27. Söz – İçtihat Risalesi 4. ve 5. Mâni: Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.

27. Söz – İçtihat Risalesi 4. ve 5. Mâni: Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.
27. Söz – İçtihat Risalesi 4. ve 5. Mâni: Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.

Şeriatın ve Hukukun İlahi Sınırları

Bu metinler, İslam hukukunda içtihat yapmanın şartlarını ve modern dönemde bu kapıdan girmeye engel olan durumları ele almaktadır.

Yazara göre, dini bütünlüğü korumak için yapılan yenilikler bir tekemmül sayılırken, dünyevi felsefelerle şekillenen müdahaleler yıkıcı birer tahrip vesilesidir.

Günümüzdeki yaklaşımların şeriatın ulvi gayelerinden uzaklaşarak sadece dünyevi faydaya ve beşeri arzulara odaklandığı vurgulanmaktadır.

Özellikle zaruret kavramının yanlış yorumlanması ve ibadet dilinin değiştirilmesi gibi girişimlerin, ilahi hükümlerin özünü bozduğu ifade edilmektedir.

Sonuç olarak, dini hükümlerde yapılacak her türlü tasarrufun ancak takva ve ilahi izin çerçevesinde meşru olabileceği savunulmaktadır.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

https://youtube.com/shorts/wJSlf9XVi4Y

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

İçtihat kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni” vardır.

Dördüncüsü

Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için tevessü’ meyli bulunur. O meyl‑i tevessü’ ise – çünkü dâhildendir – vücûd ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsî’ için bir meyil ise; o, vücûdun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tevsî’ değildir. Öyle de; İslâmiyet’in dâiresine selef‑i sâlihîn gibi takvâ‑yı kâmile kapısıyla ve zarûriyât‑ı diniyenin imtisali tarîkiyle dâhil olanlarda meylü’t‑tevessü’ ve irâde-i içtihat bulunsa, o, kemâldir ve tekemmüldür. Yoksa zarûriyâtı terkeden ve hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe‑i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t‑tevsî’ ve irâde-i içtihat, vücûd‑u İslâmiye’yi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmağa vesiledir.

Beşincisi

Üç nokta‑i nazar, şu zamanın içtihâdatını arziye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Hâlbuki, şerîat semâviyedir ve içtihâdat-ı şer’iye dahi, onun ahkâm‑ı mestûresini izhâr ettiğinden semâviyedirler.

Birincisi:

Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir; icâba, icâda medâr değildir. İllet ise, vücûduna medârdır. Meselâ; seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat‑ı şer’iyenin illeti seferdir; hikmeti ise, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü, illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti, illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihat arziyedir, semâvî değildir.

İkincisi:

Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saâdet‑i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları, ona tevcîh ediyor. Hâlbuki; şerîatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saâdet‑i uhreviyeye bakar. İkinci derecede – âhirete vesile olmak dolayısıyla – dünyanın saâdetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, rûh‑u şerîattan yabânîdir. Öyle ise, şerîat nâmına içtihat edemez.

Üçüncüsü:

اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ

Zaruretler mahzurluları (haramı) helâl derecesine getirir.

arabi

el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 2:35.

kaidesi, yani: “Zarûret haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise, küllî değil. Zarûret, eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû‑i ihtiyarıyla, gayr‑ı meşrû sebeplerle zarûret olmuş ise; haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz, özür teşkil edemez.

Meselâ; bir adam sû‑i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufâtı, ulemâ‑i şerîatça aleyhinde cârîdir, mâzûr sayılmaz. Tatlîk etse talâkı vâki olur. Bir cinayet etse ceza görür. Fakat sû‑i ihtiyarıyla olmazsa talâk vâki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ; bir içki müptelâsı, zarûret derecesinde müptelâ olsa da diyemez ki: “Zarûrettir, bana helâldir.”

İşte şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden bir beliye‑i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki; sû‑i ihtiyardan, gayr‑ı meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüt ettiklerinden; ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Hâlbuki şu zamanın ehl-i içtihâdı, o zarûratı, ahkâm‑ı şer’iyeye medâr yaptıklarından, içtihatları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir, semâvî olamaz, şer’î değil. Hâlbuki; semâvât ve arzın Hàlık’ının ahkâm‑ı İlâhiye’sinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdâhale, O Hàlık’ın izn‑i manevîsi olmazsa; o tasarruf, o müdâhale merduttur.

Meselâ; bazı gâfiller, hutbe gibi bazı Şeâir‑i İslâmiyeyi, Arabî’den çıkarıp her milletin lisânıyla söylemeyi, iki sebep için istihsân ediyorlar.

Birincisi:

“Tâ, siyaset‑i hâzıra avâm‑ı müslimîne de o sûretle tefhim edilsin.” Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.

İkinci sebep:

“Hutbe, bazı suver‑i Kur’âniye’nin nasihatleri anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet‑i İslâm, İslâmiyet’in zarûriyâtı ve müsellemâtı ve mâlûm olan ahkâmını, ekseriyet itibariyle imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât‑ı şer’iye ve mesâil‑i dakîka ve nasâyih‑i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisân ile hutbe okunması ve suver‑i Kur’âniye’nin – eğer mümkün olsaydı – tercümesi (Hâşiye)

İ’câza dair olan Yirmi beşinci Söz, Kur’ân’ın hakîki tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.

belki müstahsen olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücûbu ve katl, zinâ ve şarabın haramiyeti gibi mâlûm olan ahkâm‑ı kat’iyye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm‑ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders almağa muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm‑ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve îmân hissini tahrîk etmekle imtisallerine teşvik ve tezkîre ve ihtara muhtaçtırlar.

Hâlbuki; bir âmî, ne kadar câhil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe‑i Arabiye’den şu meâl‑i icmâliyeyi anlar ki: “Herkese ve bana mâlûm olan îmânın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini hatip ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor.” der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba, kâinâtta hangi tâbirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur’ân‑ı Hakîm’in i’câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkîrlerine, teşviklerine mukâbil gelebilsin!

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Dördüncü ve Beşinci Mâni, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-dorduncu-mani#3893

https://erisale.com/#content.tr.1.648

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/648


Bir yanıt yazın