
Egemenlik Kararnamesi: Kader ve Ruh Üzerine Düşünceler
Bu metin, Yirmi Altıncı Söz’ün son bölümü olan Hatime kısmını kapsamakta olup, insanın nefsini terbiye etmesi ve ilahî hakikatleri idrak etmesi üzerine odaklanmaktadır.
Yazar, varlığın ancak tek bir yaratıcıya dayanması durumunda kolayca açıklanabileceğini vurgulayarak, nefsin kendi başarılarıyla övünmemesi gerektiğini hatırlatır.
İnsanın sahip olduğu güzelliklerin ve yaptığı hizmetlerin asıl kaynağının Allah’ın lütfu olduğu belirtilirken, dünya hayatının geçiciliğine karşı kalp ve ruhun sonsuzluğuna sığınma çağrısı yapılır.
Maddi varlıkların fena bulmasına rağmen tecellilerin devam etmesi, her şeyin Esma-i Hüsna’nın birer yansıması olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Sonuç olarak eser, okuyucuyu kâinattaki mükemmel sanatı izleyerek Zât-ı Zülcelal’in kemalatını tanımaya ve acziyetini bilerek O’na teslim olmaya davet eder.
NotebookLM
PowePoint
SHORTS
https://youtube.com/shorts/v3HejqKmdKY?feature=share
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmialtıncı Söz
Kader Risalesi
…
Hâtime
Eski Said’in serkeş, müftehir, mağrur, ucüblü, riyakâr nefsini susturan, teslime mecbur eden Beş Fıkradır.
BİRİNCİ FIKRA:
Madem eşya var ve san’atlıdır. Elbette bir ustaları var. Yirmi İkinci Sözde gayet kat’î ispat edildiği gibi, eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey bütün eşya kadar müşkül ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya bir şey kadar âsân ve kolay olur.
Madem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış. Elbette, o pek hikmetli ve çok san’atkâr Zât, zemin ve âsumânın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslim edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibadetlerini başkasına vermeyecektir.
İKİNCİ FIKRA:
Sen, ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış; başkası onları ona takmış.
ÜÇÜNCÜ FIKRA:
Sen, ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma.
اِنَّ اللهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ 1
Dipnot-1
“Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyid ve takviye eder.” (Buhari, Cihad: 182, Meğâzî: 38, Kader: 5; Müslim, İmân: 178; İbn-i Mâce, Fiten: 35; Dârimî, Siyer: 73; Müsned, 2:309, 5:45.).
sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucüb ve riyadan kurtul.
DÖRDÜNCÜ FIKRA:
Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler. Yoksa, hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir. Yirminci Sözün âhirinde şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.
| abes: anlamsız, faydasız âhir: son (bk. e-ḫ-r) arazî: sonradan ortaya çıkan, ilinti âsân: kolay âsumân: gökyüzü bahis: konu Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cevherî: asıl, temel, öz Eski Said: (bk. bilgiler) esmâ: isimler (bk. s-m-v)eşya: varlıklar fahirlenmek: övünmek, gururlanmak farize-i hilkat: yaratılış görevi (bk. ḫ-l-ḳ) fıkra: bölüm hakaik-ı mevcudat: varlıkların gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; v-c-d) hakikat: birşeyin aslı esası, gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâtime: sonuç, son bölüm | hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmetli: herşeyi bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerine koyma (bk. ḥ-k-m) ism-i Hak: Allah’ın varlığının hak olup her hakkın sahibi olduğunu bildiren ismi (bk. s-m-v; ḥ-ḳ-ḳ) istinad: dayanma (bk. s-n-d) kat’î: kesin bir şekilde mağrur: gururlu marifet: Allah’ı tanıma, bilme (bk. a-r-f) müftehir: kendisiyle övünen müşkül: zor müzekkâ: temiz olmuş, temizlenmiş nebze: az miktar nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s) | netice-i san’at: san’atın neticesi (bk. ṣ-n-a) recül-ü fâcir: günahkâr adam riya: gösteriş riyakâr: gösterişi seven serkeş: başkaldıran, isyan eden suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) şuâât: ışınlar, parıltılar tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y) tezâhürât: görünmeler, belirmeler (bk. ẓ-h-r) ubûdiyet: kulluk, ibadet (bk. a-b-d) ucüb: kendini beğenme, kibir vazife-i fıtrat: yaratılış vazifesi (bk. f-ṭ-r) zemin: yeryüzü zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) |
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan, kat’iyen bil ki, hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tetkik, “bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir” demişler. İşte, şu sırdandır ki, bazı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.
