Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. – Sözler 25.2.3.1.

Bin üç yüz elli senedir, Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. - Sözler 25.2.3.1.
Bin üç yüz elli senedir, Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. - Sözler 25.2.3.1.

Taklit Edilemeyen Kelam

Bu eser, Kur’an-ı Kerim’in benzersizliğini ve insan sözüyle kıyaslanamayacak kadar yüce olan mucizevi mahiyetini merkeze alır.

Yazar, kutsal metnin kelimelerini gökyüzündeki yıldızlara benzetirken, beşeriyetin ürettiği sözleri bu yıldızların aynadaki zayıf yansımaları olarak niteler.

Metinde Kur’an, kökleri derinlerde olan ve meyveleriyle tüm İslam dünyasını besleyen bir ağaç olarak tasvir edilir.

Yüzyıllar geçmesine rağmen bu mukaddes hitabın tazeliğini ve güzelliğini koruması, onun ilahi kaynağının en somut delili olarak sunulur.

İnsanların kendi sığ düşünceleriyle bu yüce kelama nazire yapmaya çalışmaları, muhteşem bir sarayın mimarisini bozup onu çocukça süslerle değiştirmeye çalışan birinin düştüğü gülünç duruma benzetilir.

Sonuç olarak kaynak, Kur’an’ın ebedi bir rehber olduğunu ve taklit edilmesinin imkansızlığını güçlü teşbihlerle ortaya koyar.

NotebookLM

https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2025/12/Yirmibesinci-Sozden-Bir-Hakikat-Yolculugu.pdf

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İKİNCİ ŞULENİN SON BÖLÜMÜ

Şu risalenin başında, şimdiye kadar tahkik namına bîtarafâne muhakeme suretinde Kur’ân’ın i’câzını muannid bir hasma kabul ettirmek için, Kur’ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi mumlar sırasına getirip muvazene ediyorduk. Şimdi tahkik, vazifesini ifa edip, parlak bir surette i’câzını ispat etti. Şimdi ise, tahkik namına değil, hakikat namına bir iki sözle, Kur’ân’ın muvazeneye gelmez hakikî makamına işaret edeceğiz.

Evet, sair kelâmların Kur’ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet, herbiri birer hakikat-i sabiteyi tasvir eden, gösteren Kur’ân’ın kelimâtı nerede, beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersim ettikleri mânâlar nerede? Evet, envâr-ı hidayeti ilham eden ve şems ve kamerin Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olan Kur’ân’ın melâike-misal zîhayat kelimâtı nerede; beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhar nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede? Evet, ısırıcı haşarat ve böceklerin mübarek melâike ve nuranî ruhanîlere nisbeti ne ise, beşerin kelimâtı Kur’ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri, Yirmi Beşinci Sözle beraber, geçen yirmi dört adet Sözler ispat etmiştir. Şu dâvâmız mücerret değil; burhanı, geçmiş neticedir. Evet, herbiri cevâhir-i hidayetin birer sadefi ve hakaik-ı imaniyenin birer menbaı ve esâsât-ı İslâmiyenin birer madeni ve doğrudan doğruya Arşu’r-Rahmân’dan gelen ve kâinatın fevkinde ve haricinde insana bakıp inen ve ilim ve kudret ve iradeyi tazammun eden ve hitab-ı ezelî olan elfâz-ı Kur’âniye nerede; insanın hevâî, hevaperestâne, vâhi, hevesperverâne elfâzı nerede?

Evet, Kur’ân, bir şecere-i tûbâ hükmüne geçip, şu âlem-i İslâmiyeyi bütün mâneviyâtıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar suretinde neşredip, asfiya ve evliyasını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakaik-ı kevniye ve İlâhiyeyi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
akis: yansıma
âlem-i İslâmiye: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m)
amelî: amelle ilgili
Arşu’r-Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m)
asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve velâyet sahibi insanlar (bk. ṣ-f-y)
âyât: ayetler
âyinecik: küçük ayna
ayn: kendisi
beşer: insanlar
bîtarafâne: tarafsız bir şekilde
burhan: güçlü delil
cevâhir-i hidayet: hidayet cevherleri (bk. h-d-y)
desâtir: düsturlar, prensipler
düstur: kural, prensip
elfâz: kelimeler, sözler
elfâz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri, sözleri
envâr-ı hidayet: hidayet nurları (bk. n-v-r; h-d-y)
esâsât-ı İslâmiye: İslâmın esasları (bk. s-l-m)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
fevkinde: üstünde
hakaik-i imaniye: iman hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n)
hakaik-i kevniye: yaratılışla ilgili İlâhî gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i sabite: sabit ve değişmez gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
haricinde: dışında
hasım: düşman
haşarat: zehirli böcekler
hevâî: nefsin isteklerine düşkün (bk. h-v-y)
hevaperestâne: nefsin arzu ve isteklerinin peşinde olurcasına (bk. h-v-y)
hevesât: hevesler, arzu ve istekler
hevesperverâne: hevesine düşkün bir şekilde
hitab-ı ezelî: ezelden gelen hitap (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
ifa etmek: yerine getirmek
irade: dileme, tercih etme (bk. r-v-d)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kamer: ay
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)
kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
kudret: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r)
makam: konum, yer
melâike: melekler (bk. m-l-k)
melâike-misal: melekler gibi (bk. m-l-k; m-s̱-l)
menba: kaynak
muannid: inatçı
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
mücerret: soyut
müzevver: uydurulmuş
nam: ad
neşretmek: yaymak
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
nuranî: nurlu (bk. n-v-r)
ruhanî: maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)
sadef: inci kabuğu
sair: diğer
sehhar: büyüleyen
semere: meyve
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şeâir: işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler (bk. ş-a-r)
şecere-i tûbâ: tuba ağacı
şems: güneş
tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tazammun eden: içine alan
tersim etmek: resimlemek
vâhi: zayıf, önemsiz
zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; h-y-y)

geçip, yine meyvedar ağaç hükmünde müteselsil hakaikı gösteren Kur’ân nerede; beşerin malûmumuz olan kelâmı nerede? Eyne’s-serâ mine’s-Süreyyâ?

Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. Halbuki, ne o ülfet, ne o mebzuliyet, ne o mürur-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar, onun kıymettar hakaikına, onun güzel üslûplarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i’cazdır.

Şimdi biri çıksa, Kur’ân’ın getirdiği hakaikten bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur’ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur’ân’a yakın bir kelâm söyledim” dese, öyle ahmakane bir sözdür ki: Meselâ, taşları muhtelif cevahirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukuş-u âliyesine bakan mizanlı nakışlarla tezyin eden bir ustanın san’atıyla; o nukuş-u âliyeden fehmi kasır, o sarayın bütün cevahir ve ziynetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hanelerin bir ustası, o saraya girip, o kıymettar taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre, âdi bir hanenin vaziyetine göre bir intizam, bir suret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra “Bakınız, o sarayın ustasından daha ziyade maharet ve servetim var ve kıymettar ziynetlerim var” dese, divanece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san’atı gibidir.


âdi: basit, sıradan
ahmakane: ahmakça
âyât: âyetler
beşer: insanlar
bîbehre: mahrum
cevahir: cevherler, kıymetli taşlar
divanece: akılsızca, delice
eyne’s-serâ mine’s-Süreyya: “yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?” (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir)
fehm: anlama, kavrayış
hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: eksiklik, zarar
hezeyan: deli saçması, saçmalama
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kasır: eksik, noksan
kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
maharet: beceri, ustalık
malûm: bilinen (bk. a-l-m)
mebzuliyet: bolluk, çokluk
meyvedar: meyveli, verimli
mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n)
muâraza: sözle mücadele, karşı gelme
muhtelif: değişik, çeşitli
mürur-u zaman: zamanın geçmesi
müteselsil: zincirleme, peşpeşe gelen
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nisbet: ölçü, kıyas (bk. n-s-b)
nisbet-i san’at: san’atı kıyaslama (bk. n-s-b; ṣ-n-a)
nukuş-u âliye: yüksek nakışlar (bk. n-ḳ-ş)
saray-ı muhteşem: muhteşem, görkemli saray
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahavvülât: değişiklikler
teşhir: sergileme
tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n)
ulvî: yüce, yüksek
umum: bütün
ülfet: alışkanlık
ziyade: çok, fazla
ziynet: süs (bk. z-y-n)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.581

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/582


CUMARTESİ DERSLERİ

Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Kur’an: Söz ve Güç

Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in belâgat ve üslubunun diğer insan kelamlarıyla kıyaslanamaz bir ulviyete sahip olduğunu temellendirmektedir.

Bir sözün gücünün sadece söylendiği mekâna değil; söyleyene, muhataba, maksada ve makama bağlı olduğu vurgulanarak ilahi beyanın bu dört kaynaktaki eşsizliği açıklanmaktadır. 

Yaratıcı’nın kudret ve iradesini barındıran emirleri, insanın aciz temennilerinden doğan ifadeleriyle karşılaştırılarak Kur’an’ın müessiriyeti ortaya konmaktadır.

Özellikle doğa olayları ve haşrin ispatı üzerinden verilen örneklerle, kavl ile fiilin nasıl birleştiği ve ilahi sanatın beyandaki ihtişamı gösterilmektedir.

Sonuç olarak eser, Kur’an’ın her cümlesinin hakiki bir mülk sahibinin icraatını tasvir eden sarsılmaz bir kuvvet taşıdığını ispat etmektedir.

NotebookLM

https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2025/12/Kelamin_Zirvesi.pdf

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ ŞULENİN ÜÇÜNCÜ NURU

Şudur ki: Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma.

Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belâğati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise, mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezayüd eder.

Meselâ

 يَۤا اَرْضُ ابْلَعِى مَۤاءَكِ وَيَاسَمَۤاءُ اَقْلِعِى 

yani “Yâ arz! Vazifen bitti; suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet kalmadı; yağmuru kes.” Meselâ

 فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَۤا اَتَيْنَا طَۤائِعِينَ 

yani “Yâ arz, yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücutta meşhergâh-ı san’atıma geliniz’ dedi. Onlar da: “Biz kemâl-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz.” İşte, kuvvet ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların

 اُسْكُنِى يَۤا اَرْضُ وَانْشَقِّى يَا سَمَۤاءُ وَقُومِۤى اَيَّتُهَا الْقِيٰمَةُ 

gibi suret-i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhaveresi, hiç o iki emre kabil-i kıyas olabilir mi? Evet, temennîden neş’et eden arzular ve o arzulardan neş’et eden fuzuliyâne emirler nerede, hakikat-i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede? Evet, emr-i nâfiz, büyük bir âmirin mutî ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri nerede? Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sureten bir iken, mânen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.


