
Taklit Edilemeyen Kelam
Bu eser, Kur’an-ı Kerim’in benzersizliğini ve insan sözüyle kıyaslanamayacak kadar yüce olan mucizevi mahiyetini merkeze alır.
Yazar, kutsal metnin kelimelerini gökyüzündeki yıldızlara benzetirken, beşeriyetin ürettiği sözleri bu yıldızların aynadaki zayıf yansımaları olarak niteler.
Metinde Kur’an, kökleri derinlerde olan ve meyveleriyle tüm İslam dünyasını besleyen bir ağaç olarak tasvir edilir.
Yüzyıllar geçmesine rağmen bu mukaddes hitabın tazeliğini ve güzelliğini koruması, onun ilahi kaynağının en somut delili olarak sunulur.
İnsanların kendi sığ düşünceleriyle bu yüce kelama nazire yapmaya çalışmaları, muhteşem bir sarayın mimarisini bozup onu çocukça süslerle değiştirmeye çalışan birinin düştüğü gülünç duruma benzetilir.
Sonuç olarak kaynak, Kur’an’ın ebedi bir rehber olduğunu ve taklit edilmesinin imkansızlığını güçlü teşbihlerle ortaya koyar.
NotebookLM
https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2025/12/Yirmibesinci-Sozden-Bir-Hakikat-Yolculugu.pdf
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
…
İKİNCİ ŞULENİN SON BÖLÜMÜ
Şu risalenin başında, şimdiye kadar tahkik namına bîtarafâne muhakeme suretinde Kur’ân’ın i’câzını muannid bir hasma kabul ettirmek için, Kur’ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi mumlar sırasına getirip muvazene ediyorduk. Şimdi tahkik, vazifesini ifa edip, parlak bir surette i’câzını ispat etti. Şimdi ise, tahkik namına değil, hakikat namına bir iki sözle, Kur’ân’ın muvazeneye gelmez hakikî makamına işaret edeceğiz.
Evet, sair kelâmların Kur’ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet, herbiri birer hakikat-i sabiteyi tasvir eden, gösteren Kur’ân’ın kelimâtı nerede, beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersim ettikleri mânâlar nerede? Evet, envâr-ı hidayeti ilham eden ve şems ve kamerin Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olan Kur’ân’ın melâike-misal zîhayat kelimâtı nerede; beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhar nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede? Evet, ısırıcı haşarat ve böceklerin mübarek melâike ve nuranî ruhanîlere nisbeti ne ise, beşerin kelimâtı Kur’ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri, Yirmi Beşinci Sözle beraber, geçen yirmi dört adet Sözler ispat etmiştir. Şu dâvâmız mücerret değil; burhanı, geçmiş neticedir. Evet, herbiri cevâhir-i hidayetin birer sadefi ve hakaik-ı imaniyenin birer menbaı ve esâsât-ı İslâmiyenin birer madeni ve doğrudan doğruya Arşu’r-Rahmân’dan gelen ve kâinatın fevkinde ve haricinde insana bakıp inen ve ilim ve kudret ve iradeyi tazammun eden ve hitab-ı ezelî olan elfâz-ı Kur’âniye nerede; insanın hevâî, hevaperestâne, vâhi, hevesperverâne elfâzı nerede?
