27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

İçtihat ve İlâhî Kanunlar

Bu metin, İslam hukukunda içtihat kapısının teoride açık olsa da günümüz şartlarında bu yetkinliğe ulaşmanın önündeki engelleri ve mezheplerin çeşitlilik nedenlerini ele almaktadır.

Müellif, ilk dönem müçtehitlerinin hakikate yakınlıkları ve doğruluk ile yalan arasındaki keskin ayrım sayesinde ulaştıkları manevi mertebeyi, modern zamanın karmaşasıyla kıyaslamaktadır. 

Şeriatın temel hükümlerinin sabit kalmasına rağmen, fer’î meselelerdeki farklılıkların insanların sosyal yapılarına, yaşam tarzlarına ve mizaçlarına göre şekillendiği vurgulanmaktadır.

Farklı mezhep uygulamaları, bir hastaya şifa olan suyun diğerine zarar verebilmesi örneğiyle, toplumsal ihtiyaçlara uygun düşen ilahi bir hikmet ve rahmet olarak sunulmaktadır.

Sonuç olarak, insanlığın gelişim sürecine bağlı olarak hukuki yorumların çeşitlenmesinin bir gereklilik olduğu ifade edilmektedir.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

İçtihat kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni” vardır.

Altıncısı

Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

Eğer Desen: “Sahâbeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hàlî olmazlar. Hâlbuki, içtihâdatın ve ahkâm‑ı Şerîatın medârı, sahâbelerin adâleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet “Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler.” diye ittifak etmişler?”

Elcevap: Evet, sahâbeler ekseriyet‑i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştâk, adâlete hâhişgerdirler. Çünkü; yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesâfe, Arş’tan ferşe kadar açılmış. Esfel‑i sâfilîndeki Müseylime‑i Kezzâb’ın derekesinden âlâ-yı illiyînde olan Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın derece‑i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.

Evet, Müseylime’yi esfel‑i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l‑Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm’ı âlâ-yı illiyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.

İşte, hissiyat‑ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin‑i ahlâkıyeye perestiş eden ve Şems‑i Nübüvvet’in ziyâ‑yı sohbetiyle nurlanan sahâbeler, o derece çirkin ve sukùta sebep ve Müseylime’nin maskara‑âlûd müzahrefât dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr‑ı fahr ve mübâhât ve mîrâc-ı suûd ve terakkî ve Fahr‑i Risalet’in hazine‑i àliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle, içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka – ve bilhassa ahkâm‑ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde – elbette ellerinden geldiği kadar tâlip ve muvâfık ve âşık olmaları kat’îdir, zarûrîdir, şüphesizdir.

Hâlbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesâfe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vâsıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek àlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne îtimat edip, körü körüne alınmaz.

Hâtime

Asırlara göre şerîatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l‑Enbiyâ’dan sonra, Şerîat‑ı Kübrâ’sı her asırda, her kavme kâfî geldiğinden, muhtelif şerîatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruâtta, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır.

Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar tebeddül eder; öyle de, asırlara göre şerîatlar değişir, milletlerin istîdâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü; ahkâm‑ı şer’iyenin teferruât kısmı, ahvâl‑i beşeriyeye bakar; ona göre gelir, ilâç olur.

Enbiyâ‑i sâlife zamanında, tabakât-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri, hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidâî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şerîatlar, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıtada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatlar bulunurmuş.

Sonra, Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesiyle, insanlar güyâ iptidâî derecesinden îdâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtât ile akvâm‑ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şerîatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.

Fakat, tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyede gitmediğinden, mezhepler taaddüt etmiştir.

Eğer beşerin ekseriyet‑i mutlakası, bir mekteb‑i àlînin talebesi gibi bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhepler tevhid edilebilir. Fakat bu hâl‑i âlem, o hâle müsâade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.

Eğer Desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?

