26. Söz – Kader Risalesi – Dördüncü Mebhas: Eğer Desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki; kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?” – Elcevap: …

26. Söz – Kader Risalesi – Dördüncü Mebhas: Eğer Desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki; kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?” - Elcevap: …

Kader ve Musibetlerin Sırrı

Bu metin, kader ve musibetlerin hikmetini ele alarak, hayattaki zorlukların aslında ilahi birer güzellik taşıdığını açıklamaktadır.

Yazara göre varlık mutlak hayır, yokluk ise mutlak şerdir; bu yüzden hayatın farklı hallerle sarsılması, onu durağanlıktan kurtararak yokluk karanlığından uzaklaştırır.

Sıkıntılar ve değişimler, insanın üzerindeki ilahi isimlerin tecellilerini açığa çıkaran ve ruhu saflaştıran birer araç olarak nitelendirilir.

Metinde kullanılan terzi ve model örneği, yaratıcının insan üzerindeki tasarruflarının bir sanat icrası olduğunu ve bu sebeple şikayete yer olmadığını vurgular.

Sonuç olarak, tekdüzelik bir nevi yokluk sayıldığı için, hayatın başındaki her türlü hadise Allah’ın güzel isimlerini yansıtması bakımından hayırlı kabul edilir.

NotebookLM

PowerPoint

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

Dördüncü Mebhas

Eğer Desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki; kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?”

Elcevap: Ey şiddet‑i şefkatten şedîd bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücûd, hayr‑ı mahz; adem, şerr‑i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemâlâtın vücûda rücûu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekâisin esâsı, adem olduğu, delildir. Mâdem adem şerr‑i mahzdır; ademe müncer olan veya ademi işmâm eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için, vücûdun en parlak nuru olan hayat, ahvâl‑i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffî ediyor ve müteaddit keyfiyâtı alıp matlup semerâtı veriyor ve müteaddit tavırlara girip, Vâhib‑i Hayat’ın nukùş‑u esmâsını güzelce gösterir.

İşte şu hakikattendir ki; zîhayatlara, âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyât sûretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr‑ı vücûd teceddüt edip zulümât‑ı adem tebâüd ederek hayatları tasaffî ediyor. Zîra tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık, keyfiyâtta ve ahvâlde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.

Elhâsıl: Mâdem hayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın nukùşunu gösterir; hayatın başına gelen her şey hasendir.

Meselâ: Gayet zengin, nihâyet derecede sanatkâr ve çok sanatlarda mâhir bir zât, âsâr-ı sanatını, hem kıymettar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukâbil, bir saatte, murassâ, musannâ yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nev’i sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeğe hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?

İşte onun gibi Sâni’‑i Zülcelâl, Fâtır‑ı Bî-misâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalp gibi havâs ve letâif ile murassâ olarak giydirdiği vücûd gömleğini Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nev’inde olan keyfiyât, bazı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât‑ı hikmet içinde bazı şuâât‑ı rahmet ve o şuâât‑ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Dördüncü Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-dorduncu-mebhas#3813

https://erisale.com/#content.tr.1.636

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/636


26. Söz – Kader Risalesi – Üçüncü Mebhas: Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır. (En’âm Sûresi, 6:59) – Kadere iman eden, kederden emin olur.

Kaderin_Mimarisi

Kaderi Anlamak

Bu metin, kadere iman esasının kâinattaki delillerini ve bu inancın insan ruhuna sağladığı manevi huzuru açıklamaktadır.

Yazar, tohumlardan meyvelere kadar her canlının hayat programının önceden belirlendiğini, bu ilahi nizamın varlıkların ölçülü ve sanatlı yapılarında gözlemlenebildiğini vurgular.

Her şeyin yaratılmadan önce ve sonra kayıt altına alındığı gerçeği, kainatın tesadüf değil, bir hikmet ve intizam eseri olduğunu kanıtlar.

İnsanın her olayı kendi omuzlarında taşıma yükünden kurtaran bu inanç, kişiye hürriyet ve saadet dolu bir nefes aldırır.

Sonuç olarak, ilahi takdire teslim olan bir bireyin, dünyanın ağır yükleri altında ezilmekten kurtulup tam bir güven içinde yaşayacağı ifade edilir.

