25. Söz – İkinci Zeyl: Kur’ân‑ı Mu’cizü’l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:

25. Söz – İkinci Zeyl: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
25. Söz – İkinci Zeyl: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
25. Söz – İkinci Zeyl: Kur’ân‑ı Mu’cizü’l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:

Bu metin ve videolar, Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke ve Medine dönemlerinde nazil olan sureleri arasındaki belâgat ve üslup farklılıklarını hikmetleriyle açıklamaktadır. 

Mekki ayetlerin inanç esaslarını pekiştirmek amacıyla daha kısa, sarsıcı ve tekrara dayalı bir üslup benimsediği, Medeni ayetlerin ise toplumsal kuralları ve şerî hükümleri ehl-i kitaba hitaben daha sade ve ayrıntılı anlattığı ifade edilmektedir.

Yazar, Medine’deki detaylı anlatımların sonunda yer alan esma-i hüsna ve tevhid cümlelerinin, cüzi meseleleri külli hakikatlere bağlayan mucizevi birer düğüm olduğunu savunur. 

Risale-i Nur eserlerinden örneklerle desteklenen bu izah, Kur’ân’ın her iki dönemde de hitap ettiği kitlenin ihtiyacına göre en uygun ve eşsiz ifade biçimlerini kullandığını kanıtlamayı amaçlar.

Böylece ilahi kelamın hem bir hukuk kitabı hem de bir zikir ve akide rehberi olma vasfı vurgulanmaktadır.

NotebookLM

PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Zeyl

Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi

Emirdağ Çiçeği

Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:

Mekke’de, birinci safta muhâtap ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i’câzlı, muknî, kanâat verici bir icmâl ve tespit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i’câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde’ ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede‥ belki bazen bir harfte ve takdim-tehir, târif-tenkîr ve hazf‑zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli ispat eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.

Risalei’n‑Nur ve bilhassa Kur’ânın kırk vech‑i i’câzını icmâlen ispat eden Yirmi beşinci Söz – zeyilleriyle beraber – ve nazmındaki vech‑i i’câzı hârika bir tarzda beyân ve ispat eden Arabî Risalei’n‑Nurdan İşârâtü’l‑İ’câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i’câz‑ı îcâzî vardır.

Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtap ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl-i kitap olduğundan, muktezâ-yı belâğat ve irşat ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslup ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşeleri ve sebepleri olan cüz’iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslupla beyânât içinde, Kur’ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz’î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz’î hâdise‑i şer’iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile temin eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.

Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen

اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Muhakkak ki Allah herşeye kàdirdir.

ayet

Bakara Sûresi, 2:20

اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilir.

ayet

Ankebût Sûresi, 29:62

وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar.

ayet

Rum Sûresi, 30:27

وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ

Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır.

ayet

Rum Sûresi, 30:5

gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmi beşinci Söz’ün İkinci Şûlesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mûcize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de ispat etmiş.

Evet, Kur’ân, o teferruât‑ı şer’iye ve kavânîn-i içtimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur’ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makâsıd-ı irşadiye-i Kur’âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak, mûcizâne bir cezâlet izhâr eder.

Bazen iki kelimede, meselâ;

رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

Âlemlerin Rabbi.

ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.

Meselâ:

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ

Gökleri ve yeri yarattı.

ayet

En’âm Sûresi, 6:1

âyetinden sonra

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ

O geceyi gündüze, gündüzü de geceye geçirir.

ayet

Hadîd Sûresi, 57:6

âyetinin akabinde

وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

O, kalplerde olanı bilir.

ayet

Hadîd Sûresi, 57:6

der. “Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz’î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşatkâr bir mükâlemeye döner.

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmibesinci-soz-mucizat-i-kuraniye-risalesi-ikinci-zeyl-emirdag-cicegi#3694

https://erisale.com/#content.tr.1.612


25. Söz – Birinci Zeyl: Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve ona yetişilmez.

25. Söz – Birinci Zeyl: Evet, bir kelâm, "Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?" denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur'ân'ın misli olamaz ve ona yetişilmez.
25. Söz – Birinci Zeyl: Evet, bir kelâm, "Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?" denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur'ân'ın misli olamaz ve ona yetişilmez.
25. Söz – Birinci Zeyl: Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve ona yetişilmez.

Sunulan metin, Kur’an-ı Kerim’in ilahi kaynağını ve sarsılmaz hakikatini kanıtlayan çeşitli delilleri kapsamlı bir şekilde ele almaktadır.

Eser, mukaddes kitabın hem manevi derinliğini hem de akli ve vicdani dayanaklarını “altı cihet” prensibi üzerinden açıklamaktadır.

Metinde Kur’an’ın beşer kelamı olamayacağı, belagatiyle edebiyatçıları aciz bırakması ve her tabakadan insana hitap etmesi gibi mucizevi yönleri vurgulanmaktadır.

Ayrıca, İslam peygamberinin hayatındaki tezahürler ve Risale-i Nur gibi tefsirlerin bu hakikatleri ispat eden çalışmaları kaynak gösterilmektedir.

Sonuç olarak kaynak, Kur’an’ın kainatın yaratıcısından gelen evrensel bir rehber ve eşsiz bir mucize olduğunu ilan etmektedir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Birinci Zeyl

Altıncı Nokta:

Kur’ân’ın altı ciheti nuranîdir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir,

Evet, altında hüccet ve burhan direkleri, üstünde sikke-i i’caz lem’aları, önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta-i istinadı vahy-i semâvî hakikatleri, sağında hadsiz ukul-ü müstakîmenin delillerle tasdikleri, solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itminanları ve samimî incizapları ve teslimleri, Kur’ân’ın fevkalâde hârika, metin ve hücum edilmez bir kal’a-i semaviye-i arziye olduğunu ispat ettikleri gibi altı makamdan dahi, onun ayn-ı hak ve sadık olduğunu ve beşerin kelâmı olmadığını ve yanlışı bulunmadığını imza eden, başta, bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın Mutasarrıfı, o Kur’ân’a, âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimâne bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakiyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi; İslâmiyetin menbaı ve Kur’ân’ın tercümanı olan zâtın (a.s.m.) herkesten ziyade ona itikad ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i nâimanede bulunması ve sâir kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakikî hâdisât-ı kevniyeyi gaybiyâne, Kur’ân ile tereddütsüz ve itminan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında, hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercüman bütün kuvvetiyle, Kur’ân’ın herbir hükmünü öyle iman ve tasdik edip hiçbir şey onu sarsmaması dahi Kur’ân’ın semâvî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîminin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.

Hem nev-i insanın humsu, belki kısm-ı âzamı, göz önündeki o Kur’ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikatperestâne ve müştakane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vakıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve melek ve ruhanîler


âdet: alışkanlık
âlem: dünya (bk. a-l-m)
aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
ayn-ı hak ve sadık: doğru ve gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṣ-d-ḳ)
beşer: insan
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
burhan: sağlam, mantıkî delil
cihet: yön, taraf
dindarâne: dindarca
düstur-u faaliyet: faaliyet prensibi, kuralı (bk. f-a-l)
emare: belirti, işaret
fevkalâde: olağanüstü
gaybiyâne: gizli bir âlemden olarak (bk. ğ-y-b)
hadisât-ı kevniye: yaratılışa ve oluşa ait olaylar (bk. k-v-n)
hadsiz: sayısız, sınırsız
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikatperestâne: hakkı ve hakikatı severcesine (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkimâne: hükmeder bir şekilde (bk. ḥ-k-m)
hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakkaniyetli: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık-ı Rahîm: sınırsız rahmet sahibi ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; r-ḥ-m)
himaye: koruma
humsu: beşte biri
hüccet: sağlam delil
ihtiram: saygı gösterme (bk. ḥ-r-m)
incizap: cezbedilme, kapılma
irtibat: bağlılık
itikad: inanma
itminan: tam kanaatle inanma
ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek
izale etmek: ortadan kaldırmak, gidermek
izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kal’a-i semaviye-i arziye: dünyanın semâya ait kalesi (bk. s-m-v)
kelâm: söz (bk. k-l-m)
keşfiyat: keşifler, gizli hakikatlerin ortaya çıkması (bk. k-ş-f)
kısm-ı âzam: büyük bir kısmı (bk. a-ẓ-m)
lem’a: parıltı
makam-ı hürmet: hürmet ve saygı makamı (bk. ḥ-r-m)
makbul: kabul gören, geçerli
menba: kaynak
mertebe-i muvaffakiyet: başarı derecesi
metin: sağlam
Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k)
müfteri: iftiracı
müncezibâne: kendini kaptırarak
müştakane: şevkle, çok isteyerek
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nev-i insan: insanlık
nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d)
nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
nüzûl: iniş (bk. n-z-l)
ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ)
saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
sâir: diğer
selim: sağlam, doğru (bk. s-l-m)
semâvî: İlahî, vahiyle gelen (bk. s-m-v)
sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ)
sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z)
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
ukul-ü müstakîme: doğru yolda olan akıllar
ümmiyet: okuma yazma bilmeme
vahy-i semâvî: Allah tarafından peygambere gelen vahiy (bk. v-ḥ-y; s-m-v)
vakıa: olay
vaziyet-i nâimane: uyku hâli, uykulu vaziyet
ziyade: çok, fazla

dahi tilâveti vaktinde pervane gibi etrafında hakperestâne toplanmaları, Kur’ân’ın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.

Hem, nev-i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmiden tut, tâ en zeki ve âlime kadar herbirisi Kur’ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzer fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhassa Şeriat-ı Kübrânın büyük müçtehidleri ve usulüddin ve ilm-i kelâmın dâhi muhakkikleri gibi her taife, kendi ilmine ait bütün hâcâtını ve cevaplarını Kur’ân’dan istihraç etmeleri, Kur’ân menba-ı hak ve maden-i hakikat olduğuna bir imzadır.

Hem edebiyatça en ileri bulunan Arap edipleri şimdiye kadar Müslüman olmayanlar muarazaya pek çok muhtaç oldukları halde, Kur’ân’ın i’câzından yedi büyük vechi varken, yalnız birtek vechi olan belâğatinin, tek bir sûrenin mislini getirmekten istinkâfları; ve şimdiye kadar gelen ve muaraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhur belîğlerin ve dâhi âlimlerin, onun hiçbir vech-i i’câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri, Kur’ân mu’cize ve tâkat-i beşerin fevkinde olduğuna bir imzadır.

Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve ona yetişilmez. Çünkü, Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi ve bütün kâinatın Hâlıkının hitabı ve konuşması; ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek hiçbir emare bulunmayan bir mukâlemesi; ve bütün insanların, belki bütün mahlûkatın namına meb’us ve nev-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs’at-i imanı koca İslâmiyeti tereşşuh edip sahibini Kàb-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedâniyeye mazhariyetle nüzul eden;


âcizâne: âciz ve güçsüz bir şekilde (bk. a-c-z)
âmi: cahil
belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ)
beliğ: belagâtçi, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ)
bilhassa: özellikle
cihet: yön
dâhi: son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi
edip: edebiyatçı
emare: belirti, işaret
fehmetmek: anlamak
fen ve ulûm-u İslâmiye: İslâmî ilimler ve fenler (bk. a-l-m; s-l-m)
fevkinde: üstünde
gabî: anlayışı kıt, zekâsı az
hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakperestâne: hakkı üstün tutarcasına (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık: herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hisse: pay
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
ihsas etmek: hissettirmek
ilm-i kelâm: kelâm ilmi (bk. a-l-m; k-l-m)
istihraç etmek: çıkarmak
istinkâf: çekimser kalma, uzak durma
Kàb-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Cenab-ı Hak ile görüşmüştür (bk. ḳ-v-b)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kelâm: söz (bk. k-l-m)
kuvvet ve vüs’at-i iman: imanın kuvveti ve genişliği (bk. e-m-n)
maden-i hakikat: gerçeklerin ve doğruların kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
makbuliyet: kabul edilmiş olma
mazhariyet: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r)
meb’us: gönderilmiş, görevli
menba-ı hak: hakkın ve doğrunun kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
muâraza: sözle mücadele
muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
muhatab-ı samedâniye: Allah’ın muhatabı (bk. ḫ-ṭ-b; ṣ-m-d)
mukâleme: konuşma (bk. k-l-m)
müçtehid: içtihad eden, âyet ve hadislerden hüküm çıkaran âlim (bk. c-h-d)
namdar: şan ve şöhret sahibi
nev-i beşer: insanlık
nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l)
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
sükût etme: sessiz kalma
Şeriat-ı Kübrâ: İslâmın büyük ve yüce kanunları (bk. ş-r-a; k-b-r)
taife: topluluk
takât-i beşer: insanın gücü
tasannu: yapmacıklık (bk. ṣ-n-a)
tereşşuh: sızıntı
tezahür etme: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r)
tilâvet: okuma
ulviyet: yücelik
umum: bütün
usulüddin: din usulü, kelâm
vech: yön
vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)

ve saadet-i dâreyne dair ve hilkat-i kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksatlara ait mesâili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan imanını beyan ve izah eden; ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan San’atkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın elbette misl ini getirmek mümkün değildir ve derece-i i’câzına yetişilmez.

Hem, Kur’ân’ı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk, hattâ yetmiş cilt olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemanın senetleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur’ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âli mânaları ve umûr-u gaybiyenin her nev’inden kesretli, gaybî ihbarları izhar ve ispat etmeleri; ve bilhassa Risale-i Nur’un yüz otuz kitabı herbiri, Kur’ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini kat’î burhanlarla ispat etmesi; ve bilhassa Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin harikalarından çok şeyleri Kur’ân’dan istihraç eden Yirminci Sözün İkinci Makamı; ve Risale-i Nur’a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşarât-ı Kur’âniye namındaki Birinci Şuâ; ve huruf-u Kur’âniye ne kadar muntazam, esrarlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumuzât-ı Semaniye nâmındaki sekiz küçük risaleler; ve Sûre-i Fethin âhirki âyeti beş vech ile ihbar-ı gaybî cihetinde mu’cizeliğini ispat eden küçücük bir risale gibi Risale-i Nur’un herbir cüz’ü, Kur’ân’ın bir hakikatini, bir nurunu izhar etmesi, Kur’ân’ın misli olmadığına ve mu’cize ve harika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâmü’l-Guyûbun kelâmı bulunduğuna bir imzadır.

İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen Kur’ân’ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hakimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak, zemin yüzünü dahi


âhir: son (bk. e-ḫ-r)
âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b)
âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d)
âlî: yüce, yüksek
Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri bilen Allah (bk. a-l-m; ğ-y-b)
azametli: büyük, haşmetli (bk. a-ẓ-m)
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
bilhassa: özellikle
burhan: delil
cihet: yön, taraf
cüz’: kısım, parça (bk. c-z-e)
derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z)
esrar: sırlar
gaybî: bilinmeyen (bk. ğ-y-b)
hadsiz: sayısız
hakaik-i İslâmiye: İslâmın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakimiyet-i nuraniye: nurlu hakimiyet (bk. ḥ-k-m; n-v-r)
hâsiyet: özellik, hususiyet
haşmetli: görkemli, büyük
hilkat-i kâinat: kâinatın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n)
huruf-u Kur’âniye: Kur’ân’ın harfleri
ihbar: haber verme
ihbar-ı gaybî: gayb âleminden haber vermek (bk. ğ-y-b)
istihraç: çıkarma
işârât: işaretler
işarât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın işaretleri
izhar: açığa çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kat’î: kesin
kelâm: söz (bk. k-l-m)
kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lisan: dil
maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l)
meziyet: üstün özellik
mezkûr: sözü geçen
misil: benzer (bk. m-s̱-l)
Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri (bk. a-c-z)
mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
müdakkik: dikkatli, inceden inceye araştıran
mütefennin: fen bilgini, ilim sahibi
nev’: çeşit
nükte: ince ve derin mânâ
Rabbânî: Rab olan Allah’a ait (bk. r-b-b)
risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l)
Rumuz-u Semaniye: Kur’ân’ın gizli sırları ile ilgili sekiz remzi; 29. Mektubun 8. Kısmı
saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
saltanat-ı kudsiye: kutsal saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ; ḳ-d-s)
senet: belge
şimendifer: tren
talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m)
tayyare: uçak
tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak (bk. f-s-r)
ulema: alimler (bk. a-l-m)
umûr-u gaybiye: gayba ait, bilinmeyen işler (bk. ğ-y-b)
vecih: yön
zemin: yer

bin üç yüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiramla devam etmesi; hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur’ân’ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on haseneyi ve on meyve-i bâki vermesi; hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi; ve mübarek vakitlerde her bir harfin nuru ve sevabı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:

İşte böyle her cihetle mu’cizatlı bu Kur’ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrar ve envârının tevâfukuyla ve semerat ve âsârının tetabukuyla, birtek Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle ispat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i imanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh etmişler.

İşte, bu yolcunun, Kur’ân’dan aldığı ders-i tevhid ve imana kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Yedinci Mertebesinde böyle,

لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ ِلاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَاْلاِنْسِ وَالْجَۤاۤنِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ فِى كُلِّ دَقِيقَةٍ بِكَمَالِ اْلاِحْتِرَامِ، بِأَلْسِنَةِ مِئَاۤتِ الْمَلاَيِينَ مِنْ نَوْعِ اْلاِنْسَانِ، اَلدَّاۤئِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰۤى اَقْطَارِ اْلاَرْضِ وَاْلاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ اْلاَعْصَارِ وَاْلاَزْمَانِ، وَالْجَارِى حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ اْلاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ فِى اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ اْلاِحْتِشَامِ… وَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ اْلاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ أَسْرَارِهِ وَأَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَۤائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ     

denilmiştir.


Dipnot-1

Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, melek ve ins ve cin türlerinin makbulü ve mergubu olan, her dakikada bütün âyetleri nev-i insandan yüz milyonların lisanında kemâl-i ihtiramla okunan, saltanat-ı kudsiyesi arzın ve âlemlerin aktarında ve zamanın ve asırların yüzlerinde devam eden, nuranî hâkimiyet-i mâneviyesi arzın yarısında ve beşerin beşte birinde on dört asırdır kemâl-i ihtişamla cârî olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, Kur’ân, müşahede ve ayân ile, kudsî ve semâvî sûrelerinin icmâı ve nurânî ve İlâhî âyetlerinin ittifakı ve esrar ve envârının tevafuku ve hakaik ve semerât ve âsârının tetabukuyla Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.


âsâr: eserler, ürünler
âyât: ayetler
ders-i tevhid: Allah’ın varlık ve birliğinden bahseden ders (bk. v-ḥ-d)
ehl-i iman: iman sahipleri (bk. e-m-n)
envâr: nurlar (bk. n-v-r)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
esrar: sırlar
hadsiz: sayısız
hasene: sevap (bk. ḥ-s-n)
hâsiyet: özellik, hususiyet
icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)
imtiyaz: farklılık, ayrıcalık
ittifak: birleşme, birlik
kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l; ḥ-r-m)
kudsî: kutsal (bk. ḳ-d-s)
meyve-i bâki: devamlı, kalıcı meyve (bk. b-ḳ-y)
mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)
mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k)
semerat: meyveler
seyyah: yolcu, gezgin
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r)
tereşşuh: sızma
tetabuk: uygunluk
tevâfuk: uygunluk
Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d)
vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)
vücud: varlık (bk. v-c-d)
ziyade: çok, fazla

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Zeyl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.602


CUMARTESİ DERSLERİ

25. Söz - Birinci Zeyl: Kur'ân'ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
25. Söz – Birinci Zeyl: Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

25. Söz – Birinci Zeyl: Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

25. Söz - Birinci Zeyl: Kur'ân'ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
25. Söz - Birinci Zeyl: Kur'ân'ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
25. Söz – Birinci Zeyl: Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

Bu metin, Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzını ve onun beşer kelâmı olamayacağını ispat eden derinlikli bir analizi sunmaktadır.

Eser, ilâhî kelâmın on dört asırdır tazeliğini korumasını, toplumsal ve ruhsal dönüşümler üzerindeki benzersiz etkisini ve sönmez bir güneş gibi hakikatleri aydınlatmasını konu edinir. 

Risale-i Nur perspektifiyle ele alınan metinde, Kur’ân’ın her asra yeni nazil olmuş gibi hitap eden belâğat harikası olduğu çeşitli delillerle temellendirilir.

Özellikle edebî üstünlüğü ve tekrarlanmasına rağmen usandırmayan manevî lezzeti, onun semâvî menşeinin en parlak işaretleri olarak vurgulanır.

Sonuç olarak kaynak, kâinatın yaratıcısı ile bu mukaddes kitap arasındaki kopmaz bağı rasyonel ve kalbî bir bütünlükle açıklar.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Birinci Zeyl

Makam itibâriyle Yirmi Beşinci Söze ilhak edilen zeyillerden Yedinci Şuânın Birinci Makamının On Yedinci Mertebesidir.

Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kainattan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki:

“Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim; ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.

Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel, mânevî i’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakaik-i Kur’âniyeyi mücahidâne neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki, onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Risale-i Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ân’ın kırk vech ile mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüşse, değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş. Her ne ise…

Kur’ân’ın vech-i i’câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risale-i Nur’a havale ederek, yalnız kısa bir işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.

Birinci Nokta:

Nasıl ki Kur’ân, bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikiyle, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın bir mu’cizesidir. Öyle


âhir: son (bk. e-ḫ-r)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
âyât-ı Furkaniye: Hak ile batılı ayıran Kur’ân’ın ayetleri (bk. f-r-ḳ)
beşer: insan
cihet: yön
hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkim: hükmeden, galip (bk. ḥ-k-m)
hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık: herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hüccet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın delili
i’câz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z)
ilhak: ekleme
kelâm: söz (bk. k-l-m)
kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lem’a: parıltı
menba: kaynak
merci: kaynak, başvurulacak yer
mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)
mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
muannid: inatçı
mücahidâne: cihad ederek (bk. c-h-d)
mülhid: dinsiz
müracaat etmek: başvurmak
nam: isim
neşretmek: yaymak
nükte: ince ve derin mânâ
risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l)
semâvî: vahiyle gelmiş (bk. s-m-v)
senâ etmek: övmek, yüceltmek
seyyah: yolcu
taharrî: araştırma, inceleme
tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r)
vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)
vecih: yön, şekil
zeyl: ilâve, ek

de, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle, Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ve Kur’ân kelâmullah olduğuna bir hüccet-i kàtıasıdır.

