Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyat’ından Sözler isimli eserinen On Üçüncü Söz’de yer alan kısa bir mektup ele alınmaktadır. Hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli vermek ve KARDEŞ OLMAK konusu ele alınmaktadır.
Ahiretimizi ağlamaktan kurtaran tam bir teselli KARDEŞ OLMAK – Cumartesi Dersleri 13. 7.
Benim kat’î kanaatim gelmiş ki, buraya girmemizin inâyet-i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani, Nurlar tesellileriyle ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir.
Madem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi, birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki, bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için, dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güya canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız.
İşte, şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir kahramanlıkla heyete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve revolver de verilse, hem emir de verilse, biz bu biçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamaya çalışacağımıza, Kur’ân’ın ve imanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik” diyerek bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz.
Dipnot-1
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-2
Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
adavet: düşmanlık âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z) bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız biçare: çaresiz, zavallı cihet: yön Denizli: (bk. bilgiler) eşedd-i istibdat: baskının en şiddetlisi eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi (bk. ẓ-l-m) fitrî: yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r) galip: yenen, üstün gelen gam: sıkıntı, üzüntü
güya: sanki hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ihtar: hatırlatma inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı, lütfu (bk. a-n-y; e-l-h) irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) kat’î: kesin Leyle-i Kadir: Kadir gecesi mağlup: yenilen mahpus: hapsedilmiş olan maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) mavzer: bir cins tüfek mesele-i mühimme: önemli mesele (bk. m-s̱-l) meyusiyet: ümitsizlik
mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k) musibetzede: felakete uğramış nev-i beşer: insanlık, insan türü revolver: tabanca, küçük silah sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) son Harb-i Umumî: İkinci Dünya Savaşı tahribat: yıkımlar, bozmalar tecavüz: saldırma, sataşma uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği (bk. s-l-m) zayi: kayıp zeyl: ilâve, ek
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Asal çarpanlar ve katlar sorusu – ÜNİVERSİTEYE HAZIRLIK MATEMATİK BİR SORU BİR CEVAP
Sorunun videosu için lütfen YouTube kanalına tıklayınız.
SORU: Asal çarpanlar ve katlar sorusu
Anne
Baba
Ahmet
55
65
Emin
33
34
Ayşe
X
50
Yandaki tabloda Ahmet, Emin ve Ayşe’nin ebeveynlerinin yaşları verilmiştir.
Köylü Hüseyin amca Ahmet, Emin ve Ayşe’ye ebeveynlerinden hangisinin yaşının asal çarpanı daha büyükse o kadar ceviz verecektir. Hüseyin amca toplamda 41 ceviz verdiğine göre Ayşe’nin annesi kaç yaşında olabilir?
A) 30 B) 34 C) 38 D) 44 E) 50
Evet arkadaşlar!
Karşımızda bir asal çarpanlar ve katlar sorusu var.
Bir tablo verilmiş.
Tabloda Ahmet, Emin ve Ayşe’nin ebeveyblerinin yani anne babasının yaşları verilmiş.
Sadece Ayşe’nin annesinin yaşı gizlenmiş.
Köylü Hüseyin amca Ahmet, Emin ve Ayşe’ye ebeveynlerinden hangisinin yaşının asal çarpanı daha büyükse o kadar ceviz verecektir.
Hüseyin amca toplamda 41 ceviz verdiğine göre Ayşe’nin annesi kaç yaşında olabilir?
Evet şimdi sorumuzu çözmeye başlayalım arkadaşlar.
Ahmet’in annesinin ve babasının yaşlarını asal çarpanlarına ayırarak ne yapalım, başlayalım.
Şimdi Ahmet’in annesi kaç yaşında?
55 yaşında.
55’i asal çarpanlara ayıralım.
55 = 5 . 11
Babası kaç yaşında?
65 yaşında.
65’i asal çarpanlarına ayıralım.
65 = 5 . 13
Şimdi buradaki asal çarpanlardan hangisi en büyük?
13 en büyük.
Demek ki Ahmet’e ne kadar ceviz verilecek?
Ahmet’e 13 tane ceviz verilecek.
Peki!
Emin’e gelelim.
Emin’in annesi 33 yaşında,
Babası kaç yaşında?
Babası da 34 yaşında.
Şimdi 33’ü asal çarpanlarına ayıralım.
33 = 3 . 11
34’ü asal çarpanlarına ayıralım.
34 = 2 . 17
Şimdi bunlardan en büyüğü hangisi arkadaşlar?
17
Demek ki Emin’ ne kadar verilecek?
17 tane verilecek.
Toplamda kaç taneydi?
41 tane
Hemen denklemimizi kuralım arkadaşlar.
Ahmet’e, Emin’e ve Ayşe’ye arkadaşlar toplamda kaç tane veriliyordu?
41 tane veriliyordu.
Ah + Em + Ay = 41
Ahmet’ kaç tane verdi Hüseyin amca?
13 tane ceviz veriyor.
Emin’e 17 tane veriyor.
Tabi Ayşe’yi bilmiyoruz.
Ayşe’ye de bu kadar versin.
Toplamda 41
13 + 17 + Ay = 41
Peki 13, 17 daha 30
41’den 30 çıkaralım Ayşe kaç tane alıyormuş?
11 tane alıyormuş.
Şimdi Ayşe’nin 11 tane alması için Ayşe’nin annesini veya babasının yaşının asal çarpanlarından birinin ne olması lazım?
11 olması lazım arkadaşlar.
Şıklara bakalım.
30, 34, 38, 44 ve 50’den hangisinin asal çarpanı 11 olabilir?
Evet cevap 44 arkadaşlar.
44’ün 2 çarpı 2 çarpı 11 şeklinde asal çarpanlara ayrıldığını düşünürsek burada ne var 11 var.
44 = 2 . 2 . 11
Demek ki Ayşe’nin arkadaşlar annesi kaç yaşında olabilirmiş?
44 yaşında olabilirmiş.
Evet arkadaşlar iyi günler diliyoruz.
NOT:
İnsanoğluna verilen verilerden yola çıkarak verilmeyen verileri bulma kabiliyeti / yeteneği verilmiştir.
Hz. Det bästa exemplet på Jesu ankomst (frid vare med honom) till världen utan en far ges i denna vers. Eftersom Hz. Adam (frid vare med honom) skapades också utan en far.
Inför Gud är Jesus till sin natur att likna vid Adam. Han skapade honom av jord och sade till honom – ‘Var!’ och han är. Al ‘Imran – ‘Imrans ätt – 3-59
Indeed, the example of Jesus in the sight of Allah is like that of Adam. He created him from dust, then said to him, “Be!” And he was!