NotebookLM

PowerPoint

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

Üçüncü Mebhas

Kadere îmân, îmânın erkânındandır. Yani: “Her şey, Cenâb‑ı Hakk’ın takdiriyledir.” Kadere delâil‑i kat’iyye o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez. Biz, basit ve zâhir bir tarz ile şu rükn‑ü îmâniyeyi, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir “Mukaddime” ile göstereceğiz.

Mukaddime

Her şey, vücûdundan evvel ve vücûdundan sonra yazıldığını

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.

ayet

En’âm Sûresi, 6:59

gibi pek çok Âyât‑ı Kur’âniye tasrîh ediyor. Ve şu kâinât denilen, Kudret’in Kur’ân‑ı kebîrinin âyâtı dahi şu hükm‑ü Kur’ânî’yi, nizâm ve mîzan ve intizam ve tasvir ve tezyîn ve imtiyaz gibi âyât‑ı tekvîniyesiyle tasdik ediyor. Evet, şu kâinât kitabının manzûm mektûbatı ve mevzûn âyâtı şehâdet eder ki, her şey yazılıdır.

Amma, vücûdundan evvel her şey mukadder ve yazılı olduğuna delil; bütün mebâdî ve çekirdekler ve mekâdîr ve sûretler, birer şâhittir. Zîra, herbir tohum ve çekirdekler “kâf‑nûn” tezgâhından çıkan birer latîf sandukçadır ki, kaderle tersîm edilen bir fihristecik, ona tevdî edilmiştir ki; Kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mûcizât-ı kudreti bina ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek, bütün vâkıâtı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zîra tohumlar, maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.

Hem, her şeyin miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve sanatlı bir kalıptan çıkmış gibi, bir miktar, bir şekil var ki; o miktarı, o sûreti, o şekli almak; ya hârika ve nihâyet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı veyâhut kaderden gelen mevzûn, ilmî bir kalıb‑ı manevî ile Kudret‑i Ezeliye, o sûreti, o şekli biçip giydiriyor.

Meselâ: Sen, şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki; câmid, sağır, kör, şuûrsuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemâsında hareket eder. Bazı eğri büğrü hudutlarda, meyve ve fâidelerin yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takip eder gibi yolunu değiştirir. Demek, kaderden gelen miktar-ı manevînin ve o miktarın emr‑i manevîsiyle zerreler hareket ederler.

Mâdem maddî ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyâtı var; elbette eşyanın mürûr‑u zamanla giydikleri sûretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam‑ı kadere tâbidir. Evet bir çekirdekte, hem bedîhî olarak, irâde ve evâmir‑i tekvîniyenin ünvânı olan “Kitab‑ı Mübîn”den haber veren ve işâret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm‑i İlâhî’nin bir ünvânı olan “İmâm‑ı Mübîn”den haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var.

Bedîhî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyât ve vaziyetleri ve heyetleridir ki, sonra göz ile görünecek.

Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet‑i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihâtlardır ki; tarihçe‑i hayat nâmıyla tâbir edilen vakit be‑vakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller, o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır.

Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellîsi var; elbette umum eşyanın vücûdundan evvel yazılı olduğunu ifâde eder ve az bir dikkatle anlaşılır.

Şimdi, vücûdundan sonra her şeyin sergüzeşt‑i hayatı yazıldığına delil ise; âlemde “Kitab‑ı Mübîn” ve “İmâm‑ı Mübîn”den haber veren bütün meyveler ve “Levh‑i Mahfûz”dan haber veren ve işâret eden insandaki bütün kuvve‑i hâfızalar birer şâhittir, birer emâredir. Evet, herbir meyve, bütün ağacın mukadderât‑ı hayatı, onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt‑i hayatıyla beraber kısmen âlemin hâdisât‑ı mâziyesi, kuvve‑i hâfızasında öyle bir sûrette yazılıyor ki, güyâ hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest‑i Kudret, kalem‑i kaderiyle insanın sahife‑i a’mâlinden küçük bir senet istinsah ederek insanın eline verip, dimağının cebine koymuş; tâ, muhâsebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki, bu fenâ ve zevâl herc ü mercinde, bekâ için pek çok âyineler var ki; Kadîr‑i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersîm edip ibkâ ediyor. Hem, bekâ için pek çok levhalar var ki; Hafîz‑i Alîm, fânîlerin mânâlarını onlarda yazıyor…