Dipnot-1

Hûd Sûresi, 11:44.

Dipnot-2

Fussilet Sûresi, 41:11.

Dipnot-3

Ey yer, sâkin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!


adem: hiçlik, yokluk
âdi: basit, sıradan
âmir: emreden
arş!: haydi!
arz: yer
cemâdat: cansızlar
cihet: yön
derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ)
edip: edebiyatçı
emr-i nâfiz: etkili, tesir gücü olan emir
fuzuliyâne: lüzumsuzca
hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
hakikat-i âmiriyet: emredicilik gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i emr: gerçek emir (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hezeyanvâri: saçma sapan bir şekilde
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
irade: dileme, tercih etme gücü (bk. r-v-d)
kabil-i kıyas: kıyası mümkün
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
menba: kaynak
meşhergâh-ı san’at: san’atın sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a)
muhatap: kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b)
muhavere: karşılıklı konuşma
mukavemetsûz: dirençsiz
mutî: itaat eden
muttasıf: vasıflı
mütekellim: konuşan (bk. k-l-m)
nâfiz: etkili, hükmü geçen
nefer: asker, er
nehiy: yasak
neş’et: meydana gelme, doğma
nisbet: oran (bk. n-s-b)
râm olmak: boyun eğmek
semâ: gök (bk. s-m-v)
suret-i emir: emir şekli (bk. ṣ-v-r)
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
şule: parıltı
tabaka: derece
tazammun: içine alma
tazammun etmek: içine almak
temennî: istek, dua
tezâyüd: artma
ulviyet: yücelik
vücut: varlık (bk. v-c-d)

Meselâ,

 اِنَّمَۤا اَمْرُهُۤ اِذَۤا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ 

Hem meselâ,

 وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰۤئِكَةِ اسْجُدُوا ِلاٰدَمَ 

Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev’indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin güneşe nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakikî bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakikî bir san’atkârın işlediği vakit san’atına dair verdiği beyanatı ve hakikî bir mün’imin ihsan başında iken beyan ettiği ihsânâtı, yani, kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: “Bakınız, işte bunu yaptım. Böyle yapıyorum. İşte bunu bunun için yaptım. Bu böyle olacak. Bunun için işte bunu böyle yapıyorum.” Meselâ,

اَفَلَمْ يَنْظُرُۤوا اِلَى السَّمَۤاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ     وَاْلاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ     تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ     وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَۤاءِ مَۤاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ     وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ     رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ     3

Kur’ân’ın semâsında, şu sûrenin burcunda parlayan yıldız-misal Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef’alleri içindeki intizam-ı belâğatle çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ tabiriyle ispat edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede; insanların fuzuliyâne, onlarla teması az olan ef’alden bahisleri nerede? Taklit suretinde çiçek resimleri, hakikî,


Dipnot-1

“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-2

“Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde…” Bakara Sûresi, 2:34.

Dipnot-3

“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur. • Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. • Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır.” Kaf Sûresi, 50:6-11.


beşer: insan
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
delâil: deliller
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
fuzuliyâne: lüzumsuzca
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)
ihsanât: ihsanlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n)
ilzam: susturma
inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
intizam-ı belâğat: belâğatin intizam ve düzenliliği (bk. n-ẓ-m; b-l-ğ)
kavl: söz
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
mâlik: sahip (bk. m-l-k)
mün’im: nimet verici (bk. n-a-m)
netice: sonuç
nev’: tür, çeşit
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
semâ: gök; yücelik (bk. s-m-v)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)tabir: ifade (bk. a-b-r)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tasvirât: tasvirler, anlatımlar (bk. ṣ-v-r)
ulviyet: yücelik
yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l)
zikretmek: anmak, belirtmek

hayattar çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz! Şu اَفَلَمْ يَنْظُرُوا dan, tâ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki:

Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden, Kur’ân onları haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat eder, der: “Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, Biz ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki, nasıl yıldızlarla, ay ve güneşle tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halk ettik, yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ canibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O suyla bağ ve bostanları, hububatı, yüksek, leziz meyveli hurma gibi ağaçları halk edip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o suyla ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”

İşte, şu âyetin ispat-ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyaniye—ki binden birisine ancak işaret edebildik—nerede, insanların bir dâvâ için serd ettikleri kelimat nerede?


arz: dünya
âyâ: acaba
bast-ı mukaddemat: asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme (bk. ḳ-d-m)
bîtarafâne: tarafsız bir şekilde
bostan: bahçe
canib: taraf, yön
cezâlet-i beyaniye: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l; b-y-n)
dünyevî haşir: büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
hadravât: yeşillikler
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
hasım: düşman
haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hububat: taneli bitkiler, tahıl
huruc: çıkış
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
ibâd: kullar (bk. a-b-d)
icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d)
ifa etmek: yerine getirmek
ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y)
inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
ispat-ı haşir: haşrin ispatı (bk. ḥ-ş-r)
istilâ: kaplama, yayılma
kelimat: kelimeler (bk. k-l-m)
keyfiyet: özellik, nitelik
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
küffar: kâfirler, inanmayanlar (bk. k-f-r)
leziz: lezzetli
meâl: açıklama
muannid: inatçı
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhakeme: akıl yürütme (bk. ḥ-k-m)
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nebâtât: bitkiler
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
noksaniyet: eksiklik
semâ: gök (bk. s-m-v)
serd etmek: sözü peş peşe sıralamak
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tefriş: döşeme
tesbit etme: sağlam şekilde yerleştirme
tezyin: süsleme (bk. z-y-n)
zemin: yeryüzü

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.578

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/578


CUMARTESİ DERSLERİ

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye'se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. - Sözler 25.2.2.10.
Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye'se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. - Sözler 25.2.2.10.
Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye'se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. - Sözler 25.2.2.10.
Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.

Kur’an Mucizeleri ve İlahî Rahmetin Hâtimeleri

Verilen metin, Yirmi Beşinci Söz başlıklı eserden, Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi‘nin İkinci Şule ve İkinci Nur kısımlarında yer alan Onuncu Nükte-i Belâğat’ı açıklamaktadır.

Bu bölümde, Kur’an ayetlerinin isyankâr insan eylemlerini sert bir tehditle ele alırken, bu tehdidin umutsuzluğa yol açmaması için rahmetine işaret eden esmâ ile sonlandırılarak teselli verdiğini belirtir.

Özellikle İsrâ Sûresi, 17:42-44 ayetleri üzerinden, evrendeki her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini ve O’nun birliğini onayladığını vurgulayarak, insanın küfür ve şirkinin çirkinliğini izah eder.

Ayetlerin sonunda yer alan “innâhu kâne halîmen gafûrâ” (Şüphesiz ki O halîmdir, gafûrdur) ifadesinin hikmetini açıklayarak, Allah’ın cezalandırmakta acele etmeyişinin ve bağışlayıcılığının bir kapı bıraktığını ifade ederken, ayetlerin bu gibi belâgatli sonlarının Kur’an’ın mucizevi yönlerini gösterdiğini öne sürer.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

ONUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT: 

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder.

Meselâ,

قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُۤ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لاَبْتَغَوْا اِلٰى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلاً     سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا     تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّوَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لاَتَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا     1

İşte şu âyet der ki: De: Eğer dediğiniz gibi mülkünde şeriki olsaydı, elbette Arş-ı Rububiyetine el uzatıp, müdahale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı. Halbuki, yedi tabaka semâvâttan tut tâ hurdebinî zîhayatlara kadar herbir mahlûk, küllî olsun, cüz’î olsun, küçük olsun, büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ-i Hüsnânın Müsemmâ-i Zülcelâlini tesbih edip şerik ve nazirden tenzih ediyorlar.

Evet, nasıl ki semâ güneşler, yıldızlar denilen nurefşan kelimâtıyla, hikmet ve intizamıyla Onu takdis ediyor, vahdetine şehadet ediyor; ve cevv-i hava dahi bulutların sesiyle, berk ve raad ve katrelerin kelimâtıyla Onu tesbih ve takdis ve vahdâniyetine şehadet eder. Öyle de, zemin, hayvânat ve nebâtat ve mevcudat denilen hayattar kelimâtıyla Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih ve tevhid etmekle beraber; herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimâtıyla yine tesbih edip birliğine şehadet eder. Öyle de, en küçük mahlûk, en cüz’î bir masnu, küçüklüğü ve cüz’iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pek çok esmâ-i külliyeyi göstermekle Müsemmâ-yı Zülcelâli tesbih edip vahdâniyetine şehadet eder.

İşte, bütün kâinat birden, bir lisanla, müttefikan Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih edip


Dipnot-1

“De ki: Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar da bulunsaydı, Arşın sahibi olan Allah’a üstün gelmek için elbette bir yol ararlardı. • Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. • Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; lâkin siz onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:42-44.


amel: iş, davranış
Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b)
berk: şimşek
cevv-i hava: gökyüzü, hava boşluğu
cilve: yansıma (bk. c-l-y)
cüz’î: fert (bk. c-z-e)
cüz’iyet: fert oluşu (bk. c-z-e)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
esmâ-i külliye: bütün varlık âleminde yansımaları görünen Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; k-l-l)
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hâtime: son
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hurdebîni: gözle görülemeyecek kadar küçük, mikroskobik
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
intizamsızlık: düzensizlik (bk. n-ẓ-m)
isyankârane: isyan ederek
kâh: bazen
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
katre: damla
kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)
keyfiyet: durum, nitelik
küllî: tür (bk. k-l-l)
lisan: dil
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mülk: sahip olunan şey, hükmedilen yer (bk. m-l-k)
Müsemmâ-i Zülcelâl: güzel isimlerin sahibi ve sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah (bk. s-m-v; ẕü; c-l-l)
müttefikan: ittifakla, birleşerek
nakış: süsleme, işleme (bk. n-ḳ-ş)
nazir: benzer, eş (bk. n-ẓ-r)
nebâtat: bitkiler
nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r)
nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
raad: gök gürültüsü
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
semâ: gök (bk. s-m-v)
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
şedit: şiddetli
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
şerik: ortak
şiddet-i tehdit: tehdidin şiddeti
takdis: Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme (bk. ḳ-d-s)
tenzih: pâk ve yüce tutma
tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)
vahdâniyet: Allah’ın birliği ve ortağının olmayışı (bk. v-ḥ-d)
vahdet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
ye’s: ümitsizlik
zecretme: şiddetle sakındırma
zemin: yeryüzü
zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
zikretmek: anmak, belirtmek

vahdâniyetine şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubûdiyeti kemâl-i itaatle yerine getirdikleri halde, şu kâinatın hülâsası ve neticesi ve nazdar bir halifesi ve nazenin bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şayeste olduğunu ifade edip bütün bütün ye’se düşürmemek için, hem şunun gibi nihayetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhâr-ı Zülcelâl nasıl meydan verip kâinatı başlarına harap etmediğinin hikmetini göstermek için

 اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا 

der. O hâtime ile hikmet-i imhâli gösterip bir rica kapısı açık bırakır.

