26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”

26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”
26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”
26. Söz – Kader Risalesi – Hâtime: “Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”

Egemenlik Kararnamesi: Kader ve Ruh Üzerine Düşünceler

Bu metin, Yirmi Altıncı Söz’ün son bölümü olan Hatime kısmını kapsamakta olup, insanın nefsini terbiye etmesi ve ilahî hakikatleri idrak etmesi üzerine odaklanmaktadır.

Yazar, varlığın ancak tek bir yaratıcıya dayanması durumunda kolayca açıklanabileceğini vurgulayarak, nefsin kendi başarılarıyla övünmemesi gerektiğini hatırlatır.

İnsanın sahip olduğu güzelliklerin ve yaptığı hizmetlerin asıl kaynağının Allah’ın lütfu olduğu belirtilirken, dünya hayatının geçiciliğine karşı kalp ve ruhun sonsuzluğuna sığınma çağrısı yapılır.

Maddi varlıkların fena bulmasına rağmen tecellilerin devam etmesi, her şeyin Esma-i Hüsna’nın birer yansıması olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Sonuç olarak eser, okuyucuyu kâinattaki mükemmel sanatı izleyerek Zât-ı Zülcelal’in kemalatını tanımaya ve acziyetini bilerek O’na teslim olmaya davet eder.

NotebookLM

PowePoint

SHORTS

https://youtube.com/shorts/v3HejqKmdKY?feature=share

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

Hâtime

Eski Said’in serkeş, müftehir, mağrur, ucüblü, riyakâr nefsini susturan, teslime mecbur eden Beş Fıkradır.

BİRİNCİ FIKRA:

Madem eşya var ve san’atlıdır. Elbette bir ustaları var. Yirmi İkinci Sözde gayet kat’î ispat edildiği gibi, eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey bütün eşya kadar müşkül ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya bir şey kadar âsân ve kolay olur.

Madem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış. Elbette, o pek hikmetli ve çok san’atkâr Zât, zemin ve âsumânın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslim edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibadetlerini başkasına vermeyecektir.

İKİNCİ FIKRA:

Sen, ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış; başkası onları ona takmış.

ÜÇÜNCÜ FIKRA:

Sen, ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma.

اِنَّ اللهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ 1

Dipnot-1

“Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyid ve takviye eder.” (Buhari, Cihad: 182, Meğâzî: 38, Kader: 5; Müslim, İmân: 178; İbn-i Mâce, Fiten: 35; Dârimî, Siyer: 73; Müsned, 2:309, 5:45.).

sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucüb ve riyadan kurtul.

DÖRDÜNCÜ FIKRA:

Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler. Yoksa, hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir. Yirminci Sözün âhirinde şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.


abes: anlamsız, faydasız
âhir: son (bk. e-ḫ-r)
arazî: sonradan ortaya çıkan, ilinti
âsân: kolay
âsumân: gökyüzü
bahis: konu
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cevherî: asıl, temel, öz
Eski Said: (bk. bilgiler)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)eşya: varlıklar
fahirlenmek: övünmek, gururlanmak
farize-i hilkat: yaratılış görevi (bk. ḫ-l-ḳ)
fıkra: bölüm
hakaik-ı mevcudat: varlıkların gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; v-c-d)
hakikat: birşeyin aslı esası, gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâtime: sonuç, son bölüm
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hikmetli: herşeyi bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerine koyma (bk. ḥ-k-m)
ism-i Hak: Allah’ın varlığının hak olup her hakkın sahibi olduğunu bildiren ismi (bk. s-m-v; ḥ-ḳ-ḳ)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
kat’î: kesin bir şekilde
mağrur: gururlu
marifet: Allah’ı tanıma, bilme (bk. a-r-f)
müftehir: kendisiyle övünen
müşkül: zor
müzekkâ: temiz olmuş, temizlenmiş
nebze: az miktar
nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)
netice-i san’at: san’atın neticesi (bk. ṣ-n-a)
recül-ü fâcir: günahkâr adam
riya: gösteriş
riyakâr: gösterişi seven
serkeş: başkaldıran, isyan eden
suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
şuâât: ışınlar, parıltılar
tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y)
tezâhürât: görünmeler, belirmeler (bk. ẓ-h-r)
ubûdiyet: kulluk, ibadet (bk. a-b-d)
ucüb: kendini beğenme, kibir
vazife-i fıtrat: yaratılış vazifesi (bk. f-ṭ-r)
zemin: yeryüzü
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)

Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan, kat’iyen bil ki, hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tetkik, “bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir” demişler. İşte, şu sırdandır ki, bazı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.

