27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl – Suâller – Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?

27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl - Suâller - Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?
27. Söz – İçtihat Risalesi – Zeyl – Suâller – Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?

Sahabelerin Üstünlüğü ve Manevi Rütbesi

Bu metin, Sahâbelerin manevî makamını ve onların neden diğer tüm velîlerden üstün olduğunu izah eden bir risaledir.

Yazara göre sahâbeler, İslam’ın en zor dönemlerinde sergiledikleri sarsılmaz iman ve yüksek takvâ sayesinde ulaşılamaz bir dereceye sahip olmuşlardır.

Eser, sahâbelerin dünyayı terk etmek yerine, onu İlahî isimlerin bir aynası ve ahiretin tarlası olarak görerek kutsal bir amaçla kullandıklarını vurgular.

Ayrıca, insanın sadece kalpten ibaret olmadığını, tüm duygularını kulluk yolunda çalıştıran sahâbe mesleğinin en kuşatıcı yol olduğu savunulur.

Son olarak metin, kendi kuralsızlıklarını meşrulaştırmak için dini önderlerle kendilerini bir tutanların iddialarını kesin delillerle çürütmektedir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahâbeler Hakkındadır

Suâller

Suâl

Deniliyor ki: “Sahâbeler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise, görmeden îmân ettik. Öyle ise, îmânımız daha kavîdir. Hem, kuvvet‑i îmânımıza delâlet eden rivâyet var?”

Elcevap: Sahâbeler, o zamanda efkâr‑ı âmme-i âlem, hakâik-ı İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken – sahâbeler – yalnız sûret‑i insaniyede Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mûcizesiz olarak, öyle bir îmân getirmişler ki; bütün efkâr‑ı âmme-i âlem, onların îmânlarını sarsmıyordu. Şübhe değil, bazısına vesvese de vermezdi.

Sizler iseniz, kendi îmânınızı, sahâbelerin îmânlarıyla muvâzene ediyorsunuz. Bütün efkâr‑ı âmme-i İslâmiye, îmânınıza kuvvet ve senet olduğu hâlde; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şecere‑i tûbâ-i Nübüvvet’inin çekirdeği olan beşeriyeti ve sûret‑i cismâniyesini değil, belki umum envâr‑ı İslâmiye ve hakâik-ı Kur’âniye ile nurânî, muhteşem şahs‑ı manevîsini, bin mûcizât ile muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz hâlde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen îmânınız nerede! Bütün âlem‑i küfrün ve Nasâra ve Yehûd’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahâbelerin îmânları nerede!‥ Hem, sahâbelerin kuvvet‑i îmânlarını gösteren ve îmânlarının tereşşuhâtı olan şiddet‑i takvâları ve kemâl‑i salâhatleri nerede! Ey müddeî! Senin şiddet-i zaafından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük îmânın nerede!‥

Amma hadîste vârid olan ki; “Âhirzamanda beni görmeyen ve îmân getiren, daha ziyâde makbûldür.” meâlindeki rivâyet, hususî fazilete dairdir. Hâs bazı eşhâs hakkındadır. Bahsimiz ise, fazilet‑i külliye ve ekseriyet itibariyledir.

İkinci Suâl

Diyorlar ki: Ehl‑i velâyet ve ashâb‑ı kemâlât, dünyayı terketmişler. Hattâ hadîste var ki: “Dünya muhabbeti bütün hatâların başıdır.” Hâlbuki, sahâbeler dünyaya pek çok girmişler. Terk‑i dünya değil, belki bir kısım sahâbe, o zamanın ehl‑i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle sahâbelerin en ednâsına, “En büyük bir velî kadar kıymeti var” diyorsunuz?

Elcevap: Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında, gayet kat’î ispat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, Esmâ‑i İlâhiye’ye mukâbil olan yüzünü sevmek, sebeb‑i noksaniyet değil, belki medâr‑ı kemâldir ve o iki yüzde, ne kadar ileri gitse daha ziyâde ibâdet ve mârifetullâhta ileri gider. Sahâbelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcûdâtı, Esmâ‑i İlâhiye’nin âyinesi görüp, müştâkâne temâşâ edip bakmışlar. Fenâ‑i dünya ise, fânî yüzüdür ki, insanın hevesâtına bakar.

