26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”

26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”
26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”
26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”

Egemenlik Kararnamesi: Kader ve Ruh Üzerine Düşünceler

Bu metin, Yirmi Altıncı Söz’ün son bölümü olan Hatime kısmını kapsamakta olup, insanın nefsini terbiye etmesi ve ilahî hakikatleri idrak etmesi üzerine odaklanmaktadır.

Yazar, varlığın ancak tek bir yaratıcıya dayanması durumunda kolayca açıklanabileceğini vurgulayarak, nefsin kendi başarılarıyla övünmemesi gerektiğini hatırlatır.

İnsanın sahip olduğu güzelliklerin ve yaptığı hizmetlerin asıl kaynağının Allah’ın lütfu olduğu belirtilirken, dünya hayatının geçiciliğine karşı kalp ve ruhun sonsuzluğuna sığınma çağrısı yapılır.

Maddi varlıkların fena bulmasına rağmen tecellilerin devam etmesi, her şeyin Esma-i Hüsna’nın birer yansıması olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Sonuç olarak eser, okuyucuyu kâinattaki mükemmel sanatı izleyerek Zât-ı Zülcelal’in kemalatını tanımaya ve acziyetini bilerek O’na teslim olmaya davet eder.

NotebookLM

PowePoint

SHORTS

https://youtube.com/shorts/v3HejqKmdKY?feature=share

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

Hâtime

Eski Said’in serkeş, müftehir, mağrur, ucüblü, riyakâr nefsini susturan, teslime mecbur eden Beş Fıkradır.

BİRİNCİ FIKRA:

Madem eşya var ve san’atlıdır. Elbette bir ustaları var. Yirmi İkinci Sözde gayet kat’î ispat edildiği gibi, eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey bütün eşya kadar müşkül ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya bir şey kadar âsân ve kolay olur.

Madem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış. Elbette, o pek hikmetli ve çok san’atkâr Zât, zemin ve âsumânın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslim edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibadetlerini başkasına vermeyecektir.

İKİNCİ FIKRA:

Sen, ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış; başkası onları ona takmış.

ÜÇÜNCÜ FIKRA:

Sen, ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma.

اِنَّ اللهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ 1

Dipnot-1

“Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyid ve takviye eder.” (Buhari, Cihad: 182, Meğâzî: 38, Kader: 5; Müslim, İmân: 178; İbn-i Mâce, Fiten: 35; Dârimî, Siyer: 73; Müsned, 2:309, 5:45.).

sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucüb ve riyadan kurtul.

DÖRDÜNCÜ FIKRA:

Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler. Yoksa, hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir. Yirminci Sözün âhirinde şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.


abes: anlamsız, faydasız
âhir: son (bk. e-ḫ-r)
arazî: sonradan ortaya çıkan, ilinti
âsân: kolay
âsumân: gökyüzü
bahis: konu
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cevherî: asıl, temel, öz
Eski Said: (bk. bilgiler)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)eşya: varlıklar
fahirlenmek: övünmek, gururlanmak
farize-i hilkat: yaratılış görevi (bk. ḫ-l-ḳ)
fıkra: bölüm
hakaik-ı mevcudat: varlıkların gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; v-c-d)
hakikat: birşeyin aslı esası, gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâtime: sonuç, son bölüm
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmetli: herşeyi bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerine koyma (bk. ḥ-k-m)
ism-i Hak: Allah’ın varlığının hak olup her hakkın sahibi olduğunu bildiren ismi (bk. s-m-v; ḥ-ḳ-ḳ)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
kat’î: kesin bir şekilde
mağrur: gururlu
marifet: Allah’ı tanıma, bilme (bk. a-r-f)
müftehir: kendisiyle övünen
müşkül: zor
müzekkâ: temiz olmuş, temizlenmiş
nebze: az miktar
nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)
netice-i san’at: san’atın neticesi (bk. ṣ-n-a)
recül-ü fâcir: günahkâr adam
riya: gösteriş
riyakâr: gösterişi seven
serkeş: başkaldıran, isyan eden
suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
şuâât: ışınlar, parıltılar
tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y)
tezâhürât: görünmeler, belirmeler (bk. ẓ-h-r)
ubûdiyet: kulluk, ibadet (bk. a-b-d)
ucüb: kendini beğenme, kibir
vazife-i fıtrat: yaratılış vazifesi (bk. f-ṭ-r)
zemin: yeryüzü
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)

Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan, kat’iyen bil ki, hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tetkik, “bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir” demişler. İşte, şu sırdandır ki, bazı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.

Madem böyledir. Hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak; kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak: Ne kadar geniş bir daire-i hayatları var! Senin için meyyit olan mazi, müstakbel, onlar için hayydır, hayattar ve mevcuttur.

Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:

Fâniyim, fâni olanı istemem.

Âcizim, âciz olanı istemem.

Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.

İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.

Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.

Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.

BEŞİNCİ FIKRA:

Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye, Allahu ekber zikrinde otuz üç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir.

اَللهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ الْكَرِيمُ الرَّحِيمُ الْجَمِيلُ النَّقَّاشُ اْلاَزَلِىُّ الَّذِى مَاحَقِيقَةُ هٰذِهِ الْكَۤائِنَاتِ كُلًّا وَجُزْءًا وَصَحَۤائِفَ وَطَبَقَاتٍ، وَمَا حَقَۤائِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًّا وَجُزْئِيًّا وَوُجُودًا وَبَقَۤاءً، اِلاَّ خُطُوطُ قَلَمِ قَضَۤائِهِ وَقَدَرِهِ، وَتنْظِيمِهِ وَتقْدِيرِهِ بِعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ، وَنقُوشُ پرْكَارِ عِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ وَتصْوِيرِهِ وَتدْبِيرِهِ بِصُنْعٍ وَعِنَايَةٍ، وَتزْيِينَاتُ يَدِ بَيْضَۤاءِ صُنْعِهِ وَعِنَايَتِهِ وَتَزْيِينِهِ وَتَنْوِيرِهِ بِلُطْفٍ وَكَرَمٍ، وَاَزَاهِيرُ لَطَۤائِفِ لُطْفِهِ وَكَرَمِهِ وَتَوَدُّدِهِ وَتَعَرُّفِهِ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ، وَثَمَرَاتُ فَيَّاضِ رَحْمَتِهِ وَنِعْمَتِهِ وَتَرَحُّمِهِ

وَتَحَنُّنِهِ بِجَمَالٍ وَكَمَالٍ، وَلمَعَاتُ وَتَجَلِّيَاتُ جَمَالِهِ وَكَمَالِهِ بِشَهَادَاتِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا، وَسَيَّالِيَةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَۤاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِىِّ الدَّۤائِمِ التَّجَلِّى، وَالظُّهُورِ عَلٰى مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ، وَدَۤائِمِ اْلاِنْعَامِ عَلٰى مَرِّ اْلاَنَامِ وَاْلاَيَّامِ وَاْلاَعْوَامِ

Allah en büyüktür, o Kadîr, Alîm, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl olan Ezelî Nakkaş’tır ki, bu kâinatın sayfaları ve tabakalarıyla, küll ve cüz olarak hakikati ve bu mevcudatın külliyet ve cüz’iyet ve vücut ve bekà itibarıyla hakikati, Onun kazâ ve kader kaleminin ilim ve hikmetle tanzim ve takdir ettiği hatları; ilim ve hikmet pergelinin sun’ ve inâyetle tasvir ve tedbir ettiği nakışları; sun’ ve inâyetinin yed-i beyzâsının lütuf ve keremle süsleyip aydınlattığı zinetleri, tezyinatı, lütuf ve kereminin ve teveddüd ve taarrüfünün lâtifelerinden rahmet ve nimetle açan çiçekleri; rahmet ve nimetinin ve terahhum ve tahannününün feyzinden cemâl ve kemâl ile çıkan meyveleri; ve, aynaların fâniliği ve mazharların seyyâliyetiyle beraber, onlarda tecellî eden o mücerred ve sermedî cemâlin bâki kalarak, gelip geçen mevsimler ve asırlar ve dehirler üzerinde tecelliyat ve zuhurâtının ve gelip geçen mahlûkat ve günler ve seneler üzerindeki in’âmâtının devam etmesinin şehâdetiyle, Onun cemâl ve kemâlinin tecelliyat ve lemeâtından başka birşey değildir.

نَعَمْ فَاْلاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا عَقْلٍ عَلَى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا فَهْمٍ عَلَى اْلاِسْمِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ اْلاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَى الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَقِينِ عَلٰى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَلِيقُ بِالذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْيَقِينِ

Evet, eserin mükemmelliği, akıl sahipleri için, fiilin mükemmelliğine delâlet eder. Mükemmel fiil ise, fehim sahipleri için, ismin mükemmelliğine delâlet eder. İsmin mükemmelliği, bilbedâhe sıfâtın mükemmelliğine; sıfâtın mükemmelliği ise, bizzarure şe’nin mükemmelliğine; şe’nin mükemmelliği ise, hakkalyakîn derecesinde bir kat’iyetle ve o zâta lâyık bir şekilde, zâtın mükemmelliğine delâlet eder.

نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاٰةِ، زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّى الدَّۤائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلاَزِمِ، مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ، اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكُ الْمَظَاهِرِ، مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ، مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ ِللْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ، لِلْبَاقِى الْوَدُودِ

Evet, aynaların fâniliği ve mevcudatın zevâliyle beraber tecelliyâtın ve füyuzâtın devam etmesi, bütün zuhurattan daha zâhir bir surette, onlarda görünen cemâlin mazharlara ait olmadığına delâlet eder ve en fasih bir lisanla ve en vâzıh bir burhanla gösterir ki, o tecelliyat, Vâcibü’l-Vücudun ve Bâkî-i Vedûdun mücerred cemâlinin ve mazharlar üzerinde daimî yenilenen ihsânâtının cilveleridir.

 اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ عَدَدَ مَا فِى عِلْمِ اللهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ  

Allahım! Efendimiz Muhammed ‘e, âl ve ashâbına, ezelden ebede, ilm-i İlâhînin mevcudatı adedince salât ve selâm et.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
adem: yokluk
Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r)
ân-ı seyyâle: bir anda akıp giden zaman dilimi
Arabî: Arapça
âşire: saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi
cihet: yön, taraf
daire-i hayat: hayat alanı (bk. ḥ-y-y)
derece-i hayat: hayat derecesi (bk. ḥ-y-y)
ehl-i tetkik: dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler
ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
eşya-yı dünyeviye: dünyaya ait şeyler
fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)
fıkra: bölüm
fıkra-i Arabiye: Arapça bölüm
gayr: başkası
hâlât: haller, durumlar
hayat-ı maddiye: maddî hayat (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı maddiye-i nefsiye: hayatın madde ve nefse bakan yönü (bk. ḥ-y-y; n-f-s)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hayy: diri (bk. ḥ-y-y)
hiç ender hiç: hiç içinde hiç
kat’iyen: kesinlikle
mazi: geçmiş zaman
mazruf: içinde olanlar
mertebe-i tefekkür: tefekkür mertebesi (bk. f-k-r)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mevcut: var olan (bk. v-c-d)
mevt: ölüm (bk. m-v-t)
meyyit: ölü (bk. m-v-t)
müstakbel: gelecek zaman
müştak: aşık, çok düşkün
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
Rahmân: rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah (bk. r-ḥ-m)
Şems-i Sermed: devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah
yâr-ı bâki: daimi ve sürekli dost (bk. b-ḳ-y)
zerre: en küçük madde parçası

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Hatime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.638

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-hatime#3823

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/638


26. Söz – Kader Risalesi – Dördüncü Mebhas: Eğer Desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki; kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?” – Elcevap: …

26. Söz – Kader Risalesi – Dördüncü Mebhas: Eğer Desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki; kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?” - Elcevap: …

Kader ve Musibetlerin Sırrı

Bu metin, kader ve musibetlerin hikmetini ele alarak, hayattaki zorlukların aslında ilahi birer güzellik taşıdığını açıklamaktadır.

Yazara göre varlık mutlak hayır, yokluk ise mutlak şerdir; bu yüzden hayatın farklı hallerle sarsılması, onu durağanlıktan kurtararak yokluk karanlığından uzaklaştırır.

Sıkıntılar ve değişimler, insanın üzerindeki ilahi isimlerin tecellilerini açığa çıkaran ve ruhu saflaştıran birer araç olarak nitelendirilir.

Metinde kullanılan terzi ve model örneği, yaratıcının insan üzerindeki tasarruflarının bir sanat icrası olduğunu ve bu sebeple şikayete yer olmadığını vurgular.

Sonuç olarak, tekdüzelik bir nevi yokluk sayıldığı için, hayatın başındaki her türlü hadise Allah’ın güzel isimlerini yansıtması bakımından hayırlı kabul edilir.

NotebookLM

PowerPoint

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

Dördüncü Mebhas

Eğer Desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki; kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?”

Elcevap: Ey şiddet‑i şefkatten şedîd bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücûd, hayr‑ı mahz; adem, şerr‑i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemâlâtın vücûda rücûu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekâisin esâsı, adem olduğu, delildir. Mâdem adem şerr‑i mahzdır; ademe müncer olan veya ademi işmâm eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için, vücûdun en parlak nuru olan hayat, ahvâl‑i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffî ediyor ve müteaddit keyfiyâtı alıp matlup semerâtı veriyor ve müteaddit tavırlara girip, Vâhib‑i Hayat’ın nukùş‑u esmâsını güzelce gösterir.

İşte şu hakikattendir ki; zîhayatlara, âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyât sûretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr‑ı vücûd teceddüt edip zulümât‑ı adem tebâüd ederek hayatları tasaffî ediyor. Zîra tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık, keyfiyâtta ve ahvâlde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.

Elhâsıl: Mâdem hayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın nukùşunu gösterir; hayatın başına gelen her şey hasendir.

Meselâ: Gayet zengin, nihâyet derecede sanatkâr ve çok sanatlarda mâhir bir zât, âsâr-ı sanatını, hem kıymettar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukâbil, bir saatte, murassâ, musannâ yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nev’i sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeğe hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?

İşte onun gibi Sâni’‑i Zülcelâl, Fâtır‑ı Bî-misâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalp gibi havâs ve letâif ile murassâ olarak giydirdiği vücûd gömleğini Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nev’inde olan keyfiyât, bazı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât‑ı hikmet içinde bazı şuâât‑ı rahmet ve o şuâât‑ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Dördüncü Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-dorduncu-mebhas#3813

https://erisale.com/#content.tr.1.636

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/636


26. Söz – Kader Risalesi – Üçüncü Mebhas: Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır. (En’âm Sûresi, 6:59) – Kadere iman eden, kederden emin olur.

Kaderin_Mimarisi

Kaderi Anlamak

Bu metin, kadere iman esasının kâinattaki delillerini ve bu inancın insan ruhuna sağladığı manevi huzuru açıklamaktadır.

Yazar, tohumlardan meyvelere kadar her canlının hayat programının önceden belirlendiğini, bu ilahi nizamın varlıkların ölçülü ve sanatlı yapılarında gözlemlenebildiğini vurgular.

Her şeyin yaratılmadan önce ve sonra kayıt altına alındığı gerçeği, kainatın tesadüf değil, bir hikmet ve intizam eseri olduğunu kanıtlar.

İnsanın her olayı kendi omuzlarında taşıma yükünden kurtaran bu inanç, kişiye hürriyet ve saadet dolu bir nefes aldırır.

Sonuç olarak, ilahi takdire teslim olan bir bireyin, dünyanın ağır yükleri altında ezilmekten kurtulup tam bir güven içinde yaşayacağı ifade edilir.

NotebookLM

PowerPoint

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

Üçüncü Mebhas

Kadere îmân, îmânın erkânındandır. Yani: “Her şey, Cenâb‑ı Hakk’ın takdiriyledir.” Kadere delâil‑i kat’iyye o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez. Biz, basit ve zâhir bir tarz ile şu rükn‑ü îmâniyeyi, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir “Mukaddime” ile göstereceğiz.

Mukaddime

Her şey, vücûdundan evvel ve vücûdundan sonra yazıldığını

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.

ayet

En’âm Sûresi, 6:59

gibi pek çok Âyât‑ı Kur’âniye tasrîh ediyor. Ve şu kâinât denilen, Kudret’in Kur’ân‑ı kebîrinin âyâtı dahi şu hükm‑ü Kur’ânî’yi, nizâm ve mîzan ve intizam ve tasvir ve tezyîn ve imtiyaz gibi âyât‑ı tekvîniyesiyle tasdik ediyor. Evet, şu kâinât kitabının manzûm mektûbatı ve mevzûn âyâtı şehâdet eder ki, her şey yazılıdır.

Amma, vücûdundan evvel her şey mukadder ve yazılı olduğuna delil; bütün mebâdî ve çekirdekler ve mekâdîr ve sûretler, birer şâhittir. Zîra, herbir tohum ve çekirdekler “kâf‑nûn” tezgâhından çıkan birer latîf sandukçadır ki, kaderle tersîm edilen bir fihristecik, ona tevdî edilmiştir ki; Kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mûcizât-ı kudreti bina ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek, bütün vâkıâtı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zîra tohumlar, maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.

Hem, her şeyin miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve sanatlı bir kalıptan çıkmış gibi, bir miktar, bir şekil var ki; o miktarı, o sûreti, o şekli almak; ya hârika ve nihâyet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı veyâhut kaderden gelen mevzûn, ilmî bir kalıb‑ı manevî ile Kudret‑i Ezeliye, o sûreti, o şekli biçip giydiriyor.

Meselâ: Sen, şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki; câmid, sağır, kör, şuûrsuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemâsında hareket eder. Bazı eğri büğrü hudutlarda, meyve ve fâidelerin yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takip eder gibi yolunu değiştirir. Demek, kaderden gelen miktar-ı manevînin ve o miktarın emr‑i manevîsiyle zerreler hareket ederler.

Mâdem maddî ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyâtı var; elbette eşyanın mürûr‑u zamanla giydikleri sûretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam‑ı kadere tâbidir. Evet bir çekirdekte, hem bedîhî olarak, irâde ve evâmir‑i tekvîniyenin ünvânı olan “Kitab‑ı Mübîn”den haber veren ve işâret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm‑i İlâhî’nin bir ünvânı olan “İmâm‑ı Mübîn”den haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var.

