
İlahi Vahyin Evrensel Dengesi
Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in mucizevi anlatım gücünü ve kainatın hakikatlerini ifade etmedeki eşsiz dengesini ele almaktadır.
Kur’an’ın ayetleri, karanlık bir cahiliye dönemini aydınlatan manevi nurlar olarak betimlenmekte ve varlık alemini birer zikir ehline dönüştürdüğü vurgulanmaktadır.
Metinde kullanılan muazzam bir ağaç benzetmesi, Kur’an’ın yaratılışın başlangıcından sonuna kadar tüm detayları birbiriyle uyumlu ve kusursuz bir nizam içinde tasvir ettiğini göstermektedir.
Bu bütüncül bakış açısı, metne göre, ancak her şeyi aynı anda kuşatan ilahi bir ilmin eseri olabilir.
İslam’ın esasları ve imanın şartları arasındaki bu sarsılmaz tenasüp ve denge, Kur’an’ın insanüstü bir kelam olduğunun en güçlü kanıtı olarak sunulur.
Sonuç olarak, Kur’an’ın varlık tılsımını çözen ve eşyayı hakiki mahiyetiyle tarif eden tek rehber olduğu ifade edilmektedir.
NotebookLM
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Üçüncü Şule
Üç Ziyası var.
BİRİNCİ ZİYA
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın büyük bir vech-i i’câzı On Üçüncü Sözde beyan edilmiştir. Kardeşleri olan sair vücuh-u i’caziye sırasına girmek için bu makama alınmıştır.
İşte, Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini Kur’ân’ın nüzulünden evvel olan o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cumud-u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvîsinden
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
1
يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
2
gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem سَبَّحَ، يُسَبِّحُ sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar.
Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ
3
sayhasıyla, işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer
Dipnot-1
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Hadid Sûresi, 57:1.
Dipnot-2
“Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsi o Allah’ı tesbih eder ki, herşeyin hakikî sahibidir, her türlü noksandan münezzehtir, kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Cum’a Sûresi, 62:1.
Dipnot-3
“Yedi gök ve yer Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.
| asr-ı cahiliyet: cehâlet asrı, İslâmdan önceki asır ateşpare: ateş parçası beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n) câmid: cansız farz etmek: varsaymak gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l) hidayet: doğru ve hak yolda oluş, İslâmiyet (bk. h-d-y) hüşyar: uyanık i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kelime-i hikmetnümâ: hikmetli kelime (bk. k-l-m; ḥ-k-m) | kıyam etmek: ayağa kalkmak (bk. ḳ-v-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r) lisan-ı ulvî: yüce lisan mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mevcudat-ı âlem: âlemdeki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m) nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız neşr: yayma nüzul: iniş (bk. n-z-l) perde-i cumud-u tabiat: tabiatın donuk ve cansız perdesi (bk. ṭ-b-a) | sadâ: ses sahrâ-yı bedeviyet: göçebe Arapların yaşadığı çöl sair: diğer sayha: sesleniş şule: ışık vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z) zikretmek: Allah’ı anmak ziya: ışık, parlaklık zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve gaflet karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l) zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) |
nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ve ber ve bahir birer lisan, ve bütün hayvânat ve nebâtat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı didar eder. Yoksa, bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikini göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyetle veyahut sathî ve basit bir perde-i ülfetle baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en yüksek derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:
Gayet büyük ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmıştır. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görülmeyen—ve hâlâ görünmüyor—o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir âzasına mukabil bir resim çekse, bir hudut çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayet uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.
Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan dahi, hakikat-i mümkinâta dair—ki o hakikat, dünyanın iptidâsından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve Arştan ferşe, zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine
| acip: ilginç, hayret verici âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. c-l-y) arz: yer, dünya arz-ı didar: kendini gösterme âzâ: organlar bahir: deniz ber: kara cüz’: parça (bk. c-z-e) dekaik: incelikler derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) envâ-ı i’câz: mu’cizelik çeşitleri (bk. a-c-z) farz etmek: varsaymak ferş: yer gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b) gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i mümkinât: yaratılanların, var edilenlerin gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-k-n) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z) | ihata etmek: kuşatmak, kapsamak iptidâ: başlangıç kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mahiyet: özellik, temel iç yapı malûm: bilinen (bk. a-l-m) mebde’: başlangıç mezkûr: sözü geçen mukabil: karşılık muvafık: uygun muvazenet: denge (bk. v-z-n)münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) müntehâ: en son nokta mürur-u zaman: zamanın geçmesi nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebâtat: bitkiler neşretmek: yaymak nevi: çeşit neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m) nihayet: son nur-u hakikat-edâ: gerçeği gösteren nur (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) | perde-i gayb: gayb perdesi (bk. ğ-y-b) perde-i ülfet: alışkanlık perdesi sathî: yüzeysel suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) şems: güneş tabaka-i mesturiyet: gizlilik tabakası tasvir etmek: resmini yapmak (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) tersim etmek: resimlemek tersimat: resimlemeler ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f) uzuv: organ zemzeme-i i’câz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z) zerre: atom zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) |
dair—beyanat-ı Kur’âniye o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir suret vermiştir ki, bütün muhakkikler nihayet-i tahkikinde Kur’ân’ın tasvirine “Mâşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Kerîm” demişler.