Madem böyledir. Hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak; kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak: Ne kadar geniş bir daire-i hayatları var! Senin için meyyit olan mazi, müstakbel, onlar için hayydır, hayattar ve mevcuttur.

Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:

Fâniyim, fâni olanı istemem.

Âcizim, âciz olanı istemem.

Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.

İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.

Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.

Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.

BEŞİNCİ FIKRA:

Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye, Allahu ekber zikrinde otuz üç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir.

اَللهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ الْكَرِيمُ الرَّحِيمُ الْجَمِيلُ النَّقَّاشُ اْلاَزَلِىُّ الَّذِى مَاحَقِيقَةُ هٰذِهِ الْكَۤائِنَاتِ كُلًّا وَجُزْءًا وَصَحَۤائِفَ وَطَبَقَاتٍ، وَمَا حَقَۤائِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًّا وَجُزْئِيًّا وَوُجُودًا وَبَقَۤاءً، اِلاَّ خُطُوطُ قَلَمِ قَضَۤائِهِ وَقَدَرِهِ، وَتنْظِيمِهِ وَتقْدِيرِهِ بِعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ، وَنقُوشُ پرْكَارِ عِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ وَتصْوِيرِهِ وَتدْبِيرِهِ بِصُنْعٍ وَعِنَايَةٍ، وَتزْيِينَاتُ يَدِ بَيْضَۤاءِ صُنْعِهِ وَعِنَايَتِهِ وَتَزْيِينِهِ وَتَنْوِيرِهِ بِلُطْفٍ وَكَرَمٍ، وَاَزَاهِيرُ لَطَۤائِفِ لُطْفِهِ وَكَرَمِهِ وَتَوَدُّدِهِ وَتَعَرُّفِهِ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ، وَثَمَرَاتُ فَيَّاضِ رَحْمَتِهِ وَنِعْمَتِهِ وَتَرَحُّمِهِ

وَتَحَنُّنِهِ بِجَمَالٍ وَكَمَالٍ، وَلمَعَاتُ وَتَجَلِّيَاتُ جَمَالِهِ وَكَمَالِهِ بِشَهَادَاتِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا، وَسَيَّالِيَةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَۤاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِىِّ الدَّۤائِمِ التَّجَلِّى، وَالظُّهُورِ عَلٰى مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ، وَدَۤائِمِ اْلاِنْعَامِ عَلٰى مَرِّ اْلاَنَامِ وَاْلاَيَّامِ وَاْلاَعْوَامِ

Allah en büyüktür, o Kadîr, Alîm, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl olan Ezelî Nakkaş’tır ki, bu kâinatın sayfaları ve tabakalarıyla, küll ve cüz olarak hakikati ve bu mevcudatın külliyet ve cüz’iyet ve vücut ve bekà itibarıyla hakikati, Onun kazâ ve kader kaleminin ilim ve hikmetle tanzim ve takdir ettiği hatları; ilim ve hikmet pergelinin sun’ ve inâyetle tasvir ve tedbir ettiği nakışları; sun’ ve inâyetinin yed-i beyzâsının lütuf ve keremle süsleyip aydınlattığı zinetleri, tezyinatı, lütuf ve kereminin ve teveddüd ve taarrüfünün lâtifelerinden rahmet ve nimetle açan çiçekleri; rahmet ve nimetinin ve terahhum ve tahannününün feyzinden cemâl ve kemâl ile çıkan meyveleri; ve, aynaların fâniliği ve mazharların seyyâliyetiyle beraber, onlarda tecellî eden o mücerred ve sermedî cemâlin bâki kalarak, gelip geçen mevsimler ve asırlar ve dehirler üzerinde tecelliyat ve zuhurâtının ve gelip geçen mahlûkat ve günler ve seneler üzerindeki in’âmâtının devam etmesinin şehâdetiyle, Onun cemâl ve kemâlinin tecelliyat ve lemeâtından başka birşey değildir.