İşte, şu on işârât-ı i’câziyeden anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşahât-ı hidayetiyle beraber çok lemeât-ı i’câziye vardır ki, bülegaların en büyük dâhileri, şu bedî üslûplara karşı kemâl-i hayret ve istihsanlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş, “Mâ hâzâ kelâmu beşer” demiş;

اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى 

ya hakkalyakîn olarak iman etmişler. Demek, bazı âyette, bütün mezkûr işaratla beraber, bahsimize girmeyen çok mezâyâ-yı âhari de tazammun eder ki, o mezâyânın icmâında öyle bir nakş-ı i’caz görünür ki, kör dahi görebilir.


Dipnot-1

Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:44.

Dipnot-2

“O (Kur’ân ve peygamberin sözleri) ancak bir vahiydir ki vahyolunur (kendisine vahiy suretinde bildirilir.) Necm Sûresi, 53:4.


bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a)
bülega: belâğatçiler, edebiyatçılar (bk. b-l-ğ)
cihet: yön
dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi
fezleke: özet, netice
hadsiz: sınırsız
hakkalyakîn: bizzat yaşanarak elde edilen kesinlik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f)
hâtime: sonuç
hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i imhal: zaman tanımanın sebebi (bk. ḥ-k-m)
hülâsa: özet
hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
icmâ: toplam (bk. c-m-a)
işarat: işaretler
işârât-ı i’câziye: mu’cizelik işaretleri (bk. a-c-z)
kabil-i kıyas: kıyası mümkün
Kahhâr-ı Zülcelâl: zorlayıcı güç ve mutlak üstünlük sahibi olan, haşmet ve yüceliği sonsuz Allah (bk. ḳ-h-r; ẕü; c-l-l)
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
kemâl-i hayret ve istihsan: tam bir hayret ve beğenmişlik (bk. k-m-l; ḥ-s-n)
kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l)
küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r)
lemeât-i i’câziye: mu’cizelik parıltıları (bk. a-c-z)
mâ hâzâ kelâmu beşer: “bu insan sözü olamaz” (bk. k-l-m)
menba: kaynak
mezâyâ: meziyetler, üstün özellikler
mezâyâ-yı âhar: diğer meziyetler (bk. e-ḫ-r)
mezkûr: sözü geçen, bahsedilen
muvazzaf: vazifeli, görevli
nakş-ı i’caz: mu’cizelik nakışı (bk. n-ḳ-ş; a-c-z)
nazdar: nazlı
nazenin: ince, nazik
nihayetsiz: sonsuz
reşahât-i hidayet: hidayet sızıntıları, doğru ve hak yolu gösterici izler (bk. h-d-y)
rica: ümit
şayeste: lâyık
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
şirk: Allah’a ortak koşma
şule: parıltı
tabaka: derece
tazammun: içine alma
ulviyet: yücelik
üslûp: ifade tarzı
vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
vazife-i ubûdiyet: kulluk vazifesi (bk. a-b-d)
ye’s: ümitsizlik

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – ONUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.576

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/576


CUMARTESİ DERSLERİ

Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür. Mücâdele Sûresi, 581. - Sözler 25.2.2.9.
Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür. Mücâdele Sûresi, 581. – Sözler 25.2.2.9.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.

Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. - Sözler 25.2.2.8.
Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. - Sözler 25.2.2.8.
Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.

Kur’an’ın Diriliş Argümanı

Bu metin, Yirmi Beşinci Söz ve ilgili kısımlardan alınmış olup, Kur’an-ı Kerim’in ahiret inancını (haşir) ispatlamak için kainattaki harika fiilleri nasıl örnek gösterdiğini açıklayan tefsirî bir çalışmadır.

Çalışma, Allah’ın kıyamette gerçekleştireceği büyük dönüşümleri kalbe kabul ettirmek için, dünyevi olaylardan somut kıyaslamalar (nezâir) sunduğunu ileri sürer.

İspat yöntemleri arasında, insanın bir damla sudan yaratılışının (neş’e-i ûlâ) ikinci yaratılışa kıyaslanması, ölü ağaçların dirilerek yeşillenmesi ve yeşil ağaçtan ateş çıkarılması gibi doğal döngüler öne sürülür.

Ayrıca, bütün bir kâinatı yöneten ve kün feyekûn emrine mutlak itaat edilen bir Kudret’in, insanın yeniden yaratılmasından aciz kalmayacağı mantığı işlenir.

Metin, büyük kozmik olayların yanı sıra (Güneş’in dürülmesi), baharda her canlının amellerinin tohumlarda neşredilmesi gibi mikro düzeydeki delillerle de haşrin imkanını destekler.

Sonuç olarak, metin her şeyin hüküm ve tasarrufunun elinde olan Zât’ın, insanları kabirden çıkarıp hesap için huzurunda toplayacağını kesin bir dille belirtir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET:

Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib-i ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ,

 اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ 

tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.

Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.


Dipnot-1

“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l)
âhir: son (bk. e-ḫ-r)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
alâka: kan pıhtısı, embriyo
Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)
berrak: açık, duru
Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cesamet: büyüklük
cevv: hava, gök boşluğu
cihet: yön, taraf
dağvâri: dağ gibi
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h)
ehven: kolay
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
evvelâ: ilk önce, birinci olarak
hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlama
ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
irade: dileme, tercih (bk. r-v-d)
istikbalî: geleceğe ait
Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
kâh: bazen
kanaat: razı olma, inanma
kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d)
keyfiyet: nitelik, durum
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r)
matla: doğuş yeri
mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y)
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et
Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah
muhtelif: çeşitli
Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y)
Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
müheyyâ etmek: hazırlamak
Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r)
neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı
neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r)
neş’et: doğma, ilk yaratılış
nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot
sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y)
sehab: bulut
seyyar: gezici
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taife: topluluk, grup
tarz: şekil, biçim
tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak
teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak
uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
zikretmek: anmak, hatırlatmak

Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi 

1 اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا 

kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.

Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.

Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?

Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zattır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i

 كُنْ فَيَكُونُ 

‘a karşı kemâl-i inkıyadla serfuru eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı 

مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ 

deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.

Sonra,

 فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 

tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.

Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak

 وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 

yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.


Dipnot-1

“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.

Dipnot-2

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-3

“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.

Dipnot-4

“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.

Dipnot-5

“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.


abes: anlamsız, faydasız
âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
arz: yer
beyhude: boşuna
delâil: deliller, işaretler
ecza: parçalar (bk. c-z-e)
ehven: kolay
emirber nefer: emre hazır asker
halketmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r)
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihsânât-ı azîme: çok büyük iyilikler, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m)
ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
istib’ad: akıldan uzak görme
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kemâl-i inkıyad: tam itaat, mükemmel ve kusursuz boyun eğme (bk. k-m-l)
kıyas: karşılaştırma
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
memât: ölümler (bk. m-v-t)
menzil: ev, mekân (bk. n-z-l)
remzen: işareten
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
serfuru etmek: boyun eğmek
tabir: ifade (bk. a-b-r)
tâciz: âcizlikle ithem etme, “yapamazsın” deme

İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.

Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın. Meselâ

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 

ilh., ve

 اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ 

ilh., ve

 اِذَا السَّمَۤاۤءُ انْشَقَّتْ 3

İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.

Meselâ

 اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 

kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın, çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der:

 اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ


Dipnot-1

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.

Dipnot-2

“Gök yarıldığında.” İnfitar Sûresi, 82:1.

Dipnot-3

“Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.

Dipnot-4

“Defterler açılıp neşredildiğinde.” Tekvir Sûresi, 81:10.


a’mâl: davranışlar, işleracaip: şaşırtıcı, hayret vericiamel: davranış, işdünyevî: dünyaya aitef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r)esmâ-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ)güz: sonbaharhafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ)hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)ihsas: hissettirmeinkılâbât: büyük değişimlerinkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m)istib’âd: akıldan uzak görmekâh: bazenlâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f)meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l)müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r)müheyyâ: hazırlanmışmürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b)nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)neşr-i suhuf: haşir zamanı, insanların hesaplarının görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesineşretmek: yaymaknezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r)sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifelersuret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r)tarih-i hayat: hayatının tarihi (bk. ḥ-y-y)tasarrufât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın fiil ve icraatları (bk. ṣ-r-f; r-b-b)tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ)ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)umum: bütünzâhir: açık (bk. ẓ-h-r)

Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte,

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 

şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.

Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azil bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der,

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 

fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.


Dipnot-1

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.


adem: yokluk, hiçlikcüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e)cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e)emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b)esir: kâinatı kapladığına inanılan maddeEsmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)ferman: buyrukhazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)ima: işaretinfisal: azledilme, memurluktan çıkarılmaistinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarmaizn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)kâh: bazenkaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)kelâm: söz (bk. k-l-m)kıyas: karşılaştırmaKur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)lâfız: söz, kelimemakàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d)maksat: kastedilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)memur-u musahhar: emre itaat eden memurmetâ: kıymetli şeymuamelât: işlermuamele: davranış, işmuvazzaf: görevlimünavebeten: nöbetleşereknazir: benzer (bk. n-ẓ-r)neşretmek: yaymaknükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)pırlanta-misal: pırlanta gibisebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebisemâ: gök (bk. s-m-v)tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)tahkir: hakaret, aşağılamatakrir etmek: bildirmektekvir: sarmak, toplamaktemsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)zemin: yeryüzüziya: ışıkzulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.570

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/570


CUMARTESİ DERSLERİ

Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. - Sözler 25.2.2.7.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

“And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:12-14. – Sözler 25.2.2.4.

"And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah'ın şânı ne yücedir!" Mü'minûn Sûresi, 23:12-14. - Sözler 25.2.2.4.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:12-14.

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – DÖRDÜNCÜ NÜKTE-İ BELÂĞAT.

"And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah'ın şânı ne yücedir!" Mü'minûn Sûresi, 23:12-14. - Sözler 25.2.2.4.
“And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:12-14. – Sözler 25.2.2.4.

