların vefat içindeki müsâvatlarına bütün bütün zıttır, kaldırmaz, müsaade etmez.
Ve madem, nasıl ki Kâinatın Sahibi, kâinattan zemini ve zeminden nev-i insanı intihap edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş. Öyle de, nev-i insandan dahi makàsıd-ı rububiyetine tevafuk eden ve kendilerini iman ve teslim ile Ona sevdiren hakikî insanlar olan enbiya ve evliya ve asfiyayı intihap edip kendine dost ve muhatap ederek onları mucizeler ve tevfiklerle ikram ve düşmanlarını semavî tokatlarla tazip ediyor. Ve bu kıymetli ve sevimli dostlarından dahi, onların imamı ve mefhari olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâmı intihap ederek, ehemmiyetli küre-i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev-i insanın beşten birisini uzun asırlarda onun nuruyla tenvir ediyor. Âdetâ bu kâinat onun için yaratılmış gibi, bütün gayeleri onunla ve Onun diniyle ve Kur’ân’ı ile tezahür ediyor. Ve o pek çok kıymettar ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini hadsiz bir zamanda almaya müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücahedeler içinde, altmış üç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kabiliyeti var mı ki, o zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin? Ve şimdi de ruhen diri ve hayy olmasın, idam-ı ebedî ile mahvolsunlar? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Evet, bütün kâinat ve hakikat-i âlem onun dirilmesini dâvâ eder ve hayatını Sahib-i Kâinattan talep ediyor.
Ve madem, Yedinci Şuâ olan Âyetü’l-Kübrâ’da herbiri bir dağ kuvvetinde otuz üç adet icmâ-ı azîm ispat etmişler ki, bu kâinat bir elden çıkmış ve bir tek Zâtın mülküdür. Ve kemâlât-ı İlâhiyenin medarı olan vahdetini ve ehadiyetini
adalet-i mutlaka: sınırsız, tam ve yerinde adalet (bk. a-d-l; ṭ-l-ḳ) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine ol-sun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) biçare: çaresiz, zavallı cihet: yön ehadiyet: Allah’ın herbir şeyde kendi varlığına ve sıfatlarına işaret eden birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d) emsâl: benzerler (bk. m-s̱-l) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) gaddar: acımasız hadsiz: sayısız, sınırsız hakikat-i âlem: âlemin gerçek mahiyeti, esası, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-l-m) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil hayy: diri, canlı (bk. ḥ-y-y)
icmâ-ı azîm: çok büyük fikir birliği (bk. c-m-a; a-ẓ-m) idam-ı ebedî: sonsuz yokoluş (bk. e-b-d) intihap etmek: seçmek kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) Kâinatın Sahibi: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi Allah (bk. k-v-n) kemâlât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın bütün noksanlıklardan yüce olan mükemmel isim ve sıfatları (bk. k-m-l; e-l-h) kıymettar: kıymetli, değerli küre-i arz: yerküre, dünya mâhiyet: özellik, nitelik, esas mahvolmak: yok olmak makàsıd-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutmasındaki maksat ve gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; r-b-b) mazlum: zulme, haksızlığa uğrayan (bk. ẓ-l-m) medar: eksen, dayanak, vesile mefhar: övünme sebebi, övünç kaynağı
meşakkat: güçlük, sıkıntı meyus: ümitsiz mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mücahede: cihad, savaş (bk. c-h-d) mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k) müsaade etmek: izin vermek müsâvat: eşitlik, denklik müstehak: layık, hak etmiş (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nev-i insan: insanlık, insan türü nur: ışık (bk. n-v-r) Sahib-i Kâinat: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi Allah (bk. k-v-n) semâvî: gökten gelen (bk. s-m-v) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tazip etmek: azap vermek tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r) tevafuk: denk gelme, uygunluk tevfik: yardım tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) umum: bütün vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) zemin: yer
bedahetle göstermişler. Ve vahdet ve ehadiyet ile, bütün kâinat o Zât-ı Vâhidin emirber neferleri ve musahhar memurları hükmüne geçiyor. Ve âhiretin gelmesiyle, kemâlâtı sukuttan ve adalet-i mutlakası müstehziyâne gadr-ı mutlaktan ve hikmet-i âmmesi sefahetkârâne abesiyetten ve rahmet-i vâsiası lâhiyâne tâzipten ve izzet-i kudreti zelilâne aczden kurtulurlar, takaddüs ederler.
