Eğitim ve öğretime, bilgi ve bilime farklı bir bakış; MÂNÂ-YI İSMÎ yerine MÂNÂ-YI HARFİ ile bakış. Açık kaynak bir eğitim sitesi. A different perspective on education and teaching, knowledge and science; glance with the LETTER MEANING instead of the NAME MEANING. Open source education site.
“Evet, Kur’ân’ın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-i âlemin muammâsını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbârât-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü, o hakaik-ı gaybiyeyi, hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA– BİRİNCİ CİLVE – ÜÇÜNCÜ ŞAVK.
Evet, Kur’ân’ın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-i âlemin muammâsını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbârât-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü, o hakaik-ı gaybiyeyi, hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 3.
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
ÜÇÜNCÜ ŞUA
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ihbârât-ı gaybiyesi ve her asırda şebâbiyetini muhafaza etmesi ve her tabaka insana muvafık gelmesiyle hasıl olan i’cazdır. Şu Şuaın Üç Cilvesi var.
BİRİNCİ CİLVE:
İhbârât-ı gaybiyesidir. Şu Cilvenin Üç Şavkı var.
…
ÜÇÜNCÜ ŞAVK:
Hakaik-ı İlâhiyeye ve hakaik-ı kevniyeye ve umur-u uhreviyeye dair ihbârât-ı gaybiyesidir. Evet, Kur’ân’ın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-i âlemin muammâsını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbârât-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü, o hakaik-ı gaybiyeyi, hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur.
Hem Kur’ân gösterdiği o hakaik-ı İlâhiye ve o hakaik-ı kevniyeyi beyandan
akl-ı beşerin kârı: insan aklının yapacağı bir iş âyât: âyetler beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) beyanat-ı kevniye: yaratılışa âit açıklamalar (bk. b-y-n; k-v-n) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık (bk. ḍ-l-l) dâvâ: iddia fethetmek: açmak hakaik-i İlâhiye: Allah’ın zat ve sıfatlarına ait gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h)
hakaik-i kevniye: kâinatla, yaratılışla ilgili hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n) hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) hükema: filozoflar (bk. ḥ-k-m) ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b) ihsas etmek: hissettirmek istikametle: doğru bir şekilde itirâzat: itirazlar kat’iyen: kesinlikle kemâl-i ciddiyet ve emniyet: tam bir ciddiyet ve güven (bk. k-m-l; e-m-n)
malûm: bilinen (bk. a-l-m) maruz: uğramış, tesirinde kalmış mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) muamma: anlaşılması zor sır şavk: ışık, parıltı tenkidât: tenkitler tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n) umur-u uhreviye: âhirete ait işler (bk. e-ḫ-r) Üstad-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün ilimlerin öğreticisi olan Allah (bk. e-z-l) vüsuk: doğruluk, güvenilirlik
sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukulü “Sadakte” deyip o hakaikı kabul eder, Kur’ân’a “Bârekâllah” der. Bu kısmın, kısmen On Birinci Sözde izah ve ispatı geçmiştir; tekrara hacet kalmamıştır.
Amma ahvâl-i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor. Fakat, Kur’ân’ın gösterdiği yollarla, onları görmek derecesinde ispat ediyor. Onuncu Sözde, Kur’ân’ın şu ihbârât-ı gaybiyesi ne derece doğru ve hak olduğu izah ve ispat edilmiştir. Ona müracaat et.
âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) ahvâl-i uhreviye ve berzahiye: kabir ve âhiret halleri (bk. e-ḫ-r) akl-ı beşer: insan aklı aktâr: her taraf, her yan âlem: dünya (bk. a-l-m) âsâr: eserler asr-ı hazır: şimdiki asır Bârekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) beşer: insan cemaat: topluluk, grup (bk. c-m-a) cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) cinnî: cinlerden olan çendan: gerçi efkârca: fikirler bakımından (bk. f-k-r) ehl-i kitap: kitap ehli; Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler (bk. k-t-b)
ehle’l-mekteb: mektepli, okumuş, bilgili (bk. k-t-b) hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hitab-ı mürşidâne: doğru yolu gösterici hitap (bk. ḫ-ṭ-b; r-ş-d) hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b) istidatça: kabiliyetçe (bk. a-d-d) izah: açıklama lâfz: kelime, ifade medeniyet-i hazıra: günümüz medeniyeti muâraza: karşı koyma, muhalefet muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhtelif: çeşitli, değişik mütebayin: ayrı ayrı müteveccih: yönelik
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA– BİRİNCİ CİLVE – ÜÇÜNCÜ ŞAVK, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
“Allah öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar.” Mâide Sûresi, 5:54. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“”Allah öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar.” Mâide Sûresi, 5:54.
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA– BİRİNCİ CİLVE – İKİNCİ ŞAVK.
“Allah öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar.” Mâide Sûresi, 5:54. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 2.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
ÜÇÜNCÜ ŞUA
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ihbârât-ı gaybiyesi ve her asırda şebâbiyetini muhafaza etmesi ve her tabaka insana muvafık gelmesiyle hasıl olan i’cazdır. Şu Şuaın Üç Cilvesi var.
BİRİNCİ CİLVE:
İhbârât-ı gaybiyesidir. Şu Cilvenin Üç Şavkı var.
…
İKİNCİ ŞAVK:
İstikbale ait ihbârât-ı gaybiyesidir. Şu kısım ihbârâtın çok envâı var. Birinci kısım hususîdir. Bir kısım, ehl-i keşif ve velâyete mahsustur. Meselâ, Muhyiddin-i Arabî
الۤمۤ غُلِبَتِ الرُّومُ 1
Sûresinde pek çok ihbârât-ı gaybiyeyi bulmuştur. İmam-ı Rabbânî, sûrelerin başındaki mukattaât-ı hurufla çok muamelât-ı gaybiyenin işaretlerini ve ihbârâtını görmüştür ve hâkezâ… Ulema-yı bâtın için, Kur’ân baştan başa ihbârât-ı gaybiye nev’indendir. Biz ise,
Dipnot-1
“Elif lâm mim. Rumlar mağlûp düştüler.” Rum Sûresi, 30:1-2.
ahvâl: haller, durumlar ahvâl-i maziye: geçmişteki haller aklî: akılla ilgili ehl-i keşif ve velâyet: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f; v-l-y) emanet: eminlik, güvenilirlik (bk. e-m-n) envâ: çeşitler, türler fasletmek: çözüme kavuşturmak faysal: ayırıcı, çözüme kavuşturucu fen: bilim fevkinde: üstünde fezleke: netice, özet hâkezâ: bunun gibi hakikat-i vakıa: olayın gerçekliği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hususî: özel hülâsa: özet ihata: kapsama, içine alma ihbar: haber verme ihbârât: haber vermeler ihbârât-ı gaybiye: gayptan verilen haberler (bk. ğ-y-b) ihtilâf: ayrılık, anlaşmazlık ihtilafî: tartışmalı İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler)
istikbal: gelecek zaman ittifak: birleşme, fikir birliği ittifak etmek: birleşmek ittifakî: üzerinde birleşilmiş kıraat: okuma kitabet: yazma (bk. k-t-b) kütüb-ü sâlife: Tevrat, Zebur ve İncil gibi geçmiş kitaplar (bk. k-t-b) maharet: ustalık, beceri maharet-i fevkalâde: olağanüstü beceri maksad: gaye, amaç (bk. ḳ-ṣ-d) maruf: bilinen (bk. a-r-f) mazi: geçmiş zamanı meleke: kabiliyet, beceri (bk. m-l-k) mevsuf: vasıflandırılan (bk. v-ṣ-f) muamelât-ı gaybiye: gayba ait muamele ve işleyişler (bk. ğ-y-b) Muhyiddin-i Arabî: (bk. bilgiler) mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) mukattaât-ı huruf: bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan kesik harfler
musaddıkane: doğrulayarak (bk. ṣ-d-ḳ) musahhihâne: düzelterek muvafakat etmek: uyuşmak mütehassıs: ihtisas sahibi, uzman mütevakkıf: bağlı nakil: aktarma, anlatma nazar-ı gayb-bînî: gaybı gören bakış (bk. n-ẓ-r; ğ-y-b) nev’: tür nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l) semâ: işitme, duyma (bk. s-m-a) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şavk: ışık, parıltı tezkiye: iyi hal üzere şahitlik etme ukde-i hayatiye: hayat düğümü, çekirdeği (bk. ḥ-y-y) ulema-yı bâtın: şeriatın zâhirinden ve açık hükümlerinden daha çok, mânâ ve esrârını bilen âlimler (bk. a-l-m) umum: bütün ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vukuat: olaylar zikrolunmak: anılmak, belirtilmek
umuma ait olacak bir kısmına işaret edeceğiz. Bunun da pek çok tabakatı var; yalnız bir tabakadan bahsedeceğiz. İşte, Kur’ân-ı Hakîm, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma der: HAŞİYE-1
Bu, gaybdan haber veren âyetler, pek çok tefsirlerde izah edilmesinden ve eski harfle tab etmek niyeti müellifine verdiği acelelik hatasından, burada izahsız ve o kıymettar hazineler kapalı kaldılar.
Dipnot-1
“Sabret; Allah’ın vaadi haktır.” Rum Sûresi, 30:60.
Dipnot-2
“İnşaallah, hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Harama gireceksiniz. … Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hak din ile gönderen Odur.” Fetih Sûresi, 48:27-28.
Dipnot-3
“Bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Hüküm Allah’ındır.” Rum Sûresi, 30:3-4.
Dipnot-4
“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler: Hanginiz cinnete uğramış?” Kalem Sûresi, 68:5-6.
Dipnot-5
“Yoksa onlar ‘O bir şairdir; biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz’ mu diyorlar? Sen ‘Bekleyedurun,’ de. ‘Ben de sizinle beraber bekliyorum.'” Tûr Sûresi, 52:30-31.
Dipnot-6
“Allah seni insanlardan korur.” Mâide Sûresi, 5:67.
Dipnot-7
“Eğer bunu yapamazsanız-ki asla yapamayacaksınız.” Bakara Sûresi, 2:24.
Dipnot-8
“Ölümü hiçbir zaman temennî etmeyecekler.” Bakara Sûresi, 2:95.