Bedîhî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyât ve vaziyetleri ve heyetleridir ki, sonra göz ile görünecek.

Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet‑i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihâtlardır ki; tarihçe‑i hayat nâmıyla tâbir edilen vakit be‑vakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller, o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır.

Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellîsi var; elbette umum eşyanın vücûdundan evvel yazılı olduğunu ifâde eder ve az bir dikkatle anlaşılır.

Şimdi, vücûdundan sonra her şeyin sergüzeşt‑i hayatı yazıldığına delil ise; âlemde “Kitab‑ı Mübîn” ve “İmâm‑ı Mübîn”den haber veren bütün meyveler ve “Levh‑i Mahfûz”dan haber veren ve işâret eden insandaki bütün kuvve‑i hâfızalar birer şâhittir, birer emâredir. Evet, herbir meyve, bütün ağacın mukadderât‑ı hayatı, onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt‑i hayatıyla beraber kısmen âlemin hâdisât‑ı mâziyesi, kuvve‑i hâfızasında öyle bir sûrette yazılıyor ki, güyâ hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest‑i Kudret, kalem‑i kaderiyle insanın sahife‑i a’mâlinden küçük bir senet istinsah ederek insanın eline verip, dimağının cebine koymuş; tâ, muhâsebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki, bu fenâ ve zevâl herc ü mercinde, bekâ için pek çok âyineler var ki; Kadîr‑i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersîm edip ibkâ ediyor. Hem, bekâ için pek çok levhalar var ki; Hafîz‑i Alîm, fânîlerin mânâlarını onlarda yazıyor…

Elhâsıl:

Mâdem en basit ve en aşağı derece‑i hayat olan nebâtât hayatı, bu derece kaderin nizâmına tâbidir; elbette en yüksek derece‑i hayat olan hayat‑ı insaniye, bütün teferruâtıyla kaderin mikyâsıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet, nasıl katreler buluttan haber verir; reşhalar su menbâını gösterir; senetler, cüzdanlar, bir defter‑i kebîrin vücûduna işâret ederler… Öyle de; şu meşhûdumuz olan zîhayatlardaki intizam‑ı maddî olan bedîhî kader ve intizam‑ı manevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senetleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, sûretler, şekiller, bilbedâhe “Kitab‑ı Mübîn” denilen irâde ve evâmir‑i tekvîniyenin defterini ve “İmâm‑ı Mübîn” denilen ilm‑i İlâhî’nin bir dîvânı olan “Levh‑i Mahfûz”u gösterir.

Netice‑i Merâm

Mâdem bilmüşâhede görüyoruz ki; herbir zîhayatın – neşv ü nemâ zamanında – zerreleri, eğri büğrü hudutlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hudutların nihâyetlerinde birer hikmet, birer fayda, birer maslahatı semere verirler. Bilbedâhe, o şeyin miktar-ı sûrîsi, bir kader kalemiyle tersîm edilmiştir. İşte, meşhûd, bedîhî kader, o zîhayatın manevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedâr hudutları, nihâyetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret, o maânî kitabını, o mistar üstünde yazar.

Mâdem maddî ve manevî kader kalemiyle tersîm edilmiş müsmir hudutlar, hikmetli nihâyetler olduğunu kat’iyyen anlıyoruz; elbette herbir zîhayatın müddet‑i hayatında geçireceği ahvâl ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersîm edilmiş. Çünkü; sergüzeşt‑i hayatı, bir intizam ve mîzan ile cereyan ediyor. Sûretler değiştiriyor, şekiller alıyor.

Mâdem böyle umum zîhayatta kalem‑i kader hükümrândır; elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emânet‑i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt‑i hayatiyesi, her şeyden ziyâde kaderin kanununa tâbidir.

Eğer Desen:

“Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştâk olan kalp ve rûh için, kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”

Elcevap:

Kat’a ve asla!‥ Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hıffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emânı temin eden bir sürûr, bir nur veriyor. Çünkü; insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz’î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü; insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makâsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti, milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır.

İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl‑i rahat ile, rûh ve kalbin kemâl‑i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydân veriyor. Yalnız nefs‑i emmârenin cüz’î hürriyetini selbeder ve firavuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.

Kadere îmân o kadar lezzetli, saâdetlidir ki, târif edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:

İki adam, bir pâdişahın pâyitahtına giderler. O pâdişahın mahall‑i garâib olan hâs sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gâsıbâne, sârıkâne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garip hayvanatın erzâkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırap çeker. O Cennet gibi bahçe, başına bir Cehennem gibi oluyor. Her şeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edepsiz adam, te’dib sûretiyle hapse atılır. İkinci adam pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm‑ı kanunla cereyan ettiğini, her şey bir programla, kemâl‑i sühûletle işlediğini îtikat eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp, kemâl‑i safâ ile o Cennet‑misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden her şeyi hoş görür, kemâl‑i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir.

İşte,

مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ

Kadere iman eden, kederden emin olur.

arabi

ed-Deylemî, el-Müsned 1:113; el-Münavî, Feyzu’l-Kadîr 3:187; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl 1:106

sırrını anla.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Üçüncü Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-ucuncu-mebhas#3811

https://erisale.com/#content.tr.1.631

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/631


26. Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

26. Söz – Kader Risalesi - İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.
26. Söz – Kader Risalesi - İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.
26. Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

İlahi Kader ve İnsan Özgür İradesinin Uyumu

Bu metin, İslam düşüncesindeki en karmaşık meselelerden biri olan kader ve cüz’i ihtiyarî arasındaki dengeyi yedi temel kanıt üzerinden ele almaktadır.

İnsanın sınırlı iradesinin ilahi takdirle nasıl uyuştuğunu açıklarken, ezel kavramının zamanın üstünde bir bakış açısı olduğunu vurgulayarak kaderin özgürlüğü yok etmediğini savunur.

Yazar, sebep ve sonuç ilişkisinin bir bütün olarak takdir edildiğini belirterek, kişinin tercihlerinden dolayı ahlaki sorumluluk taşıdığını rasyonel delillerle izah eder.

İnsan iradesinin yaratma gücü olmasa da ilahi iradenin tecellisi için bir şart-ı adi kabul edildiği ve bu sayede kulun kendi fiillerinden mesul olduğu ifade edilir.

Sonuç olarak, kişinin dua ve istiğfar aracılığıyla hayra yönelip şerden kaçınması gerektiği, bu küçük iradenin ebedi saadeti kazanmada anahtar bir rol oynadığı anlatılır.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

İkinci Mebhas

Ehl‑i ilme mahsûs (Hâşiye)

(Bu İkinci Mebhas, en derin ve en müşkül bir sırr‑ı kader meselesidir. Bütün ulemâ-i muhakkikînce en ehemmiyetli ve münâzaralı bir mesele-i akâid-i kelâmiyedir. Risale‑i Nur tam halletmiş.)

, ince bir tedkik‑i ilmîdir.

Eğer Desen:

“Kader ile cüz’‑i ihtiyarî, nasıl tevfik edilebilir?”

Elcevap:

Yedi vecihle…

Birincisi:

Elbette kâinâtın intizam ve mîzan lisânıyla hikmet ve adâletine şehâdet ettiği bir Âdil‑i Hakîm, insan için medâr-ı sevap ve ikâb olacak, mâhiyeti mechûl bir cüz’‑i ihtiyarî vermiştir. O Âdil‑i Hakîm’in pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi, şu cüz’‑i ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez.

İkincisi:

Bizzarûre herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder. O ihtiyarın vücûdunu vicdânen bilir. Mevcûdâtın mâhiyetini bilmek ayrıdır, vücûdunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var; vücûdu bizce bedîhî olduğu hâlde, mâhiyeti bizce mechûl… İşte şu cüz’‑i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Her şey mâlûmâtımıza münhasır değildir. Adem‑i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.

Üçüncüsü:

Cüz’‑i ihtiyarî, kadere münâfî değil. Belki kader ihtiyarı teyit eder. Çünkü; kader, ilm‑i İlâhî’nin bir nev’idir. İlm‑i İlâhî, ihtiyarımıza taalluk etmiş. Öyle ise; ihtiyarı teyit ediyor, iptal etmiyor.

Dördüncüsü:

Kader, ilim nev’indendir. İlim, mâlûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taalluk ediyor. Yoksa mâlûm, ilme tâbi değil. Yani, ilim desâtiri; mâlûmu, haricî vücûd noktasında idare etmek için esâs değil. Çünkü; mâlûmun zâtı ve vücûd‑u haricîsi, irâdeye bakar ve kudrete istinat eder.

Hem ezel, mâzi silsilesinin bir ucu değil ki; eşyanın vücûdunda esâs tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel; mâzi ve hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine‑misâldir. Öyle ise, dâire‑i mümkinât içinde uzanıp giden zamanın mâzi tarafında bir uç tahayyül edip, ona ezel deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertip ile girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhâkeme etmek, hakikat değildir.