İkinci Nokta:

Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor, ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.

Üçüncü Nokta:

Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediplerin “Muallâkat-ı Seb’a” nâmıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”

Hem bedevî bir edip

 فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ 

âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen Müslüman mı oldun?” O dedi: “Hayır, ben bu âyetin belâğatine secde ettim.”2

Hem ilm-i belâğatın dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin edipler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki, “Kur’ân’ın belâğatı tâkat-i beşerin fevkindedir; yetişilmez.”3

Hem o zamandan beri, mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediplerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını


Dipnot-1

“Artık emrolunduğun şeyi açıkla.” Hicr Sûresi, 15:94.

Dipnot-2

El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 14:85.

Dipnot-3

El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 13:161.


Abdülkahir-i Cürcanî: (bk. bilgiler)
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
âyât: âyetler
bedevî: göçebe hayatı yaşayan
belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerin, halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ)
beliğ: belâğatçi, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ)
dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi
delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e)
edip: edebiyatçı
enaniyetli: bencil, gururlu
fevkalâde: olağanüstü
fevkinde: üstünde
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hayat-ı siyasiye: siyasî hayat (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı şahsiye: özel hayat (bk. ḥ-y-y)
hüccet-i kàtıa: sağlam ve kesin delil
icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)
idame: devam etme
ilm-i belâğat: belağat ilmi (bk. a-l-m; b-l-ğ)
inkılâp: değişim
inkişaf: açılma, gelişme (bk. k-ş-f)
istikamet: doğruluk
ittifak: birleşme, birlik
Kâbe: (bk. bilgiler)
kaside: şiir
kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m)
kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l)
kemâlât-ı ilmiye: ilimî mükemmellikler, olgunluklar (bk. k-m-l; a-l-m)
Lebid: İslâm öncesi cahiliye devrinde şiirleriyle meşhur bir şair
mağrur: gururlu
meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı
mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)
Muallâkat-ı Seb’a: yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları
mütefennin: bilgili, san’atkâr
mütemadiyen: sürekli olarak
nefis: kişinin kendisi; maddî lezzetleri hisseden güç (bk. n-f-s)
nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
saadet: mutluluk
secde: alın üzeri yere kapanmak
Sekkâkî: (bk. bilgiler)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şöhretşiar: şöhreti herkesçe bilinen
tâkat-i beşer: insan gücü
tasfiye: saflaştırma (bk. ṣ-f-y)
tebdil-i hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayatın değiştirilmesi (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
terakki: ilerleme, yükselme
tezkiye: temizleme, arındırma
Zemahşerî: (bk. bilgiler)
ziyade: çok, fazla

kıracak bir tarzda der: “Ya birtek sûrenin mislini getiriniz, veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz” diye ilân ettiği halde, o asrın muannid beliğleri birtek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri ispat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

Hem Kur’ân’ın dostları, Kur’ân’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle; ve düşmanları dahi, Kur’ân’a mukabele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âmi adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak.” Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek, mertebe-i belâğati, umumun fevkındedir.

Hattâ bir adam,

 سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 

âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin harika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.”

Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.”

O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki, mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâli, hadsiz, hudutsuz bir fezada, kararsız fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü:

Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinat, bir cami-i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayattarâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş-u huruşla mes’udâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşahede etti. Ve bu âyetin derece-i belâğatini zevk ederek, sair âyetleri buna kıyasla,


Dipnot-1

“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1.


âdi: sıradan
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
Arabî: Arapça
arz: yer, dünya
belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ)
cami-i kebir: büyük cami (bk. c-m-a; k-b-r)
câmid: cansız
cûş u huruş: neşe ve âhenk
derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ)
ezelî nutuk: Allah’ın ezelî konuşması (bk. e-z-l)
fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)
fevkinde: üstünde
feza: uzay
hadsiz: sınırsız
hâli: boş, ıssız
hayattarâne: canlı bir şekilde (bk. ḥ-y-y)
helâket: yok oluş
hudutsuz: sınırsız
ihtiyar: tercih, seçme (bk. ḫ-y-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
memnunâne: memnun bir şekilde
mertebe: derece
mertebe-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ)
mes’udâne: mutlu bir şekilde
mevcudât-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. a-l-m) (bk. v-c-d)
misl: benzer (bk. m-s̱-l)
muannid: inatçı
muaraza: sözle mücadele
muharebe: savaş
mukabele: karşılık
müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d)
sair: diğer
semâvât: gökler (bk. s-m-v)
sermedî ferman: sürekli, dâimi buyruk
seyyah: gezgin, yolcu
şevk: şiddetli arzu ve istek
şuursuz: bilinçsiz (bk. ş-a-r)
tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)
telâhuk-u efkâr: fikirlerin birikimi (bk. f-k-r)
telâkki edilen: kabul edilen
terakki etmek: ilerlemek
tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
umum: bütün, genel
zikir: Allah’ı anmak
zillet: alçaklık, aşağılık
zîşuur: şuur sahibi (bk. ẕî; ş-a-r)

Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

Dördüncü Nokta:

Kur’ân öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.

Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nazil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitap ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye, ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o, üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.

Beşinci Nokta:

Kur’ân’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi; öyle de, evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle şecere-i mübarekelerinin hayattar, feyizdar ve hakikatmedar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarikatleri ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri, Kur’ân’ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir harika olduğuna şehadet eder.


arz: yer, dünya
asfiya: Hz. Peygamberih yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y)
ayn-ı hak: hakkın ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
bilâfasıla: fasılasız, aralıksız
burhan: sağlam, mantıkî delil
câmiiyet: genişlik, kapsayıcılık (bk. c-m-a)
cenah: kanat, taraf
cihet: yön, taraf
darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü (bk. m-s̱-l)
delâlet: delil olma, ifade etme
evliya: veliler (bk. v-l-y)
feyizdar: feyizli, bereketli (bk. f-y-ḍ)
garabet: gariplik, hayret vericilik
hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikatmedar: doğruluk sebebi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halâvet: tatlılık, hoşluk
haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hikmet: sır, bilinmeyen nokta, sebep; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
himaye: koruma
hums: beşte bir
hüccet: sağlam delil
idame: devam ettirme
iktida: uyma
istilâ: kuşatma
ittiba: tabi olma, uyma
ittifak: birleşme, fikir birliğ
ikemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l ḥ-r-m)
kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
lem’a: parıltı
lisan-ı hâl: hal dili
mazi: geçmiş zaman
mebzuliyet: çokluk, bolluk
mecma-i hakaik: gerçeklerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ)
misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)
muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
müsellem: doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş
müstakbel: gelecek zaman
nazil olmak: inmek (bk. n-z-l)
nev-i beşer: insanlık
nısfı: yarısı
nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
semere: meyve
sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ)
sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z)
şebâbet: gençlik
şecere-i mübareke: mübarek ağaç (bk. b-r-k)
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
taife-i ilmiye: ilmiye sınıfı (bk. a-l-m)
tarikat: mânevî yol (bk. ṭ-r-ḳ)
tarz-ı beyan: açıklama tarzı (bk. b-y-n)
tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l)
tekrâr-ı tilâvet: okumanın tekrarı
tevafuk: uygunluk, denk gelme
teyid: doğrulama
tilâvet: okuma
üslûb-u ifade: ifade tarzı
velâyet: velilik (bk. v-l-y)
zemzeme-i belâğat: belâğat nağmesi (bk. b-l-ğ)
ziyadeleştirmek: artırmak

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Zeyl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.599


CUMARTESİ DERSLERİ

Sözler 25.3. Hatime: Bir mu'cize-i Kur'âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu'cizât-ı enbiya Kur'ân'ın bir nakş-ı i'câzını göstermiştir. Öyle de, Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla bir mu'cize-i Ahmediye (a.s.m.) olur ve bütün mu'cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur'ân'ın bir mu'cizesidir ki, Kur'ân'ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir; ve o nisbetin zuhuruyla herbir kelimesi bir mu'cize olur.
Sözler 25.3. Hatime: Bir mu’cize-i Kur’âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu’cizât-ı enbiya Kur’ân’ın bir nakş-ı i’câzını göstermiştir. Öyle de, Kur’ân, bütün mu’cizâtıyla bir mu’cize-i Ahmediye (a.s.m.) olur ve bütün mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ki, Kur’ân’ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir; ve o nisbetin zuhuruyla herbir kelimesi bir mu’cize olur.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. – Sözler 25.3.2.

İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. - Sözler 25.3.2.
İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. - Sözler 25.3.2.
İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. – Sözler 25.3.2.

Evrenin İki Yüzü

Bu metin, insan felsefesi ile Kur’an hikmetinin dünyaya bakış açıları arasındaki derin farkları çarpıcı bir saat benzetmesiyle ortaya koymaktadır. 

Beşerî felsefe, varlığın sadece dış yüzüne ve maddî özelliklerine odaklanarak yaratıcıyı ihmal ederken; Kur’an, her şeyin geçiciliğini vurgulayıp eşyayı Allah’ın isimlerine işaret eden birer mektup olarak okur.

Dünya hayatını saniyeleri ve dakikaları sürekli ilerleyen devasa bir saate benzeten yazar, kâinatın her an bir değişim ve fena içerisinde olduğunu savunur.

Kur’an ayetleri, maddenin donukluğunu kırarak insanın dikkatini eşyanın hakikatine ve ilahî sanata yöneltirken, maddeci felsefenin insanı gaflete düşüren sığlığını eleştirir.

Sonuç olarak eser, dünyayı kendi hesabına değil, Sâni-i Zülcelal adına sevmenin ve kâinat kitabının manasını kavramanın önemini ders vermektedir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Üçüncü Şule

İKİNCİ ZİYA

Hikmet-i Kur’âniyenin karşısında meydan-ı muarazaya çıkan felsefe-i beşeriyenin, hikmet-i Kur’ân’a karşı ne derece sukut ettiğini On İkinci Sözde izah ve bir temsil ile tasvir ve sair Sözlerde ispat ettiğimizden, onlara havale edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvazene ederiz. Şöyle ki:

Felsefe ve hikmet-i insaniye dünyaya sabit bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsilen bahseder. Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de,


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
âdâb: edep kuralları
akl-ı beşer: insan aklı
âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n)
bahusus: özellikle
beşer: insan
beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)
burhan-ı kàtı’: sağlam delil
cemî: bütün (bk. c-m-a)
cerh edilmek: çürütülmek
cihet: yön
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n)
erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n)
erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n)
eşya: şeyler, varlıklar
ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l)
felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m)
felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe
gayât: gayeler
hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâsiyet: özellik
hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
idrak: anlayış, kavrayış
ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e)
ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
işârat: işaretler
izah: açıklama
izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)
kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)
kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b)
Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a)
mahiyet: öz nitelik, özellik
mertebe: derece
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n)
münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d)
müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d)
nusus: nasslar, açık hükümler
rasanet: sağlamlık
rümuz: işaretler, semboller
sair: diğer
Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
semerât: meyveler
sukut etmek: alçalmak
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l)
şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m)
tafsilen: ayrıntılı olarak
tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f)
tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r)
teferruat: ayrıntılar
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş
vücuh: vecihler, yönler

icmâlen bahseder. Adeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.

Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâpçı olarak bakar. Mevcudatın mahiyetlerinden, surî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat Sâni tarafından tavzif edilen vezâif-i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâniin isimlerine ne vech ile ve nasıl delâlet ettiklerini ve evâmir-i tekvîniye-i İlâhiyeye karşı inkıyadlarını tafsilen zikreder.

İşte, felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur’âniyenin şu tafsil ve icmal hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir, göreceğiz. İşte, nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, kudret-i İlâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sabitiyetiyle beraber, daimî zelzele ve tagayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini tâdât eden bir iğnedir. İşte, zaman, dünyayı emvâc-ı zevâl üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır.

Şimdi, zamanın dünyaya verdiği şu şekille beraber, mekân itibarıyla dahi, yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir. Çünkü cevv-i hava mekânı çabuk tagayyür ettiğinden, bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlarla dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tagayyürü hükmünde bir tagayyür veriyor.

Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü, mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden, dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin, yüzü itibarıyla böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin


adem: yokluk
ayn-ı hakikat: gerçeğin kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
batn: iç
cevv-i hava: hava boşluğu
cibâl: dağlar
cihet: yön, taraf
delâlet: delil olma, işaret etme
emvâc-ı zevâl: kaybolup giden, yok olan dalgalar (bk. z-v-l)
evâmir-i tekvîniye-i İlâhiye: Allah’ın yaratılışa âit emirleri (bk. k-v-n; e-l-h)
felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe
fenâ: gelip geçicilik, ölümlülük (bk. f-n-y)
gayr-ı sabit: sabit olmayan
harekât: hareketler
hâsiyet: özellik
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
huruf: harfler
ıztırap: sıkıntı, aşırı elem
icmal: özetleme (bk. c-m-l)
icmâlen: kısaca, özetle (bk. c-m-l)
inkılâbat: büyük değişmeler
inkılâpçı: değişen
inkıyad: boyun eğme, itaat etme
istikbal: gelecek zaman
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kudret-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
mahiyet: öz, nitelik, özellik
mahz-ı hak: hakkın, doğrunun kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
mazi: geçmiş zaman
mekân-ı arz: yeryüzü (bk. m-k-n)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mevt: ölüm (bk. m-v-t)
nakış: süsleme, işleme (bk. n-ḳ-ş)
nebat: bitki
saat-i kübrâ: çok büyük saat (bk. k-b-r)
sabitiyet: sabitlik
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
seyyal: akıcı
seyyar: gezici
suret-i tagayyür: değişme şekli (bk. ṣ-v-r)
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
surî: görünüşteki
sür’aten: hızla
tâdât etmek: saymak
tafsil: ayrıntılandırma
tafsilen: ayrıntılı olarak
tagayyür: başkalaşma, değişme
tavzif edilmek: vazifelendirilmek
tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek
vecih: şekil, tarz
vezâif-i ubûdiyetkârâne: kulluğa yakışır şekilde yapılan vazifeler (bk. a-b-d)
vücud: varlık (bk. v-c-d)
zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r)
zaman-ı hazır: şimdiki zaman
zelzele: sarsıntı, deprem
zemin: yeryüzü
zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l)
zikretmek: belirtmek

çıkmaları ve hasflar vuku bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir, gösterir.

Dünya hanesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufâtın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tagayyürat gösterir ki, semâ dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tagayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi, çendan ağır ve geç oluyor, fakat herhalde geçici ve zevâl ve harabiyete karşı gittiğini gösteriyor.

İşte, dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler daim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tagayyürat, kalem-i kudretin mektubat-ı Samedâniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifatla gösteren, tazelenen âyineleridir.

İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor.

Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle

اَلْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ     

 وَالطُّورِ     وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ     2

 اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ     3

âyâtıyla pamuk gibi hallaç eder, atar.


Dipnot-1

“Çarpacak olan felâket. Nedir o çarpacak olan felâket?” Kària Sûresi, 101:1-2.

Dipnot-2

“Yemin olsun Tûr’a ve satır satır yazılı kitaba.” Tûr Sûresi, 52:1-2.

Dipnot-3

“Kıyamet koptuğu zaman.” Vâkıa Sûresi, 56:1.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âyât: âyetler
âyine: ayna
cazibedar: çekici
cilve-i şuûnat: Allah’ın iş ve tasarruflarının görünümü (bk. c-l-y; ş-e-n)
cumudet: katılık, sertlik
çendan: gerçi
ecram: gök cisimleri, yıldızlar
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
felsefe-i sakîme: hastalıklı felsefe; yanlış yoldaki felsefe
fenâ: yok oluş (bk. f-n-y)
fikr-i tabiat: tabiat fikri (bk. f-k-r; ṭ-b-a)
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harabiyet: yok oluş
harekât: hareketler
hasf: yerin çökmesi, göçmesi
hevesat: hevesler, gelip geçici arzu ve istekler
hikmet-i tabiiye: tabiatı konu alan fen ilmi (bk. ḥ-k-m; ṭ-b-a)
husufât: ay tutulmaları
incimad: donma
kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r)
kesafet ve küduret peyda etmek: katılaşmak ve bulanıklaşmak
küduret: bulanıklık
küsufat: güneş tutulmaları
lehviyat: eğlenceler, oyunlar
medeniyet-i sefihe: sefahate düşkün medeniyet
mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler, varlıklar (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
mürur edici: geçici
rıhlet: yolculuk, göç
rükün: esas, şart (bk. r-k-n)
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
sarhoşane: sarhoşçasına
semâ: gök (bk. s-m-v)
sukut: düşmek
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
tagayyürât: başkalaşmalar
tavsifat: vasıflandırmalar, özelliklerini ortaya koyma (bk. v-ṣ-f)
taz’if etmek: artırmak
tebeddülât-ı ahvâl: hallerin değişmesi
tetkikat-ı felsefe: felsefenin inceleme ve araştırmaları
vuku: olma, meydana gelme
zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l)
ziyade etmek: artırmak
zuhur: görünme (bk. ẓ-h-r)

اَوَ لَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 1  

اَفَلَمْ يَنْظُرُۤوا اِلَى السَّمَۤاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا 2  

اَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُۤوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا     3

gibi beyanatıyla o dünyaya şeffafiyet verir ve bulanmasını izale eder.

وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَۤا اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ 

اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ     5

gibi nurefşan neyyirâtıyla câmid dünyayı eritir.

اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ 6 ve

اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 7 ve

اِذَا السَّمَۤاءُ انْشَقَّتْ 8

وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ مَنْ شَۤاءَ اللهُ     9

mevt-âlûd tabirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhumesini parça parça eder.

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى اْلاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَۤاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَمَا كُنْتُمْ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ     10

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُرِيكُمْ اٰيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ     11

Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla, tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır.
İşte, Kur’ân’ın baştan başa, kâinata müteveccih olan âyâtı şu esasa göre gider.


Dipnot-1

“Onlar göklerin ve yerin ifade ettiği mânâlara bakmazlar mı?” A’râf Sûresi, 7:185.

Dipnot-2

“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina etmişiz?” Kaf Sûresi, 50:6.

Dipnot-3

“İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer bitişik idi?” Enbiyâ Sûresi, 21:30.

Dipnot-4

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadan ibarettir.” En’âm Sûresi, 6:32.

Dipnot-5

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.

Dipnot-6

“Gök yarıldığı zaman.” İnfitar Sûresi, 82:1.

Dipnot-7

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.

Dipnot-8

“Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.

Dipnot-9

“Sûra üfürülür. Ve Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.” Zümer Sûresi, 39:68.

Dipnot-10

“O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.” Hadid Sûresi, 57:4.

Dipnot-11

“De ki: Hamd Allah’a mahsustur; O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, işlediklerinizden habersiz değildir.” Neml Sûresi, 27:93.


âyât: ayetler
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
câmid: cansız, sert, katı
ebediyet-i mevhume: sonsuzluk kuruntusu (bk. e-b-d)
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
izale etmek: gidermek
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
mevt-âlûd: ölümcül, ölümle karışık (bk. m-v-t)
müteveccih: yönelmiş
neyyirât: nurlu hakikatler (bk. n-v-r)
nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r)
sayha: sesleniş
şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık
tabiat fikri: materyalist düşünce; tabiat için söylenen, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi (bk. ṭ-b-a)
tabir: ifade (bk. a-b-r)
tevlid etmek: doğurmak

Hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle, beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir, kâinat kitabının mânâlarını talim eder, hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufatın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyatta sarf ettirmiyor.


ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
aksâm-ı tevhid: tevhidin kısımları (bk. v-ḥ-d)
alâmet: belirti, işaret
âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b)
asfiya: Hz. Peygamber yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y)
bâtın: iç
beşer: insan
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
burhan: güçlü delil
cem etmek: toplamak (bk. c-m-a)
eâzım-ı insaniye: insanların ileri gelenleri (bk. a-ẓ-m)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
hakaik-ı âliye-i İlâhiye: İlâhî yüce hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h)
hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mahiyeti, aslı esası (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâsiyet: özellik, hususiyet
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hurufat: harfler
hükema: âlimler, filozoflar (bk. ḥ-k-m)
hükema-yı işrâkıyyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar (bk. ḥ-k-m)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
iktiza: gerektirme
işrâkıyyun: bilginin kaynağının manevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan felsefeciler
kat’iyen: kesinlikle
kavî: güçlü, kuvvetli
kemâl-i muvazene: tam bir denge (bk. k-m-l; v-z-n)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
levâzımât: gereklilikler
maarif: bilgiler (bk. a-r-f)
mâlâyâniyat: faydasız, boş şeyler
melekût: birşeyin iç yüzü, aslı, esası (bk. m-l-k)
merâtib: mertebeler, dereceler
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhtasar: kısa
muvazene: denge (bk. v-z-n)
münevver: nurlu (bk. n-v-r)
netâic-i efkâr: fikirlerin neticesi (bk. f-k-r)
nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)
nüfuz etme: geçme
rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ)
sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ)
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
sarf etmek: harcamak
sukut: alçalma, düşüş
şakirt: talebe
şuûnat: haller, fiil ve işler (bk. ş-e-n)
taksimü’l-a’mâl: işbölümü
talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m)
tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
ulviyet: yücelik
umur: işler
zahir: açık (bk. ẓ-h-r)
ziya: ışık

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Üçüncü Şule – İKİNCİ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.587

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/587


CUMARTESİ DERSLERİ

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'âniye beşerin ilm-i cüz'îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ... - Sözler 25.3.1.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'âniye beşerin ilm-i cüz'îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ... - Sözler 25.3.1.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'âniye beşerin ilm-i cüz'îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ... - Sözler 25.3.1.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.

İlahi Vahyin Evrensel Dengesi

Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in mucizevi anlatım gücünü ve kainatın hakikatlerini ifade etmedeki eşsiz dengesini ele almaktadır.

Kur’an’ın ayetleri, karanlık bir cahiliye dönemini aydınlatan manevi nurlar olarak betimlenmekte ve varlık alemini birer zikir ehline dönüştürdüğü vurgulanmaktadır.

Metinde kullanılan muazzam bir ağaç benzetmesi, Kur’an’ın yaratılışın başlangıcından sonuna kadar tüm detayları birbiriyle uyumlu ve kusursuz bir nizam içinde tasvir ettiğini göstermektedir.

Bu bütüncül bakış açısı, metne göre, ancak her şeyi aynı anda kuşatan ilahi bir ilmin eseri olabilir.