Elhâsıl:

Mâdem en basit ve en aşağı derece‑i hayat olan nebâtât hayatı, bu derece kaderin nizâmına tâbidir; elbette en yüksek derece‑i hayat olan hayat‑ı insaniye, bütün teferruâtıyla kaderin mikyâsıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet, nasıl katreler buluttan haber verir; reşhalar su menbâını gösterir; senetler, cüzdanlar, bir defter‑i kebîrin vücûduna işâret ederler… Öyle de; şu meşhûdumuz olan zîhayatlardaki intizam‑ı maddî olan bedîhî kader ve intizam‑ı manevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senetleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, sûretler, şekiller, bilbedâhe “Kitab‑ı Mübîn” denilen irâde ve evâmir‑i tekvîniyenin defterini ve “İmâm‑ı Mübîn” denilen ilm‑i İlâhî’nin bir dîvânı olan “Levh‑i Mahfûz”u gösterir.

Netice‑i Merâm

Mâdem bilmüşâhede görüyoruz ki; herbir zîhayatın – neşv ü nemâ zamanında – zerreleri, eğri büğrü hudutlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hudutların nihâyetlerinde birer hikmet, birer fayda, birer maslahatı semere verirler. Bilbedâhe, o şeyin miktar-ı sûrîsi, bir kader kalemiyle tersîm edilmiştir. İşte, meşhûd, bedîhî kader, o zîhayatın manevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedâr hudutları, nihâyetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret, o maânî kitabını, o mistar üstünde yazar.

Mâdem maddî ve manevî kader kalemiyle tersîm edilmiş müsmir hudutlar, hikmetli nihâyetler olduğunu kat’iyyen anlıyoruz; elbette herbir zîhayatın müddet‑i hayatında geçireceği ahvâl ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersîm edilmiş. Çünkü; sergüzeşt‑i hayatı, bir intizam ve mîzan ile cereyan ediyor. Sûretler değiştiriyor, şekiller alıyor.

Mâdem böyle umum zîhayatta kalem‑i kader hükümrândır; elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emânet‑i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt‑i hayatiyesi, her şeyden ziyâde kaderin kanununa tâbidir.

Eğer Desen:

“Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştâk olan kalp ve rûh için, kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”

Elcevap:

Kat’a ve asla!‥ Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hıffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emânı temin eden bir sürûr, bir nur veriyor. Çünkü; insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz’î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü; insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makâsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti, milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır.

İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl‑i rahat ile, rûh ve kalbin kemâl‑i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydân veriyor. Yalnız nefs‑i emmârenin cüz’î hürriyetini selbeder ve firavuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.

Kadere îmân o kadar lezzetli, saâdetlidir ki, târif edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:

İki adam, bir pâdişahın pâyitahtına giderler. O pâdişahın mahall‑i garâib olan hâs sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gâsıbâne, sârıkâne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garip hayvanatın erzâkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırap çeker. O Cennet gibi bahçe, başına bir Cehennem gibi oluyor. Her şeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edepsiz adam, te’dib sûretiyle hapse atılır. İkinci adam pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm‑ı kanunla cereyan ettiğini, her şey bir programla, kemâl‑i sühûletle işlediğini îtikat eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp, kemâl‑i safâ ile o Cennet‑misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden her şeyi hoş görür, kemâl‑i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir.

İşte,

مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ

Kadere iman eden, kederden emin olur.

arabi

ed-Deylemî, el-Müsned 1:113; el-Münavî, Feyzu’l-Kadîr 3:187; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl 1:106

sırrını anla.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Üçüncü Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-ucuncu-mebhas#3811

https://erisale.com/#content.tr.1.631

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/631


26. Söz – Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz'‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.
26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz'‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.
26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

İlahi Takdir ve Özgür İrade

Bu metin, İslam inancındaki kader ve cüz-i ihtiyarî (insan iradesi) kavramlarının mahiyetini ve bu iki derin meselenin kulun manevi yolculuğundaki işlevini açıklamaktadır.