Dipnot-9
“Onlara gerek âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz-tâ ki Kur’ân’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun.” Fussılet Sûresi, 41:53.
Dipnot-10
“De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” İsrâ Sûresi, 17:88.
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) gayb: görünmeyen ve bilinmeyen (bk. ğ-y-b) izah: açıklama Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
müellif: yazar Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) tab etmek: yazmak, basmak tefsir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ yönünden yorumlayan kitap (bk. f-s-r)
gibi çok âyâtın ifade ettiği ihbârât-ı gaybiyedir ki, aynen doğru olarak çıkmıştır. İşte, pek çok itirâzat ve tenkidâta maruz ve en küçük bir hatasından dolayı dâvâsını kaybedecek bir zâtın lisanından böyle tereddütsüz, kemâl-i ciddiyet ve emniyetle ve kuvvetli bir vüsuku ihsas eden bir tarzda böyle ihbârât-ı gaybiye, kat’iyen gösterir ki, o zât, Üstad-ı Ezelîsinden ders alıyor, sonra söylüyor.
Dipnot-1
“Allah öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar.” Mâide Sûresi, 5:54.
Dipnot-2
“De ki: Hamd Allah’a mahsustur. O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız.” Neml Sûresi, 27:93.
Dipnot-3
“De ki: O Rahmân’dır; Ona inandık ve Ona güvendik. Kimin ap açık bir sapıklık içinde bulunduğunu yakında bileceksiniz.” Mülk Sûresi, 67:29.
Dipnot-4
“Sizden iman edip güzel işler yapanlara Allah vaad etmiştir ki, kendilerinden önceki mü’minleri nasıl kâfirlerin yerine getirdiyse, onları da şimdiki kâfirlerin yerine, yeryüzünde hâkim kılacak, onlar için razı olduğu İslâm dinini onların kalblerinde sağlamlaştıracak ve korkularını emniyete çevirecektir.” Nur Sûresi, 24:55.
akl-ı beşerin kârı: insan aklının yapacağı bir iş âyât: âyetler beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) beyanat-ı kevniye: yaratılışa âit açıklamalar (bk. b-y-n; k-v-n) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık (bk. ḍ-l-l) dâvâ: iddia fethetmek: açmak hakaik-i İlâhiye: Allah’ın zat ve sıfatlarına ait gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h)
hakaik-i kevniye: kâinatla, yaratılışla ilgili hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n) hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) hükema: filozoflar (bk. ḥ-k-m) ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b) ihsas etmek: hissettirmek istikametle: doğru bir şekilde itirâzat: itirazlar kat’iyen: kesinlikle kemâl-i ciddiyet ve emniyet: tam bir ciddiyet ve güven (bk. k-m-l; e-m-n)
malûm: bilinen (bk. a-l-m) maruz: uğramış, tesirinde kalmış mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) muamma: anlaşılması zor sır şavk: ışık, parıltı tenkidât: tenkitler tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n) umur-u uhreviye: âhirete ait işler (bk. e-ḫ-r) Üstad-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün ilimlerin öğreticisi olan Allah (bk. e-z-l) vüsuk: doğruluk, güvenilirlik
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA– BİRİNCİ CİLVE – İKİNCİ ŞAVK, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Evet, Kur’ân-ı Hakîm, bil’ittifak, ümmî ve emin bir zâtın lisanıyla, zaman-ı Âdem’den tâ Asr-ı Saadete kadar, enbiyaların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuatını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb-ü sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde, musahhihâne, hakikat-i vakıayı faslediyor. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 1.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Evet, Kur’ân-ı Hakîm, bil’ittifak, ümmî ve emin bir zâtın lisanıyla, zaman-ı Âdem’den tâ Asr-ı Saadete kadar, enbiyaların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuatını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb-ü sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde, musahhihâne, hakikat-i vakıayı faslediyor.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA– BİRİNCİ CİLVE – BİRİNCİ ŞAVK.
Evet, Kur’ân-ı Hakîm, bil’ittifak, ümmî ve emin bir zâtın lisanıyla, zaman-ı Âdem’den tâ Asr-ı Saadete kadar, enbiyaların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuatını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb-ü sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde, musahhihâne, hakikat-i vakıayı faslediyor. – Cumartesi Dersleri 25. 3. 1.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
ÜÇÜNCÜ ŞUA
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ihbârât-ı gaybiyesi ve her asırda şebâbiyetini muhafaza etmesi ve her tabaka insana muvafık gelmesiyle hasıl olan i’cazdır. Şu Şuaın Üç Cilvesi var.
BİRİNCİ CİLVE:
İhbârât-ı gaybiyesidir. Şu Cilvenin Üç Şavkı var.
BİRİNCİ ŞAVK:
Maziye ait ihbârât-ı gaybiyesidir. Evet, Kur’ân-ı Hakîm, bil’ittifak, ümmî ve emin bir zâtın lisanıyla, zaman-ı Âdem’den tâ Asr-ı Saadete kadar, enbiyaların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuatını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle
alâmet: iz, işaret Asr-ı Saadet: Peygamberimiz (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle ceberut: büyüklük ve haşmet (bk. c-b-r) cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) emâre: işaret, iz emin: güvenilir (bk. e-m-n) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) farz-ı muhal: olmayacak şeyi olacakmış gibi düşünme hadsiz: sınırsız hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlât: haller, durumlar hâlet: durum, hal Hâlık-ı Kâinat: kâinatın yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve şeref sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hasıl olmak: ortaya çıkmak i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b) İncil: Hz. İsâ’ya indirilen kitap izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kasem: yemin Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mazi: geçmiş zaman muhabere: haberleşme
muvafık: uygun Müseylime: (bk. bilgiler) pest: aşağı Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) şavk: ışık, parıltı şebâbiyet: tazelik, gençlik şua: parıltı taklitkârâne: taklik ederek tasdik: doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ) Tevrat: Hz. Musa’ya indirilen kitap ulvî: yüce ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vukuat: olaylar zaman-ı Âdem: Hz. Âdem’in zamanı zikretmek: anmak, belirtmek
ihbar ediyor. Kütüb-ü sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde, musahhihâne, hakikat-i vakıayı faslediyor. Demek, Kur’ân’ın nazar-ı gayb-bînîsi, o kütüb-ü sâlifenin umumunun fevkinde ahvâl-i maziyeyi görüyor ki, ittifakî meselelerde musaddıkane onları tezkiye ediyor, ihtilâfî meselelerde musahhihâne onlara faysal oluyor. Halbuki, Kur’ân’ın vukuat ve ahvâl-i maziyeye dair ihbârâtı aklî bir iş değil ki akılla ihbar edilsin. Belki semâa mütevakkıf nakildir. Nakil ise, kıraat ve kitabet ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifakıyla kıraatsiz, kitabetsiz, emanetle maruf, ümmî lâkabıyla mevsuf bir zâta nüzul ediyor.
Hem o ahvâl-i maziyeyi öyle bir surette ihbar eder ki, bütün o ahvâli görür gibi bahseder. Çünkü, uzun bir hadisenin ukde-i hayatiyesini ve ruhunu alır, maksadına mukaddime yapar. Demek, Kur’ân’daki fezlekeler, hülâsalar gösteriyor ki, bu hülâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün maziyi bütün ahvâliyle görüyor. Zira bir zâtın bir fende veya bir san’atta mütehassıs olduğu, hülâsalı bir sözle, fezlekeli bir san’atçıkla, o şahısların maharet ve melekelerini gösterdiği gibi, Kur’ân’da zikrolunan vukuatın hülâsaları ve ruhları gösteriyor ki, onları söyleyen, bütün vukuatı ihata etmiş, görüyor, tabiri caizse bir maharet-i fevkalâde ile ihbar ediyor.
ahvâl: haller, durumlar ahvâl-i maziye: geçmişteki haller aklî: akılla ilgili ehl-i keşif ve velâyet: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f; v-l-y) emanet: eminlik, güvenilirlik (bk. e-m-n) envâ: çeşitler, türler fasletmek: çözüme kavuşturmak faysal: ayırıcı, çözüme kavuşturucu fen: bilim fevkinde: üstünde fezleke: netice, özet hâkezâ: bunun gibi hakikat-i vakıa: olayın gerçekliği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hususî: özel hülâsa: özet ihata: kapsama, içine alma ihbar: haber verme ihbârât: haber vermeler ihbârât-ı gaybiye: gayptan verilen haberler (bk. ğ-y-b) ihtilâf: ayrılık, anlaşmazlık ihtilafî: tartışmalı İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler)
istikbal: gelecek zaman ittifak: birleşme, fikir birliği ittifak etmek: birleşmek ittifakî: üzerinde birleşilmiş kıraat: okuma kitabet: yazma (bk. k-t-b) kütüb-ü sâlife: Tevrat, Zebur ve İncil gibi geçmiş kitaplar (bk. k-t-b) maharet: ustalık, beceri maharet-i fevkalâde: olağanüstü beceri maksad: gaye, amaç (bk. ḳ-ṣ-d) maruf: bilinen (bk. a-r-f) mazi: geçmiş zamanı meleke: kabiliyet, beceri (bk. m-l-k) mevsuf: vasıflandırılan (bk. v-ṣ-f) muamelât-ı gaybiye: gayba ait muamele ve işleyişler (bk. ğ-y-b) Muhyiddin-i Arabî: (bk. bilgiler) mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) mukattaât-ı huruf: bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan kesik harfler
musaddıkane: doğrulayarak (bk. ṣ-d-ḳ) musahhihâne: düzelterek muvafakat etmek: uyuşmak mütehassıs: ihtisas sahibi, uzman mütevakkıf: bağlı nakil: aktarma, anlatma nazar-ı gayb-bînî: gaybı gören bakış (bk. n-ẓ-r; ğ-y-b) nev’: tür nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l) semâ: işitme, duyma (bk. s-m-a) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şavk: ışık, parıltı tezkiye: iyi hal üzere şahitlik etme ukde-i hayatiye: hayat düğümü, çekirdeği (bk. ḥ-y-y) ulema-yı bâtın: şeriatın zâhirinden ve açık hükümlerinden daha çok, mânâ ve esrârını bilen âlimler (bk. a-l-m) umum: bütün ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vukuat: olaylar zikrolunmak: anılmak, belirtilmek
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – ÜÇÜNCÜ ŞUA– BİRİNCİ CİLVE – BİRİNCİ ŞAVK, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 8,
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4.
