Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
25. Söz – İkinci Zeyl: Kur’ân‑ı Mu’cizü’l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Bu metin ve videolar, Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke ve Medine dönemlerinde nazil olan sureleri arasındaki belâgat ve üslup farklılıklarını hikmetleriyle açıklamaktadır.
Mekki ayetlerin inanç esaslarını pekiştirmek amacıyla daha kısa, sarsıcı ve tekrara dayalı bir üslup benimsediği, Medeni ayetlerin ise toplumsal kuralları ve şerî hükümleri ehl-i kitaba hitaben daha sade ve ayrıntılı anlattığı ifade edilmektedir.
Yazar, Medine’deki detaylı anlatımların sonunda yer alan esma-i hüsna ve tevhid cümlelerinin, cüzi meseleleri külli hakikatlere bağlayan mucizevi birer düğüm olduğunu savunur.
Risale-i Nur eserlerinden örneklerle desteklenen bu izah, Kur’ân’ın her iki dönemde de hitap ettiği kitlenin ihtiyacına göre en uygun ve eşsiz ifade biçimlerini kullandığını kanıtlamayı amaçlar.
Böylece ilahi kelamın hem bir hukuk kitabı hem de bir zikir ve akide rehberi olma vasfı vurgulanmaktadır.
Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi
Emirdağ Çiçeği
…
Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Mekke’de, birinci safta muhâtap ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i’câzlı, muknî, kanâat verici bir icmâl ve tespit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i’câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde’ ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede‥ belki bazen bir harfte ve takdim-tehir, târif-tenkîr ve hazf‑zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli ispat eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.
Risalei’n‑Nur ve bilhassa Kur’ânın kırk vech‑i i’câzını icmâlen ispat eden Yirmi beşinci Söz – zeyilleriyle beraber – ve nazmındaki vech‑i i’câzı hârika bir tarzda beyân ve ispat eden Arabî Risalei’n‑Nurdan İşârâtü’l‑İ’câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i’câz‑ı îcâzî vardır.
Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtap ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl-i kitap olduğundan, muktezâ-yı belâğat ve irşat ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslup ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşeleri ve sebepleri olan cüz’iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslupla beyânât içinde, Kur’ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz’î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz’î hâdise‑i şer’iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile temin eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.
Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Muhakkak ki Allah herşeye kàdirdir.
ayet
Bakara Sûresi, 2:20
اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilir.
ayet
Ankebût Sûresi, 29:62
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar.
ayet
Rum Sûresi, 30:27
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ
Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır.
ayet
Rum Sûresi, 30:5
gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmi beşinci Söz’ün İkinci Şûlesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mûcize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de ispat etmiş.
Evet, Kur’ân, o teferruât‑ı şer’iye ve kavânîn-i içtimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur’ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makâsıd-ı irşadiye-i Kur’âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak, mûcizâne bir cezâlet izhâr eder.
Bazen iki kelimede, meselâ;
رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
Âlemlerin Rabbi.
ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.
der. “Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz’î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşatkâr bir mükâlemeye döner.
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
25. Söz – Birinci Zeyl: Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Bu metin, Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzını ve onun beşer kelâmı olamayacağını ispat eden derinlikli bir analizi sunmaktadır.
Eser, ilâhî kelâmın on dört asırdır tazeliğini korumasını, toplumsal ve ruhsal dönüşümler üzerindeki benzersiz etkisini ve sönmez bir güneş gibi hakikatleri aydınlatmasını konu edinir.
Risale-i Nur perspektifiyle ele alınan metinde, Kur’ân’ın her asra yeni nazil olmuş gibi hitap eden belâğat harikası olduğu çeşitli delillerle temellendirilir.
Özellikle edebî üstünlüğü ve tekrarlanmasına rağmen usandırmayan manevî lezzeti, onun semâvî menşeinin en parlak işaretleri olarak vurgulanır.
Sonuç olarak kaynak, kâinatın yaratıcısı ile bu mukaddes kitap arasındaki kopmaz bağı rasyonel ve kalbî bir bütünlükle açıklar.
Makam itibâriyle Yirmi Beşinci Söze ilhak edilen zeyillerden Yedinci Şuânın Birinci Makamının On Yedinci Mertebesidir.
Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kainattan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki:
“Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim; ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel, mânevî i’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakaik-i Kur’âniyeyi mücahidâne neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki, onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Risale-i Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ân’ın kırk vech ile mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüşse, değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş. Her ne ise…
Kur’ân’ın vech-i i’câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risale-i Nur’a havale ederek, yalnız kısa bir işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta:
Nasıl ki Kur’ân, bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikiyle, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın bir mu’cizesidir. Öyle
âhir: son (bk. e-ḫ-r) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âyât-ı Furkaniye: Hak ile batılı ayıran Kur’ân’ın ayetleri (bk. f-r-ḳ) beşer: insan cihet: yön hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkim: hükmeden, galip (bk. ḥ-k-m) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hüccet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın delili i’câz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z) ilhak: ekleme kelâm: söz (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lem’a: parıltı menba: kaynak merci: kaynak, başvurulacak yer mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
muannid: inatçı mücahidâne: cihad ederek (bk. c-h-d) mülhid: dinsiz müracaat etmek: başvurmak nam: isim neşretmek: yaymak nükte: ince ve derin mânâ risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) semâvî: vahiyle gelmiş (bk. s-m-v) senâ etmek: övmek, yüceltmek seyyah: yolcu taharrî: araştırma, inceleme tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vecih: yön, şekil zeyl: ilâve, ek
de, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle, Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ve Kur’ân kelâmullah olduğuna bir hüccet-i kàtıasıdır.
İkinci Nokta:
Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor, ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.
Üçüncü Nokta:
Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediplerin “Muallâkat-ı Seb’a” nâmıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
Hem bedevî bir edip
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ 1
âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen Müslüman mı oldun?” O dedi: “Hayır, ben bu âyetin belâğatine secde ettim.”2
Hem ilm-i belâğatın dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin edipler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki, “Kur’ân’ın belâğatı tâkat-i beşerin fevkindedir; yetişilmez.”3
Hem o zamandan beri, mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediplerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını
Dipnot-1
“Artık emrolunduğun şeyi açıkla.” Hicr Sûresi, 15:94.
Dipnot-2
El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 14:85.
Dipnot-3
El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 13:161.
Abdülkahir-i Cürcanî: (bk. bilgiler) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âyât: âyetler bedevî: göçebe hayatı yaşayan belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerin, halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) beliğ: belâğatçi, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e) edip: edebiyatçı enaniyetli: bencil, gururlu fevkalâde: olağanüstü fevkinde: üstünde hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı siyasiye: siyasî hayat (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı şahsiye: özel hayat (bk. ḥ-y-y) hüccet-i kàtıa: sağlam ve kesin delil icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) idame: devam etme ilm-i belâğat: belağat ilmi (bk. a-l-m; b-l-ğ) inkılâp: değişim inkişaf: açılma, gelişme (bk. k-ş-f) istikamet: doğruluk ittifak: birleşme, birlik Kâbe: (bk. bilgiler) kaside: şiir kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m) kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l) kemâlât-ı ilmiye: ilimî mükemmellikler, olgunluklar (bk. k-m-l; a-l-m) Lebid: İslâm öncesi cahiliye devrinde şiirleriyle meşhur bir şair mağrur: gururlu meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) Muallâkat-ı Seb’a: yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları
mütefennin: bilgili, san’atkâr mütemadiyen: sürekli olarak nefis: kişinin kendisi; maddî lezzetleri hisseden güç (bk. n-f-s) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) saadet: mutluluk secde: alın üzeri yere kapanmak Sekkâkî: (bk. bilgiler) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şöhretşiar: şöhreti herkesçe bilinen tâkat-i beşer: insan gücü tasfiye: saflaştırma (bk. ṣ-f-y) tebdil-i hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayatın değiştirilmesi (bk. ḥ-y-y; c-m-a) terakki: ilerleme, yükselme tezkiye: temizleme, arındırma Zemahşerî: (bk. bilgiler) ziyade: çok, fazla
kıracak bir tarzda der: “Ya birtek sûrenin mislini getiriniz, veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz” diye ilân ettiği halde, o asrın muannid beliğleri birtek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri ispat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur’ân’ın dostları, Kur’ân’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle; ve düşmanları dahi, Kur’ân’a mukabele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âmi adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak.” Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek, mertebe-i belâğati, umumun fevkındedir.
Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.”
O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki, mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâli, hadsiz, hudutsuz bir fezada, kararsız fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü:
Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinat, bir cami-i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayattarâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş-u huruşla mes’udâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşahede etti. Ve bu âyetin derece-i belâğatini zevk ederek, sair âyetleri buna kıyasla,
Dipnot-1
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1.
âdi: sıradan âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Arabî: Arapça arz: yer, dünya belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) cami-i kebir: büyük cami (bk. c-m-a; k-b-r) câmid: cansız cûş u huruş: neşe ve âhenk derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) ezelî nutuk: Allah’ın ezelî konuşması (bk. e-z-l) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fevkinde: üstünde feza: uzay hadsiz: sınırsız hâli: boş, ıssız hayattarâne: canlı bir şekilde (bk. ḥ-y-y)
helâket: yok oluş hudutsuz: sınırsız ihtiyar: tercih, seçme (bk. ḫ-y-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) memnunâne: memnun bir şekilde mertebe: derece mertebe-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) mes’udâne: mutlu bir şekilde mevcudât-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. a-l-m) (bk. v-c-d) misl: benzer (bk. m-s̱-l) muannid: inatçı muaraza: sözle mücadele muharebe: savaş mukabele: karşılık müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) sair: diğer semâvât: gökler (bk. s-m-v)
sermedî ferman: sürekli, dâimi buyruk seyyah: gezgin, yolcu şevk: şiddetli arzu ve istek şuursuz: bilinçsiz (bk. ş-a-r) tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) telâhuk-u efkâr: fikirlerin birikimi (bk. f-k-r) telâkki edilen: kabul edilen terakki etmek: ilerlemek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) umum: bütün, genel zikir: Allah’ı anmak zillet: alçaklık, aşağılık zîşuur: şuur sahibi (bk. ẕî; ş-a-r)
Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta:
Kur’ân öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nazil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitap ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye, ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o, üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.
