Bu metin, kader ve musibetlerin hikmetini ele alarak, hayattaki zorlukların aslında ilahi birer güzellik taşıdığını açıklamaktadır.
Yazara göre varlık mutlak hayır, yokluk ise mutlak şerdir; bu yüzden hayatın farklı hallerle sarsılması, onu durağanlıktan kurtararak yokluk karanlığından uzaklaştırır.
Sıkıntılar ve değişimler, insanın üzerindeki ilahi isimlerin tecellilerini açığa çıkaran ve ruhu saflaştıran birer araç olarak nitelendirilir.
Metinde kullanılan terzi ve model örneği, yaratıcının insan üzerindeki tasarruflarının bir sanat icrası olduğunu ve bu sebeple şikayete yer olmadığını vurgular.
Sonuç olarak, tekdüzelik bir nevi yokluk sayıldığı için, hayatın başındaki her türlü hadise Allah’ın güzel isimlerini yansıtması bakımından hayırlı kabul edilir.
Eğer Desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki; kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?”
Elcevap: Ey şiddet‑i şefkatten şedîd bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücûd, hayr‑ı mahz; adem, şerr‑i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemâlâtın vücûda rücûu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekâisin esâsı, adem olduğu, delildir. Mâdem adem şerr‑i mahzdır; ademe müncer olan veya ademi işmâm eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için, vücûdun en parlak nuru olan hayat, ahvâl‑i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffî ediyor ve müteaddit keyfiyâtı alıp matlup semerâtı veriyor ve müteaddit tavırlara girip, Vâhib‑i Hayat’ın nukùş‑u esmâsını güzelce gösterir.
İşte şu hakikattendir ki; zîhayatlara, âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyât sûretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr‑ı vücûd teceddüt edip zulümât‑ı adem tebâüd ederek hayatları tasaffî ediyor. Zîra tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık, keyfiyâtta ve ahvâlde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
Elhâsıl: Mâdem hayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın nukùşunu gösterir; hayatın başına gelen her şey hasendir.
Meselâ: Gayet zengin, nihâyet derecede sanatkâr ve çok sanatlarda mâhir bir zât, âsâr-ı sanatını, hem kıymettar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukâbil, bir saatte, murassâ, musannâ yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nev’i sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeğe hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte onun gibi Sâni’‑i Zülcelâl, Fâtır‑ı Bî-misâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalp gibi havâs ve letâif ile murassâ olarak giydirdiği vücûd gömleğini Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nev’inde olan keyfiyât, bazı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât‑ı hikmet içinde bazı şuâât‑ı rahmet ve o şuâât‑ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Dördüncü Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
“Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen daima rahmet ve keremine iltica et, Ona güven ve şu fermanı dinle: ‘Onlara söyle ki: Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle—ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” Yunus Sûresi, 10:58.
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Dördüncü Söz Beşinci Dal İkinci Meyve.
Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen daima rahmet ve keremine iltica et, Ona güven ve şu fermanı dinle Onlara söyle ki Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle—ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır. Yunus Sûresi, 1058. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Dördüncü Söz
BEŞİNCİ DAL
İKİNCİ MEYVE:
Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sabıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız; ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
Çünkü, ey nefis, hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle, bütün mat’umâtı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.
Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû-yi zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur.
Sonra, mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.
Sonra, nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddî eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir.