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– BEŞİNCİ LEM’A – BEŞİNCİ IŞIK.
“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 8,
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
İKİNCİ ŞUA
Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.
…
BEŞİNCİ LEM’A:
Kur’ân’ın üslûp ve îcâzındaki câmiiyet-i harikadır. Bunda Beş Işık var.
…
BEŞİNCİ IŞIK:
Kur’ân’ın makàsıd ve mesâil, maânî ve esâlib ve letâif ve mehâsin cihetiyle câmiiyet-i harikasıdır. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın sûrelerine ve âyetlerine ve hususan sûrelerin fâtihalarına, âyetlerin mebde’ ve maktalarına dikkat edilse görünüyor ki, belâğatlerin bütün envâını, fezâil-i kelâmiyenin bütün aksâmını, ulvî üslûpların bütün esnâfını, mehâsin-i ahlâkiyenin bütün efradını, ulûm-u kevniyenin bütün fezlekelerini, maarif-i İlâhiyenin bütün fihristelerini, hayat-ı şahsiye ve içtimaiye-i beşeriyenin bütün nâfi düsturlarını ve hikmet-i âliye-i kâinatın bütün nuranî kanunlarını cem etmekle beraber, hiçbir müşevveşiyet eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnâs-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münakaşa, bir karışık çıkmamak, kahhar bir nizam-ı i’câzînin işi olabilir.
Elhak, bütün bu câmiiyet içinde şu intizamla beraber, geçmiş yirmi dört adet Sözlerde izah ve ispat edildiği gibi, cehl-i mürekkebin menşei olan âdiyat perdelerini keskin beyanatıyla yırtmak, âdet perdeleri altında gizli olan harikulâdeleri çıkarıp göstermek ve dalâletin menbaı olan tabiat tâğutunu burhanın elmas kılıcıyla parçalamak ve gaflet uykusunun kalın tabakalarını ra’d-misal sayhalarıyla dağıtmak ve felsefe-i beşeriyeyi ve hikmet-i insaniyeyi âciz bırakan kâinatın tılsım-ı muğlâkını ve hilkat-i âlemin muammâ-yı acibesini fetih ve keşfetmek, elbette hakikat-bîn ve gayb-âşinâ ve hidayet-bahş ve haknümâ olan Kur’ân gibi bir mu’cizekârın harikulâde işleridir.
Evet, Kur’ân’ın âyetlerine insafla dikkat edilse görünüyor ki, sair kitaplar gibi bir iki maksadı takip eden tedricî bir fikrin silsilesine benzemiyor. Belki, def’î ve âni bir tavrı var. Ve ilka olunuyor bir gidişatı var. Ve beraber gelen herbir taifesi, müstakil olarak uzak bir yerden ve gayet ciddî ve ehemmiyetli bir muhaberenin tek tek, kısa kısa bir surette geldiğinin nişanı var. Evet, kâinatın Hâlıkından
âdet: alışkanlık âdiyat: alışılmış şeyler aksâm: kısımlar belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) burhan: güçlü delil câmiiyet: kapsayıcılık (bk. c-m-a) câmiiyet-i harika: harika kapsamlılık (bk. c-m-a) cehl-i mürekkeb: bilmediği halde kendini bilmiş sayma cem etmek: toplamak (bk. c-m-a) cihet: yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) def’î: birden bire, âni ecnâs-ı muhtelife: çeşitli cinsler efrad: fertler (bk. f-r-d) elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) envâ: türler, çeşitler esâlib: üsluplar esnâf: sınıflar fâtiha: başlangıç, açılış kısmı felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdiği fikir, felsefe fetih: açmak fezâil-i kelâmiye: sözün üstünlükleri (bk. f-ḍ-l; k-l-m) fezleke: hülasa, öz gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b)
hakikat-bîn: hakikatı gören (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haknümâ: hakkı ve doğruyu gösteren (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hayat-ı şahsiye: şahsî hayat (bk. ḥ-y-y) hidayet-bahş: hidâyet veren (bk. h-d-y) hikmet-i âliye-i kâinat: evren ile ilgili yüksek bilgi (bk. ḥ-k-m; k-v-n) hikmet-i insaniye: insanların ortaya koyduğu ilim (bk. ḥ-k-m) hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) içtimaiye-i beşeriye: insanlığın toplum hayatı (bk. c-m-a) ilka: vahiyle indirilme, kalbe bırakılma insaf: merhamet ve adalet dairesinde hareket intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) izah: açıklama kahhar: herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten (bk. ḳ-h-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) keşfetmek: gizli birşeyi ortaya çıkarmak (bk. k-ş-f) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) letâif: güzellikler, hoşluklar (bk. l-ṭ-f) maânî: mânâlar (bk. a-n-y)
maarif-i İlâhiye: İlâhî bilgiler (bk. a-r-f; e-l-h) makàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d) maksad: gaye, amaç (bk. ḳ-ṣ-d) makta: durak yeri mebde’: başlangıç mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mehâsin-i ahlâkiye: ahlâk güzellikleri (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ) menba: kaynak menşe: kaynak, esas mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) mu’cizekâr: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) muammâ-i acibe: hayret verici, bilinmeyen sır muhabere: haberleşme müstakil: bağımsız, başlıbaşına müşevveşiyet: karışıklık nâfî: faydalı, yararlı nizam-ı i’câzî: mu’cize olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-c-z) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) ra’d-misal: şimşek gibi (bk. m-s̱-l) sayha: sesleniş, kükreyiş silsile: zincir suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabiat tâğutu: tabiat putu (bk. ṭ-b-a) tedricî: yavaş yavaş, derece derece tılsım-ı muğlâk: anlaşılması zor sır ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler (bk. a-l-m; k-v-n) ulvî: yüce üslûp: ifade tarzı
başka kim var ki, bu derece kâinat ve Hâlık-ı Kâinatla ciddî alâkadar bir muhabereyi yapabilsin? Hadsiz derece haddinden çıkıp Hâlık-ı Zülcelâli kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinatı doğru olarak konuştursun?
Evet, Kur’ân’da Kâinat Sâniinin pek ciddî ve hakikî ve ulvî ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor; taklidi ima edecek hiçbir emare bulunmuyor. O söyler ve söylettirir. Farz-ı muhal olarak, Müseylime gibi hadsiz derece haddinden çıkıp taklitkârâne o izzet ve ceberut sahibi olan Hâlık-ı Zülcelâlini kendi fikriyle konuşturup ve kâinatı onunla konuştursa, elbette binler taklit emareleri ve binler sahtekârlık alâmetleri bulunacaktır. Çünkü en pest bir halinde en yüksek tavrı takınanların her hâleti taklitçiliğini gösterir.
“Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4.
alâmet: iz, işaret Asr-ı Saadet: Peygamberimiz (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle ceberut: büyüklük ve haşmet (bk. c-b-r) cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) emâre: işaret, iz emin: güvenilir (bk. e-m-n) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) farz-ı muhal: olmayacak şeyi olacakmış gibi düşünme hadsiz: sınırsız hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlât: haller, durumlar hâlet: durum, hal Hâlık-ı Kâinat: kâinatın yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve şeref sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hasıl olmak: ortaya çıkmak i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b) İncil: Hz. İsâ’ya indirilen kitap izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kasem: yemin Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lisan: dil mazi: geçmiş zaman muhabere: haberleşme
muvafık: uygun Müseylime: (bk. bilgiler) pest: aşağı Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) şavk: ışık, parıltı şebâbiyet: tazelik, gençlik şua: parıltı taklitkârâne: taklik ederek tasdik: doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ) Tevrat: Hz. Musa’ya indirilen kitap ulvî: yüce ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vukuat: olaylar zaman-ı Âdem: Hz. Âdem’in zamanı zikretmek: anmak, belirtmek
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA – BEŞİNCİ LEM’A – BEŞİNCİ IŞIK, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Kur’an, gark olan Firavuna der: “Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim” (Yunus Sûresi, 10:92) ünvanıyla, … şu asr-ı âhirde, o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu’cizâne bir işaret-i gaybiyyeyi bir lem’a-i İ’cazı ve bu tek kelime bir mu’cize olduğunu ifade eder. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 7.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Kur’an, gark olan Firavuna der: “Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim” (Yunus Sûresi, 10:92) ünvanıyla, … şu asr-ı âhirde, o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu’cizâne bir işaret-i gaybiyyeyi bir lem’a-i İ’cazı ve bu tek kelime bir mu’cize olduğunu ifade eder.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– BEŞİNCİ LEM’A – DÖRDÜNCÜ IŞIK.
Kur’an, gark olan Firavuna der: “Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim” (Yunus Sûresi, 10:92) ünvanıyla, … şu asr-ı âhirde, o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu’cizâne bir işaret-i gaybiyyeyi bir lem’a-i İ’cazı ve bu tek kelime bir mu’cize olduğunu ifade eder. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 7.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
İKİNCİ ŞUA
Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.
…
BEŞİNCİ LEM’A:
Kur’ân’ın üslûp ve îcâzındaki câmiiyet-i harikadır. Bunda Beş Işık var.
…
DÖRDÜNCÜ IŞIK:
Îcâz-ı Kur’ânî o derece câmi’ ve hârıktır, dikkat edilse görünüyor ki, bazan bir denizi bir ibrikte gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun ve küllî düsturları ve umumî kanunları, basit ve âmi fehimlere merhameten, basit bir cüz’üyle, hususî bir hadise ile gösteriyor. Binler misallerinden yalnız iki misaline işaret ederiz.