Beşinci Nokta:
Kur’ân’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi; öyle de, evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle şecere-i mübarekelerinin hayattar, feyizdar ve hakikatmedar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarikatleri ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri, Kur’ân’ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir harika olduğuna şehadet eder.
arz: yer, dünya asfiya: Hz. Peygamberih yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y) ayn-ı hak: hakkın ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) bilâfasıla: fasılasız, aralıksız burhan: sağlam, mantıkî delil câmiiyet: genişlik, kapsayıcılık (bk. c-m-a) cenah: kanat, taraf cihet: yön, taraf darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü (bk. m-s̱-l) delâlet: delil olma, ifade etme evliya: veliler (bk. v-l-y) feyizdar: feyizli, bereketli (bk. f-y-ḍ) garabet: gariplik, hayret vericilik hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikatmedar: doğruluk sebebi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halâvet: tatlılık, hoşluk haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hikmet: sır, bilinmeyen nokta, sebep; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) himaye: koruma hums: beşte bir hüccet: sağlam delil idame: devam ettirme iktida: uyma istilâ: kuşatma ittiba: tabi olma, uyma ittifak: birleşme, fikir birliğ ikemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l ḥ-r-m) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) lem’a: parıltı lisan-ı hâl: hal dili mazi: geçmiş zaman mebzuliyet: çokluk, bolluk mecma-i hakaik: gerçeklerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ) misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ) müsellem: doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş müstakbel: gelecek zaman nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) nev-i beşer: insanlık
nısfı: yarısı nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) semere: meyve sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z) şebâbet: gençlik şecere-i mübareke: mübarek ağaç (bk. b-r-k) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) taife-i ilmiye: ilmiye sınıfı (bk. a-l-m) tarikat: mânevî yol (bk. ṭ-r-ḳ) tarz-ı beyan: açıklama tarzı (bk. b-y-n) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) tekrâr-ı tilâvet: okumanın tekrarı tevafuk: uygunluk, denk gelme teyid: doğrulama tilâvet: okuma üslûb-u ifade: ifade tarzı velâyet: velilik (bk. v-l-y) zemzeme-i belâğat: belâğat nağmesi (bk. b-l-ğ) ziyadeleştirmek: artırmak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Zeyl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Sözler 25.3. Hatime: Bir mu’cize-i Kur’âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu’cizât-ı enbiya Kur’ân’ın bir nakş-ı i’câzını göstermiştir. Öyle de, Kur’ân, bütün mu’cizâtıyla bir mu’cize-i Ahmediye (a.s.m.) olur ve bütün mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ki, Kur’ân’ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir; ve o nisbetin zuhuruyla herbir kelimesi bir mu’cize olur.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. – Sözler 25.3.2.
Evrenin İki Yüzü
Bu metin, insan felsefesi ile Kur’an hikmetinin dünyaya bakış açıları arasındaki derin farkları çarpıcı bir saat benzetmesiyle ortaya koymaktadır.
Beşerî felsefe, varlığın sadece dış yüzüne ve maddî özelliklerine odaklanarak yaratıcıyı ihmal ederken; Kur’an, her şeyin geçiciliğini vurgulayıp eşyayı Allah’ın isimlerine işaret eden birer mektup olarak okur.
Dünya hayatını saniyeleri ve dakikaları sürekli ilerleyen devasa bir saate benzeten yazar, kâinatın her an bir değişim ve fena içerisinde olduğunu savunur.
Kur’an ayetleri, maddenin donukluğunu kırarak insanın dikkatini eşyanın hakikatine ve ilahî sanata yöneltirken, maddeci felsefenin insanı gaflete düşüren sığlığını eleştirir.
Sonuç olarak eser, dünyayı kendi hesabına değil, Sâni-i Zülcelal adına sevmenin ve kâinat kitabının manasını kavramanın önemini ders vermektedir.
Hikmet-i Kur’âniyenin karşısında meydan-ı muarazaya çıkan felsefe-i beşeriyenin, hikmet-i Kur’ân’a karşı ne derece sukut ettiğini On İkinci Sözde izah ve bir temsil ile tasvir ve sair Sözlerde ispat ettiğimizden, onlara havale edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvazene ederiz. Şöyle ki:
Felsefe ve hikmet-i insaniye dünyaya sabit bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsilen bahseder. Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de,
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âdâb: edep kuralları akl-ı beşer: insan aklı âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n) bahusus: özellikle beşer: insan beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) burhan-ı kàtı’: sağlam delil cemî: bütün (bk. c-m-a) cerh edilmek: çürütülmek cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n) erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n) eşya: şeyler, varlıklar ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m) felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe gayât: gayeler hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâsiyet: özellik hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) idrak: anlayış, kavrayış ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e) ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) istinad: dayanma (bk. s-n-d) işârat: işaretler izah: açıklama izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b) Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a) mahiyet: öz nitelik, özellik mertebe: derece mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d) müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) nusus: nasslar, açık hükümler rasanet: sağlamlık rümuz: işaretler, semboller sair: diğer Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) semerât: meyveler sukut etmek: alçalmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l) şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m) tafsilen: ayrıntılı olarak tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f) tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r) teferruat: ayrıntılar temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vücuh: vecihler, yönler
icmâlen bahseder. Adeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.
Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâpçı olarak bakar. Mevcudatın mahiyetlerinden, surî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat Sâni tarafından tavzif edilen vezâif-i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâniin isimlerine ne vech ile ve nasıl delâlet ettiklerini ve evâmir-i tekvîniye-i İlâhiyeye karşı inkıyadlarını tafsilen zikreder.
İşte, felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur’âniyenin şu tafsil ve icmal hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir, göreceğiz. İşte, nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, kudret-i İlâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sabitiyetiyle beraber, daimî zelzele ve tagayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini tâdât eden bir iğnedir. İşte, zaman, dünyayı emvâc-ı zevâl üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır.
Şimdi, zamanın dünyaya verdiği şu şekille beraber, mekân itibarıyla dahi, yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir. Çünkü cevv-i hava mekânı çabuk tagayyür ettiğinden, bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlarla dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tagayyürü hükmünde bir tagayyür veriyor.
Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü, mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden, dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin, yüzü itibarıyla böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin
adem: yokluk ayn-ı hakikat: gerçeğin kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) batn: iç cevv-i hava: hava boşluğu cibâl: dağlar cihet: yön, taraf delâlet: delil olma, işaret etme emvâc-ı zevâl: kaybolup giden, yok olan dalgalar (bk. z-v-l) evâmir-i tekvîniye-i İlâhiye: Allah’ın yaratılışa âit emirleri (bk. k-v-n; e-l-h) felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe fenâ: gelip geçicilik, ölümlülük (bk. f-n-y) gayr-ı sabit: sabit olmayan harekât: hareketler hâsiyet: özellik hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) huruf: harfler ıztırap: sıkıntı, aşırı elem icmal: özetleme (bk. c-m-l)
icmâlen: kısaca, özetle (bk. c-m-l) inkılâbat: büyük değişmeler inkılâpçı: değişen inkıyad: boyun eğme, itaat etme istikbal: gelecek zaman kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kudret-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) mahiyet: öz, nitelik, özellik mahz-ı hak: hakkın, doğrunun kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mazi: geçmiş zaman mekân-ı arz: yeryüzü (bk. m-k-n) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevt: ölüm (bk. m-v-t) nakış: süsleme, işleme (bk. n-ḳ-ş) nebat: bitki saat-i kübrâ: çok büyük saat (bk. k-b-r) sabitiyet: sabitlik Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
seyyal: akıcı seyyar: gezici suret-i tagayyür: değişme şekli (bk. ṣ-v-r) sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) surî: görünüşteki sür’aten: hızla tâdât etmek: saymak tafsil: ayrıntılandırma tafsilen: ayrıntılı olarak tagayyür: başkalaşma, değişme tavzif edilmek: vazifelendirilmek tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek vecih: şekil, tarz vezâif-i ubûdiyetkârâne: kulluğa yakışır şekilde yapılan vazifeler (bk. a-b-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zaman-ı hazır: şimdiki zaman zelzele: sarsıntı, deprem zemin: yeryüzü zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l) zikretmek: belirtmek
çıkmaları ve hasflar vuku bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir, gösterir.
Dünya hanesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufâtın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tagayyürat gösterir ki, semâ dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tagayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi, çendan ağır ve geç oluyor, fakat herhalde geçici ve zevâl ve harabiyete karşı gittiğini gösteriyor.
İşte, dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler daim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tagayyürat, kalem-i kudretin mektubat-ı Samedâniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifatla gösteren, tazelenen âyineleridir.
İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor.
Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle
اَلْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ 1
وَالطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ 2
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ 3
âyâtıyla pamuk gibi hallaç eder, atar.
Dipnot-1
“Çarpacak olan felâket. Nedir o çarpacak olan felâket?” Kària Sûresi, 101:1-2.