— Dr. Mustafa Khattab, the Clear Quran
Indeed, the likeness of Jesus with Allaha is as the likeness of Adam: He created him from dust, then said to him, “Be,” and so he is.
— Fadel Soliman, Bridges’ translation
Indeed, the example of Jesus to Allāh1 is like that of Adam. He created him from dust; then He said to him, “Be,” and he was.
— Saheeh International
With Allah, the example of the creation of Jesus (peace be upon him) is like the creation of Adam, who was born from dust without a father or mother. Allah simply said to him: Become a man. And he became as Allah willed. How do you then assume that Jesus is a god on the basis that he has no father when you accept that Adam is human despite his having no father or mother?
— Abridged Explanation of the Quran
Surely, the case of ‘Isa, in the sight of Allah, is like the case of ‘Adam. He created him from dust, then said to him, ‘Be”, and he came to be.
— Maarif-ul-Quran
Surely, the case of ‘Īsā , in the sight of Allah, is like the case of ’Edam . He created him from dust, then He said to him, “Be”, and he came to be.
— Mufti Taqi Usmani
Surely the likeness of Isa (Jesus) in the Providence of Allah is as the likeness of Adam. He Allah) created him of dust, thereafter He said to him, “Be!” so he is (i.e., he was).
— Dr. Ghali
In God’s eyes Jesus is just like Adam: He created him from dust, said to him, ‘Be’, and he was.
— Abdul Haleem
Surely, in the sight of Allah, the similitude of the creation of Jesus is as the creation of Adam whom He created out of dust, and then said: ‘Be’, and he was.1
— Tafheem-ul-Quran – Abul Ala Maududi
Inna mathala AAeesa AAinda Allahikamathali adama khalaqahu min turabin thumma qalalahu kun fayakoon
— Transliteration
Lo! the likeness of Jesus with Allah is as the likeness of Adam. He created him of dust, then He said unto him: Be! and he is.
— English Translation (Pickthall)
The similitude of Jesus before Allah is as that of Adam; He created him from dust, then said to him: “Be”. And he was.
— English Translation (Yusuf Ali)
The similitude of Jesus before Allah is like that of Adam; He created him from dust, then said to him, “Be,” and he was.
— Ruwwad Center
Jesus’ case with Allah (God) was the same as Adam’s: He created him from dust; then told him: ‘Be!” and he was.
— Dr. T. B. Irving
Verily, the likeness of ‘Îsâ (Jesus) before Allâh is the likeness of Adam. He created him from dust, then (He) said to him: “Be!” – and he was.
— Muhammad Taqi-ud-Din al-Hilali & Muhammad Muhsin Khan
Allah’ın katında İsa’nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra ol demesiyle olmuş olan Adem’in durumu gibidir.
— Turkish Translation(Diyanet)
Jesus in the sight of God is like Adam. He created him from dust; then said to him, ‘Be!’ and he was.
Hz. The best example of the coming of Jesus (peace be upon him) to the world without a father is given in this verse. Because Hz. Adam (peace be upon him) was also created without a father.
The similitude of Jesus before Allah is as that of Adam; He created him from dust, then said to him: “Be”. And he was. The Family Of Imran, 3/59, (ENGLISH) QURAN BY A. YUSUF ALİ
Indeed, the example of Jesus in the sight of Allah is like that of Adam. He created him from dust, then said to him, “Be!” And he was!
— Dr. Mustafa Khattab, the Clear Quran
Indeed, the likeness of Jesus with Allaha is as the likeness of Adam: He created him from dust, then said to him, “Be,” and so he is.
— Fadel Soliman, Bridges’ translation
Indeed, the example of Jesus to Allāh1 is like that of Adam. He created him from dust; then He said to him, “Be,” and he was.
— Saheeh International
With Allah, the example of the creation of Jesus (peace be upon him) is like the creation of Adam, who was born from dust without a father or mother. Allah simply said to him: Become a man. And he became as Allah willed. How do you then assume that Jesus is a god on the basis that he has no father when you accept that Adam is human despite his having no father or mother?
— Abridged Explanation of the Quran
Surely, the case of ‘Isa, in the sight of Allah, is like the case of ‘Adam. He created him from dust, then said to him, ‘Be”, and he came to be.
— Maarif-ul-Quran
Surely, the case of ‘Īsā , in the sight of Allah, is like the case of ’Edam . He created him from dust, then He said to him, “Be”, and he came to be.
— Mufti Taqi Usmani
Surely the likeness of Isa (Jesus) in the Providence of Allah is as the likeness of Adam. He Allah) created him of dust, thereafter He said to him, “Be!” so he is (i.e., he was).
— Dr. Ghali
In God’s eyes Jesus is just like Adam: He created him from dust, said to him, ‘Be’, and he was.
— Abdul Haleem
Surely, in the sight of Allah, the similitude of the creation of Jesus is as the creation of Adam whom He created out of dust, and then said: ‘Be’, and he was.1
— Tafheem-ul-Quran – Abul Ala Maududi
Inna mathala AAeesa AAinda Allahikamathali adama khalaqahu min turabin thumma qalalahu kun fayakoon
— Transliteration
Lo! the likeness of Jesus with Allah is as the likeness of Adam. He created him of dust, then He said unto him: Be! and he is.
— English Translation (Pickthall)
The similitude of Jesus before Allah is as that of Adam; He created him from dust, then said to him: “Be”. And he was.
— English Translation (Yusuf Ali)
The similitude of Jesus before Allah is like that of Adam; He created him from dust, then said to him, “Be,” and he was.
— Ruwwad Center
Jesus’ case with Allah (God) was the same as Adam’s: He created him from dust; then told him: ‘Be!” and he was.
— Dr. T. B. Irving
Verily, the likeness of ‘Îsâ (Jesus) before Allâh is the likeness of Adam. He created him from dust, then (He) said to him: “Be!” – and he was.
— Muhammad Taqi-ud-Din al-Hilali & Muhammad Muhsin Khan
Allah’ın katında İsa’nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra ol demesiyle olmuş olan Adem’in durumu gibidir.
— Turkish Translation(Diyanet)
Jesus in the sight of God is like Adam. He created him from dust; then said to him, ‘Be!’ and he was.
Hz. İsa (A.S.)’ın babasız dünyaya gelişine en güzel örnek bu ayette verilmektedir. Çünkü Hz. Adem (A.S.)’da babasız yaratılmıştır.
Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi. O da hemen oluverdi. ﴾59﴿ Âl-i İmrân Sûresi, 3/59
Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi. O da hemen oluverdi. ﴾59﴿
Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi. O da hemen oluverdi. ﴾59﴿
Tefsir
Hz. Îsâ’nın babasız olarak dünyaya gelmesi, Hıristiyanlığın teolojik esaslarını etkileyen ve mensupları arasında asırlar boyu şiddetli tartışmalara yol açan bir olay olma özelliğini korumuştur. Sûrenin nüzûl sebebi açıklanırken belirtildiği üzere, Necran heyetiyle Hz. Peygamber arasında hıristiyanların inanç esasları konusunda bir tartışma cereyan etmiş, bu tartışma sırasında heyettekilerden kimi Hz. Îsâ’dan “Tanrı’nın oğlu” kimi de “üçün üçüncüsü” şeklinde söz etmişlerdi. İşte bu heyete okunan ve hıristiyanların inançlarındaki yanlışlıkları ortaya koyup bu konulardaki gerçekleri haber veren yukarıdaki âyet-i kerîmelerden sonra burada, Hz. Îsâ’nın bir insan olduğuna ve ilâhî iradenin bu yönde olduğu bilindikten sonra onun babasız dünyaya gelmesinin yadırganacak bir husus olmaktan çıkması gerektiğine, Hz. Âdem örneğine değinilerek dikkat çekilmektedir.
İslâm âlimleri bu âyeti açıklarken, mümin kişi için Hz. Îsâ’nın bu şekilde dünyaya gelmiş olduğunu kabullenmede bir sorun bulunmadığını belirtip başlıca iki hususa işaret ederler: a) Bu, “mümkinât”tandır; yani meydana gelmesi aklen imkânsız denebilecek bir husus değildir. Yüce Allah da bütün mümkinâta kadirdir. Peygamber’in haber verdiği bir hususta müminin tereddüdü olmaz. b) Âyet-i kerîmede işaret edildiği üzere Hz. Âdem’in anasız ve babasız meydana gelmesi kabul edildiğinde, Hz. Îsâ’nın da babasız dünyaya gelmesi kolaylıkla kabul edilir (Râzî, VIII, 48). Âdem’in ana-baba olmadan yaratılmış bulunduğu, hıristiyanlar da dahil insanlığın büyük çoğunluğunca kabul edilen bir gerçektir.
Âyetin başında ve sonunda Allah’ın bir şeyin olmasını murat etmesi halinde hemen meydana geliverdiği ve O’nun kudretini engelleyecek hiçbir güç bulunmadığı noktasında iki olay arasındaki benzerliğe değinilmiş, âyetin ortasında ayrıca Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığı belirtilmiştir.
Bunun yanı sıra bazı müfessirler âyeti yorumlarken, Hz. Îsâ’nın babasız dünyaya gelmesi olayını felsefî yönden ve pozitif bilim açısından da izah etmeye çalışmışlardır (bk. Râzî, VIII, 48-49; Reşîd Rızâ, III, 308-310; Elmalılı, II, 1121-1128).
Ancak açıklamaların bir kısmı, bu konularda pozitif bilim terimleriyle söz söyleyenlerin arttığı bir ortamda zihinlerde meydana gelen tereddütleri giderme ve inkârcıların fikirlerindeki çelişkileri ortaya koyan imkân dahilindeki tasavvurları gösterme (meselâ bk. Elmalılı, II, 1126, 1128) veya bilimin ışığında bu ilâhî mûcizeyi evrenin düzenindeki kanunlara yaklaştırarak açıklamaya çalışma (meselâ bk. Reşîd Rızâ, III, 109) amacı taşımaktadır. Fakat kanaatimizce Hz. Îsâ’nın babasız dünyaya gelmiş olmasını izah için bu tür delillere başvurmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü bu âyet-i kerîme Hz. Îsâ’nın yaratılışının diğer insanların yaratılış biçiminden farklı olduğuna, Hz. Âdem’i anasız-babasız (topraktan) yaratmaya kadir olan yüce Allah’ın bir başkasını babasız yaratmaya evleviyetle kadir olduğuna, bunun için de sadece “ol” buyruğunun yeterli bulunduğuna dikkat çekerek, başka bir izah aramaya gerek olmadığını ortaya koymuş olmaktadır. Öte yandan söz konusu açıklamaların bir kısmını Meryem sûresinin 17-21. âyetleri ile bağdaştırmak mümkün değildir.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Meryem sûresinin 21. âyetinde belirtildiği üzere ilâhî irade Hz. Îsâ’nın insanlık için bir delil, bir mûcize (âyet) kılınmasını ve babasız olarak dünyaya gelmesini murat etmiştir. Bunun nasıl gerçekleşebileceğini hayret ve –çevresinden gelecek ithamlar sebebiyle– endişe içinde soran ilk kişi de Hz. Meryem olmuştur. Bu soruya verilen cevapta ise, bunun Allah için çok kolay olduğu (Meryem 19/21), yüce Allah’ın dilediğini yarattığı (Âl-i İmrân 3/47) ve bir sonucun meydana gelmesi için “ol” buyurmasının yeterli olduğu belirtilmiş (Âl-i İmrân 3/47, 59) başka açıklama yapılmamıştır. Bu konuda bilgi veren Âl-i İmrân sûresindeki âyetler kümesinin sonunda (60. âyet), “Gerçek rabbinden gelendir, öyleyse kuşkulananlardan olma” buyurularak Resûlullah’ın şahsında bütün müminlerden yüce Allah’tan gelen bilgiye mutlak teslimiyet içinde inanmaları istenmiş, Meryem sûresindeki âyetler kümesinin sonunda da (19/34-35) bu konuda şüpheci davrananlar kınanmış, ayrıca Allah’ın çocuk edinebileceği fikri şiddetle reddedilerek O’nun hükmettiği sonucun sadece “ol” buyruğuna bağlı olduğu tekrar hatırlatılmıştır.
