Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Kur’an: Söz ve Güç

Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in belâgat ve üslubunun diğer insan kelamlarıyla kıyaslanamaz bir ulviyete sahip olduğunu temellendirmektedir.

Bir sözün gücünün sadece söylendiği mekâna değil; söyleyene, muhataba, maksada ve makama bağlı olduğu vurgulanarak ilahi beyanın bu dört kaynaktaki eşsizliği açıklanmaktadır. 

Yaratıcı’nın kudret ve iradesini barındıran emirleri, insanın aciz temennilerinden doğan ifadeleriyle karşılaştırılarak Kur’an’ın müessiriyeti ortaya konmaktadır.

Özellikle doğa olayları ve haşrin ispatı üzerinden verilen örneklerle, kavl ile fiilin nasıl birleştiği ve ilahi sanatın beyandaki ihtişamı gösterilmektedir.

Sonuç olarak eser, Kur’an’ın her cümlesinin hakiki bir mülk sahibinin icraatını tasvir eden sarsılmaz bir kuvvet taşıdığını ispat etmektedir.

NotebookLM

https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2025/12/Kelamin_Zirvesi.pdf

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ ŞULENİN ÜÇÜNCÜ NURU

Şudur ki: Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma.

Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belâğati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise, mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezayüd eder.

Meselâ

 يَۤا اَرْضُ ابْلَعِى مَۤاءَكِ وَيَاسَمَۤاءُ اَقْلِعِى 

yani “Yâ arz! Vazifen bitti; suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet kalmadı; yağmuru kes.” Meselâ

 فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَۤا اَتَيْنَا طَۤائِعِينَ 

yani “Yâ arz, yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücutta meşhergâh-ı san’atıma geliniz’ dedi. Onlar da: “Biz kemâl-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz.” İşte, kuvvet ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların

 اُسْكُنِى يَۤا اَرْضُ وَانْشَقِّى يَا سَمَۤاءُ وَقُومِۤى اَيَّتُهَا الْقِيٰمَةُ 

gibi suret-i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhaveresi, hiç o iki emre kabil-i kıyas olabilir mi? Evet, temennîden neş’et eden arzular ve o arzulardan neş’et eden fuzuliyâne emirler nerede, hakikat-i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede? Evet, emr-i nâfiz, büyük bir âmirin mutî ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri nerede? Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sureten bir iken, mânen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.


Dipnot-1

Hûd Sûresi, 11:44.

Dipnot-2

Fussilet Sûresi, 41:11.

Dipnot-3

Ey yer, sâkin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!


adem: hiçlik, yokluk
âdi: basit, sıradan
âmir: emreden
arş!: haydi!
arz: yer
cemâdat: cansızlar
cihet: yön
derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ)
edip: edebiyatçı
emr-i nâfiz: etkili, tesir gücü olan emir
fuzuliyâne: lüzumsuzca
hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
hakikat-i âmiriyet: emredicilik gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i emr: gerçek emir (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hezeyanvâri: saçma sapan bir şekilde
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
irade: dileme, tercih etme gücü (bk. r-v-d)
kabil-i kıyas: kıyası mümkün
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
menba: kaynak
meşhergâh-ı san’at: san’atın sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a)
muhatap: kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b)
muhavere: karşılıklı konuşma
mukavemetsûz: dirençsiz
mutî: itaat eden
muttasıf: vasıflı
mütekellim: konuşan (bk. k-l-m)
nâfiz: etkili, hükmü geçen
nefer: asker, er
nehiy: yasak
neş’et: meydana gelme, doğma
nisbet: oran (bk. n-s-b)
râm olmak: boyun eğmek
semâ: gök (bk. s-m-v)
suret-i emir: emir şekli (bk. ṣ-v-r)
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
şule: parıltı
tabaka: derece
tazammun: içine alma
tazammun etmek: içine almak
temennî: istek, dua
tezâyüd: artma
ulviyet: yücelik
vücut: varlık (bk. v-c-d)

Meselâ,

 اِنَّمَۤا اَمْرُهُۤ اِذَۤا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ 

Hem meselâ,

 وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰۤئِكَةِ اسْجُدُوا ِلاٰدَمَ 

Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev’indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin güneşe nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakikî bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakikî bir san’atkârın işlediği vakit san’atına dair verdiği beyanatı ve hakikî bir mün’imin ihsan başında iken beyan ettiği ihsânâtı, yani, kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: “Bakınız, işte bunu yaptım. Böyle yapıyorum. İşte bunu bunun için yaptım. Bu böyle olacak. Bunun için işte bunu böyle yapıyorum.” Meselâ,

اَفَلَمْ يَنْظُرُۤوا اِلَى السَّمَۤاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ     وَاْلاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ     تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ     وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَۤاءِ مَۤاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ     وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ     رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ     3

Kur’ân’ın semâsında, şu sûrenin burcunda parlayan yıldız-misal Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef’alleri içindeki intizam-ı belâğatle çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ tabiriyle ispat edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede; insanların fuzuliyâne, onlarla teması az olan ef’alden bahisleri nerede? Taklit suretinde çiçek resimleri, hakikî,


Dipnot-1

“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-2

“Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde…” Bakara Sûresi, 2:34.