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

DÖRDÜNCÜ NÜKTE-İ BELÂĞAT:

Kur’ân kâh olur, mahlûkat-ı İlâhiyeyi bir tertiple zikreder; sonra o mahlûkat içinde bir nizam, bir mizan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle, güya bir şeffafiyet, bir parlaklık veriyor ki, sonra o âyine-misal tertibinden cilvesi bulunan esmâ-i İlâhiyeyi gösteriyor. Güya o mahlûkat-ı mezkûre elfazdır; şu esmâ onun mânâları, yahut o meyvelerin çekirdekleri, yahut hülâsalarıdırlar. Meselâ,

وَلَقَدْخَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ مِنْ سُلاَلَةٍ مِنْ طِينٍ     ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِى قَرَارٍ مَكِينٍ     ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ     2

İşte, Kur’ân, hilkat-i insan ın o acip, garip, bedî, muntazam, mevzun etvârını öyle


Dipnot-2

“And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:12-14.


acip: şaşırtıcı, hayret verici
âyine-misal: ayna gibi (bk. m-s̱-l)
bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a)
beşer: insan
cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y)
elfaz: lafızlar, sözler
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
etvâr: haller, tavırlar
fakr: fakirlik (bk. f-k-r)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)
hilkat-ı insan: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
hülâsa: özet
icmal: özetleme (bk. c-m-l)
irade: istek, tercih (bk. r-v-d)
izzet: şeref, üstünlük, yücelik (bk. a-z-z)
kâh: bazen
kamer: ay
kesret-i tabaka: çokluk tabakaları (bk. k-s̱-r)
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
mahlûkat-ı İlâhiye: Allah’ın yaratıkları (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h)
mahlûkat-ı mezkûre: adı geçen yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
meşiet: dileme, arzu
meşiet ve takdir-i İlâhi: Allah’ın dilemesi ve takdiri (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
mizan: ölçü (bk. v-z-n)
mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
Rezzak: bütün canlıların rızkını veren Allah (bk. r-z-ḳ)
Rezzâk-ı Hakikî: gerçek rızık verici olan Allah (bk. r-z-ḳ; ḥ-ḳ-ḳ)
semere: meyve
servet: zenginlik
şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık
şems: güneş
tafsilât: ayrıntılar
tasarrufât: tasarruflar, kullanımlar (bk. ṣ-r-f)
tertip: sıralama, düzen
teshir eden: emri altında tutan
zillet: alçaklık, aşağılık

âyine-misal bir tarzda zikredip tertip ediyor ki,

 فَتَبَارَكَ اللهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ 

içinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ, vahyin bir kâtibi, şu âyeti yazarken, daha şu kelime gelmezden evvel şu kelimeyi söylemiştir. “Acaba bana da mı vahiy gelmiş?” zannında bulunmuş. 2  Halbuki, evvelki kelâmın kemâl-i nizam ve şeffafiyetidir ve insicamıdır ki, o kelâm gelmeden kendini göstermiştir.

Hem meselâ,

اِنَّ رَبَّكُمُ اللهُ الَّذِى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ اَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَاْلاَمْرُ تَبَارَكَ اللهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ     3

İşte, Kur’ân şu âyette, azamet-i kudret-i İlâhiye ve saltanat-ı rububiyeti öyle bir tarzda gösteriyor ki, güneş, ay, yıldızlar emirber neferleri gibi emrine müheyyâ, gece ve gündüzü beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp âyât-ı rububiyetini kâinat sahifelerinde yazan ve Arş-ı Rububiyetinde duran bir Kadîr-i Zülcelâli gösterdiğinden, her ruh işitse, “Bârekâllah, mâşaallah, fetebârekâllahü Rabbü’l-Âlemîn” demeye hâhişger olur. Demek,

 تَبَارَكَ اللهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ 

sâbıkın hülâsası, çekirdeği, meyvesi ve âb-ı hayatı hükmüne geçer.


Dipnot-1

“Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:14.

Dipnot-2

bk. El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 18:16.

Dipnot-3

“Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üzerinde hükmünü icra eden Allah’tır. O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter. O, güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yarattı. İyi bilin ki, yaratmak da Ona aittir, yaratıklarının tedbir ve idaresi de. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şânı ne yücedir!” A’râf Sûresi, 7:54.


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b)
âyât-ı rububiyet: rububiyet delilleri (bk. r-b-b)
âyine-misal: ayna gibi (bk. m-s̱-l)
azamet-i kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudretinin sonsuz büyüklüğü (bk. a-ṣ-m; ḳ-d-r; e-l-h)
bârekallah: Allah ne mübarek yaratmış, Allah hayırlı ve mübarek kılsın (bk. b-r-k)
cüz’iyat: küçük, ferdî şeyler (bk. c-z-e)
emirber nefer: emre hazır asker
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
fezleke: özet, netice
hâhişger: istekli, arzulu
hakaik-i sabite: sabit gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâtime: son
hülâsa: özet
icmal etmek: özetlemek (bk. c-m-l)
insicam: düzgünlük, uyumluluk
Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kâtib: yazıcı (bk. k-t-b)
kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)
kemâl-i nizam: mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
keyfiyât: keyfiyetler, durumlar
küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)
maruz: uğrayan, tesirinde kalan
mâşaallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış
medar: eksen, kaynak
meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)
muhtelif: çeşitli
müheyyâ: hazır
nuranî: nurlu (bk. n-v-r)
sâbık: önceki, geçmiş
saltanat-ı Rububiyet: Rablık saltanatı; Allah’ın her şeyi kuşatan egemenliği (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
şeffafiyet: şeffaflık
tagayyür: değişim
tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)
tertip etmek: sıralamak, düzenlemek
vahy: Allah tarafından peygambere gelen bilgiler (bk. v-ḥ-y)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – DÖRDÜNCÜ NÜKTE-İ BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.563

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/563


CUMARTESİ DERSLERİ

Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. - Sözler 25.2.2.2.
Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. – Sözler 25.2.2.2.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. – Sözler 25.2.2.2.

Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. - Sözler 25.2.2.2.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – İKİNCİ NÜKTE-İ BELÂĞAT.

Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. - Sözler 25.2.2.2.
Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. – Sözler 25.2.2.2.

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

İKİNCİ NÜKTE-İ BELÂĞAT:

Kur’ân, beşerin nazarına san’at-ı İlâhiyenin mensucatını açar, gösterir. Sonra, fezlekede o mensucatı esmâ içinde tayyeder; veyahut akla havale eder.

Birincinin misallerinden, meselâ

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَۤاءِ وَاْلاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَاْلاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَمَنْ يُدَّبِّرُ اْلاَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللهُ فَقُلْ اَفَلاَ تَتَّقُونَ     فَذٰلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ     1

İşte, başta der: Semâ ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyyâ edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah’tan başka, koca semâ ve zemini iki mutî hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise şükür Ona münhasırdır.

İkinci fıkrada der ki: Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir.

Üçüncü fıkrada der: Ölmüş yeri ihyâ edip yüz binler ölmüş taifeleri ihyâ eden kimdir? Haktan başka ve bütün kâinatın Hâlıkından başka şu işi kim yapabilir? Elbette O yapar, O ihyâ eder. Madem Haktır; hukuku zayi etmeyecektir. Sizi bir mahkeme-i kübrâya gönderecektir. Yeri ihyâ ettiği gibi, sizi de ihyâ edecektir.

Dördüncü fıkrada der: Bu azîm kâinatı bir saray gibi, bir şehir gibi, kemâl-i intizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Madem Allah’tan başka olamaz. Koca kâinatı bütün ecrâmıyla gayet kolay idare eden kudret o derece kusursuz, nihayetsizdir ki, hiçbir şerik ve iştirake ve muavenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı idare eden, küçük mahlûkatı başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez “Allah” diyeceksiniz.

İşte, birinci ve dördüncü fıkra Allah der, ikinci fıkra Rab der, üçüncü fıkra el-Hak der.

 فَذٰلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ 

ne kadar mu’cizâne düştüğünü anla. İşte, Cenâb-ı Hakkın azîm tasarrufâtını, kudretinin mühim mensucatını zikreder. Sonra da, o azîm âsârın, mensucatın destgâhı,

 فَذٰلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ 

yani Hak, Rab, Allah isimlerini zikretmekle, o tasarrufât-ı azîmenin menbaını gösterir.


Dipnot-1

“De ki: Kimdir gökten ve yerden sizi rızıklandıran? Kimdir kulak ve gözler yaratıp size veren? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran? Kimdir kâinatı yerli yerince tedbir ve idare eden? Onlar diyecekler ki, ‘Allah’tır.’ Öyle ise, ‘Hâlâ Ona ortak koşmaktan korkmaz mısınız?’ de. İşte, Hak olan Rabbiniz Allah Odur.” Yunus Sûresi, 10:31-32.

Dipnot-2

“İşte, Hak olan Rabbiniz Allah Odur.” Yunus Sûresi, 10:32.


âsâr: eserler
âzâ: âzalar, organlar
azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)
beşer: insan
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
destgâh: işyeri
ecrâm: büyük varlıklar, gök cisimleri
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
fezleke: netice, özet
fıkra: kısım, bölüm
Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık: herşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
hububât: tohumlar, taneli bitkiler
ihyâ etmek: diriltmek, hayat vermek (bk. ḥ-y-y)
iştirak: ortaklık
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kıymettar: kıymetli, değerli
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
Mâbud: kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d)
mahkeme-i kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
mâlik: sahip (bk. m-l-k)
menba: kaynak
mensucat: dokumalar
mu’cizâne: mu’cize şeklinde (bk. a-c-z)
muavenet: yardımlaşma
mutî: itaat eden, emre uyan
müheyyâ etmek: hazırlamak
mühim: önemli
münhasır: ait, sınırlı
nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; e-l-h)
semâ: gök (bk. s-m-v)
şerik: ortak
taife: topluluk, grup
tasarrufat: tasarruflar, herşeyi dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)
tasarrufât-ı azîme: büyük tasarruflar (bk. ṣ-r-f; a-ẓ-m)
tayyetme: sarıp dürme, yerleştirme
tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama (bk. d-b-r)
zemin: yeryüzü
zikretmek: anmak

İkincinin misallerinden:

اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتى تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَاۤ اَنْزَلَ اللهُ مِنَ السَّمَۤاءِ مِنْ مَۤاءٍ فَاَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَۤابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاۤءِ وَاْلاَرْضِ لاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ     1

İşte bu âyet Cenâb-ı Hakkın kemâl-i kudretini ve azamet-i rububiyetini gösteren ve vahdâniyetine şehadet eden, semâvât ve arzın hilkatindeki tecellî-i saltanat-ı ulûhiyet; ve gece gündüzün ihtilâfındaki tecellî-i rububiyet; ve hayat-ı içtimaiye-i insana en büyük bir vasıta olan gemiyi denizde teshir ile tecellî-i rahmet; ve semâdan âb-ı hayatı ölmüş zemine gönderip zemini yüz bin taifeleriyle ihyâ edip bir mahşer-i acaip suretine getirmekteki tecellî-i azamet-i kudret; ve zeminde hadsiz, muhtelif hayvânâtı basit bir topraktan halk etmekteki tecellî-i rahmet ve kudret; ve rüzgârları, nebâtat ve hayvânâtın teneffüs ve telkihlerine hizmet gibi vezaif-i azîme ile tavzif edip tedbir ve teneffüse salih vaziyete getirmek için tahrik ve idaresindeki tecellî-i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsüman ortasında, vasıta-i rahmet olan bulutları bir mahşer-i acaip gibi muallâkta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına davet etmek gibi teshirindeki tecellî-i rububiyet gibi mensucat-ı san’atı tâdât ettikten sonra, aklı, onların hakaikına ve tafsiline sevk edip tefekkür ettirmek için

 لاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ 

der, onunla ukulü ikaz için akla havale eder.