Dipnot-2
“Yemin olsun Tûr’a ve satır satır yazılı kitaba.” Tûr Sûresi, 52:1-2.
Dipnot-3
“Kıyamet koptuğu zaman.” Vâkıa Sûresi, 56:1.
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âyât: âyetler âyine: ayna cazibedar: çekici cilve-i şuûnat: Allah’ın iş ve tasarruflarının görünümü (bk. c-l-y; ş-e-n) cumudet: katılık, sertlik çendan: gerçi ecram: gök cisimleri, yıldızlar esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) felsefe-i sakîme: hastalıklı felsefe; yanlış yoldaki felsefe fenâ: yok oluş (bk. f-n-y) fikr-i tabiat: tabiat fikri (bk. f-k-r; ṭ-b-a) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harabiyet: yok oluş
harekât: hareketler hasf: yerin çökmesi, göçmesi hevesat: hevesler, gelip geçici arzu ve istekler hikmet-i tabiiye: tabiatı konu alan fen ilmi (bk. ḥ-k-m; ṭ-b-a) husufât: ay tutulmaları incimad: donma kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r) kesafet ve küduret peyda etmek: katılaşmak ve bulanıklaşmak küduret: bulanıklık küsufat: güneş tutulmaları lehviyat: eğlenceler, oyunlar medeniyet-i sefihe: sefahate düşkün medeniyet mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler, varlıklar (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
mürur edici: geçici rıhlet: yolculuk, göç rükün: esas, şart (bk. r-k-n) Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) sarhoşane: sarhoşçasına semâ: gök (bk. s-m-v) sukut: düşmek sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) tagayyürât: başkalaşmalar tavsifat: vasıflandırmalar, özelliklerini ortaya koyma (bk. v-ṣ-f) taz’if etmek: artırmak tebeddülât-ı ahvâl: hallerin değişmesi tetkikat-ı felsefe: felsefenin inceleme ve araştırmaları vuku: olma, meydana gelme zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l) ziyade etmek: artırmak zuhur: görünme (bk. ẓ-h-r)
Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla, tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır. İşte, Kur’ân’ın baştan başa, kâinata müteveccih olan âyâtı şu esasa göre gider.
Dipnot-1
“Onlar göklerin ve yerin ifade ettiği mânâlara bakmazlar mı?” A’râf Sûresi, 7:185.
Dipnot-2
“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina etmişiz?” Kaf Sûresi, 50:6.
Dipnot-3
“İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer bitişik idi?” Enbiyâ Sûresi, 21:30.
Dipnot-4
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadan ibarettir.” En’âm Sûresi, 6:32.
Dipnot-5
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.
“Sûra üfürülür. Ve Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.” Zümer Sûresi, 39:68.
Dipnot-10
“O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.” Hadid Sûresi, 57:4.
Dipnot-11
“De ki: Hamd Allah’a mahsustur; O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, işlediklerinizden habersiz değildir.” Neml Sûresi, 27:93.
tabiat fikri: materyalist düşünce; tabiat için söylenen, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi (bk. ṭ-b-a) tabir: ifade (bk. a-b-r) tevlid etmek: doğurmak
Hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle, beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir, kâinat kitabının mânâlarını talim eder, hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufatın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyatta sarf ettirmiyor.
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) aksâm-ı tevhid: tevhidin kısımları (bk. v-ḥ-d) alâmet: belirti, işaret âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) asfiya: Hz. Peygamber yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y) bâtın: iç beşer: insan beyan: açıklama (bk. b-y-n) burhan: güçlü delil cem etmek: toplamak (bk. c-m-a) eâzım-ı insaniye: insanların ileri gelenleri (bk. a-ẓ-m) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hakaik-ı âliye-i İlâhiye: İlâhî yüce hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h) hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mahiyeti, aslı esası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâsiyet: özellik, hususiyet hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hurufat: harfler hükema: âlimler, filozoflar (bk. ḥ-k-m) hükema-yı işrâkıyyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar (bk. ḥ-k-m) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) iktiza: gerektirme işrâkıyyun: bilginin kaynağının manevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan felsefeciler kat’iyen: kesinlikle kavî: güçlü, kuvvetli kemâl-i muvazene: tam bir denge (bk. k-m-l; v-z-n) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) levâzımât: gereklilikler maarif: bilgiler (bk. a-r-f) mâlâyâniyat: faydasız, boş şeyler melekût: birşeyin iç yüzü, aslı, esası (bk. m-l-k) merâtib: mertebeler, dereceler muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhtasar: kısa muvazene: denge (bk. v-z-n) münevver: nurlu (bk. n-v-r) netâic-i efkâr: fikirlerin neticesi (bk. f-k-r) nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) nüfuz etme: geçme rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ) sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ) Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) sarf etmek: harcamak sukut: alçalma, düşüş şakirt: talebe şuûnat: haller, fiil ve işler (bk. ş-e-n) taksimü’l-a’mâl: işbölümü talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) ulviyet: yücelik umur: işler zahir: açık (bk. ẓ-h-r) ziya: ışık
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Üçüncü Şule – İKİNCİ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.
İlahi Vahyin Evrensel Dengesi
Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in mucizevi anlatım gücünü ve kainatın hakikatlerini ifade etmedeki eşsiz dengesini ele almaktadır.
Kur’an’ın ayetleri, karanlık bir cahiliye dönemini aydınlatan manevi nurlar olarak betimlenmekte ve varlık alemini birer zikir ehline dönüştürdüğü vurgulanmaktadır.
Metinde kullanılan muazzam bir ağaç benzetmesi, Kur’an’ın yaratılışın başlangıcından sonuna kadar tüm detayları birbiriyle uyumlu ve kusursuz bir nizam içinde tasvir ettiğini göstermektedir.
Bu bütüncül bakış açısı, metne göre, ancak her şeyi aynı anda kuşatan ilahi bir ilmin eseri olabilir.
İslam’ın esasları ve imanın şartları arasındaki bu sarsılmaz tenasüp ve denge, Kur’an’ın insanüstü bir kelam olduğunun en güçlü kanıtı olarak sunulur.
Sonuç olarak, Kur’an’ın varlık tılsımını çözen ve eşyayı hakiki mahiyetiyle tarif eden tek rehber olduğu ifade edilmektedir.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın büyük bir vech-i i’câzı On Üçüncü Sözde beyan edilmiştir. Kardeşleri olan sair vücuh-u i’caziye sırasına girmek için bu makama alınmıştır.
İşte, Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini Kur’ân’ın nüzulünden evvel olan o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cumud-u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvîsinden
gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem سَبَّحَ، يُسَبِّحُ sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar.
Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat
sayhasıyla, işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer
Dipnot-1
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Hadid Sûresi, 57:1.
Dipnot-2
“Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsi o Allah’ı tesbih eder ki, herşeyin hakikî sahibidir, her türlü noksandan münezzehtir, kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Cum’a Sûresi, 62:1.
Dipnot-3
“Yedi gök ve yer Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.
asr-ı cahiliyet: cehâlet asrı, İslâmdan önceki asır ateşpare: ateş parçası beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n) câmid: cansız farz etmek: varsaymak gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l) hidayet: doğru ve hak yolda oluş, İslâmiyet (bk. h-d-y) hüşyar: uyanık i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kelime-i hikmetnümâ: hikmetli kelime (bk. k-l-m; ḥ-k-m)
sadâ: ses sahrâ-yı bedeviyet: göçebe Arapların yaşadığı çöl sair: diğer sayha: sesleniş şule: ışık vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z) zikretmek: Allah’ı anmak ziya: ışık, parlaklık zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve gaflet karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l) zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ve ber ve bahir birer lisan, ve bütün hayvânat ve nebâtat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı didar eder. Yoksa, bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikini göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyetle veyahut sathî ve basit bir perde-i ülfetle baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en yüksek derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:
Gayet büyük ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmıştır. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görülmeyen—ve hâlâ görünmüyor—o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir âzasına mukabil bir resim çekse, bir hudut çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayet uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.
Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan dahi, hakikat-i mümkinâta dair—ki o hakikat, dünyanın iptidâsından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve Arştan ferşe, zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine
acip: ilginç, hayret verici âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. c-l-y) arz: yer, dünya arz-ı didar: kendini gösterme âzâ: organlar bahir: deniz ber: kara cüz’: parça (bk. c-z-e) dekaik: incelikler derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) envâ-ı i’câz: mu’cizelik çeşitleri (bk. a-c-z) farz etmek: varsaymak ferş: yer gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b) gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i mümkinât: yaratılanların, var edilenlerin gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-k-n) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z)
ihata etmek: kuşatmak, kapsamak iptidâ: başlangıç kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mahiyet: özellik, temel iç yapı malûm: bilinen (bk. a-l-m) mebde’: başlangıç mezkûr: sözü geçen mukabil: karşılık muvafık: uygun muvazenet: denge (bk. v-z-n)münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) müntehâ: en son nokta mürur-u zaman: zamanın geçmesi nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebâtat: bitkiler neşretmek: yaymak nevi: çeşit neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m) nihayet: son nur-u hakikat-edâ: gerçeği gösteren nur (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)
perde-i gayb: gayb perdesi (bk. ğ-y-b) perde-i ülfet: alışkanlık perdesi sathî: yüzeysel suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) şems: güneş tabaka-i mesturiyet: gizlilik tabakası tasvir etmek: resmini yapmak (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) tersim etmek: resimlemek tersimat: resimlemeler ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f) uzuv: organ zemzeme-i i’câz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z) zerre: atom zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
dair—beyanat-ı Kur’âniye o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir suret vermiştir ki, bütün muhakkikler nihayet-i tahkikinde Kur’ân’ın tasvirine “Mâşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Kerîm” demişler.
