27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
27. Söz – İçtihat Risalesi 6. Mâni: Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

İçtihat ve İlâhî Kanunlar

Bu metin, İslam hukukunda içtihat kapısının teoride açık olsa da günümüz şartlarında bu yetkinliğe ulaşmanın önündeki engelleri ve mezheplerin çeşitlilik nedenlerini ele almaktadır.

Müellif, ilk dönem müçtehitlerinin hakikate yakınlıkları ve doğruluk ile yalan arasındaki keskin ayrım sayesinde ulaştıkları manevi mertebeyi, modern zamanın karmaşasıyla kıyaslamaktadır. 

Şeriatın temel hükümlerinin sabit kalmasına rağmen, fer’î meselelerdeki farklılıkların insanların sosyal yapılarına, yaşam tarzlarına ve mizaçlarına göre şekillendiği vurgulanmaktadır.

Farklı mezhep uygulamaları, bir hastaya şifa olan suyun diğerine zarar verebilmesi örneğiyle, toplumsal ihtiyaçlara uygun düşen ilahi bir hikmet ve rahmet olarak sunulmaktadır.

Sonuç olarak, insanlığın gelişim sürecine bağlı olarak hukuki yorumların çeşitlenmesinin bir gereklilik olduğu ifade edilmektedir.

NotebookLM


PowerPoint


SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmiyedinci Söz

İçtihat Risalesi

İçtihat kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni” vardır.

Altıncısı

Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hâlis bir içtihat edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

Eğer Desen: “Sahâbeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hàlî olmazlar. Hâlbuki, içtihâdatın ve ahkâm‑ı Şerîatın medârı, sahâbelerin adâleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet “Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler.” diye ittifak etmişler?”

Elcevap: Evet, sahâbeler ekseriyet‑i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştâk, adâlete hâhişgerdirler. Çünkü; yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesâfe, Arş’tan ferşe kadar açılmış. Esfel‑i sâfilîndeki Müseylime‑i Kezzâb’ın derekesinden âlâ-yı illiyînde olan Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın derece‑i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.

Evet, Müseylime’yi esfel‑i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l‑Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm’ı âlâ-yı illiyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.

İşte, hissiyat‑ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin‑i ahlâkıyeye perestiş eden ve Şems‑i Nübüvvet’in ziyâ‑yı sohbetiyle nurlanan sahâbeler, o derece çirkin ve sukùta sebep ve Müseylime’nin maskara‑âlûd müzahrefât dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr‑ı fahr ve mübâhât ve mîrâc-ı suûd ve terakkî ve Fahr‑i Risalet’in hazine‑i àliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle, içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka – ve bilhassa ahkâm‑ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde – elbette ellerinden geldiği kadar tâlip ve muvâfık ve âşık olmaları kat’îdir, zarûrîdir, şüphesizdir.

Hâlbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesâfe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vâsıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek àlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne îtimat edip, körü körüne alınmaz.

Hâtime

Asırlara göre şerîatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l‑Enbiyâ’dan sonra, Şerîat‑ı Kübrâ’sı her asırda, her kavme kâfî geldiğinden, muhtelif şerîatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruâtta, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır.

Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar tebeddül eder; öyle de, asırlara göre şerîatlar değişir, milletlerin istîdâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü; ahkâm‑ı şer’iyenin teferruât kısmı, ahvâl‑i beşeriyeye bakar; ona göre gelir, ilâç olur.

Enbiyâ‑i sâlife zamanında, tabakât-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri, hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidâî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şerîatlar, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıtada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatlar bulunurmuş.

Sonra, Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesiyle, insanlar güyâ iptidâî derecesinden îdâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtât ile akvâm‑ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şerîatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.

Fakat, tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyede gitmediğinden, mezhepler taaddüt etmiştir.

Eğer beşerin ekseriyet‑i mutlakası, bir mekteb‑i àlînin talebesi gibi bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhepler tevhid edilebilir. Fakat bu hâl‑i âlem, o hâle müsâade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.

Eğer Desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?

Elcevap: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır‥ şöyleki: Birisine hastalığının mizâcına göre su, ilâçtır; tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”

İşte bunun gibi, ahkâm‑ı İlâhiye – mezheplere, Hikmet‑i İlâhiye’nin sevkiyle ittibâ edenlere göre – değişir; hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur.

Meselâ, Hikmet‑i İlâhiye’nin tensibiyle İmâm‑ı Şâfiî’ye ittibâ eden, ekseriyet itibariyle Hanefîlere nispeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati bir tek vücûd hükmüne getiren hayat-ı içtimâiye de nâkıs olduğundan, her biri bizzat dergâh-ı Kâdiü’l-Hâcât’ta kendi derdini söylemek ve hususî matlûbunu istemek için, imâm arkasında, Fâtiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.

İmâm-ı Âzam’a ittibâ edenler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimâiyeye müstaid olduğundan; bir cemâat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum nâmına söyler. Umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalp edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî Mezhebi’ne göre imâm arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.

Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu tâdil edip nefs‑i emmâreyi terbiye eder. Elbette ekser etbâı, köylü ve nîm‑bedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebi’ne göre: “Kadına temâs ile abdest bozulur; az bir necâset zarar verir.” Ekseriyet itibariyle hayat-ı içtimâiyeye giren, nîm‑medenî şeklini alan insanlar, ittibâ ettikleri Mezheb‑i Hanefî’ye göre: “Mess‑i nisvân abdesti bozmaz; bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.”

İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz‑ı maîşet itibariyle ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya müptelâ olduğundan; sanat ve maîşet itibariyle, tabiat ve nefs‑i emmâresi meydânı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için şerîat, onların hakkında, o tecâvüzâta sed çekmek için, “Abdest bozulur, temâs etme! Namazını iptal eder, bulaşma!” manevî kulağında bir sadâ‑yı semâvî çınlattırır. Ama o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı içtimâiyesi itibariyle, ahlâk‑ı umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa müptelâ değil, mülevves şeylerle nezâfet‑i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şerîat, Mezheb‑i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz. Hicap edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetvâ vardır.” der, onu vesveseden kurtarır.

İşte, denizden iki katre sana misâl… Onlara kıyâs et. Mîzan‑ı Şa’rânî mîzanıyla, şerîat mîzanlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.

ayet – Bakara Sûresi, 2:32

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ تَمَثَّلَ ف۪يهِ اَنْوَارُ مَحَبَّتِكَ لِجَمَالِ صِفَاتِكَ وَاَسْمَائِكَ، بِكَوْنِهِ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى، وَمَنْ تَمَرْكَزَ ف۪يهِ شُعَاعَاتُ مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ ف۪ي مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهِ اَكْمَلَ وَاَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ، وَصَيْرُورَتِهِ اَنْمُوذَجَ كَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ، وَفِهْرِسْتَةَ مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ. وَمَنْ تَظَاهَرَ ف۪يهِ لَطَائِفُ مَحَبَّتِكَ وَرَغْبَتِكَ لِاِسْتِحْسَانِ صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهِ اَعْلٰى دَلَّالِ مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ وَاَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِن۪ينَ صَوْتًا ف۪ي اِعْلَانِ حُسْنِ نُقُوشِكَ وَاَبْدَعَهُمْ نَعْتًا لِكَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ. وَمَنْ تَجَمَّعَ ف۪يهِ اَقْسَامُ مَحَبَّتِكَ وَاِسْتِحْسَانِكَ لِمَحَاسِنِ اَخْلَاقِ مَخْلُوقَاتِكَ وَلَطَائِفِ اَوْصَافِ مَصْنُوعَاتِكَ، بِكَوْنِهِ جَامِعًا لِمَحَاسِنِ الْاَخْلَاقِ كَافَّةً بِاِحْسَانِكَ وَلَطَائِفِ الْاَوْصَافِ قَاطِبَةً بِفَضْلِكَ. وَمَنْ صَارَ مِصْدَاقًا صَادِقًا وَمِقْيَاسًا فَائِقًا لِجَم۪يعِ مَنْ ذَكَرْتَ ف۪ي فُرْقَانِكَ اِنَّكَ تُحِبُّهُمْ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ وَالصَّابِر۪ينَ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُتَّق۪ينَ وَالتَّوَّاب۪ينَ وَالْاَوَّاب۪ينَ وَجَم۪يعِ الْاَصْنَافِ الَّذ۪ينَ اَحْبَبْتَهُمْ وَشَرَّفْتَهُمْ بِمَحَبَّتِكَ، ف۪ي فُرْقَانِكَ حَتّٰى صَارَ اِمَامَ الْحَب۪يب۪ينَ لَكَ، وَسَيِّدَ الْمَحْبُوب۪ينَ لَكَ وَرَئ۪يسَ اَوِدَّائِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاِخْوَانِهِ اَجْمَع۪ينَ

Allahım! Esmâ-i Hüsnânın tecelliyâtına câmi’ bir ayna oluşu sırrıyla, esmâ ve sıfâtının güzelliğine olan kudsî muhabbetinin envârı onda temessül eden, masnuâtının en ekmeli ve en bedîi, kemâlât-ı san’atının enmuzeci ve mehâsin-i nukuşunun fihristesi olması hasebiyle, masnuâtındaki san’atına olan kudsî muhabbetinin şuaları onda temerküz eden, mehâsin-i san’atının en âlî dellâlı, nukuşunun güzelliklerini ilân edenler arasında sesçe en yüksek oluşu ve kemâlât-ı san’atının en güzel medîhelerini dile getirişi sebebiyle, san’atının istihsânına muhabbet ve rağbetinin en latîf cilveleri onda tezahür eden, Senin ihsânın olan mehâsin-i ahlâkın kâffesini ve eser-i fazlın olan letâif-i evsâfın hepsini câmi’ olması sırrıyla, mahlûkatının güzel ahlâkına ve masnuâtının latîf evsâfına olan muhabbet ve istihsânının aksâmı onda tecemmu eden, Furkan’ında muhsinlerden, sâbirlerden, mü’minlerden, müttakîlerden, tevvâbînden, evvâbînden ve Kendini onlara sevdirdiğin ve muhabbetinle onları şereflendirdiğin bilcümle esnâf-ı ibâdın için doğru bir mihenk ve fâik bir mikyas teşkil eden, ve öyle bir mihenk ve mikyas ki, Senin habiblerinin imamı ve Senin mahbublarının seyyidi ve Senin dostlarının reisi olan Zâta, bütün ashâbına ve ihvânına, salât ve selâm et.

اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ

Rahmetinle ey Erhamürrâhimîn…Âmin.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Altıncı Mâni – Hâtime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-altinci-mani#3910

https://erisale.com/#content.tr.1.651

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-yedinci-soz/651