Dipnot-1

“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.” Bakara Sûresi, 2:164.


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
arz: yer, dünya
âsüman: gökyüzü
azamet-i rububiyet: Allah’ın rububiyetinin terbiye ve idare ediciliğinin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; r-b-b)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hadsiz: sayısız
hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
hayat-ı içtimaiye-i insan: insanların sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hayvânât: hayvanlar
hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)
ihtilâf: farklılık, ayrılık
ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y)
ikaz: uyarma
kemâl-i kudret: kudretin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḳ-d-r)
kudret: İlâhî güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r)
mensucat-ı san’at: san’at dokumaları (bk. ṣ-n-a)
muallâkta: boşlukta, havada
muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı
nebâtat: bitkiler
salih: elverişli, uygun
semâ: gök (bk. s-m-v)
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
tâdât etmek: saymak
tafsil: ayrıntı
tahrik: harekete geçirme
taife: topluluk
tavzif etmek: vazifelendirmek
tecellî-i azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğünün tecellîsi, yansıması (bk. c-l-y; a-ẓ-m; ḳ-d-r)
tecellî-i rahmet: rahmet yansıması (bk. c-l-y; r-ḥ-m)
tecellî-i rububiyet: Allah’ın rububiyetinin terbiye ve idare ediciliğinin görünümü (bk. c-l-y; r-b-b)
tecellî-i saltanat-ı ulûhiyet: Allah’ın ilâhlık saltanatının yansıması (bk. c-l-y; s-l-ṭ; e-l-h)
tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r)
tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme (bk. f-k-r)
telkih: aşılama
teneffüs: soluk alma
teshir: emir altında tutma
ukul: akıllar
vahdâniyet: Allah’ın bir ve tek oluşu, ortağının bulunmayışı (bk. v-ḥ-d)
vasıta-i rahmet: rahmet vasıtası (bk. r-ḥ-m)
vezaif-i azîme: büyük vazifeler (bk. a-ẓ-m)
zemin: yeryüzü

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – İKİNCİ NÜKTE-İ BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.559

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/559


CUMARTESİ DERSLERİ

Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur'ân'da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler. - 25. Söz - İkinci Şule - BİRİNCİ NUR
Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler. – 25. Söz – İkinci Şule – BİRİNCİ NUR

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

“Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29. – Sözler 25. 2. 2. 1.

"Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir." Bakara Sûresi, 2:29. - Sözler 25. 2. 2. 1.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29.

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR.

"Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir." Bakara Sûresi, 2:29. - Sözler 25. 2. 2. 1.
“Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29. – Sözler 25. 2. 2. 1.

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

Kur’ân-ı Hakîmin, âyetlerinin hâtimelerinde gösterdiği fezlekeler ve Esmâ-i Hüsnâ cihetindeki üslûb-u bediîsinde olan meziyet-i i’câziyeye dairdir.

İhtar: Şu İkinci Nurda çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nurun misalleri değil, belki geçmiş mesâil ve Şuaların misalleri dahi olurlar. Bunları hakkıyla izah etmek çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmâle mecburum. Onun için, gayet muhtasar bir tarzda, şu sırr-ı azîm-i i’câzın misallerinden olan âyetlere birer işaret edip, tafsilâtını başka vakte tâlik ettik.

İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, âyetlerin hâtimelerinde galiben bazı fezlekeleri zikreder ki, o fezlekeler, ya Esmâ-i Hüsnâyı veya mânâlarını tazammun ediyor; veyahut, aklı tefekküre sevk etmek için akla havale eder, veyahut makàsıd-ı Kur’âniyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin tekid ve teyidi için fezlekeler yapar. İşte o fezlekelerde Kur’ân’ın hikmet-i ulviyesinden bazı işarat ve hidayet-i İlâhiyenin âb-ı hayatından bazı reşaşat, i’câz-ı Kur’ân’ın berklerinden bazı şerarat vardır. Şimdi, pek çok o işarattan yalnız on tanesini icmalen zikrederiz. Hem pek çok misallerinden birer misal ve herbir misalin pek çok hakaikından yalnız herbirinde bir hakikatin meâl-i icmâlîsine işaret ederiz. Bu on işaretin ekserîsi, ekser âyetlerde müctemian beraber bulunup hakikî bir nakş-ı i’câzî teşkil ederler. Hem misal olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserîsi, ekser işârâta misaldir. Biz yalnız her âyetten bir işaret göstereceğiz. Misal getireceğimiz âyetlerden, eski Sözlerde bahsi geçenlerin yalnız meâline bir hafif işaret ederiz.

BİRİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET: 

Kur’ân-ı Hakîm, i’cazkâr beyanatıyla Sâni-i Zülcelâlin ef’al ve eserlerini nazara karşı serer, bast eder. Sonra, o âsar ve


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)âsar: eserlerbast etmek: yaymak, genişlemekberk: şimşekbeyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)cihet: yön, tarafef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)fezleke: özet, neticegaliben: çoğunluklahakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâtime: sonhidayet-i İlâhiye: Allah’ın doğru yola erdirmesi (bk. h-d-y; e-l-h)hikmet-i ulviye: yüce hikmet (bk. ḥ-k-m)i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z)i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z)icmâl: özetleme (bk. c-m-l)icmalen: kısaca (bk. c-m-l)ihtar: hatırlatmaihtisar: özetleme, kısaltmaiktifa: yetinmeişârât: işaretlerizah etmek: açıklamakizahat: izahlar, açıklamalarkaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)makàsıd-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın maksatları (bk. ḳ-ṣ-d)meâl: kısaca anlammeâl-i icmâlî: kısaca mânâ (bk. c-m-l)mecmu-u Kur’ân: Kur’ân’ın tamamı (bk. c-m-a)mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l)meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)meziyet-i i’câziye: mu’cizelik meziyeti, üstünlüğü (bk. a-c-z)muhtasar: kısaca, özetlemüctemian: topluca, beraber (bk. c-m-a)nakş-ı i’câz: mu’cizelik nakşı (bk. n-ḳ-ş; a-c-z)nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)reşaşat: sızıntılar, serpintilerSâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atla yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)sırr-ı azîm-i i’câz: mu’ceziliğin büyük sırrı (bk. a-ẓ-m; a-c-z)şerarat: parlak kıvılcımlarşua: parıltıtafsilât: ayrıntılartâlik: sonraya bırakmatazammun etmek: içine almaktefekkür: düşünme (bk. f-k-r)tekid: sağlamlaştırma, kuvvetlendirmeteşkil etmek: meydana getirmekteyid: destekleme, kuvvetlendirmeüslûb-u bedî: eşsiz güzellikteki ifade tarzı (bk. b-d-a)

ef’âlinde esmâ-i İlâhiyeyi istihraç eder; veya haşir ve tevhid gibi bir makàsıd-ı asliye-i Kur’âniyeyi ispat ediyor.

Birinci mânânın misallerinden, meselâ

هُوَ الَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوٰۤى اِلَى السَّمَۤاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ 1

İkinci şıkkın misallerinden, meselâ

اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا

ilâ âhir

اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا 2

e kadar…

Birinci âyette âsârı bast edip, bir neticenin, bir mühim maksudun mukaddemâtı gibi, ilim ve kudrete gayat ve nizâmâtıyla şehadet eden en azîm eserleri serd eder, Alîm ismini istihraç eder. İkinci âyette, Birinci Şulenin Birinci Şuaının Üçüncü Noktasında bir derece izah olunduğu gibi, Cenâb-ı Hakkın büyük ef’âlini, azîm âsârını zikrederek, neticesinde, yevm-i fasl olan haşri, netice olarak zikrediyor.


Dipnot-1
“Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29.


Dipnot-2
“Yeryüzünü bir döşek, dağları birer kazık yapmadık mı? Sizi de çift çift yarattık. Uykunuzu bir dinlenme vasıtası kıldık. Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü bir maişet vakti kıldık. Üzerinizde yedi sağlam semâ kurduk. Gökyüzüne parıl parıl parlayan bir kandil astık. Yağışa hazır bulutlardan, bol bol su indirdik. Onunla yerden daneler ve bitkiler, gür ağaçlı bahçeler çıkardık. Şüphesiz, hüküm günü belirlenmiş bir vakittir.” Nebe’ Sûresi, 78:6-17.


Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)âsar: eserlerazîm: büyük (bk. a-ẓ-m)bast etmek: yaymakbeşer: insanCenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)esmâ: isimler (bk. s-m-v)esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)fezleke: netice, özetgayat: gayelerhaşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)istihraç etmek: meydana çıkarmakizah: açıklamakudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r)makàsıd-ı asliye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın asıl maksatları, gayeleri (bk. ḳ-ṣ-d)maksud: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d)mensucat: dokumalarmukaddemât: önsözler, başlangıçlar (bk. ḳ-d-m)mühim: önemlinazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)netice: sonuçnizâmât: nizamlar, düzenler (bk. n-ẓ-m)nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; e-l-h)serd etmek: sözü peş peşe ve güzel bir edâ ile söylemekşehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)tayyetme: sarıp dürme, yerleştirmetevhid: birleme, Allah’ın birliğine inanma (bk. v-ḥ-d)yevm-i fasl: iyi insanların kötülerden kısım kısım ayrıldığı ve dâvâların halledildiği kıyâmet günü

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.558

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/558


CUMARTESİ DERSLERİ

"O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir." İhlâs Sûresi, 112:3-4. Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir. - Cumartesi Dersleri 25. 3. 8.
“O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir.” İhlâs Sûresi, 112:3-4. Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 8.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler. – 25. Söz – İkinci Şule – BİRİNCİ NUR

Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur'ân'da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler. - 25. Söz - İkinci Şule - BİRİNCİ NUR

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler.’