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى
1
temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edilmekle, o şecere-i nuraniyenin daire-i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenâhi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı
يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ
2
فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى
3
hududundan tut, ta
وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ
4
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ
5
hududuna kadar intişar etmiş o hakikat-i nuraniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple, birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan eder ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Kur’âniyeye karşı “Sübhânallah” deyip “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.
Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin
Dipnot-1
“En yüce misaller Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.
Dipnot-2
“O, kişiyle kalbinin arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.
Dipnot-3
“Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Odur.” En’âm Sûresi, 6:95.
Dipnot-4
“Gökler Onun kudret eliyle dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.
Dipnot-5
“Gökleri ve yeri altı günde yarattı.” Hûd Sûresi, 11:7.
| ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m) barekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) cevelân: dolaşma, gezme daire-i azamet: büyüklük dairesi (bk. a-ẓ-m) daire-i imkân: varlığı da yokluğu da eşit olan daire, kâinat (bk. m-k-n) daire-i melekût: eşyanın iç yüzüyle alakalı daire, gayb dairesi (bk. m-l-k) daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan varlığı zorunlu olan İlâhlık dairesi (bk. v-c-b) ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenab-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ) | esmâ ve sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın isim ve sıfatları (bk. s-m-v; v-ṣ-f; e-l-h) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) fethetmek: açma fezâ-yı ıtlak: uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay (bk. ṭ-l-ḳ) gayat: gayeler gayr-ı mütenâhi: sonsuz hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Allah’ın isimlerinin, sıfatlarının, işlerinin ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; f-a-l) hakikat-i nuraniye: nurlu gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r) hudud: sınır, uç hudud-u icraat: icraatın sınırı hudud-u kibriya: büyüklüğün hududu (bk. k-b-r) ihata etmek: kuşatmak intişar etmek: yayılmak keşif: açığa çıkarma (bk. k-ş-f) mâşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış muammâ-yı hilkat: yaratılıştaki sır ve gizlilikler (bk. ḫ-l-ḳ) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ) | muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mutabık: uygun nihayet-i tahkik: araştırmanın sonu (bk. ḥ-ḳ-ḳ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) şecere-i azîme: büyük ağaç (bk. a-ẓ-m) şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r) şecere-i tûbâ-i nur: nurlu tûbâ ağacı (bk. n-v-r) şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye: Allah’ın işleri ve fiilleri (bk. ş-e-n; f-a-l; r-b-b) tasdik etmek: doğruluğunu onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: resimleme; anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) tevahhuş: korkmak, ürkmek tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n) uzuv: organ |
birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir münasebet tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı, en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza ettiğine delil ise, o Kur’ân-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve işârat ve rümuzundan çıkan şeriat-ı kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve rasaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ…
| âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âdâb: edep kuralları akl-ı beşer: insan aklı âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n) bahusus: özellikle beşer: insan beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) burhan-ı kàtı’: sağlam delil cemî: bütün (bk. c-m-a) cerh edilmek: çürütülmek cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n) erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n) eşya: şeyler, varlıklar ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m) felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe gayât: gayeler hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâsiyet: özellik hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m) | hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) idrak: anlayış, kavrayış ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e) ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) istinad: dayanma (bk. s-n-d) işârat: işaretler izah: açıklama izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b) Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a) mahiyet: öz nitelik, özellik mertebe: derece mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) | müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d) müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) nusus: nasslar, açık hükümler rasanet: sağlamlık rümuz: işaretler, semboller sair: diğer Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) semerât: meyveler sukut etmek: alçalmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l) şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m) tafsilen: ayrıntılı olarak tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f) tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r) teferruat: ayrıntılar temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vücuh: vecihler, yönler |
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Üçüncü Şule – BİRİNCİ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://erisale.com/#content.tr.1.584
https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/584
CUMARTESİ DERSLERİ

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
CUMARTESİ DERSLERİ
- Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. – Sözler 25.2.3.1.
- Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.
- Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.
- “Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür.” Mücâdele Sûresi, 58:1. – Sözler 25.2.2.9.
- Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.