Bu âyet ile 7. âyet arasında bağ kurarak, Hz. Îsâ’nın yaratılışı konusunu yorumlayan Elmalılı’nın bu açıklamalarını şöyle özetlemek mümkündür: Sûrenin başında akıl sahiplerine ve ilimde derinleşmiş kişilere anlatıldığı üzere hak olan vâkıalar ve onları ifade eden âyetler muhkemât ve müteşâbihat şeklinde iki kısma ayrılır. Muhkemât hem duyu organlarıyla hem aklen hiçbir tereddüt duyulmaksızın alınırlar ve onlar kendi kendilerini izah ederler. Müteşâbihat da şüpheye düşmeksizin alınırlar, fakat bunlar kendi kendilerini izah edemezler. Sadece kendilerine uygun muhkem bir misale veya bir kanuna döndürülerek izah ve te’vil olunurlar. Gerçek misali bulunmadıkça yapılan te’viller yanlış olur, yalan olur, aldanmak, aldatmak ve gerçeği tahrif olur. Hz. Îsâ vâkıasına gelince: 1. Hz. Îsâ’nın zâtı, yani böyle bir “beşer”in var olduğu ve yaşamış bulunduğu muhkem bir husustur. Beşikteki çocukluk döneminden yetişkinlik çağına kadar pek çok insan özellikle İsrâiloğulları onu görmüş, onunla konuşmuş, kimi sevmiş, kimi sevmemiş, ama sevsin-sevmesin hepsi yalanlanamayacak bir ifade birliği içinde bu “insan”ın yaşadığına tanıklık etmişlerdir. 2. Hz. Îsâ’nın “İbn Meryem” olduğu, yani Hz. Meryem’den doğduğu da muhkem bir husustur. Tabii ki bu birincisi ile aynı türden bir müşahede değildir. Fakat kabul edilegelen âdetler çerçevesinde herhangi bir şahsın annesinden doğmasına ilişkin bilgiyi sağlayan delil ne ise bu Hz. Îsâ için de böyledir. 3. Hz. Meryem’in bir erkekle cinsel ilişkide bulunmaksızın Hz. Îsâ’nın onun rahminde yaratılmış olması ise, gerçekte imkân dışı sayılamayacak fakat örnekleri görülmediğinden istisnaî, yadırganabilen ve münferit bir olaydır, bu sebeple müteşâbih bir vâkıadır. İşte bu âyet-i kerîmede bu olay, akıl sahiplerinin nazarında kesin olarak sabit bulunan muhkem bir örneğe, aslî bir maddeye, ezel ve ebedde doğruluğu kuşku götürmez bir kanuna bağlanarak gerçek te’vili gösterilmiştir. Dolayısıyla Îsâ insanlığın atası Âdem’e diğer âdemoğullarından daha fazla benzerlik taşıyıp dururken “böyle insan olmaz, olamaz” diye inkâr etmek veya ezelden ebede hiçbir benzeri bulunma ihtimali olmayan mutlak irade ve güç sahibi Allah Teâlâ’ya benzetmeye kalkıp çelişkilere düşmek yahut seviyesiz örneklere bağlayarak iftira yoluna sapmak için hiçbir bilimsel zorunluluk yoktur (II, 1121-1125).
Âyet-i kerîmede “ol” emrinden sonraki merhale için geçmiş zaman fiili kullanılmayıp geniş zaman fiilinin kullanılması Âdem’in oluşum şeklinin göz önüne getirilmesi içindir. Bu gibi durumlarda (meselâ Fâtır 35/9) muzâri fiiline başka türlü mâna verilmesi isabetli olmaz (İbn Âşûr, III, 264). Bu sebeple meâlinde âyete “Sonra ona ‘ol’ dedi ve oluverdi” şeklinde mâna verilmiştir.
Hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikat: BARIŞMAK – Cumartesi Dersleri 13. 6.
https://dersdunyasi.net/ olarak düzenlediğimiz Cumartesi Derslerinde bu hafta: “Hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikat: BARIŞMAK” konusu işleniyor. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Üçüncü Söz’de barışmak ile ilgili bir mektup ele alınmaktadır.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikat: BARIŞMAK – Cumartesi Dersleri 13. 6.
Size hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek, kalbime ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ, birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika
Dipnot-1
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-2
“Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-3
Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi; sonsuza kadar sürekli üzerinize olsun.
âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) biçare: çaresiz dahilde: içeride defter-i hasenat: sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter (bk. ḥ-s-n) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hariçte: dışarıda hususan: özellikle
ihtar: hatırlatma inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı (bk. a-n-y; e-l-h) kâfi: yeterli lillâh: Allah için mâdum: yok, ölü mahpus: hapsedilmiş olan mahrumiyet: yoksunluk medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane meyusiyet: ümitsizlik
mezkûr: sözü geçen minnet: başa kakma musibetzede: felâkete uğrayan nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) sadaka-i mâneviye: belaları def edecek mânevî sadaka (bk. a-n-y) sadakat: bağlılık, sebat (bk. ṣ-d-ḳ) şefkatkârâne: şefkatli bir şekilde (bk. ş-f-ḳ) şekva: şikayet zarfında: içinde ziyadeleşmek: fazlalaşmak
intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da, Kur’ân’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.1
Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez.2 O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı. O kàtil ise, o kaza-i İlâhiyeye vasıta olmuş.
Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki, “üç günden fazla bir mü’min diğer bir mü’mine küsmemek”3 İslâmiyet emrediyor.
Eğer o katl bir adavetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz’î musibet büyük olur, devam eder.
Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır, kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler; elbette mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye, hem Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim beraatimize bir sebep olup, hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında “Maşaallah, bârekâllah” dedirttiler ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler.
Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü’min, küçük ve cüz’î bir hata veya menfaatle yüzer zararı ehl-i imana vermez. Eğer hata etse, verse, çabuk tevbe etmek lâzımdır.
Dipnot-1
bk. Nisâ Sûresi, 4:128; Hucurât Sûresi, 49:9.
Dipnot-2
bk. Nahl Sûresi, 16:61; Münâfikûn Sûresi, 63:11.
Dipnot-3
bk. Müslim, Birr: 25.
adavet: düşmanlık bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k) bedel: karşılık bilhassa: özellikle cüz’î: küçük (bk. c-z-e) Denizli: (bk. bilgiler) ecel: ölüm vakti ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) elzem: çok gerekli fitne: bozgunculuk, ara bozma garaz: kötü kasıt hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) iktiza: gerektirme istirahat-i şahsiye ve umumiye: şahsın ve toplumun rahatı
kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kàtil: öldüren katl: öldürme kazâ: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y) kaza-i İlâhiye: Allah’ın emrinin, takdirinin yerine gelmesi (bk. ḳ-ḍ-y; e-l-h) mabeyn: ara mahpus: hapsedilmiş olan
maktul: öldürülen maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) münafık: iki yüzlü, olduğundan farklı görünen musalâha etmek: barışmak (bk. ṣ-l-ḥ) sulh: barış (bk. ṣ-l-ḥ) teneffüs: nefes alma, rahatlama tevbe etmek: pişmanlık duyup bağışlanma dilemek uhuvvet: kardeşlik ziyade: fazla, çok
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Svenska – Turkiska – İsveççe – Türkçe – språk studie – dil çalışması – Människan och Universum 1 – İnsan ve Kainat – Första Kapitlet – Birinci Mebhas – Första Punkten – Birinci Nokta
Förnekelse upphäver det förhållandet. I den frånkopplingen förblir Herrens konst dold.
İnkar, bu ilişkiyi iptal eder. Bu kopuklukta Rab’bin sanatı gizli kalır.