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – BİRİNCİ NUR.

Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur'ân'da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler. - 25. Söz - İkinci Şule - BİRİNCİ NUR
Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler. – 25. Söz – İkinci Şule – BİRİNCİ NUR

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

BİRİNCİ NUR

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın heyet-i mecmuasında râik bir selâset, fâik bir selâmet, metin bir tesanüd, muhkem bir tenasüp, cümleleri ve heyetleri mabeyninde kavî bir teâvün ve âyetler ve maksatları mabeyninde ulvî bir tecavüb olduğunu, ilm-i beyan ve fenn-i maânî ve beyanînin Zemahşerî, Sekkâkî, Abdülkahir-i Cürcanî gibi binlerle dâhi imamların şehadetiyle sabit olduğu halde, o tecavüb ve teâvün ve tesanüdü ve selâset ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz dokuz mühim esbab bulunurken; o esbab, bozmaya değil, belki selâsetine, selâmetine, tesanüdüne kuvvet vermiştir.

Yalnız, o esbab bir derece hükmünü icra edip başlarını perde-i nizam ve selâsetten çıkarmışlar. Fakat nasıl ki yeknesak, düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenasübünü bozmak için çıkmıyorlar; belki o ağacın ziynetli tekemmülüne ve cemâline medar olan meyveleri vermek için çıkıyorlar. Aynen bunun gibi, şu esbab dahi, Kur’ân’ın selâset-i nazmına kıymettar mânâları ifade için sivri başlarını çıkarıyorlar. İşte, o Kur’ân-ı Mübîn, yirmi senede, hacetlerin mevkileri itibarıyla necim necim olarak, müteferrik, parça parça nüzul ettiği halde, öyle bir kemâl-i tenasübü vardır ki, güya bir defada nazil olmuş gibi bir münasebet gösteriyor.

Hem o Kur’ân, yirmi senede, hem muhtelif, mütebayin esbab-ı nüzule göre geldiği halde, tesanüdün kemâlini öyle gösteriyor; güya bir sebeb-i vahidle nüzul etmiştir.


Abdülkahir-i Cürcânî: (bk. bilgiler)
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
esbab-ı nüzul: iniş sebepleri (bk. s-b-b; n-z-l)
fâik: üstün
fenn-i maâni: mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim (bk. a-n-y)
hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
heyet: genel yapı
heyet-i mecmua: bütün, genel yapı (bk. c-m-a)
icra etmek: yerine getirmek
ilm-i beyan: belâğat ilminin, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden kısmı (bk. a-l-m; b-y-n)
itibar: özellik
kavî: kuvvetli
kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
kemâl-i tenasüb: tam bir uygunluk (bk. k-m-l; n-s-b)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
Kur’ân-ı Mübîn: hak ve hakikatı açıklayan Kur’ân (bk. b-y-n)
mabeyn: ara
maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
medar: vesile, kaynak
metin: sağlam
mevki: yer
muhkem: sağlam, kuvvetli (bk. ḥ-k-m)
muhtelif: çeşitli
münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b)
mütebayin: ayrı, farklı
müteferrik: kısım kısım
nazil olmak: inmek (bk. n-z-l)
necim: kısım, parça
nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l)
perde-i nizam: düzen perdesi (bk. n-ẓ-m)
râik: safi, sade
sebeb-i vâhid: tek sebep (bk. s-b-b; v-ḥ-d)
Sekkâkî: (bk. bilgiler)
selâmet: cümlelerdeki düzgünlük ve doğruluk (bk. s-l-m)
selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s)
selâset-i nazm: Kur’ân’ın âyet ve cümlelerinin tertip ve düzenindeki açıklık, ahenk, akıcılık (bk. s-l-s; n-ẓ-m)
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
şule: ışık
teavün: yardımlaşma
tecavüb: birbirine cevap verme (bk. c-v-b)
tekemmül: mükemmelleşme (bk. k-m-l)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d)
ulvî: yüce, büyük
yeknesak: tekdüze, monoton
Zemahşerî: (bk. bilgiler)
ziynetli: süslü (bk. z-y-n)

Hem o Kur’ân, mütefavit ve mükerrer suallerin cevabı olarak geldiği halde, nihayet imtizac ve ittihadı gösteriyor. Güya bir sual-i vâhidin cevabıdır.

Hem Kur’ân, mütegayir, müteaddit hâdisâtın ahkâmını beyan için geldiği halde, öyle bir kemâl-i intizamı gösteriyor ki, güya bir hadise-i vâhidin beyanıdır.

Hem Kur’ân, mütehalif, mütenevvi halette, hadsiz muhatapların fehimlerine münasip üslûplarda tenezzülât-ı kelâmiye ile nazil olduğu halde, öyle bir hüsn-ü temasül ve güzel bir selâset gösteriyor ki, güya hâlet birdir, bir derece-i fehimdir, su gibi akar bir selâset gösteriyor.

Hem o Kur’ân, mütebâid, müteaddit muhatabîn esnafına müteveccihen mütekellim olduğu halde, öyle bir suhulet-i beyanı, bir cezâlet-i nizamı, bir vuzuh-u ifhâmı var ki, güya muhatabı bir sınıftır. Hattâ her bir sınıf zanneder ki, bil’asale muhatap yalnız kendisidir.

Hem Kur’ân, mütefavit, mütederriç irşadî bazı gayelere isal ve hidayet etmek için nazil olduğu halde, öyle bir kemâl-i istikamet, öyle bir dikkat-i muvazenet, öyle bir hüsn-ü intizam vardır ki, güya maksat birdir.

İşte, bu esbablar, müşevveşiyetin esbabı iken, Kur’ân’ın i’câz-ı beyanında, selâset ve tenasübünde istihdam edilmişlerdir. Evet, kalbi sakamsız, aklı müstakim, vicdanı marazsız, zevki selim her adam Kur’ân’ın beyanında güzel bir selâset, rânâ bir tenasüp, hoş bir âhenk, yektâ bir fesahat görür.

Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler.

Şu Birinci Nurun hakikatini misallerle tavzih etsek, birkaç mücelled lâzım. Öyle ise, sair risale-i Arabiyemde ve İşârâtü’l-İ’câz’da ve şu yirmi beş adet

Sözlerde şu hakikatin ispatına dair olan izahatla iktifa edip, misal olarak mecmu-u Kur’ân’ı birden gösteriyorum.


âhenk: uygunluk
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
basîre: görme kuvveti, görüş (bk. b-ṣ-r)
bâtın: görünmeyen, gizli
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
bil’asale: bizzat, aslında
cezâlet-i nizam: tertip ve düzenin güçlülüğü, uygunluğu (bk. c-z-l; n-ẓ-m)
derece-i fehim: anlayış derecesi
dikkat-i muvazenet: dikkatli bir denge (bk. v-z-n)
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
esnaf: sınıflar
fehim: anlayış
fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ)
hâdisât: olaylar
hadise-i vâhid: tek bir olay (bk. v-ḥ-d)
hadsiz: sayısız
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâlet: hal, vaziyet
hidayet etmek: doğru yola erdirmek (bk. h-d-y)
hüsn-ü intizam: güzel bir düzenlilik (bk. ḥ-s-n; n-ẓ-m)
hüsn-ü temasül: güzel benzeyiş (bk. ḥ-s-n;)
i’câz-ı beyan: açıklamanın mu’cizeliği (bk. a-c-z; b-y-n)
iktifa: yetinme
imtizac: kaynaşma, uyuşma
irşadî: irşadla, doğru yolu göstermeyle ilgili (bk. r-ş-d)
isal etmek: ulaştırmak
istihdam edilmek: çalıştırılmak
ittihad: birlik
izah etmek: açıklamak
izahat: izahlar, açıklamalar
kâinat: evren, yaratılan herşey (bk. k-v-n)
kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kemâl-i istikamet: tam ve mükemmel doğruluk (bk. k-m-l)
maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
maraz: hastalık
mecmu-u Kur’ân: Kur’ân’ın tamamı (bk. c-m-a)
muhatabîn: muhataplar (bk. ḫ-ṭ-b)
mücelled: ciltli kitap
mükerrer: tekrarla, defalarca
münasip: uygun (bk. n-s-b)
müstakim: dosdoğru
müşevveşiyet: karışıklıklar
müteaddit: çeşitli
mütebâid: birbirinden uzak
mütederriç: derece derece
mütefavit: farklı, çeşitli
mütegayir: değişik, birbirine zıt
mütehalif: birbirine uymayan
mütekellim: konuşan (bk. k-l-m)
mütenevvi: çeşitli
müteveccihen: yönelmiş olarak
nazil olmak: inmek (bk. n-z-l)
rânâ: güzel, hoş
risale-i Arabiye: Arapça risale (bk. r-s-l)
sair: diğer
sakam: hastalık
selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s)
selim: sağlam, doğru (bk. s-l-m)
sual-i vâhid: tek soru (bk. v-ḥ-d)
suhulet-i beyan: açıklama kolaylığı (bk. b-y-n)
tavzih etmek: açıklamak
tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
tenezzülât-ı kelâm: sözün muhatapların seviyelerine uygun olarak ayarlanması (bk. n-z-l; k-l-m)
vâzıh: açık, âşikâr
vuzuh-u ifhâm: anlatım açıklığı
yektâ: eşsiz
zâhir: görünen (bk. ẓ-h-r)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – BİRİNCİ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.556

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/556


CUMARTESİ DERSLERİ

Hem Kur'ân, merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder -tâ hevesât-ı rezilenin ayağı altında, o şefkat madenleri zillet çekmesinler; âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. - Cumartesi Dersleri 25. 3. 7.
Hem Kur’ân, merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder -tâ hevesât-ı rezilenin ayağı altında, o şefkat madenleri zillet çekmesinler; âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 7.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

“O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir.” İhlâs Sûresi, 112:3-4. Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 8.

"O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir." İhlâs Sûresi, 112:3-4. Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir. - Cumartesi Dersleri 25. 3. 8.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir.” İhlâs Sûresi, 112:3-4. Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir.

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA – ÜÇÜNCÜ CİLVE.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

"O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir." İhlâs Sûresi, 112:3-4. Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir.

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA – ÜÇÜNCÜ CİLVE.
“O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir.” İhlâs Sûresi, 112:3-4. Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 8.