Şu sırrın keşfi için şu misâle bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesâfe, mâzi; sol tarafındaki mesâfe, müstakbel farzedilse, o âyine yalnız mukâbilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertip ile tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukâbil dâiresi genişlenir. Gitgide, bütün iki taraf mesâfeyi birden bir ânda tutar. İşte şu âyine şu vaziyette onun irtisamında, o mesâfelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvâfık, muhâlif denilmez.

İşte kader, ilm‑i ezelîden olduğu için; ilm‑i ezelî, hadîsin tâbiriyle: Manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihâta eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhâkemâtımız, onun haricinde olamaz ki, mâzi mesâfesinde bir âyine tarzında olsun.

Beşincisi:

Kader, sebeple müsebbebe bir taalluku var. Yani şu müsebbep, şu sebeple vukûa gelecek. Öyle ise, denilmesin ki: “Mâdem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz’‑i ihtiyarıyla tüfek atan adamın ne kabahati var, atmasaydı yine ölecekti?”

Suâl: Niçin denilmesin?

Elcevap: Çünkü; kader, onun ölmesini onun tüfeğiyle tâyin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farzetsen, o vakit kaderin adem‑i taallukunu farzediyorsun. O vakit ölmesini ne ile hükmedeceksin! Ya Cebrî gibi; sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyâhut Mûtezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’i bırakıp fırka‑i dâlleye girersin. Öyle ise, biz ehl‑i hak deriz ki: “Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce mechûl.” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mûtezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”

Altıncısı: (Hâşiye)

(Gayet müdakkik âlimlere mahsûs bir hakikattir.)

Cüz’‑i ihtiyarînin üssü’l‑esâsı olan meyelân, Mâturidî’ce bir emr‑i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş’arî, ona mevcut nazarıyla baktığı için abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş’ariye’ce bir emr‑i itibarîdir. Öyle ise; o meyelân, o tasarruf, bir emr‑i nisbîdir. Muhakkak bir vücûd‑u haricîsi yoktur. Emr‑i itibarî ise, illet‑i tâmme istemez ki; illet‑i tâmme vücûdu için lüzum ve zarûret ve vücûb ortaya girip ihtiyarı ref’etsin‥ Belki o emr‑i itibarînin illeti, bir rüchâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr‑i itibarî sübût bulabilir. Öyle ise, o ânda onu terkedebilir. Kur’ân ona o ânda diyebilir ki: “Şu şerdir, yapma.”

Evet eğer abd, hàlık‑ı ef’âli bulunsaydı ve icâda iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref’ olurdu. Çünkü; ilm‑i usûl ve hikmette مَا لَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki: “Bir şey vâcib olmazsa, vücûda gelmez.” Yani illet‑i tâmme bulunacak, sonra vücûda gelebilir. İllet‑i tâmme ise, mâlûlu, bizzarûre ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.

Eğer Desen: “Tercih bilâ‑müreccih muhâldir. Hâlbuki, o emr‑i itibarî dediğimiz kisb‑i insanî, bazen yapmak ve bazen yapmamak; eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa, tercih bilâ‑müreccih lâzım gelir. Şu ise; usûl‑ü kelâmiyenin en mühim bir esâsını hedmeder?‥”

Elcevap: Tereccuh bilâ‑müreccih muhâldir. (Hâşiye)

(Tereccuh ayrıdır, tercih ayrıdır; çok fark var.)

Yani müreccihsiz, sebepsiz rüchâniyet muhâldir. Yoksa, tercih bilâ‑müreccih câizdir ve vâkidir. İrâde bir sıfattır, onun şe’ni, böyle bir işi görmektir.

Eğer Desen: “Mâdem katli halkeden Hak’tır. Niçin bana kâtil denilir?”

Elcevap: Çünkü: İlm‑i sarf kaidesince ism‑i fâil, bir emr‑i nisbî olan masdardan müştâktır. Yoksa, bir emr‑i sâbit olan hâsıl‑ı bilmasdardan inşikak etmez. Masdar kisbimizdir, kâtil ünvânını da biz alırız. Hâsıl‑ı bilmasdar, Hakk’ın mahlûkudur. Mesûliyeti işmâm eden bir şey, hâsıl‑ı bilmasdardan müştâk kılınmaz.

Yedincisi:

İrâde‑i cüz’iye-i insaniye ve cüz’‑i ihtiyariyesi çendan zayıftır, bir emr‑i itibarîdir; fakat Cenâb‑ı Hak ve Hakîm‑i Mutlak, o zayıf, cüz’î irâdeyi, irâde‑i külliyesinin taallukuna bir şart‑ı âdi yapmıştır. Yani mânen der: “Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise, mesûliyet sana aittir!” Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. Onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.” desen‥ O çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yâhut düştü. Elbette “Sen istedin!” diyerek itâb edip üstünde bir tokat vuracaksın.

İşte Cenâb‑ı Hak, Ahkemü’l‑Hâkimîn, nihâyet zaafta olan abdin irâdesini, bir şart‑ı âdi yapıp, irâde‑i külliyesi ona nazar eder.

Elhâsıl:

Ey insan! Senin elinde gayet zayıf, fakat seyyiâtta ve tahribâtta eli gayet uzun ve hasenâtta eli gayet kısa, cüz’‑i ihtiyarî nâmında bir irâden var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki; silsile‑i hasenâtın bir meyvesi olan Cennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet‑i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki; onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i melûnenin bir meyvesi olan zakkum‑u Cehennem’e yetişmesin.

Demek; duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-ikinci-mebhas#3758

https://erisale.com/#content.tr.1.627

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/627


26. Söz – Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz'‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.
26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz'‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.
26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

İlahi Takdir ve Özgür İrade

Bu metin, İslam inancındaki kader ve cüz-i ihtiyarî (insan iradesi) kavramlarının mahiyetini ve bu iki derin meselenin kulun manevi yolculuğundaki işlevini açıklamaktadır.

Yazara göre kader, insanın elde ettiği başarılarda gurura kapılmasını engelleyen bir şükür vesilesiyken; hür irade, işlenen hatalarda sorumluluğu üstlenmek ve bahanelere sığınmamak için bir temel teşkil eder.

İnsanın kötülüklerden tamamen mesul olduğu, çünkü tahribatın az bir müdahale ile büyük zararlar doğurabileceği, iyiliklerin ise ancak İlahi rahmet ve kudretle vücut bulduğu vurgulanmaktadır.

Metin, kaderin başa gelen musibetlerde bir teselli kaynağı olarak görülmesi gerektiğini, ancak gelecekteki günahlar için bir mazeret olarak kullanılmaması gerektiğini savunur.

Nihayetinde bu kavramlar, müminin nefsini terbiye ederek her türlü hayrı Allah’tan bilmesini ve hatalarını kendi nefsine atfetmesini sağlayan manevi birer denge unsuru olarak sunulmaktadır.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

ayet

Fâtiha Sûresi, 1:1

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz belirli bir miktar ile indiririz.

ayet

Hicr Sûresi, 15:21

وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ

Ve (olmuş, olacak) herşeyi apaçık beyân eden bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) kaydetmişizdir.

ayet

Yâsîn Sûresi, 36:12

Kader ile cüz’‑i ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair “Dört Mebhas” içinde birkaç sırlarını açmağa çalışacağız.

Birinci Mebhas

Kader ve cüz’‑i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü’min, her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb‑ı Hakk’a vere vere, tâ nihâyette teklif ve mesûliyetten kurtulmamak için “cüz’‑i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona: “Mesûl ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrûr olmamak için “Kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”

Evet, kader, cüz’‑i ihtiyarî; îmân ve İslâmiyet’in nihâyet merâtibinde‥ Kader, nefsi gururdan ve cüz’‑i ihtiyarî, adem-i mesûliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil‑i îmâniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrit nüfûs‑u emmârenin işledikleri seyyiâtının mesûliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in’âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz’‑i ihtiyarîye istinat etmek; bütün bütün sırr‑ı kadere ve hikmet‑i cüz’-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

Evet, mânen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây-i istîmâli var. Fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, ye’sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsî ve istikbâliyatta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebep olsun.

Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

Evet, Kur’ân’ın dediği gibi: İnsan, seyyiâtından tamamen mesûldür. Çünkü; seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât tahribât nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribât yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb‑i istihkak eder. – Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi – Fakat, hasenâtta iftihara hakkı yoktur.

Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü; hasenâtı isteyen, iktiza eden, Rahmet‑i İlâhiye ve icâd eden, kudret‑i Rabbâniye’dir. Suâl ve cevap, dâî ve sebep, ikisi de Hak’tandır. İnsan, yalnız duâ ile, îmân ile, şuûr ile, rızâ ile onlara sâhip olur.

Fakat seyyiâtı isteyen, nefs‑i insaniyedir. – Ya istîdat ile, ya ihtiyar ile – Nasıl ki beyaz, güzel Güneş’in ziyâsından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istîdâdına aittir.

Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun‑u İlâhî ile icâd eden yine Hak’tır. Demek sebebiyet ve suâl, nefistendir ki; mesûliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve icâd ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.