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1
temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edilmekle, o şecere-i nuraniyenin daire-i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenâhi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı
hududuna kadar intişar etmiş o hakikat-i nuraniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple, birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan eder ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Kur’âniyeye karşı “Sübhânallah” deyip “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.
Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin
Dipnot-1
“En yüce misaller Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.
Dipnot-2
“O, kişiyle kalbinin arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.
Dipnot-3
“Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Odur.” En’âm Sûresi, 6:95.
Dipnot-4
“Gökler Onun kudret eliyle dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.
Dipnot-5
“Gökleri ve yeri altı günde yarattı.” Hûd Sûresi, 11:7.
ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m) barekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) cevelân: dolaşma, gezme daire-i azamet: büyüklük dairesi (bk. a-ẓ-m) daire-i imkân: varlığı da yokluğu da eşit olan daire, kâinat (bk. m-k-n) daire-i melekût: eşyanın iç yüzüyle alakalı daire, gayb dairesi (bk. m-l-k) daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan varlığı zorunlu olan İlâhlık dairesi (bk. v-c-b) ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenab-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ)
esmâ ve sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın isim ve sıfatları (bk. s-m-v; v-ṣ-f; e-l-h) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) fethetmek: açma fezâ-yı ıtlak: uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay (bk. ṭ-l-ḳ) gayat: gayeler gayr-ı mütenâhi: sonsuz hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Allah’ın isimlerinin, sıfatlarının, işlerinin ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; f-a-l) hakikat-i nuraniye: nurlu gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r) hudud: sınır, uç hudud-u icraat: icraatın sınırı hudud-u kibriya: büyüklüğün hududu (bk. k-b-r) ihata etmek: kuşatmak intişar etmek: yayılmak keşif: açığa çıkarma (bk. k-ş-f) mâşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış muammâ-yı hilkat: yaratılıştaki sır ve gizlilikler (bk. ḫ-l-ḳ) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mutabık: uygun nihayet-i tahkik: araştırmanın sonu (bk. ḥ-ḳ-ḳ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) şecere-i azîme: büyük ağaç (bk. a-ẓ-m) şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r) şecere-i tûbâ-i nur: nurlu tûbâ ağacı (bk. n-v-r) şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye: Allah’ın işleri ve fiilleri (bk. ş-e-n; f-a-l; r-b-b) tasdik etmek: doğruluğunu onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: resimleme; anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) tevahhuş: korkmak, ürkmek tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n) uzuv: organ
birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir münasebet tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı, en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza ettiğine delil ise, o Kur’ân-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve işârat ve rümuzundan çıkan şeriat-ı kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve rasaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ…
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âdâb: edep kuralları akl-ı beşer: insan aklı âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n) bahusus: özellikle beşer: insan beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) burhan-ı kàtı’: sağlam delil cemî: bütün (bk. c-m-a) cerh edilmek: çürütülmek cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n) erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n) eşya: şeyler, varlıklar ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m) felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe gayât: gayeler hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâsiyet: özellik hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) idrak: anlayış, kavrayış ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e) ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) istinad: dayanma (bk. s-n-d) işârat: işaretler izah: açıklama izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b) Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a) mahiyet: öz nitelik, özellik mertebe: derece mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d) müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) nusus: nasslar, açık hükümler rasanet: sağlamlık rümuz: işaretler, semboller sair: diğer Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) semerât: meyveler sukut etmek: alçalmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l) şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m) tafsilen: ayrıntılı olarak tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f) tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r) teferruat: ayrıntılar temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vücuh: vecihler, yönler
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Üçüncü Şule – BİRİNCİ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Bu eser, Kur’an-ı Kerim’in benzersizliğini ve insan sözüyle kıyaslanamayacak kadar yüce olan mucizevi mahiyetini merkeze alır.
Yazar, kutsal metnin kelimelerini gökyüzündeki yıldızlara benzetirken, beşeriyetin ürettiği sözleri bu yıldızların aynadaki zayıf yansımaları olarak niteler.
Metinde Kur’an, kökleri derinlerde olan ve meyveleriyle tüm İslam dünyasını besleyen bir ağaç olarak tasvir edilir.
Yüzyıllar geçmesine rağmen bu mukaddes hitabın tazeliğini ve güzelliğini koruması, onun ilahi kaynağının en somut delili olarak sunulur.
İnsanların kendi sığ düşünceleriyle bu yüce kelama nazire yapmaya çalışmaları, muhteşem bir sarayın mimarisini bozup onu çocukça süslerle değiştirmeye çalışan birinin düştüğü gülünç duruma benzetilir.
Sonuç olarak kaynak, Kur’an’ın ebedi bir rehber olduğunu ve taklit edilmesinin imkansızlığını güçlü teşbihlerle ortaya koyar.
Şu risalenin başında, şimdiye kadar tahkik namına bîtarafâne muhakeme suretinde Kur’ân’ın i’câzını muannid bir hasma kabul ettirmek için, Kur’ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi mumlar sırasına getirip muvazene ediyorduk. Şimdi tahkik, vazifesini ifa edip, parlak bir surette i’câzını ispat etti. Şimdi ise, tahkik namına değil, hakikat namına bir iki sözle, Kur’ân’ın muvazeneye gelmez hakikî makamına işaret edeceğiz.
Evet, sair kelâmların Kur’ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet, herbiri birer hakikat-i sabiteyi tasvir eden, gösteren Kur’ân’ın kelimâtı nerede, beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersim ettikleri mânâlar nerede? Evet, envâr-ı hidayeti ilham eden ve şems ve kamerin Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olan Kur’ân’ın melâike-misal zîhayat kelimâtı nerede; beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhar nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede? Evet, ısırıcı haşarat ve böceklerin mübarek melâike ve nuranî ruhanîlere nisbeti ne ise, beşerin kelimâtı Kur’ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri, Yirmi Beşinci Sözle beraber, geçen yirmi dört adet Sözler ispat etmiştir. Şu dâvâmız mücerret değil; burhanı, geçmiş neticedir. Evet, herbiri cevâhir-i hidayetin birer sadefi ve hakaik-ı imaniyenin birer menbaı ve esâsât-ı İslâmiyenin birer madeni ve doğrudan doğruya Arşu’r-Rahmân’dan gelen ve kâinatın fevkinde ve haricinde insana bakıp inen ve ilim ve kudret ve iradeyi tazammun eden ve hitab-ı ezelî olan elfâz-ı Kur’âniye nerede; insanın hevâî, hevaperestâne, vâhi, hevesperverâne elfâzı nerede?
Evet, Kur’ân, bir şecere-i tûbâ hükmüne geçip, şu âlem-i İslâmiyeyi bütün mâneviyâtıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar suretinde neşredip, asfiya ve evliyasını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakaik-ı kevniye ve İlâhiyeyi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) akis: yansıma âlem-i İslâmiye: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m) amelî: amelle ilgili Arşu’r-Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m) asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve velâyet sahibi insanlar (bk. ṣ-f-y) âyât: ayetler âyinecik: küçük ayna ayn: kendisi beşer: insanlar bîtarafâne: tarafsız bir şekilde burhan: güçlü delil cevâhir-i hidayet: hidayet cevherleri (bk. h-d-y) desâtir: düsturlar, prensipler düstur: kural, prensip elfâz: kelimeler, sözler elfâz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri, sözleri envâr-ı hidayet: hidayet nurları (bk. n-v-r; h-d-y) esâsât-ı İslâmiye: İslâmın esasları (bk. s-l-m) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) fevkinde: üstünde hakaik-i imaniye: iman hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n)
hakaik-i kevniye: yaratılışla ilgili İlâhî gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i sabite: sabit ve değişmez gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) haricinde: dışında hasım: düşman haşarat: zehirli böcekler hevâî: nefsin isteklerine düşkün (bk. h-v-y) hevaperestâne: nefsin arzu ve isteklerinin peşinde olurcasına (bk. h-v-y) hevesât: hevesler, arzu ve istekler hevesperverâne: hevesine düşkün bir şekilde hitab-ı ezelî: ezelden gelen hitap (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) ifa etmek: yerine getirmek irade: dileme, tercih etme (bk. r-v-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kamer: ay kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
kudret: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r) makam: konum, yer melâike: melekler (bk. m-l-k) melâike-misal: melekler gibi (bk. m-l-k; m-s̱-l) menba: kaynak muannid: inatçı muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) mücerret: soyut müzevver: uydurulmuş nam: ad neşretmek: yaymak nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b) nuranî: nurlu (bk. n-v-r) ruhanî: maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ) sadef: inci kabuğu sair: diğer sehhar: büyüleyen semere: meyve suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şeâir: işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler (bk. ş-a-r) şecere-i tûbâ: tuba ağacı şems: güneş tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tazammun eden: içine alan tersim etmek: resimlemek vâhi: zayıf, önemsiz zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; h-y-y)
geçip, yine meyvedar ağaç hükmünde müteselsil hakaikı gösteren Kur’ân nerede; beşerin malûmumuz olan kelâmı nerede? Eyne’s-serâ mine’s-Süreyyâ?
Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. Halbuki, ne o ülfet, ne o mebzuliyet, ne o mürur-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar, onun kıymettar hakaikına, onun güzel üslûplarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i’cazdır.