Yazara göre kader, insanın elde ettiği başarılarda gurura kapılmasını engelleyen bir şükür vesilesiyken; hür irade, işlenen hatalarda sorumluluğu üstlenmek ve bahanelere sığınmamak için bir temel teşkil eder.

İnsanın kötülüklerden tamamen mesul olduğu, çünkü tahribatın az bir müdahale ile büyük zararlar doğurabileceği, iyiliklerin ise ancak İlahi rahmet ve kudretle vücut bulduğu vurgulanmaktadır.

Metin, kaderin başa gelen musibetlerde bir teselli kaynağı olarak görülmesi gerektiğini, ancak gelecekteki günahlar için bir mazeret olarak kullanılmaması gerektiğini savunur.

Nihayetinde bu kavramlar, müminin nefsini terbiye ederek her türlü hayrı Allah’tan bilmesini ve hatalarını kendi nefsine atfetmesini sağlayan manevi birer denge unsuru olarak sunulmaktadır.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

ayet

Fâtiha Sûresi, 1:1

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz belirli bir miktar ile indiririz.

ayet

Hicr Sûresi, 15:21

وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ

Ve (olmuş, olacak) herşeyi apaçık beyân eden bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) kaydetmişizdir.

ayet

Yâsîn Sûresi, 36:12

Kader ile cüz’‑i ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair “Dört Mebhas” içinde birkaç sırlarını açmağa çalışacağız.

Birinci Mebhas

Kader ve cüz’‑i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü’min, her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb‑ı Hakk’a vere vere, tâ nihâyette teklif ve mesûliyetten kurtulmamak için “cüz’‑i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona: “Mesûl ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrûr olmamak için “Kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”

Evet, kader, cüz’‑i ihtiyarî; îmân ve İslâmiyet’in nihâyet merâtibinde‥ Kader, nefsi gururdan ve cüz’‑i ihtiyarî, adem-i mesûliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil‑i îmâniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrit nüfûs‑u emmârenin işledikleri seyyiâtının mesûliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in’âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz’‑i ihtiyarîye istinat etmek; bütün bütün sırr‑ı kadere ve hikmet‑i cüz’-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

Evet, mânen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây-i istîmâli var. Fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, ye’sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsî ve istikbâliyatta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebep olsun.

Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

Evet, Kur’ân’ın dediği gibi: İnsan, seyyiâtından tamamen mesûldür. Çünkü; seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât tahribât nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribât yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb‑i istihkak eder. – Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi – Fakat, hasenâtta iftihara hakkı yoktur.

Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü; hasenâtı isteyen, iktiza eden, Rahmet‑i İlâhiye ve icâd eden, kudret‑i Rabbâniye’dir. Suâl ve cevap, dâî ve sebep, ikisi de Hak’tandır. İnsan, yalnız duâ ile, îmân ile, şuûr ile, rızâ ile onlara sâhip olur.

Fakat seyyiâtı isteyen, nefs‑i insaniyedir. – Ya istîdat ile, ya ihtiyar ile – Nasıl ki beyaz, güzel Güneş’in ziyâsından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istîdâdına aittir.

Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun‑u İlâhî ile icâd eden yine Hak’tır. Demek sebebiyet ve suâl, nefistendir ki; mesûliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve icâd ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.

İşte şu sırdandır ki: Kisb‑i şer, şerdir; halk‑ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Evet halk ve icâdda bir şerr‑i cüz’î ile beraber hayr‑ı kesîr vardır. Bir şerr‑i cüz’î için hayr‑ı kesîri terketmek, şerr‑i kesîr olur. Onun için o şerr‑i cüz’î, hayır hükmüne geçer. İcâd‑ı İlâhî’de şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kisbine ve istîdâdına aittir.