Elcevap: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır‥ şöyleki: Birisine hastalığının mizâcına göre su, ilâçtır; tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”

İşte bunun gibi, ahkâm‑ı İlâhiye – mezheplere, Hikmet‑i İlâhiye’nin sevkiyle ittibâ edenlere göre – değişir; hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur.

Meselâ, Hikmet‑i İlâhiye’nin tensibiyle İmâm‑ı Şâfiî’ye ittibâ eden, ekseriyet itibariyle Hanefîlere nispeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati bir tek vücûd hükmüne getiren hayat-ı içtimâiye de nâkıs olduğundan, her biri bizzat dergâh-ı Kâdiü’l-Hâcât’ta kendi derdini söylemek ve hususî matlûbunu istemek için, imâm arkasında, Fâtiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.

İmâm-ı Âzam’a ittibâ edenler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimâiyeye müstaid olduğundan; bir cemâat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum nâmına söyler. Umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalp edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî Mezhebi’ne göre imâm arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.

Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu tâdil edip nefs‑i emmâreyi terbiye eder. Elbette ekser etbâı, köylü ve nîm‑bedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebi’ne göre: “Kadına temâs ile abdest bozulur; az bir necâset zarar verir.” Ekseriyet itibariyle hayat-ı içtimâiyeye giren, nîm‑medenî şeklini alan insanlar, ittibâ ettikleri Mezheb‑i Hanefî’ye göre: “Mess‑i nisvân abdesti bozmaz; bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.”

İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz‑ı maîşet itibariyle ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya müptelâ olduğundan; sanat ve maîşet itibariyle, tabiat ve nefs‑i emmâresi meydânı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için şerîat, onların hakkında, o tecâvüzâta sed çekmek için, “Abdest bozulur, temâs etme! Namazını iptal eder, bulaşma!” manevî kulağında bir sadâ‑yı semâvî çınlattırır. Ama o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı içtimâiyesi itibariyle, ahlâk‑ı umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa müptelâ değil, mülevves şeylerle nezâfet‑i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şerîat, Mezheb‑i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz. Hicap edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetvâ vardır.” der, onu vesveseden kurtarır.

İşte, denizden iki katre sana misâl… Onlara kıyâs et. Mîzan‑ı Şa’rânî mîzanıyla, şerîat mîzanlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.

ayet – Bakara Sûresi, 2:32

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ تَمَثَّلَ ف۪يهِ اَنْوَارُ مَحَبَّتِكَ لِجَمَالِ صِفَاتِكَ وَاَسْمَائِكَ، بِكَوْنِهِ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى، وَمَنْ تَمَرْكَزَ ف۪يهِ شُعَاعَاتُ مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ ف۪ي مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهِ اَكْمَلَ وَاَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ، وَصَيْرُورَتِهِ اَنْمُوذَجَ كَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ، وَفِهْرِسْتَةَ مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ. وَمَنْ تَظَاهَرَ ف۪يهِ لَطَائِفُ مَحَبَّتِكَ وَرَغْبَتِكَ لِاِسْتِحْسَانِ صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهِ اَعْلٰى دَلَّالِ مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ وَاَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِن۪ينَ صَوْتًا ف۪ي اِعْلَانِ حُسْنِ نُقُوشِكَ وَاَبْدَعَهُمْ نَعْتًا لِكَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ. وَمَنْ تَجَمَّعَ ف۪يهِ اَقْسَامُ مَحَبَّتِكَ وَاِسْتِحْسَانِكَ لِمَحَاسِنِ اَخْلَاقِ مَخْلُوقَاتِكَ وَلَطَائِفِ اَوْصَافِ مَصْنُوعَاتِكَ، بِكَوْنِهِ جَامِعًا لِمَحَاسِنِ الْاَخْلَاقِ كَافَّةً بِاِحْسَانِكَ وَلَطَائِفِ الْاَوْصَافِ قَاطِبَةً بِفَضْلِكَ. وَمَنْ صَارَ مِصْدَاقًا صَادِقًا وَمِقْيَاسًا فَائِقًا لِجَم۪يعِ مَنْ ذَكَرْتَ ف۪ي فُرْقَانِكَ اِنَّكَ تُحِبُّهُمْ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ وَالصَّابِر۪ينَ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُتَّق۪ينَ وَالتَّوَّاب۪ينَ وَالْاَوَّاب۪ينَ وَجَم۪يعِ الْاَصْنَافِ الَّذ۪ينَ اَحْبَبْتَهُمْ وَشَرَّفْتَهُمْ بِمَحَبَّتِكَ، ف۪ي فُرْقَانِكَ حَتّٰى صَارَ اِمَامَ الْحَب۪يب۪ينَ لَكَ، وَسَيِّدَ الْمَحْبُوب۪ينَ لَكَ وَرَئ۪يسَ اَوِدَّائِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاِخْوَانِهِ اَجْمَع۪ينَ