Dipnot-3

“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur. • Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. • Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır.” Kaf Sûresi, 50:6-11.


beşer: insan
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
delâil: deliller
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
fuzuliyâne: lüzumsuzca
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)
ihsanât: ihsanlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n)
ilzam: susturma
inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
intizam-ı belâğat: belâğatin intizam ve düzenliliği (bk. n-ẓ-m; b-l-ğ)
kavl: söz
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
mâlik: sahip (bk. m-l-k)
mün’im: nimet verici (bk. n-a-m)
netice: sonuç
nev’: tür, çeşit
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
semâ: gök; yücelik (bk. s-m-v)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)tabir: ifade (bk. a-b-r)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tasvirât: tasvirler, anlatımlar (bk. ṣ-v-r)
ulviyet: yücelik
yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l)
zikretmek: anmak, belirtmek

hayattar çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz! Şu اَفَلَمْ يَنْظُرُوا dan, tâ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki:

Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden, Kur’ân onları haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat eder, der: “Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, Biz ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki, nasıl yıldızlarla, ay ve güneşle tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halk ettik, yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ canibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O suyla bağ ve bostanları, hububatı, yüksek, leziz meyveli hurma gibi ağaçları halk edip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o suyla ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”

İşte, şu âyetin ispat-ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyaniye—ki binden birisine ancak işaret edebildik—nerede, insanların bir dâvâ için serd ettikleri kelimat nerede?


arz: dünya
âyâ: acaba
bast-ı mukaddemat: asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme (bk. ḳ-d-m)
bîtarafâne: tarafsız bir şekilde
bostan: bahçe
canib: taraf, yön
cezâlet-i beyaniye: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l; b-y-n)
dünyevî haşir: büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
hadravât: yeşillikler
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
hasım: düşman
haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hububat: taneli bitkiler, tahıl
huruc: çıkış
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
ibâd: kullar (bk. a-b-d)
icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d)
ifa etmek: yerine getirmek
ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y)
inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
ispat-ı haşir: haşrin ispatı (bk. ḥ-ş-r)
istilâ: kaplama, yayılma
kelimat: kelimeler (bk. k-l-m)
keyfiyet: özellik, nitelik
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
küffar: kâfirler, inanmayanlar (bk. k-f-r)
leziz: lezzetli
meâl: açıklama
muannid: inatçı
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhakeme: akıl yürütme (bk. ḥ-k-m)
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nebâtât: bitkiler
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
noksaniyet: eksiklik
semâ: gök (bk. s-m-v)
serd etmek: sözü peş peşe sıralamak
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tefriş: döşeme
tesbit etme: sağlam şekilde yerleştirme
tezyin: süsleme (bk. z-y-n)
zemin: yeryüzü

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.578

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/578


CUMARTESİ DERSLERİ

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye'se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. - Sözler 25.2.2.10.
Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

“Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir.” Tûr Sûresi, 52:42. Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi, ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? – Cumartesi Dersleri 25. 1. 11.

Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir. Tûr Sûresi, 5242. Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi, ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar - Cumartesi Dersleri 25. 1. 11.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir.’ Tûr Sûresi, 52:42. Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi, ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar?”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Şule – BİRİNCİ ŞUA – İKİNCİ SURET – BEŞİNCİ NOKTA.

Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir. Tûr Sûresi, 5242. Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi, ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar - Cumartesi Dersleri 25. 1. 11.
Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir. Tûr Sûresi, 5242. Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi, ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar – Cumartesi Dersleri 25. 1. 11.

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

SHORTS

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Birinci Şule

BİRİNCİ ŞUA

İKİNCİ SURET: 

BEŞİNCİ NOKTA: 

İkinci misal:

فَذَكِّرْ فَمَۤا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلاَ مَجْنُونٍ     أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ     قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ     أَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلاَمُهُمْ بِهٰذَا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ     اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ     فَلْيَاْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ     اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ     اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَيُوقِنُونَ     اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَۤائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ     اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ     اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ     اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًافَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ     اَمْ عِنْدَهُمُ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ     اَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ     اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللهِ سُبْحَانَ اللهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ 1

İşte, şu âyâtın binler hakikatlerinden yalnız beyan-ı ifhâmiyeye misal için bir hakikatini beyan ederiz. Şöyle ki:

 اَمْ ، اَمْ 2

lâfzıyla on beş tabaka istifham-ı inkârî-i taaccübî ile ehl-i dalâletin bütün aksâmını susturur ve şübehâtın bütün menşelerini kapatır. Ehl-i dalâlet için, içine girip saklanacak şeytanî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dalâlet bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı bırakmıyor, başını eziyor. Herbir fıkrada, bir taifenin hülâsa-i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tabirle iptal eder, ya butlanı zahir olduğundan sükûtla butlanını bedâhete havale eder, veya başka âyetlerde tafsilen reddedildiği için burada mücmelen işaret eder.