Birinci misal:
Yirminci Sözün Birinci Makamında tafsilen beyan olunan üç âyettir ki, şahs-ı Âdem’e talim-i esmâ ünvanıyla, nev-i benî Âdeme ilham olunan bütün ulûm ve fünunun talimini ifade eder.1 Ve Âdem’e melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hadisesiyle, nev-i insana semekten meleğe kadar ekser mevcudat musahhar olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır mahlûkatın dahi ona itaat etmeyip düşmanlık ettiğini ifade ediyor.2
Hem kavm-i Mûsâ (a.s.) bir bakarayı, bir ineği kesmekle Mısır bakarperestli-ğinden alınan ve “icl” hadisesinde tesirini gösteren bir bakarperestlik mefkûre-sinin Mûsâ aleyhisselâmın bıçağıyla kesildiğini ifade ediyor.3
Hem taştan su çıkması, çay akması ve dağılıp yuvarlanması ünvanıyla, tabaka-i türabiye altında olan taş tabakası, su damarlarına hazinedarlık ve toprağa analık ettiğini ifade ediyor.4
İkinci misal:
Kur’ân’da çok tekrar edilen kıssa-i Mûsâ aleyhisselâmın cümleleri ve cüzleridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz’ü, bir düstur-u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifade ediyor.5
Meselâ,
يَا هَامَانُ ابْنِ لِى صَرْحًا 6
Firavun vezirine emreder ki, “Bana yüksek bir kule yap; semâvâtın halini rasat edip bakacağım: Semânın gidişatından, acaba Mûsâ’nın dâvâ ettiği gibi semâda tasarruf eden bir ilâh var mıdır?” İşte, صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz’î hadiseyle, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlıkı tanımadığından tabiatperest olup rububiyet dâvâ eden ve âsâr-ı ceberutlarını göstermekle ibkà-yı nam eden, şöhretperest olup dağ-misal
bk. “Ey Hâmân, bana bir kule yap.” Mü’min Sûresi, 40:36.
Âdem: (bk. bilgiler) Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) âmi: cahil âsâr-ı ceberrut: zulüm ve zorbalık eserleri (bk. c-b-r) bakara: inek bakarperest: ineğe tapan beyan: açıklama (bk. b-y-n) câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a) cüz: kısım, parça (bk. c-z-e) cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e) dağ-misal: dağ gibi (bk. m-s̱-l) düstur: kural, prensip düstur-u küllî: büyük ve kapsamlı prensip (bk. k-l-l) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) fehim: anlayış Firavun: (bk. bilgiler) fünun: fenler, bilimler Hâlık: herşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ) hârık: harika
hususî: özel ibkà-yı nam: namını sürdürme (bk. b-ḳ-y) îcâz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın vecizliği, az sözle çok mânâlar anlatması (bk. v-c-z) icl: sığır yavrusu, buzağı ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ kavm-i Mûsâ: Hz. Musa’nın kavmi kıssa-i Mûsâ: Hz. Musa’nın kıssası küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mefkûre: düşünce (bk. f-k-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) Mısır: (bk. bilgiler) Mûsâ: (bk. bilgiler) musahhar: boyun eğmiş muzır: zararlı nev-i benî Âdem: Âdemoğulları, insanlık nev-i insan: insanlık
rasat etmek: gözetlemek rububiyet: rablık (bk. r-b-b) semâ: gök (bk. s-m-v) semâvat: gökler (bk. s-m-v) semek: balık şahs-ı Âdem: Hz. Âdem’in şahsı şöhretperest: şöhret düşkünü tabaka-i türabiye: toprak katmanı tabiatperest: tabiata tapan (bk. ṭ-b-a) tafsilen: ayrıntılı olarak talim: öğretme, eğitme (bk. a-l-m) talim-i esmâ: isimlerin öğretilmesi (bk. a-l-m; s-m-v) tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f) ulûm: ilimler (bk. a-l-m)
meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenasuha kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden Mısır Firavunlarının an’anesinde hükümfermâ bir düstur-u acibi ifade eder.
Meselâ,
فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ 1
gark olan Firavuna der: “Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim” ünvanıyla, umum Firavunların, tenasuh fikrine binaen, cenazelerini mumyalamakla maziden alıp müstakbeldeki ensâl-i âtiyenin temâşâgâhına göndermek olan mevt-âlûd, ibretnümâ bir düstur-u hayatiyelerini ifade etmekle beraber, şu asr-ı âhirde, o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu’cizâne bir işaret-i gaybiyyeyi bir lem’a-i İ’cazı ve bu tek kelime bir mu’cize olduğunu ifade eder.
Benî İsrail’in oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Firavun zamanında yapılan bir hadise ünvanıyla, Yahudi milletinin ekser memleketlerde her asırda maruz olduğu müteaddit katliamları, kadın ve kızları hayat-ı beşeriye-i sefihânede oynadık-ları rolü ifade eder.
“Kızlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı kesiyorlardı.” Bakara Sûresi, 2:49.
Dipnot-3
“Sen onları, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun.” Bakara Sûresi, 2:96.
Dipnot-4
“Onların çoğunun günaha, zulme ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Ne kötü birşeydir o yaptıkları!” Mâide Sûresi, 5:62.
Dipnot-5
“Onlar yeryüzünde hep bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” Mâide Sûresi, 5:64.
Dipnot-6
“İsrailoğullarına Tevrat’ta şöyle bildirdik: Siz yeryüzünde iki kere fesat çıkaracaksınız.” İsrâ Sûresi, 17:4.
Dipnot-7
“Bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.” Bakara Sûresi, 2:60.
an’ane: gelenek asr-ı âhir: son asır (bk. e-ḫ-r) Benî İsrail: İsrailoğulları binaen: -dayanarak düstur-u acib: hayret verici düstur düstur-u hayatiye: hayat prensibi (bk. ḥ-y-y) ehram: Mısır’daki Firavunların piramit şeklindeki mezarları ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) ensâl-i âtiye: gelecek nesiller Firavun: (bk. bilgiler) gark olmak: boğulmak hayat-ı beşeriye-i sefihâne: insanların haram ve yasak eğlence hayatı (bk. ḥ-y-y)
hükümfermâ: hüküm süren (bk. ḥ-k-m) ibretnümâ: ibretli işaret-i gaybiye: gelecekte olacak bir hadiseye yapılan işaret (bk. ğ-y-b) kail olmak: inanmak keşfolunmak: meydana çıkarılmak lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) mahall-i gark: boğulma yeri maruz olmak: tesiri altında kalmak mazi: geçmiş zaman mevc: dalga mevt-âlûd: ölümlü (bk. m-v-t)
misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) mu’cize: yaratma noktasında bütün sebepleri âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müstakbel: gelecek zaman müteaddit: birçok, çeşitli necat: kurtuluş (bk. n-c-v) temâşâgâh: seyir yeri tenasuh: reenkarnasyon
Yahudilere müteveccih şu iki hükm-ü Kur’ânî, o milletin hayat-ı içtimaiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müthiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa’y-u ameli, sermaye ile mübareze ettirip fukarayı zenginlerle çarpıştıran muzaaf ribâ yapıp bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve hud’a ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi; mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor.
Meselâ,
فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ 1
“Eğer doğru iseniz mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.” İşte, meclis-i Nebevîde, küçük bir cemaatin, cüz’î bir hadise ünvanıyla, milel-i insaniye içinde hırs-ı hayat ve havf-ı mematla en meşhur olan millet-i Yehudun tâ kıyamete kadar lisan-ı hâlleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifade eder.
şu ünvanla, o milletin mukadderât-ı istikbaliyesini umumî bir surette ifade eder. İşte, şu milletin seciyelerinde ve mukadderatında münderiç olan şöyle müthiş desatir içindir ki, Kur’ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor, dehşetli sille-i tedip vuruyor.
İşte, şu misallerden, kıssa-i Mûsâ aleyhisselâm ve Benî İsrail’in sair cüzlerini ve sair kıssalarını bu kıssaya kıyas et. Şimdi şu Dördüncü Işıktaki i’câzî lem’a-i îcaz gibi, Kur’ân’ın basit kelimatlarının ve cüz’î mebhaslarının arkalarında pek çok lemeât-ı i’câziye vardır. Ârife işaret yeter.
Dipnot-1
bk. Bakara Sûresi, 2:94.
Dipnot-2
“Onların üzerine bir zillet ve yoksulluk damgası vuruldu.” Bakara Sûresi, 2:61.
Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f) Benî İsrail: İsrailoğulları câmiiyet-i harika: harika kapsamlılık (bk. c-m-a) cem-i mal: mal biriktirme (bk. c-m-a) cihet: yön cüz: kısım, parça (bk. c-z-e) cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e) desatir: prensipler, kurallar düstur-u umumî: genel prensip esâlib: üsluplar fesat komitesi: bozgunculuk ve fenalık yapan cemiyet havf-ı memat: ölüm korkusu (bk. m-v-t) hayat-ı içtimaiye-i insaniye/beşeriye: insanlığın sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hırs-ı hayat: hayat hırsı (bk. ḥ-y-y) hud’a: hile, aldatma hükm-ü Kur’ânî: Kur’ân’ın hükmü (bk. ḥ-k-m)
mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) mevt: ölüm (bk. m-v-t) milel-i insaniye: insan milletleri millet-i Yehud: Yahudi milleti mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş ileride meydana gelecek haller ve olaylar (bk. ḳ-d-r) mukadderât-ı istikbaliye: gelecekle ilgili takdir olunan şeyler (bk. ḳ-d-r) muzaaf: kat kat mübareze: karşı koyma münderiç: yerleştirilmiş müteveccih: yönelik nevi: tür, çeşit ribâ: faiz sa’y-u amel: iş ve iş gücü sair: diğer seciye: karakter, huy sermaye: servet sille-i tedip: edeplendirme tokadı suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tazammun etmek: içine almak umumî: genel
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– İKİNCİ ŞUA – BEŞİNCİ LEM’A – DÖRDÜNCÜ IŞIK, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
“Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine Onun âyetlerindendir.” Rum Sûresi, 30:22. “Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 6.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine Onun âyetlerindendir.” Rum Sûresi, 30:22. “Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– BEŞİNCİ LEM’A – ÜÇÜNCÜ IŞIK.
“Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine Onun âyetlerindendir.” Rum Sûresi, 30:22. “Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 6.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
İKİNCİ ŞUA
Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.
…
BEŞİNCİ LEM’A:
Kur’ân’ın üslûp ve îcâzındaki câmiiyet-i harikadır. Bunda Beş Işık var.