Allahım! Esmâ-i Hüsnânın tecelliyâtına câmi’ bir ayna oluşu sırrıyla, esmâ ve sıfâtının güzelliğine olan kudsî muhabbetinin envârı onda temessül eden, masnuâtının en ekmeli ve en bedîi, kemâlât-ı san’atının enmuzeci ve mehâsin-i nukuşunun fihristesi olması hasebiyle, masnuâtındaki san’atına olan kudsî muhabbetinin şuaları onda temerküz eden, mehâsin-i san’atının en âlî dellâlı, nukuşunun güzelliklerini ilân edenler arasında sesçe en yüksek oluşu ve kemâlât-ı san’atının en güzel medîhelerini dile getirişi sebebiyle, san’atının istihsânına muhabbet ve rağbetinin en latîf cilveleri onda tezahür eden, Senin ihsânın olan mehâsin-i ahlâkın kâffesini ve eser-i fazlın olan letâif-i evsâfın hepsini câmi’ olması sırrıyla, mahlûkatının güzel ahlâkına ve masnuâtının latîf evsâfına olan muhabbet ve istihsânının aksâmı onda tecemmu eden, Furkan’ında muhsinlerden, sâbirlerden, mü’minlerden, müttakîlerden, tevvâbînden, evvâbînden ve Kendini onlara sevdirdiğin ve muhabbetinle onları şereflendirdiğin bilcümle esnâf-ı ibâdın için doğru bir mihenk ve fâik bir mikyas teşkil eden, ve öyle bir mihenk ve mikyas ki, Senin habiblerinin imamı ve Senin mahbublarının seyyidi ve Senin dostlarının reisi olan Zâta, bütün ashâbına ve ihvânına, salât ve selâm et.

اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ

Rahmetinle ey Erhamürrâhimîn…Âmin.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Altıncı Mâni – Hâtime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-altinci-mani#3910

https://erisale.com/#content.tr.1.651

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/651


“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 8,

Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler. Necm Sûresi, 531-4. - Cumartesi Dersleri 25. 2. 8,

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4.

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA – BEŞİNCİ LEM’A – BEŞİNCİ IŞIK.

Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler. Necm Sûresi, 531-4. - Cumartesi Dersleri 25. 2. 8,
“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 8,

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Birinci Şule

İKİNCİ ŞUA

Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.

BEŞİNCİ LEM’A:

Kur’ân’ın üslûp ve îcâzındaki câmiiyet-i harikadır. Bunda Beş Işık var.

BEŞİNCİ IŞIK:

Kur’ân’ın makàsıd ve mesâil, maânî ve esâlib ve letâif ve mehâsin cihetiyle câmiiyet-i harikasıdır. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın sûrelerine ve âyetlerine ve hususan sûrelerin fâtihalarına, âyetlerin mebde’ ve maktalarına dikkat edilse görünüyor ki, belâğatlerin bütün envâını, fezâil-i kelâmiyenin bütün aksâmını, ulvî üslûpların bütün esnâfını, mehâsin-i ahlâkiyenin bütün efradını, ulûm-u kevniyenin bütün fezlekelerini, maarif-i İlâhiyenin bütün fihristelerini, hayat-ı şahsiye ve içtimaiye-i beşeriyenin bütün nâfi düsturlarını ve hikmet-i âliye-i kâinatın bütün nuranî kanunlarını cem etmekle beraber, hiçbir müşevveşiyet eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnâs-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münakaşa, bir karışık çıkmamak, kahhar bir nizam-ı i’câzînin işi olabilir.