نَعَمْ فَاْلاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا عَقْلٍ عَلَى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا فَهْمٍ عَلَى اْلاِسْمِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ اْلاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَى الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَقِينِ عَلٰى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَلِيقُ بِالذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْيَقِينِ

Evet, eserin mükemmelliği, akıl sahipleri için, fiilin mükemmelliğine delâlet eder. Mükemmel fiil ise, fehim sahipleri için, ismin mükemmelliğine delâlet eder. İsmin mükemmelliği, bilbedâhe sıfâtın mükemmelliğine; sıfâtın mükemmelliği ise, bizzarure şe’nin mükemmelliğine; şe’nin mükemmelliği ise, hakkalyakîn derecesinde bir kat’iyetle ve o zâta lâyık bir şekilde, zâtın mükemmelliğine delâlet eder.

نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاٰةِ، زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّى الدَّۤائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلاَزِمِ، مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ، اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكُ الْمَظَاهِرِ، مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ، مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ ِللْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ، لِلْبَاقِى الْوَدُودِ

Evet, aynaların fâniliği ve mevcudatın zevâliyle beraber tecelliyâtın ve füyuzâtın devam etmesi, bütün zuhurattan daha zâhir bir surette, onlarda görünen cemâlin mazharlara ait olmadığına delâlet eder ve en fasih bir lisanla ve en vâzıh bir burhanla gösterir ki, o tecelliyat, Vâcibü’l-Vücudun ve Bâkî-i Vedûdun mücerred cemâlinin ve mazharlar üzerinde daimî yenilenen ihsânâtının cilveleridir.

 اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ عَدَدَ مَا فِى عِلْمِ اللهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ  

Allahım! Efendimiz Muhammed ‘e, âl ve ashâbına, ezelden ebede, ilm-i İlâhînin mevcudatı adedince salât ve selâm et.


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
adem: yokluk
Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r)
ân-ı seyyâle: bir anda akıp giden zaman dilimi
Arabî: Arapça
âşire: saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi
cihet: yön, taraf
daire-i hayat: hayat alanı (bk. ḥ-y-y)
derece-i hayat: hayat derecesi (bk. ḥ-y-y)
ehl-i tetkik: dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler
ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
eşya-yı dünyeviye: dünyaya ait şeyler
fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)
fıkra: bölüm
fıkra-i Arabiye: Arapça bölüm
gayr: başkası
hâlât: haller, durumlar
hayat-ı maddiye: maddî hayat (bk. ḥ-y-y)
hayat-ı maddiye-i nefsiye: hayatın madde ve nefse bakan yönü (bk. ḥ-y-y; n-f-s)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hayy: diri (bk. ḥ-y-y)
hiç ender hiç: hiç içinde hiç
kat’iyen: kesinlikle
mazi: geçmiş zaman
mazruf: içinde olanlar
mertebe-i tefekkür: tefekkür mertebesi (bk. f-k-r)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mevcut: var olan (bk. v-c-d)
mevt: ölüm (bk. m-v-t)
meyyit: ölü (bk. m-v-t)
müstakbel: gelecek zaman
müştak: aşık, çok düşkün
nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
Rahmân: rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah (bk. r-ḥ-m)
Şems-i Sermed: devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah
yâr-ı bâki: daimi ve sürekli dost (bk. b-ḳ-y)
zerre: en küçük madde parçası

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Hatime, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.638

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-hatime#3823

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/638


26. Söz – Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz'‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.
26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz'‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.
26. Söz Kader Risalesi Birinci Mebhas: Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

İlahi Takdir ve Özgür İrade

Bu metin, İslam inancındaki kader ve cüz-i ihtiyarî (insan iradesi) kavramlarının mahiyetini ve bu iki derin meselenin kulun manevi yolculuğundaki işlevini açıklamaktadır.