İslam’ın esasları ve imanın şartları arasındaki bu sarsılmaz tenasüp ve denge, Kur’an’ın insanüstü bir kelam olduğunun en güçlü kanıtı olarak sunulur.

Sonuç olarak, Kur’an’ın varlık tılsımını çözen ve eşyayı hakiki mahiyetiyle tarif eden tek rehber olduğu ifade edilmektedir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Üçüncü Şule

Üç Ziyası var.

BİRİNCİ ZİYA

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın büyük bir vech-i i’câzı On Üçüncü Sözde beyan edilmiştir. Kardeşleri olan sair vücuh-u i’caziye sırasına girmek için bu makama alınmıştır.

İşte, Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini Kur’ân’ın nüzulünden evvel olan o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cumud-u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvîsinden

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ     1

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ     2

gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem سَبَّحَ، يُسَبِّحُ sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar.

Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat

 تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ 

sayhasıyla, işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer


Dipnot-1

“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Hadid Sûresi, 57:1.

Dipnot-2

“Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsi o Allah’ı tesbih eder ki, herşeyin hakikî sahibidir, her türlü noksandan münezzehtir, kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Cum’a Sûresi, 62:1.

Dipnot-3

“Yedi gök ve yer Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.


asr-ı cahiliyet: cehâlet asrı, İslâmdan önceki asır
ateşpare: ateş parçası
beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n)
câmid: cansız
farz etmek: varsaymak
gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l)
hidayet: doğru ve hak yolda oluş, İslâmiyet (bk. h-d-y)
hüşyar: uyanık
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
kelime-i hikmetnümâ: hikmetli kelime (bk. k-l-m; ḥ-k-m)
kıyam etmek: ayağa kalkmak (bk. ḳ-v-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r)
lisan-ı ulvî: yüce lisan
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
mevcudat-ı âlem: âlemdeki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m)
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız
neşr: yayma
nüzul: iniş (bk. n-z-l)
perde-i cumud-u tabiat: tabiatın donuk ve cansız perdesi (bk. ṭ-b-a)
sadâ: ses
sahrâ-yı bedeviyet: göçebe Arapların yaşadığı çöl
sair: diğer
sayha: sesleniş
şule: ışık
vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)
vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z)
zikretmek: Allah’ı anmak
ziya: ışık, parlaklık
zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve gaflet karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l)
zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ve ber ve bahir birer lisan, ve bütün hayvânat ve nebâtat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı didar eder. Yoksa, bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikini göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyetle veyahut sathî ve basit bir perde-i ülfetle baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en yüksek derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:

Gayet büyük ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmıştır. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görülmeyen—ve hâlâ görünmüyor—o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir âzasına mukabil bir resim çekse, bir hudut çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayet uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.

Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan dahi, hakikat-i mümkinâta dair—ki o hakikat, dünyanın iptidâsından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve Arştan ferşe, zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine


acip: ilginç, hayret verici
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. c-l-y)
arz: yer, dünya
arz-ı didar: kendini gösterme
âzâ: organlar
bahir: deniz
ber: kara
cüz’: parça (bk. c-z-e)
dekaik: incelikler
derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z)
envâ-ı i’câz: mu’cizelik çeşitleri (bk. a-c-z)
farz etmek: varsaymak
ferş: yer
gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b)
gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i mümkinât: yaratılanların, var edilenlerin gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-k-n)
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z)
ihata etmek: kuşatmak, kapsamak
iptidâ: başlangıç
kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lisan: dil
mahiyet: özellik, temel iç yapı
malûm: bilinen (bk. a-l-m)
mebde’: başlangıç
mezkûr: sözü geçen
mukabil: karşılık
muvafık: uygun
muvazenet: denge (bk. v-z-n)münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b)
müntehâ: en son nokta
mürur-u zaman: zamanın geçmesi
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nebâtat: bitkiler
neşretmek: yaymak
nevi: çeşit
neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m)
nihayet: son
nur-u hakikat-edâ: gerçeği gösteren nur (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)
perde-i gayb: gayb perdesi (bk. ğ-y-b)
perde-i ülfet: alışkanlık perdesi
sathî: yüzeysel
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
şems: güneş
tabaka-i mesturiyet: gizlilik tabakası
tasvir etmek: resmini yapmak (bk. ṣ-v-r)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
tersim etmek: resimlemek
tersimat: resimlemeler
ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f)
uzuv: organ
zemzeme-i i’câz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z)
zerre: atom
zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

dair—beyanat-ı Kur’âniye o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir suret vermiştir ki, bütün muhakkikler nihayet-i tahkikinde Kur’ân’ın tasvirine “Mâşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Kerîm” demişler.

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 

temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edilmekle, o şecere-i nuraniyenin daire-i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenâhi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı

 يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ 

   فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى 

hududundan tut, ta

 وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ 4  

  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ 

hududuna kadar intişar etmiş o hakikat-i nuraniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple, birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan eder ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Kur’âniyeye karşı “Sübhânallah” deyip “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.

Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin


Dipnot-1

“En yüce misaller Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.

Dipnot-2

“O, kişiyle kalbinin arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.

Dipnot-3

“Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Odur.” En’âm Sûresi, 6:95.

Dipnot-4

“Gökler Onun kudret eliyle dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.

Dipnot-5

“Gökleri ve yeri altı günde yarattı.” Hûd Sûresi, 11:7.


ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m)
barekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k)
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)
cevelân: dolaşma, gezme
daire-i azamet: büyüklük dairesi (bk. a-ẓ-m)
daire-i imkân: varlığı da yokluğu da eşit olan daire, kâinat (bk. m-k-n)
daire-i melekût: eşyanın iç yüzüyle alakalı daire, gayb dairesi (bk. m-l-k)
daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan varlığı zorunlu olan İlâhlık dairesi (bk. v-c-b)
ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuz (bk. e-b-d)
ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenab-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ)
esmâ ve sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın isim ve sıfatları (bk. s-m-v; v-ṣ-f; e-l-h)
ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l)
fethetmek: açma
fezâ-yı ıtlak: uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay (bk. ṭ-l-ḳ)
gayat: gayeler
gayr-ı mütenâhi: sonsuz
hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Allah’ın isimlerinin, sıfatlarının, işlerinin ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; f-a-l)
hakikat-i nuraniye: nurlu gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r)
hudud: sınır, uç
hudud-u icraat: icraatın sınırı
hudud-u kibriya: büyüklüğün hududu (bk. k-b-r)
ihata etmek: kuşatmak
intişar etmek: yayılmak
keşif: açığa çıkarma (bk. k-ş-f)
mâşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış
muammâ-yı hilkat: yaratılıştaki sır ve gizlilikler (bk. ḫ-l-ḳ)
muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
mutabık: uygun
nihayet-i tahkik: araştırmanın sonu (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ)
şecere-i azîme: büyük ağaç (bk. a-ẓ-m)
şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r)
şecere-i tûbâ-i nur: nurlu tûbâ ağacı (bk. n-v-r)
şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye: Allah’ın işleri ve fiilleri (bk. ş-e-n; f-a-l; r-b-b)
tasdik etmek: doğruluğunu onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tasvir: resimleme; anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
tevahhuş: korkmak, ürkmek
tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n)
uzuv: organ

birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir münasebet tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı, en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza ettiğine delil ise, o Kur’ân-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve işârat ve rümuzundan çıkan şeriat-ı kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve rasaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ…


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
âdâb: edep kuralları
akl-ı beşer: insan aklı
âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n)
bahusus: özellikle
beşer: insan
beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)
burhan-ı kàtı’: sağlam delil
cemî: bütün (bk. c-m-a)
cerh edilmek: çürütülmek
cihet: yön
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n)
erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n)
erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n)
eşya: şeyler, varlıklar
ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l)
felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m)
felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe
gayât: gayeler
hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâsiyet: özellik
hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
idrak: anlayış, kavrayış
ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e)
ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
işârat: işaretler
izah: açıklama
izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)
kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)
kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b)
Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a)
mahiyet: öz nitelik, özellik
mertebe: derece
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n)
münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d)
müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d)
nusus: nasslar, açık hükümler
rasanet: sağlamlık
rümuz: işaretler, semboller
sair: diğer
Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
semerât: meyveler
sukut etmek: alçalmak
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l)
şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m)
tafsilen: ayrıntılı olarak
tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f)
tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r)
teferruat: ayrıntılar
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş
vücuh: vecihler, yönler

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Üçüncü Şule – BİRİNCİ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.584

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/584


CUMARTESİ DERSLERİ

Bin üç yüz elli senedir, Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. - Sözler 25.2.3.1.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ


Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. – Sözler 25.2.3.1.

Bin üç yüz elli senedir, Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. - Sözler 25.2.3.1.
Bin üç yüz elli senedir, Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. - Sözler 25.2.3.1.

Taklit Edilemeyen Kelam

Bu eser, Kur’an-ı Kerim’in benzersizliğini ve insan sözüyle kıyaslanamayacak kadar yüce olan mucizevi mahiyetini merkeze alır.

Yazar, kutsal metnin kelimelerini gökyüzündeki yıldızlara benzetirken, beşeriyetin ürettiği sözleri bu yıldızların aynadaki zayıf yansımaları olarak niteler.

Metinde Kur’an, kökleri derinlerde olan ve meyveleriyle tüm İslam dünyasını besleyen bir ağaç olarak tasvir edilir.

Yüzyıllar geçmesine rağmen bu mukaddes hitabın tazeliğini ve güzelliğini koruması, onun ilahi kaynağının en somut delili olarak sunulur.

İnsanların kendi sığ düşünceleriyle bu yüce kelama nazire yapmaya çalışmaları, muhteşem bir sarayın mimarisini bozup onu çocukça süslerle değiştirmeye çalışan birinin düştüğü gülünç duruma benzetilir.

Sonuç olarak kaynak, Kur’an’ın ebedi bir rehber olduğunu ve taklit edilmesinin imkansızlığını güçlü teşbihlerle ortaya koyar.

NotebookLM

https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2025/12/Yirmibesinci-Sozden-Bir-Hakikat-Yolculugu.pdf

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İKİNCİ ŞULENİN SON BÖLÜMÜ

Şu risalenin başında, şimdiye kadar tahkik namına bîtarafâne muhakeme suretinde Kur’ân’ın i’câzını muannid bir hasma kabul ettirmek için, Kur’ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi mumlar sırasına getirip muvazene ediyorduk. Şimdi tahkik, vazifesini ifa edip, parlak bir surette i’câzını ispat etti. Şimdi ise, tahkik namına değil, hakikat namına bir iki sözle, Kur’ân’ın muvazeneye gelmez hakikî makamına işaret edeceğiz.

Evet, sair kelâmların Kur’ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet, herbiri birer hakikat-i sabiteyi tasvir eden, gösteren Kur’ân’ın kelimâtı nerede, beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersim ettikleri mânâlar nerede? Evet, envâr-ı hidayeti ilham eden ve şems ve kamerin Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olan Kur’ân’ın melâike-misal zîhayat kelimâtı nerede; beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhar nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede? Evet, ısırıcı haşarat ve böceklerin mübarek melâike ve nuranî ruhanîlere nisbeti ne ise, beşerin kelimâtı Kur’ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri, Yirmi Beşinci Sözle beraber, geçen yirmi dört adet Sözler ispat etmiştir. Şu dâvâmız mücerret değil; burhanı, geçmiş neticedir. Evet, herbiri cevâhir-i hidayetin birer sadefi ve hakaik-ı imaniyenin birer menbaı ve esâsât-ı İslâmiyenin birer madeni ve doğrudan doğruya Arşu’r-Rahmân’dan gelen ve kâinatın fevkinde ve haricinde insana bakıp inen ve ilim ve kudret ve iradeyi tazammun eden ve hitab-ı ezelî olan elfâz-ı Kur’âniye nerede; insanın hevâî, hevaperestâne, vâhi, hevesperverâne elfâzı nerede?