Elhak, bütün bu câmiiyet içinde şu intizamla beraber, geçmiş yirmi dört adet Sözlerde izah ve ispat edildiği gibi, cehl-i mürekkebin menşei olan âdiyat perdelerini keskin beyanatıyla yırtmak, âdet perdeleri altında gizli olan harikulâdeleri çıkarıp göstermek ve dalâletin menbaı olan tabiat tâğutunu burhanın elmas kılıcıyla parçalamak ve gaflet uykusunun kalın tabakalarını ra’d-misal sayhalarıyla dağıtmak ve felsefe-i beşeriyeyi ve hikmet-i insaniyeyi âciz bırakan kâinatın tılsım-ı muğlâkını ve hilkat-i âlemin muammâ-yı acibesini fetih ve keşfetmek, elbette hakikat-bîn ve gayb-âşinâ ve hidayet-bahş ve haknümâ olan Kur’ân gibi bir mu’cizekârın harikulâde işleridir.

Evet, Kur’ân’ın âyetlerine insafla dikkat edilse görünüyor ki, sair kitaplar gibi bir iki maksadı takip eden tedricî bir fikrin silsilesine benzemiyor. Belki, def’î ve âni bir tavrı var. Ve ilka olunuyor bir gidişatı var. Ve beraber gelen herbir taifesi, müstakil olarak uzak bir yerden ve gayet ciddî ve ehemmiyetli bir muhaberenin tek tek, kısa kısa bir surette geldiğinin nişanı var. Evet, kâinatın Hâlıkından


âdet: alışkanlık
âdiyat: alışılmış şeyler
aksâm: kısımlar
belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ)
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
burhan: güçlü delil
câmiiyet: kapsayıcılık (bk. c-m-a)
câmiiyet-i harika: harika kapsamlılık (bk. c-m-a)
cehl-i mürekkeb: bilmediği halde kendini bilmiş sayma
cem etmek: toplamak (bk. c-m-a)
cihet: yön
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
def’î: birden bire, âni
ecnâs-ı muhtelife: çeşitli cinsler
efrad: fertler (bk. f-r-d)
elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
envâ: türler, çeşitler
esâlib: üsluplar
esnâf: sınıflar
fâtiha: başlangıç, açılış kısmı
felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdiği fikir, felsefe
fetih: açmak
fezâil-i kelâmiye: sözün üstünlükleri (bk. f-ḍ-l; k-l-m)
fezleke: hülasa, öz
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b)
hakikat-bîn: hakikatı gören (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haknümâ: hakkı ve doğruyu gösteren (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hayat-ı şahsiye: şahsî hayat (bk. ḥ-y-y)
hidayet-bahş: hidâyet veren (bk. h-d-y)
hikmet-i âliye-i kâinat: evren ile ilgili yüksek bilgi (bk. ḥ-k-m; k-v-n)
hikmet-i insaniye: insanların ortaya koyduğu ilim (bk. ḥ-k-m)
hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m)
içtimaiye-i beşeriye: insanlığın toplum hayatı (bk. c-m-a)
ilka: vahiyle indirilme, kalbe bırakılma
insaf: merhamet ve adalet dairesinde hareket
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
izah: açıklama
kahhar: herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten (bk. ḳ-h-r)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
keşfetmek: gizli birşeyi ortaya çıkarmak (bk. k-ş-f)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
letâif: güzellikler, hoşluklar (bk. l-ṭ-f)
maânî: mânâlar (bk. a-n-y)
maarif-i İlâhiye: İlâhî bilgiler (bk. a-r-f; e-l-h)
makàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d)
maksad: gaye, amaç (bk. ḳ-ṣ-d)
makta: durak yeri
mebde’: başlangıç
mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)
mehâsin-i ahlâkiye: ahlâk güzellikleri (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ)
menba: kaynak
menşe: kaynak, esas
mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l)
mu’cizekâr: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)
muammâ-i acibe: hayret verici, bilinmeyen sır
muhabere: haberleşme
müstakil: bağımsız, başlıbaşına
müşevveşiyet: karışıklık
nâfî: faydalı, yararlı
nizam-ı i’câzî: mu’cize olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-c-z)
nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
ra’d-misal: şimşek gibi (bk. m-s̱-l)
sayha: sesleniş, kükreyiş
silsile: zincir
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tabiat tâğutu: tabiat putu (bk. ṭ-b-a)
tedricî: yavaş yavaş, derece derece
tılsım-ı muğlâk: anlaşılması zor sır
ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler (bk. a-l-m; k-v-n)
ulvî: yüce
üslûp: ifade tarzı