Hennes värde blir då endast det av en materia.
Onun değeri o zaman yalnızca bir maddenin değeri olur.
Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur.
Dess värde är endast i termer av materia.
Değeri sadece madde bakımındandır.
Och eftersom detta tillstånd endast är av ett flyktigt, övergående, tillfälligt djurliv är dess värde ingenting.
Ve bu koşul, yalnızca geçici, geçici, geçici bir hayvan yaşamına ait olduğundan, değeri hiçbir şey değildir.
Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.
fâniye: gelip geçici zâile: geçip giden muvakkat: geçici hayat-ı hayvanî: hayvanî hayat
Materia, å andra sidan, har inget värde, eftersom det är både ett dödligt, ett dött och ett tillfälligt djurliv.
Maddenin ise hiçbir değeri yoktur, çünkü hem ölümlü, hem ölü, hem de geçici bir hayvan yaşamıdır.
Vi ska förklara detta mysterium genom en jämförelse.
Bu gizemi bir karşılaştırma ile açıklayacağız.
Bu sırrı bir temsille beyan edeceğiz.
sır: gizem, gizli gerçek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji beyan: açıklama
Vi kommer att förklara denna hemlighet med en representation.
Bu sırrı bir temsille açıklayacağız.
Till exempel: bland människans konst är värdet av det material som används och konstverket helt annorlunda.
Örneğin: İnsan sanatı arasında kullanılan malzeme ile sanat eserinin değeri birbirinden tamamen farklıdır.
Meselâ, insanların san’atları içinde, nasıl ki maddenin kıymetiyle san’atın kıymeti ayrı ayrıdır.
Till exempel i människors konst, precis som materiens värde och konstens värde är åtskilda.
Örneğin insan sanatında, tıpkı maddenin değeri ile sanatın değeri birbirinden ayrı olduğu gibi.
Ibland är de jämlika, ibland är materialet mer värdefullt och ibland händer det att man i material värt fem kurush som järn finna konst värt fem lira.
Bazen eşittir, bazen malzeme daha değerlidir ve bazen de demir gibi beş kuruşluk bir malzemede beş liralık sanat bulursunuz.
Bazan müsavi, bazan madde daha kıymettar; bazan oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor.
müsavi: eşit kıymettar: değerli
Ibland är det lika, ibland är materia mer värdefullt; Ibland finns det en konst på fem lira i ett föremål som ett fem centsjärn.
Bazen eşittir, bazen madde daha değerlidir; Bazen beş kuruşluk demir gibi bir eşyada beş liralık bir sanat vardır.
Ibland kan också ett antikt konstverk vara värt en miljon medan materialet det består av inte ens är värt fem kurush.
Bazen bir antika eser de bir milyon değerinde olabilirken, yapıldığı malzeme beş kuruş bile değil.
Belki, bazan, antika olan bir san’at bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor.
Ibland kanske en antik konst är värd en miljon, men föremålet är inte värt fem öre.
Bazen bir antika sanat bir milyon değerinde olabilir, ancak nesne beş kuruş değerinde değildir.
Om ett sådant konstverk tas till antikmarknaden och tillskrivs en briljant och skicklig konstnär från förr och presenteras med att nämna konstnären och konstverket, så kan det säljas för en miljon liras.
Böyle bir eser antikacıya götürülür ve geçmişin parlak ve maharetli bir sanatçısına atfedilir ve sanatçının adı ve eseriyle birlikte sunulursa bir milyon liraya satılabilir.
İşte, öyle antika bir san’at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san’atkârına nisbet ederek, o san’atkârı yad etmekle ve o san’atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır.
hârika-pîşe: olağanüstü işler yapan hünerver: becerikli nisbet etmek: bağ kurmak
yad etmek: anmak teşhir edilme: sergilenme
Här skulle en sådan antik konst säljas för ett miljonpris om man gick till antikhandlarens basar och ställdes ut med den konsten och tillskrev den en mycket gammal och begåvad hantverkare som gjorde extraordinära verk.
Burada antikacıların çarşısına gidip o sanatı sergileseniz ve onu olağanüstü işler yapan çok eski ve yetenekli bir ustaya atfetseniz, böyle bir antika sanat bir milyon fıyata satardı.
Om den däremot tas till skrothandlaren kommer det enda priset man får vara de fem kurush som järnet är värt.
Ancak hurdacıya götürülürse, alacağınız tek fiyat demirin beş kuruş değeri olacaktır.
Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.
baha: kıymet, değer, fıyat
Går du på grovsmedsbasaren kan den köpas till priset av ett femcentsjärn.
Demirciler çarşısına giderseniz, beş kuruş demir fiyatına satın alınabilir.
Människan är således ett sådant antikt konstverk av Gud den Allsmäktige.
Dolayısıyla insan, Yüce Allah’ın çok eski bir sanat eseridir.
İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san’atıdır.
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah
Människan är en sådan antik konst av Allah den Allsmäktige.
İnsan, Yüce Allah’ın çok eski bir sanatıdır.
Genom Hans makt är människan det mest subtila och eleganta mirakel som Han skapat för att manifestera alla Sina Namn och deras inskription i form av ett minityrexemplar av universum.
İnsan, O’nun kudretiyle, O’nun bütün isimlerini ve onların yazıtlarını evrenin minyatür bir örneği şeklinde tecelli etmek için yarattığı en ince ve zarif mucizedir.
Ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.
nazik: ince, zarif nâzenin: ince, nazik, nazlı mu’cize-i kudret: Allah’ın sonsuz kudretiyle bir mu’cize eseri olarak yarattığı şey
esmâ: isimler cilve: yansıma mazhar: yansıma ve görünme yeri medar: eksen, vesile
kâinat: evren, yaratılmış herşey misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek
Och det är maktens mest eleganta och milda mirakel; Han skapade människan med reflektion av alla hennes namn och som ett medel att brodera och ett reducerat exempel för universum.
Ve bu, gücün en zarif ve nazik mucizesidir; İnsanı, tüm isimlerinin yansımasıyla, işleme aracı ve evren için küçültülmüş bir örnek olarak yarattı.
Om människans väsen fylls med trons ljus kan alla dessa betydelsfulla inskriptioner läsas av henne.
İnsanın varlığı iman nuru ile dolmuşsa, bütün bu önemli yazıtlar onun tarafından okunabilir.
Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur.
nur-u iman: iman nuru, aydınlığı mânidar: anlamlı
Om trons ljus kommer in i dig läses alla meningsfulla broderier på det med det ljuset.
İçine iman nuru girerse, üzerindeki bütün manalı nakışlar o nurla okunur.
Som en troende läser hon dem medvetet och genom denna anslutning får hon andra att läsa dem.
