28. Söz – Cennet’e Dairdir – 3. Suâl: Cennet’te Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Feyzi, Bir Basit Bedevî Feyziyle Nasıl Birleşir?
Cennet’te Dostların Beraberliği: Farklı Makamlar Ebedi Saadette Buluşmaya Mani mi?
Bu metin, Cennet hayatının mahiyetine dair derinlikli bir soruyu, sevilenlerle bir arada olma hakikati üzerinden açıklamaktadır.
Yazar, manevi kapasiteleri birbirinden çok farklı olan bireylerin aynı mekanda nasıl olup da farklı seviyelerde feyiz alabileceğini etkileyici bir benzetmeyle izah eder.
Görkemli bir ziyafette yanyana oturan iki kişinin, duyularının gelişim düzeyine göre o sofradan farklı lezzetler alması gibi, ahirette de herkesin kendi istidadı ölçüsünde mutluluğu tadacağı vurgulanır.
Cennet tabakalarının mimari yapısı ve hiyerarşisi, en yüksek mertebedeki bir zat ile sıradan bir müminin bir arada bulunmasına engel teşkil etmeyen bir genişlikte tasvir edilir.
Sonuç olarak, farklı manevi derecelere sahip dostların ebedi saadette beraber olmalarının mantıksal ve hikmetli zemini net bir şekilde ortaya konur.
sırrınca: “Dost, dostuyla beraber Cennet’te bulunacaktır.” Hâlbuki basit bir bedevî, bir dakikada Sohbet‑i Nebeviye’de Lillâh için bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennet’te Peygamber’in yanında bulunması lâzım gelir. Hâlbuki gayr‑ı mütenâhî feyze mazhar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?
Elcevap:
Bir temsîl ile şu ulvî hakikate şöyle bir işâret ederiz ki: Meselâ; gayet güzel ve şâşaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyâfet, gayet müzeyyen bir seyrangâh, öyle bir sûrette ihzar etmiş ki; kuvve‑i zâikanın hissedecek bütün lezâiz‑i mat’ûmâtı câmi’, kuvve‑i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve‑i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkezâ‥ bütün havâss‑ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyâfete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve‑i zâikası pek az olduğundan cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve‑i şâmmesi yok. Sanâyi‑i garîbeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kâbiliyeti nispetinde ancak zevkederek istifade eder. Diğeri ise; bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalp ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki; o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garâibi, ayrı ayrı hissedip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı hâlde o dost ile omuz omuzadır.
Mâdem, bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyâ’ya kadar fark oluyor. Elbette dâr‑ı saâdet ve ebediyet olan Cennet’te, bittarîki’l‑evlâ, dost, dostu ile beraber iken; her birisi istîdâdına göre sofra‑i Rahmânürrahîm’den, istîdatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennet’ler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü; Cennet’in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları hâlde, umumun damı Arş-ı Âzamdır.
Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar sûrlu dâireler bulunsa‥ o dâireler birbirinin üstündedir; fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de; Cennet’ler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdîsin mütenevvî rivâyâtı işâret ediyor.
KAYNAK
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
28. Söz – Cennet’e Dairdir – Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
Ebedi Zevkler: Cennetin Bedensel ve Ruhsal Doğası
Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler isimli eserinden alınan bu metin, Cennet hayatının mahiyetini ve özellikle cismani lezzetlerin ebediyetle olan bağını izah etmektedir.
Yazar, ahiretteki ödüllerin sadece ruhani olmadığını, insan bedeninin ilahi isimleri tartıp tanıyacak en kapsamlı cihazlarla donatıldığını ve bu yüzden haşr-i cismaninin bir gereklilik olduğunu savunur.
Dünyadaki yemek, içmek ve evlilik gibi faaliyetlerin Cennet’te ihtiyaçtan ziyade yüksek birer mükâfat ve lezzet kaynağına dönüşeceği belirtilir.
Metne göre ebedi alemde maddiyat, bu dünyadakinin aksine hayattar ve şuurlu bir yapıya bürünerek kusurlardan arınacaktır.
Sonuç olarak eser, ilahi adaletin ve rahmetin bir tecellisi olarak insanın hem ruhen hem de bedenen sonsuz bir saadete ulaştırılacağını vurgular.
Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, Cennet’in bazı letâifine işâret eder. Fakat, Onuncu Söz’de on iki hakikat-i kâtıa ile, gayet kat’î bir sûrette ve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, Onuncu Söz’ün hülâsası ve esâsı, müteselsil gayet metîn Arabî bir bürhân‑ı kat’î ile gayet parlak bir tarzda vücûdu ispat olunan Cennet’in, ispat-ı vücûdundan bahis değil, belki şu makamda yalnız suâl ve cevaba ve tenkide medâr olan birkaç ahvâl‑i Cennet’ten bahseder. Eğer tevfik‑i İlâhî refîk olsa sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır, İnşâallâh.