başka kim var ki, bu derece kâinat ve Hâlık-ı Kâinatla ciddî alâkadar bir muhabereyi yapabilsin? Hadsiz derece haddinden çıkıp Hâlık-ı Zülcelâli kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinatı doğru olarak konuştursun?

Evet, Kur’ân’da Kâinat Sâniinin pek ciddî ve hakikî ve ulvî ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor; taklidi ima edecek hiçbir emare bulunmuyor. O söyler ve söylettirir. Farz-ı muhal olarak, Müseylime gibi hadsiz derece haddinden çıkıp taklitkârâne o izzet ve ceberut sahibi olan Hâlık-ı Zülcelâlini kendi fikriyle konuşturup ve kâinatı onunla konuştursa, elbette binler taklit emareleri ve binler sahtekârlık alâmetleri bulunacaktır. Çünkü en pest bir halinde en yüksek tavrı takınanların her hâleti taklitçiliğini gösterir.

İşte şu hakikati kasemle ilân eden

وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى     مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى     وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى     اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى     1

ya bak, dikkat et.


Dipnot-1

“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4.


alâmet: iz, işaret
Asr-ı Saadet: Peygamberimiz (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı
bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle
ceberut: büyüklük ve haşmet (bk. c-b-r)
cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y)
emâre: işaret, iz
emin: güvenilir (bk. e-m-n)
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
farz-ı muhal: olmayacak şeyi olacakmış gibi düşünme
hadsiz: sınırsız
hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâlât: haller, durumlar
hâlet: durum, hal
Hâlık-ı Kâinat: kâinatın yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n)
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve şeref sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hasıl olmak: ortaya çıkmak
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b)
İncil: Hz. İsâ’ya indirilen kitap
izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kasem: yemin
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lisan: dil
mazi: geçmiş zaman
muhabere: haberleşme
muvafık: uygun
Müseylime: (bk. bilgiler)
pest: aşağı
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
şavk: ışık, parıltı
şebâbiyet: tazelik, gençlik
şua: parıltı
taklitkârâne: taklik ederek
tasdik: doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ)
Tevrat: Hz. Musa’ya indirilen kitap
ulvî: yüce
ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş
vukuat: olaylar
zaman-ı Âdem: Hz. Âdem’in zamanı
zikretmek: anmak, belirtmek

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Şule  – İKİNCİ ŞUA – BEŞİNCİ LEM’A – BEŞİNCİ IŞIK, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.540

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/540


CUMARTESİ DERSLERİ

Kur'an, gark olan Firavuna der: "Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim" (Yunus Sûresi, 10:92) ünvanıyla, ... şu asr-ı âhirde, o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu'cizâne bir işaret-i gaybiyyeyi bir lem'a-i İ'cazı ve bu tek kelime bir mu'cize olduğunu ifade eder. - Cumartesi Dersleri 25. 2. 7.
Kur’an, gark olan Firavuna der: “Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim” (Yunus Sûresi, 10:92) ünvanıyla, … şu asr-ı âhirde, o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu’cizâne bir işaret-i gaybiyyeyi bir lem’a-i İ’cazı ve bu tek kelime bir mu’cize olduğunu ifade eder. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 7.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

“Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin.” Bakara Sûresi, 2:23. – Cumartesi Dersleri – 25. 1. 3.

Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'ân'dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin. Bakara Sûresi, 223. - Cumartesi Dersleri - 25. 1. 3.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin.” Bakara Sûresi, 2:23.

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Birinci Şule – BİRİNCİ ŞUA – BİRİNCİ SURET.

Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'ân'dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin. Bakara Sûresi, 223. - Cumartesi Dersleri - 25. 1. 3.
Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin. Bakara Sûresi, 223. – Cumartesi Dersleri – 25. 1. 3.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Birinci Şule

Bu Şulenin Üç Şuası var.

BİRİNCİ ŞUA

Derece-i i’cazda belâğat-i Kur’âniyedir. O belâğat ise, nazmın cezaletinden ve hüsn-ü metanetinden ve üslûplarının bedâatinden, garip ve müstahsenliğinden ve beyanının beraatinden, fâik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkaniyetinden ve lâfzının fesahatinden, selâsetinden tevellüd eden bir belâğat-i harikulâdedir ki, benî Âdemin en dâhi ediplerini, en harika hatiplerini, en mütebahhir ulemasını muârazaya davet edip bin üç yüz senedir meydan okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muârazaya davet ettiği halde, kibir ve gururlarından başını semâvâta vuran o dâhiler, ona muâraza için ağız açamayıp, kemâl-i zilletle boyun eğdiler.

İşte, belâğatindeki vech-i i’câzı iki suretle işaret ederiz.

BİRİNCİ SURET: 

İ’câzı vardır ve mevcuttur. Çünkü, Ceziretü’l-Arap ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibarıyla ümmî idi. Ümmîlikleri için, mefahirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsallerini, kitabet yerine şiir ve belâğat kaydıyla muhafaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâğat cazibesiyle eslâftan ahlâfa hafızalarda kalıp gidiyordu. İşte, şu ihtiyac-ı fıtrî neticesi olarak, o kavmin mânevî çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revaç bulan, fesahat ve belâğat metâı idi. Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millîsi gibiydi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı. İşte, İslâmiyetten sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâğatte


ahlâf: halefler, sonradan gelenler
âlem: dünya (bk. a-l-m)
bedâat: benzersizlik, eşsiz güzellik, orijinallik (bk. b-d-a)
belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ)
belâğat-i harikulâde: olağanüstü söyleyiş güzelliği (bk. b-l-ğ)
belâğat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın belâğatı (bk. b-l-ğ)
beliğ: belâğat sahibi (bk. b-l-ğ)
benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
beraat: harika, parlak
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
cazibe: çekim
cezâlet: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l)
Ceziretü’l-Arap: Arabistan yarım-adası (bk. bilgiler)
çarşı-yı ticaret: ticaret çarşısı
dâhi: son derece zeki
derece-i i’caz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z)
durub-u emsal: meşhur atasözleri (bk. m-s̱-l)
edip: edebiyatçı
ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ)
eslâf: selefler, geçmiştekiler
fâik: üstün
fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ)
hakkaniyet: hak oluş, doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hüsn-ü metanet: metanetin ve sağlamlığın güzelliği (bk. ḥ-s-n)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
iftihar etmek: övünmek
ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r)
itibarıyla: özelliğiyle
kahraman-ı millî: millî kahraman
kelâm: söz (bk. k-l-m)
kemâl-i zillet: tam bir aşağılık (bk. k-m-l)
kitabet: yazım (bk. k-t-b)
lâfz: ifade, kelime
maânî: mânâlar (bk. a-n-y)
mânidar: anlamlı (bk. a-n-y)
medar-ı iftihar: övünç kaynağı
mefahir: övünülecek şeyler
mehâsin-i ahlak: ahlakî güzellikler (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ)
metâ: kıymetli eşya
mevcut: var olan (bk. v-c-d)
muâraza: sözle mücadele
müstahsenlik: güzellik (bk. ḥ-s-n)
mütebahhir: çok bilgili
nazm: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m)
revaç: kıymet, değer
safvet: safilik, halislik, parlak (bk. ṣ-f-y)
selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s)
semâvât: gökler (bk. s-m-v)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
şiddet-i ihtiyaç: şiddetli ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
şua: parıltı
şule: ışık hüzmesi
tevellüd etmek: doğmak
ulema: âlimler (bk. a-l-m)
ümmî: okuma yazma bilmeyen
üslûp: ifade tarzı
vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)
vukuat-ı tarihiye: tarihî olaylar
ziyade: çok, fazla

akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâğat o kadar kıymettardı ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musalâha ediyorlardı. Hattâ, onların içinde, “Muallâkat-ı Seb’a” namıyla, yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.

İşte böyle bir zamanda, belâğat en revaçlı olduğu bir anda, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan nüzul etti. Nasıl ki zaman-ı Mûsâ aleyhisselâmda sihir ve zaman-ı İsâ aleyhisselâmda tıp revaçta idi; mu’cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte, o vakit, bülega-yı Arabı, en kısa bir sûresine mukabeleye davet etti

وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ     1

fermanıyla onlara meydan okuyor. Hem der ki: “İman getirmezseniz mel’unsunuz, Cehenneme gireceksiniz.” Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidayeten idam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennemde idam-ı ebedî ile beraber dünyevî idamla da mahkûm ediyor. Der: “Ya muâraza ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir.”

İşte, eğer muâraza mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün müydü ki, bir iki satırla muâraza edip dâvâsını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülâtlı muharebe tariki ihtiyar edilsin? Evet, o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin, en tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünkü edipleri birkaç hurufatla muâraza edebilseydi, Kur’ân dâvâsından vazgeçerdi, onlar da maddî ve mânevî helâketten kurtulurlardı. Halbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek muâraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular.

Hem Kur’ân’ı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebep vardı.  


Dipnot-1

“Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin.” Bakara Sûresi, 2:23.


akvâm-ı âlem: dünyadaki kavimler, milletler (bk. a-l-m)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)
belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ)
bidayeten: ilk önce
bülega-yı Arab: Arap belâğatçıları, edebiyatçıları (bk. b-l-ğ)
dehşetli: korkunç
edip: edebiyatçı
ferman: emir, buyruk
helâket: mahvoluş, yok oluş
hurufat: harfler
idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek (bk. ḫ-y-r)
istihfaf etmek: küçümsemek
Kâbe: (bk. bilgiler)
kabil: mümkün
kaside: şiir
kıymettar: kıymetli
kibir: gurur, kendini büyük görme (bk. k-b-r)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
mel’un: lanetlenmiş
mertebe: derece
mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
muallâkat-ı Seb’a: yedi askı; Kur’ân nazil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları
muâraza: sözle mücadele
muâraza-i bilhuruf: harflerle mücadele, yazılı ve sözlü mücadele
muhal: imkânsız
muharebe: harp, savaş
muharebe-i bissüyuf: kılıçlarla savaşma, silahlı mücadele
mukabele: karşılık verme
musalâha etmek: barışmak (bk. ṣ-l-ḥ)
müşkilâtlı: zor
nam: ad
nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l)
revaç: değer, kıymet
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
tanzir etmek: benzerini yapmak (bk. n-ẓ-r)
tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ)
Zaman-ı İsâ: Hz. İsâ’nın zamanı
zaman-ı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın zamanı (bk. bilgiler)

Birisi düşmanın hırs-ı muârazası, diğeri dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki sâik-i şedid altında milyonlar Arabî kitaplar yazılmış ki, hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun, her kim ona ve onlara baksa, kat’iyen diyecek ki, “Kur’ân bunlara benzemez; hiçbirisi onu tanzir edemez.” Şu halde, ya Kur’ân bütününün altındadır—bu ise bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhaldir—veya Kur’ân, o yazılan umum kitapların fevkindedir.

