29. Söz 1. Maksad 4. Esas: Meselâ: Hazret-i Mikâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnuat-ı İlahiyeye Cenab-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle bir nâzır-ı umumî hükmündedir. (Tabir caiz ise) umum çiftçi-misal melaikelerin reisidir.

Sunulan metinler ve videolar, meleklerin varlığını, kâinattaki görevlerini ve yaratılışın manevi boyutunu Bediüzzaman Said Nursi’nin perspektifiyle ele almaktadır.

Evrendeki her varlığın kendine has bir tesbihat ve ibadet halinde olduğu belirtilirken, şuursuz maddelerin bu vazifelerini bilinçli bir şekilde temsil eden müekkel meleklerin gerekliliği vurgulanmaktadır.

Melekler, insandan farklı olarak hiçbir şahsi menfaat gözetmeden yalnızca İlahi emirlere itaat eden ve bu hizmetten manevi bir lezzet alan elçiler olarak tanımlanır.

Metin, hadislerdeki çok başlı veya çok dilli melek tasvirlerinin aslında külli ve muazzam fıtri vazifelerin birer işareti olduğunu izah etmektedir.

Son bölümde ise Kur’an ayetlerine atıf yapılarak, meleklerin ve cinlerin İlahi saltanatın memurları olarak hakikatleri ortaya konulmaktadır.

Bu eser, maddi alemin arkasındaki manevi intizamı akli ve nakli delillerle açıklamayı amaçlar.

Gemini Notebook


Yirmidokuzuncu Söz

  Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.

Birinci Maksad

   Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esasiye vardır.

Dördüncü Esâs

Şu kâinatın mevcudatına nazar-ı dikkatle bakılsa görünür ki: Cüz’iyat gibi külliyatın dahi birer şahs-ı manevîsi vardır ki, birer vazife-i külliyesi görünüyor. Onda bir hizmet-i külliye görünüyor. Meselâ: Bir çiçek, kendince bir nakş-ı san’atı gösterip, lisan-ı haliyle esma-i Fâtır’ı zikrettiği gibi; küre-i arz bahçesi dahi, bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam küllî vazife-i tesbihiyesi vardır. Nasılki bir meyve, bir intizam içinde bir ilânatı, tesbihatı ifade ediyor. Öyle de: Koca bir ağacın heyet-i umumiyesiyle gayet muntazam bir vazife-i fıtriyesi ve ubudiyeti vardır. Nasıl bir ağaç yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimatı ile bir tesbihatı var. Öyle de: Koca semavat denizi dahi, kelimatı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelal’ine tesbihat yapar ve Sâni’-i Zülcelal’ine hamd eder ve hâkeza… Mevcudat-ı hariciyenin herbiri, sureten camid, şuursuz iken, gayet hayatkârane ve şuurdarane vazifeleri ve tesbihatları vardır. Elbette nasıl melaikeler bunların âlem-i melekûtta mümessilidirler, tesbihatlarını ifade ederler; bunlar dahi âlem-i mülk ve âlem-i şehadette o melaikelerin timsalleri, haneleri, mescidleri hükmündedirler.
Yirmidördüncü Söz’ün Dördüncü Dalında beyan edildiği gibi; şu saray-ı âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, o saray içinde istihdam ettiği dört kısım amelenin birincisi: Melaike ve ruhanîlerdir. Madem nebatat ve cemadat bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim ücretsiz hidemattadırlar. Ve hayvanat, bir ücret-i cüz’iye mukabilinde bilmeyerek gayet küllî maksadlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel ve muaccel iki ücret mukabilinde o Sâni’-i Zülcelal’in makasıdını bilerek tevfik-i hareket etmek ve herşeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sair hademelere nezaret etmek ile istihdam edilmeleri, bilmüşahede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.
Hem insana benzer ki, o Sâni’-i Zülcelal’in makasıd-ı külliyesini bilir bir ubudiyet ile tevfik-i hareket ederler. Hem insanın hilafına olarak hazz-ı nefisten ve cüz’î ücretlerden tecerrüd ederek yalnız Sâni’-i Zülcelal’in nazarı ile, emri ile, teveccühü ile, hesabı ile, namı ile ve kurbiyetiyle ihtisas ile ve intisab ile hasıl ettikleri lezzet ve kemal ve zevk ve saadeti kâfi görüp, hâlisen muhlisen çalışıyorlar. Cinslerine göre kâinattaki mevcudatın enva’ına göre vazife-i ibadetleri tenevvü’ ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dairelerde, muhtelif vazifedarları gibi, saltanat-ı rububiyet dairelerinde vezaif-i ubudiyeti ve tesbihatı öyle tenevvü’ ediyor. Meselâ: Hazret-i Mikâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnuat-ı İlahiyeye Cenab-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle bir nâzır-ı umumî hükmündedir. (Tabir caiz ise) umum çiftçi-misal melaikelerin reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelal’in izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umum hayvanatın manevî çobanlarının reisi, büyük bir melek-i müekkeli vardır. İşte madem şu mevcudat-ı hariciyenin, her birisinin üstünde, birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir. Tâ ki o cismin gösterdiği vezaif-i ubudiyet ve hidemat-ı tesbihiyesini âlem-i melekûtta temsil etsin, dergâh-ı uluhiyete bilerek takdim etsin. Elbette Muhbir-i Sadık’ın rivayet ettiği, melaikeler hakkındaki suretler gayet münasibdir ve makuldür.
Meselâ: Ferman etmiş ki: “Bazı melaikeler bulunur, kırk başı veya kırkbin başı var. Her başta kırkbin ağzı var, herbir ağızda kırkbin dil ile, kırkbin tesbihat yapar.” Şu hakikat-i hadîsiyenin bir manası var, bir de sureti var.
Manası şudur ki: Melaikenin ibadatı, hem gayet muntazamdır, mükemmeldir, hem gayet küllîdir, geniştir.
Ve şu hakikatın sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki, kırkbin baş, kırkbin tarz ile vezaif-i ubudiyeti yapar. Meselâ: Sema güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin tek bir mahluk iken, yüzbin baş ile, her başta yüzbinler ağız ile, her ağızda yüzbinler lisan ile vazife-i ubudiyeti ve tesbihat-ı Rabbaniyeyi yapıyor. İşte küre-i arza müekkel melek dahi, âlem-i melekûtta şu manayı göstermek için öyle görülmek lâzımdır. Hattâ ben, mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim, herbir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve san’atları gördüm ki; herbiri Sâni’-i Zülcelal’in ayrı ayrı birer cilve-i esmasını ve birer ismini okutturuyor. İşte hiç mümkün müdür ki, şu badem ağacının Sâni’-i Zülcelal’i ve Hakîm-i Zülcemal’i, bu camid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilân eden, dergâh-ı İlahiyeye takdim eden, ona münasib ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?