Yazara göre kader, insanın elde ettiği başarılarda gurura kapılmasını engelleyen bir şükür vesilesiyken; hür irade, işlenen hatalarda sorumluluğu üstlenmek ve bahanelere sığınmamak için bir temel teşkil eder.

İnsanın kötülüklerden tamamen mesul olduğu, çünkü tahribatın az bir müdahale ile büyük zararlar doğurabileceği, iyiliklerin ise ancak İlahi rahmet ve kudretle vücut bulduğu vurgulanmaktadır.

Metin, kaderin başa gelen musibetlerde bir teselli kaynağı olarak görülmesi gerektiğini, ancak gelecekteki günahlar için bir mazeret olarak kullanılmaması gerektiğini savunur.

Nihayetinde bu kavramlar, müminin nefsini terbiye ederek her türlü hayrı Allah’tan bilmesini ve hatalarını kendi nefsine atfetmesini sağlayan manevi birer denge unsuru olarak sunulmaktadır.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

ayet

Fâtiha Sûresi, 1:1

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz belirli bir miktar ile indiririz.

ayet

Hicr Sûresi, 15:21

وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ

Ve (olmuş, olacak) herşeyi apaçık beyân eden bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) kaydetmişizdir.

ayet

Yâsîn Sûresi, 36:12

Kader ile cüz’‑i ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair “Dört Mebhas” içinde birkaç sırlarını açmağa çalışacağız.

Birinci Mebhas

Kader ve cüz’‑i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü’min, her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb‑ı Hakk’a vere vere, tâ nihâyette teklif ve mesûliyetten kurtulmamak için “cüz’‑i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona: “Mesûl ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrûr olmamak için “Kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”

Evet, kader, cüz’‑i ihtiyarî; îmân ve İslâmiyet’in nihâyet merâtibinde‥ Kader, nefsi gururdan ve cüz’‑i ihtiyarî, adem-i mesûliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil‑i îmâniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrit nüfûs‑u emmârenin işledikleri seyyiâtının mesûliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in’âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz’‑i ihtiyarîye istinat etmek; bütün bütün sırr‑ı kadere ve hikmet‑i cüz’-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

Evet, mânen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây-i istîmâli var. Fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, ye’sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsî ve istikbâliyatta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebep olsun.

Demek kader meselesi, teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz’‑i ihtiyarî, seyyiâta mercî olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

Evet, Kur’ân’ın dediği gibi: İnsan, seyyiâtından tamamen mesûldür. Çünkü; seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât tahribât nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribât yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb‑i istihkak eder. – Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi – Fakat, hasenâtta iftihara hakkı yoktur.

Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü; hasenâtı isteyen, iktiza eden, Rahmet‑i İlâhiye ve icâd eden, kudret‑i Rabbâniye’dir. Suâl ve cevap, dâî ve sebep, ikisi de Hak’tandır. İnsan, yalnız duâ ile, îmân ile, şuûr ile, rızâ ile onlara sâhip olur.

Fakat seyyiâtı isteyen, nefs‑i insaniyedir. – Ya istîdat ile, ya ihtiyar ile – Nasıl ki beyaz, güzel Güneş’in ziyâsından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istîdâdına aittir.

Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun‑u İlâhî ile icâd eden yine Hak’tır. Demek sebebiyet ve suâl, nefistendir ki; mesûliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve icâd ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.

İşte şu sırdandır ki: Kisb‑i şer, şerdir; halk‑ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Evet halk ve icâdda bir şerr‑i cüz’î ile beraber hayr‑ı kesîr vardır. Bir şerr‑i cüz’î için hayr‑ı kesîri terketmek, şerr‑i kesîr olur. Onun için o şerr‑i cüz’î, hayır hükmüne geçer. İcâd‑ı İlâhî’de şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kisbine ve istîdâdına aittir.

Hem nasıl kader‑i İlâhî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir, öyle de: İllet ve sebep itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü; kader, hakîki illetlere bakar, adâlet eder. İnsanlar, zâhirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adâletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim, seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Hâlbuki sen sârık değilsin. Fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader‑i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adâlet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masûm olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey‑i vâhidde, iki cihetle kader ve icâd‑ı İlâhî’nin adâleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyâs et. Demek kader ve icâd‑ı İlâhî; mebde’ ve müntehâ, asıl ve fer’, illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.

