26. Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

26. Söz – Kader Risalesi - İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.
26. Söz – Kader Risalesi - İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.
26. Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

İlahi Kader ve İnsan Özgür İradesinin Uyumu

Bu metin, İslam düşüncesindeki en karmaşık meselelerden biri olan kader ve cüz’i ihtiyarî arasındaki dengeyi yedi temel kanıt üzerinden ele almaktadır.

İnsanın sınırlı iradesinin ilahi takdirle nasıl uyuştuğunu açıklarken, ezel kavramının zamanın üstünde bir bakış açısı olduğunu vurgulayarak kaderin özgürlüğü yok etmediğini savunur.

Yazar, sebep ve sonuç ilişkisinin bir bütün olarak takdir edildiğini belirterek, kişinin tercihlerinden dolayı ahlaki sorumluluk taşıdığını rasyonel delillerle izah eder.

İnsan iradesinin yaratma gücü olmasa da ilahi iradenin tecellisi için bir şart-ı adi kabul edildiği ve bu sayede kulun kendi fiillerinden mesul olduğu ifade edilir.

Sonuç olarak, kişinin dua ve istiğfar aracılığıyla hayra yönelip şerden kaçınması gerektiği, bu küçük iradenin ebedi saadeti kazanmada anahtar bir rol oynadığı anlatılır.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

İkinci Mebhas

Ehl‑i ilme mahsûs (Hâşiye)

(Bu İkinci Mebhas, en derin ve en müşkül bir sırr‑ı kader meselesidir. Bütün ulemâ-i muhakkikînce en ehemmiyetli ve münâzaralı bir mesele-i akâid-i kelâmiyedir. Risale‑i Nur tam halletmiş.)

, ince bir tedkik‑i ilmîdir.

Eğer Desen:

“Kader ile cüz’‑i ihtiyarî, nasıl tevfik edilebilir?”

Elcevap:

Yedi vecihle…

Birincisi:

Elbette kâinâtın intizam ve mîzan lisânıyla hikmet ve adâletine şehâdet ettiği bir Âdil‑i Hakîm, insan için medâr-ı sevap ve ikâb olacak, mâhiyeti mechûl bir cüz’‑i ihtiyarî vermiştir. O Âdil‑i Hakîm’in pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi, şu cüz’‑i ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez.

İkincisi:

Bizzarûre herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder. O ihtiyarın vücûdunu vicdânen bilir. Mevcûdâtın mâhiyetini bilmek ayrıdır, vücûdunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var; vücûdu bizce bedîhî olduğu hâlde, mâhiyeti bizce mechûl… İşte şu cüz’‑i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Her şey mâlûmâtımıza münhasır değildir. Adem‑i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.

Üçüncüsü:

Cüz’‑i ihtiyarî, kadere münâfî değil. Belki kader ihtiyarı teyit eder. Çünkü; kader, ilm‑i İlâhî’nin bir nev’idir. İlm‑i İlâhî, ihtiyarımıza taalluk etmiş. Öyle ise; ihtiyarı teyit ediyor, iptal etmiyor.

Dördüncüsü:

Kader, ilim nev’indendir. İlim, mâlûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taalluk ediyor. Yoksa mâlûm, ilme tâbi değil. Yani, ilim desâtiri; mâlûmu, haricî vücûd noktasında idare etmek için esâs değil. Çünkü; mâlûmun zâtı ve vücûd‑u haricîsi, irâdeye bakar ve kudrete istinat eder.

Hem ezel, mâzi silsilesinin bir ucu değil ki; eşyanın vücûdunda esâs tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel; mâzi ve hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine‑misâldir. Öyle ise, dâire‑i mümkinât içinde uzanıp giden zamanın mâzi tarafında bir uç tahayyül edip, ona ezel deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertip ile girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhâkeme etmek, hakikat değildir.

Şu sırrın keşfi için şu misâle bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesâfe, mâzi; sol tarafındaki mesâfe, müstakbel farzedilse, o âyine yalnız mukâbilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertip ile tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukâbil dâiresi genişlenir. Gitgide, bütün iki taraf mesâfeyi birden bir ânda tutar. İşte şu âyine şu vaziyette onun irtisamında, o mesâfelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvâfık, muhâlif denilmez.