Evet, Kur’ân, bir şecere-i tûbâ hükmüne geçip, şu âlem-i İslâmiyeyi bütün mâneviyâtıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar suretinde neşredip, asfiya ve evliyasını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakaik-ı kevniye ve İlâhiyeyi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
akis: yansıma
âlem-i İslâmiye: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m)
amelî: amelle ilgili
Arşu’r-Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m)
asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve velâyet sahibi insanlar (bk. ṣ-f-y)
âyât: ayetler
âyinecik: küçük ayna
ayn: kendisi
beşer: insanlar
bîtarafâne: tarafsız bir şekilde
burhan: güçlü delil
cevâhir-i hidayet: hidayet cevherleri (bk. h-d-y)
desâtir: düsturlar, prensipler
düstur: kural, prensip
elfâz: kelimeler, sözler
elfâz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri, sözleri
envâr-ı hidayet: hidayet nurları (bk. n-v-r; h-d-y)
esâsât-ı İslâmiye: İslâmın esasları (bk. s-l-m)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
fevkinde: üstünde
hakaik-i imaniye: iman hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n)
hakaik-i kevniye: yaratılışla ilgili İlâhî gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i sabite: sabit ve değişmez gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
haricinde: dışında
hasım: düşman
haşarat: zehirli böcekler
hevâî: nefsin isteklerine düşkün (bk. h-v-y)
hevaperestâne: nefsin arzu ve isteklerinin peşinde olurcasına (bk. h-v-y)
hevesât: hevesler, arzu ve istekler
hevesperverâne: hevesine düşkün bir şekilde
hitab-ı ezelî: ezelden gelen hitap (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
ifa etmek: yerine getirmek
irade: dileme, tercih etme (bk. r-v-d)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kamer: ay
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)
kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
kudret: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r)
makam: konum, yer
melâike: melekler (bk. m-l-k)
melâike-misal: melekler gibi (bk. m-l-k; m-s̱-l)
menba: kaynak
muannid: inatçı
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
mücerret: soyut
müzevver: uydurulmuş
nam: ad
neşretmek: yaymak
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
nuranî: nurlu (bk. n-v-r)
ruhanî: maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)
sadef: inci kabuğu
sair: diğer
sehhar: büyüleyen
semere: meyve
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şeâir: işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler (bk. ş-a-r)
şecere-i tûbâ: tuba ağacı
şems: güneş
tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tazammun eden: içine alan
tersim etmek: resimlemek
vâhi: zayıf, önemsiz
zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; h-y-y)

geçip, yine meyvedar ağaç hükmünde müteselsil hakaikı gösteren Kur’ân nerede; beşerin malûmumuz olan kelâmı nerede? Eyne’s-serâ mine’s-Süreyyâ?

Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. Halbuki, ne o ülfet, ne o mebzuliyet, ne o mürur-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar, onun kıymettar hakaikına, onun güzel üslûplarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i’cazdır.

Şimdi biri çıksa, Kur’ân’ın getirdiği hakaikten bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur’ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur’ân’a yakın bir kelâm söyledim” dese, öyle ahmakane bir sözdür ki: Meselâ, taşları muhtelif cevahirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukuş-u âliyesine bakan mizanlı nakışlarla tezyin eden bir ustanın san’atıyla; o nukuş-u âliyeden fehmi kasır, o sarayın bütün cevahir ve ziynetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hanelerin bir ustası, o saraya girip, o kıymettar taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre, âdi bir hanenin vaziyetine göre bir intizam, bir suret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra “Bakınız, o sarayın ustasından daha ziyade maharet ve servetim var ve kıymettar ziynetlerim var” dese, divanece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san’atı gibidir.


âdi: basit, sıradan
ahmakane: ahmakça
âyât: âyetler
beşer: insanlar
bîbehre: mahrum
cevahir: cevherler, kıymetli taşlar
divanece: akılsızca, delice
eyne’s-serâ mine’s-Süreyya: “yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?” (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir)
fehm: anlama, kavrayış
hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: eksiklik, zarar
hezeyan: deli saçması, saçmalama
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kasır: eksik, noksan
kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
maharet: beceri, ustalık
malûm: bilinen (bk. a-l-m)
mebzuliyet: bolluk, çokluk
meyvedar: meyveli, verimli
mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n)
muâraza: sözle mücadele, karşı gelme
muhtelif: değişik, çeşitli
mürur-u zaman: zamanın geçmesi
müteselsil: zincirleme, peşpeşe gelen
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nisbet: ölçü, kıyas (bk. n-s-b)
nisbet-i san’at: san’atı kıyaslama (bk. n-s-b; ṣ-n-a)
nukuş-u âliye: yüksek nakışlar (bk. n-ḳ-ş)
saray-ı muhteşem: muhteşem, görkemli saray
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahavvülât: değişiklikler
teşhir: sergileme
tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n)
ulvî: yüce, yüksek
umum: bütün
ülfet: alışkanlık
ziyade: çok, fazla
ziynet: süs (bk. z-y-n)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.581

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/582


CUMARTESİ DERSLERİ

Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Kur’an: Söz ve Güç

Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in belâgat ve üslubunun diğer insan kelamlarıyla kıyaslanamaz bir ulviyete sahip olduğunu temellendirmektedir.

Bir sözün gücünün sadece söylendiği mekâna değil; söyleyene, muhataba, maksada ve makama bağlı olduğu vurgulanarak ilahi beyanın bu dört kaynaktaki eşsizliği açıklanmaktadır. 

Yaratıcı’nın kudret ve iradesini barındıran emirleri, insanın aciz temennilerinden doğan ifadeleriyle karşılaştırılarak Kur’an’ın müessiriyeti ortaya konmaktadır.

Özellikle doğa olayları ve haşrin ispatı üzerinden verilen örneklerle, kavl ile fiilin nasıl birleştiği ve ilahi sanatın beyandaki ihtişamı gösterilmektedir.

Sonuç olarak eser, Kur’an’ın her cümlesinin hakiki bir mülk sahibinin icraatını tasvir eden sarsılmaz bir kuvvet taşıdığını ispat etmektedir.

NotebookLM

https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2025/12/Kelamin_Zirvesi.pdf

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ ŞULENİN ÜÇÜNCÜ NURU

Şudur ki: Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma.

Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belâğati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise, mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezayüd eder.

Meselâ

 يَۤا اَرْضُ ابْلَعِى مَۤاءَكِ وَيَاسَمَۤاءُ اَقْلِعِى 

yani “Yâ arz! Vazifen bitti; suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet kalmadı; yağmuru kes.” Meselâ

 فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَۤا اَتَيْنَا طَۤائِعِينَ 

yani “Yâ arz, yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücutta meşhergâh-ı san’atıma geliniz’ dedi. Onlar da: “Biz kemâl-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz.” İşte, kuvvet ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların

 اُسْكُنِى يَۤا اَرْضُ وَانْشَقِّى يَا سَمَۤاءُ وَقُومِۤى اَيَّتُهَا الْقِيٰمَةُ 

gibi suret-i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhaveresi, hiç o iki emre kabil-i kıyas olabilir mi? Evet, temennîden neş’et eden arzular ve o arzulardan neş’et eden fuzuliyâne emirler nerede, hakikat-i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede? Evet, emr-i nâfiz, büyük bir âmirin mutî ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri nerede? Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sureten bir iken, mânen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.


Dipnot-1

Hûd Sûresi, 11:44.

Dipnot-2

Fussilet Sûresi, 41:11.

Dipnot-3

Ey yer, sâkin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!


adem: hiçlik, yokluk
âdi: basit, sıradan
âmir: emreden
arş!: haydi!
arz: yer
cemâdat: cansızlar
cihet: yön
derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ)
edip: edebiyatçı
emr-i nâfiz: etkili, tesir gücü olan emir
fuzuliyâne: lüzumsuzca
hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
hakikat-i âmiriyet: emredicilik gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i emr: gerçek emir (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hezeyanvâri: saçma sapan bir şekilde
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
irade: dileme, tercih etme gücü (bk. r-v-d)
kabil-i kıyas: kıyası mümkün
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
menba: kaynak
meşhergâh-ı san’at: san’atın sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a)
muhatap: kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b)
muhavere: karşılıklı konuşma
mukavemetsûz: dirençsiz
mutî: itaat eden
muttasıf: vasıflı
mütekellim: konuşan (bk. k-l-m)
nâfiz: etkili, hükmü geçen
nefer: asker, er
nehiy: yasak
neş’et: meydana gelme, doğma
nisbet: oran (bk. n-s-b)
râm olmak: boyun eğmek
semâ: gök (bk. s-m-v)
suret-i emir: emir şekli (bk. ṣ-v-r)
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
şule: parıltı
tabaka: derece
tazammun: içine alma
tazammun etmek: içine almak
temennî: istek, dua
tezâyüd: artma
ulviyet: yücelik
vücut: varlık (bk. v-c-d)

Meselâ,

 اِنَّمَۤا اَمْرُهُۤ اِذَۤا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ 

Hem meselâ,

 وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰۤئِكَةِ اسْجُدُوا ِلاٰدَمَ 

Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev’indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin güneşe nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakikî bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakikî bir san’atkârın işlediği vakit san’atına dair verdiği beyanatı ve hakikî bir mün’imin ihsan başında iken beyan ettiği ihsânâtı, yani, kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: “Bakınız, işte bunu yaptım. Böyle yapıyorum. İşte bunu bunun için yaptım. Bu böyle olacak. Bunun için işte bunu böyle yapıyorum.” Meselâ,

اَفَلَمْ يَنْظُرُۤوا اِلَى السَّمَۤاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ     وَاْلاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ     تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ     وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَۤاءِ مَۤاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ     وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ     رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ     3

Kur’ân’ın semâsında, şu sûrenin burcunda parlayan yıldız-misal Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef’alleri içindeki intizam-ı belâğatle çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ tabiriyle ispat edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede; insanların fuzuliyâne, onlarla teması az olan ef’alden bahisleri nerede? Taklit suretinde çiçek resimleri, hakikî,


Dipnot-1

“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-2

“Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde…” Bakara Sûresi, 2:34.