Madem böyledir. Hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak; kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak: Ne kadar geniş bir daire-i hayatları var! Senin için meyyit olan mazi, müstakbel, onlar için hayydır, hayattar ve mevcuttur.
Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
Fâniyim, fâni olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.
BEŞİNCİ FIKRA:
Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye, Allahu ekber zikrinde otuz üç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir.
اَللهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ الْكَرِيمُ الرَّحِيمُ الْجَمِيلُ النَّقَّاشُ اْلاَزَلِىُّ الَّذِى مَاحَقِيقَةُ هٰذِهِ الْكَۤائِنَاتِ كُلًّا وَجُزْءًا وَصَحَۤائِفَ وَطَبَقَاتٍ، وَمَا حَقَۤائِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًّا وَجُزْئِيًّا وَوُجُودًا وَبَقَۤاءً، اِلاَّ خُطُوطُ قَلَمِ قَضَۤائِهِ وَقَدَرِهِ، وَتنْظِيمِهِ وَتقْدِيرِهِ بِعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ، وَنقُوشُ پرْكَارِ عِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ وَتصْوِيرِهِ وَتدْبِيرِهِ بِصُنْعٍ وَعِنَايَةٍ، وَتزْيِينَاتُ يَدِ بَيْضَۤاءِ صُنْعِهِ وَعِنَايَتِهِ وَتَزْيِينِهِ وَتَنْوِيرِهِ بِلُطْفٍ وَكَرَمٍ، وَاَزَاهِيرُ لَطَۤائِفِ لُطْفِهِ وَكَرَمِهِ وَتَوَدُّدِهِ وَتَعَرُّفِهِ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ، وَثَمَرَاتُ فَيَّاضِ رَحْمَتِهِ وَنِعْمَتِهِ وَتَرَحُّمِهِ
وَتَحَنُّنِهِ بِجَمَالٍ وَكَمَالٍ، وَلمَعَاتُ وَتَجَلِّيَاتُ جَمَالِهِ وَكَمَالِهِ بِشَهَادَاتِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا، وَسَيَّالِيَةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَۤاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِىِّ الدَّۤائِمِ التَّجَلِّى، وَالظُّهُورِ عَلٰى مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ، وَدَۤائِمِ اْلاِنْعَامِ عَلٰى مَرِّ اْلاَنَامِ وَاْلاَيَّامِ وَاْلاَعْوَامِ
Allah en büyüktür, o Kadîr, Alîm, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl olan Ezelî Nakkaş’tır ki, bu kâinatın sayfaları ve tabakalarıyla, küll ve cüz olarak hakikati ve bu mevcudatın külliyet ve cüz’iyet ve vücut ve bekà itibarıyla hakikati, Onun kazâ ve kader kaleminin ilim ve hikmetle tanzim ve takdir ettiği hatları; ilim ve hikmet pergelinin sun’ ve inâyetle tasvir ve tedbir ettiği nakışları; sun’ ve inâyetinin yed-i beyzâsının lütuf ve keremle süsleyip aydınlattığı zinetleri, tezyinatı, lütuf ve kereminin ve teveddüd ve taarrüfünün lâtifelerinden rahmet ve nimetle açan çiçekleri; rahmet ve nimetinin ve terahhum ve tahannününün feyzinden cemâl ve kemâl ile çıkan meyveleri; ve, aynaların fâniliği ve mazharların seyyâliyetiyle beraber, onlarda tecellî eden o mücerred ve sermedî cemâlin bâki kalarak, gelip geçen mevsimler ve asırlar ve dehirler üzerinde tecelliyat ve zuhurâtının ve gelip geçen mahlûkat ve günler ve seneler üzerindeki in’âmâtının devam etmesinin şehâdetiyle, Onun cemâl ve kemâlinin tecelliyat ve lemeâtından başka birşey değildir.