…
ÜÇÜNCÜ IŞIK:
Kur’ân’ın i’cazkârâne îcâzıdır. Kâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir. Hem kâh olur ki, bir kelimenin içine sarihan, işareten, remzen, imâen bir dâvânın çok burhanlarını derc eder.
de, âyât ve delâil-i vahdâniyet silsilesini teşkil eden silsile-i hilkat-i kâinatın mebde’ ve müntehâsını zikirle o ikinci silsileyi gösterir, birinci silsileyi okutturuyor.
Evet, bir Sâni-i Hakîme şehadet eden sahâif-i âlemin birinci derecesi, semâvât ve arzın asl-ı hilkatleridir. Sonra gökleri yıldızlarla tezyin ile zeminin zîhayatlarla şenlendirilmesi, sonra güneş ve ayın teshiriyle mevsimlerin değişmesi, sonra gece ve gündüzün ihtilâf ve deveranı içindeki silsile-i şuûnâttır. Daha gele gele, tâ kesretin en ziyade intişar ettiği mahal olan simaların ve seslerin hususiyetlerine ve imtiyazlarına ve teşahhuslarına kadar… Madem ki en ziyade intizamdan uzak ve tesadüfün karışmasına maruz olan fertlerin simalarındaki teşahhusatta hayret verici bir intizam-ı hakîmâne bulunsa, üzerinde gayet san’atkâr bir Hakîmin kalemi işlediği gösterilse, elbette intizamları zahir olan sair sahifeler kendi kendine anlaşılır, Nakkâşını gösterir. Hem madem koca semâvât ve
Dipnot-1
“Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine Onun âyetlerindendir.” Rum Sûresi, 30:22.
arz: yer, dünya asl-ı hilkat: yaratılış başlangıcı (bk. ḫ-l-ḳ) âyât: âyetler âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın âyetleri burhan: güçlü delil câmiiyet: kapsamlılık (bk. c-m-a) delâil-i vahdâniyet: Allah’ın birliğinin delilleri (bk. v-ḥ-d) derc etmek: yerleştirmek deveran: dönüş durub-u emsal: atasözleri (bk. m-s̱-l) ehl-i hakikat: gerçeği ve doğruyu bulan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) elzem: çok lüzumlu hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) Hakîm: herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m) hâsiyet: özellik hususiyet: özellik i’cazkârâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) îcâz: az sözle çok mânâlar anlatma (bk. v-c-z) ihtilâf: farklılık
imâen: imâ ederek imtiyaz: farklılık intişar etmek: yayılmak intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) intizam-ı hakîmâne: hikmetli bir düzen (bk. n-ẓ-m; ḥ-k-m) kâh: bazen kat’-ı merâtip etmek: mertebeler katetmek, aşmak kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) mabeyn: ara mahal: yer makbul: kabul görmüş mâlik: sahip (bk. m-l-k) mebde’: başlangıç müntehâ: son Nakkaş: herşeyi san’atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah (bk. n-ḳ-ş) rehber-i mutlak: her bakımdan rehber (bk. ṭ-l-ḳ)remzen: işareten sahaîf-i âlem: âlem sahifeleri (bk. a-l-m) sair: diğer Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atla yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ -k-m)
sarihan: açıkça semâvat: gökler (bk. s-m-v) silsile: zincir silsile-i hilkat-i kâinat: kâinatın yaratılış devreleri (bk. ḫ-l-ḳ; k -v-n) silsile-i şuûnat: işler zinciri (bk. ş-e-n) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) tabakat-ı ehl-i kemâl: kemâl sahibi insanların tabakaları, grupları (bk. k-m-l) terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler teshir: boyun eğdirme teşahhus: şahıslanma, belirlenme teşahhusat: şahıslanmalar, belirlenmeler teşkil etmek: meydana getirmek tezyin: süsleme (bk. z-y-n) zahir: görünen (bk. ẓ-h-r) zemin: yeryüzü zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) zikretmek: anmak, belirtmek ziyade: fazla
arzın asl-ı hilkatinde eser-i san’at ve hikmet görünüyor. Elbette kâinat sarayının binasında temel taşı olarak gökleri ve zemini hikmetle koyan bir Sâniin, sair eczalarında eser-i san’atı, nakş-ı hikmeti pek çok zahirdir. İşte şu âyet, hafîyi izhar, zahirîyi ihfâ ederek gayet güzel bir îcaz yapmış.
ile başlayan silsile-i berâhin, bir silsile-i cevahirdir, bir silsile-i nurdur, bir silsile-i i’cazdır, bir silsile-i îcâz-ı i’câzîdir. Kalb istiyor ki, şu definelerde gizli olan elmasları göstereyim. Fakat, ne yapayım, makam kaldırmıyor. Başka vakte talik edip o kapıyı şimdi açmıyorum.
Hem meselâ,
فَاَرْسِلُونِ يُوسُفُ اَيُّهَاالصِّدِّيقُ 4
فَاَرْسِلُونِ kelâmıyla يُوسُفُ kelimesi ortalarında şunlar var:
insan-ı âsi “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye meydan okur gibi inkârına karşı Kur’ân der: “Kim bidâyeten yaratmışsa O diriltecek. O yaratan Zât ise, herbir şeyi herbir keyfiyette bilir. Hem size yeşil ağaçtan ateş çıkaran bir Zât, çürümüş kemiğe hayat verebilir.”
Dipnot-1
“Akşama erdiğinizde Allah’ı tesbih edin.” Rum Sûresi, 30:17.
Dipnot-2
“Göklerde ve yerde tecellî eden en yüce sıfatlar Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir; Onun hikmeti herşeyi kuşatır.” Rum Sûresi, 30:27.
Dipnot-3
“Yine Onun âyetlerindendir ki…”
Dipnot-4
“Beni gönderin. Ey Yusuf, ey doğru sözlü kişi.” Yusuf Sûresi, 12:45-46.
Dipnot-5
Yusuf’a, rüyayı ona tabir ettirmek için gönderin. Onu gönderdiler. O da zindana gitti ve dedi ki:
Dipnot-6
“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.
arz: yer, dünya asl-ı hilkat: yaratılışın aslı, esası (bk. ḫ-l-ḳ) bidâyeten: başlangıçta ecza: kısımlar, bölümler (bk. c-z-e) elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) eser-i san’at ve hikmet: hikmet ve san’at eseri (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) fehm: anlayış hafî: gizli hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) îcaz: az sözle çok manalar anlatma (bk. v-c-z)
İşte şu kelâm, diriltmek dâvâsına müteaddit cihetlerle bakar, ispat eder.
Evvelâ, insana karşı ettiği silsile-i ihsânâtı şu kelâmıyla başlar, tahrik eder, hatıra getirir. Başka âyetlerde tafsil ettiği için kısa keser, akla havale eder. Yani, size ağaçtan meyveyi ve ateşi ve ottan erzakı ve hububu ve topraktan hububâtı ve nebâtâtı verdiği gibi, zemini size hoş, herbir erzakınız içinde konulmuş bir beşik ve âlemi güzel ve bütün levâzımâtınız içinde bulunur bir saray yapan bir Zâttan kaçıp, başıboş kalıp, ademe gidip saklanılmaz. Vazifesiz olup, kabre girip uyandırılmamak üzere rahat yatamazsınız.
Sonra, o dâvânın bir deliline işaret eder.
اَلشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا 1
kelimesiyle remzen der: Ey haşri inkâr eden adam! Ağaçlara bak. Kışta ölmüş kemikler gibi hadsiz ağaçları baharda dirilten, yeşillendiren, hattâ herbir ağaçta yaprak ve çiçek ve meyve cihetiyle üç haşrin nümunelerini gösteren bir Zâta karşı inkâr ile, istib’âd ile kudretine meydan okunmaz.
Sonra bir delile daha işaret eder, der: Size ağaç gibi kesif, sakil, karanlıklı bir maddeden ateş gibi lâtif, hafif, nuranî bir maddeyi çıkaran bir Zâttan, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuur vermeyi nasıl istib’âd ediyorsunuz?
Sonra bir delile daha tasrih eder, der ki: Bedevîler için kibrit yerine ateş çıkaran meşhur ağacın, yeşilken iki dalı birbirine sürüldüğü vakit ateşi yaratan ve rutubetiyle yeşil ve hararetiyle kuru gibi iki zıt tabiatı cem edip onu buna menşe etmekle herbir şey, hattâ anâsır-ı asliye ve tabâyi-i esasiye Onun emrine bakar, Onun kuvvetiyle hareket eder, hiçbirisi başıboş olup tabiatıyla hareket etmediğini gösteren bir Zâttan, topraktan yapılan ve sonra toprağa dönen insanı topraktan yeniden çıkarması istib’âd edilmez. İsyan ile Ona meydan okunmaz.
Sonra, Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın şecere-i meşhuresini hatıra getirmekle, “Şu dâvâ-yı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm, Mûsâ aleyhisselâmın dahi dâvâsıdır,” enbiyanın ittifakına hafî bir ima edip şu kelimenin îcâzına bir letafet daha katar.