Dipnot-3

“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur. • Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. • Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır.” Kaf Sûresi, 50:6-11.


beşer: insan
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
delâil: deliller
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
fuzuliyâne: lüzumsuzca
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)
ihsanât: ihsanlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n)
ilzam: susturma
inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
intizam-ı belâğat: belâğatin intizam ve düzenliliği (bk. n-ẓ-m; b-l-ğ)
kavl: söz
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
mâlik: sahip (bk. m-l-k)
mün’im: nimet verici (bk. n-a-m)
netice: sonuç
nev’: tür, çeşit
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
semâ: gök; yücelik (bk. s-m-v)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)tabir: ifade (bk. a-b-r)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tasvirât: tasvirler, anlatımlar (bk. ṣ-v-r)
ulviyet: yücelik
yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l)
zikretmek: anmak, belirtmek

hayattar çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz! Şu اَفَلَمْ يَنْظُرُوا dan, tâ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki:

Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden, Kur’ân onları haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat eder, der: “Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, Biz ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki, nasıl yıldızlarla, ay ve güneşle tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halk ettik, yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ canibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O suyla bağ ve bostanları, hububatı, yüksek, leziz meyveli hurma gibi ağaçları halk edip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o suyla ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”

İşte, şu âyetin ispat-ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyaniye—ki binden birisine ancak işaret edebildik—nerede, insanların bir dâvâ için serd ettikleri kelimat nerede?


arz: dünya
âyâ: acaba
bast-ı mukaddemat: asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme (bk. ḳ-d-m)
bîtarafâne: tarafsız bir şekilde
bostan: bahçe
canib: taraf, yön
cezâlet-i beyaniye: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l; b-y-n)
dünyevî haşir: büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
hadravât: yeşillikler
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
hasım: düşman
haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hububat: taneli bitkiler, tahıl
huruc: çıkış
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
ibâd: kullar (bk. a-b-d)
icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d)
ifa etmek: yerine getirmek
ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y)
inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
ispat-ı haşir: haşrin ispatı (bk. ḥ-ş-r)
istilâ: kaplama, yayılma
kelimat: kelimeler (bk. k-l-m)
keyfiyet: özellik, nitelik
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
küffar: kâfirler, inanmayanlar (bk. k-f-r)
leziz: lezzetli
meâl: açıklama
muannid: inatçı
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhakeme: akıl yürütme (bk. ḥ-k-m)
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nebâtât: bitkiler
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
noksaniyet: eksiklik
semâ: gök (bk. s-m-v)
serd etmek: sözü peş peşe sıralamak
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tefriş: döşeme
tesbit etme: sağlam şekilde yerleştirme
tezyin: süsleme (bk. z-y-n)
zemin: yeryüzü

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.578

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/578


CUMARTESİ DERSLERİ

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye'se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. - Sözler 25.2.2.10.
Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.

Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. - Sözler 25.2.2.8.
Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. - Sözler 25.2.2.8.
Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.

Kur’an’ın Diriliş Argümanı

Bu metin, Yirmi Beşinci Söz ve ilgili kısımlardan alınmış olup, Kur’an-ı Kerim’in ahiret inancını (haşir) ispatlamak için kainattaki harika fiilleri nasıl örnek gösterdiğini açıklayan tefsirî bir çalışmadır.

Çalışma, Allah’ın kıyamette gerçekleştireceği büyük dönüşümleri kalbe kabul ettirmek için, dünyevi olaylardan somut kıyaslamalar (nezâir) sunduğunu ileri sürer.

İspat yöntemleri arasında, insanın bir damla sudan yaratılışının (neş’e-i ûlâ) ikinci yaratılışa kıyaslanması, ölü ağaçların dirilerek yeşillenmesi ve yeşil ağaçtan ateş çıkarılması gibi doğal döngüler öne sürülür.

Ayrıca, bütün bir kâinatı yöneten ve kün feyekûn emrine mutlak itaat edilen bir Kudret’in, insanın yeniden yaratılmasından aciz kalmayacağı mantığı işlenir.

Metin, büyük kozmik olayların yanı sıra (Güneş’in dürülmesi), baharda her canlının amellerinin tohumlarda neşredilmesi gibi mikro düzeydeki delillerle de haşrin imkanını destekler.

Sonuç olarak, metin her şeyin hüküm ve tasarrufunun elinde olan Zât’ın, insanları kabirden çıkarıp hesap için huzurunda toplayacağını kesin bir dille belirtir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET:

Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib-i ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ,

 اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ 

tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.

Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.


Dipnot-1

“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l)
âhir: son (bk. e-ḫ-r)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
alâka: kan pıhtısı, embriyo
Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)
berrak: açık, duru
Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cesamet: büyüklük
cevv: hava, gök boşluğu
cihet: yön, taraf
dağvâri: dağ gibi
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h)
ehven: kolay
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
evvelâ: ilk önce, birinci olarak
hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlama
ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
irade: dileme, tercih (bk. r-v-d)
istikbalî: geleceğe ait
Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
kâh: bazen
kanaat: razı olma, inanma
kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d)
keyfiyet: nitelik, durum
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r)
matla: doğuş yeri
mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y)
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et
Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah
muhtelif: çeşitli
Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y)
Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
müheyyâ etmek: hazırlamak
Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r)
neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı
neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r)
neş’et: doğma, ilk yaratılış
nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot
sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y)
sehab: bulut
seyyar: gezici
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taife: topluluk, grup
tarz: şekil, biçim
tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak
teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak
uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
zikretmek: anmak, hatırlatmak

Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi 

1 اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا 

kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.

Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.

Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?

Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zattır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i

 كُنْ فَيَكُونُ 

‘a karşı kemâl-i inkıyadla serfuru eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı 

مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ 

deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.

Sonra,

 فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 

tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.

Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak

 وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 

yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.


Dipnot-1

“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.

Dipnot-2

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-3

“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.

Dipnot-4

“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.

Dipnot-5

“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.


abes: anlamsız, faydasız
âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
arz: yer
beyhude: boşuna
delâil: deliller, işaretler
ecza: parçalar (bk. c-z-e)
ehven: kolay
emirber nefer: emre hazır asker
halketmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r)
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihsânât-ı azîme: çok büyük iyilikler, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m)
ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
istib’ad: akıldan uzak görme
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kemâl-i inkıyad: tam itaat, mükemmel ve kusursuz boyun eğme (bk. k-m-l)
kıyas: karşılaştırma
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
memât: ölümler (bk. m-v-t)
menzil: ev, mekân (bk. n-z-l)
remzen: işareten
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
serfuru etmek: boyun eğmek
tabir: ifade (bk. a-b-r)
tâciz: âcizlikle ithem etme, “yapamazsın” deme

İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.

Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın. Meselâ

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 

ilh., ve

 اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ 

ilh., ve

 اِذَا السَّمَۤاۤءُ انْشَقَّتْ 3

İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.

Meselâ

 اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 

kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın, çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der:

 اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ


Dipnot-1

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.

Dipnot-2

“Gök yarıldığında.” İnfitar Sûresi, 82:1.

Dipnot-3

“Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.

Dipnot-4

“Defterler açılıp neşredildiğinde.” Tekvir Sûresi, 81:10.


a’mâl: davranışlar, işleracaip: şaşırtıcı, hayret vericiamel: davranış, işdünyevî: dünyaya aitef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r)esmâ-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ)güz: sonbaharhafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ)hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)ihsas: hissettirmeinkılâbât: büyük değişimlerinkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m)istib’âd: akıldan uzak görmekâh: bazenlâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f)meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l)müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r)müheyyâ: hazırlanmışmürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b)nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)neşr-i suhuf: haşir zamanı, insanların hesaplarının görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesineşretmek: yaymaknezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r)sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifelersuret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r)tarih-i hayat: hayatının tarihi (bk. ḥ-y-y)tasarrufât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın fiil ve icraatları (bk. ṣ-r-f; r-b-b)tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ)ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)umum: bütünzâhir: açık (bk. ẓ-h-r)

Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte,

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 

şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.

Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azil bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der,

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 

fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.


Dipnot-1

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.


adem: yokluk, hiçlikcüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e)cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e)emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b)esir: kâinatı kapladığına inanılan maddeEsmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)ferman: buyrukhazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)ima: işaretinfisal: azledilme, memurluktan çıkarılmaistinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarmaizn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)kâh: bazenkaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)kelâm: söz (bk. k-l-m)kıyas: karşılaştırmaKur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)lâfız: söz, kelimemakàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d)maksat: kastedilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)memur-u musahhar: emre itaat eden memurmetâ: kıymetli şeymuamelât: işlermuamele: davranış, işmuvazzaf: görevlimünavebeten: nöbetleşereknazir: benzer (bk. n-ẓ-r)neşretmek: yaymaknükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)pırlanta-misal: pırlanta gibisebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebisemâ: gök (bk. s-m-v)tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)tahkir: hakaret, aşağılamatakrir etmek: bildirmektekvir: sarmak, toplamaktemsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)zemin: yeryüzüziya: ışıkzulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.570

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/570


CUMARTESİ DERSLERİ

Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. - Sözler 25.2.2.7.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.

Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. - Sözler 25.2.2.7.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. - Sözler 25.2.2.7.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.

Kur’ân Mucizelerinin Belâgat Sırları: Yirmi Beşinci Söz

Sağlanan metin, Yirmi Beşinci Söz‘ün Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi ve İkinci Şule bölümlerinden alıntılar içermektedir.

Bu kısım, Kur’an-ı Kerim‘in belagat sırlarından biri olan ve doğal sebeplerin sadece bir perde olduğunu açıklayan Yedinci Sırr-ı Belâgat üzerinde durmaktadır.

Yazar, yaratılış gayelerini ve sonuçlarını göstererek, cansız sebeplerin şuurlu bir Yaratıcı‘nın işlerini gerçekleştiremeyeceğini, dolayısıyla İlahi İsimlerin bu manevi mesafede tecelli ettiğini vurgular.

Özellikle Abese Sûresi ve Nur Sûresi’nden ayetler örnek verilerek, suyun gökten inmesi, tohumların yerden bitmesi ve bulutların oluşumu gibi olayların ardında Allah’ın kudretini, iradesini ve Hikmetini ispat eden delillerin bulunduğu açıklanmaktadır.

Metin, bu doğal süreçlerin, Rezzâk, Hakîm ve Kadîr gibi İlahi sıfatların tecellilerini gösterdiğini ileri sürmektedir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

YEDİNCİ SIRR-I BELÂĞAT: 

Kâh oluyor ki, âyet, zâhirî sebebi icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için, müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor—tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet alîm, hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, câmiddir.

Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki, sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücutta müsebbebatla muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakikatte mabeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte, sebep ve müsebbep ortasındaki uzun mesafede, esmâ-i İlâhiye birer yıldız gibi tulû eder. Matlaları, o mesafe-i mâneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Halbuki, daire-i ufk-u cibalîden semânın eteğine kadar, umum yıldızların matlaları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi, esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i mâneviye var ki, imanın dürbünüyle, Kur’ân’ın nuruyla görünür. Meselâ,

فَلْيَنْظُرِ اْلاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهِ     اَنَّا صَبَبْنَا الْمَۤاءَ صَبًّا     ثُمَّ شَقَقْنَا اْلاَرْضَ شَقًّا     فَاَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا     وَعِنَبًا وَقَضْبًا     وَزَيْتُونًا وَنَخْلاً     وَحَدَۤائِقَ غُلْبًا     وَفَاكِهَةً وَاَبًّا     مَتَاعًا لَكُمْ وَ ِلاَنْعَامِكُمْ     1

İşte şu âyet-i kerime, mu’cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı müsebbebâta raptedip, en âhirde

 مَتَاعًا لَكُمْ 

lâfzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebat içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab Onun perdesi olduğunu ispat eder.

Evet,

 مَتَاعًا لَكُمْ وَِلاَنْعَامِكُمْ 

tabiriyle, bütün esbabı icad kabiliyetinden azleder.