âlem-i mülk ve melekût: varlığın dış ve iç yüzü (bk. a-l-m; m-l-k) câmi’: kapsamlı, içine alan (bk. c-m-a) cismanî: vücutla alakalı cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) daire-i mümkinat: imkân alemi; yaratılanların tamamının teşkil ettiği âlem (bk. m-k-n) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)esmâ: isimler (bk. s-m-v) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) fermân-ı ezelî: ezelî buyruk (bk. e-z-l) fethetmek: açmak habîb: sevgili (bk. ḥ-b-b) hadsiz: sınırsız Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) hassasiyetli: duyarlı, hassas hayr-ı mahz: sırf hayırdan ibaret (bk. ḫ-y-r) hazine-i ihsan ve kerem: iyilik ve bağış hazinesi (bk. ḥ-s-n; k-r-m)
hevesât: hevesler, arzular ihsânât: iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n) ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) insaniyet-i kübrâ: en büyük insanlık (bk. k-b-r) iştiha: iştah, fazla istek ve arzu ittibâ etmek: uymak kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f) Mahbûb-u Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün yaratılmışlar tarafından sevilen Allah (bk. ḥ-b-b; e-z-l) mânevî: mânâya ait (bk. a-n-y) mat’umât: yenecek şeyler mesken: ev, mekân (bk. s-k-n) mide-i insaniyet: insanlık midesi, insanî değerlerle doyan mide muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika: sonradan verilecek olan mükafatın başlangıcı (bk. ḳ-d-m)
muvazzaf: vazifeli müheyyâ etme: hazırlama müzeyyen: süslü (bk. z-y-n) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) netice-i nimet-i sabıka: geçmişte verilmiş nimetin sonucu (bk. n-a-m) nihayetsiz: sonsuz nisbet: ölçü, oran (bk. n-s-b) rahmet: merhamet, şefkat, ihsan (bk. r-ḥ-m) Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah (bk. r-z-ḳ) rû-yi zemin: yeryüzü saadet: mutluluk sair: diğer sıfât-ı mukaddese: mukaddes sıfatlar (bk. v-ṣ-f; ḳ-d-s) sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m) şamil: içine alan, kapsayıcı tagaddî etmek: beslenmek tecellî-i muhabbet: sevginin yansıması (bk. c-l-y; ḥ-b-b) ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) zerre: atom, maddenin en küçük parçası
Sonra, imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.
Yani, cismâniyetin itibarıyla küçük, zayıf, âciz, zelil, mukayyet, mahdut bir cüzsün. Onun ihsanıyla, cüz’î bir cüzden, küllî bir küll-ü nuranî hükmüne geçtin. Zira, hayatı sana vermekle, cüz’iyetten bir nevi külliyete; ve insaniyeti vermekle hakikî külliyete; ve İslâmiyeti vermekle ulvî ve nuranî bir külliyete; ve marifet ve muhabbeti vermekle muhit bir nura seni çıkarmış.
İşte, ey nefis, sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki buna da tembellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem “Niçin duam kabul olmadı?” diye nazlanıyorsun.
Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen daima rahmet ve keremine iltica et, Ona güven ve şu fermanı dinle:
Eğer desen: “Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”
Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikadla. Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”
İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet
Dipnot-1
“Onlara söyle ki: Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle—ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” Yunus Sûresi, 10:58.
âciz: güçsüz (bk. a-c-z) alâmet: işaret cismâniyet: bedenle, maddî vücutla ilgili oluş cüz: parça (bk. c-z-e) cüz’î: fert, birey (bk. c-z-e) cüz’iyet: parça olma hali, küçüklük (bk. c-z-e) derece-i sadakat: bağlılık derecesi (bk. ṣ-d-ḳ) ferman: emir, buyruk gayr-ı mütenâhi: sonu olmayan hadsiz: sayısız hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) iktidar: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r) iltica etmek: sığınmak insaniyet: insanlık itikad: inanç kâfi: yeterli kerem: cömertlik, ikram, bağış (bk. k-r-m)
kıymettar: kıymetli, değerli küll-ü nuranî: nurlu bir küll, bütün varlıklarla ilgisi olan bir kapsamlılık (bk. k-l-l; n-v-r) küllî: kapsamlı, insanlık gibi bir tür hükmünde (bk. k-l-l) külliyet: büyüklük, genellik (bk. k-l-l) mahdut: sınırlanmış mahz-ı fazl ve kerem: cömertlik ve ikramın ta kendisi (bk. f-ḍ-l; k-r-m) makbul: kabul görmüş, değer ve itibar sahibi marifet: Allah’ı bilme, tanıma (bk. a-r-f) misil: benzer, eşdeğer (bk. m-s̱-l) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhit: herşeyi içine alan, kuşatan mukabele etmek: karşılık vermek
mukayyet: kayıt altında, bağlı mükellef: yükümlü mütehakkimâne: zorbaca (bk. ḥ-k-m) nam: ad nevi: tür, çeşit niyaz: dua, yalvarma, yakarma nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) raiyet: halk saadet: mutluluk saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) seyyidim: efendim sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m) takdim etmek: sunmak (bk. m-s̱-l) ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) ulvî: yüce zelil: hor, hakir zira: çünkü
olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.
Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.
Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ, kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyet eder ki, “Yâ Hâlıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır”1 şu sırra işaret eder.
gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl bir zabit bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zabitlik eden ve hayvânat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kabil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan,
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 3
der, bütün halkın ibadetlerini ve istiânelerini kendi namına Mâbûd-u Zülcelâle takdim eder.
Dipnot-1
bk. el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:291.
Dipnot-2
“Mahlûkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde, Arşının ağırlığınca ve kelimelerinin mürekkebi miktarınca hamdinle Seni her türlü noksandan tenzih ederiz.” (Müslim, Zikir: 79; Ebû Dâvud, Vitir: 24; Tirmizi, Daavât: 103; Nesâî, Sehv: 94; Müsned, 1:258, 353, 6:325, 430.)Bütün peygamberlerinin, evliyalarının ve meleklerinin tesbihatlarıyla Seni kusurdan tenzih ederiz.
Dipnot-3
“Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz.” Fatiha Sûresi, 1:5.
abd: kul (bk. a-b-d) âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âlem: dünya (bk. a-l-m) amel: iş, fiil, davranış biçare: çaresiz bilfiil: fiilen, gerçekte (bk. f-a-l) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) hadsiz: sayısız Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f) hayvanât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hediye-i ubûdiyet: kulluk hediyesi (bk. a-b-d)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hususî: özel istiâne: yardım dileme itikad: inanç kabil: kabiliyetli küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) liyakat: layık olma Mâbûd-u Zülcelâl: sonsuz haşmet ve heybet sahibi ve herşeyin kendisine ibadet ettiği Allah (bk. a-b-d; ẕü; c-l-l) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mevcudât-ı arziye: dünyadaki varlıklar (bk. v-c-d) mü’min: inanan (bk. e-m-n)
nakış: işleme, dokuma (bk. n-ḳ-ş) nam: ad nebâtât: bitkiler neferât: askerler, erler nüve: çekirdek suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şükr-ü küllî: umumî ve kapsamlı bir şükür (bk. ş-k-r; k-l-l) tahiyye: selam, hediye (bk. ḥ-y-y) takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m) telâkki etmek: kabul etmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) umum: bütün yekûn: bütün, toplam zabit: subay
der, herşey namına bir salâvat getirir. Çünkü herşey nur-u Ahmedî (a.s.m.) ile alâkadardır. İşte, tesbihatta, salâvatlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla.
âdet: her vakit yapılan iş, davranış âdi: basit, sıradan ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) âlâkadar: alakalı, ilgili amel-i uhrevî: âhirete ait iş (bk. e-ḫ-r) bâki: sürekli, devamlı (bk. b-ḳ-y) cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y) dakika-i ömr: ömür dakikası Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) fâni: gelip geçici (bk. f-n-y) ferman: emir, buyruk feyz-i tecellî: yansımadan doğan feyiz, bereket (bk. f-y-ḍ; c-l-y) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hadsiz: sayısız hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
icab ve kabul-ü şer’î: şeriata göre “verdim” ve “aldım” ifadesi, ilkeleri (bk. c-v-b; ş-r-a) intişar etme: yayılma ittibâ etmek: tabi olmak, uymak kalb etmek: dönüştürmek mazhar-ı câmi’: kapsamlı bir görüntü yeri (bk. ẓ-h-r; c-m-a) medar: vesile mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muamele-i şer’iye: dinle ilgili davranış (bk. ş-r-a) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nevi: tür, çeşit nur-u Ahmedî: Peygamberimizin (a.s.m.) nuru (bk. n-v-r; ḥ-m-d) salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası (bk. ṣ-l-v) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n)
Şâri: kanun koyucu, şeriatı gönderen Allah (bk. ş-r-a) şeriat: İlahî kanun, İslâmiyet (bk. ş-r-a) tahattur-u hükm-ü şer’î: dini hükmün hatırlanması (bk. ḥ-k-m; ş-r-a) tasavvur-u vahiy: vahyi düşünme (bk. ṣ-v-r; v-ḥ-y) tatbik etmek: uygulamak tatbik-i amel: işin uygulanması, şeriat ve sünnete uyarlanması tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teveccüh-ü İlâhî: Allah’a yöneliş (bk. e-l-h) uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, İkinci Meyve, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir. – Cumartesi Dersleri 24. 5. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.