Dipnot-1
“Yem yeşil ağaçtan ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.
adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya (bk. a-l-m) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) anâsır-ı asliye: temel unsurlar, ana maddeler bedevî: göçebe hayatı yaşayan câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a) cem etmek: toplamak (bk. c-m-a) cihet: yön dâvâ-yı Ahmediye: Hz. Muhammed’in dâvâsı (bk. ḥ-m-d) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) erzak: rızıklar (bk. r-z-ḳ) hadsiz: sayısız hafî: gizli hararet: sıcaklık hârık: harika
haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) hubub: tohumlar, tâneler hububât: taneli bitkiler, tahıl îcâz: az sözle çok mânâ ifade etme (bk. v-c-z) îcâz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın vecizliği, az sözle çok mânâlar anlatması (bk. v-c-z) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) istib’ad: inkâr, akıldan uzak görme ittifak: birleşme, birlik kelâm: kelime, ifade (bk. k-l-m) kesif: katı kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
letafet: güzellik, hoşluk (bk. l-ṭ-f)l evâzımât: gerekli olan şeyler menşe: kaynak, kök müteaddit: çeşitli nebâtât: bitkiler nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nümune: örnek remzen: işareten sakil: ağır silsile-i ihsanât: iyilikler zinciri (bk. ḥ-s-n) şecere-i meşhure: meşhur ağaç şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r) tabâyi-i esasiye: esas unsurların özellikleri tabiat: mizaç (bk. ṭ-b-a) tafsil: ayrıntılı olarak açıklama tahrik etmek: harekete geçirmek tasrih etmek: açıklamak zemin: yeryüzü
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– İKİNCİ ŞUA – BEŞİNCİ LEM’A – ÜÇÜNCÜ IŞIK, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Herkes, her vakit Kur’ân’a muhtaç olduğu halde, ya gabavetinden veya başka esbaba binaen, her vakit bütün Kur’ân’ı okumayan veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar Kur’ân’dan mahrum kalmamak için, herbir sûre birer küçük Kur’ân hükmüne, hattâ herbir uzun âyet birer kısa sûre makamına geçer. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 5.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Herkes, her vakit Kur’ân’a muhtaç olduğu halde, ya gabavetinden veya başka esbaba binaen, her vakit bütün Kur’ân’ı okumayan veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar Kur’ân’dan mahrum kalmamak için, herbir sûre birer küçük Kur’ân hükmüne, hattâ herbir uzun âyet birer kısa sûre makamına geçer.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– BEŞİNCİ LEM’A – BİRİNCİ VE İKİNCİ IŞIK.
Herkes, her vakit Kur’ân’a muhtaç olduğu halde, ya gabavetinden veya başka esbaba binaen, her vakit bütün Kur’ân’ı okumayan veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar Kur’ân’dan mahrum kalmamak için, herbir sûre birer küçük Kur’ân hükmüne, hattâ herbir uzun âyet birer kısa sûre makamına geçer. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 5.
KISA VIDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
İKİNCİ ŞUA
Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.
…
BEŞİNCİ LEM’A:
Kur’ân’ın üslûp ve îcâzındaki câmiiyet-i harikadır. Bunda Beş Işık var.
BİRİNCİ IŞIK:
Üslûb-u Kur’ân’ın o kadar acip bir cem’iyeti var ki, birtek sûre, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur’ânîyi içine alır. Birtek âyet, o sûrenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, herbirisi birer küçük sûre; sûrelerin çoğu, herbirisi birer küçük Kur’ân’dır.
İşte şu i’cazkârâne îcazdan, büyük bir lütf-u irşaddır ve güzel bir teshildir. Çünkü herkes, her vakit Kur’ân’a muhtaç olduğu halde, ya gabavetinden veya başka esbaba binaen, her vakit bütün Kur’ân’ı okumayan veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar Kur’ân’dan mahrum kalmamak için, herbir sûre birer küçük Kur’ân hükmüne, hattâ herbir uzun âyet birer kısa sûre makamına geçer. Hattâ Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha dahi Besmelede münderiç olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler. Şu hakikate burhan ise, ehl-i tahkikin icmâıdır.
İKİNCİ IŞIK:
Âyât-ı Kur’âniye, emir ve nehiy, vaad ve vaîd, tergib ve terhib, zecir ve irşad, kasas ve emsal, ahkâm ve maarif-i İlâhiye ve ulûm-u kevniye ve kavânin ve şerâit-i hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye ve hayat-ı kalbiye ve hayat-ı mâneviye ve hayat-ı uhreviye gibi umum tabakat-ı kelâmiye ve maarif-i hakikiye ve hâcât-ı beşeriyeye delâlâtıyla, işârâtıyla câmi’ olmakla beraber
خُذْ مَا شِئْتَ لِمَا شِئْتَ
yani, “İstediğin herşey için, Kur’ân’dan her ne istersen al” ifade ettiği mânâ, o derece doğruluğuyla makbul olmuş ki, ehl-i hakikat mabeyninde durub-u emsal sırasına geçmiştir. Âyât-ı Kur’âniyede öyle bir câmiiyet var ki, her derde deva, her hacete gıda olabilir. Evet, öyle olmak lâzım gelir. Çünkü, daima terakkiyatta kat’-ı merâtip eden bütün tabakat-ı ehl-i kemâlin rehber-i mutlakı, elbette şu hâsiyete mâlik olması elzemdir.
acip: şaşırtıcı, hayret verici ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın âyetleri bahr-i muhit-i Kur’ânî: büyük Kur’ân denizi binaen: -dayanarak burhan: mantıkî, güçlü delil câmi’: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a) câmiiyet: kapsamlılık (bk. c-m-a) câmiiyet-i harika: şaşırtıcı derecede çok mânâları ve özellikleri kapsayıcılık (bk. c-m-a) cem’iyet: kapsamlılık, genişlik (bk. c-m-a) delâlât: deliller durub-u emsal: atasözleri (bk. m-s̱-l) ehl-i hakikat: gerçeği ve doğruyu bulan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f) ehl-i tahkik: hakikatleri delilleriyle bilen araştırmacı alimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) elzem: çok lüzumlu emsal: misaller (bk. m-s̱-l) esbab: sebepler (bk. s-b-b) gabavet: ahmaklık, anlayışsızlık hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hâcât-ı beşeriye: insanın ihtiyaçları (bk. ḥ-v-c) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâsiyet: özellik hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı kalbiye: kalbî, manevî hayat (bk. ḥ-y-y) hayat-ı mâneviye: mânevî hayat (bk. ḥ-y-y; a-n-y) hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) i’cazkârane: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) îcâz: az sözle çok mânâlar anlatma, özlü söz (bk. v-c-z) icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) istihsan etmek: beğenmek, güzel bulmak (bk. ḥ-s-n) işârât: işaretler kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kasas: kıssalar kat’-ı merâtip etmek: mertebeler katetmek, aşmak kavânin: kanunlar (bk. ḳ-n-n) kelâm: söz (bk. k-l-m) lâkayt: kayıtsız, ilgisiz lütf-u irşad: doğru yola eriştirme nimeti (bk. l-ṭ-f; r-ş-d) maarif-i hakikiye: gerçek bilgiler (bk. a-r-f; ḥ-ḳ-ḳ) maarif-i İlâhiye: İlâhî bilgiler (bk. a-r-f; e-l-h) mabeyn: ara makbul: kabul görmüş mâlik: sahip (bk. m-l-k)
Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi Allah (bk. m-l-k) muhal: imkânsız mülk: sahip olunan ve hükmedilen şey (bk. m-l-k) münderic: yerleştirilmiş müttefik: birleşmiş nehiy: yasaklama rehber-i mutlak: her bakımdan rehber (bk. ṭ-l-ḳ) şerâit-i hayat-ı şahsiye: şahsî hayat şartları (bk. ḥ-y-y) tabakat-ı ehl-i kemâl: kemâl sahibi insanların tabakaları, grupları (bk. k-m-l) tabakat-ı kelâmiye: söz tabakaları, alanları (bk. k-l-m) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler tergib: isteklendirme, şevklendirme terhib: korkutma teshil: kolaylaştırma ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler (bk. a-l-m; k-v-n) umum: bütün üslub-u Kur’ân: Kur’ân’ın ifade tarzı üslûp: ifade tarzı vaad: söz verme (bk. v-a-d) vaîd: tehdit etme (bk. v-a-d) velvele: coşku zecir: sakındırma ziynetlendirmek: süslemek (bk. z-y-n)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– İKİNCİ ŞUA – BEŞİNCİ LEM’A – BİRİNCİ VE İKİNCİ IŞIK, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur’ân, Şems-i Ezelîden başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin, onun taklidini yapsın? – Cumartesi Dersleri 25. 2. 4.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
“Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur’ân, Şems-i Ezelîden başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin, onun taklidini yapsın?”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– İKİNCİ, ÜÇÜNCÜ ve DÖRDÜNCÜ LEM’A.
Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur’ân, Şems-i Ezelîden başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin, onun taklidini yapsın? – Cumartesi Dersleri 25. 2. 4.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
İKİNCİ ŞUA
Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.
…
İKİNCİ LEM’A:
Mânâsındaki câmiiyet-i harikadır. Evet, Kur’ân, bütün müçtehidlerin me’hazlarını, bütün âriflerin mezaklarını, bütün vâsılların meşreplerini, bütün kâmillerin mesleklerini, bütün muhakkiklerin mezheplerini, mânâsının hazinesinden ihsan etmekle beraber, daima onlara rehber ve terakkiyatlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez hazinesinden onların yollarına neşr-i envar ettiği bütün onlarca musaddaktır ve müttefekun aleyhtir.
ÜÇÜNCÜ LEM’A:
İlmindeki câmiiyet-i harikadır. Evet, Kur’ân, şeriatin müteaddit ve çok ilimlerini, hakikatin mütenevvi ve kesretli ilimlerini, tarikatin muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi, daire-i mümkinâtın hakikî hikmetini ve daire-i vücubun ulûm-u hakikiyesini ve daire-i âhiretin maarif-i gàmızasını, o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor. Şu Lem’aya misal getirilse bir cilt yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız nümune olarak şu yirmi beş adet Sözleri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmi beş adet Sözlerin doğru hakikatleri, Kur’ân’ın bahr-i ilminden ancak yirmi beş katredir. O Sözlerde kusur varsa, benim fehm-i kàsırıma aittir.