İşte şu sırdandır ki: Kisb‑i şer, şerdir; halk‑ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Evet halk ve icâdda bir şerr‑i cüz’î ile beraber hayr‑ı kesîr vardır. Bir şerr‑i cüz’î için hayr‑ı kesîri terketmek, şerr‑i kesîr olur. Onun için o şerr‑i cüz’î, hayır hükmüne geçer. İcâd‑ı İlâhî’de şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kisbine ve istîdâdına aittir.

Hem nasıl kader‑i İlâhî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir, öyle de: İllet ve sebep itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü; kader, hakîki illetlere bakar, adâlet eder. İnsanlar, zâhirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adâletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim, seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Hâlbuki sen sârık değilsin. Fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader‑i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adâlet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masûm olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey‑i vâhidde, iki cihetle kader ve icâd‑ı İlâhî’nin adâleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyâs et. Demek kader ve icâd‑ı İlâhî; mebde’ ve müntehâ, asıl ve fer’, illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.

Eğer Denilse:

“Mâdem cüz’‑i ihtiyarînin icâda kâbiliyeti yok; bir emr‑i itibarî hükmünde olan kisbden başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’da, Hàlık‑ı semâvât ve arza karşı, insana, âsî ve düşman vaziyeti verilmiş, Hàlık‑ı arz ve semâvât, ondan azîm şikâyetler ediyor‥ o âsî insana karşı abd‑i mü’mine yardım için, kendini ve melâikesini tahşid ediyor. Ona azîm bir ehemmiyet veriyor?”

Elcevap:

Çünkü; küfür ve isyan ve seyyie, tahriptir, ademdir. Hâlbuki, azîm tahribât ve hadsiz ademler, bir tek emr‑i itibarîye ve ademîye terettüp edebilir. Nasıl ki, bir azîm sefînenin dümencisi, vazifesinin adem‑i îfâsıyla, sefîne gark olup bütün hademelerin netice‑i sa’yleri iptal olur. Bütün o tahribât, bir ademe terettüp ediyor. Öyle de: Küfür ve mâsiyet, adem ve tahrip nev’inden olduğu için, cüz’‑i ihtiyarî, bir emr‑i itibarî ile onları tahrîk edip müdhiş netâice sebebiyet verebilir. Zîra küfür, çendan bir seyyiedir; fakat bütün kâinâtı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkîr ve delâil‑i Vahdâniyet’i gösteren bütün mevcûdâtı tekzip ve bütün tecelliyât‑ı esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinât ve mevcûdât ve Esmâ‑i İlâhiye nâmına Cenâb‑ı Hak, kâfirden şedîd şikâyet ve dehşetli tehdidât etmek, ayn‑ı hikmettir ve ebedî azap vermek, ayn‑ı adâlettir.

Mâdem insan küfür ve isyanla tahribât tarafına gidiyor, az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl‑i îmân, onlara karşı Cenâb‑ı Hakk’ın inâyet‑i azîmine muhtaçtır. Çünkü; on kuvvetli adam, bir evin muhâfazasını ve tamiratını deruhte etse, haylaz bir çocuğun, o hâneye ateş vermeğe çalışmasına karşı, o çocuğun velîsine, belki pâdişahına müracaata, yalvarmağa mecbur olması gibi; mü’minlerin de, böyle edepsiz ehl‑i isyana karşı dayanmak için Cenâb‑ı Hakk’ın çok inâyâtına muhtaçtırlar.

Elhâsıl:

Eğer kader ve cüz’‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i huzur ve kemâl‑i îmân sâhibi ise; kâinâtı ve nefsini Cenâb‑ı Hakk’a verir, O’nun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var kaderden, cüz’‑i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü; mâdem nefsini ve her şeyi Cenâb‑ı Hak’tan bilir, o vakit cüz’‑i ihtiyarîye istinat ederek mesûliyeti deruhte eder. Seyyiâta merciiyeti kabûl edip, Rabbini takdis eder. Dâire‑i ubûdiyette kalıp, teklif‑i İlâhiye’yi zimmetine alır. Hem kendinden sudûr eden kemâlât ve hasenât ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder. Başına gelen musîbetlerde kaderi görür, sabreder.

Eğer kader ve cüz’‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i gaflet ise, o vakit kaderden ve cüz’‑i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü; nefs‑i emmâresi, gaflet veya dalâlet sâikasıyla kâinâtı esbâba verip, Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve esbâba verir. Mesûliyeti ve kusuru kadere havâle eder. O vakit, nihâyette Cenâb‑ı Hakk’a verilecek olan cüz’‑i ihtiyarî ve en nihâyette medâr‑ı nazar olacak olan kader bahsi, mânâsızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve mesûliyetten kurtulmak için bir desîse‑i nefsiyedir.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Birinci Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi#3733

https://erisale.com/#content.tr.1.623

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/623


25. Söz – İkinci Zeyl: Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, îdâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. 

25. Söz – İkinci Zeyl: Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, îdâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. 
25. Söz – İkinci Zeyl: Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, îdâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. 
25. Söz – İkinci Zeyl: Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, îdâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. 

Eşsiz Kur’an ve Ebedi Varlığın Nur’u

Bu metin, Risale-i Nur külliyatından bir bölüm olup, Kur’an-ı Kerim’in benzersizliğini ve imanın kâinatı anlamlandırmadaki hayati rolünü ele almaktadır.

Müellif, Kur’an’ın başka bir dile tam olarak tercüme edilemeyeceğini, çünkü ilahi kelamın mucizevi derinliğinin beşeri dillerle korunamayacağını vurgular.

İkinci kısımda ise, dış dünyadaki değişimlerin ve ölümün yarattığı hüzne karşı iman nurunun sunduğu teselli üzerinde durulur. İman sayesinde varlıkların hiçliğe gitmediği, aksine Allah’ın isimlerini yansıtan anlamlı birer sanat eseri olduğu ifade edilir.

Sonuç olarak yazar, yaratıcıyı tanımanın dünyayı manevi bir cennete çevirdiğini, inançsızlığın ise her şeyi karanlık ve yokluk içinde bıraktığını açıklar.

Bu eser, hem dini metinlerin korunması hem de varoluşsal sancıların manevi çözümü için bir rehber niteliği taşır.

NotebookLM

PowerPoint

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Zeyl

Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi

Emirdağ Çiçeği

Bu Onuncu Meseleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir

Birincisi

Bundan on iki sene evvel işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur’ân’a karşı sû‑i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.

Fakat, Risalei’n‑Nurun cerhedilmez hüccetleri kat’î ispat etmiş ki; Kur’ân’ın hakîki tercümesi kâbil değil ve lisân‑ı nahvî olan Lisân‑ı Arabî yerinde Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevap veren kelimât‑ı Kur’âniye’nin mûcizâne ve cemiyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz’î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei’n‑Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur’ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakâne ve dîvânecesine çalışmaları hikmeti ile bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mesele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarla görüşemediğim için hakikat‑i hâli bilemiyorum.

İkinci Hâşiye

Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka‑i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hatıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl-i neşe ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.

Birden Hakikat‑i Muhammediye’nin (Asm.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl‑i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdat ve tesellîsi için Zât‑ı Muhammediye’ye (Asm.) karşı ebediyen minnettar edecek oldum. Şöyle ki:

Ol nazar‑ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neşeden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk-ı bekâ ve hubb‑u mehâsin ve muhabbet‑i vücûd ve şefkat‑i cinsiye ve alâka‑i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehennem’e ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; îdâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların her birinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei’n‑Nurda ispat edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.

Birinci kısım: 

Sâni’‑i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ; nasıl ki bir usta, hârika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân‑ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve her şey böyle bir makinedir, Ustasını tebriklerle alkışlar.

İkinci kısım hikmetleri ise: 

Zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab‑ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve‑i hâfızalarında ve elvâh‑ı misâliyede ve âlem‑i gaybın defterlerinde dâire‑i vücûdda bırakıp, sonra âlem‑i şehâdeti terkeder, âlem‑i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.

Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, îdâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb‑ı mesel ders verip, der: “Kimin için Allah var, ona her şey var. Ve kimin için yoksa, her şey ona yoktur, hiçtir.”

Elhâsıl: 

Nasıl ki; îmân, ölüm vaktinde insanı îdâm-ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi îdamdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr‑ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle îdâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat‑ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar; veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!‥


سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.


ayet Bakara Sûresi, 2:32

Duânıza çok muhtaç ve size çok müştâk

Kardeşiniz

Said Nursî

KAYNAKLAR


Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği – Bu Onuncu Meseleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmibesinci-soz-mucizat-i-kuraniye-risalesi-ikinci-zeyl-emirdag-cicegi#3715

https://erisale.com/#content.tr.1.620


25. Söz – İkinci Zeyl: Beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor.

25. Söz – İkinci Zeyl: Beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor.
25. Söz – İkinci Zeyl: Beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor.
25. Söz – İkinci Zeyl: Beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor.

İki Farklı Bakış, İki Farklı Ruh Hali

Bu metin, Kur’ân-ı Kerîm’in üslubundaki derin hikmetleri ve özellikle ayetlerdeki tekrarların gayesini izah etmektedir.

Yazar, Kur’an’ın sadece bir kitap değil, aynı zamanda bir zikir, iman ve hidayet rehberi olması hasebiyle, en ehemmiyetli hakikatleri zihinlere nakşetmek için sıkça tekrarladığını belirtir.