Meselâ, birinci fıkra

 وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ 

âyetine işaret eder. On beşinci fıkra ise

 لَوْ كَانَ فِيهِمَۤاۤ اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا 

âyetine remzeder. Daha sair fıkraları buna kıyas et. Şöyle ki:

Başta diyor: Ahkâm-ı İlâhiyeyi tebliğ et. Sen kâhin değilsin. Zira kâhinin sözleri karışık ve tahminîdir; seninki hak ve yakinîdir. Mecnun olamazsın; düşmanın dahi senin kemâl-i aklına şehadet eder.


Dipnot-1

“Sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için, sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun. • Yoksa onlar “O bir şâirdir, biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz” mu diyorlar? • Sen “Bekleyedurun,” de. “Ben de sizinle beraber bekliyorum.” • Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar, yoksa onlar sırf bir azgınlar gürûhu mudur? • Yahut Kur’ân’ı kendisi mi uydurdu diyorlar? Doğrusu onların îmân etmeye niyetleri yoktur. • Eğer doğru söylüyorlarsa, Kur’ân’ın benzeri bir söz getirsinler. • Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar? • Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Doğru onların düşünüp îmân etmeye niyetleri yoktur. • Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Veya kâinatın tedbir ve idaresini onlar mı ele geçirdi? • Yoksa göklere çıkıp da gök ehlinin haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var? Öyle ise dinleyicileri, işittiklerine dair açık bir delil getirsin. • Yoksa kız çocukları Onun, erkek çocuklar da sizin mi? • Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de onlar ağır bir borç altına mı girdiler? • Yoksa gaybın ilmi onların yanında da oradan mı alıp yazıyorlar? • Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir. • Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhı mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” Tûr Sûresi, 52:29-43.

Dipnot-2

Yoksa, yoksa…

Dipnot-3

“Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.

Dipnot-4

“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi.” Enbiyâ Sûresi, 21:22.


ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın hükümleri (bk. ḥ-k-m; e-l-h)aksâm: kısımlarâyât: âyetlerbedâhet: açıklık, aşikâr olmabeyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)beyan-ı ifhâmiye: delillerle susturma anlatımı (bk. b-y-n)butlan: bâtıl oluşehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)hülâsa-i fikr-i küfrî: küfür düşüncesinin özeti (bk. f-k-r; k-f-r)istifham-i inkârî-i taaccübî: “yoksa…?” diyerek şaşkınlığı ifade eder tarzda olumsuz yönde soru sorma (bk. n-k-r)kâhin: gelecekten haber veren kimsekemâl-i akl: aklın mükemmelliği (bk. k-m-l)lâfz: ifade, kelimemecnun: deli, akılsızmenşe: kaynakmücmelen: kısaca, özetle (bk. c-m-l)perde-i dalâlet: inançsızlık perdesi (bk. ḍ-l-l)remzetmek: işaret etmeksükût: sessiz kalma, susmaşehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)şübehât: şüphelertafsilen: ayrıntılı olaraktaife: topluluktebliğ etmek: bildirmek (bk. b-l-ğ)yakinî: şüphe edilmeyecek derece kesinlik (bk. y-ḳ-n)zahir: açık, görünür (bk. ẓ-h-r)

اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ 1 Âyâ, acaba muhakemesiz, âmi kâfirler gibi, sana şair mi diyorlar? Senin helâketini mi bekliyorlar? Sen de: “Bekleyiniz, ben de bekliyorum.” Senin parlak, büyük hakikatlerin şiirin hayalâtından münezzeh ve tezyinatından müstağnidir.

اَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلاَمُهُمْ بِهٰذَا 2 Yahut, acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi, “Aklımız bize yeter” deyip sana ittibâdan istinkâf mı ederler? Halbuki, akıl ise sana ittibâı emreder. Çünkü bütün dediğin makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.

اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ 3 Yahut inkârlarına sebep, tâği zalimler gibi, Hakka serfuru etmemeleri midir? Halbuki, mütecebbir zalimlerin rüesaları olan Firavunların, Nemrutların akıbetleri malûmdur.

اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ 4Veyahut yalancı, vicdansız münafıklar gibi, “Kur’ân senin sözlerindir” diye seni itham mı ediyorlar? Halbuki, tâ şimdiye kadar Muhammedü’l-Emin diyerek, içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı. Demek onların imana niyetleri yoktur. Yoksa Kur’ân’ın âsâr-ı beşeriye içinde bir nazirini bulsunlar.

اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ 5Veyahut, kâinatı abes ve gayesiz itikad eden felâsife-i abesiyyun gibi, kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, hâlıksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır ve evâmir-i İlâhiyeye musahharlardır.


Dipnot-1

“Yoksa onlar “O bir şâirdir, biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz” mu diyorlar?” Tûr Sûresi, 52:30.

Dipnot-2

“Yoksa bunu onlara akılları mı söylüyor?” Tûr Sûresi, 52:32.

Dipnot-3

“Yoksa onlar sırf bir azgınlar gürûhu mudur?” Tûr Sûresi, 52:32.

Dipnot-4

“Yahut Kur’ân’ı kendisi mi uydurdu diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur.” Tûr Sûresi, 52:33.

Dipnot-5

“Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar?” Tûr Sûresi, 52:35.


abes: boş ve faydasızakıbet: son, neticeâmi: cahilâsâr-ı beşeriye: insan eserleriâyâ: acabaevâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h)felâsife-i abesiyyun: içi kof olan faydasız felsefeyle uğraşan filozoflarfeylesof: felsefeciFiravun: (bk. bilgiler)hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâlık: yaratıcı (bk. ḫ-l-ḳ)hayalât: hayaller (bk. ḫ-y-l)helâket: yok oluşhikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)istinkâf etmek: kabul etmemek, çekimser kalmakitham: suçlamaitikad etmek: inanmakittibâ: tabi olma, uymakâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)makul: akla uygunmalûm: bilinen (bk. a-l-m)mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)muhakemesiz: akıl yürütüp doğru netice elde edemeyen (bk. ḥ-k-m)Muhammedü’l-Emin: güvenilir Muhammed (bk. ḥ-m-d; e-m-n)musahhar: boyun eğenmuvazzaf: vazifeli, görevlimünafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünenmünezzeh: kusur ve eksiklikten yüce, temiz (bk. n-z-h)müsmir: meyvelimüstağnî: ihtiyaç duymayan (bk. ğ-n-y)mütecebbir: zorbamüzeyyen: süslü (bk. z-y-n)nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)Nemrud: (bk. bilgiler)rüesa: reisler, başkanlarserfuru: baş eğmetâği: azgın (bk. t-ğ-y)tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)zerre: atom

اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ 1 Veyahut, firavunlaşmış maddiyyun gibi, “kendi kendine oluyorlar, kendi kendini besliyorlar, kendilerine lâzım olan herşeyi yaratıyorlar” mı tahayyül ediyorlar ki, imandan, ubûdiyetten istinkâf ederler? Demek kendilerini birer hâlık zannederler. Halbuki, birtek şeyin hâlıkı, herbir şeyin hâlıkı olmak lâzım gelir. Demek kibir ve gururları onları nihayet derecede ahmaklaştırmış ki, bir sineğe, bir mikroba karşı mağlûp bir âciz-i mutlakı, bir kadîr-i mutlak zannederler. Madem bu derece akıldan, insaniyetten sukut etmişler. Hayvandan, belki cemâdattan daha aşağıdırlar. Öyle ise bunların inkârlarından müteessir olma. Bunları dahi bir nevi muzır hayvan ve pis maddeler sırasına say. Bakma, ehemmiyet verme.

اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَيُوقِنُونَ 2 Veyahut, Hâlıkı inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla gibi, Allah’ı inkâr mı ediyorlar ki Kur’ân’ı dinlemiyorlar? Öyle ise, semâvât ve arzın vücutlarını inkâr etsinler; veyahut “Biz halk ettik” desinler, bütün bütün aklın zıvanasından çıkıp divaneliğin hezeyanına girsinler. Çünkü, semâda yıldızları kadar, zeminde çiçekleri kadar berâhin-i tevhid görünüyor, okunuyor. Demek yakîne ve hakka niyetleri yoktur. Yoksa bir harf kâtipsiz olmaz bildikleri halde, nasıl bir harfinde bir kitap yazılan şu kâinat kitabını kâtipsiz zannediyorlar?

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَۤائِنُ رَبِّكَ 3 Veyahut, Cenâb-ı Hakkın ihtiyarını nefyeden bir kısım hükemâ-yı dâlle gibi ve Berahime gibi, asl-ı nübüvveti mi inkâr ediyorlar, sana iman getirmiyorlar? Öyle ise, bütün mevcudatta görünen ve ihtiyar ve iradeyi gösteren bütün âsâr-ı hikmeti ve gayâtı ve intizâmâtı ve semerâtı ve âsâr-ı rahmet  


Dipnot-1

“Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” Tûr Sûresi, 52:35.