Şimdi biri çıksa, Kur’ân’ın getirdiği hakaikten bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur’ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur’ân’a yakın bir kelâm söyledim” dese, öyle ahmakane bir sözdür ki: Meselâ, taşları muhtelif cevahirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukuş-u âliyesine bakan mizanlı nakışlarla tezyin eden bir ustanın san’atıyla; o nukuş-u âliyeden fehmi kasır, o sarayın bütün cevahir ve ziynetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hanelerin bir ustası, o saraya girip, o kıymettar taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre, âdi bir hanenin vaziyetine göre bir intizam, bir suret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra “Bakınız, o sarayın ustasından daha ziyade maharet ve servetim var ve kıymettar ziynetlerim var” dese, divanece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san’atı gibidir.
âdi: basit, sıradan ahmakane: ahmakça âyât: âyetler beşer: insanlar bîbehre: mahrum cevahir: cevherler, kıymetli taşlar divanece: akılsızca, delice eyne’s-serâ mine’s-Süreyya: “yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?” (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir) fehm: anlama, kavrayış hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halel: eksiklik, zarar hezeyan: deli saçması, saçmalama hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kasır: eksik, noksan kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) maharet: beceri, ustalık malûm: bilinen (bk. a-l-m) mebzuliyet: bolluk, çokluk meyvedar: meyveli, verimli mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n) muâraza: sözle mücadele, karşı gelme muhtelif: değişik, çeşitli mürur-u zaman: zamanın geçmesi
müteselsil: zincirleme, peşpeşe gelen nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nisbet: ölçü, kıyas (bk. n-s-b) nisbet-i san’at: san’atı kıyaslama (bk. n-s-b; ṣ-n-a) nukuş-u âliye: yüksek nakışlar (bk. n-ḳ-ş) saray-ı muhteşem: muhteşem, görkemli saray suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahavvülât: değişiklikler teşhir: sergileme tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n) ulvî: yüce, yüksek umum: bütün ülfet: alışkanlık ziyade: çok, fazla ziynet: süs (bk. z-y-n)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.
Kur’an’ın Diriliş Argümanı
Bu metin, Yirmi Beşinci Söz ve ilgili kısımlardan alınmış olup, Kur’an-ı Kerim’in ahiret inancını (haşir) ispatlamak için kainattaki harika fiilleri nasıl örnek gösterdiğini açıklayan tefsirî bir çalışmadır.
Çalışma, Allah’ın kıyamette gerçekleştireceği büyük dönüşümleri kalbe kabul ettirmek için, dünyevi olaylardan somut kıyaslamalar (nezâir) sunduğunu ileri sürer.
İspat yöntemleri arasında, insanın bir damla sudan yaratılışının (neş’e-i ûlâ) ikinci yaratılışa kıyaslanması, ölü ağaçların dirilerek yeşillenmesi ve yeşil ağaçtan ateş çıkarılması gibi doğal döngüler öne sürülür.
Ayrıca, bütün bir kâinatı yöneten ve kün feyekûn emrine mutlak itaat edilen bir Kudret’in, insanın yeniden yaratılmasından aciz kalmayacağı mantığı işlenir.
Metin, büyük kozmik olayların yanı sıra (Güneş’in dürülmesi), baharda her canlının amellerinin tohumlarda neşredilmesi gibi mikro düzeydeki delillerle de haşrin imkanını destekler.
Sonuç olarak, metin her şeyin hüküm ve tasarrufunun elinde olan Zât’ın, insanları kabirden çıkarıp hesap için huzurunda toplayacağını kesin bir dille belirtir.
NotebookLM
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
…
İKİNCİ NURU
…
SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET:
Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib-i ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ,
tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.
Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.
Dipnot-1
“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l) âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) alâka: kan pıhtısı, embriyo Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) berrak: açık, duru Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cesamet: büyüklük cevv: hava, gök boşluğu cihet: yön, taraf dağvâri: dağ gibi ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h) ehven: kolay esmâ: isimler (bk. s-m-v) evvelâ: ilk önce, birinci olarak hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlama ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) irade: dileme, tercih (bk. r-v-d) istikbalî: geleceğe ait Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kâh: bazen kanaat: razı olma, inanma kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d) keyfiyet: nitelik, durum kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r) matla: doğuş yeri mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) mudga: et parçası, bir çiğnem et Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah muhtelif: çeşitli Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) müheyyâ etmek: hazırlamak Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b) nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r) neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r) neş’et: doğma, ilk yaratılış nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y) sehab: bulut seyyar: gezici suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk, grup tarz: şekil, biçim tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) zikretmek: anmak, hatırlatmak
Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi
kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.
Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.
Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?
Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zattır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i
كُنْ فَيَكُونُ 2
‘a karşı kemâl-i inkıyadla serfuru eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı
tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.
Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak
وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 5
yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.
Dipnot-1
“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.
Dipnot-2
“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-3
“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.
Dipnot-4
“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-5
“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
abes: anlamsız, faydasız âciz: güçsüz (bk. a-c-z) arz: yer beyhude: boşuna delâil: deliller, işaretler ecza: parçalar (bk. c-z-e) ehven: kolay emirber nefer: emre hazır asker halketmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihsânât-ı azîme: çok büyük iyilikler, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m) ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) istib’ad: akıldan uzak görme Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kemâl-i inkıyad: tam itaat, mükemmel ve kusursuz boyun eğme (bk. k-m-l) kıyas: karşılaştırma kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) memât: ölümler (bk. m-v-t) menzil: ev, mekân (bk. n-z-l) remzen: işareten semâvat: gökler (bk. s-m-v) serfuru etmek: boyun eğmek tabir: ifade (bk. a-b-r) tâciz: âcizlikle ithem etme, “yapamazsın” deme
İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.
Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın. Meselâ
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1
ilh., ve
اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ 2
ilh., ve
اِذَا السَّمَۤاۤءُ انْشَقَّتْ 3
İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.
Meselâ
اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 4
kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın, çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der:
a’mâl: davranışlar, işleracaip: şaşırtıcı, hayret vericiamel: davranış, işdünyevî: dünyaya aitef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r)esmâ-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ)güz: sonbaharhafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ)hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
ihsas: hissettirmeinkılâbât: büyük değişimlerinkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m)istib’âd: akıldan uzak görmekâh: bazenlâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f)meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l)müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r)müheyyâ: hazırlanmışmürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b)nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)neşr-i suhuf: haşir zamanı, insanların hesaplarının görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi
neşretmek: yaymaknezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r)sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifelersuret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r)tarih-i hayat: hayatının tarihi (bk. ḥ-y-y)tasarrufât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın fiil ve icraatları (bk. ṣ-r-f; r-b-b)tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ)ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)umum: bütünzâhir: açık (bk. ẓ-h-r)
Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte,
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1
şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.
Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azil bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der,
adem: yokluk, hiçlikcüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e)cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e)emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b)esir: kâinatı kapladığına inanılan maddeEsmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)ferman: buyrukhazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)ima: işaretinfisal: azledilme, memurluktan çıkarılmaistinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarma
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)kâh: bazenkaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)kelâm: söz (bk. k-l-m)kıyas: karşılaştırmaKur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)lâfız: söz, kelimemakàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d)maksat: kastedilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)memur-u musahhar: emre itaat eden memurmetâ: kıymetli şeymuamelât: işlermuamele: davranış, işmuvazzaf: görevlimünavebeten: nöbetleşerek
nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)neşretmek: yaymaknükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)pırlanta-misal: pırlanta gibisebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebisemâ: gök (bk. s-m-v)tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)tahkir: hakaret, aşağılamatakrir etmek: bildirmektekvir: sarmak, toplamaktemsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)zemin: yeryüzüziya: ışıkzulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.
Kur’ân Mucizelerinin Belâgat Sırları: Yirmi Beşinci Söz
Sağlanan metin, Yirmi Beşinci Söz‘ün Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi ve İkinci Şule bölümlerinden alıntılar içermektedir.
Bu kısım, Kur’an-ı Kerim‘in belagat sırlarından biri olan ve doğal sebeplerin sadece bir perde olduğunu açıklayan Yedinci Sırr-ı Belâgat üzerinde durmaktadır.
Yazar, yaratılış gayelerini ve sonuçlarını göstererek, cansız sebeplerin şuurlu bir Yaratıcı‘nın işlerini gerçekleştiremeyeceğini, dolayısıyla İlahi İsimlerin bu manevi mesafede tecelli ettiğini vurgular.
Özellikle Abese Sûresi ve Nur Sûresi’nden ayetler örnek verilerek, suyun gökten inmesi, tohumların yerden bitmesi ve bulutların oluşumu gibi olayların ardında Allah’ın kudretini, iradesini ve Hikmetini ispat eden delillerin bulunduğu açıklanmaktadır.
Metin, bu doğal süreçlerin, Rezzâk, Hakîm ve Kadîr gibi İlahi sıfatların tecellilerini gösterdiğini ileri sürmektedir.
NotebookLM
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
…
İKİNCİ NURU
…
YEDİNCİ SIRR-I BELÂĞAT:
Kâh oluyor ki, âyet, zâhirî sebebi icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için, müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor—tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet alîm, hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, câmiddir.
Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki, sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücutta müsebbebatla muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakikatte mabeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte, sebep ve müsebbep ortasındaki uzun mesafede, esmâ-i İlâhiye birer yıldız gibi tulû eder. Matlaları, o mesafe-i mâneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Halbuki, daire-i ufk-u cibalîden semânın eteğine kadar, umum yıldızların matlaları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi, esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i mâneviye var ki, imanın dürbünüyle, Kur’ân’ın nuruyla görünür. Meselâ,
İşte şu âyet-i kerime, mu’cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı müsebbebâta raptedip, en âhirde
مَتَاعًا لَكُمْ
lâfzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebat içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab Onun perdesi olduğunu ispat eder.