Evet, Kur’ân, bir şecere-i tûbâ hükmüne geçip, şu âlem-i İslâmiyeyi bütün mâneviyâtıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar suretinde neşredip, asfiya ve evliyasını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakaik-ı kevniye ve İlâhiyeyi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne
| âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) akis: yansıma âlem-i İslâmiye: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m) amelî: amelle ilgili Arşu’r-Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m) asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve velâyet sahibi insanlar (bk. ṣ-f-y) âyât: ayetler âyinecik: küçük ayna ayn: kendisi beşer: insanlar bîtarafâne: tarafsız bir şekilde burhan: güçlü delil cevâhir-i hidayet: hidayet cevherleri (bk. h-d-y) desâtir: düsturlar, prensipler düstur: kural, prensip elfâz: kelimeler, sözler elfâz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri, sözleri envâr-ı hidayet: hidayet nurları (bk. n-v-r; h-d-y) esâsât-ı İslâmiye: İslâmın esasları (bk. s-l-m) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) fevkinde: üstünde hakaik-i imaniye: iman hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n) | hakaik-i kevniye: yaratılışla ilgili İlâhî gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i sabite: sabit ve değişmez gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) haricinde: dışında hasım: düşman haşarat: zehirli böcekler hevâî: nefsin isteklerine düşkün (bk. h-v-y) hevaperestâne: nefsin arzu ve isteklerinin peşinde olurcasına (bk. h-v-y) hevesât: hevesler, arzu ve istekler hevesperverâne: hevesine düşkün bir şekilde hitab-ı ezelî: ezelden gelen hitap (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) ifa etmek: yerine getirmek irade: dileme, tercih etme (bk. r-v-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kamer: ay kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l) | kudret: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r) makam: konum, yer melâike: melekler (bk. m-l-k) melâike-misal: melekler gibi (bk. m-l-k; m-s̱-l) menba: kaynak muannid: inatçı muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) mücerret: soyut müzevver: uydurulmuş nam: ad neşretmek: yaymak nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b) nuranî: nurlu (bk. n-v-r) ruhanî: maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ) sadef: inci kabuğu sair: diğer sehhar: büyüleyen semere: meyve suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şeâir: işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler (bk. ş-a-r) şecere-i tûbâ: tuba ağacı şems: güneş tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tazammun eden: içine alan tersim etmek: resimlemek vâhi: zayıf, önemsiz zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; h-y-y) |
geçip, yine meyvedar ağaç hükmünde müteselsil hakaikı gösteren Kur’ân nerede; beşerin malûmumuz olan kelâmı nerede? Eyne’s-serâ mine’s-Süreyyâ?
Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. Halbuki, ne o ülfet, ne o mebzuliyet, ne o mürur-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar, onun kıymettar hakaikına, onun güzel üslûplarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i’cazdır.
Şimdi biri çıksa, Kur’ân’ın getirdiği hakaikten bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur’ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur’ân’a yakın bir kelâm söyledim” dese, öyle ahmakane bir sözdür ki: Meselâ, taşları muhtelif cevahirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukuş-u âliyesine bakan mizanlı nakışlarla tezyin eden bir ustanın san’atıyla; o nukuş-u âliyeden fehmi kasır, o sarayın bütün cevahir ve ziynetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hanelerin bir ustası, o saraya girip, o kıymettar taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre, âdi bir hanenin vaziyetine göre bir intizam, bir suret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra “Bakınız, o sarayın ustasından daha ziyade maharet ve servetim var ve kıymettar ziynetlerim var” dese, divanece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san’atı gibidir.
| âdi: basit, sıradan ahmakane: ahmakça âyât: âyetler beşer: insanlar bîbehre: mahrum cevahir: cevherler, kıymetli taşlar divanece: akılsızca, delice eyne’s-serâ mine’s-Süreyya: “yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?” (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir) fehm: anlama, kavrayış hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halel: eksiklik, zarar hezeyan: deli saçması, saçmalama hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) | intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kasır: eksik, noksan kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) maharet: beceri, ustalık malûm: bilinen (bk. a-l-m) mebzuliyet: bolluk, çokluk meyvedar: meyveli, verimli mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n) muâraza: sözle mücadele, karşı gelme muhtelif: değişik, çeşitli mürur-u zaman: zamanın geçmesi | müteselsil: zincirleme, peşpeşe gelen nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nisbet: ölçü, kıyas (bk. n-s-b) nisbet-i san’at: san’atı kıyaslama (bk. n-s-b; ṣ-n-a) nukuş-u âliye: yüksek nakışlar (bk. n-ḳ-ş) saray-ı muhteşem: muhteşem, görkemli saray suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahavvülât: değişiklikler teşhir: sergileme tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n) ulvî: yüce, yüksek umum: bütün ülfet: alışkanlık ziyade: çok, fazla ziynet: süs (bk. z-y-n) |
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://erisale.com/#content.tr.1.581
https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/582
CUMARTESİ DERSLERİ

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
CUMARTESİ DERSLERİ
- Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.
- Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.
- “Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür.” Mücâdele Sûresi, 58:1. – Sözler 25.2.2.9.
- Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.
- Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.


