Dipnot-2

“Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Doğrusu onların düşünüp iman etmeye niyetleri yoktur.” Tûr Sûresi, 52:36.

Dipnot-3

“Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı?” Tûr Sûresi, 52:37.


âciz-i mutlak: son derece güçsüz (bk. a-c-z; ṭ-l-ḳ)arz: yer, dünyaâsâr-ı hikmet: hikmet eserleri (bk. ḥ-k-m)âsâr-ı rahmet: rahmet eserleri (bk. r-ḥ-m)asl-ı nübüvvet: peygamberliğin aslı, temeli (bk. n-b-e)Berahime: Berehmenler; bâtıl ve sapkın Hind ve Mecusî dinlerinin reisleriberâhin-i tevhid: tevhid delilleri (bk. v-ḥ-d)cemâdat: cansız varlıklarCenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)divanelik: delilik, akılsızlıkfiravunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görmegayât: gayelerhak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)Hâlık: yaratıcı; herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)hezeyan: saçmalamahükemâ-yı dâlle: hak yoldan sapmış felsefeciler (bk. ḥ-k-m; ḍ-l-l)ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r)inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)insaniyet: insanlıkintizâmât: intizamlar, düzenlilikler (bk. n-ẓ-m)irade: dileme, tercih, istek (bk. r-v-d)istinkâf etmek: kabul etmemek, çekimser kalmakkadîr-i mutlak: sınırsız güç sahibi (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)kâtip: yazar (bk. k-t-b)maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlarmağlûp: yenilenmevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)muattıla: Allah’ı veya Allah’ın sıfatlarını inkâr edenmuzır: zararlımüteessir olmak: üzülmeknefyetmek: inkâr etmeknevi: çeşitnihayet: sonsemâ: gök (bk. s-m-v)semâvat: gökler (bk. s-m-v)semerât: meyveler, neticelersukut etmek: düşmektahayyül etmek: hayal etmek (bk. ḫ-y-l)ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)vücut: varlık (bk. v-c-d)yakîn: şüphesiz, kesin bilgi (bk. y-ḳ-n)zemin: yeryüzü

ve inâyâtı ve bütün enbiyanın bütün mu’cizatlarını inkâr etsinler. Veya “Mahlûkata verilen ihsânâtın hazineleri yanımızda ve elimizdedir” desinler, kabil-i hitap olmadıklarını göstersinler. Sen de onların inkârından müteellim olma; “Allah’ın akılsız hayvanları çoktur” de.

اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ 1 Veyahut, aklı hâkim yapan mütehakkim Mutezile gibi, kendilerini Hâlıkın işlerine rakîb ve müfettiş tahayyül edip Hâlık-ı Zülcelâli mes’ul tutmak mı istiyorlar? Sakın fütur getirme. Öyle hodbinlerin inkârlarından birşey çıkmaz. Sen de aldırma.

اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ 2 Veyahut, cin ve şeytana uyup kehanetfuruşlar, ispritizmacılar gibi, âlem-i gayba başka bir yol mu bulunmuş zannederler? Öyle ise, şeytanlarına kapanan semâvâta, onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var tahayyül ediyorlar ki, senin semâvî haberlerini tekzip ederler? Böyle şarlatanların inkârları, hiç hükmündedir.

اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ 3 Veyahut, ukul-ü aşere ve erbâbü’l-envâ namıyla şerikleri itikad eden müşrik felâsife gibi ve yıldızlara ve melâikelere bir nevi ulûhiyet isnad eden Sâbiiyyun gibi, Cenâb-ı Hakka veled nisbet eden mülhid ve dâllinler gibi, Zât-ı Ehad ve Samedin vücub-u vücuduna, vahdetine, samediyetine,


Dipnot-1

“Veya kâinatın tedbir ve idaresini onlar mı ele geçirdi?” Tûr Sûresi, 52:37.

Dipnot-2

“Yoksa göklere çıkıp da gök ehlinin haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var? Öyle ise dinleyicileri, işittiklerine dair açık bir delil getirsin.” Tûr Sûresi, 52:38.

Dipnot-3

“Yoksa kız çocukları Onun, erkek çocuklar da sizin mi?” Tûr Sûresi, 52:39.


âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b)Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)dâllin: hak yoldan sapanlar (bk. ḍ-l-l)enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)erbâbü’l-envâ: türlerin yöneticileri; bir felsefî iddiaya göre her türün bir tanrısı¬nın olması (bk. r-b-b)felâsife: felsefecilerfütur: usançhâkim: hükmeden, yargılayan (bk. ḥ-k-m)Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)hodbin: bencil, kibirliihsanât: bağışlar, iyilikler (bk. ḥ-s-n)inâyât: ikramlar, yardımlar (bk. a-n-y)inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)isnad: dayandırma (bk. s-n-d)ispritizmacı: ruh çağırarak onlarla ilişki kurduğu iddiasında bulunanitikad etmek: inanmakkabil-i hitap: muhatap alınabilen (bk. ḫ-ṭ-b)kehanetfuruş: kâhinlik, falcılık yapanmahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)melâike: melekler (bk. m-l-k)mes’ul: sorumlumu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)Mutezile: aklı temel kabul ederek Kur’ân ve sünneti kendi akıllarına uydurmaya çalışan ehl-i sünnet dışı bâtıl bir mezhepmüfettiş: teftiş edenmülhid: dinsiz, inkârcımüşrik: Allah’a ortak koşanmüteellim olmak: acı duymak, üzülmekmütehakkim: zorba (bk. ḥ-k-m)nam: adnevi: tür, çeşitnisbet etmek: bağ kurmak (bk. n-s-b)rakîb: kontrol eden, gözetleyenSâbiiyyun: yıldızlara tapanlarsamediyet: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması (bk. ṣ-m-d)semâvat: gökler (bk. s-m-v)semâvî: vahiyle gelmiş olan (bk. s-m-v)şarlatan: yalancı, aldatıcışerik: ortaktahayyül etmek: hayal etmek (bk. ḫ-y-l)tekzip etmek: yalanlamakukul-ü aşere: bazı eski felsefecilere göre kâinatı idare eden on akıl; birincisi Allah’ın yarattığı akıl, diğerleri de ondan türemiş akıllarulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)vahdet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)veled: evlat, çocukvücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d)Zât-ı Ehad ve Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde O hiçbir şeye muhtaç olmayan ve birliği herbir şeyde görünen Allah (bk. v-ḥ-d; ṣ-m-d)

istiğna-yı mutlakına zıt olan veledi nisbet ve melâikenin ubûdiyetine ve ismetine ve cinsiyetine münafi olan ünûseti isnad mı ederler? Kendilerine şefaatçi mi zannederler ki, sana tâbi olmuyorlar? İnsan gibi mümkin, fâni, bekà-yı nev’ine muhtaç ve cismanî ve mütecezzî, tekessüre kabil ve âciz, dünyaperest, yardımcı bir vârise muhtaç ve müştak mahlûklar için vasıta-i tekessür ve teâvün ve rabıta-i hayat ve bekà olan tenasül, elbette ve elbette vücudu vacip ve daim, bekàsı ezelî ve ebedî, zâtı cismâniyetten mücerred ve muallâ ve mahiyeti, tecezzî ve tekessürden münezzeh ve müberrâ ve kudreti aczden mukaddes ve bîhemtâ olan Zât-ı Zülcelâle evlât isnad etmek; hem o âciz, mümkin, miskin insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet-i mağrurânesine yakıştıramadıkları bir nevi evlât, yani hadsiz kızları isnad etmek öyle bir safsatadır ve öyle bir divanelik hezeyanıdır ki, o fikirde olan heriflerin tekzipleri, inkârları hiçtir. Aldırmamalısın. Herbir sersemin safsatasına, her divanenin hezeyanına kulak verilmez.

اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ 1 Veyahut, hırsa, hıssete alışmış tâği, bâği dünyaperestler gibi, senin tekâlifini ağır mı buluyorlar ki senden kaçıyorlar? Ve bilmiyorlar mı ki, sen ecrini, ücretini yalnız Allah’tan istiyorsun? Ve onlara Cenâb-ı Hak tarafından verilen maldan hem bereket, hem fakirlerin haset ve beddualarından kurtulmak için, ya ondan veya kırktan birisini kendi fakirlerine vermek ağır birşey midir ki, emr-i zekâtı ağır görüp İslâmiyetten çekiniyorlar? Bunların tekzipleri ehemmiyetsiz olmakla beraber, hakları tokattır, cevap vermek değil!