Evet,
مَتَاعًا لَكُمْ وَِلاَنْعَامِكُمْ
tabiriyle, bütün esbabı icad kabiliyetinden azleder.
Dipnot-1
“İnsan, yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler, sebzeler, zeytinlikler, hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik—size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” Abese Sûresi, 80:24-32.
âhir: son (bk. e-ḫ-r) alîm: sonsuz ilim sahibi (bk. a-l-m) azletmek: ayırmak, uzaklaştırmak câmid: cansız çendan: gerçi daire-i ufk-u cibalî: dağın ufuk dairesi, çizgisi daire-i ufuk: ufuk dairesi, görüş alanı ednâ: en basit, en aşağı esbab: sebepler (bk. s-b-b) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) gayet: son hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm: herşeyi hikmetle yapan (bk. ḥ-k-m) hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m) icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d)
irade etmek: dilemek, tercih etmek (bk. r-v-d) kâh: bazen lâfz: ifade, söz mabeyn: ara matla: doğuş yeri mesafe-i azîme: büyük mesafe (bk. a-ẓ-m) mesafe-i mâneviye: mânevî mesafe (bk. a-n-y) mesken: yer, mekân mu’cizât-ı kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r; e-l-h) mukarin: beraber, yakın olan Mutasarrıf: sonsuz tasarruf sahibi ve yetkisi olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f) muttasıl: yapışık, bitişik müsebbeb: sebep olunan şey, sonuç (bk. s-b-b)
Mânen der: Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzâk, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları görünüyor.
İşte, şu âyet, mu’cizât-ı rububiyetin en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acip perdesi olan bulutların teşkilâtında, yağmur yağdırmaktaki tasarrufât-ı acîbeyi beyan ederken, güya bulutun eczaları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferat misillü, bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr-i İlâhî
Dipnot-1
“Görmedin mi ki Allah bulutları dilediği yere sevk eder, sonra onları birleştirir ve üst üste yığar. Sonra da onun arasından yağmur tanelerinin süzüldüğünü görürsün. Gökteki dağ gibi bulutlardan, Allah, dolu taneleri indirir ki, onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir. Allah geceyi ve gündüzü birbirine çevirir. Şüphesiz ki bunda gören gözler için bir ibret vardır. Allah, hareket eden her canlıyı bir çeşit sudan yaratmıştır. Onlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini dilediği şekilde yaratır. Allah’ın kudreti muhakkak ki herşeye yeter.” Nur Sûresi, 24:43-45.
acip: hayret verici, şaşırtıcı beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) cevv-i hava: hava boşluğu ecza: parçalar (bk. c-z-e) emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) esmâ: isimler (bk. s-m-v) Hakîm-i Rahîm: sonsuz hikmet ve rahmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hububat: taneli bitkiler, tahıl
Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m) matla: doğuş yeri misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mu’cizât-ı rububiyet: Rablık mu’cizeleri; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mu’cizeleri (bk. a-c-z; r-b-b) Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m)
nebâtât: bitkiler neferat: askerler, erler Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m) Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah (bk. r-z-ḳ) semâ: gök (bk. s-m-v) şuur: bilinç (bk. ş-a-r) tasarrufât-ı acîbe: hayret verici tasarruflar, işler (bk. ṣ-r-f) teşkilât: meydana gelmeler, oluşmalar zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları telif edip, kıyamette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan o sehab parçalarından, âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kast görünüyor. Hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, sâfi, hiçbir şey yokken, bir mahşer-i acaip gibi, dağvâri parçalar kendi kendine toplanmıyor. Belki zîhayatı tanıyan Birisidir ki, gönderiyor.
İşte, şu mesafe-i mâneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Mugîs, Muhyî gibi esmâların matlaları görünüyor.
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l) âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) alâka: kan pıhtısı, embriyo Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) berrak: açık, duru Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cesamet: büyüklük cevv: hava, gök boşluğu cihet: yön, taraf dağvâri: dağ gibi ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h) ehven: kolay esmâ: isimler (bk. s-m-v) evvelâ: ilk önce, birinci olarak hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlama ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) irade: dileme, tercih (bk. r-v-d) istikbalî: geleceğe ait Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) kâh: bazen kanaat: razı olma, inanma kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d) keyfiyet: nitelik, durum kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r) matla: doğuş yeri mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) mudga: et parçası, bir çiğnem et Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah muhtelif: çeşitli Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) müheyyâ etmek: hazırlamak Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b) nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r) neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r) neş’et: doğma, ilk yaratılış nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y) sehab: bulut seyyar: gezici suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk, grup tarz: şekil, biçim tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) zikretmek: anmak, hatırlatmak
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR – YEDİNCİ SIRR-I BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. – Sözler 25.2.2.6.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29.
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR.
“Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29. – Sözler 25. 2. 2. 1.
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
…
İKİNCİ NURU
Kur’ân-ı Hakîmin, âyetlerinin hâtimelerinde gösterdiği fezlekeler ve Esmâ-i Hüsnâ cihetindeki üslûb-u bediîsinde olan meziyet-i i’câziyeye dairdir.
İhtar: Şu İkinci Nurda çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nurun misalleri değil, belki geçmiş mesâil ve Şuaların misalleri dahi olurlar. Bunları hakkıyla izah etmek çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmâle mecburum. Onun için, gayet muhtasar bir tarzda, şu sırr-ı azîm-i i’câzın misallerinden olan âyetlere birer işaret edip, tafsilâtını başka vakte tâlik ettik.
İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, âyetlerin hâtimelerinde galiben bazı fezlekeleri zikreder ki, o fezlekeler, ya Esmâ-i Hüsnâyı veya mânâlarını tazammun ediyor; veyahut, aklı tefekküre sevk etmek için akla havale eder, veyahut makàsıd-ı Kur’âniyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin tekid ve teyidi için fezlekeler yapar. İşte o fezlekelerde Kur’ân’ın hikmet-i ulviyesinden bazı işarat ve hidayet-i İlâhiyenin âb-ı hayatından bazı reşaşat, i’câz-ı Kur’ân’ın berklerinden bazı şerarat vardır. Şimdi, pek çok o işarattan yalnız on tanesini icmalen zikrederiz. Hem pek çok misallerinden birer misal ve herbir misalin pek çok hakaikından yalnız herbirinde bir hakikatin meâl-i icmâlîsine işaret ederiz. Bu on işaretin ekserîsi, ekser âyetlerde müctemian beraber bulunup hakikî bir nakş-ı i’câzî teşkil ederler. Hem misal olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserîsi, ekser işârâta misaldir. Biz yalnız her âyetten bir işaret göstereceğiz. Misal getireceğimiz âyetlerden, eski Sözlerde bahsi geçenlerin yalnız meâline bir hafif işaret ederiz.
BİRİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET:
Kur’ân-ı Hakîm, i’cazkâr beyanatıyla Sâni-i Zülcelâlin ef’al ve eserlerini nazara karşı serer, bast eder. Sonra, o âsar ve
âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)âsar: eserlerbast etmek: yaymak, genişlemekberk: şimşekbeyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)cihet: yön, tarafef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)fezleke: özet, neticegaliben: çoğunluklahakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâtime: sonhidayet-i İlâhiye: Allah’ın doğru yola erdirmesi (bk. h-d-y; e-l-h)hikmet-i ulviye: yüce hikmet (bk. ḥ-k-m)i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z)i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z)icmâl: özetleme (bk. c-m-l)icmalen: kısaca (bk. c-m-l)ihtar: hatırlatmaihtisar: özetleme, kısaltma
iktifa: yetinmeişârât: işaretlerizah etmek: açıklamakizahat: izahlar, açıklamalarkaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)makàsıd-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın maksatları (bk. ḳ-ṣ-d)meâl: kısaca anlammeâl-i icmâlî: kısaca mânâ (bk. c-m-l)mecmu-u Kur’ân: Kur’ân’ın tamamı (bk. c-m-a)mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l)meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)meziyet-i i’câziye: mu’cizelik meziyeti, üstünlüğü (bk. a-c-z)muhtasar: kısaca, özetle
müctemian: topluca, beraber (bk. c-m-a)nakş-ı i’câz: mu’cizelik nakşı (bk. n-ḳ-ş; a-c-z)nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)reşaşat: sızıntılar, serpintilerSâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atla yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)sırr-ı azîm-i i’câz: mu’ceziliğin büyük sırrı (bk. a-ẓ-m; a-c-z)şerarat: parlak kıvılcımlarşua: parıltıtafsilât: ayrıntılartâlik: sonraya bırakmatazammun etmek: içine almaktefekkür: düşünme (bk. f-k-r)tekid: sağlamlaştırma, kuvvetlendirmeteşkil etmek: meydana getirmekteyid: destekleme, kuvvetlendirmeüslûb-u bedî: eşsiz güzellikteki ifade tarzı (bk. b-d-a)
ef’âlinde esmâ-i İlâhiyeyi istihraç eder; veya haşir ve tevhid gibi bir makàsıd-ı asliye-i Kur’âniyeyi ispat ediyor.
Birinci âyette âsârı bast edip, bir neticenin, bir mühim maksudun mukaddemâtı gibi, ilim ve kudrete gayat ve nizâmâtıyla şehadet eden en azîm eserleri serd eder, Alîm ismini istihraç eder. İkinci âyette, Birinci Şulenin Birinci Şuaının Üçüncü Noktasında bir derece izah olunduğu gibi, Cenâb-ı Hakkın büyük ef’âlini, azîm âsârını zikrederek, neticesinde, yevm-i fasl olan haşri, netice olarak zikrediyor.