Ey arkadaş! Şuraya kadar beyânâtımız, kalbi kabûle ihzar etmek ve nefsi teslîmemecbur etmek ve aklı iz’âna getirmek için birmukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi birderece fehmettin ise, melâikelerle görüşmekistersen hazır ol. Hem evhâm‑ı seyyiedentemizlen. İşte Kur’ân âlemi, kapıları açıktır. İşte Kur’ân cenneti

مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابِ “müfettehatü’l-ebvab”

Kapıları açık


gir bak. Melâikeyi o Cennet‑i Kur’âniye içinde güzel bir sûrette gör. Herbir âyet‑i tenzîl, birer menzildir.

İşte şu menzillerden bak:

 وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا ❋ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا ❋ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا ❋ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا ❋ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا

Yemin olsun peş peşe gönderilen meleklere; ve rüzgâr gibi esip her tarafa yayılanlara; ve bulutları yeryüzüne dağıtanlara; ve hak ile bâtılı ayıranlara; ve peygamberlere vahiy getirenlere.


ayet – Mürselât Sûresi, 77:1-5

وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ❋ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ❋ وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا ❋ فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا ❋ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا

Yemin olsun kâfirin ruhunu tâ derinliklerinden şiddetle söküp alanlara; ve mü’minin ruhunu kolaylıkla alanlara; ve suda yüzercesine gökten inenlere; ve Allah’ın emrini yerine getirmek için yarışanlara; ve emrolundukları işi tanzim ve tedbir edenlere.


ayet – Nâziât Sûresi, 79:1-5

تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ

Melekler ve Cebrâil o gecede Rablerinin izniyle yeryüzüne iner.


ayet – Kadir Sûresi, 97:4

عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

O ateşin başında, Allah’ın emrine karşı gelmeyen ve verilen emri yerine getiren haşîn ve şiddetli melekler vardır.


Tahrîm Sûresi, 66:6

Hem dinle:

 سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ❋ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ

O, evlât edinmekten ve her türlü kusurdan münezzehtir. Melekler ise, Allah’ın ikramda bulunduğu kullardır. Allah emretmedikçe bir söz söylemezler; ancak Onun emriyle hareket ederler.


Enbiyâ Sûresi, 21:26-27

senâlarını işit.

Eğer cinnîlerle görüşmek istersen

قُلْ اُو۫حِيَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ

De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur’ân’ı dinledikleri bana vahyolundu.


Cin Sûresi, 72:1

sûrlu sûreye gir, onları gör, dinle ne diyorlar. Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki:

اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ❋ يَهْد۪ٓي اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا

Biz, doğru yola ileten harikulâde bir Kur’ân dinledik ve ona iman ettik. Biz Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.


Cin Sûresi, 72:1-2

KAYNAKLAR

Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 512, email: syesilova72@gmail.com

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Birinci Maksad – Dördüncü Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmidokuzuncu-soz-birinci-maksad#4163

https://erisale.com/#content.tr.1.690

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dokuzuncu-soz/691

Bir yanıt yazın