Elbette ve elbette ve herhalde iman-ı billâhın yüzer nüktesinden, bu sekiz “madem”lerdeki hakikatlerin muktezasıyla kıyamet kopacak, haşir ve neşir olacak, dar-ı mücazat ve mükâfat açılacak—tâ ki arzın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin. Ve arz ve insanın Hâlıkı ve Rabbi olan Mutasarrıf-ı Hakîmin mezkûr adaleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrur edebilsin. Ve o bâki Rabbin mezkûr hakiki dostları ve müştakları idam-ı ebedîden kurtulsun. Ve o dostların en büyüğü ve en kıymettarı, bütün kâinatı memnun ve minnettar eden kudsî hizmetlerinin mükâfatını görsün. Ve Sultan-ı Sermedînin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti aczden ve hikmeti sefahetten ve adaleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberri etsin.
Elhâsıl madem Allah var, elbette âhiret vardır.
Hem nasıl ki mezkûr üç erkân-ı imaniye, onları ispat eden bütün delilleriyle haşre şehadet ve delâlet ederler. Öyle de,
abesiyet: faydasızlık, gayesizlik acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) adalet-i mutlaka: tam ve yerinde adalet (bk. a-d-l; ṭ-l-ḳ) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) arz: yer, dünya bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) bedahet: açıklık dar-ı mücazat ve mükâfat: ceza ve mükafat yeri, âhiret delâlet: delil olma, işaret etme ehadiyet: Allah’ın herbir şeyde kendi varlığına ve sıfatlarına işaret eden birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d) elhâsıl: özetle, sonuç olarak emirber nefer: emre hazır asker erkân-ı imaniye: imanın temel esasları, şartları (bk. r-k-n; e-m-n) gadr-ı mutlak: tam zulüm ve merhametsizlik (bk. ṭ-l-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakiki: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) haşir ve neşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i âmme: herşeyi kuşatan hikmet (bk. ḥ-k-m) idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d) iman-ı billâh: Allah’a inanmak (bk. e-m-n) izzet-i kudret: kudretin izzet ve şerefi (bk. a-z-z; ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kemâlât: mükemmellikler, üstünlükler (bk. k-m-l) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kıymet: değer kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudsî: kutsal, kusursuz ve yüce (bk. ḳ-d-s) lâhiyâne: eğlenircesine, oynarcasına mezkûr: sözü geçen mükâfat: ödül mukteza: gerektirici sebepler musahhar: emre uyan, boyun eğen müştak: aşık, çok arzulu ve istekli müstehziyâne: alay edercesine Mutasarrıf-ı Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve dilediği gibi kullanan sonsuz tasarruf ve yetki sahibi Allah (bk. ṣ-r-f ; ḥ-k-m) naks: noksanlık, eksiklik nükte: ince ve derin mânâ Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rahmet-i vâsia: herşeyi kuşatan geniş rahmet (bk. r-ḥ-m) rükn-ü imanî: imanın şartı, temel esası (bk. r-k-n; e-m-n) saltanat: egemenlik (bk. s-l-ṭ) sefahet: yasak zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizlik, budalalık sefahetkârâne: yasak zevk ve eğlenceye düşkün olarak, beyinsizce şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sukut: düşüş, alçalış Sultan-ı Sermedî: egemenliğinin sonu olmayan, devamlı ve sürekli olan Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) takaddüs: kutsal olma, yüce ve temiz olma (bk. ḳ-d-s) takarrur: karar bulma, sağlamca yerleşme tâzip: azap verme teberri: uzak olma tenezzüh: kusur ve noksandan temiz olma (bk. n-z-h) vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) Zât-ı Vâhid: bir ve tek olan Zât, Allah (bk. v-ḥ-d) zelilâne: zayıflık içinde, alçakça
istilzam edip kuvvetli bir surette âlem-i bekàya şehadet ve delâlet ederler. Şöyle ki:
Melâikenin vücudunu ve vazife-i ubûdiyetlerini ispat eden bütün deliller ve hadsiz müşahedeler mükâlemeler, dolayısıyla âlem-i ervahın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekànın ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saadetin ve Cennet ve Cehennemin vücutlarına delâlet ederler. Çünkü melekler bu âlemleri izn-i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret-i Cebrail gibi, insanlarla görüşen umum melâike-i mukarrebîn, mezkûr âlemlerin vücutlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıtasının vücudunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedihî bildiğimiz gibi, yüz tevatür kuvvetinde bulunan melâike ihbaratıyla âlem-i bekànın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennemin vücutlarına o kat’iyette iman etmek gerektir. Ve öyle de iman ederiz.