DÖRDÜNCÜ LEM’A:
Mebâhisindeki câmiiyet-i harikadır. Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Hâlık-ı Kâinatın, arz ve semâvâtın, dünya ve âhiretin, mazi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebâhis-i külliyelerini cem etmekle beraber, nutfeden halk etmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak âdâbından tut, tâ kaza ve kader mebhaslerine kadar; altı gün hilkat-i âlemden tut, tâ
âdâb: görgü ve davranış kuralları âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f) arz: yer, dünya bahr-i ilm: ilim denizi (bk. a-l-m) câmiiyet-i harika: şaşırtıcı derecede çok mânâları ve özellikleri kapsayıcılık (bk. c-m-a) cem’ etmek: toplamak, içine almak (bk. c-m-a) daire-i âhiret: âhiret âlemi (bk. e-ḫ-r) daire-i mümkinat: imkân alemi; yaratılanların tamamının teşkil ettiği âlem (bk. m-k-n) daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi (bk. v-c-b) delâlet: işaret etme, delil olma ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) emare: belirti, işaret ezel: başlangıcı olmayan (bk. e-z-l) fehm-i kàsır: kısa anlayış hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık-ı Kâinat: bütün âlemleri yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n)
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) kader: Allah’ın meydana gelecek herşeyi olmadan önce bilip tayin etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kaide: kural, esas kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâmil: kemâl ve fazilet sahibi (bk. k-m-l) katre: damla kaza: olacağı Cenab-ı Hak tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y) kesretle: çoklukla (bk. k-s̱-r) kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r) lem’a: parıltı maarif-i gàmıza: anlaşılması güç olan bilgiler mazi: geçmiş me’haz: kaynak mebâhis: bahisler, konular mebâhis-i külliye: geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular (bk. k-l-l) mebhas: konu meşrep: manevi haz ve feyiz alınan yol
mezak: zevk alma tarzı mezhep: yol, usül (bk. ẕ-h-b) muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli, farklı muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m) musaddak: doğrulanmış (bk. ṣ-d-ḳ) müçtehid: dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlim (bk. c-h-d) mürşid: doğru yol gösteren (bk. r-ş-d) müstakbel: gelecek müteaddit: çeşitli, birden fazla mütenevvi: çeşitli müttefekun aleyh: üzerinde birleşilmiş neşr-i envar: nurları yayma (bk. n-v-r) nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni nümune: örnek semâvat: gökler (bk. s-m-v) şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi (bk. ş-r-a) tarikat: manevi ilerlemeye götüren yol (bk. ṭ-r-ḳ) terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler ulûm-u hakikiye: gerçek ilimler (bk. a-l-m; ḥ-ḳ-ḳ) vâsıl: ulaşan, kavuşan
وَالْمُرْسَلاَتِ، وَالذَّارِيَاتِ 1
kasemleriyle işaret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar;
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” A’râf Sûresi, 7:172.
Dipnot-9
“Yüzler var, o gün ışıl ışıldır, Rabbine bakar.” Kıyamet Sûresi, 75:22-23.
berzah: kâbir âlemi duhan: buhar, duman ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) feza: uzay gark: boğulma hâdisât: olaylar (bk. ḥ-d-s̱) hadise-i ezeliye: zaman üstü olay (bk. e-z-l) hadsiz: sınırsız hakikat-i acibe: hayret verici gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlet: hal, vaziyet haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
Hazret-i Âdem: (bk. bilgiler) hilkat-i cesed: cesedin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) inşikak: bölünme, yarılma irade: dileme, tercih gücü (bk. r-v-d) işârât: işaretler kabza: el, avuç kasem: yemin kavm-i Firavun: Firavun’un kavmi (bk. bilgiler) mazi: geçmiş mebâhis-i esasiye ve mühimme: esas ve önemli konular menzil: durak, yer (bk. n-z-l)
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) semâ: gök (bk. s-m-v) semâvat: gökler (bk. s-m-v) tufan: büyük su baskını; Nuh tufanı vakıa-i ebediye: sonsuz olay (bk. e-b-d) vaziyet: durum vukuat: meydana gelen olaylar
öyle bir tarzda beyan eder ki, o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden; ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan; ve zemin bir bahçe, ve semâ, misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden; ve mazi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temâşâ eden; ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuûnâtın iki tarafı birleşmiş, ittisal peydâ etmiş bir surette, bir zaman-ı hazır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyandır.
Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder, programını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur’ân dahi, şu kâinatı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini, tabir caizse programını yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu ve tekellüf görünmüyor. Hiçbir şaibe-i taklit veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farz edip konuşmuş gibi bir hud’anın emaresi olmadığı gibi, bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulûsuyla, sâfi, berrak, parlak beyanı, nasıl gündüzün ziyası “Güneşten geldim” der, Kur’ân dahi “Ben Hâlık-ı Âlemin beyanıyım ve kelâmıyım” der.
Evet, şu dünyayı antika san’atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san’atperverâne ve nimetperverâne, şu derece san’atının acibeleriyle, şu derece kıymettar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni, bir Mün’imden başka, şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ve şükranla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhane, bir mescit, bir temâşâgâh-ı san’at-ı İlâhiyeye çeviren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sahip çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur’ân, Şems-i Ezelîden başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin, onun taklidini yapsın?
Evet, bu dünyayı san’atlarıyla ziynetlendiren bir San’atkârın, san’atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Madem ki yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur; elbette konuşmasına yakışan Kur’ân’dır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayt kalmayan bir Mâlikü’l-Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayt kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?
acibe: şaşırtıcı, hayret verici âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyan-ı Kur’ân: Kur’ân’ın açıklaması (bk. b-y-n) dam: tavan ebed: sonsuz (bk. e-b-d) emare: işaret eser-i tasannu ve tekellüf: yapmacık ve gösterişe dayalı eser veya sonuç (bk. ṣ-n-a) ezel: başlangıcı olmayan (bk. e-z-l) hadd: yetki Hâlık-ı Âlem: âlemin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) hud’a: hile, aldatma hulûs: halis, paklık (bk. ḫ-l-ṣ) istihsan etmek: beğenmek, güzel bulmak (bk. ḥ-s-n) ittisal peydâ etmek: bitişmek, birleşmek kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kelâm: söz (bk. k-l-m) keşfetmek: ortaya çıkarmak (bk. k-ş-f) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lâkayt: kayıtsız, ilgisiz
Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi Allah (bk. m-l-k) mazi: geçmiş misbah: lamba, kandil muhal: imkânsız mülk: sahip olunan ve hükmedilen şey (bk. m-l-k) Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m) müstakbel: gelecek nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nazire: benzer (bk. n-ẓ-r) nimetperverâne: nimetle besleyerek (bk. n-a-m) sâfi: saf, duru (bk. ṣ-f-y)safvet: safilik, temizlik (bk. ṣ-f-y) san’atperverâne: san’atkârcasına (bk. ṣ-n-a) Sâni: herşeyi san’âtla yapan Allah (bk. ṣ-n-a) semâ: gök (bk. s-m-v) sıravâri: sıralı silsile-i şuûnât: haller, işler zinciri (bk. ş-e-n) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) şaibe-i taklit: taklit kusuru Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri herşeyi aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır (bk. e-z-l) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
tarz-ı beyan: açıklama şekli (bk. b-y-n) tasarruf: dilediği gibi kullanma (bk. ṣ-r-f) temâşâ etmek: seyretmek temâşâgâh-ı san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atlarına ibretle bakılan yer (bk. ṣ-n-a; e-l-h) tılsım-ı kâinat: kâinatın gizemi, sırrı (bk. k-v-n) velvele: coşku velvele-i takdir ve istihsan: takdirleri ve güzellikleri pek çok dille bir arada haykıran sesler (bk. ḳ-d-r; ḥ-s-n) zaman-ı hazır: şimdiki zaman Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ẕü; c-l-l) zemin: yeryüzü zemzeme-i hamd ve şükran: teşekkür ve övgü nağmesi (bk. ḥ-m-d; ş-k-r) zikirhane: Allah’ın anıldığı yer ziya: ışık ziynetlendirmek: süslemek (bk. z-y-n)
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– İKİNCİ ŞUA– İKİNCİ, ÜÇÜNCÜ ve DÖRDÜNCÜ LEM’A, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Hem meselâ, kasas-ı Kur’âniyeden kıssa-i Mûsâ aleyhisselâm, adeta Asâ-yı Mûsâ aleyhisselâm gibi, binler faideleri var. O kıssada, hem Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdit, hem münafıkları takbih, hem Yahudileri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücuhu vardır. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 3.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Now generosity requires liberality; compassion cannot dispense with beneficence; and awesomeness and honour make it imperative that the discourteous be chastised. But not even a thousandth part of what that generosity and awesomeness require is to be seen in this realm. The oppressor retains his power, and the oppressed, his humiliation, as they both depart and migrate from this realm. Their affairs are, then, left to the same Supreme Tribunal of which we speak. – Readings from the Tenth Word “Resurrection and the Hereafter” – 2
SHORTS
The Tenth Word
Resurrection and the Hereafter
…
•Second Aspect:
Look at the organization and administration of this kingdom! See how everyone, including the poorest and the weakest, is provided with perfect and ornate sustenance. The best care is taken of the sick. Royal and delicious foods, dishes, jewel encrusted decorations, embroidered garments, splendid feasts — all are to be found here. See how everyone pays due attention to his duties, with the exception of empty-headed people such as yourself. No one transgresses his bounds by as much as an inch. The greatest of all men is engaged in modest and obedient service, with an attitude of fear and awe. The ruler of this kingdom must possess, then, great generosity and all-embracing compassion, as well as, at the same time, great dignity, exalted awesomeness and honour. Now generosity requires liberality; compassion cannot dispense with beneficence; and awesomeness and honour make it imperative that the discourteous be chastised. But not even a thousandth part of what that generosity and awesomeness require is to be seen in this realm. The oppressor retains his power, and the oppressed, his humiliation, as they both depart and migrate from this realm. Their affairs are, then, left to the same Supreme Tribunal of which we speak.
• Third Aspect:
See with what lofty wisdom and ordering affairs are managed, and with what true justice and balance transactions are effected! Now a wise polity requires that those who seek refuge under the protecting wing of the state should receive favour, and justice demands that the rights of subjects be preserved, so that the splendour of the state should not suffer. But here in this land, not a thousandth part of the requirements of such wisdom and justice is fulfilled; for example, empty-headed people such as yourself usually leave this realm unpunished. So again we say, matters are postponed for the consideration of a Supreme Tribunal.
• Fourth Aspect:
Look at these innumerable and peerless jewels that are displayed here, these unparalleled dishes laid out like a banquet! They demonstrate that the ruler of these lands is possessed of infinite generosity and an inexhaustible treasury. Now such generosity and such a treasury deserve and require a bounteous display that should be eternal and include all possible objects of desire. They further require that all who come as guests to partake of that display should be there eternally and not suffer the pain of death and separation. For just as the cessation of pain is pleasurable, so too is the cessation of pleasure painful! Look at these displays and the announcements concerning them! And listen to these heralds proclaiming the fine and delicate arts of a miracle-working monarch, and demonstrating his perfections! They are declaring his peerless and invisible beauty, and speaking of the subtle manifestations of his hidden beauteousness; he must be possessed, then, of a great and astounding invisible beauty and perfection. This flawless hidden perfection requires one who will appreciate and admire it, who will gaze on it exclaiming, Ma’shallah!, thus displaying it and making it known.