Hem nasıl kader‑i İlâhî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir, öyle de: İllet ve sebep itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü; kader, hakîki illetlere bakar, adâlet eder. İnsanlar, zâhirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adâletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim, seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Hâlbuki sen sârık değilsin. Fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader‑i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adâlet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masûm olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey‑i vâhidde, iki cihetle kader ve icâd‑ı İlâhî’nin adâleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyâs et. Demek kader ve icâd‑ı İlâhî; mebde’ ve müntehâ, asıl ve fer’, illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.

Eğer Denilse:

“Mâdem cüz’‑i ihtiyarînin icâda kâbiliyeti yok; bir emr‑i itibarî hükmünde olan kisbden başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’da, Hàlık‑ı semâvât ve arza karşı, insana, âsî ve düşman vaziyeti verilmiş, Hàlık‑ı arz ve semâvât, ondan azîm şikâyetler ediyor‥ o âsî insana karşı abd‑i mü’mine yardım için, kendini ve melâikesini tahşid ediyor. Ona azîm bir ehemmiyet veriyor?”

Elcevap:

Çünkü; küfür ve isyan ve seyyie, tahriptir, ademdir. Hâlbuki, azîm tahribât ve hadsiz ademler, bir tek emr‑i itibarîye ve ademîye terettüp edebilir. Nasıl ki, bir azîm sefînenin dümencisi, vazifesinin adem‑i îfâsıyla, sefîne gark olup bütün hademelerin netice‑i sa’yleri iptal olur. Bütün o tahribât, bir ademe terettüp ediyor. Öyle de: Küfür ve mâsiyet, adem ve tahrip nev’inden olduğu için, cüz’‑i ihtiyarî, bir emr‑i itibarî ile onları tahrîk edip müdhiş netâice sebebiyet verebilir. Zîra küfür, çendan bir seyyiedir; fakat bütün kâinâtı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkîr ve delâil‑i Vahdâniyet’i gösteren bütün mevcûdâtı tekzip ve bütün tecelliyât‑ı esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinât ve mevcûdât ve Esmâ‑i İlâhiye nâmına Cenâb‑ı Hak, kâfirden şedîd şikâyet ve dehşetli tehdidât etmek, ayn‑ı hikmettir ve ebedî azap vermek, ayn‑ı adâlettir.

Mâdem insan küfür ve isyanla tahribât tarafına gidiyor, az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl‑i îmân, onlara karşı Cenâb‑ı Hakk’ın inâyet‑i azîmine muhtaçtır. Çünkü; on kuvvetli adam, bir evin muhâfazasını ve tamiratını deruhte etse, haylaz bir çocuğun, o hâneye ateş vermeğe çalışmasına karşı, o çocuğun velîsine, belki pâdişahına müracaata, yalvarmağa mecbur olması gibi; mü’minlerin de, böyle edepsiz ehl‑i isyana karşı dayanmak için Cenâb‑ı Hakk’ın çok inâyâtına muhtaçtırlar.

Elhâsıl:

Eğer kader ve cüz’‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i huzur ve kemâl‑i îmân sâhibi ise; kâinâtı ve nefsini Cenâb‑ı Hakk’a verir, O’nun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var kaderden, cüz’‑i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü; mâdem nefsini ve her şeyi Cenâb‑ı Hak’tan bilir, o vakit cüz’‑i ihtiyarîye istinat ederek mesûliyeti deruhte eder. Seyyiâta merciiyeti kabûl edip, Rabbini takdis eder. Dâire‑i ubûdiyette kalıp, teklif‑i İlâhiye’yi zimmetine alır. Hem kendinden sudûr eden kemâlât ve hasenât ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder. Başına gelen musîbetlerde kaderi görür, sabreder.

Eğer kader ve cüz’‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i gaflet ise, o vakit kaderden ve cüz’‑i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü; nefs‑i emmâresi, gaflet veya dalâlet sâikasıyla kâinâtı esbâba verip, Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve esbâba verir. Mesûliyeti ve kusuru kadere havâle eder. O vakit, nihâyette Cenâb‑ı Hakk’a verilecek olan cüz’‑i ihtiyarî ve en nihâyette medâr‑ı nazar olacak olan kader bahsi, mânâsızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve mesûliyetten kurtulmak için bir desîse‑i nefsiyedir.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Birinci Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi#3733

https://erisale.com/#content.tr.1.623

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/623