Eğer desen: “Nasıl biliyoruz ki, kimse muârazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki meydana çıksın? Birbirinin yardımı da mı faide etmedi?”

Elcevap: Eğer muâraza mümkün olsaydı, alâküllihal kat’î teşebbüs edilecekti. Çünkü izzet ve namus meselesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi, alâküllihal, kat’î taraftar pek çok bulunacaktı. Çünkü hakka muarız ve muannit daima kesretli idi. Eğer taraftar bulsaydı, alâküllihal iştihar bulacaktı. Çünkü, küçük bir mücadele, beşerin nazar-ı istiğrabını celb edip destanlarda iştihar eder. Şöyle acip bir mücadele ve vukuat ise gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde tâ en çirkin ve en şenî şeylere kadar nakledilir, meşhur olur. Halbuki, muârazaya dair, Müseylime-i Kezzab’ın bir iki fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseylime’de çendan belâğat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn-ü cemâle mâlik olan beyan-ı Kur’ân’a nisbet edildiği için, onun sözleri hezeyan suretinde tarihlere geçmiştir. İşte, Kur’ân’ın belâğatindeki i’câz, kat’iyen, iki kere iki dört eder gibi mevcuttur ki, iş böyle oluyor.


âhir: son (bk. e-ḫ-r)
alâküllihal: ister istemez, her halde (bk. k-l-l)
âmi: câhil
Arabî: Arapça
battal: bâtıl, hükümsüz
belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ)
beşer: insanlar
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
beyan-ı Kur’ân: Kur’ân’ın açıklaması (bk. b-y-n)
celb etmek: çekmek
cezalet: güzel ve güçlü ifade (bk. c-z-l)
cezalet-i harika: hayranlık verici güçlü ifade (bk. c-z-l)
cezalet-i nazmiye: Kur’ân’ın dizilişindeki güzellik ve akıcılık (bk. c-z-l)
çendan: gerçi
fevkinde: üstünde
fıkra: kısa yazı, bent
hadsiz: sonsuz
hey’ât: kısımlar, parçalar
hezeyan: saçmalama
hırs-ı muâraza: karşı koymak için aşırı istek
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hüsn-ü cemâl: maddî manevî güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z)
i’câz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z)
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
iştihar bulmak: meşhur olmak
ittifak: birleşme
izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z)
kesretli: çok, fazla (bk. k-s̱-r)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mâlik: sahip (bk. m-l-k)
metanet: sağlamlık
mevcut: var (bk. v-c-d)
muannit: inatçı
muâraza: sözle mücadele
muarız: karşı gelen
muhal: imkansız
münasebât: münasebetler, bağlantılar (bk. n-s-b)
Müseylime-i Kezzâb: (bk. bilgiler)
nazar-ı istiğrab: garip ve hayretli bakış (bk. n-ẓ-r)
nazm: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m)
nisbet etmek: kıyaslamak (bk. n-s-b)
nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
sâik-i şedid: şiddetli sevk edici gerekçe
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
şenî: fena, kötü
şevk-i taklidi: benzerini yapma arzusu ve isteği
tanzir: benzerini yapma (bk. n-ẓ-r)
tekmil: tamamlama (bk. k-m-l)
teşebbüs etmek: başvurmak, girişmek
umum: bütün
vukuat: vâkıalar, olaylar

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Birinci Şule – BİRİNCİ ŞUA – BİRİNCİ SURET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.494

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/494


CUMARTESİ DERSLERİ

Kur'ân, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah'ın kelâmıdır; hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah'ın fermanıdır; hem bütün semâvât ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır; … hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir. - Cumartesi Dersleri - 25. 1. 2.
Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır; hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır; hem bütün semâvât ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır; … hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir. – Cumartesi Dersleri – 25. 1. 2.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