Bir mümin olarak bunları bilinçli olarak okur ve bu bağlantıyla başkalarının okumasını sağlar.
O mü’min, şuurla okur ve o intisapla okutur.
mü’min: iman etmiş, inanmış şuur: bilinç, idrak, anlayış intisap: bağlanma
Den troende läser medvetet och får det att läsa med entusiasm.
Mümin bilinçli olarak okur ve şevkle okutur.
Människan som ett av Gud skapat konstverk blir därmed uppenbar genom uttryck som, “Jag är den Allhärlige Skaparens värk och skapelse. Jag manifesterar Hans barmhärtighet och frikostighet.”
İnsan, Allah’ın yarattığı bir sanat eseri olarak, “Ben, Yüce Yaratıcı’nın eseri ve eseriyim. Ben O’nun rahmetini ve lütfunu ortaya koyuyorum.
Yani, “Sâni-i Zülcelâlin masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi mânâlarla, insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder.
Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah
mazhar: yansıma ve görünme yeri san’at-ı Rabbâniye: Allah’ın san’atı tezahür: görünme, ortaya çıkma
Det vill säga med betydelser som “Jag är den Allsmäktiges konst, jag är hans skapelse, jag är mottagaren av hans barmhärtighet och nåd”, manifesterar Herrens konst i människan.
Yani “Ben Yüce Allah’ın sanatıyım, O’nun yarattıklarındanım, O’nun rahmet ve ihsanına sahibim” gibi anlamlarla Rabbin sanatı insanda tecelli eder.
Det är alltså tron, vilken består i att förena sig med Skaparen, som uppenbarar människan som ett konstverk.
Bu nedenle insanı bir sanat eseri olarak ortaya çıkaran, Yaradan ile birleşmeyi içeren inançtır.
Demek, Sâniine intisaptan ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder.
Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah intisap: bağlanma âsâr-ı san’at: san’at eserleri izhar: gösterme
Det vill säga, tron, som består av intimitet med Skaparen, avslöjar alla konstverk i människan.
Yani Yaradan ile yakınlıktan oluşan iman, insandaki tüm sanat eserlerini ortaya çıkarır.
Människans värde består i att vara ett av Gud skapat konstverk och i kraft av att vara en spegling av den Ädla Enheten.
İnsanın değeri, Allah’ın yarattığı bir sanat eseri olması ve Yüce Birliğin bir yansıması olması nedeniyledir.
İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniyeye göre olur; ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır.
san’at-ı Rabbâniye: Allah’ın san’atı
âyine-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herkes Ona muhtaç olan Allah’ın eserlerini gösteren ayna
Människans värde är enligt den gudomliga konsten; och för att det är en spegel som visar Allah, vem behöver ingenting.
İnsanın değeri ilahi sanata göredir; ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah’ı gösteren bir ayna olduğu için.
I detta avseende blir den obetydliga människan Guds adressat och Upprätthållarens gäst värdig Paradiset och överlägsen alla andra skapelser.
Bu bakımdan önemsiz insan, Allah’ın muhatabı ve Rabbinin misafiri olur, Cennete lâyık ve bütün mahlûkatlardan üstün olur.
O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.
misafir-i Rabbânî: Allah’ın misafiri muhatab-ı İlâhî: Allah’a muhatap olan
I så fall blir denna obetydliga person en gudomlig samtalspartner framför alla varelser och en gäst värdig Paradiset.
Bu durumda bu önemsiz kişi, tüm varlıkların önünde ilahi bir muhatap ve Cennete layık bir misafir olur.
Skulle emellertid förnekande, som är ett brott av anslutningen, drabba människans väsen försänks alla dessa betydelsefulla inskriptioner av Gudomliga Namn ner i mörker och blir oläsliga.
Ancak, bir bağın kopması olan inkar, insanın özüne isabet ederse, bütün bu önemli İlâhi İsimler kitabeleri karanlığa gömülür ve okunmaz hale gelir.
Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz.
nukuş-u esmâ-i İlâhiye: Allah’ın güzel isimlerinin nakışları
Om hädelsen, som består i att bryta hans band, kommer in i en person, då faller de meningsfulla broderierna av alla dessa namn på Allah i mörker och kan inte läsas.
Bağını koparmak olan küfür insana girerse, Allah’ın bütün bu isimlerinin manalı işlemeleri karanlığa düşer ve okunamaz.
För om Skaparen glöms bort kommer de andliga sidorna av Honom inte att begripas utan kommer att falla.
Çünkü Yaradan unutulursa, O’nun manevi yönleri anlaşılmaz, düşer.
Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah müteveccih: yönelik cihet: yön
För om Konstnären glöms bort är de andliga aspekterna gentemot Konstnären också obegripliga och faller nästan upp och ner.
Çünkü Sanatçı unutulursa Sanatçıya yönelik manevi yönler de anlaşılmaz ve adeta alt üst olur.
De flesta av dessa betydelsefulla sublima konstverk och upphöjda inskriptioner kommer att döljas.
Bu önemli ulvi sanat eserlerinin ve kabartma kitabelerin çoğu gizlenecektir.
O mânidar âli san’atların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir.
mânidar: anlamlı âli: yüce
De flesta av dessa meningsfulla sublima konster och andligt sublima broderier kommer att döljas.
Bu manalı ulvi sanatların ve manevî ulvi nakışların çoğu gizlenecektir.
Återstoden, och en stor del av det som kan ses med ögat, kommer att tillskrivas obetydliga saker, som naturen och slumpen, och slutligen helt att förlora sitt värde.
Geri kalan ve gözle görülenlerin büyük bir kısmı tabiat ve tesadüf gibi önemsiz şeylere atfedilecek ve sonunda tamamen değerini kaybedecektir.
Bâki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder.
Den återstående och synliga delen, å andra sidan, ges till vidriga orsaker, natur och tillfälligheter, och sjunker så småningom.
Geriye kalan ve görünen kısım ise aşağılık sebeplere, tabiata ve tesadüflere verilir ve yavaş yavaş batar.
De briljantslipade diamanterna blir matta bitar av glas.
Zekice kesilmiş elmaslar donuk cam parçaları haline gelir.
Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar.
Medan var och en är en ljus diamant, blir de en tömd flaska.
Her biri parlak birer elmas iken, boş bir şişeye dönüşüyorlar.
Människans betydelse ses bara från hennes djuriska, fysiska existens.
İnsanın önemi, yalnızca hayvani, fiziksel varlığından anlaşılır.
Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar.
madde-i hayvaniye: hayvanî madde
Dess betydelse ser bara på djurets material.
Anlamı sadece hayvanın malzemesine bakar.