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Birinci Şule

ÜÇÜNCÜ ŞUA

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ihbârât-ı gaybiyesi ve her asırda şebâbiyetini muhafaza etmesi ve her tabaka insana muvafık gelmesiyle hasıl olan i’cazdır. Şu Şuaın Üç Cilvesi var.

ÜÇÜNCÜ CİLVE: 

Kur’ân-ı Hakîm, her asırdaki tabakat-ı beşerin herbir tabakasına, güya doğrudan doğruya o tabakaya hususî müteveccihtir, hitap ediyor. Evet, bütün benî Âdeme bütün tabakatıyla en yüksek ve en dakik ilim olan imana ve en geniş ve nuranî fen olan marifetullaha ve en ehemmiyetli ve mütenevvi maarif olan ahkâm-ı İslâmiyeye davet eden, ders veren Kur’ân ise, her nev’e,


âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z)
ahbab-ı uhrevî: âhiretteki dostlar (bk. ḥ-b-b; e-ḫ-r)
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
ahkâm-ı İslâmiye: İslâmın hükümleri (bk. ḥ-k-m; s-l-m)
ayn-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
azîm: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m)
belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ)
benî Âdem: Âdemoğulları, insanlık
beşer: insan
dakik: ince, derin
dereke: en aşağı derece
edebiyat-ı ecnebiye: yabancı edebiyat
fen: ilim
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâşâ: asla öyle değil
hikmet: her şeyi yerli yerinde gösteren doğru bilgi (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i felsefe: felsefe ilmi (bk. ḥ-k-m)
hitap etmek: konuşmak (bk. ḫ-ṭ-b)
kasıru’l-fehim: anlayışı kısa
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
maâliyât: yüksek ve derin fikirler
maarif: bilgiler (bk. a-r-f)
makarr-ı ebedî: sonsuz kalınacak yer (bk. e-b-d)
marifetullah: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f)
masumâne: masumca, günahsızca
muhal: imkânsız
muhassala-i mesai: çalışmalardan elde edilen netice
mübalâğa: abartı
mütenevvi: çeşitli
müteveccih: yönelik
netice-i efkâr: fikirlerin sonucu (bk. f-k-r)
nev’: tür
nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r)
nümune: örnek
rüyet-i cemâlullah: Allah’ın cemâlini görme (bk. c-m-l)
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
şe’n: özellik (bk. ş-e-n)
tabakat-ı beşer: insan tabakaları
tanzir etmek: benzerini yapmak (bk. n-ẓ-r)
tereşşuh: sızma
vaki: olmuş, meydana gelmiş
vatan-ı aslî: gerçek vatan olan cennet
vecih: yön, taraf

her taifeye muvafık gelecek bir ders vermek elzemdir. Halbuki ders birdir, ayrı ayrı değil. Öyle ise, aynı derste tabakat bulunmak lâzımdır. Derecâta göre, herbiri Kur’ân’ın perdelerinden bir perdeden hisse-i dersini alır. Şu hakikatin çok nümunelerini zikretmişiz; onlara müracaat edilebilir. Yalnız burada bir iki cüz’ünün, hem yalnız bir iki tabakasının hisse-i fehmine işaret ederiz.

Meselâ, 

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ     وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ 

Kesretli tabaka olan avam tabakasının şundan hisse-i fehmi: Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir.

Daha mutavassıt bir tabaka, şundan, İsâ aleyhisselâmın ve melâikelerin ve tevellüde mazhar şeylerin ulûhiyetini nefyetmektir. Çünkü muhal bir şeyi nefyetmek zahiren faidesiz olduğundan, belâğatte medar-ı faide olacak bir lâzım-ı hüküm murad olunur. İşte, cismâniyete mahsus veled ve vâlidi nefyetmekten murat ise, veled ve vâlidi ve küfvü bulunanların nefy-i ulûhiyetleridir ve mâbud olmaya lâyık olmadıklarını göstermektir. Şu sırdandır ki, Sûre-i İhlâs, herkese, hem her vakit faida verebilir.

Daha bir parça ileri bir tabakanın hisse-i fehmi: Cenâb-ı Hak, mevcudata karşı, tevlid ve tevellüdü işmam edecek bütün rabıtalardan münezzehtir. Şerik ve muinden ve hemcinsten müberrâdır. Belki mevcudata karşı nisbeti, hallâkıyettir. Emr-i 

كُنْ فَيَكُونُ 

ile, irade-i ezeliyesiyle, ihtiyarıyla icad eder. İcabî ve ıztırarî ve sudur-u gayr-ı ihtiyarî gibi münâfi-i kemâl herbir rabıtadan münezzehtir.

Daha yüksek bir tabakanın hisse-i fehmi: Cenâb-ı Hak ezelîdir, ebedîdir, evvel ve âhirdir. Hiçbir cihette ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde naziri, küfvü,


Dipnot-1

“O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir.” İhlâs Sûresi, 112:3-4.

Dipnot-2

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.


âhir: sonra olma (bk. e-ḫ-r)
akran: arkadaşlar, denkler
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)
avam: halk
belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ)
cihet: yön, şekil
cismâniyet: bedenle, maddî vücutla ilgili oluş
cüz’: parça, kısım (bk. c-z-e)
derecât: dereceler
ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)
elzem: çok gerekli
evvel: önce olma
ezelî: varlığının başlangıcı olmayan (bk. e-z-l)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hallâkiyet: yaratıcılık (bk. ḫ-l-ḳ)
hemcins: aynı cinsten olan
hisse-i ders: ders payı
hisse-i fehm: anlayış hissesi
ıztırarî: zorunluluk, çaresizlik
icabî: zorunluluk, mecburiyet
icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
ihtiyar: irade, dileme (bk. ḫ-y-r)
irade-i ezeliye: ezelî irade (bk. r-v-d; e-z-l)
İsâ: (bk. bilgiler)
işmam etmek: hissettirmek
kesretli: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
küfüv: denk
lâzım-ı hüküm: hükmün gereği (bk. ḥ-k-m)
mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d)
mahsus: has, özel
mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r)
medar-ı faide: faydaya sebep
melâike: melekler (bk. m-l-k)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
muhal: imkânsız
muîn: yardımcı
murad olunmak: istenmek, kastedilmek (bk. r-v-d)
mutavassıt: orta derecede
muvafık: uygun
müberrâ: uzak, yüce
münâfi-i kemâl: mükemmelliğe aykırı (bk. k-m-l)
münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce (bk. n-z-h)
nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)
nefy-i ulûhiyet: ilâhlığın reddi (bk. e-l-h)
nefyetmek: reddetmek
nisbet: kıyas, oran (bk. n-s-b)
nümune: örnek
peder: baba
rabıta: bağ
sıfât: özellik, nitelik (bk. v-ṣ-f)
sudur-u gayr-ı ihtiyar: isteksiz olarak meydana gelme (bk. ḫ-y-r)
şerik: ortak
tabakat: tabakalar, dereceler
taife: topluluk
tevellüd: doğum, doğma
tevlid: doğurma
ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
vâlid: baba
veled: evlat, çocuk
zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r)
zevce: kadın eş, hanım
zikretmek: anmak, belirtmek

şebîhi, misli, misali, mesîli yoktur. Yalnız, ef’âlinde, şuûnunda, teşbihi ifade eden mesel var.

 وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1

Bu tabakata ârifîn tabakası, ehl-i aşk tabakası, sıddıkîn tabakası gibi ayrı ayrı hisse sahiplerini kıyas edebilirsin.

İkinci misal: Meselâ,

 مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَۤا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ 

Tabaka-i ûlânın şundan hisse-i fehmi şudur ki: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın hizmetkârı ve “veledim” hitabına mazhar olan Zeyd,3 izzetli zevcesini kendine küfüv bulmadığı için tatlik etmiş; Allah’ın emriyle, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm almış.4 Âyet der: “Peygamber size evlâdım dese, risalet cihetiyle söyler. Şahsiyet itibarıyla pederiniz değil ki, aldığı kadınlar ona münasip düşmesin.”

İkinci tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederâne şefkatle bakar. Eğer o âmir, zâhir ve bâtın bir padişah-ı ruhanî olsa, o vakit merhameti pederin yüz defa şefkatinden ileri gittiğinden, o raiyetin efradı, onun hakikî evlâdı gibi, ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı zevc nazarına inkılâb edemediğinden, kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede Peygamber (a.s.m.) mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediğinden, Kur’ân der: “Peygamber (a.s.m.) merhamet-i İlâhiye nazarıyla size şefkat eder, pederâne muamele yapar. Risalet namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniyet itibarıyla pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasip düşmesin.”

Üçüncü kısım şöyle fehmeder ki: Peygambere (a.s.m.) intisap edip onun kemâlâtına istinad ederek onun pederâne şefkatine itimad edip kusur ve hatîat


Dipnot-1

“En yüce sıfatlar Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.

Dipnot-2

“Muhammed, sizden hiçbir erkeğin babası değildir.” Ahzâb Sûresi, 33:40.

Dipnot-3

bk. En-Nisâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn 3:239; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 9:275.

Dipnot-4

bk. En-Nisâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn 4:24.


Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
ârifîn: irfan sahipleri, İlâhî hakikatlere vakıf olanlar (bk. a-r-f)
bâtın: görünmeyen, gizli
cihet: taraf
ef’âl: fiiller (bk. f-a-l)
efkâr-ı âmme: kamuoyu (bk. f-k-r)
efrad: fertler (bk. f-r-d)
ehl-i aşk: Allah sevgisinde çok ileri dereceye erişenler
evlad: çocuk
fehmetmek: anlamak
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hatîat: hatalar
hisse-i fehm: anlayış hissesi
inkılâb: değişme, dönüşme
intisap etmek: mensup olmak, bağlanmak (bk. n-s-b)
istinad etmek: dayanmak (bk. s-n-d)
itimad etmek: güvenmek
izzet: şeref, değer (bk. a-z-z)
kemâlât: mükemmellikler, faziletler (bk. k-m-l)
küfüv: denk, uygun
mazhar: erişen, sahip olan (bk. ẓ-h-r)
merhamet-i İlâhiye: Allah’ın merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
mesel: zenginlik, merhamet gibi sıfatlar (bk. m-s̱-l)
mesîl: benzer, eş (bk. m-s̱-l)
misal: örnek (bk. m-s̱-l)
misil: benzer (bk. m-s̱-l)
münasip: uygun (bk. n-s-b)
nam: ad
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
padişah-ı ruhanî: ruhanî padişah (bk. r-v-ḥ)
peder: baba
pederâne: babaya yakışır şekilde
raiyet: halk
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)
sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ)
şahsiyet-i insaniyet: insanın şahsiyeti
şebîh: benzer
şuûn: işler, haller (bk. ş-e-n)
tabaka-i ûlâ: ilk tabaka
tabakat: tabakalar
tatlik etmek: boşamak
teşbih: benzetme
veledim: oğlum
zâhir: görünen (bk. ẓ-h-r)
zevc: erkek eş, koca
zevce: kadın eş
Zeyd: (bk. bilgiler)

etmemelisiniz demektir. Evet, çoklar var ki, büyüklerine ve mürşidlerine itimad edip tembellik eder. Hattâ bazan “Namazımız kılınmış” der (bir kısım Alevîler gibi).