Dipnot-1

“Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de onlar ağır bir borç altına mı girdiler?” Tûr Sûresi, 52:40.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)bâği: âsi, zâlimbekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y)bekà-yı nev’: türün varlığını sürdürmesi (bk. b-ḳ-y)bihemtâ: benzersiz, eşsizCenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)cismanî: maddi vücuda sahipcismâniyet: maddî vücuda sahip olmadaim: devamlıdivanelik: delilik, akılsızlıkdünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkünebedî: sonsuz (bk. e-b-d)ecr: ücret, mükâfatemr-i zekât: zekât emrievlât: çocukezelî: başlangıcı olmama (bk. e-z-l)fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)hadsiz: sayısızhaset: kıskançlıkhezeyan: saçmalamahısset: cimrilik, tamahkârlıkinkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)ismet: günahsızlıkisnad etmek: dayandırmak (bk. s-n-d)istiğna-yı mutlak: Allah’ın sınırsız zenginliğe sahip olması (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ)izzet-i mağrurâne: gururluca izzet, şeref (bk. a-z-z)kabil: kabiliyetlikudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)mahiyet: asıl, esas, nitelikmahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)melâike: melekler (bk. m-l-k)muallâ: yüce, yüksekmukaddes: kutsal, her türlü kusur ve noksanlıktan uzak (bk. ḳ-d-s)müberrâ: arınmış, uzakmücerred: soyutlanmış, tekmümkin: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olan, Allah’ın var etmesine bağlı olan (bk. m-k-n)münafi: zıt, aykırımünezzeh: arınmış, yüce (bk. n-z-h)müştak: düşkün, isteklimütecezzî: parça parça olma (bk. c-z-e)nevi: çeşitnisbet etmek: bağ kurmak (bk. n-s-b)rabıta-i hayat: hayat bağı (bk. ḥ-y-y)safsata: yalan, uydurmaşefaatçı: af için aracılık eden (bk. ş-f-a)tâbi olma: uymatâği: şımarık, azgın (bk. t-ğ-y)teâvün: yardımlaşmatecezzî: parçalara ayrılma (bk. c-z-e)tekâlüf: teklifler, yükümlülüklertekessür: çoğalma (bk. k-s̱-r)tekzip: yalanlamatenasül: üremeubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)ünûset: dişilikvâcip: zorunlu (bk. v-c-b)vâris: mirasçıvasıta-ı tekessür: çoğalma vasıtası (bk. k-s̱-r)veled: evlat, çocukvücud: varlık (bk. v-c-d)Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)

اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ 1 Veyahut, gayb-âşinâlık dâvâ eden Budeîler2 gibi ve umur-u gaybiyeye dair tahminlerini yakîn tahayyül eden akılfuruşlar gibi, senin gaybî haberlerini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitapları mı var ki senin gaybî kitabını kabul etmiyorlar? Öyle ise, vahye mazhar resullerden başka kimseye açılmayan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olmayan âlem-i gayb kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip ondan malûmat alarak yazıyorlar hülyasında bulunuyorlar. Böyle haddinden hadsiz tecavüz etmiş mağrur hodfuruşların tekzipleri sana fütur vermesin. Zira az bir zamanda senin hakikatlerin onların hülyalarını zir ü zeber edecek.

اَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ 3 Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi, ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insan sayıp desiselerinden, inkârlarından müteessir olarak fütur getirme. Belki daha ziyade gayret et. Çünkü onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler. Ve onların fenalıkta muvaffakiyetleri muvakkattir ve istidraçtır, bir mekr-i İlâhîdir.

اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللهِ سُبْحَانَ اللهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ 4 Veyahut, hâlık-ı hayır ve hâlık-ı şer namıyla ayrı ayrı iki ilâh tevehhüm eden Mecusîler gibi ve ayrı ayrı esbaba


Dipnot-1

“Yoksa gaybın ilmi onların yanında da oradan mı alıp yazıyorlar?” Tûr Sûresi, 52:41.

Dipnot-2

Buda dinine mensup olanlar, Budistler.

Dipnot-3

“Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir.” Tûr Sûresi, 52:42.

Dipnot-4

“Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhı mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” Tûr Sûresi, 52:43.


akılfuruş: aklını beğendirmeye çalışanâlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b)Budeî: Budistlerdâvâ: iddiadesise: hiledessas: hilekâr, aldatıcıesbab: sebepler (bk. s-b-b)fenalık: kötülük (bk. f-n-y)fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter (bk. f-ṭ-r)fütur: usanç, gevşeklikgayb-âşinalık: gaybdan haber verme (bk. ğ-y-b)gaybî: görünmeyen âlemlerden gelen (bk. ğ-y-b)hadd: yetkihadsiz: sınırsızhakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hâlık-ı hayır: iyiliğin yaratıcısı (bk. ḫ-l-ḳ; ḫ-y-r)hâlık-ı şer: kötülüğün yaratıcısı (bk. ḫ-l-ḳ)hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet (bk. h-d-y)hilebaz: hilekâr, aldatıcıhodfuruş: kendi kendini beğenen, meziyetlerini satmaya çalışanhülya: hayal (bk. ḫ-y-l)inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)istidraç: Allah tarafından günahkâr kişilere verilen bir takım olağanüstü haller ve üstünlüklerkâh: bazenkâhin: falcı, gelecekten haber veren kimsemağrur: gururlumalûmat: bilgiler (bk. a-l-m)mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r)mecnun: deli, akılsızMecusî: ateşperest, ateşe tapanmekr-i İlâhî: Allah’ın hilesi, düzeni (bk. e-l-h)muvaffakiyet: başarımuvakkat: geçicimünafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünenmüteessir: etkilenmiş, üzüntülünefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)resul: peygamber (bk. r-s-l)sâhir: sihirbazşarlatan: yalancı, aldatıcıtahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)tecavüz: ileri gitme, sınırı aşmatekzip: yalanlamatevehhüm: vehimlenmek, sanmakumur-u gaybiye: gaybî, bilinmeyen şeyler (bk. ğ-y-b)vahy: Allah tarafından gönderilen ve bildirilen şey (bk. v-ḥ-y)yakîn: şüphesiz, kesin bilgi (bk. y-ḳ-n)zındık: dinsizzir ü zeber: darmadağınık, alt üstziyade: çok, fazla