Som sagt är syftet och frukten av hennes fysiska existens endast att genomgå ett kort liv som det mest oförmögna, behövande och sörjande av djur.
Bununla birlikte, fiziksel varlığının amacı ve meyvesi, hayvanların en çaresiz, muhtaç ve kederlisi olarak kısa bir ömür geçirmekten başka bir şey değildir.
Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir.
cüz’î: az hayvânât: hayvanlar âciz: güçsüz
Ändamålet och frukten av materien är, som vi har sagt, att bara leva ett litet liv på ett kort liv, när det är det svagaste, mest behövande och sorgligaste av djuren.
Maddenin maksadı ve meyvesi, dediğimiz gibi, hayvanların en zayıfı, en muhtaçı, en hüzünlü olduğu kısacık ömürde azıcık bir hayat yaşamaktır.
För att sedan sönderfalla och förgås.
Daha sonra parçalanmak ve yok olmak.
Sonra tefessüh eder, gider.
tefessüh: bozulma, kokuşma
Sedan andas han ut och går.
Sonra nefes verir ve gider.
Se hur förnekande förstör den mänskliga naturen och förvandlar diamant till kol.
İnkarın insan doğasını nasıl yok ettiğini ve elması nasıl kömüre çevirdiğini görün.
İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder.
mahiyet-i insaniye: insana ait temel özellikler, insanın içyapısı kalb etmek: dönüştürmek
Det är så otro förstör den mänskliga naturen och förvandlar den till kol från diamanter.
İşte inançsızlık insan doğasını böyle bozar ve elmastan karbona dönüştürür.
RESURSER
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Bediüzzaman Said Nursi, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Människan och Universum, Det tjugotredje ordet, Bediuzzaman Said Nursi, Rejhan Publication, Översättning: Thomas Keresturi, Tryckort: Imak Ofset Yenibosna / Istanbul, Februari, 2013.
Cumartesi Derslerinde bu hafta Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler isimli eserinden On Üçüncü Sözün İkinci Makamı “Hapis musibetine düşenlere ve onlara nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselli” konulu mektup işlenmektedir.
Hapis musibetine düşenlere ve onlara nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselli – On Üçüncü Söz İkinci Makam – Cumartesi Dersleri 13. 5.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Cumartesi Dersleri 13. 5.
On Üçüncü Söz İkinci Makam
Hapis musibetine düşenlere ve onlara nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselli
Hapis musibetine düşenlere ve onlara merhametkârâne, sadakatle, hariçten gelen erzaklarına nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi Üç Noktada beyan edeceğim.
Birinci nokta:
Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir. Ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen bâki saatlere çevirebilir. Ve beş on sene ceza ile, milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.
İşte, ehl-i iman için bu pek büyük ve çok kıymettar kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zaten hapis çok günahlara mânidir, meydan vermiyor.
İkinci nokta:
Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i elem dahi lezzettir. Evet, herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip “Eyvah” der. Ve geçmiş musibetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir mânevî lezzet hisseder ki, “Elhamdülillâh, şükür, o belâ sevabını bıraktı, gitti” der, ferahla teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir mânevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bilâkis, elem bırakır.
Madem hakikat budur. Ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleriyle beraber mâdum ve yok olmuş; ve gelecek belâ günleri, şimdi mâdum ve yoktur. Ve yoktan elem yok ve mâdumdan elem gelmez. Meselâ, birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece divaneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri—ki hiç
Dipnot-2
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-3
Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z) bâki: ölümsüz, devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) beyan: açıklama (bk. b-y-n) bilâkis: aksine, tersine cihet: yön divanelik: delilik, akılsızlık ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) elem: acı, keder, sıkıntı elem-i mânevî: mânevî elem, acı (bk. a-n-y) elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur” (bk. ḥ-m-d; e-l-h)
erzak: rızıklar, yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ) fâni: ölümlü, gelip geçici (bk. f-n-y) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haps-i ebedî: sonsuz bir hapis (bk. e-b-d) hariçten: dışarıdan istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak kıymettar: kıymetli, değerli mâdum: yok mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) merhametkârâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m) musibet: belâ, felaket, dert mütemadiyen: sürekli olarak
muvakkat: geçici nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) sadakat: bağlılık, sebat (bk. ṣ-d-ḳ) safa: zevk, keyif şerâit: şartlar sıddık: çok doğru (bk. ṣ-d-ḳ) tahassür: özlem, hasret çekme tahattur: hatırlama teessüf: eseflenme, üzülme teneffüs: nefes alma, nefeslenme zevâl: geçip gitme (bk. z-v-l) zevâl-i elem: acı ve kederin sona ermesi (bk. z-v-l) zevâl-i lezzet: lezzetin sona ermesi (bk. z-v-l)
ve mâdum ve yok olmuşlar—şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah’tan şekvâ etmek gibi “Of, of” etmek divaneliktir. Eğer sağa sola, yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir; sıkıntı ondan bire iner. Hattâ, şekvâ olmasın, ben bu üçüncü medrese-i Yusufiyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve mânevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hususan Nurun hizmetinden mahrumiyetimden gelen meyusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet-i İlâhiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden razı oldum. “Çünkü benim gibi kabir kapısında bir biçareye, gafletle geçebilir bir saatini on adet ibadet saatleri yapmak büyük kârdır” diye şükreyledim.
Üçüncü nokta:
Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellilerle merhem sürmekte az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı o yemek kadar o gardiyan ve gardiyanla beraber dahilde ve hariçte çalışanların, bir sadaka hükmünde, defter-i hasenatına yazılır. Hususan musibetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya garip olsa, o sadaka-i mâneviyenin sevabı çok ziyadeleşir.
İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Ta ki, o hizmeti lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadakat ve şefkat ve sevinçle ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.
âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) biçare: çaresiz dahilde: içeride defter-i hasenat: sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter (bk. ḥ-s-n) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hariçte: dışarıda hususan: özellikle
ihtar: hatırlatma inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı (bk. a-n-y; e-l-h) kâfi: yeterli lillâh: Allah için mâdum: yok, ölü mahpus: hapsedilmiş olan mahrumiyet: yoksunluk medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane meyusiyet: ümitsizlik
mezkûr: sözü geçen minnet: başa kakma musibetzede: felâkete uğrayan nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) sadaka-i mâneviye: belaları def edecek mânevî sadaka (bk. a-n-y) sadakat: bağlılık, sebat (bk. ṣ-d-ḳ) şefkatkârâne: şefkatli bir şekilde (bk. ş-f-ḳ) şekva: şikayet zarfında: içinde ziyadeleşmek: fazlalaşmak
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap -Okunuşları verilen üç basamaklı sayıları yazmak
İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap -Okunuşları verilen üç (3) basamaklı sayıları yazmak
Merhaba sevgili çocuklar.
dersdunyasi.net olarak düzenlemiş olduğumuz İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap’a hoşgeldiniz.