İşte kader, ilm‑i ezelîden olduğu için; ilm‑i ezelî, hadîsin tâbiriyle: Manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihâta eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhâkemâtımız, onun haricinde olamaz ki, mâzi mesâfesinde bir âyine tarzında olsun.

Beşincisi:

Kader, sebeple müsebbebe bir taalluku var. Yani şu müsebbep, şu sebeple vukûa gelecek. Öyle ise, denilmesin ki: “Mâdem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz’‑i ihtiyarıyla tüfek atan adamın ne kabahati var, atmasaydı yine ölecekti?”

Suâl: Niçin denilmesin?

Elcevap: Çünkü; kader, onun ölmesini onun tüfeğiyle tâyin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farzetsen, o vakit kaderin adem‑i taallukunu farzediyorsun. O vakit ölmesini ne ile hükmedeceksin! Ya Cebrî gibi; sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyâhut Mûtezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’i bırakıp fırka‑i dâlleye girersin. Öyle ise, biz ehl‑i hak deriz ki: “Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce mechûl.” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mûtezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”

Altıncısı: (Hâşiye)

(Gayet müdakkik âlimlere mahsûs bir hakikattir.)

Cüz’‑i ihtiyarînin üssü’l‑esâsı olan meyelân, Mâturidî’ce bir emr‑i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş’arî, ona mevcut nazarıyla baktığı için abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş’ariye’ce bir emr‑i itibarîdir. Öyle ise; o meyelân, o tasarruf, bir emr‑i nisbîdir. Muhakkak bir vücûd‑u haricîsi yoktur. Emr‑i itibarî ise, illet‑i tâmme istemez ki; illet‑i tâmme vücûdu için lüzum ve zarûret ve vücûb ortaya girip ihtiyarı ref’etsin‥ Belki o emr‑i itibarînin illeti, bir rüchâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr‑i itibarî sübût bulabilir. Öyle ise, o ânda onu terkedebilir. Kur’ân ona o ânda diyebilir ki: “Şu şerdir, yapma.”

Evet eğer abd, hàlık‑ı ef’âli bulunsaydı ve icâda iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref’ olurdu. Çünkü; ilm‑i usûl ve hikmette مَا لَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki: “Bir şey vâcib olmazsa, vücûda gelmez.” Yani illet‑i tâmme bulunacak, sonra vücûda gelebilir. İllet‑i tâmme ise, mâlûlu, bizzarûre ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.

Eğer Desen: “Tercih bilâ‑müreccih muhâldir. Hâlbuki, o emr‑i itibarî dediğimiz kisb‑i insanî, bazen yapmak ve bazen yapmamak; eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa, tercih bilâ‑müreccih lâzım gelir. Şu ise; usûl‑ü kelâmiyenin en mühim bir esâsını hedmeder?‥”

Elcevap: Tereccuh bilâ‑müreccih muhâldir. (Hâşiye)

(Tereccuh ayrıdır, tercih ayrıdır; çok fark var.)

Yani müreccihsiz, sebepsiz rüchâniyet muhâldir. Yoksa, tercih bilâ‑müreccih câizdir ve vâkidir. İrâde bir sıfattır, onun şe’ni, böyle bir işi görmektir.

Eğer Desen: “Mâdem katli halkeden Hak’tır. Niçin bana kâtil denilir?”

Elcevap: Çünkü: İlm‑i sarf kaidesince ism‑i fâil, bir emr‑i nisbî olan masdardan müştâktır. Yoksa, bir emr‑i sâbit olan hâsıl‑ı bilmasdardan inşikak etmez. Masdar kisbimizdir, kâtil ünvânını da biz alırız. Hâsıl‑ı bilmasdar, Hakk’ın mahlûkudur. Mesûliyeti işmâm eden bir şey, hâsıl‑ı bilmasdardan müştâk kılınmaz.

Yedincisi:

İrâde‑i cüz’iye-i insaniye ve cüz’‑i ihtiyariyesi çendan zayıftır, bir emr‑i itibarîdir; fakat Cenâb‑ı Hak ve Hakîm‑i Mutlak, o zayıf, cüz’î irâdeyi, irâde‑i külliyesinin taallukuna bir şart‑ı âdi yapmıştır. Yani mânen der: “Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise, mesûliyet sana aittir!” Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. Onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.” desen‥ O çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yâhut düştü. Elbette “Sen istedin!” diyerek itâb edip üstünde bir tokat vuracaksın.