bir nevi ulûhiyet veren ve onları kendilerine birer nokta-i istinad tahayyül eden esbabperestler, sanemperestler gibi, başka ilâhlara dayanıp sana muâraza mı ederler? Senden istiğna mı ediyorlar? Demek لَوْ كَانَ فِيهِمَۤا اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا 1 hükmünce, şu bütün kâinatta gündüz gibi görünen bu intizam-ı ekmeli, bu insicam-ı ecmeli, kör olup görmüyorlar. Halbuki bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa, intizam zir ü zeber olur ve insicam herc ü merce düşer. Halbuki, sinek kanadından, tâ semâvât kandillerine kadar, o derece ince bir intizam gözetilmiş ki, sinek kanadı kadar şirke yer bırakılmamış. Madem bunlar bu derece hilâf-ı akıl ve hikmet ve münâfi-i his ve bedâhet hareket ediyorlar; onların tekzipleri seni tezkirden vazgeçirmesin.

İşte, silsile-i hakaik olan şu âyâtın yüzer cevherlerinden, yalnız ifham ve ilzama dair birtek cevher-i beyanîsini icmâlen beyan ettik. Eğer iktidarım olsaydı, birkaç cevherlerini daha gösterseydim, “Şu âyetler tek başıyla bir mu’cizedir” sen dahi diyecektin.


Dipnot-1

“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harab olup giderdi.” Enbiya Sûresi, 21:22.


âmi: cahilâyât: ayetlerbasitâne: basitçebeyan: açıklama (bk. b-y-n)beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)cevher-i beyanî: beyâna dair cevher (bk. b-y-n)esbabperest: sebeplere tapan (bk. s-b-b)fikr-i avâm: halkın düşüncesi (bk. f-k-r)hakaik-i gàmıza: derin hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)herc ü merc: karışıklık, dağınıklıkhilâf-ı akıl ve hikmet: akla ve hikmete aykırı (bk. ḥ-k-m)hiss-i âmme: genelin duygusuicmâlen: özetle, kısaca (bk. c-m-l)ifham: (he ile) anlatmailzam: susturma, mağlup etmeinsicam: düzgünlük, uyumluluk, pürüzsüz olmainsicam-ı ecmel: çok güzel uyumluluk, hiç pürüzü olmama (bk. c-m-l)intizam: düzen, tertip (bk. n-ẓ-m)intizam-ı ekmel: çok mükemmel düzenlilik (bk. n-ẓ-m; k-m-l)istiğna: ihtiyaç duymama (bk. ğ-n-y)istimal: kullanmakâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)letafetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)muâraza: sözle mücadelemünâfi-i his ve bedâhet: duygu ve açıklığa zıtmütekellim: konuşan (bk. k-l-m)nazar-ı umumî: umumun bakışı (bk. n-ẓ-r)nevi: çeşit, türnokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d)rencide etmek: incitmeksanemperest: puta tapanselâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s)semâvat: gökler (bk. s-m-v)silsile-i hakaik: gerçekler zinciri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)şirk: ortaktabirat: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r)taciz: rahatsız etme, sıkıntı vermetahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)talim: öğretme (bk. a-l-m)tefehhüm etmek: anlamaktekzip: yalanlamatezkir: hatırlatmaulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)zahirâne: açıkça (bk. ẓ-h-r)zir ü zeber: darmadağınık, alt üst

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Şule – BİRİNCİ ŞUA – İKİNCİ SURET – BEŞİNCİ NOKTA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

http://www.erisale.com/#content.tr.1.515

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/516


CUMARTESİ DERSLERİ

İnsan der Çürümüş kemikleri kim diriltecek Sen de Kim onları bidayeten inşa edip hayat vermişse O diriltecek. Yâsin Sûresi, 3678-79. - Cumartesi Dersleri 25. 1. 9.
İnsan der Çürümüş kemikleri kim diriltecek Sen de Kim onları bidayeten inşa edip hayat vermişse O diriltecek. Yâsin Sûresi, 3678-79. – Cumartesi Dersleri 25. 1. 9.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