Hem, Yirmi Altıncı Söz olan Risale-i Kaderde iman-ı bil-kader rüknünü ispat eden bütün deliller, dolayısıyla haşre ve neşr-i suhufa ve mizan-ı ekberdeki muvazene-i a’mâle delâlet ederler. Çünkü, herşeyin mukadderatını gözümüz önünde nizam ve mizan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt-i hayatiyelerini kuvve-i hafızalarında ve çekirdeklerinde ve sair elvâh-ı misâliyede yazmak ve her zîruhun, hususan insanların defter-i a’mâllerini elvâh-ı mahfuzada tesbit etmek, geçirmek, elbette öyle muhit bir kader ve hakîmâne bir takdir ve müdakkikane bir kayıt ve hafîzâne bir kitabet, ancak mahkeme-i kübrâda umumî
a’mâl: ameller, işler ve davranışlar âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i ervâh: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) Amerika: (bk. bilgiler) bedihî: açıkça dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) dâr-ı saadet: mutluluk yurdu defter-i amel: insanın iyi ve kötü işlerinin kaydedildiği defter delâlet: delil olma, işaret etme elvâh-ı mahfuza: herşeyin kaderinin muhafaza edildiği mânevî levhalar (bk. ḥ-f-ẓ) elvâh-ı misâliye: benzer tablolar (bk. m-s̱-l) hadsiz: sayısız hafîzâne: koruyup gözeten, saklayan (bk. ḥ-f-ẓ) hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
Hazret-i Cebrail: (bk. bilgiler) hususan: özellikle ihbar: haber verme ihbarat: haber vermeler iman etmek: inanmak (bk. e-m-n) iman-ı bil-kader: kadere iman (bk. e-m-n; ḳ-d-r) istilzam etme: gerektirme izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kat’iyet: kesinlik kitabet: yazım (bk. k-t-b) kuvve-i hafıza: hafıza duygusu, bellek (bk. ḥ-f-ẓ) mahkeme-i kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) melâike-i mukarrebîn: makam itibariyle Allah’a yakın olan melekler (bk. m-l-k) mezkur: sözü geçen mizan: ölçü, denge (bk. v-z-n) mizan-ı ekber: mahşer günü amellerin ölçüleceği büyük terazi (bk. v-z-n; k-b-r) müdakkikane: dikkatlice, araştırıp inceleyerek muhit: herşeyi kuşatan, kapsamlı mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar (bk. ḳ-d-r)
mükâleme: karşılıklı konuşma (bk. k-l-m) müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) müttefikan: ittifakla, fikir birliğiyle muvazene-i a’mâl: yapılan işlerin, amellerin tartılıp hesaplanması (bk. v-z-n) neşr-i suhuf: haşir zamanı amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) Risale-i Kader: Kader Risalesi (Yirmi Altıncı Söz) (bk. r-s-l; ḳ-d-r) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) sair: diğer, başka şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) sergüzeşt-i hayatiye: hayat serüveni (bk. ḥ-y-y) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber umum: bütün umumî: genel vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)
bir muhakeme neticesinde daimî bir mükâfat ve mücazat için olabilir. Yoksa, o ihatalı ve inceden ince olan kayıt ve muhafaza, bütün bütün mânâsız, faidesiz kalır, hikmete ve hakikate münâfi olur.
Hem, haşir gelmezse, kader kalemiyle yazılan bu kitab-ı kâinatın bütün muhakkak mânâları bozulur ki, hiçbir cihet-i imkânı olamaz. Ve o ihtimal, bu kâinatın vücudunu inkâr gibi bir muhal, belki bir hezeyan olur.
Elhâsıl, imanın beş rüknü bütün delilleriyle haşir ve neşrin vukuuna ve vücuduna ve dâr-ı âhiretin vücuduna ve açılmasına delâlet edip isterler ve şehadet edip talep ederler.
İşte, hakikat-i haşriyenin azametine tam muvafık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve burhanları bulunduğu içindir ki, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın hemen hemen üçten birisi haşir ve âhireti teşkil ediyor. Ve onu, bütün hakaikine temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. Ve herşeyi onun üstüne bina ediyor.