Bugünkü sorumuz:
Aşağıda okunuşları verilen sayıları yazalım:
Şimdi hep birlikte bu üç basamaklı okunuşları verilen sayıları yazacağız.
İlk sayımıza bakıyoruz.
Yüz.
Yani sadece yüz (100) yazacağız.
O zaman ne yazıyoruz?
Yüzler basamağına bir (1) yazıyorum.
Onlar basamaığına sıfır (0) yazıyorum.
Ve birler basamağına sıfır (0) yazıyorum.
Böylece ne oldu?
Yazı ile yazılan “yüz” sayısını rakamla bu şekilde yazmış olduk.
Bir daha okuyoruz.
Yüz.
100
Yüz dediğimizde yüzler basamağında 1, onlar ve birler basamağında 0 olan sayıyı kastediyoruz.
Şimdi diğer örmeklere bakarak zaten biraz daha oturmuş olur.
İkinci sayımıza bakalım.
İki yüz yirmi dört.
Şimdi şuraya tıklayalım.
Şimdi iki yüz, yüzler basamağında ne varmış 2,
2
Yirmi, onlar basamağında ne varmış?
Yirmi, dolayısıyla ne yazıyorum oraya ben?
Yirminin (20) başındaki 2’yi yazıyorum.
22
Peki birler basamağında ne varmış?
Dört (4).
224
İkiyüz yirmi dört.
Dolayısıyla 4 yazıyorum.
Sayımız ne oldu?
224
Okunuşu:
İki yüz yirmi dört diye okunuyor.
Yazılışı da:
Yazıyla;
ikiyüz yirmi dört
diye yazılıyor.
Rakmlarla da:
2, 2, 4 şeklinde, yüzler basamağında 2, onlar basamağında 2 ve birler basamağında 4 olacak şekilde;
224
şeklinde yazılıyor.
Üçüncü sayımıza gelelim.
Üç yüz doksan beş.
Üç yüz doksan beş, tahmin edin bakalım.
Yüzler basamağına ne yazıyoruz?
Evet.
Üç yüz dediğine göre 3 yazıyoruz.
3
Onlar basamağına ne yazıyoruz?
Doksan (90) dediğine göre;
Doksanın (90) dokuzunu (9) yazıyorumz.
39
Ve birler basamağına ne yazıyoruz?
Beş (5) dediğine göre sadece 5 yazıyoruz.
395
Üç yüz doksan beş.
Rakamla da sayımız:
395
şeklinde yazılmış oluyor.
Diğer sayımıza geçiyoruz.
Dört yüz seksen altı.
Evet bunu da siz yapın.
Dört yüz seksen altı.
Yüzler basamağında evet dört (4) var.
4
Onlar basamağında Dört yüz seksen dediğine göre sekiz (8) var.
48
Ve birler basamağında altı (6) var.
486
Yazıyla yazdığımızda;
Dört yüz seksen altı
diye yazıyoruz.
Rakamlarla yazdığımızda bu şekilde sayımızı;
486
şeklinde yazıyoruz.
Evet diğer sayımıza gelelim.
Şöyle biraz da kaydıralım.
Beş yüz yirmi.
Evet burada ne dikkatinizi çekti?
Sadece beş yüz yirmi var.
Birler basamağında bir rakam gözükmüyor, daha doğrusu 0 rakamı gözüküyor.
O zaman nasıl yazacağız?
Beş yüz yirmi derken yüzler basamağına beşi (5) yazdık.
5
Onlar basamağına ikiyi (2) yazdık.
52
Yani birler basamağına sıfır (0) yazdığımızda sadece yirmiyi (20) yazmış oluyoruz.
520
Beş yüz yirmi
şeklinde okuyoruz.
Yazılışı;
Beş yüz yirmi
Ve sayının da rakamlarla gösterilişi;
520
bu şekilde.
Beş yüz yirmi.
Diğer sayımıza gelelim.
Altı yüz on.
Bu sefer yine birler basamağında sayı yok, daha doğrusu sıfır (0) var, ama yüzler basamağında altı (6) var ve onlar basamağında bir (1) var ve birler basamğında sıfır (0) var.
Dolayısıyla;
610
şeklinde yazıyoruz rakamlarla sayımızı.
Ve;
Altı yüz on
diye okuyoruz ve yazıyoruz.
610
Ve diğer sayımıza gelelim.
Yedi yüz on yedi.
Bu sefer birler basamağında da yine var sayı.
Yüzler basamağında ne var?
Yedi (7) var.
7
Onlar basamağında ne var?
On (10) var. Yani 1 yazıyorum.
71
Ve birler basamğında ne var?
Yine yedi (7) var.
717
Nasıl okuyoruz?
Yedi yüz on yedi
diye okuyoruz.
717
Yedi yüz on yedi
şeklinde sayımızı okuyoruz ve yazıyoruz.
Şöyle biraz daha kaydıralım.
Evet şöyle.
Sekiz yüz kırk.
Burada da yine …
Sekiz yüz, dolayısıyla sekiz (8) yazıyorum.
Ve sadece kırkı (40) yazdığımız zaman bu şekilde sayımız tamamlanmış oluyor.
840
Sekiz yüz kırk.
Böylece birler basamağında sayı olmadığı için, sıfır (0) var, onlar basamağında dört (4) var, yüzler basamağında sekiz (8) var.
840
Sekiz yüz kırk
şeklinde yazıyoruz ve okuyoruz.
Ve son sayımız;
Dokuz yüz altmış üç.
Dokuz yüz altmış üç, hemen yazalım;
Dokuz (9) yüz,
9
Altmış (60),
96
Üç (3)
963
Gördüğünüz gibi dokuz (9) yüzler basamağında, altmışın (60) altısı (6) onlar basamağında ve üç (3) birler basamağında diyerek bu şekilde sayımızı yazmış oluyoruz.
İlköğretim İlkokul Matematik Bir Soru Bir Cevap -Okunuşları verilen üç (3) basamaklı sayıları yazmak
Evet sevgili çocuklar gördüğünüz gibi bize bu şekilde sayılarla oynama kabiliyeti verilmiş.
Biz de bu kabiliyetimizi, bu yeteneğimizi geliştirmeliyiz.
Bu yeteneğin veriliş nedenine uygun olarak davranmalıyız diyerek,
Bu günkü İlkokul Bir Soru Bir Cevap’ın sonuna geldik.
Hepinize sağlıklı ve mutlu günler diliyoruz, hoşçakalın diyoruz.