Eğer Denilse:

“Mâdem cüz’‑i ihtiyarînin icâda kâbiliyeti yok; bir emr‑i itibarî hükmünde olan kisbden başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyân’da, Hàlık‑ı semâvât ve arza karşı, insana, âsî ve düşman vaziyeti verilmiş, Hàlık‑ı arz ve semâvât, ondan azîm şikâyetler ediyor‥ o âsî insana karşı abd‑i mü’mine yardım için, kendini ve melâikesini tahşid ediyor. Ona azîm bir ehemmiyet veriyor?”

Elcevap:

Çünkü; küfür ve isyan ve seyyie, tahriptir, ademdir. Hâlbuki, azîm tahribât ve hadsiz ademler, bir tek emr‑i itibarîye ve ademîye terettüp edebilir. Nasıl ki, bir azîm sefînenin dümencisi, vazifesinin adem‑i îfâsıyla, sefîne gark olup bütün hademelerin netice‑i sa’yleri iptal olur. Bütün o tahribât, bir ademe terettüp ediyor. Öyle de: Küfür ve mâsiyet, adem ve tahrip nev’inden olduğu için, cüz’‑i ihtiyarî, bir emr‑i itibarî ile onları tahrîk edip müdhiş netâice sebebiyet verebilir. Zîra küfür, çendan bir seyyiedir; fakat bütün kâinâtı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkîr ve delâil‑i Vahdâniyet’i gösteren bütün mevcûdâtı tekzip ve bütün tecelliyât‑ı esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinât ve mevcûdât ve Esmâ‑i İlâhiye nâmına Cenâb‑ı Hak, kâfirden şedîd şikâyet ve dehşetli tehdidât etmek, ayn‑ı hikmettir ve ebedî azap vermek, ayn‑ı adâlettir.

Mâdem insan küfür ve isyanla tahribât tarafına gidiyor, az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl‑i îmân, onlara karşı Cenâb‑ı Hakk’ın inâyet‑i azîmine muhtaçtır. Çünkü; on kuvvetli adam, bir evin muhâfazasını ve tamiratını deruhte etse, haylaz bir çocuğun, o hâneye ateş vermeğe çalışmasına karşı, o çocuğun velîsine, belki pâdişahına müracaata, yalvarmağa mecbur olması gibi; mü’minlerin de, böyle edepsiz ehl‑i isyana karşı dayanmak için Cenâb‑ı Hakk’ın çok inâyâtına muhtaçtırlar.

Elhâsıl:

Eğer kader ve cüz’‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i huzur ve kemâl‑i îmân sâhibi ise; kâinâtı ve nefsini Cenâb‑ı Hakk’a verir, O’nun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var kaderden, cüz’‑i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü; mâdem nefsini ve her şeyi Cenâb‑ı Hak’tan bilir, o vakit cüz’‑i ihtiyarîye istinat ederek mesûliyeti deruhte eder. Seyyiâta merciiyeti kabûl edip, Rabbini takdis eder. Dâire‑i ubûdiyette kalıp, teklif‑i İlâhiye’yi zimmetine alır. Hem kendinden sudûr eden kemâlât ve hasenât ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder. Başına gelen musîbetlerde kaderi görür, sabreder.

Eğer kader ve cüz’‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i gaflet ise, o vakit kaderden ve cüz’‑i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü; nefs‑i emmâresi, gaflet veya dalâlet sâikasıyla kâinâtı esbâba verip, Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve esbâba verir. Mesûliyeti ve kusuru kadere havâle eder. O vakit, nihâyette Cenâb‑ı Hakk’a verilecek olan cüz’‑i ihtiyarî ve en nihâyette medâr‑ı nazar olacak olan kader bahsi, mânâsızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve mesûliyetten kurtulmak için bir desîse‑i nefsiyedir.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – Birinci Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi#3733

https://erisale.com/#content.tr.1.623

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/623