Dipnot-1 “Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29.
Dipnot-2 “Yeryüzünü bir döşek, dağları birer kazık yapmadık mı? Sizi de çift çift yarattık. Uykunuzu bir dinlenme vasıtası kıldık. Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü bir maişet vakti kıldık. Üzerinizde yedi sağlam semâ kurduk. Gökyüzüne parıl parıl parlayan bir kandil astık. Yağışa hazır bulutlardan, bol bol su indirdik. Onunla yerden daneler ve bitkiler, gür ağaçlı bahçeler çıkardık. Şüphesiz, hüküm günü belirlenmiş bir vakittir.” Nebe’ Sûresi, 78:6-17.
Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)âsar: eserlerazîm: büyük (bk. a-ẓ-m)bast etmek: yaymakbeşer: insanCenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)esmâ: isimler (bk. s-m-v)esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)fezleke: netice, özetgayat: gayelerhaşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)istihraç etmek: meydana çıkarmakizah: açıklamakudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r)makàsıd-ı asliye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın asıl maksatları, gayeleri (bk. ḳ-ṣ-d)maksud: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d)mensucat: dokumalarmukaddemât: önsözler, başlangıçlar (bk. ḳ-d-m)mühim: önemlinazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)netice: sonuçnizâmât: nizamlar, düzenler (bk. n-ẓ-m)nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; e-l-h)serd etmek: sözü peş peşe ve güzel bir edâ ile söylemekşehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)tayyetme: sarıp dürme, yerleştirmetevhid: birleme, Allah’ın birliğine inanma (bk. v-ḥ-d)yevm-i fasl: iyi insanların kötülerden kısım kısım ayrıldığı ve dâvâların halledildiği kıyâmet günü
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – İKİNCİ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
“O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir.” İhlâs Sûresi, 112:3-4. Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 8.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler.’
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – BİRİNCİ NUR.
Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler. – 25. Söz – İkinci Şule – BİRİNCİ NUR
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
BİRİNCİ NUR
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın heyet-i mecmuasında râik bir selâset, fâik bir selâmet, metin bir tesanüd, muhkem bir tenasüp, cümleleri ve heyetleri mabeyninde kavî bir teâvün ve âyetler ve maksatları mabeyninde ulvî bir tecavüb olduğunu, ilm-i beyan ve fenn-i maânî ve beyanînin Zemahşerî, Sekkâkî, Abdülkahir-i Cürcanî gibi binlerle dâhi imamların şehadetiyle sabit olduğu halde, o tecavüb ve teâvün ve tesanüdü ve selâset ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz dokuz mühim esbab bulunurken; o esbab, bozmaya değil, belki selâsetine, selâmetine, tesanüdüne kuvvet vermiştir.
Yalnız, o esbab bir derece hükmünü icra edip başlarını perde-i nizam ve selâsetten çıkarmışlar. Fakat nasıl ki yeknesak, düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenasübünü bozmak için çıkmıyorlar; belki o ağacın ziynetli tekemmülüne ve cemâline medar olan meyveleri vermek için çıkıyorlar. Aynen bunun gibi, şu esbab dahi, Kur’ân’ın selâset-i nazmına kıymettar mânâları ifade için sivri başlarını çıkarıyorlar. İşte, o Kur’ân-ı Mübîn, yirmi senede, hacetlerin mevkileri itibarıyla necim necim olarak, müteferrik, parça parça nüzul ettiği halde, öyle bir kemâl-i tenasübü vardır ki, güya bir defada nazil olmuş gibi bir münasebet gösteriyor.
Hem o Kur’ân, yirmi senede, hem muhtelif, mütebayin esbab-ı nüzule göre geldiği halde, tesanüdün kemâlini öyle gösteriyor; güya bir sebeb-i vahidle nüzul etmiştir.
Abdülkahir-i Cürcânî: (bk. bilgiler) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi esbab: sebepler (bk. s-b-b) esbab-ı nüzul: iniş sebepleri (bk. s-b-b; n-z-l) fâik: üstün fenn-i maâni: mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim (bk. a-n-y) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) heyet: genel yapı heyet-i mecmua: bütün, genel yapı (bk. c-m-a) icra etmek: yerine getirmek ilm-i beyan: belâğat ilminin, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden kısmı (bk. a-l-m; b-y-n) itibar: özellik kavî: kuvvetli
kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l) kemâl-i tenasüb: tam bir uygunluk (bk. k-m-l; n-s-b) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Kur’ân-ı Mübîn: hak ve hakikatı açıklayan Kur’ân (bk. b-y-n) mabeyn: ara maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) medar: vesile, kaynak metin: sağlam mevki: yer muhkem: sağlam, kuvvetli (bk. ḥ-k-m) muhtelif: çeşitli münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) mütebayin: ayrı, farklı müteferrik: kısım kısım nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) necim: kısım, parça nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l) perde-i nizam: düzen perdesi (bk. n-ẓ-m) râik: safi, sade sebeb-i vâhid: tek sebep (bk. s-b-b; v-ḥ-d)
Sekkâkî: (bk. bilgiler) selâmet: cümlelerdeki düzgünlük ve doğruluk (bk. s-l-m) selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) selâset-i nazm: Kur’ân’ın âyet ve cümlelerinin tertip ve düzenindeki açıklık, ahenk, akıcılık (bk. s-l-s; n-ẓ-m) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şule: ışık teavün: yardımlaşma tecavüb: birbirine cevap verme (bk. c-v-b) tekemmül: mükemmelleşme (bk. k-m-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d) ulvî: yüce, büyük yeknesak: tekdüze, monoton Zemahşerî: (bk. bilgiler) ziynetli: süslü (bk. z-y-n)
Hem o Kur’ân, mütefavit ve mükerrer suallerin cevabı olarak geldiği halde, nihayet imtizac ve ittihadı gösteriyor. Güya bir sual-i vâhidin cevabıdır.
Hem Kur’ân, mütegayir, müteaddit hâdisâtın ahkâmını beyan için geldiği halde, öyle bir kemâl-i intizamı gösteriyor ki, güya bir hadise-i vâhidin beyanıdır.
Hem Kur’ân, mütehalif, mütenevvi halette, hadsiz muhatapların fehimlerine münasip üslûplarda tenezzülât-ı kelâmiye ile nazil olduğu halde, öyle bir hüsn-ü temasül ve güzel bir selâset gösteriyor ki, güya hâlet birdir, bir derece-i fehimdir, su gibi akar bir selâset gösteriyor.
Hem o Kur’ân, mütebâid, müteaddit muhatabîn esnafına müteveccihen mütekellim olduğu halde, öyle bir suhulet-i beyanı, bir cezâlet-i nizamı, bir vuzuh-u ifhâmı var ki, güya muhatabı bir sınıftır. Hattâ her bir sınıf zanneder ki, bil’asale muhatap yalnız kendisidir.
Hem Kur’ân, mütefavit, mütederriç irşadî bazı gayelere isal ve hidayet etmek için nazil olduğu halde, öyle bir kemâl-i istikamet, öyle bir dikkat-i muvazenet, öyle bir hüsn-ü intizam vardır ki, güya maksat birdir.
İşte, bu esbablar, müşevveşiyetin esbabı iken, Kur’ân’ın i’câz-ı beyanında, selâset ve tenasübünde istihdam edilmişlerdir. Evet, kalbi sakamsız, aklı müstakim, vicdanı marazsız, zevki selim her adam Kur’ân’ın beyanında güzel bir selâset, rânâ bir tenasüp, hoş bir âhenk, yektâ bir fesahat görür.
Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler.
Şu Birinci Nurun hakikatini misallerle tavzih etsek, birkaç mücelled lâzım. Öyle ise, sair risale-i Arabiyemde ve İşârâtü’l-İ’câz’da ve şu yirmi beş adet
Sözlerde şu hakikatin ispatına dair olan izahatla iktifa edip, misal olarak mecmu-u Kur’ân’ı birden gösteriyorum.
âhenk: uygunluk ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) basîre: görme kuvveti, görüş (bk. b-ṣ-r) bâtın: görünmeyen, gizli beyan: açıklama (bk. b-y-n) bil’asale: bizzat, aslında cezâlet-i nizam: tertip ve düzenin güçlülüğü, uygunluğu (bk. c-z-l; n-ẓ-m) derece-i fehim: anlayış derecesi dikkat-i muvazenet: dikkatli bir denge (bk. v-z-n) esbab: sebepler (bk. s-b-b) esnaf: sınıflar fehim: anlayış fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ) hâdisât: olaylar hadise-i vâhid: tek bir olay (bk. v-ḥ-d) hadsiz: sayısız hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlet: hal, vaziyet hidayet etmek: doğru yola erdirmek (bk. h-d-y) hüsn-ü intizam: güzel bir düzenlilik (bk. ḥ-s-n; n-ẓ-m) hüsn-ü temasül: güzel benzeyiş (bk. ḥ-s-n;)
i’câz-ı beyan: açıklamanın mu’cizeliği (bk. a-c-z; b-y-n) iktifa: yetinme imtizac: kaynaşma, uyuşma irşadî: irşadla, doğru yolu göstermeyle ilgili (bk. r-ş-d) isal etmek: ulaştırmak istihdam edilmek: çalıştırılmak ittihad: birlik izah etmek: açıklamak izahat: izahlar, açıklamalar kâinat: evren, yaratılan herşey (bk. k-v-n) kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i istikamet: tam ve mükemmel doğruluk (bk. k-m-l) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) maraz: hastalık mecmu-u Kur’ân: Kur’ân’ın tamamı (bk. c-m-a) muhatabîn: muhataplar (bk. ḫ-ṭ-b) mücelled: ciltli kitap mükerrer: tekrarla, defalarca münasip: uygun (bk. n-s-b) müstakim: dosdoğru müşevveşiyet: karışıklıklar müteaddit: çeşitli mütebâid: birbirinden uzak mütederriç: derece derece mütefavit: farklı, çeşitli mütegayir: değişik, birbirine zıt
mütehalif: birbirine uymayan mütekellim: konuşan (bk. k-l-m) mütenevvi: çeşitli müteveccihen: yönelmiş olarak nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) rânâ: güzel, hoş risale-i Arabiye: Arapça risale (bk. r-s-l) sair: diğer sakam: hastalık selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) selim: sağlam, doğru (bk. s-l-m) sual-i vâhid: tek soru (bk. v-ḥ-d) suhulet-i beyan: açıklama kolaylığı (bk. b-y-n) tavzih etmek: açıklamak tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) tenezzülât-ı kelâm: sözün muhatapların seviyelerine uygun olarak ayarlanması (bk. n-z-l; k-l-m) vâzıh: açık, âşikâr vuzuh-u ifhâm: anlatım açıklığı yektâ: eşsiz zâhir: görünen (bk. ẓ-h-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– İkinci Şule – BİRİNCİ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Hem Kur’ân, merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder -tâ hevesât-ı rezilenin ayağı altında, o şefkat madenleri zillet çekmesinler; âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 7.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4.