Metne göre bu tekrarlar, insanın ebedî saadetini ilgilendiren hayati meselelerde birer ihtiyaç ve manevi gıda hükmündedir.

Ayrıca peygamber kıssalarının ve tevhid delillerinin yeniden zikredilmesi, iman esaslarını kuvvetlendirmek ve muhatabı ikna etmek amacını taşır.

Son olarak, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) manevi makamının azameti ve sünnetine uymanın gerekliliği, Kur’an’ın temel eksenlerinden biri olarak sunulur.

Metin, bu mucizevi beyan tarzının ancak manevi bir hastalıkla malul olmayan selim akıllar tarafından takdir edilebileceğini vurgular.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Zeyl

Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi

Emirdağ Çiçeği

Bir Suâl: 

“Bazen ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz’î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke‑i tevhidi veya küllî bir düsturu beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hile ile alması içinde

وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ

Her bilenin üzerinde daha iyi bilen biri vardır.


ayetYûsuf Sûresi, 12:7

diye gayet yüksek bir düsturun zikri belâğatça münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?”

Elcevap: 

Her biri birer küçük Kur’ân olan ekser uzun sûrelerde ve mutavassıtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnız iki‑üç maksat değil, belki Kur’ân, mâhiyeti hem bir kitab‑ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitab-ı şerîat ve hikmet ve irşat gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ederek Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin her şeye ihâtasını ve haşmetli tecelliyâtını ifâde etmek cihetiyle, kâinât kitab‑ı kebîrinin bir nev’i kırâati olan Kur’ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahifede çok maksatları takiben mârifetullâhtan ve tevhidin mertebelerinden ve îmân hakikatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda meselâ, zâhirce zayıf bir münâsebetle başka bir ders açar ve o zayıf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihak ederler. O makama gayet mutâbık olur, mertebe‑i belâğatı yükselir.

İkinci Bir Suâl: 

“Kur’ân’da sarîhan ve zımnen ve işâreten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler defa ispat edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?”

Elcevap: Dâire‑i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine ait inkılaplarda ve emânet‑i kübrâyı ve hilâfet‑i arziyeyi omzuna alan nev-i beşerin şekâvet ve saâdet‑i ebediyeye medâr olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli meselelerinden, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inatları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılapları tasdik ettirmek ve o inkılaplar azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zarûrî meseleleri teslîm ettirmek için Kur’ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine isrâf değil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur’ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez.

Meselâ:

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ…

İmân eden ve güzel işler yapanlar için ise, altından ırmaklar akan Cennetler vardır.


ayet

Burûc Sûresi, 85:11

خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا

İçlerinde ebedî kalacakları (cennetlere) koyacağız.


ayet

Nisâ Sûresi, 4:57

âyeti,  gösterdiği müjde‑i saâdet-i ebediye hakikati; bîçâre beşere her dakika kendini gösteren hakikat‑i mevtin, “Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını îdâm-ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır” dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine isrâf olmaz, kıymetten düşmez.

İşte bu çeşit hadsiz kıymettar meseleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılapları tesis etmekte iknâa ve inandırmaya ve ispata çalışan Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işâreten binler defa o meselelere nazar‑ı dikkati celbetmek; değil isrâf‥ belki ekmek, ilâç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet‑i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.

Hem meselâ:

اِنَّ الْكَافِر۪ينَ

Hiç şüphesiz kâfirler…


ayet

Nisâ Sûresi, 4:101

ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ

Cehennem ateşindedir.


ayet

Tevbe Sûresi, 9:35, 109

veاَلظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Zâlimler için acı bir azap vardır.


ayet

İbrahim Sûresi, 14:22

gibi tehdit âyetlerini Kur’ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; Risalei’n‑Nurda kat’î ispat edildiği gibi beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor; ve

اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقًا وَهِيَ تَفُورُ ❋ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ

Oraya atıldıklarında Cehennemin gürleyişini işitirler ki, kaynayıp duruyor. Neredeyse o Cehennem onlara olan öfkesinden parçalanacak!


ayet

Mülk Sûresi, 67:7-8

âyetinin sarâhatiyle o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.

İşte böyle bir cinayet‑i âmmeye ve hadsiz bir tecâvüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzünün dehşetine karşı, Sultan‑ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihâyetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermânında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine isrâf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemâl‑i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.

Evet her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

Lâ İlâhe İllallâh.


arabi

cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere her birisine bir

 لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

’ı bir lamba yaptığı gibi‥ öyle de; o kesretli, geçici perdeleri ve tazelenen seyyâr kâinâtları karanlıklandırmamak ve âyine‑i hayatında in’ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şâhit olabilen o misâfir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Pâdişah‑ı Ezelî’nin şiddetli ve inatları kıran tehditlerini, her vakit Kur’ânı okumakla tahattur edip nefsin tuğyanından kurtulmağa çalışmak hikmetiyle, Kur’ân gayet mânidâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidât‑ı Kur’âniye’yi hakikatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Ve onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azâbı ayn‑ı adâlettir, diye gösterir.

Hem meselâ; Asâ‑yı Mûsa gibi çok hikmetleri ve faydaları bulunan kıssa‑i Mûsa’nın (As.) ve sâir Enbiyânın kıssalarını çok tekrarında, risalet‑i Ahmediye’nin hakkâniyetine bütün Enbiyânın nübüvvetlerini hüccet gösterip onların umumunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez, hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur’ânı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur’ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân‑ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil isrâf, belki muktezâ‑yı belâğattır ve hâdise‑i Muhammediye, bütün benî Âdem’in en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli meselesi olduğunu ders vermektir.

Evet, Kur’ân’da Zât‑ı Ahmediye’ye en büyük makam vermek ve dört erkân‑ı îmâniyeyi içine almakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ rüknüne denk tutulan

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ

Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.


ayet

Fetih Sûresi, 48:29

ve Risalet‑i Muhammediye kâinâtın en büyük hakikati ve Zât‑ı Ahmediye bütün mahlûkatın en eşrefi ve Hakikat‑i Muhammediye tâbir edilen küllî şahsiyet‑i maneviyesi ve makam‑ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hârika makama liyâkatine dair pek çok hüccetleri ve emâreleri, kat’î bir sûrette Risalei’n‑Nurda ispat edilmiş. Binden birisi şudur ki:

اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ

Bir şeye sebep olan onu işleyen gibidir.


hadisHadis-i bilma’na. Sahih-i İbn-i Hibban 5/131; Şerh-üs Sünne 6/159; Ed-Dürer-ül Müntesire – Suyuti sh: 83; Cem’-ül Fevaid 1/299; El-Feth-ül Kebir 2/144, 3/190 ve 200; Tirmizi bab: 14, hadis no: 29; Ez-Zühd – İbn-ül Mübarek 1/513; Ramuz-ül Ehadis sh: 207; Muhtar-ul Ehadis sh: 77, 111 ve 144

düsturuyla; bütün ümmetinin, bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli O’nun defter‑i hasenâtına girmesi ve bütün kâinâtın hakikatlerini, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cin, ins, melek ve zîhayatı, belki kâinâtı, semâvât ve arzı minnettar edecek eylemesi ve istîdat lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyac‑ı fıtrî diliyle hayvanatın duâları, gözümüz önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle milyonlar, belki rûhânilerle beraber milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ‑yı ümmeti her gün O Zât’a salât ve selâm ünvânı ile rahmet duâları ve manevî kazançlarını en evvel O Zât’a bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur’ânın üç yüz bin hurûfunun, her birisinde on sevaptan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden – yalnız kırâat‑ı Kur’ân cihetiyle – defter‑i a’mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, O Zât’ın şahsiyet‑i maneviyesi olan Hakikat‑i Muhammediye istikbâlde bir şecere‑i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü’l‑Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur’ânında o azîm ehemmiyeti vermiş ve Fermânında O’na tebaiyeti ve Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ ile şefâatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mesele-i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere‑i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet‑i beşeriyetini ve bidâyetteki vaziyet‑i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.

İşte Kur’ânın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekrârâtında kuvvetli ve geniş bir mûcize-i maneviye bulunmasına fıtrat‑ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyûnluk tâunuyla maraz‑ı kalbe ve vicdân hastalığına müptelâ ola!‥

قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ

Bazan insan, göz hastalığından dolayı güneş ışığını inkâr eder. Ağzındaki hastalıktan dolayı da suyun tadını inkar eder.


arabiKaside-i Bürde’denkaidesine dâhil olur.

KAYNAKLAR


Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmibesinci-soz-mucizat-i-kuraniye-risalesi-ikinci-zeyl-emirdag-cicegi#3696

https://erisale.com/#content.tr.1.615


25. Söz – İkinci Zeyl: Kur’ân‑ı Mu’cizü’l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:

25. Söz – İkinci Zeyl: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
25. Söz – İkinci Zeyl: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
25. Söz – İkinci Zeyl: Kur’ân‑ı Mu’cizü’l Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:

Bu metin ve videolar, Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke ve Medine dönemlerinde nazil olan sureleri arasındaki belâgat ve üslup farklılıklarını hikmetleriyle açıklamaktadır. 