İşte Cenâb‑ı Hak, Ahkemü’l‑Hâkimîn, nihâyet zaafta olan abdin irâdesini, bir şart‑ı âdi yapıp, irâde‑i külliyesi ona nazar eder.

Elhâsıl:

Ey insan! Senin elinde gayet zayıf, fakat seyyiâtta ve tahribâtta eli gayet uzun ve hasenâtta eli gayet kısa, cüz’‑i ihtiyarî nâmında bir irâden var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki; silsile‑i hasenâtın bir meyvesi olan Cennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet‑i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki; onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i melûnenin bir meyvesi olan zakkum‑u Cehennem’e yetişmesin.

Demek; duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-ikinci-mebhas#3758

https://erisale.com/#content.tr.1.627

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/627


İşlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme. – Cumartesi Dersleri 21. 9.

İşlediğin ameline "Acaba sahih olmuş mu?" deyip vesvese etme. Fakat "Kabul olmuş mu?" de, gururlanma, ucbe girme. - Cumartesi Dersleri 21. 9.

https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta “İşlediğin ameline ‘Acaba sahih olmuş mu?’ deyip vesvese etme. Fakat ‘Kabul olmuş mu?’ de, gururlanma, ucbe girme.” konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Birinci Söz İkinci Makam Dördüncü Vecih.

İşlediğin ameline "Acaba sahih olmuş mu?" deyip vesvese etme. Fakat "Kabul olmuş mu?" de, gururlanma, ucbe girme. - Cumartesi Dersleri 21. 9.
İşlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme. – Cumartesi Dersleri 21. 9.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Birinci Sözün İkinci Makamı

DÖRDÜNCÜ VECİH

Amelin en iyi suretini taharrîden neş’et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüt ettikçe, hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terk ettiriyor. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var.

BİRİNCİ MERHEM: Bu gibi vesvese, ehl-i i’tizâle lâyıktır. Çünkü onlar derler: “Medar-ı teklif olan ef’al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü var, sonra o hüsne binaen emredilmiş; veya kubhu var, sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlâhî ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim nefsülemirdeki güzel surette yapılmış mıdır?”

Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsülemirde varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mûtezile der: “Hakikatte kabih ve fâsittir. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre zahir-i şeriate muvafık olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme.

İKİNCİ MERHEM: Dinde harec yoktur. 

لاَحَرَجَ فِى الدِّينِ 

Madem dört mezhep haktır. Madem istiğfara müncer olan derk-i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rüyetine—böyle vesveseli adama—müreccahtır. Yani, böyle


Dipnot-1

“Dinde zorluk yoktur.” (Şer’î bir hükümdür.)


âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
amel: dinin emirlerini yerine getirmek
binâen: –dayanarak, dolayı
cehl: cahillik, bilgisizlik
derk-i kusur: kusurunu anlama
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
ehl-i i’tizâl: Mûtezile mezhebinin mensupları
Ehl-i Sünnet ve Cemaat: Hz. Muhammed’in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk (bk. s-n-n; c-m-a)
eşya: şeyler, varlıklar
evlâ: daha iyi
fâsit: bozuk
fesada vermek: bozmak
hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harec: zorluk
hasen: güzel (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü amel: güzel amel (bk. ḥ-s-n)
hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n)
istifade: faydalanma, yararlanma
istiğfar: Allah’tan bağışlanma dileme (bk. ğ-f-r)
ıttıla: bilgi sahibi olma
kabih: çirkin
kubh: çirkinlik
lâkin: fakat
medar-ı teklif: görev ve sorumluluk sebebi
mezheb-i hak: doğru mezhep (bk. ẕ-h-b; ḥ-ḳ-ḳ)
mezhep: dinde tutulan yol (bk. ẕ-h-b)
mükellef: yükümlü
müncer olan: sonuçlanan
müreccah: tercih edilen
Mûtezile: kendi akıllarını temel unsur kabul edip, Kur’ân ve sünneti ona uydurmaya çalışan Ehl-i Sünnet dışı bâtıl bir mezhep
muttali olma: bilme
muvafık: uygun
nefsülemir: işin kendisi, aslı (bk. n-f-s)
nehy-i İlâhî: Allah’ın yasaklaması (bk. e-l-h)
nehyetmek: yasaklamak
neş’et etmek: meydana gelmek
nokta-i nazar: görüş, bakış açısı (bk. n-ẓ-r)
rüyet: görme
sahih: doğru, kusursuz
sünnet: Resulullahın söz ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
surî: görünüşteki
tâbi: uyan
tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
taharrî: araştırma
takarrur: karar bulma
takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma (bk. v-ḳ-y)
teşeddüt: şiddetlenme
ucb: kendini beğenme, gurur
vâcib: yerine getirilmesi zorunlu olup, yapılmadığı takdirde günahı olan İlâhî emir (bk. v-c-b)
vesvese: şüphe, kuruntu
ye’s: ümitsizlik
zahir-i şeriat: şeriatın görünürdeki yönü (bk. ẓ-h-r; ş-r-a)
zâtî: kendinden olma

vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır.

Madem böyledir. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal bir harecdir. Hakikat-i hale muttali olmak güçtür, dindeki yüsre münafidir.

 لاَحَرَجَ فِى اَلدِّينُ 1 اَلدِّينُ يُسْرٌ 

esasına muhaliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek, ibadeti lâyıkı vechile eda edemediğimden istiğfar ve tazarru ile merhamet-i İlâhiyeye dehâlet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilâne bir niyaza vesiledir.


Dipnot-1

“Dinde zorluk yoktur.” (Şer’î bir hükümdür.)

Dipnot-2

“Din kolaylıktır.” Buhari, Îmân: 29; Nesâî, Îmân: 28; Müsned, 5:69.


acz: güçsüzlük (bk. a-c-z)
amel: dinin emirlerini yerine getirme
biçare: çaresiz
bîtarafâne: tarafsız
cevelân: dolaşma
cüz-ü ihtiyarî: insanın elindeki seçim gücü, irade (bk. c-z-e; ḫ-y-r)
dalâlet: hak yoldan sapkınlık inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
dehâlet etmek: sığınmak
eda etmek: yerine getirmek
emr-i küfrî: inkârla ilgili husus (bk. k-f-r)
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
evlâ: daha iyi
galiben: çoğunlukla
hakikat-i hal: işin aslı, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: zarar, eksiklik
harec: zorluk
hilâf-ı iman: imana zıt (bk. e-m-n)
ihtiyar: irade, istek, tercih (bk. ḫ-y-r)
iltibas: karıştırma
istiğfar: Allah’tan bağışlanma dileme (bk. ğ-f-r)
itikad: inanç
ıslah: iyileştirme (bk. ṣ-l-ḥ)
kâfi: yeterli
küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)
kuvve-i müfekkire: düşünme duygusu (bk. f-k-r)
lâakal: en az
merhamet-i İlâhiye: Allah’ın merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
mesâil-i imâniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n)
mezheb-i hak: doğru mezhep (bk. ẕ-h-b; ḥ-ḳ-ḳ)
muhakeme: değerlendirme (bk. ḥ-k-m)
muhalif: zıt
münafi: aykırı
mütezellilâne: kendi kusur ve aczini bilerek
muttali: bilme, bilgiye ulaşma
muvafık: uygun
niyaz: dua, yalvarma
şek: şüphe, tereddüt
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
taakkul: akıl erdirme
tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)
tahayyül-ü küfür: küfrü hayal etme (bk. ḫ-y-l; k-f-r)
tasavvur: zihinde şekillendirme, tasarlama (bk. ṣ-v-r)
tasdik-i aklî: aklen doğrulama (bk. ṣ-d-ḳ)
tazarru: yakarış, dua
tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)
telkinât-ı şeytaniye: şeytanın telkinleri
tetkikat: araştırmalar, incelemeler
tevehhüm: zannetme, kuruntuya kapılma
tevehhüm-ü küfür: küfrü tevehhüm etme; küfür olmadığını kesin bildiği halde, küfürmüş gibi vehimlenme (bk. k-f-r)
vechile: yönüyle
vesvese: şüphe, kuruntu
ye’s: ümitsizlik
yüsr: kolaylık

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Birinci Söz, İkinci Makam, ÜÇÜNCÜ VECİH, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.370

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-birinci-soz/ikinci-makam/371


CUMARTESİ DERSLERİ

CUMARTESİ DERSLERİ
CUMARTESİ DERSLERİ

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