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– BEŞİNCİ LEM’A – BEŞİNCİ IŞIK.
“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 8,
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
İKİNCİ ŞUA
Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.
…
BEŞİNCİ LEM’A:
Kur’ân’ın üslûp ve îcâzındaki câmiiyet-i harikadır. Bunda Beş Işık var.
…
BEŞİNCİ IŞIK:
Kur’ân’ın makàsıd ve mesâil, maânî ve esâlib ve letâif ve mehâsin cihetiyle câmiiyet-i harikasıdır. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın sûrelerine ve âyetlerine ve hususan sûrelerin fâtihalarına, âyetlerin mebde’ ve maktalarına dikkat edilse görünüyor ki, belâğatlerin bütün envâını, fezâil-i kelâmiyenin bütün aksâmını, ulvî üslûpların bütün esnâfını, mehâsin-i ahlâkiyenin bütün efradını, ulûm-u kevniyenin bütün fezlekelerini, maarif-i İlâhiyenin bütün fihristelerini, hayat-ı şahsiye ve içtimaiye-i beşeriyenin bütün nâfi düsturlarını ve hikmet-i âliye-i kâinatın bütün nuranî kanunlarını cem etmekle beraber, hiçbir müşevveşiyet eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnâs-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münakaşa, bir karışık çıkmamak, kahhar bir nizam-ı i’câzînin işi olabilir.
Elhak, bütün bu câmiiyet içinde şu intizamla beraber, geçmiş yirmi dört adet Sözlerde izah ve ispat edildiği gibi, cehl-i mürekkebin menşei olan âdiyat perdelerini keskin beyanatıyla yırtmak, âdet perdeleri altında gizli olan harikulâdeleri çıkarıp göstermek ve dalâletin menbaı olan tabiat tâğutunu burhanın elmas kılıcıyla parçalamak ve gaflet uykusunun kalın tabakalarını ra’d-misal sayhalarıyla dağıtmak ve felsefe-i beşeriyeyi ve hikmet-i insaniyeyi âciz bırakan kâinatın tılsım-ı muğlâkını ve hilkat-i âlemin muammâ-yı acibesini fetih ve keşfetmek, elbette hakikat-bîn ve gayb-âşinâ ve hidayet-bahş ve haknümâ olan Kur’ân gibi bir mu’cizekârın harikulâde işleridir.
Evet, Kur’ân’ın âyetlerine insafla dikkat edilse görünüyor ki, sair kitaplar gibi bir iki maksadı takip eden tedricî bir fikrin silsilesine benzemiyor. Belki, def’î ve âni bir tavrı var. Ve ilka olunuyor bir gidişatı var. Ve beraber gelen herbir taifesi, müstakil olarak uzak bir yerden ve gayet ciddî ve ehemmiyetli bir muhaberenin tek tek, kısa kısa bir surette geldiğinin nişanı var. Evet, kâinatın Hâlıkından
âdet: alışkanlık âdiyat: alışılmış şeyler aksâm: kısımlar belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) burhan: güçlü delil câmiiyet: kapsayıcılık (bk. c-m-a) câmiiyet-i harika: harika kapsamlılık (bk. c-m-a) cehl-i mürekkeb: bilmediği halde kendini bilmiş sayma cem etmek: toplamak (bk. c-m-a) cihet: yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) def’î: birden bire, âni ecnâs-ı muhtelife: çeşitli cinsler efrad: fertler (bk. f-r-d) elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) envâ: türler, çeşitler esâlib: üsluplar esnâf: sınıflar fâtiha: başlangıç, açılış kısmı felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdiği fikir, felsefe fetih: açmak fezâil-i kelâmiye: sözün üstünlükleri (bk. f-ḍ-l; k-l-m) fezleke: hülasa, öz gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b)
hakikat-bîn: hakikatı gören (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haknümâ: hakkı ve doğruyu gösteren (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hayat-ı şahsiye: şahsî hayat (bk. ḥ-y-y) hidayet-bahş: hidâyet veren (bk. h-d-y) hikmet-i âliye-i kâinat: evren ile ilgili yüksek bilgi (bk. ḥ-k-m; k-v-n) hikmet-i insaniye: insanların ortaya koyduğu ilim (bk. ḥ-k-m) hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) içtimaiye-i beşeriye: insanlığın toplum hayatı (bk. c-m-a) ilka: vahiyle indirilme, kalbe bırakılma insaf: merhamet ve adalet dairesinde hareket intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) izah: açıklama kahhar: herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten (bk. ḳ-h-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) keşfetmek: gizli birşeyi ortaya çıkarmak (bk. k-ş-f) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) letâif: güzellikler, hoşluklar (bk. l-ṭ-f) maânî: mânâlar (bk. a-n-y)
maarif-i İlâhiye: İlâhî bilgiler (bk. a-r-f; e-l-h) makàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d) maksad: gaye, amaç (bk. ḳ-ṣ-d) makta: durak yeri mebde’: başlangıç mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mehâsin-i ahlâkiye: ahlâk güzellikleri (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ) menba: kaynak menşe: kaynak, esas mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) mu’cizekâr: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) muammâ-i acibe: hayret verici, bilinmeyen sır muhabere: haberleşme müstakil: bağımsız, başlıbaşına müşevveşiyet: karışıklık nâfî: faydalı, yararlı nizam-ı i’câzî: mu’cize olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-c-z) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) ra’d-misal: şimşek gibi (bk. m-s̱-l) sayha: sesleniş, kükreyiş silsile: zincir suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabiat tâğutu: tabiat putu (bk. ṭ-b-a) tedricî: yavaş yavaş, derece derece tılsım-ı muğlâk: anlaşılması zor sır ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler (bk. a-l-m; k-v-n) ulvî: yüce üslûp: ifade tarzı
başka kim var ki, bu derece kâinat ve Hâlık-ı Kâinatla ciddî alâkadar bir muhabereyi yapabilsin? Hadsiz derece haddinden çıkıp Hâlık-ı Zülcelâli kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinatı doğru olarak konuştursun?
Evet, Kur’ân’da Kâinat Sâniinin pek ciddî ve hakikî ve ulvî ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor; taklidi ima edecek hiçbir emare bulunmuyor. O söyler ve söylettirir. Farz-ı muhal olarak, Müseylime gibi hadsiz derece haddinden çıkıp taklitkârâne o izzet ve ceberut sahibi olan Hâlık-ı Zülcelâlini kendi fikriyle konuşturup ve kâinatı onunla konuştursa, elbette binler taklit emareleri ve binler sahtekârlık alâmetleri bulunacaktır. Çünkü en pest bir halinde en yüksek tavrı takınanların her hâleti taklitçiliğini gösterir.
“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4.
alâmet: iz, işaret Asr-ı Saadet: Peygamberimiz (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle ceberut: büyüklük ve haşmet (bk. c-b-r) cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) emâre: işaret, iz emin: güvenilir (bk. e-m-n) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) farz-ı muhal: olmayacak şeyi olacakmış gibi düşünme hadsiz: sınırsız hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlât: haller, durumlar hâlet: durum, hal Hâlık-ı Kâinat: kâinatın yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve şeref sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hasıl olmak: ortaya çıkmak i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b) İncil: Hz. İsâ’ya indirilen kitap izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kasem: yemin Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mazi: geçmiş zaman muhabere: haberleşme
muvafık: uygun Müseylime: (bk. bilgiler) pest: aşağı Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) şavk: ışık, parıltı şebâbiyet: tazelik, gençlik şua: parıltı taklitkârâne: taklik ederek tasdik: doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ) Tevrat: Hz. Musa’ya indirilen kitap ulvî: yüce ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vukuat: olaylar zaman-ı Âdem: Hz. Âdem’in zamanı zikretmek: anmak, belirtmek
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA – BEŞİNCİ LEM’A – BEŞİNCİ IŞIK, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Kur’an, gark olan Firavuna der: “Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim” (Yunus Sûresi, 10:92) ünvanıyla, … şu asr-ı âhirde, o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu’cizâne bir işaret-i gaybiyyeyi bir lem’a-i İ’cazı ve bu tek kelime bir mu’cize olduğunu ifade eder. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 7.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.