Mekki ayetlerin inanç esaslarını pekiştirmek amacıyla daha kısa, sarsıcı ve tekrara dayalı bir üslup benimsediği, Medeni ayetlerin ise toplumsal kuralları ve şerî hükümleri ehl-i kitaba hitaben daha sade ve ayrıntılı anlattığı ifade edilmektedir.

Yazar, Medine’deki detaylı anlatımların sonunda yer alan esma-i hüsna ve tevhid cümlelerinin, cüzi meseleleri külli hakikatlere bağlayan mucizevi birer düğüm olduğunu savunur. 

Risale-i Nur eserlerinden örneklerle desteklenen bu izah, Kur’ân’ın her iki dönemde de hitap ettiği kitlenin ihtiyacına göre en uygun ve eşsiz ifade biçimlerini kullandığını kanıtlamayı amaçlar.

Böylece ilahi kelamın hem bir hukuk kitabı hem de bir zikir ve akide rehberi olma vasfı vurgulanmaktadır.

NotebookLM

PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Zeyl

Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi

Emirdağ Çiçeği

Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:

Mekke’de, birinci safta muhâtap ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i’câzlı, muknî, kanâat verici bir icmâl ve tespit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i’câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde’ ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede‥ belki bazen bir harfte ve takdim-tehir, târif-tenkîr ve hazf‑zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli ispat eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.

Risalei’n‑Nur ve bilhassa Kur’ânın kırk vech‑i i’câzını icmâlen ispat eden Yirmi beşinci Söz – zeyilleriyle beraber – ve nazmındaki vech‑i i’câzı hârika bir tarzda beyân ve ispat eden Arabî Risalei’n‑Nurdan İşârâtü’l‑İ’câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i’câz‑ı îcâzî vardır.

Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtap ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl-i kitap olduğundan, muktezâ-yı belâğat ve irşat ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslup ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşeleri ve sebepleri olan cüz’iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslupla beyânât içinde, Kur’ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz’î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz’î hâdise‑i şer’iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile temin eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.

Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen

اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Muhakkak ki Allah herşeye kàdirdir.

ayet

Bakara Sûresi, 2:20

اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilir.

ayet

Ankebût Sûresi, 29:62

وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar.

ayet

Rum Sûresi, 30:27

وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ

Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır.

ayet

Rum Sûresi, 30:5

gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmi beşinci Söz’ün İkinci Şûlesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mûcize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de ispat etmiş.

Evet, Kur’ân, o teferruât‑ı şer’iye ve kavânîn-i içtimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur’ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makâsıd-ı irşadiye-i Kur’âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak, mûcizâne bir cezâlet izhâr eder.

Bazen iki kelimede, meselâ;

رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

Âlemlerin Rabbi.

ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.

Meselâ:

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ

Gökleri ve yeri yarattı.

ayet

En’âm Sûresi, 6:1

âyetinden sonra

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ

O geceyi gündüze, gündüzü de geceye geçirir.

ayet

Hadîd Sûresi, 57:6

âyetinin akabinde

وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

O, kalplerde olanı bilir.

ayet

Hadîd Sûresi, 57:6

der. “Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz’î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşatkâr bir mükâlemeye döner.

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi – Emirdağ Çiçeği, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmibesinci-soz-mucizat-i-kuraniye-risalesi-ikinci-zeyl-emirdag-cicegi#3694

https://erisale.com/#content.tr.1.612


Solunumun ve Yaşamsal Dengenin Mimarisi – Bir Nefesin Yolculuğu

Nefes ve Nizam – Solunum Sistemindeki Hassas Tasarım

Sunulan metinler, insan solunum sisteminin biyolojik işleyişini ve bu mekanizmanın ardındaki hassas tasarımı detaylandırmaktadır.

Solunum süreci aracılığıyla vücuda oksijen kazandırılırken, hücrelerde üretilen atık karbondioksitin dışarı atılması ve kanın akciğerlerde temizlenmesi aşamalı olarak anlatılmaktadır.

Alveollerde gerçekleşen gaz değişimi ile hücre düzeyindeki enerji üretimi, sistemin birbiriyle uyumlu parçaları olarak vurgulanmaktadır.

Kaynaklar, bu karmaşık biyolojik döngülerin tesadüfen oluşamayacak kadar ölçülü ve planlı bir yapıya sahip olduğunu savunmaktadır.

Nihayetinde tüm bu hayati faaliyetler, evrendeki bilinçli bir tasarımın ve üstün bir yaratılışın göstergesi olarak nitelendirilmektedir.

Solunum Olayı

Solunum olayı, canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan enerjinin elde edilmesini sağlayan bir sistem olarak kurulmuştur. Bu sistem sayesinde vücuda oksijen alınmakta ve karbondioksit dışarı verilmektedir.

İnsanlarda solunum sistemi; burun, yutak, gırtlak, soluk borusu ve akciğerlerden oluşturulmuştur. Hava burundan içeri alınmakta, soluk borusundan geçirilmekte ve akciğerlere ulaştırılmaktadır. Akciğerlerin içinde bulunan çok küçük hava keseciklerine alveol adı verilmektedir.

Alveollerde gaz alışverişi gerçekleştirilmektedir:

• Oksijen alveollerden kana verilmektedir.

• Kandaki karbondioksit alveollere aktarılmakta ve dışarı atılmaktadır.

Bu geçiş difüzyon adı verilen bir düzen içinde sağlanmaktadır. Oksijenin ve karbondioksitin belirli oranlarda bulunması sayesinde hassas bir denge korunmaktadır.

Bu kadar düzenli, ölçülü ve hassas bir sistemin kendi kendine oluşmasının mümkün olmadığı açıkça görülmektedir. Çünkü bilinçsiz sebeplerin böyle planlı bir sistemi kuramayacağı anlaşılmaktadır. Her parçanın görevine uygun şekilde yerleştirilmiş olması, bilinçli bir tasarımı göstermektedir.

🫀 Kanın Temizlenmesi

Vücutta dolaşarak kirlenen (karbondioksit bakımından zenginleşen) kan, kalbe getirilmektedir. Kalbin sağ tarafından akciğerlere gönderilmektedir. Akciğerlerde:

• Kandaki karbondioksit alveollere verilmektedir.

• Alveollerdeki oksijen kana alınmaktadır.

Bu işlem sonucunda kan temizlenmiş (oksijen bakımından zenginleştirilmiş) olmaktadır.

Temizlenen kan kalbe geri gönderilmekte ve kalbin sol tarafından tüm vücuda pompalanmaktadır. Böylece hücrelere gerekli oksijen ulaştırılmaktadır.

Kalp ile akciğer arasındaki bu uyumlu çalışma, son derece düzenli bir sistem hâlinde işletilmektedir. Bu düzenin tesadüflerle meydana getirilemeyeceği anlaşılmaktadır. Çünkü kalbin atış hızı, akciğerlerin kapasitesi ve kandaki gaz oranları bir denge içinde ayarlanmış bulunmaktadır.

🔬 Hücresel Solunum

Hücrelere ulaştırılan oksijen sayesinde hücresel solunum gerçekleştirilmektedir. Bu süreçte:

• Oksijen ve besinler kullanılmaktadır.

• Enerji üretilmektedir.

• Karbondioksit ve su açığa çıkarılmaktadır.

Oluşan karbondioksit tekrar kana verilmekte ve akciğerlere taşınarak vücuttan uzaklaştırılmaktadır.

Hücrelerin içinde enerji üretiminin belirli kimyasal kurallara göre gerçekleştirilmesi, bu sistemin bilinçli bir plan ile kurulmuş olduğunu göstermektedir. Şuursuz tabiatın ya da sebeplerin böyle amaçlı bir düzen kuramayacağı ifade edilmektedir.

📌 Genel Değerlendirme

• Solunum sistemi belirli bir düzen içinde çalıştırılmaktadır.

• Kanın temizlenmesi hassas bir denge ile sağlanmaktadır.

• Hücrelerde enerji üretimi kontrollü şekilde gerçekleştirilmektedir.

Bütün bu olayların birbiriyle uyum içinde işletilmesi, bilinçli bir tasarımın varlığına işaret etmektedir. Sebeplerin yalnızca birer araç olduğu, asıl düzenin ise üstün bir Yaratıcı tarafından kurulmuş olduğu anlaşılmaktadır.

25. Söz – İkinci Zeyl: Ve bilhassa çok tekrar ile “Zulmedenler.. Zâlimler..” deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azaplarla baktırıyor. 

25. Söz – İkinci Zeyl: Ve bilhassa çok tekrar ile "Zulmedenler.. Zâlimler.." deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azaplarla baktırıyor. 
25. Söz – İkinci Zeyl: Ve bilhassa çok tekrar ile "Zulmedenler.. Zâlimler.." deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azaplarla baktırıyor. 
25. Söz – İkinci Zeyl: Ve bilhassa çok tekrar ile “Zulmedenler.. Zâlimler..” deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azaplarla baktırıyor. 

Kur’an’daki Tekrarların Sırrı

Bu metin, Kur’ân-ı Kerîm’deki ayet tekrarlarının ardındaki derin hikmetleri ve edebi mucizeleri açıklayan bir zeyil mahiyetindedir.