Dördüncü nükte: Bir kısım, şu âyetten şöyle bir işaret-i gaybiye fehmeder ki: Peygamberin (a.s.m.) evlâd-ı zükûru rical derecesinde kalmayıp, rical olarak nesli, bir hikmete binaen kalmayacaktır. Yalnız, “rical” tabirinin ifadesiyle, nisânın pederi olduğunu işaret ettiğinden, nisâ olarak nesli devam edecektir. Felillâhilhamd, Hazret-i Fatıma’nın nesl-i mübareki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nuranî silsilenin bedr-i münevveri, şems-i nübüvvetin mânevî ve maddî neslini idame ediyorlar.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ     1

Birinci Şule, Üç Şua ile hitama erdi.


Dipnot-1

Allahım, ona ve âline rahmet et.


bedr-i münevver: nurlanmış ay (bk. n-v-r)
binaen: -dayanarak
evlâd-ı zükûr: erkek çocuklar
fehmetmek: anlamak
felillâhilhamd: hamd ve övgü Allah’a mahsustur (bk. ḥ-m-d)
Hasan: (bk. bilgiler)
Hazret-i Fâtıma: (bk. bilgiler)
hikmet: gaye, sebep (bk. ḥ-k-m)
hitama ermek: sona ermek
Hüseyin: (bk. bilgiler)
idame etmek: devam ettirmek
işaret-i gaybiye: gelecekte olacak bir olaya işaret (bk. ğ-y-b)
itimad etmek: güvenmek
mürşid: doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d)
nesl-i mübarek: mübârek nesil (bk. b-r-k)
nisâ: kadınlar
nuranî: nurlu (bk. n-v-r)
nükte: ince anlamlı söz
rical: adamlar
silsile: zincir, soy ağacı
şems-i nübüvvet: peygamberlik güneşi (bk. n-b-e)
şua: parıltı
şule: ışık

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA – ÜÇÜNCÜ CİLVE, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.552

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/552


CUMARTESİ DERSLERİ

Amma hikmet-i Kur'âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvet yerine "hakkı" kabul eder. Gayede, menfaat yerine "fazilet ve rıza-i İlâhîyi" kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine, "düstur-u teâvünü" esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine, "rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin nâmeşru tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir. - Cumartesi Dersleri 25. 3. 4.
Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvet yerine “hakkı” kabul eder. Gayede, menfaat yerine “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine, “düstur-u teâvünü” esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine, “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin nâmeşru tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 4.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir. Birinci kelime: “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!” İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.” – Cumartesi Dersleri 25. 3. 5.

Bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir. Birinci kelime: "Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!" İkinci kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim." - Cumartesi Dersleri 25. 3. 5.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

Bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir. Birinci kelime: “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!” İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA – İKİNCİ CİLVE.

Bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir. Birinci kelime: "Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!" İkinci kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim." - Cumartesi Dersleri 25. 3. 5.
Bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir. Birinci kelime: “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!” İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.” – Cumartesi Dersleri 25. 3. 5.

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Birinci Şule

ÜÇÜNCÜ ŞUA

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ihbârât-ı gaybiyesi ve her asırda şebâbiyetini muhafaza etmesi ve her tabaka insana muvafık gelmesiyle hasıl olan i’cazdır. Şu Şuaın Üç Cilvesi var.

İKİNCİ CİLVE:

Üçüncü derece: Binler mesâilinden, yalnız nümune olarak üç dört meseleyi göstereceğiz. Evet, Kur’ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden, ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir.

Meselâ, medeniyetin bütün cem’iyât-ı hayriyeleriyle, bütün cebbârâne şedit inzibat ve nizâmatlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur’ân-ı Hakîmin iki meselesine karşı muâraza edemeyip mağlûp düşmüşlerdir.

Meselâ

 وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ 1

وَاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰوا 

Kur’ân’ın bu galebe-i i’cazkârânesini bir mukaddime ile beyan edeceğiz. Şöyle ki:

İşârâtü’l-İ’câz’da ispat edildiği gibi, bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

Birinci kelime: “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!”

İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

Evet, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, muvazeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci kelime avâmı kine, hasede, mübarezeye sevk edip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selbettiği


Dipnot-1

“Namazı dos doğru kılın ve zekâtı verin.” Bakara Sûresi, 2:43.

Dipnot-2

“Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı.” Bakara Sûresi, 2:275.


ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ)
avam: halk, fakirler sınıfı
bahusus: özellikle
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
cebbârâne: baskıcı bir şekilde, zorla (bk. c-b-r)
cem’iyât-ı hayriye: hayır cemiyetleri (bk. c-m-a; ḫ-y-r)
düstur: prensip
ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d)
edyân-ı sâbıka-i semâviye: İslâmdan önceki semâvî dinler (bk. s-m-v)
ezel: başlangıcı olmayan, öncesizlik (bk. e-z-l)
fazilet: güzel ahlâk, erdem (bk. f-ḍ-l)
galebe-i i’câzkârâne: mu’cizeli bir şekilde galip gelme (bk. a-c-z)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hased: kıskançlık
havas: zenginler sınıfı
hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanlığın sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
ihtilâlât-ı beşeriye: insanlardaki ihtilaller, karışıklıklar
imdad: yardım
incizap: kendine çekme
inzibat: âsayiş, düzen
irşâdâd: irşâdlar, doğru yolu gösteren sözler (bk. r-ş-d)
ittifak: birlik
kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l)
Kur’ân-ı Hakim: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
maden: kaynak
medeniyet-i hazıra: günümüz medeniyeti
mehâsin: güzellikler, iyilikler (bk. ḥ-s-n)
menba: kaynak
mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l)
muâraza: sözle karşı koyma, muhalefet
mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
muvazene: denge (bk. v-z-n)
mübareze: mücadele, çatışma
nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r)
nefs-i emmâre: insanı kötülüğe sevk eden içindeki duygu (bk. n-f-s)
nizâmat: kanunlar (bk. n-ẓ-m)
nümune: örnek
rahat-ı beşeriye: insanlığın rahatı
saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu
selb etmek: ortadan kaldırmak
şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n)
şedit: çok şiddetli
teavün: yardımlaşma
terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b)
tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d)
uhuvvet: kardeşlik

gibi, şu asırda sa’y, sermaye ile mübareze neticesi, herkesçe malûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.

İşte, medeniyet, bütün cem’iyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedit inzibat ve nizâmâtıyla beşerin o iki tabakasını musalâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedavi edememiştir. Kur’ân, birinci kelimeyi, esasından “vücub-u zekât” ile kal’ eder, tedavi eder. İkinci kelimenin esasını “hurmet-i ribâ” ile kal’ edip tedavi eder. Evet, âyet-i Kur’âniye âlem kapısında durup ribâya “Yasaktır” der. “Kavga kapısını kapamak için banka (ribâ) kapısını kapayınız” diyerek insanlara ferman eder, şakirtlerine “Girmeyiniz” emreder.


ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
Avrupa: (bk. bilgiler)
âyet-i Kur’âniye: Kur’an’ın âyeti
bekà: devamlılık (bk. b-ḳ-y)
beşer: insan
bilâkis: tersine
cem’iyât-ı hayriye: hayır cemiyetleri (bk. c-m-a; ḫ-y-r)
ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
fahişehâne: fuhuş yapılan yer
ferman etmek: buyurmak, emretmek
hâdisât-ı azîme: büyük olaylar (bk. a-ẓ-m)
hakikaten: hakikat gereği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hayat-ı beşer: insanlık hayatı (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)
hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m)
himaye: koruma
hurmet-i ribâ: fâizin haramlığı (bk. ḥ-r-m)
inzibat: âsayiş, düzen
izdivaç: evlilik
kabil: kabiliyetli
kabil-i telâkkuh: gebeliği mümkün olan, döllenebilen
kabil-i telkih: dölleme kabiliyeti olan
kâfi: yeterli
kal’ etmek: kaldırmak
kazâ-yı şehvet: şehvet ihtiyacını giderme (bk. ḳ-ḍ-y)
malûm: bilinen (bk. a-l-m)
maslahat-ı beşeriye: insanlığın yararı (bk. ṣ-l-ḥ)
muhakemesiz: akıl yürütemeyen, düşüncesiz (bk. ḥ-ḳ-m)
muhalif-i hikmet: hikmete zıt (bk. ḥ-k-m)
musalahâ: barıştırma (bk. ṣ-l-ḥ)
mübareze: mücadele, çatışma
münâfi: aykırı
müthiş: dehşet veren
nafaka: geçim için gerekli olan şey
nebâtât: bitkiler
nev’: tür
nizâmât: kanunlar (bk. n-ẓ-m)
peder: baba
rahmet: İlâhî şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
ribâ: faizsa’y: çalışma
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
sülüs: (mirasta) üçte bir
şakirt: talebe, öğrenci
şedit: şiddetli
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
taaddüd-ü ezvâc: çok evlilik
taaddüt: birden fazla olma
tasdik: doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ)
telâkki: kabul etme
tenasül: üreme, nesil yetiştirme
teşrik-i mesai: birlikte çalışma, işbirliği
tevellüd: doğum
ücret-i cüz’iye: küçük ücret (bk. c-z-e)
vücub-u zekât: zekâtın farz oluşu (bk. v-c-b)
ye’s: ümitsizlik

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA – İKİNCİ CİLVE, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.548

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/548


CUMARTESİ DERSLERİ

Amma hikmet-i Kur'âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvet yerine "hakkı" kabul eder. Gayede, menfaat yerine "fazilet ve rıza-i İlâhîyi" kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine, "düstur-u teâvünü" esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine, "rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin nâmeşru tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir. - Cumartesi Dersleri 25. 3. 4.
Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvet yerine “hakkı” kabul eder. Gayede, menfaat yerine “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine, “düstur-u teâvünü” esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine, “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin nâmeşru tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 4.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