Dipnot-1

“İnsan, yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler, sebzeler, zeytinlikler, hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik—size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” Abese Sûresi, 80:24-32.


âhir: son (bk. e-ḫ-r)
alîm: sonsuz ilim sahibi (bk. a-l-m)
azletmek: ayırmak, uzaklaştırmak
câmid: cansız
çendan: gerçi
daire-i ufk-u cibalî: dağın ufuk dairesi, çizgisi
daire-i ufuk: ufuk dairesi, görüş alanı
ednâ: en basit, en aşağı
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
gayet: son
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakîm: herşeyi hikmetle yapan (bk. ḥ-k-m)
hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)
icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d)
irade etmek: dilemek, tercih etmek (bk. r-v-d)
kâh: bazen
lâfz: ifade, söz
mabeyn: ara
matla: doğuş yeri
mesafe-i azîme: büyük mesafe (bk. a-ẓ-m)
mesafe-i mâneviye: mânevî mesafe (bk. a-n-y)
mesken: yer, mekân
mu’cizât-ı kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r; e-l-h)
mukarin: beraber, yakın olan
Mutasarrıf: sonsuz tasarruf sahibi ve yetkisi olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
muttasıl: yapışık, bitişik
müsebbeb: sebep olunan şey, sonuç (bk. s-b-b)
müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları (bk. s-b-b)
müteselsil: zincirleme
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı zahirî: dışa dönük bakış (bk. n-ẓ-r; ẓ-h-r)
raptetmek: bağlamak
sema: gök (bk. s-m-v)
semere: meyve, netice
sırr-ı belâğat: belâğat sırrı, esprisi (bk. b-l-ğ)
şuur: bilinç (bk. ş-a-r)
tertib-i hikmet: hikmetli düzenleme (bk. ḥ-k-m)
tulû etmek: doğmak
umum: bütün
vücut: varlık (bk. v-c-d)
zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r)
zikretmek: anmak, belirtmek

Mânen der: Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzâk, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları görünüyor.

Hem meselâ,

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهَ يُزْجِى سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلاَلِهِ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَۤاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَۤاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَۤاءُ يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِاْلاَبْصَارِ     يُقَلِّبُ اللهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَعِبْرَةً ِلاُولِى اْلاَبْصَارِ     وَاللهُ خَلَقَ كُلَّ دَۤابَّةٍ مِنْ مَۤاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِى عَلٰى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِى عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِى عَلٰۤى اَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللهُ مَا يَشَۤاءُ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ     1

İşte, şu âyet, mu’cizât-ı rububiyetin en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acip perdesi olan bulutların teşkilâtında, yağmur yağdırmaktaki tasarrufât-ı acîbeyi beyan ederken, güya bulutun eczaları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferat misillü, bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr-i İlâhî


Dipnot-1

“Görmedin mi ki Allah bulutları dilediği yere sevk eder, sonra onları birleştirir ve üst üste yığar. Sonra da onun arasından yağmur tanelerinin süzüldüğünü görürsün. Gökteki dağ gibi bulutlardan, Allah, dolu taneleri indirir ki, onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir. Allah geceyi ve gündüzü birbirine çevirir. Şüphesiz ki bunda gören gözler için bir ibret vardır. Allah, hareket eden her canlıyı bir çeşit sudan yaratmıştır. Onlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini dilediği şekilde yaratır. Allah’ın kudreti muhakkak ki herşeye yeter.” Nur Sûresi, 24:43-45.


acip: hayret verici, şaşırtıcı
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
cevv-i hava: hava boşluğu
ecza: parçalar (bk. c-z-e)
emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
Hakîm-i Rahîm: sonsuz hikmet ve rahmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)
hububat: taneli bitkiler, tahıl
Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m)
matla: doğuş yeri
misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
mu’cizât-ı rububiyet: Rablık mu’cizeleri; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mu’cizeleri (bk. a-c-z; r-b-b)
Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m)
nebâtât: bitkiler
neferat: askerler, erler
Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)
Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah (bk. r-z-ḳ)
semâ: gök (bk. s-m-v)
şuur: bilinç (bk. ş-a-r)
tasarrufât-ı acîbe: hayret verici tasarruflar, işler (bk. ṣ-r-f)
teşkilât: meydana gelmeler, oluşmalar
zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)

ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları telif edip, kıyamette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan o sehab parçalarından, âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kast görünüyor. Hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, sâfi, hiçbir şey yokken, bir mahşer-i acaip gibi, dağvâri parçalar kendi kendine toplanmıyor. Belki zîhayatı tanıyan Birisidir ki, gönderiyor.

İşte, şu mesafe-i mâneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Mugîs, Muhyî gibi esmâların matlaları görünüyor.


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l)
âhir: son (bk. e-ḫ-r)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
alâka: kan pıhtısı, embriyo
Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)
berrak: açık, duru
Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cesamet: büyüklük
cevv: hava, gök boşluğu
cihet: yön, taraf
dağvâri: dağ gibi
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h)
ehven: kolay
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
evvelâ: ilk önce, birinci olarak
hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlama
ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
irade: dileme, tercih (bk. r-v-d)
istikbalî: geleceğe ait
Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
kâh: bazen
kanaat: razı olma, inanma
kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d)
keyfiyet: nitelik, durum
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r)
matla: doğuş yeri
mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y)
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et
Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah
muhtelif: çeşitli
Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y)
Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
müheyyâ etmek: hazırlamak
Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r)
neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı
neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r)
neş’et: doğma, ilk yaratılış
nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot
sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y)
sehab: bulut
seyyar: gezici
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taife: topluluk, grup
tarz: şekil, biçim
tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak
teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak
uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
zikretmek: anmak, hatırlatmak

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – YEDİNCİ SIRR-I BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.567

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/568


CUMARTESİ DERSLERİ

İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. - Sözler 25.2.2.6.
İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. – Sözler 25.2.2.6.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

“Hazret-i Âdem’in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu” olan bir hadise-i cüz’iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor -yani اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun.” – Sözler 25.2.2.5.

"Hazret-i Âdem'in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu" olan bir hadise-i cüz'iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem'e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor -yani اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, "Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem'i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun." - Sözler 25.2.2.5.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Hazret-i Âdem’in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu” olan bir hadise-i cüz’iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor -yani اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – BEŞİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET.

"Hazret-i Âdem'in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu" olan bir hadise-i cüz'iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem'e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor -yani اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, "Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem'i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun." - Sözler 25.2.2.5.

SHORTS

Bu parçalar, Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı içinde yer alan Yirmi Beşinci Söz‘den, özellikle de Kur’an’ın Cezalet Meziyeti hakkındaki bölümden alınmıştır.

Metin, Kur’an-ı Kerim’in beşinci cezalet meziyetini açıklamakta olup, Kur’an’ın geçici ve somut olayları nasıl kalıcı ve külli isimlerle özetleyip bağladığını incelemektedir.

İlk örnek olarak, Hz. Adem’in meleklere üstünlüğünü gösteren bir ayet tahlil edilirken, bunun Alîm ve Hakîm isimleriyle ilişkilendirildiği belirtilir.

İkinci örnek ise, hayvanlardan elde edilen süt ve bal gibi nimetlerin zikredilmesinin ardından, ayetlerin insanları tefekküre ve ibrete teşvik eden bir ifadeyle sonlandığını göstermektedir.

Bu analizler, Kur’an’ın lafızlarının ardındaki derin manaları ve üstün edebi yapısını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

NotebookLM

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

BEŞİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET:

Kur’ân, bazan tagayyüre maruz ve muhtelif keyfiyâta medar maddî cüz’iyatı zikreder. Onları hakaik-ı sabite suretine çevirmek için sabit, nuranî, küllî esmâ ile icmal eder, bağlar. Veyahut tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hâtime verir.

Birinci mânânın misallerinden, meselâ

وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلاَسْمَۤاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰۤئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُنِى بِاَسْمَۤاءِ هٰۤؤُلاَءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ     قَالُوا سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ     1

İşte, şu âyet, evvelâ “Hazret-i Âdem’in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu” olan bir hadise-i cüz’iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor – yani

 اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

Yani, “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun.”

İkinci mânânın misallerinden, meselâ,

وَاِنَّ لَكُمْ فِى اْلاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِى بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا

خَالِصًا سَۤائِغًا لِلشَّارِبِينَ     

HAŞİYE-1

ilâ âhir .

فِيهِ شِفَۤاءٌ لِلنَّاسِ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ     3

İşte şu âyetler, Cenâb-ı Hakkın koyun, keçi, inek, manda, deve gibi mahlûklarını insanlara hâlis, sâfi, leziz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnuları da insanlara lâtif, leziz, tatlı birer nimet tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu’cizât-ı kudretini şifalı ve tatlı, güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece gösterdikten sonra, tefekküre, ibrete başka şeyleri de kıyas etmeye teşvik için

 اِنَّ فِى ذٰلِكَ لاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ 

(“Düşünen bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır.” Nahl Sûresi, 16:69.)

der, hâtime verir. 


Dipnot-1

“Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra eşyayı meleklere gösterdi. ‘Eğer iddianızda doğru iseniz, bunların isimlerini Bana söyleyin’ buyurdu. Melekler ‘Seni her türlü noksandan tenzih ederiz,’ dediler. ‘Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Alîm ve Hakîm olan Sensin.'” Bakara Sûresi, 2:31-32.

Haşiye-1

“Ehlî hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir sütle sizi besleriz.” Nahl Sûresi, 16:66.

Dipnot-3

“Onda insanlar için şifa bulunur. Düşünen bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır.” Nahl Sûresi, 16:69.


Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cüz’iyat: küçük, ferdî şeyler (bk. c-z-e)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
evvelâ: ilk olarak
fezleke: özet, netice
hadise-i cüz’iye: küçük hadise (bk. c-z-e)
hadise-i mağlûbiyet: mağlup olma hadisesi
hakaik-i sabite: sabit gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hakîm: herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
hâlis: katıksız, temiz (bk. ḫ-l-ṣ)
hâtime: son
Hazret-i Âdem: (bk. bilgiler)
hilâfet: halifelik, yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev (bk. ḫ-l-f)
ibret: düşündürücü ders
icmal etmek: özetlemek (bk. c-m-l)
ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)
ism-i küllî: büyük ve kapsamlı isim (bk. s-m-v; k-l-l)
istidad: kabiliyet (bk. a-d-d)
keyfiyât: keyfiyetler, durumlar
küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
leziz: lezzetli, tatlı
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
maruz: uğrayan, tesirinde kalan
masnu: san’at eseri (bk. ṣ-n-a)
medar: eksen, kaynak
medar: vesile, sebep
melâike: melekler (bk. m-l-k)
meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)
misal: örnek (bk. m-s̱-l)
mu’cizât-ı kudret: kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
muhtelif: çeşitli
nuranî: nurlu (bk. n-v-r)
rüçhaniyet: üstünlük
sâfi: pak, duru, temiz (bk. ṣ-f-y)
tagayyür: değişim
tâlim etmek: öğretmek (bk. a-l-m)
tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)
zikretmek: anmak, belirtmek

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – BEŞİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.564

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/564


CUMARTESİ DERSLERİ

Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. - Sözler 25.2.2.3.
Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. – Sözler 25.2.2.3.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