Müellif, bu tekrar edilen ifadelerin bir kusur değil; aksine insan ihtiyacının sürekliliği, duanın tabiatı ve hakikatlerin zihinlere nakşedilmesi için gerekli birer belâgat unsuru olduğunu vurgular.

Kur’ân’ın her asra ve her tabakaya hitap eden kuşatıcı dilinin, en basit fehimden en yüksek tefekküre kadar herkesi nasıl rızıklandırdığı örneklerle anlatılır.

Özellikle Besmele ve belirli surelerdeki nakarat benzeri ayetlerin, kainatın nizamı ve ilahi rahmetle olan sarsılmaz bağına dikkat çekilir.

Kaynak, bu kutsal kelamın her bir harfinin taşıdığı manevi değeri savunurken, inkârcıların tekrârata dair itirazlarını çürüten manevi bir rehber niteliği taşır.

Sonuç olarak eser, Kur’ân’ın üslubundaki bu hususiyetin hem bir zikir ve davet metodu hem de sönmez bir mucize nişanesi olduğunu kanıtlar.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Zeyl

Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi

Emirdağ Çiçeği

Kur’ân’da olan tekrârâta gelen îtirâzlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.

Azîz sıddık kardeşlerim!

Gerçi bu mesele, perîşan vaziyetimden müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nev-i i’câzı kat’î bildim. Maatteessüf ifâdeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur’ân’a ait olmak cihetiyle hem ibâdet‑i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın. Eğer münâsip ise, “Onuncu Mesele” yapınız; değilse, sizin tebrik mektuplarınıza mukâbil bir mektup kabûl ediniz.

Hem bunu gayet hasta ve perîşan ve gıdâsız, bir‑iki gün Ramazanda mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddit hüccetleri dercederek yazdım. Kusura bakılmasın. (Hâşiye)

Denizli hapsinin meyvesine Onuncu Mesele olarak Emirdağ’ın ve bu Ramazan‑ı Şerîfin nurlu bir küçük çiçeğidir. Tekrârât‑ı Kur’âniye’nin bir hikmetini beyânla ehl‑i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhâmlarını izâle eder.

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Ramazan‑ı Şerîfte Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’ı okurken Risalei’n‑Nura işâretleri Birinci Şuâ’da beyân olunan otuz üç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risalei’n‑Nura ve şâkirtlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre‑i Nur’dan âyetü’n‑nur, on parmakla Risalei’n‑Nura baktığı gibi, arkasındaki âyet‑i zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor ve ziyâde hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o küllînin tam bir ferdi Risalei’n‑Nur ve şâkirtleridir diye hissettim.

Evet, Kur’ânın hitâbı; evvelâ Mütekellim‑i Ezelî’nin rubûbiyet‑i âmmesinin geniş makamından‥ hem nev-i beşer, belki kâinât nâmına muhâtap olan Zât’ın geniş makamından‥ hem umum nev-i beşer ve benî Âdem’in bütün asırlarda irşatlarının gayet vüs’atli makamından‥ hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebedin ve Hàlık‑ı Kâinâtın rubûbiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânîn‑i İlâhiye’nin gayet yüksek ve ihâtalı beyânâtının geniş makamından‥ aldığı vüs’at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitap, öyle bir yüksek i’câz ve şümûl gösterir ki; ders‑i Kur’ân’ın muhâtaplarından en kesretli tâife olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder.

Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye‑i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efrâdı olarak her asra ve her tabakaya hitap ederek taze nâzil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile

اَلظَّالِم۪ينَ … اَلظَّالِم۪ينَ

Zulmedenler.. Zulmedenler.. Zâlimler..

deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azaplarla baktırıyor. Ve mazlum ehl‑i îmâna, İbrahim (As.) ve Mûsa (As.) gibi Enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.

Evet, nazar‑ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan‥ ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar; canlı birer sahife‑i ibret ve baştan başa rûhlu, hayattar bir acip âlem ve mevcut ve bizimle münâsebettar bir memleket‑i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi; kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i’câz ile dersini veren Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân, aynı i’câz ile; nazar‑ı dalâlette câmid, perîşan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı bir kitab‑ı Samedânî, bir şehr‑i Rahmânî, bir meşher‑i sun’-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırarak birer vazifedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev-i beşere ve cin ve meleğe hakîki ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur’ân‑ı Azîmü’ş-Şân, elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevap bulunması‥ ve bütün cin ve ins toplansa O’nun mislini getirememesi‥ ve bütün benî Âdem’le ve kâinâtla tam yerinde konuşması‥ ve her zaman milyonlar hâfızların kalplerinde zevk ile yazılması‥ ve çok tekrarla ve kesretli tekrârâtıyla usandırmaması‥ ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi‥ ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekerâtta olanların kulağında mâ‑i zemzem misillû hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır. Ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirtlerine kazandırır.

Ve Tercümânın ümmiyet mertebesini tam riâyet etmek sırrıyla; hiçbir tekellüf ve hiçbir tasannû ve hiçbir gösterişe meydân vermeden selâset‑i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan gelmesini ve en kesretli olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini tenezzülât‑ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahifeleri açıp o âdiyât altındaki hârikulâde mûcizât-ı kudretini ve mânidâr sutûr‑u hikmetini ders vermekle lütf-u irşatta güzel bir i’câz gösterir.

Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet ve zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla; güzel, tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtap tabakalarına tefhim etmekte ve cüz’î ve âdi bir hâdisede en cüz’î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar‑ı merhametinde ve dâire‑i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla, tesis-i İslâmiyet’te ve tedvîn‑i Şerîat’ta sahâbelerin cüz’î hâdiselerini dahi nazar‑ı ehemmiyete almasında; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve Şerîatın tesisinde o cüz’î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev-i i’câz gösterir.

Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle; yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevap olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz’iyât ve külliyatı tek bir Zât’ın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu ispat edecek ve kâinâtı ve arz ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev-i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına gadab‑ı İlâhî ve hiddet‑i Rabbâniye’yi gösterecek hadsiz hârika ve nihâyetsiz dehşetli ve geniş bir inkılâbın tesisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i’câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ‑yı hâle gayet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.

Meselâ, bir tek âyet iken yüz on dört defa tekrar edilen

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

ayet

Fâtiha Sûresi, 1:1

cümlesi, Risalei’n‑Nurun Ondördüncü Lem’asında beyân edildiği gibi; arşı ferş ile bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziyâ gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.

611

Hem meselâ; Sûre‑i

طٰسٓمٓ

Tâ. Sîn. Mîm.

ayet

Şuarâ Sûresi, 26:1

’de sekiz defa tekrar edilen şu

اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ

Rabbin ise, şüphesiz ki, kudreti herşeye galip olan ve rahmeti herşeyi kuşatan Allah’tır.

ayet

Şuarâ Sûresi, 26:9

âyeti, o sûrede hikâye edilen Peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azaplarını, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına ve rubûbiyet‑i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek İzzet‑i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet‑i İlâhiye dahi Enbiyânın necâtlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve i’câzlı, îcâzlı bir ulvî belâğattır.

Hem meselâ, Sûre‑i Rahmân’da tekrar edilen

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

Ey insanlar ve cinler, Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?

ayet

Rahmân Sûresi, 55:13

âyeti ile Sûre‑i Mürselât’ta

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ

Yazıklar olsun o gün yalanlayanlara!

ayet

Mürselât Sûresi, 11:15

Hem meselâ, Sûre‑i Rahmân’da tekrar edilen

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

Ey insanlar ve cinler, Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?

ayet

Rahmân Sûresi, 55:13

âyeti ile Sûre‑i Mürselât’ta

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ

Yazıklar olsun o gün yalanlayanlara!

ayet

Mürselât Sûresi, 11:15

Hem meselâ, Kur’ânın hakîki ve tam bir nev’i münâcâtı ve Kur’ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan “Cevşenü’l‑Kebîr” nâmındaki münâcât‑ı Peygamberî’de yüz defa

سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا ، اَجِرْنَا ، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ

Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden halâs et, kurtar ve bize necat ver.

arabi

Cevşenü’l-Kebîr

cümlesi, tekrarında tevhid gibi kâinâtça en büyük hakikat ve mahlûkatın rubûbiyete karşı tesbih ve tahmîd ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli vazifesi ve şekâvet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev-i insanın en dehşetli meselesi ve ubûdiyet ve acz‑i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır.

İşte tekrârât‑ı Kur’âniye bu gibi metîn esâslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza‑yı makam ve ihtiyac‑ı ifhâm ve belâğat‑ı beyân cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifâde eder; değil usanç, belki kuvvet ve şevk ve halâvet verir. Risalei’n‑Nurda, tekrârât‑ı Kur’âniye ne kadar yerinde ve münâsip ve belâğatça makbûl olduğu, hüccetleriyle beyân edilmiş.

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Zeyl – Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu MeselesiEmirdağ Çiçeği, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.607

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmibesinci-soz-mucizat-i-kuraniye-risalesi-ikinci-zeyl-emirdag-cicegi#3681


CUMARTESİ DERSLERİ

25. Söz – Birinci Zeyl: Evet, bir kelâm, "Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?" denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur'ân'ın misli olamaz ve ona yetişilmez.
25. Söz – Birinci Zeyl: Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve ona yetişilmez.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