Üçüncü Suâl

Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhûr ve en yüksek ve cadde‑i kübrâ iddia olunan Tarîk‑ı Nakşibendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imâmlarından bazıları esâsını böyle târif etmişler, demişler ki:

دَرْ طَرِيقِ نَقْشبَنْدِى لَازِمْ اٰمَدْ چَارِ تَرْك: تَرْكِ دُنْيَا، تَرْكِ عُقْبَى، تَرْكِ هَسْتِى، تَرْكِ تَرْكْ

Yani, Tarîk‑ı Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksûd‑u hakîki yapmamak; hem vücûdunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakîki mârifetullâh ve kemâlât‑ı insaniye terk‑i mâsivâ ile olur?

Elcevap: Eğer, insan yalnız bir kalpten ibaret olsaydı bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına rabt-ı kalp etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, rûh, sır, nefis gibi pek çok vazifedâr letâifi ve hâssaları vardır.

İnsan‑ı kâmil odur ki; bütün o letâifi, kendilerine mahsûs ayrı ayrı tarîk‑ı ubûdiyette, hakikat cânibine sevketmek ile, sahâbe gibi geniş bir dâirede, zengin bir sûrette, kalp bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr‑ı iftihar değil, belki netice‑i ıztırardır.

Dördüncü Suâl

Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri geliyor?

Elcevap: Şu meseleyi söyleyen iki kısımdır.

Bir kısmı, sâfî ehl‑i diyânet ve ehl‑i ilimdir ki; bazı ehâdîsi görmüşler, şu zamanda ehl‑i takvâ ve salâhati teşvik ve terğîb için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zâten onlar azdırlar, çabuk da intibâha gelirler.

Diğer kısım ise, gayet müdhiş mağrûr insanlardır ki; mezhepsizliklerini, Müçtehidîn‑i İzâm’a müsâvât dâvâsı altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahâbeye karşı müsâvât dâvâsı altında icra etmek istiyorlar.

Çünkü,

Evvelen; o ehl‑i dalâlet sefâhete girmiş, sefâhette tiryâki olmuş, sefâhete mâni olan tekâlif‑i Şer’iye’yi yapamıyor. Kendine bir bahâne bulmak için der ki: “Şu mesâil, içtihâdiyedirler. O mesâilde mezhepler birbirine muhâlif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hatâ edebilirler. Öyle ise; biz de onlar gibi içtihat ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi yaparız. Onlara tâbi olmağa ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar, bu desîse‑i şeytaniye ile, başlarını mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu dâvâları ne kadar çürük, ne kadar esâssız olduğu Yirmiyedinci Söz’de kat’î bir sûrette gösterildiğinden ona havâle ederiz.

Sâniyen; o kısım ehl‑i dalâlet baktılar ki, müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyât‑ı diniyedir. Hâlbuki bu kısım ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyeyi terk ve tağyîr etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz.” deseler meseleleri tamam olmuyor. Çünkü; müçtehidîn, nazariyâta ve kat’î olmayan teferruâta karışabilirler.

Hâlbuki bu mezhepsiz ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kâbil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat’î erkân‑ı İslâmiye’ye karşı gelmek istediklerinden, elbette zarûriyât‑ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan sahâbelere ilişecekler.

Heyhât! Değil bunlar gibi insan sûretindeki hayvanlar, belki hakîki insanlar ve hakîki insanların en kâmilleri olan evliyânın büyükleri, sahâbenin küçüklerine karşı müsâvât dâvâsını kazanamadıkları, gayet kat’î bir sûrette Yirmiyedinci Söz’de ispat edilmiştir.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الَّذ۪ي قَالَ: لَا تَسُبُّوا اَصْحَاب۪ي، لَوْ اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَبًا مَا بَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ مِنْ اَصْحَاب۪ي صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ

Allahım! “Ashabıma sövmeyin; sizden birisi Uhud Dağı kadar altın bağışlasa, Ashabımdan birinin yarım müdd (bir avuçluk) bağışının yerini tutmaz” buyuran Resulüne salât ve selâm et. Allahın Rasulü elbette doğru söyledi.

arabi – Metindeki Hadisin kaynağı: (Buhari, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî: 5; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 221, 222; Ebû Dâvud, Sünnet: 10; Tirmizi, Menâkıb: 58; İbn-i Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 3:11.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.

ayet – Bakara Sûresi, 2:32

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#4005

https://erisale.com/#content.tr.1.665

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/yirmi-yedinci-sozun-zeyli/665


Bir yanıt yazın