نَعَمْ فَاْلاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا عَقْلٍ عَلَى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا فَهْمٍ عَلَى اْلاِسْمِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ اْلاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَى الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَقِينِ عَلٰى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَلِيقُ بِالذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْيَقِينِ
Evet, eserin mükemmelliği, akıl sahipleri için, fiilin mükemmelliğine delâlet eder. Mükemmel fiil ise, fehim sahipleri için, ismin mükemmelliğine delâlet eder. İsmin mükemmelliği, bilbedâhe sıfâtın mükemmelliğine; sıfâtın mükemmelliği ise, bizzarure şe’nin mükemmelliğine; şe’nin mükemmelliği ise, hakkalyakîn derecesinde bir kat’iyetle ve o zâta lâyık bir şekilde, zâtın mükemmelliğine delâlet eder.
نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاٰةِ، زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّى الدَّۤائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلاَزِمِ، مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ، اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكُ الْمَظَاهِرِ، مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ، مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ ِللْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ، لِلْبَاقِى الْوَدُودِ
Evet, aynaların fâniliği ve mevcudatın zevâliyle beraber tecelliyâtın ve füyuzâtın devam etmesi, bütün zuhurattan daha zâhir bir surette, onlarda görünen cemâlin mazharlara ait olmadığına delâlet eder ve en fasih bir lisanla ve en vâzıh bir burhanla gösterir ki, o tecelliyat, Vâcibü’l-Vücudun ve Bâkî-i Vedûdun mücerred cemâlinin ve mazharlar üzerinde daimî yenilenen ihsânâtının cilveleridir.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ عَدَدَ مَا فِى عِلْمِ اللهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
Allahım! Efendimiz Muhammed ‘e, âl ve ashâbına, ezelden ebede, ilm-i İlâhînin mevcudatı adedince salât ve selâm et.
| âciz: güçsüz (bk. a-c-z) adem: yokluk Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r) ân-ı seyyâle: bir anda akıp giden zaman dilimi Arabî: Arapça âşire: saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi cihet: yön, taraf daire-i hayat: hayat alanı (bk. ḥ-y-y) derece-i hayat: hayat derecesi (bk. ḥ-y-y) ehl-i tetkik: dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) eşya-yı dünyeviye: dünyaya ait şeyler | fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fıkra: bölüm fıkra-i Arabiye: Arapça bölüm gayr: başkası hâlât: haller, durumlar hayat-ı maddiye: maddî hayat (bk. ḥ-y-y) hayat-ı maddiye-i nefsiye: hayatın madde ve nefse bakan yönü (bk. ḥ-y-y; n-f-s) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hayy: diri (bk. ḥ-y-y) hiç ender hiç: hiç içinde hiç kat’iyen: kesinlikle mazi: geçmiş zaman mazruf: içinde olanlar mertebe-i tefekkür: tefekkür mertebesi (bk. f-k-r) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) | mevcut: var olan (bk. v-c-d) mevt: ölüm (bk. m-v-t) meyyit: ölü (bk. m-v-t) müstakbel: gelecek zaman müştak: aşık, çok düşkün nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) Rahmân: rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah (bk. r-ḥ-m) Şems-i Sermed: devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah yâr-ı bâki: daimi ve sürekli dost (bk. b-ḳ-y) zerre: en küçük madde parçası |
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Hatime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://erisale.com/#content.tr.1.638
https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-hatime#3823
https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/638