İman eden ve güzel işler yapanları müjdele: Altlarından ırmaklar akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden rızık olarak bir meyve yediklerinde, ‘Bu daha önce yediğimiz rızıktandır’ derler. Rızıkları, dünyadakine benzer şekilde kendilerine sunulur. Orada onlar için ter temiz eşler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.
ayet – Bakara Sûresi, 2:25
Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır.
Cennet’e dair, Cennet’ten daha güzel, hûrilerinden daha latîf, selsebilinden daha tatlı olan beyânât‑ı Âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları; hem o Cennet‑i Kur’âniye’den nümûne için, bazı çiçeklerin nümûnesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu suâl ve cevapla işâret edeceğiz. Evet, Cennet bütün lezâiz‑i maneviyeye medâr olduğu gibi, bütün lezâiz‑i cismâniyeye de medârdır.
Suâl: Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icap ediyor?
Elcevap: Çünkü, nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nispeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat, masnûât‑ı İlâhiye’nin bütün envâına menşe ve medâr olduğundan bütün anâsır‑ı sâirenin mânen fevkıne çıktığı gibi‥ hem kesâfetli olan nefs‑i insaniye; sırr‑ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif‑i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet; en câmi’, en muhît, en zengin bir âyine‑i tecelliyât-ı Esmâ-i İlâhiye’dir. Bütün hazâin‑i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzana çekecek âletler, cismâniyettedir.
Meselâ; dildeki kuvve‑i zâika, rızık zevkinde envâ-ı mat’ûmât adedince mîzanlara menşe olmasaydı her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem, gayet mütenevvî ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istîdatlar, yine cismâniyettedir.
Mâdem şu kâinâtın Sâni’i, şu kâinâtla bütün hazâin‑i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât‑ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, Onbirinci Söz’de ispat edildiği gibi kat’î anlaşılıyor.
Elbette şu seyl‑i kâinâtın bir havz‑ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraa‑i dünyanın bir mahzen‑i ebedîsi olan dâr‑ı saâdet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhâni bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.
Ve O Sâni’‑i Hakîm ve O Âdil‑i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfât olarak ve ibâdât‑ı mahsûsalarına sevap olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle O’nun cemâl‑i rahmetine ve kemâl‑i adâletine uygun değildir, kâbil-i tevfik olamaz.
Suâl: Cisim, eğer hayatî olsa; eczâ‑yı bedenî, dâim terkip ve tahlildedir, inkırâza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, bekâ-yı şahsî ve muâmele‑i zevciye ise, bekâ-yı nev’î içindir ki, şu âlemde birer esâs olmuşlar. Âlem‑i ebediyette ve âlem‑i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?
Elcevap: Evvelâ, şu âlemde cism‑i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârifin muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn‑i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârif ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem‑i ebediyette ise; zerrât‑ı cisim sâbit kalıp terkip ve tahlile mârûz değil. Veyâhut muvâzene sâbit kalır
(Hâşiye – Şu dünyada cism‑i insanî ve hayvanî, zerrât için güyâ bir misâfirhâne, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, hayattar olan âlem-i bekâya zerrât olmak için liyâkat kesbederler, çıkarlar.
Âhirette ise
اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ
Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64
sırrınca, nur‑u hayat orada âmmdır. Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o tâlimat ve tâlime lüzum yoktur. Zerreler demirbaş olarak sâbit kalabilirler.)
; vâridât ile masârif muvâzenettedir. Devr‑i dâimî gibi, cism‑i zîhayat; telezzüzat için, hayat‑ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.
Ekl ve şürb ve muâmele‑i zevciye; gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider; fakat o vazifeye bir ücret‑i muaccele olarak öyle mütenevvî lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccuh ediyor. Mâdem bu dâr‑ı elemde, bu kadar acip ve ayrı ayrı lezzetlere medâr, ekl ve nikâhtır; elbette, dâr‑ı lezzet ve saâdet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir sûret alıp ve vazife‑i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi, uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münâsip, en câmi’ hayattar bir mâden‑i lezzet olur.
Ve bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. – ayet – Ankebût Sûresi, 29:64
sırrınca, şu dâr‑ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu hayattardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar, emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: “Filân meyveyi bana getir.” getirir. Filân taşa desen: “Gel” gelir. Mâdem taş, ağaç, bu derece ulvî bir sûret alırlar.
Elbette ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat‑i cismâniyelerini muhâfaza etmekle beraber, Cennet’in dünya fevkındeki derecesi nispetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları iktiza eder.
KAYNAK
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz – Cennet’e Dairdir – Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevaplardır. – 1. ve 2. Suâller, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.