As for concealed and peerless beauty, it too requires to see and be seen, or rather to behold itself in two ways. The first consists of contemplating itself in different mirrors, and the second of contemplating itself by means of the contemplation of enraptured spectators and astounded admirers. Hidden beauty wishes, then, to see and be seen, to contemplate itself eternally and be contemplated without cease. It desires also permanent existence for those who gaze upon it in awe and rapture. For eternal beauty can never be content with a transient admirer; moreover, an admirer destined to perish without hope of return will find his love turning to enmity whenever he imagines his death, and his admiration and respect will yield to contempt. It is in man’s nature to hate the unknown and the unaccustomed. Now everyone leaves the hospice of this realm very quickly and vanishes, having seen only a light or a shadow of the perfection and beauty for no more than a moment, without in any way being satiated. Hence, it is necessary that he should go towards an eternal realm where he will contemplate the Divine beauty and perfection.
“Hem meselâ, kasas-ı Kur’âniyeden kıssa-i Mûsâ aleyhisselâm, adeta Asâ-yı Mûsâ aleyhisselâm gibi, binler faideleri var. O kıssada, hem Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdit, hem münafıkları takbih, hem Yahudileri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücuhu vardır.”
konusu işlenmektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– BİRİNCİ LEM’A.
Hem meselâ, kasas-ı Kur’âniyeden kıssa-i Mûsâ aleyhisselâm, adeta Asâ-yı Mûsâ aleyhisselâm gibi, binler faideleri var. O kıssada, hem Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdit, hem münafıkları takbih, hem Yahudileri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücuhu vardır. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 3.
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
SHORTS
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Şule
İKİNCİ ŞUA
Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.
BİRİNCİ LEM’A:
…
Hem meselâ,
اُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ 1
da bir sükût var, bir ıtlak var. Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş, tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü, bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür. Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız rıza-i İlâhîyi rica eder. Bir kısım, rüyet-i İlâhiyeyi gaye-i emel bilir. Ve hâkezâ, bunun gibi pek çok yerlerde, Kur’ân sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazf eder, tâ çok mânâları ifade etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte,
اَلْمُفْلِحُونَ
der, neye felâh bulacaklarını tayin etmiyor. Güya o sükûtla der: “Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakî, sen Cehennemden felâh bulursun. Ey salih, sen Cennete felâh bulursun. Ey ârif, sen rıza-i İlâhîye nail olursun. Ey âşık, sen rüyete mazhar olursun.” Ve hâkezâ…
İşte, Kur’ân, câmiiyet-i lâfziye cihetiyle, kelâmdan, kelimeden, huruftan ve sükûttan, herbirisinin binler misallerinden yalnız nümune olarak birer misal getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyas edersin.
âyeti, o kadar vücuhu var ve o derece merâtibi var ki, bütün tabakat-ı evliya, bütün sülûklerinde ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp, ondan kendi mertebesine lâyık bir gıda-yı mânevî, bir taze mânâ almışlar. Çünkü Allah bir ism-i câmi’ olduğundan, Esmâ-i Hüsnâ adedince tevhidler, içinde bulunur.
“Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Günahın için istiğfar et.” Muhammed Sûresi, 47:19.
Dipnot-3
Yani, Ondan başka Rezzâk yoktur. Ondan başka Hâlık yoktur. Ondan başka Rahmân yoktur.
âmm: genel ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f) câmiiyet-i lafziye: sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması (bk. c-m-a) cezbe: çekim cihet: yön Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) felâh: kurtuluş feza: uzay gaye-i emel: emelinin gayesi, arzu edilen hedef gıda-yı mânevî: mânevî gıda (bk. a-n-y) hâkezâ: böylece, bunun gibi hazfetmek: kaldırmak, aradan çıkarmak huruf: harfler ıtlak: genelleştirme, sınırlamama (bk. ṭ-l-ḳ)
ism-i câmi’: bütün isimlerin mânâlarını içinde toplayan isim (bk. s-m-v; c-m-a) kelâm: kelime, ifade (bk. k-l-m) kıssat: kıssalar maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mazhar: kavuşma, erişme (bk. ẓ-h-r) meczup: cezbeye kapılan, çekilen merâtib: mertebeler muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) mutlak: serbest bırakılmış, sınırı belirtilmemiş (bk. ṭ-l-ḳ) müttakî: Allah’tan korkup emir ve yasaklarını titizlikle dinleyen nail olmak: erişmek nümune: örnek rıza-i İlahî: Allah’ın rızası (bk. e-l-h)
rica etmek: ummak, ümit etmek rüyet: Allah’ın cemâlini görme rüyet-i İlâhî: Allah’ın cemâlini görme (bk. e-l-h) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sükûnet: durgunluk, hareketsizlik (bk. s-k-n) sükût: sessiz kalma sülûk: mânevî yol alma tabakat-ı evliya: velilerin tabakaları, dereceleri (bk. v-l-y) tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) vücuh: yönler
Hem meselâ, kasas-ı Kur’âniyeden kıssa-i Mûsâ aleyhisselâm, adeta Asâ-yı Mûsâ aleyhisselâm gibi, binler faideleri var. O kıssada, hem Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdit, hem münafıkları takbih, hem Yahudileri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücuhu vardır. Onun için sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksatları ifade ile beraber, yalnız birisi maksud-u bizzat olur, diğerleri ona tâbi kalırlar.
Eğer desen: “Geçmiş misallerdeki bütün mânâları, nasıl bileceğiz ki Kur’ân onları irade etmiş ve işaret ediyor?”
Elcevap: Madem Kur’ân bir hutbe-i ezeliyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak, asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî Âdeme hitap ediyor, ders veriyor. Elbette o muhtelif efhâma göre müteaddit mânâları derc edip irade edecektir ve iradesine emareleri vaz edecektir.
Evet, İşârâtü’l-İ’câz’da, şuradaki mânâlar misillü kelimât-ı Kur’âniyenin müteaddit mânâlarını ilm-i sarf ve nahvin kaideleriyle ve ilm-i beyan ve fenn-i maânînin düsturlarıyla, fenn-i belâğatin kanunlarıyla ispat edilmiştir. Bununla beraber, ulûm-u Arabiyece sahih ve usul-ü diniyece hak olmak şartıyla ve fenn-i maânîce makbul ve ilm-i beyanca münasip ve belâğatçe müstahsen olan bütün vücuh ve maânî, ehl-i içtihad ve ehl-i tefsir ve ehl-i usulü’d-din ve ehl-i usulü’l-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının şehadetiyle, Kur’ân’ın mânâlarındandırlar. O mânâlara, derecelerine göre birer emare vaz etmiştir: ya lâfziyedir, ya mâneviyedir. O mâneviye ise, ya siyak veya sibak-ı kelâmdan veya başka âyetten birer emare, o mânâya işaret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cilt olarak muhakkikler tarafından yazılan yüz binler tefsirler,1 Kur’ân’ın câmiiyet ve harikiyet-i lâfziyesine kat’î bir burhan-ı bâhirdir. Her ne ise, biz şu Sözde herbir mânâya delâlet eden emareyi kanunuyla, kaidesiyle göstersek söz çok uzanır. Onun için kısa kesip kısmen İşârâtü’l-İ’câz’a havale ederiz.
Dipnot-1
bk. El-Kevserî, el-Makalât s. 473-474.
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Asâ-yı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın asâsı, bastonu (bk. bilgiler) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar burhan-ı bâhir: açık delil câmiiyet ve harikiyet-i lâfziye: sözün harikalığı ve kapsamlılığı (bk. c-m-a) derc etmek: yerleştirmek delâlet: işaret etme, delil olma düstur: kâide, kural efhâm: anlayışlar ehl-i içtihad: müçtehidler, dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri (bk. c-h-d) ehl-i tefsir: müfessirler, Kur’ân’ı mânâ bakımından yorumlayanlar (bk. f-s-r) ehl-i usulü’d-din: kelâm âlimleri ehl-i usulü’l-fıkh: fıkıh âlimleri emare: belirti, işaret fenn-i belâğat: belâğat ilmi; sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesini inceleyen ilim (bk. b-l-ğ)
fenn-i maâni: mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim (bk. a-n-y) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) ihtilâf: farklılık, uyuşmazlık ilm-i beyan: belâğat ilminin, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden kısmı (bk. a-l-m; b-y-n) ilm-i sarf ve nahv: Arapçada kelime ve cümle bilgisiirade: dileme, istek, kast etme (bk. r-v-d) kaide: kural, esas kasas-ı Kur’âniye: Kur’ân’daki kıssalar kat’î: kesin kelimât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri (bk. k-l-m) kıssa-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın kıssası küffar: kâfirler (bk. k-f-r) lâfziye: kelimenin söylenişine ve yapısına aitmaâni: mânâlar (bk. a-n-y)
makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d) makbul: kabul gören, geçerli maksud-u bizzat: asıl gaye (bk. ḳ-ṣ-d) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli münasip: uygun (bk. n-s-b) müstahsen: güzel karşılanan, beğenilen (bk. ḥ-s-n) müteaddit: çeşitli sahih: doğru siyak ve sibak-ı kelâm: sözün başıyla sonunun ahenk ve uyum içinde olması (bk. k-l-m) tâbi kalmak: uymak takbih: kötüleme tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-ṣ-r) teskin: sakinleştirme (bk. s-k-n) tevbih: azarlama ulûm-u Arabiye: Arapça ilimler (bk. a-l-m) usul-ü din: dinin esasları vaz etmek: koymak vücuh: vecihler, yönler
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi– Birinci Şule – İKİNCİ ŞUA– BİRİNCİ LEM’A, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
Evet, güneş bir meyvedardır; silkinir, tâ düşmesin seyyar olan yemişleri. Eğer sükûtuyla sükûnet eylese cezbe, kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları. – Cumartesi Dersleri 25. 2. 2.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.